• Söylemek istediğim birkaç şey var. İlk ve son.

    Hayat birçok olumsuzlukla dolu. Sanal hayat, medya, televizyonlar, otobüsler, metrolar, okul hayatı, iş hayatı yani kısacası hayatın her köşesinde olumsuz birçok şeye rastlayabiliriz. Bu çok normal, evet, bu konuda hemfikiriz.

    Geçen sene her gün derse giderdim. Ders seçerken derslerimi günlere dağıtırdım, 2 saatlik yolu gidip gelmek beni 'zihnen' yormazdı. Bu sene ne yaptım biliyor musunuz? 3 güne tüm dersleri sıkıştırdım ki dışarıya daha az çıkayım, okula daha az gideyim, insanların içinde daha az bulunayım. Hiç ders aram olmadan, 9 saat derse üst üste girip ardından koşa koşa eve geliyorum, ölüyorum yorgunluktan. Neden peki biliyor musunuz? DIŞARDA HERKES MUTSUZ. HERKES KAVGA EDİYOR. 12-13 yaşındaki çocuklar ana bacı sövüyor. Metroda insanlar birbirini yiyecek gibi bakıyor. O iki saatlik yolda tüm hayat enerjim, hayata dair tüm umutlarım tek tek sönüyor. Eskiden yolda biri tebessüm edince sorgulamaz, ben de tebessüm ederdim. Birine yardım edilecekse ilk ben koşardım. Sokakta gördüğüm ihtiyacı olan çocuklara sarılır, çantamda ne varsa verirdim. Şüphe yoktu içimizde. Seviyorduk birbirimizi, şüphesiz. Bir bağ vardı. Şimdi ne oluyor biliyor musunuz?

    Yaklaşık 2 yıldır asla televizyon izlemiyorum. Telefonumdaki haber uygulamalarına bile sınır koydum ki iğrenç haberleri görmeyeyim. Artık ne medyaya, ne televizyonlara ne de gazetelere güvenimiz kaldı. Ben aynı haberleri her kanaldan farklı bir şekilde, farklı bir 'senaryo' ile izledikçe kaçıp gitmek istiyorum. Her gün ölen çocukların, ihmal yüzünden şehit olan askerlerimizin, asgari ücretle geçinemeyen babaların hazin sonlarının, kadınlarımıza verilen değerin (!) sıradanlaştırılmasına tahammül edemiyorum.

    Eskiden (5-6 ay önce) 1000kitap'ta benim mesaj gizliliğim yoktu. Tanımadığım birçok insanla muhabbet edip kitap sohbeti yapmışlığım var. Bundan bir yıl önce değil taciz mesajı atmak, insanlar birbirlerine tanışmak ve arkadaş olmak için bile çekinerek mesaj atardı. Bir edep vardı, saygı vardı. Milli günlere, özel günlere, dini günlere bir saygı vardı. Ben eskiden burada Atatürk'e saygısız bir ithamda bulunan bir kişi ile bile karşılaşmadım. Dini günlerde millet birbirinin inancını küçümseyecek, birbirlerinin Müslümanlığını sorgulayacak kadar saygısızlaşmamıştı.

    Fikri olan, kitabı gerçekten okuyan ve insanlara 'gerçekten' bir şeyler katmak isteyen insanlar inceleme yazardı. Buraya girmekten, keşfette alıntı ve inceleme okumaktan keyif alırdım. Her gün farklı bir kitap not ederdim.

    Sabahtan beri yazılanları ve olanları ibret ala ala okudum. Sabahtan beri engellediğim insan sayısının haddi hesabı yok.
    İnanın şu iletiyi yazıyor olmaktan bile utanıyorum, bir anlamı olmayacağını biliyorum ancak içimde tutmak istemiyorum artık.

    İnsanların değerlerine saygı göstermeyi bilmeyen edepsiz bir toplum olduk. Şimdi diyeceksiniz ki hep mi olumsuzluk? Evet arkadaşlar hep olumsuzluk, lütfen gerçeklere kulaklarınızı kapatmayı bırakın artık. Bizi nasıl bu hale getirdiler bilmiyorum ama yolumuz yol değil biliyorsunuz değil mi? Bir yerde, bir evde, bir ailede, bir ortamda veya bir toplumda saygı olmazsa hiçbir şey olmaz. Saygı olmayan sevginin ise hiçbir anlamı yok.

    Millet 'yeter ya bıktık Atatürk ile ilgili iletilerden' yazacak kadar bu günü değersiz görüyorsa biz ne hale gelmişiz oturup bir düşünün derim. 'Sen dinsizsin, sen ne biçim müslümansın' deniyorsa eğer, orada dinden ve müslümanlıktan söz edilebilir mi? Sen gelip bu hüzünlü günde Atatürk ve din muhabbeti yapıyorsan ben bu ülkenin geldiği duruma üzülürüm. Sen gelip bu özel günde Peygamberimiz ile Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ü karşılaştıracak kadar ahlaksızlaştıysan ben bu gidişattan korkarım.

    Biz eskiden birbirimizi seven, birbirimizin değerlerine saygı duyan bir toplumduk. Bizi ne hale getirdiler. Bizim içimizdeki o sevgi tohumlarını alıp nefreti, ahlaksızlığı bıraktılar. Medya, televizyonlar ve gazeteler bizim değerlerimizi ezip geçti.

    Söylemek istediğim son bir şey var. Sen Allah ile arandaki gönül bağına, muhabbete ve sevgiye insanları sokarsan, yaptıklarını 'elalem görsün ben müslümanım, bak sabah ezanı saatinde kalktım hemen ileti yazayım da millet görsün. Din muhabbeti geçiyor hemen gidip atlayayım da insanlara en inançlı benim diye göstereyim' dersen cidden inancındaki samimiyeti sorgula derim. Bizim dinimizde hoşgörü var kardeşim, sevgi var, saygı var, muhabbet var, EDEP ve AHLAK var.

    İnanın, ben bana karşı kötü söz kullanan bir insana bile karşılık verirken gönlünü kırarım diye titiz davranıyorum. Birbirinizin gönlünü kırmayı bu kadar sıradanlaştırıyorsanız yazık size. Geldiğimiz duruma yazık. Rabbim gönlünüzü temizlesin.

    Arkadaşlar ne yapın ne edin ama içinizdeki o sevgiyi öldürmelerine izin vermeyin, lütfen.
    Lütfen.

    Sevgiyle kalın.
  • Okurken Aldığım Not 1:
    "Doğanın altta kalan etkisi. Görünmez ve hissedilmez olup yine de çalışmaya devam eden etkisi. Günümüz hayat şartları ile çelişen etkisi."

    Gözlerimizin önüne bir insanı getirelim -eğer cesaretiniz varsa ve ikiyüzlülüğünüz yoksa kendinizi düşünürsünüz-. Yaşadığı çevreye sağladığı uyumu ve bu uyumla birlikte kazandıkları ile kaybettiklerine odaklanalım. Toplumsal yaşamın zirvesinde doğmuş biri olan 21.yy insanı, doğduğu zaman bundan tamamıyla uzaktır. Doğanın ve varoluşun sundukları ile hayata tutunur. Hayatın parça pinçik ettiği bilgi ormanından bir şeyler tutmaya çalışır. Sarmaşıklara tutuna tutuna kendini yukarıya çeker. Sonra da yükselişin getirdiği bakış açısıyla kaosun ve kayboluşun eserini izler. İçinden geçen tek bir soru vardır. Nasıl oldu bu? Fakat bu sorunun ortaya çıkardığı ilginç bir durum vardır. Şu anki hâli sorgulayan bir düşünce yapısı, öncesine dair hiçbir bilgiye sahip değildir. En azından dışarıdan öyle bir bilgi almamıştır. Yani kaosun ve kayboluşun ortaya çıkmadan önceki doğa ile dünyaya dair hiçbir fikri yoktur. Sadece gözünün önündeki dünya vardır. Bu da demek oluyor ki, içeride bizim algımızdan bağımsız bir şekilde varolan ve/veya çalışan bir bilgi sistemi var. Bir de toplumsal yaşamın, yani insanın oluşturduğu bir sistem var. Bunların bir arada, bir bütün olarak işlediğini düşünmek trajikomik olur. Çünkü ikisinin birlikteliğini sağlayan bağların neredeyse hepsi kopmuş. Kopan bağlar da diğerleriyle birleşip uzaklaşmayı daha da arttırmış. Kendilerinin yapacağından çok daha fazlasına neden olmuşlardır. Yüzeyselliğin getirdiği hafiflik ve dayanıksızlık, doğanın oluşturduğu ağırlık ve sağlamlığı baskılamıştır. Tıpkı suyun yüzeyinde biriken ağaç dalları ve yaprakları gibi. Hâlbuki ağacın oluştuğu toprak suda pek âlâ kaybolabilirdi. Çelişki de burada doğmaktadır. Doğa ile bütünlüğümüz artık kendini kaybetmektedir. Toplumsal yaşamın oluşturduğu her şey her geçen gün kalan bağlara ya direkt saldırmaktadır, ya da dolaylı bir şekilde yıpratmaktadır. İnsan artık onu hissedemez olur. Susamak ve yemek yemek, çalışmanın getirdiği bir ihtiyaçtır. Ürümek, bizden sonra da birilerinin çalışması için gereklidir. Sevişmek, çalışmalardan sonra alabileceğimiz bir ödüldür. Varolmak ise sistemin bir parçası olmaktan dolayı aidiyet hissiyatı ile dolmaktır. Bunlar ve bunlara benzer tüm oluşumlar toplumsal yaşamın bizi ulaştırdığı noktadır. Fakat başlangıçtan sona kadar bu süreçlere etki eden doğa da vardır. Bu etki, kendi dışındaki etkiye tepki verdiriyor. Hormonal bir değişikliğin oluşturacağı düşünce ve duygu durumuyla olanlara karşı bakış açımızı değiştirebiliyor veya içsel bir kuvvetle kendisine ya da başka bir şeye çekerek an'dan bizi alıp götürebiliyor. Ve daha niceleriyle insanın oluşturduğu sistemin, doğanın güçleriyle çelişkileri ortaya çıkıyor. Bu yüzden ortada bir kazanç görebilmek neredeyse imkânsız. Çünkü doğayı ne kadar yok edersek edelim, etkilerini anlayıp onlara karşı savunma geliştirirsek geliştirelim ve ürünlerini sadece kendi çıkarlarımız için kullanırsak kullanalım onu sadece derinlere doğru itmiş oluruz. Orada varolmaya ve etki göstermeye devam edecektir. Hem de sıkışan bir kuvvet gibi tesir edecektir. Bu da demek oluyor ki, bir gün üzerindeki basınca karşı büyük bir güçle patlayacaktır. Muhtemelen enerjisi tükenene kadar da önüne geleni yok edecektir.

    “Yine de bugün doğa her zamankinden çok insanın bir aleti olarak görülmektedir. Doğa, akıl tarafından konulmuş bir amacı ve dolayısıyla hiçbir sınırı olmayan mutlak sömürünün nesnesidir. İnsanın ölçüsüz emperyalizmi hiçbir sınır tanımamaktadır artık. Doğa tarihinde başka hayvan türlerinin en yüksek organik gelişme biçimini temsil ettikleri dönemlerde, insan türünün doğa üzerindeki egemenliğini andıran bir durum bulmak mümkün değildir. Hayvanların iştihaları kendi fiziksel varoluşlarının zorunluluklarıyla sınırlıydı. Gerçekte, insanın gücünü iki sonsuz (mikrokozm ve evren) yönünde genişletmede gösterdiği açgözlülük, doğrudan doğruya kendi doğasının değil, toplumsal yapının sonucudur.”



    Not 2:
    "Kendine yönelmeyen ve amaç iken araç olan beyin. Beynin gelişimi silah üretmekle başlamıştır ve hâlâ devam eder. Bilinmezlik ve tahmin edilemeyenlere karşı korku."

    Şimdi, insanın ve insanla birlikte toplumun gelişimini tasavvur edelim. Ellerini ve ayaklarını kullanmaya başlayan insanlar, beyinlerini de büyütmeye başlamışlardır. Büyüyen beyin sayesinde de işlevler daha da incelmiş ve gelişmiştir. Birbirleriyle doğru orantılı bir şekilde ilişki kurmuştur. Çünkü birbirleriyle direkt ilişkileri vardır. Bu el ile ayak kullanımı ve beynin gelişimini neredeyse tamamen çevresel şartlardan dolayı olmuştur. Yani dışarıdan oluşan etkiler sayesinde. Fakat tepkiler, yani sonuçlar sadece içeride olmuştur (Burası düşünmeye değer bir ilginçlik taşıyor bence). Belli bir noktadan sonra dışarıdaki etkiler özümsendikten ve tükendikten sonra topluma yönelim başlamıştır. Bu yönelim ile dolaylı ve/veya dolaysız içeriye de bakılmaya başlanmıştır. Beynin tüm amacı çevresel koşullara karşı direnç kazanmak ve yapabiliyorsa etkileri yok etmek iken, bir anda kendine yönelmeye başlamıştır. Aslında bu durumu bizler açısından anlayabilmek çok zor. Çünkü kendimize dair her bilginin özünde farkındalıksız bir şekilde var. Kendini anlamaya ve yorumlamaya başlayan beynin yaşayacağı şaşkınlık ile heyecanı siz tasavvur edin. Her şeyin basit ve yüzeysel görünürken, tam tersine karmaşık ve derin olduğunu fark etmeye başlar. Bilginin ve yorumlamanın sonu gelmez. Bu farkındalık ile dışarıda da boşlukların olduğu ortaya çıkar. Önceki sürecin sonunun bir yanılsama olduğu hissedilir. Bundan sonra da her iki tarafa da yönelim vardır. İçerisini de dışarısını da sonuna kadar anlamak. Fakat toplumsal yaşamın da aynı anda ilerliyor oluşu bunların önüne bariyer kurmuştur. Başlangıçta amaç olan anlamak ve bilmek, zamanla araç olmaya başlamıştır. Beynin kabiliyetleri yavaş yavaş bulanıklaşırken, toplumun ve bireyin ihtiyaçları saydamlaşmaya başlar. Başlangıçta varlığın temel amacı, varoluşu en iyi şekilde sürdürebilmekti. Yani amacı, kendisiydi. İlerleme olduğunda ise temele ne koyduğunun önemi olmaksızın, tüm çabaları sahip olunanın devamlılığı ve ilerlemesi üzerine çalışıldı. Yani amacı, kendi dışındakileri korumak ve saklamak oldu. Bu da beynin, bireyde kendisini anlama çabasına darbe vurdu. Artık doğa güçlerine de pek dikkat etmiyordu. Sadece görevine ve/veya sahip olduğuna tehdit olduğunda ya da ondan bir şeye ihtiyaç duyduğunda önem veriyordu. Toplum hayatı bir ağaç gibi hem derinlerine hem de göklere doğru büyüdükçe, insanın koruyacak ve önem verecek daha fazla şeyi oldu. İhtiyaçları da istekleri de arttı. Toplumsal büyüme hızının ivmesi, beynin gelişme hızının ivmesi arasında farklar oluşmaya başladı. Belli bir yerden sonra da tamamen uçurum oldu. Bireyin bunu dolaysız bir şekilde anlama ihtimali çok düşük. Fakat hayatının neredeyse her anında dolaylı olarak etkilerini görüyor ve hissediyordu. Süreklilik hâli ve kaçınılmazlık ya da çaresizlik de bir yerden sonra kabullenişi getirdi. Doğasına yönlendirerek bunu yaptı. Sorunu çözmemişti, ama ortada görünür bir sorun da kalmamıştı. Artık kendisi, içinde oluşan isteklerin yönlendirdiği su veya yemek gibi oldu. Bir şeyin devamı için ihtiyaç duyulan bir malzeme, yani araç. Fakat yine de bir eksiklik vardı. Ben tamamlanmışlık diyorum. Yani, bireyin içinde bulunduğu durumda anlam karmaşası içerisinde bunalmadığı ve yaşamın kendisinden uzaklaşmaması. Sizin başka bir cevabınız da olabilir. Bu tamamlanmamışlık, dışarıdaki etkilerle oluşan içerideki düzeni ve bütünlüğü bozguna uğramıştır. Artık dışarıdaki etkilerle içeride oluşum değil, yok oluş başlamıştır. Günümüze kadar içimizde de oluşturduğumuz hayatta da gelişerek ve genişleyerek gelmiştir. Bunu en iyi şekilde anlamamı sağlayan da silahlarımızdır. Yırtıcılara attığımız taşlar ve kendimizi koruduğumuz sopalarla başlayarak, biyolojik ve kimyasal silahlara kadar uzanan bir ilerleme(!).

    “Düşünceler otomatikleştiği ve araçsallaştığı ölçüde, kendi başlarına anlamlı olarak görülmeleri de güçleşir. Eşya olarak, makine olarak görülürler. Dil, çağdaş toplumun dev üretim aygıtındaki gereçlerden biri, herhangi biridir artık. Bu aygıt içindeki bir işleme denk düşmeyen her cümleyi anlamsız bulan sıradan insan gibi, çağdaş semantikçi de saf simgesel ve işlemsel cümlenin, yani saf anlamsız cümlenin bir anlamı olabileceğini düşünmektedir. Anlamın yerini, eşyanın ve olayların dünyasındaki işlev ya da etki almıştır. Sözcükler açıkça teknik olarak geçerli olasılıkların hesaplanması ya da başka pratik amaçlar için (bu pratik amaçlar içinde dinlenme bile olabilir) kullanılmadığında herhangi bir gizli satış amaçları olduğu düşünülmektedir, çünkü doğruluk kendi başına bir amaç sayılmamaktadır.”

    “Eğlence sanayisinin bütün ustalığı, o bayatlamış hayat sahnelerini tekrar piyasaya sürmekten ibarettir; ama bunda yine de başarılı olduğu görülmektedir çünkü yeniden-üretimin teknik ustalığı, ideolojik içeriğin yanlışlığını örtmektedir; bu içeriğin oldukça keyfi bir biçimde işin içine sokuluşunu da. Büyük gerçekçi sanatla hiç ilişkisi yoktur bu yeniden-üretimin, çünkü gerçekçi sanat, gerçekliği betimlerken aynı zamanda da yargılar. Modern kitle kültürüyse, bayatlamış kültürel değerlerden beslenmesine karşın, varolan dünyaya övgüler düzmektedir. Sinema, radyo, popüler biyografiler ve romanlar hep aynı nakaratı tekrarlar: Biz buyuz, payımıza düşen bu; geçmişin ve geleceğin büyükleri bundan farklı değil: Olduğu ve olması gerektiği biçimiyle gerçek budur.”

    Çok uzun inceleme (bu da uzun oldu gerçi) yazmak istemiyorum. Çünkü okumak isteyenler bile ya daralıyor ya üşeniyor ya da zaman-değer açısı kıyaslaması getirerek okumuyor. Bunu gelen yorumlardan dolayı diyorum. Herkesin okumasını beklemiyorum. Ama okumaya çalışanların ve okuyanların dediklerini de göz önüne almalıyım. Aksi takdirde, yazmam ikiyüzlülüğe götürür. Neyse, kitap ve yazar hakkında bir kaç şey söyleyerek bitireceğim. Kitabın, Türkçe adı "Akıl Tutulması". 'Tutulması' kelimesinin neden 'akıl' için kullanıldığını çok iyi bir şekilde anlatmış yazar. Aklımızın ulaştığı her noktaya geliştirdiği eleştirisel yaklaşımıyla da beni büyüledi. Rahatsızlık veren -sadece kendisine bile olsa- her akıl eserini kısa veya uzun bir şekilde ele almış. Ve beynimizin çalışma sistemi gibi, yani bir etkinin zincirleme etki-tepki oluşturarak büyümesi gibi her seviyesini incelemiş. Kullandığı dil yalın sayılmaz. Belki de ele aldığı konuların karmaşıklığından dolayı böyle olmuş. Bilmiyorum, ama okuması ve anlaması biraz güç bir eser. Ki böyle olması da ona ayrı anlam katıyor. Çünkü sadece kendini okutturarak bile düşünmeye sevk ediyor. Bir de anlattıklarından yola çıkarak düşündürüceklerini hesaba katarsak eğer, beyin için okyanus zenginliği barındırıyor anlamı çıkıyor. Yazarımızın değindiği konuların 20.yüzyıldan 21.yüzyıla gelişini görünce de anlatımının ve düşüncelerinin değerini iyi bir şekilde anlayabiliriz. Çünkü eleştiride bulunduğu her tutukluk, şu zamanlarda çözülemez bir kilitlenme hâline geldiğini düşünüyorum. Kitabın sonuna doğru bahsettiği sorun yaratan durumları tek bir noktada birleştirmiş ve kendine göre bir çözüme de varmış. Onu incelemenin en sonuna bırakıyorum. Felsefeye merakı olanlar, sosyolojiye ilgi duyanlar ya da okuyanlar, toplumu anlamak ve/veya algıladığı herhangi bir soruna çözüm arayanlar, içinde bulunduğumuzun sistemin nasıl işlediğini ve nereye doğru evrildiğini çözmek isteyenler, eleştirisel düşüncenin ve ince bir anlayışın nasıl olduğunu gözlemlemek isteyenler ve toplumun kendisine nasıl etki ettiğini anlamak isteyenler için kitabı önerebilirim. Ümit ediyorum ki, bir ve/veya bir kaç kişinin bu kitaba yönelmesine vesile olabilirim. Ama bu vesilelik sadece bir yol tabelası gibi. Nereye gideceğini bilen birine, gideceği yerin hangi yönde olduğunu göstererek. Tıpkı yazarın aklın, insanın ve toplumun nereye gittiğini göstermesi gibi. Okuyan herkese teşekkür ediyorum ve saygılarımı sunuyorum.


    “Bugün, ütopyaya giden yolda en büyük engel, toplumsal iktidar makinesinin ezici ağırlığı ile atomlaşmış kitlelerin güçsüzlüğü arasındaki oransızlıktır. Geri kalan herşey —her yere sinmiş ikiyüzlülük, sahte teorilerle beslenen inanç, spekülatif düşüncenin gerilemesi, iradenin sakatlanması ya da korkunun baskısıyla sonuçsuz faaliyetler içinde dağılıp gitmesi— bu oransızlığın belirtileridir. Eğer felsefe insanların bu hastalıkları tanımasına yardımcı olursa, insanlığa büyük bir hizmette bulunmuş olacaktır. Yadsıma yöntemi, yani insanlığı sakatlayan ve özgürce gelişmesini önleyen herşeyin reddedilmesi, insana inanmaya bağlıdır. Sözüm ona "yapıcı" felsefelerin bu inançtan yoksun olduğu ve bu yüzden de kültürel açmazla hesaplaşamadıkları görülmektedir. Onlara göre, eylem, ebedi yazgımızın gerçekleştirilmesidir. Bilim, doğadaki bilinmeyen karşısında duyduğumuz korkuyu yenmemizi sağlamıştır: Artık kendi ürünümüz olan toplumsal baskıların esiriyiz. Bağımsız davranmaya çağrıldığımızda, düzenlerden, sistemlerden, otoritelerden yardım bekliyoruz. Eğer aydınlanma ve düşünsel ilerlemeden anladığımız insanın uğursuz güçlerle, cinler ve perilerle, değişmez yazgıyla ilgili boş inanlardan kurtulmasıysa, kısaca korkudan kurtulmasıysa, o zaman bugün akıl denilen şeyin yadsınması da aklın yapabileceği en büyük hizmet olur.”
  • Kitabın içeriğine geçmeden önce maviye olan sevgimden mi yoksa yazarın benim gibi anlatamadığı her şeyi mavi ile anlatmaya çalışmış olmasından mı bilemiyorum; kitabın içerisine serpiştirilen "mavi" ler karanlık bir sokakta ilerlerken aniden ortaya çıkan ateş böcekleri gibiydiler. Ne zaman yönümü kaybedip umutsuzluğa düşsem bir mavi aydınlığıyla karşıladı beni.

    Şimdi kitabın analizine geçebiliriz.

    İnceleme yaparken spoiler vermek bana göre değil gibi geliyor. Zira yazarın sözlerinden çok benim ne anladığımı anlatmayı ifade etmeyi inceleme açısından daha anlamlı buluyorum.

    Kitap, kadın ve cinsel kimliği üzerine yazılmış totaliter yönetim anlayışı üzerine distopik bir tür olma özelliğinin ötesinde bireyin kendiyle olan karmaşık ilişkisine de betimsel ifadelerle vurgu yapmıştır. Kendi ile baş başa kalmış insanın doğru düşünebilmesi, geçmişle bağlarını koparmadan anı yaşaması, umudun kopmak üzere olan hatta çoğu zaman kopmuş bağlarını bir araya getirmek için zihinde yarattığı anlamlar dünyası uzun uzun anlatılmıştır.

    İnsanın korumada zorlandığı en önemli şeylerden biri kuşkusuz kendine ait olan düşünceleridir. Bireyin yaşadığı hayatın ardında var olan anlamlar, beklentiler, üzüntüler ve sevinçlerdir varlığını koruyan. Neyi, nasıl, niçin düşündüğünü sürekli muhakeme eden insan içinde yaşadığı hayatı sorguladıkça yaşama mücadelesinden kopmaz ve yaşamaya devam eder. Kitaptaki ana karakterin yaşadığı tecrübeleri olduğu gibi değil de kendi hayal ettiği gibi anlatması insanın hayata bakış açısına güzel bir örnektir. Kabul etmekte zorlandığı hayata dayanabilmek için, çoğu zaman bir iç isyana dönüşmüş olan yaşama sevincini, sorularına aradığı anlam arayışından asla vazgeçemeyerek başarmıştır. Karakter geçmişinde kalmış anıları hatırlayarak kendi ile ilgili çözümlemeler yaparak, doğada var olan en küçük detayları dahi bir seremoni haline getirerek zaman kavramından kopmamayı başarmıştır.

    Kendi olamayan hatta asıl kendinin nasıl olduğunu dahi unutmaya başlayan karakter bazen hiç geri dönmek istemediği yolculuklara çıkmış yaşadığı gerginliğin içinde ölümü cebinde taşırmış gibi ruhunun bir köşesinde bekletmiştir.

    Öylesine karanlık bir çağdır ki kimse neyi niçin yaptığını bilmeden sadece kendine sunulan gerçeklerle! yaşamayı alışkanlık haline getirmiştir. (Günümüzden çok farklı değil.) Erkek egemenliğinin en üst seviyeye çıkarıldığı romanda insan ırkının devamı kadının temel görevi haline gelmiş ve bu durum insani bütün özelliklerinden koparılarak yapılmıştır ki buradaki ironi tarihten günümüze kadın olmanın şartlarının hiçbir zaman değişmemiş olmasıdır.

    bunları söylemeden geçemeyeceğim.

    Özgürlük ve insan haklarına verilen önem artarken kadının yaşadığı şiddet çok boyutlu hale gelmiş radikal düşüncelerin oluşmasına kadının kendi cinsine dair özelliklerini reddetmesine kadar giderek kadının kendi ironisini yaratmasına neden olmuştur. ( Radikal Feminizm)

    Yazarın ataerkil düzene karşı oluşturduğu düşünce yapısı ve toplumun kadına bakış açısının ne denli dar kalıplar içinde kaldığına dikkat çekmesi romanı gerçeğe daha çok yaklaştırmıştır. Sadece bir bedenden ibaret görülen kadının günümüz açısından konumu toplumlarda halen çözüme kavuşturulmayı bekleyen bir sorundur.

    Romanın kurgusu şimdiki zamandan parçalar taşıyan yanları ile, az sayıda olan karakterleri okuyucuya sade bir okuma alanı oluşturuken ana karakterin kendiyle olan konuşmaları okuyucuyu kitabın içine çekmeyi başarmıştır. Zaman kavramının önemsizliği kitabı okurken bizatihi olarak hissettiğim bir yönü olmuştur. Özellikle insan hislerinin ve ilişkilerinin ardındaki anlamın aslında sadece "sevgi" olduğu gerçeği trajik bir biçimde ifade etmiştir.

    https://www.youtube.com/watch?v=eNTjZSfYqWw
  • Uzun bir aranın sonunda inceleme yazıyorum ve bu inceleme Ercan Kesal’ın Cin Aynası kitabına nasip oldu.

    Okuyucuları Ercan Kesal’ın tarzına alıştılar belki, fakat ben hala alışamadım; hala her cümlede, her sayfada kelimler beynime birer mermi gibi çakılıyor ve hala her cümlede boğazım düğüm düğüm kalıyorum.

    Ah be Ercan Abi ne kastın var bize?

    Kitabı okurken çoğunlukla Rubato vardı kulağımda, özellikle Rubato&Tuğçe Kandemir - Akşam Güneşi eşlik etti, belki yazılardan bu kadar etkilenmemde payı vardır.

    Cin Aynası’nda Ercan Kesal, Peri Gazozu’nda kaldığı yerden devam ediyor anlatmaya. Hayata, acıya, mutluluğa, iyiliğe, yaşlılığa, gençliğe, sinemaya ve insanlığa dair gerçek ve yerinde tespitlerini sıralıyor.

    Ercan Kesal, kelimleri yazmıyor aslında okuyucusuyla sohbet ediyor, anlatıyor. Günlük hayatın içinde yaşanan anlardan derlediği doneleri bizlerle paylaşıyor. Bu doneler kimi zaman doktor Ercan’ı, kimi zaman senarist/yazar Ercan’ı, kimi zaman da aktör Ercan’ı öne çıkarıyor. Fakat bütün bunların arkasında kalbi iyilik için atan bir Ercan var ve her sayfada okuyucu O Ercan’ı görüyor. Etkisinin esas nedeni de O Ercan’da saklı.

    “Aslolan hayattır!”

    Cin Aynası’nın “Girizgah” bölümü asıl olanın hayat olduğunu anlatarak başlıyor. Çoğu kez unuttuğumuz bu yalın gerçeği bir çok defa vurguluyor Ercan Kesal. Yaşar Kemal’den mülhem bildiğimiz “arzuhalciliği” hatırlatıyor Ercan Abi. Unuttuğumuz ve eskide bıraktığımız bir çok duyguyu “bunlar hala var içinizde bir yerde, alın ve kullanın” diyor. Tahammül, sevgi, kardeşlik unuttuğumuz duyguların başında geliyor. Hatırlatıyor, “unutmak ihanettir” çünkü Ercan Abi çok iyi biliyor. Biz de kendimize hatırlatmalıyız birçok şeyi, unutmamak için, ihanet etmemek için.

    “Kalbimiz, kaybettiklerimizin anısıyla doldurduğumuz birer toz kuyusu artık.”

    Şu hayatta herkes her an birilerini kaybedebiliyor ve dahası kaybetti; kalbimizde yerleri baki. Bir de kaybettiğimiz sevinçlerimiz, çalınan mutluluklarımız var.

    Ölümü ile bizi üzen bir çok kimsenin yanı sıra, tutum ve davranışlarıyla ruhumuzda yara açan kimselerde oldu hayatlarımızda. Bir çok öğrencinin ilk gençlik yıllarına damgasını elindeki makasla vuran bir müdür yardımcısı vardır mesela. Ya da sadece canı sıkkın diye can sıkan bir patron, amir, müdür vs…

    Kalbimiz onların da anasıyla doluyor ne yazık ki ve bir zaman sonra bu yaşananlar kalbimizi katılaştırıyor. Mutluluğu, huzuru unuttuğumuz gibi onları hatırlamayı bile unutuyoruz ne yazık ki.

    Kitaptan aktarılması gereken öyle çok bölüm var ki fakat bu mümkün değil, kitabı okumak gerekiyor. Bu da benim tavsiyem olsun.

    Ufak bir eleştiri: Kitap içinde belli alıntılar yapılmış fakat alıntılar kitabın sonunda verilmiş. Bu durum okumayı bölüyor. Keşke dipnotlarla ilgili sayfanın altında verilseymiş.
  • Bağımsızlığımızın Timsali olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
    * * *
    “Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız.” 1923, Gazi Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk’ün S.D. III, S. 71)
    * * *
    “1881-1893 arasında sadece Mustafa’ydı,
    1916’ya kadar Mustafa Kemal,
    1921’e kadar Mustafa Kemal Paşa,
    1934’e kadar Gazi Mustafa Kemal,
    1934’te Atatürk!”
    * * *
    Bandı biraz geriye saralım,
    Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra…
    https://www.youtube.com/watch?v=r7nBtlbICTc
    *
    Vatan nedir bilmezsen, İşgal ederler!
    Toprak nedir bilmezsen, Parçalarlar!
    Devlet nedir bilmezsen, seni Sömürge yaparlar!
    Eğer direnmezsen;
    Eğer var olmak için Yemin etmezsen,
    Eğer Bağımsızlık için, Hürriyet için Kanının son damlasına kadar mücadele etmezsen;
    Seni köle ederler, uşak ederler, vatansız ederler, milliyetsiz ederler, dilsiz ederler…
    Seni hem manen, hem madden Haritadan silerler!
    Sen eğer “Bağımsızlık Benim Karakterimdir” diyemezsen,
    Sen eğer “Hatt-ı Müdafaa Yoktur, Sath-ı Müdafaa vardır, O Satıh Bütün Vatandır” diyemezsen,
    Sen eğer İstanbul’a demir atmış işgal gemilerini gördüğünde “Geldikleri Gibi Giderler” diyemezsen,
    Sen eğer “Egemenlik Verilmez, Alınır” diyemezsen,
    İstanbul İşgal edildiğinde, İzmir İşgal edildiğinde, Doğusu, Batısı İşgal edildiğinde, daha yolun başındayken “Ulusun bağımsızlığını, yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.” diyemezsen,

    ”Türkiye halkı, asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı bir yaşama gereği saymış bir milletin kahraman evlâtlarıdır. Bu millet, bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır!” diyemezsen,

    “EGEMENLİK! KAYITSIZ, ŞARTISIZ! MİLLETİNDİR!” diyemezsen,
    İngiliz’in, Yunan’ın, Fransız’ın, İtalyan’ın, Rus’un egemenliğinde sömürge olursun!
    Bilmezsin tabi Yunan'ın İzmir’i İşgal ettiğinde ilk ne yaptığını!
    Bilmezsin tabi, Fransız’ın Fatih’in girdiği kapıdan İstanbul’a girdiğinde ilk ne yaptığını!
    Bilmezsen; Yine Yaşanır!
    O yüzden unutma!
    HATIRLA!!!
    https://www.youtube.com/watch?v=PoYtoyMCERs
    Kolay Kurulmadı efendim! Kolay Kurulmadı, ANLAYIIN!


    *

    “40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu,
    Ne traktör, ne biçerdöver vardı,
    Şeker üretimi yoktu,
    Un ithaldi, pirinç ithaldi,
    Hastalıklar tüm sınırları sarmıştı,
    Bit’le başa çıkılamıyordu,
    İnsanlar ve hayvanlar kırılıyordu,
    Verem, tifüs, tifo salgını vardı,
    Bebek ölüm oranı yüzde 40'ın üstündeydi,
    Dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu,
    Anne ölüm oranı yüzde 18'di,
    Her beş anneden biri ölüyordu… Oran yüzde 40’tı.”
    *
    Devlet-i Aliyye hem güç kaybediyor hem içeride hem de dışarıda manen ve madden yağmalanıyordu.
    *
    1881’de Mustafa Kemal Dünyaya geldiğinde, Osmanlı iflas etmiş, “hasta adam” diye tabir ediliyordu. Padişah Abdülhamid’di, Düyun-u Umumiye kurulmuştu. Yabancı devletler, savaşmadan önce borç vererek, kredi vererek kendilerine bağımlı bir devlet yaratıyordu. Üretmeyen bir ülke bu borçları nasıl ödeyebilirdi? Tabi ki ödeyemezdi…
    *
    Demiryolları, limanlar, bankalar, sigorta şirketleri, posta şirketleri, telefon şirketleri, tramvay şirketleri, elektrik santralleri bize ait değildi, verilen borçlar, özellikle kapitülasyonlar Almanların, Fransızların, İngilizlerin, İtalyanların işine yarıyordu. Dilimizden düşmeyen İstanbul nüfusunun çoğunluğu yabancıydı. “Şimdilerde de Arap dolu gerçi…”
    *
    Birinci Dünya harbi kaybedildiğinde Alman mühendisler, Alman şirketleri ülkeyi terk etti. Aylarca Tramvaylar çalışmadı, zaten az olan elektrik, şehre verilmedi, İstanbul karanlığa bürünmüştü. Şehrin matem havası, Yıldız Sarayı’na pek uğramıyordu… İş gücü yabancı uyruklu vatandaşlardaydı.
    *
    İzmir ait olduğu bayrağa kavuştuğunda, Ermeni asıllı zanaatkarlar da ülkeyi terk ediyordu. Bütün el işçiliği biz de değil onlardaydı. Ustalar gitmiş, geriye çırak bile kalmamıştı. İzmir yanıyordu. Savaşın en büyük kaybı gençlerimizdi. Ülkenin genç nüfusu önceki yıllarda heba edildi. Yanlış komuta ve plansızlık bunun en başlıca nedeniydi. Mustafa Kemal rapor üstüne rapor yazmış, Alman komutanlardan idarenin alınıp, Osmanlı komutasına verilmesini istese de Enver Paşalar tarafından reddedilmiştir. Çöl dediğimiz vaha, belki İstanbul’dan bir ülke sınırı gibi gözükse de, vatanperver gençlerin mezarı olan kumdan ibaretti. Sadece geri çekilmek ve kalan canları kurtarmak, son ülke sınırını çizmek gerekiyordu. Her şey için geç kalınmıştı. Misak-ı Milli sınırlarımızı belirleyecek son savaş Mustafa Kemal tarafından kazanılmıştır. Yıllar sonra… Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi 30 Ağustos’ta nihayete ermiş, 9 Eylül’de İzmir düşman işgalinden def edilmişti. Sokaklar mavi beyaz bayraklardan arındırılıp, Şehitlerimizin kanı ile boyanmış Kırmızı Beyaz bayrağımızla donatılmıştı. Herkes elinde Mustafa Kemal fotoğrafı taşıyordu. İzmir alındığında, her şey yeniden başlıyordu. Herkesin savaşın artık son bulduğunu sandığı zaman diliminde Mustafa Kemal “Asıl savaşımız şimdi başlıyor.” diyerek, cehaletle savaşın fitilini ateşliyordu. Artık kafasında ki fikirleri, Cumhuriyet aydınlanmasında uygulamak için gün saymaya başlayacaktı.
    * * *
    Mustafa Kemal Ankara da iken direksiyon binasında kalıyordu. Direksiyon binası Ankara garı idi.
    Osmanlı’dan kalan dört fabrika vardı; Hereke İpek, Feshane Yün, Bakırköy Bez, Beykoz Deri…
    Limanlar, madenler yabancılara aitti.
    Kadın insan değildi, söz söylemesinin imkânı yoktu, erkek önde o arkada yürürdü,
    Erkeksiz kadın sokakta dolanamazdı,
    Vapurda, Tramvay da perdeler vardı,
    Kadının meslek edinme, seçme ve seçilme hakkı yoktu,
    Kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu,
    Tiyatro da oynayamaz, yazamaz, çizemez, söyleyemezdi,
    Kadın Osmanlı toplumunda yok hükmündeydi…
    Var gibi ama yok gibi…
    *
    Mustafa Kemal’in aile geçmişi ve çocukluğu hakkında yanlış bilgiler verilmiştir. Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendi varlıklı ailelerden gelmişlerdi. Evleri ve gelirleri vardı, Ali Rıza Efendi’nin kereste mağazaları vardı. Yokluk içinde değil, varlıklı bir çocukluğa sahipti Mustafa. Selanik dönem itibari ile gelişen ve büyüyen bir yapıya sahipti. Abdülhamid’in hafiyelerinin daha az olduğu, yasaklı kitapların bulunabildiği, daha özgür bir şehirdi. Mustafa’nın okuduğu ve çokça duyduğumuz Şemsi Efendi Okulu, bilinenin aksine dini eğitim veren bir okuldu. Şemsi Efendi’nin eğitim alanında aldığı övgüler ve ödüller mevcuttur. Okulun yapısı, diğer okullar ile mukayese edildiğinde gelişmiş ve modern bir yapıya sahipti.
    *
    Mustafa Kemal’in küçüklüğünü merak eder sorarlarsa, can yoldaşı Nuri Conker’e atardı topu. Anlat Nuri derdi, kulübeye koliba derdi. “koliba da karga kovalıyordu” derdi Nuri, aralarında bir espriydi. Bunu ciddiye alanlar gerçek olarak yazdılar, Bozkurt kitabında H. C. Armstrong bunu yazmıştı. Yaşadığı dönemde yazılan ilk biyografilerdendi. Ne yazık ki, hiçbir şekilde Atatürk’ün yakınında dahi bulunmamış bu İngiliz casusu, Yüzbaşı H. C. Armstrong bu kitabında birçok iftiraya yer verecekti. Mustafa Kemal kitabı getirtti, tercüme ettirdi ve H. C. Armstrong a cevap verdi, dönemin akşam gazetesinde yayınlandı.
    *
    Günümüzde tarihçi vasfı ile hakaretler yayınlayanların kaynaklarından biri oldu. Bu kaynaklara Rıza Nur da katılacak, 1960 yılından önce basılmayacak kaydı ile İngiliz yayınevlerinden birine yazdığı söylenen hatıratını teslim edecekti. Düşüncesinde bu yıllara kadar yazdıklarına kimse cevap veremeyecek, çünkü herkes ölecekti. Kendisi 1942’de öldü. Hatırat denilen yalanları fesli 1958 ‘de Rıza Nur’un yazdıkları diye yayınladı. Kim ne kadar ekledi, gerçekten yazdı mı yazmadı muamma. Ama bütün bu karalamalar ve yalanların ardında hep İngilizler çıkmaktadır.
    *
    Tarihçi Gazeteci / Yazar Murat Bardakçı bu sözde hatırata kısaca cevap verecekti, buyurunuz;
    https://www.youtube.com/watch?v=dC7uRkJTns4

    Bir cevabı daha; https://www.youtube.com/watch?v=wXSdbd2hFKA

    Bir de bu kısa videoyu örnek olarak vereyim; https://www.youtube.com/watch?v=lYvw66zN3Vc

    İlber Ortaylı Yorumu;
    https://www.youtube.com/watch?v=LNeL20wYGL8
    Bu ve benzeri örnekler çoğaltılabilir, altlarda diğer söz de tarihçilerin yalanlarına istinaden birkaç örnek daha vereceğim…
    *
    Çocukları severdi, onları evlat edinirdi,
    Hayvanları sever ve sahiplenirdi,
    Tam bir doğa aşığı idi,
    Atatürk Orman Çiftliği onun eseriydi,
    Bir ağaç kesilmesin diye Yalova’da ki Köşkü temelden 4 metre diğer tarafa kaydırttı,
    Mühendisler geldi, zemine indi, hareket ettirmek için ray döşediler,
    Çalışmaları izlemesi için koltuk getirttiler, oturdu günlerce izledi, takip etti,
    https://pbs.twimg.com/media/DBd9FOKXgAAngwK.jpg
    Çalışanlar için çadır kurdular, o da çadır kurdurttu, çadırda kaldı,
    Dönemin gazeteleri bu olayı gereksiz uğraşlar olarak tenkit edecekti,
    Yıllar sonra doğa ve ağaçlar katledildiğinde ise ilk bu konu akıllara gelecekti,
    Atatürk Orman Çiftliği ise bu düşüncenin ürünüdür,
    Ot yeşermez denen yerde çiftlik kurmuş,
    Cumhuriyet’in doğal ürün ihtiyacı bu çiftlikten karşılanmıştır,
    Her yıl mahsuller çoğalmış, daha da büyümüştür,
    *
    Kitap okumayı severdi,
    Cephelerde dahi vazgeçilmeziydi,
    Kurşunların yağdığı cephede Madam Corinne ile mektuplaşırken, kitap istiyordu,
    En sevdiği kitaplar arasında;
    Grigoriy Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesi,
    Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu,
    Türk Tarih Kurumu’nun çıkartmış olduğu, Belleten,
    Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, (Mecliste bahsetmiştir)
    Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları gibi eserler vardır.
    *
    Tevfik Fikret hayranıydı,
    Birçok ülkenin sözlükleri elinin altında bulunurdu,
    Balkanlar’da, Trablusgarp’da, Çanakkale’de, Sakarya’da, Kocatepe’de… Düşmanla burun buruna olduğu her yerde, tek düşüncesi vardı… Bağımsız bir ülke, bilimin ve fennin liderliğinde özgür bir Türkiye Cumhuriyeti… Özellikle sürgün edildiği yıllarda, gittiği Avrupa ülkeleri ona rol model olmuş, gelişmişliğe bizzat tanık olmuştu. Kısa zamanda iyi taraflarını düşüncesine not etmiş, çıkarttığı yayınlarda bahsetmeye başlamıştı. Türkiye o zaman Türkiya olarak geçiyordu, sonradan çıkmadı hep vardı.
    *
    Mustafa Kemal’in fikirlerinin en önünde Bilim ve Fen vardı, Kadın özgürleşmeliydi;
    Medeni kanunu meclisten geçirdi,
    Dönemin gazete ve dergilerinde kapanmalar meydana gelirken, kadın dergisi hayata geçiyordu,
    Resmi nikahı getirdi, ilk nikahı kendisi kıydı,
    Artık tek eşlilik vardı, birden fazla kadınla evlilik tarihe karışacaktı,
    Küçük yaşta evlilikler önlenebilsin diye yaş sınırı kondu,
    Seçme ve seçilme hakkı kademeli olarak kadınlara verildi,
    Meclis’e ilk ayak basan kadın, eşi Latife idi,
    Kadın hakları savunucusu idi,
    Mustafa Kemal’in eşi değil yardımcısıydı,
    Kadınlara eğitim hakkı verildi,
    Sakarya ‘da Yunanlılar varken, cepheden Türkiye Eğitim Kongresini tertipledi, açılış konuşmasını yaptı, “Saygıdeğer Hanımlar, Efendiler” diyerek konuşmaya başladı, kadınları ön safhalara aldı, bir ilk yaşanıyordu, değişim daha zafer gelmeden başlıyordu, savaş cehaletle verilecekti, ilk adımı atıyordu, yıl 1921 idi.
    Düşman yaklaştığı için planlanandan birkaç gün daha az sürdü, cepheye geri döndü,
    *
    Dönem itibari ile;
    “Kadınlar insan yerine konmuyor, sayılmıyordu,
    Nüfus sayımında büyükbaş hayvanlar sayılıyor, kadınlar sayılmıyordu,”
    Artık zamanı gelmişti, Cumhuriyet’in aydınlanmasına kadın eli değecekti,
    “Kıvılcım olarak gönderecek, ateş olarak geleceklerdi”,
    Cumhuriyetin temelini oluşturdular,
    Sabiha Gökçen ; ilk savaş pilotumuz oldu, dersler verdi, pilotlar yetiştirdi,
    Afet İnan ; Fransızca eğitimi aldı, Cenevre Üniversitesi Tarih bölümünden diploma aldı, Türk Tarihi Tezi ile doktora yaptı, Ankara dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde doçent oldu, profesör oldu. TTK’nun asbaşkanı oldu. Kara Harp okulunda ders verdi, Devrim tarihi ve kadın haklarına dair kitapları dokuz lisana çevrildi. Çağdaş Türk kadını modeliydi.
    Fatma Refet Angın, Cumhuriyet’in ilk kadın öğretmeni,
    Leman Cevat Tomsu, Cumhuriyet’in ilk kadın mimarı,
    Bedia Muvahhit, Cumhuriyet’in ilk kadın tiyatrocularından,
    Keriman Halis Ece, 1932 yılı Dünya Güzellik yarışması birincisi,
    Cahide Sonku; Cumhuriyet’in ilk kadın yönetmeni,
    Halide Edip Adıvar, her ne kadar sonradan Atatürk ile ters düşse de Milli Mücadelenin en önemli figürlerinden, yüreği vatan aşkı ile yatan vatanseverlerinden, yazar / gazeteci,
    Remziye Hisar, Cumhuriyet’in ilk kadın Kimyageri,
    Müzeyyan Senar, Cumhuriyet’in Divası,
    Yıldız Moran İlk mektepli kadın fotoğrafçımızdı,
    Safiye Ayla dendiğinde akan sular duruyordu, kendisinden sonra gelecek seslere ölçüt oldu,
    ….
    *
    Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra Türk Kadını diye iki ayrılır… Devamında kadınlarımız güçlendikçe güçlenecekti, Cumhuriyet’in savunucuları olarak Atatürk’ün vasiyetini yerine getireceklerdi.
    *
    “4 bin 494 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı…
    Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu,
    Medreselerde Türkçe yasaktı,
    Tek üniversite darülfünun vardı o da medreseden halliceydi…”
    *

    Abdülhamid zamanında “yalan beyanlarla” tutuklandı,
    Bomba atıp, tahtı ele geçireceği suçu ile karşı karşıya geldi,
    Gizlice bastığı yayınların ve muhalefetinin bedeli idi,
    2 ay tutuklu kaldı,
    Affedildi,
    İlk görev yeri olan Şam’a sürüldü…
    Görev yeri 5. Ordu idi, Kurmay Yüzbaşı idi,
    Sürgünler yeni başlıyordu,
    Abdülhamid; İttihad ve Terakki tarafından tahtan indirildi,
    Sürgün edildi,
    Artık başa Enver ve Talat Paşa önderliğinde ki İttihad ve Terakki geçmişti,
    Mustafa Kemal içlerindeydi fakat, siyasetin ordunun işi olmadığını söylüyor,
    Tenkitlerini sürdürüyordu,
    Enver Paşa’dan “siyaseti, siyasetçilere bırakmasını” istiyordu,
    Terakki ve Enver Paşaların sonunu Mustafa Kemal’in öngördüğü bu tutumları getirdi,
    Vatanperverlerdi lakin planları yoktu,
    1907’de Kıdemli Yüzbaşı oldu,
    1909’da Hareket Ordusu ile İstanbul’a girdi, Kurmay Başkan’dı, İstanbul’da başlayan ayaklanma bastırılmıştı, “Hareket Ordusu” adı Mustafa Kemal’e aitti,
    1910’da Fransa’ya gitti, Picardie Manevraları'na katıldı.
    https://i0.wp.com/...569794499.jpeg?ssl=1
    Fotoğrafa iyi bakın. Şapka’nın gavur icadı olduğu ve dine karşı olduğu söylendiği yıllardı,
    1911’de Trablusgarp'a kaçak yollarla gitti. Vatanı savunması arz ediyordu. Tobruk ve Dernede görev aldı. İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 1 yıl sonra Derne Komutanlığına getirildi.
    1912'de Balkan Savaşı baş gösterdi. Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'a gitti. Dimetoka ve Edirne'nin alınışında bulundu, katkıları büyüktü. Geri alınışında büyük hizmetleri görüldü.
    Sofya Ateşemiliterliğine atandı,
    Mustafa Kemal’i Dünyaya tanıtan fotoğrafı buydu,
    https://isteataturk.com/...07571365_ataturk.png
    Kıyafet balosu için İstanbul’dan istetmişti, Salona girdiğinde alkış tufanı kopmuş, ilgi odağı olmuştu,
    “Yeniçeri kıyafeti diye bilinse de Uçbeyi kıyafetiydi,"
    1914’te Yarbaylığa terfi etti,
    Sofya’da duramazdı, düşman Çanakkale’de idi,
    Enver Paşa’ya telgraf üzerine telgraf çekti,
    “Çanakkale’ye atandı,
    Orient Express’le İstanbul’a geldi,
    Tekirdağ’dan Halep isimli vapura bindi,
    Anafartalar Kahramanı,
    Gelibolu’ya ayak bastı.”

    *
    “57'inci Alayı alarak yolsuz, sarp ve derin derelerle kesilen arazide intikal ederek, saat 09.40'ta Kocaçimen mevkisine vardı. Burada 57. Alay dinlenmeye bırakılmış, Atatürk Conkbayırı'na geçmiştir. Orada cephaneleri bittiği için çekilen ve düşmanca kovalanan bir gözetleme bölüğüne rastladı,
    Mustafa Kemal anlatıyor:
    "- Nerede düşman?
    - İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
    Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu.
    Düşman bana askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan erlere:
    - Düşmandan kaçılmaz dedim.
    - Cephanemiz kalmadı, dediler.
    - Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedim. Ve bağırarak,
    - Süngü tak, dedim. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerleyen piyade alayı ile Cebel Bataryası'nın erlerini marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldım. Erler yatınca, düşman da yere yattı. Kazandığımız an, bu andır."
    *

    “Cephede öğle yemeklerinde bando çaldırıyordu,
    Askerin moralini yüksek tutmaya çalışıyordu,
    İngilizler deliriyordu, bombardıman daha da kuvvetleniyordu,
    Carmen Operetinden parçalar çaldırırdı.”
    *
    “Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka kumandanlar gelebilir” diyecekti, göğüs göğüse süngü çarpışmaları yapacaktı,
    Düşman onu ve kahraman Mehmetçiği hiç unutmayacaktı,
    *
    Savaşın huzursuzluğunu biraz olsun azaltmak için kitap okuyor,
    İstanbul’daki arkadaşı Corinne ile Fransızca mektuplaşıyordu
    *

    Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal Paşa gündemdeydi,
    Gazeteler ondan bahsediyordu,
    Harp Mecmuası’nda “Çanakkale kahramanı” başlığı ile fotoğrafı yayınlanacaktı,
    Baskı durdu, fotoğraf kalktı,
    Yıllar sonra Yakup Kadri Karaosmanoğlu TRT’de anlatacak,
    “Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’den bahsedilmesin” diye emir verdiğini söyleyecekti,
    İttihad ve Terakki Paşaları rahatsızdı,
    Mustafa Kemal adı her yerdeydi,
    Tenkit ve raporları onu ön plana çıkartıyor,
    Terakki liderleri onu İstanbul’dan uzaklaştırmak istiyordu,
    Anafartalar Grubu Komutanlığındaki üstün başarı ve hizmetlerinden dolayı, 17 Ocak 1916'da Muharebe Altın Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi,
    Çanakkale’de kazandığı “Kılıçlı Gümüş Liyakat Madalyası” en sevdiği madalyaydı,
    Onu hiç çıkarmayacaktı…
    1916'da karargâhı Edirne'de bulunan 16'ncı Kolordu Komutanlığına atanmıştır,
    “15 veya 16 Mart 1916'da Diyarbakır'daki görevine gitmek üzere İstanbul'dan ayrılmıştır. 26 veya 27 Mart'ta kolordunun komutasını üzerine almıştır. Albay olarak görevi üzerine alan Mustafa Kemal, 1 Nisan 1916'da mirlivalığa (tümgeneralliğe) terfi etmiştir.”

    *
    İncelemeyi uzatmamak adına;
    Bu kronolojinin devamına Falih Rıfkı Atay ‘ın Babanız Atatürk kitabına yaptığım incelemeden devam edebilirsiniz. --->> #32524477
    Osmanlı’nın son durumu, Balkan savaşları, Trablusgarp ve devamı için Zeytindağı incelememe bakabilirsiniz. ->>>#31846184
    Sakarya Meydan Muharebesi ve Başkomutanlık Meydan Muharebeleri için -->> #28696189

    19 Mayıs 1919 ve sonrası için Nutuk incelememe bakabilirsiniz. ->> #28597997
    *

    Kitabın Kaynakçasız olduğu sürekli dile getiriliyor, doğrudur kaynakça yok. Lakin bu kitapta kaynakçaya ihtiyaç var mıydı? İnanın bana gerek yoktu. Zaten bir kitaptan alıntı yapıyor ise Yazarın adı ile konuya başlıyor. Geri kalan kısım bilinen şeylerin Özdil yorumu ile bize ulaşması. Yani yazılarına ve kitaplarına aşinaysanız zaten biliyorsunuz demektir. Sizler için bir kaç not aldım ve son okuduğum İpek Çalışlar'ın kitabında ki bilgiler ile ufak bir karşılaştırma yaptım;

    Sayfa 102 Çerkez(s) Et(d)hem olayı çok kısa tutulmuş, malum yeterince ortalığı karıştıran var, en azından bir iki sayfa ayrılmalı, ilk defa karşılaşan okura bilgi verilmeliydi,

    Sayfa 142 ‘de meşhur Kocatepe fotoğrafı ile ilgili Yılmaz Özdil Edhem Tem, İpek Çalışlar Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında sayfa 312’de fotoğrafın J. Weinberg imzası taşıdığını söylüyor, https://i.sozcu.com.tr/...zdilyenifoto20cm.jpg

    Sayfa 197 ‘de Latife’nin Mustafa Kemal’i köşk’te karşıladığı yazıyor, Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında ise Latife’nin evde olmadığı, daha sonra geldiği, içeri girmek isterken içeri alınmadığı ve bu evin hanımı benim dediği aktarılıyor. Daha sonra Mustafa Kemal kapıdan gelen sese doğru gidip, Latife’yi karşıladığı belirtiliyor. Aklına babasının Mustafa Kemal’i köşk’e davet ettiği sonradan aklına geldiği belirtiliyor.

    Sayfa 202’de Latife ile Mustafa Kemal boşandığından birbirlerine mektuplar yazıyorlar. Bu mektuplar şu an sergileniyor. Yılmaz Özdil başka, İpek çalışlar farklı anlatıyor. Çalışlar Latife’nin Aile yadigarı dediği ve notlar olan kitaplarını aldığını söylüyor. Özdil; Latife’nin kitapları Mustafa Kemal’in ricası ile bıraktığını yazıyor.

    Sayfa 211 Fikriye’nin intiharı. İpek çalışlar birden fazla örnek ile konuyu geniş tutarak havada bırakıyor. Özdil, Turgut Özakman’ın filme uyarladığı şekilde intiharı anlatıyor. Çalışlar o kadar çok örnek vermişti ki, konu yaverin üzerine kalıyordu.
    Çok üzücü bir durumdu, Mustafa Kemal Fikriye’nin ölümünü kolay atlatamamıştır. O yüzden önemli bir konudur.

    Derinlemesine inceleyiniz, Latife Hanım ile ayrılığına zemin hazırlayacak dönemlerin başlangıcına işaret eden olaydır.
    Sayfa 213’te Sabiha Gökçen’in Latife ve Fikriye kıyaslaması var. Unutulmasın, sayın Gökçen ikisi ile bir arada olmadı. Köşke daha sonra geldi.

    Sayfa 295 te Mustafa Kemal’in asıl sesinden bahsediyor sayın Özdil…
    https://www.youtube.com/watch?v=g-b67r8feec
    Celal Şengör bu sese bilerek mi kalınlaştırdınız, ne gerek var buna demişti. Orijinal sesinin daha ince olduğunu söylüyordu. Tarihin teknolojik yönden gelişmemiş olmamasının sorunlarından biri. Hala emin olamıyoruz.

    Sayfa 335 Topal Osman… Çankaya’da bir silahlı çatışma olduğu ortak kanı. Bundan sonrası biraz sıkıntı. Yalnız asıl konu Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey… Yalan, yani Çukur Tarih yazanlar Mustafa Kemal’in Topal Osman’a emir verdirdiği, Topal Osman’ın Ali Şükrü’yü öldürdüğünü, sonra Atatürk’ün Topal Osman’ı öldürttüğünü yazıyorlar.

    Topal Osman Mustafa Kemal’in korumasıdır. Ali Şükrü’nün Mustafa Kemal’e söylediği sözler üzerine bu durumu kendi şahsi kararı ile yapmış olduğu kanısı vardır,

    İpek Çalışlar bir çarşaf konusu ortaya atmıştır. Strateji bakımından mantıklı olsa da bana pek mantıklı gelmedi.
    Bu konu ile ilgili detaylı araştırma yapmak önemli. Eğer belgelendirilemeyen bir şey ise, farklı yorumların olması doğal bir durum.

    Sayfa 467 de Atatürk’ün üçüncü kez kalp krizi geçirdiği yazıyor. İlk ikisini genelde Laitife Hanım’a bağlıyorlardı. Yalnız o zamanın teknolojisi ile bunu anlamanın imkansıza yakın olduğu belirtilmiş kendi doktorları tarafından. Sadece tahmin yürütülmüş. Yabancı iki doktor bu durumu savunmuş, yalnız ilerleyen yıllarda bir daha böyle bir sorunla karşılaşmamıştır Mustafa Kemal.
    *

    * * *
    Mustafa Kemal’i yazmak Yılmaz Özdil’in boynunun borcuydu, yazdı.
    Mustafa Kemal’i okumak, anlamak, araştırmak da bizim boynumuzun borcudur.
    Ne bir kitap okumakla onu anlayabiliriz, ne de onun fikirlerini belleğimize alabiliriz.
    Ömrü cephelerde geçmiş olmasına rağmen, her zaman şık giyinirdi,
    Bizim günlük hayatta bahane ettiğimiz şeylerin hepsi, onun karşılaştığı durumlara kıyasla hiçbir şey.
    Mustafa Kemal’i kimse yıpratamaz, sadece saygısızlık yaptıklarını sanırlar lakin baş edemezler,
    Vücut bulmuş bir Mustafa Kemal ile baş edemediler, heykelleri ile takılıyorlar,
    Fikirlerinin yayıldığı Milyonlarca Mustafa Kemal ile asla baş edemediler, edemeyecekler,
    Unutmayalım “Fikirlere Kurşun İşlemez.”
    Bırakın kendi hallerine, onlarda öyle mutlu olsun demeyeceğiz,
    Daha çok öğrenecek ve gayri resmi yalan tarih anlatılarına belgelerle cevaplar vereceğiz.
    * * *

    Bu animasyonu seviyorum, Atatürk ne yaptı diyorsun,
    Sana kısaca bak bunları yaptı diyor, buyurunuz;
    https://www.youtube.com/watch?v=r7LMJs7jDOQ

    Yazdığım en uzun inceleme oldu.
    Sevgili Yılmaz Özdil;
    Eline, emeğine, içinde ki Atatürk sevgisine sağlık.
    Bu kitap çığır açan yeni bilgiler mi sunuyor, hayır,
    Tartışmalı bilgiler var mı, her Atatürk biyografisinde olduğu gibi, evet,
    Sevgili Özdil;
    Atatürk’ü bilmeyen ya da ders kitaplarından öğrenmiş insanlara,
    Tarihten korkan ve detaylı biyografileri gözünde büyüten,
    Araştırma yapmayan, merak etmeyen,
    Yalan tarih yazanlara cevap veremeyen,
    Selanik neresi diye sorsalar, Ankara’da değil mi diyecek kişilere,
    En basit anlatım ile Mustafa Kemal’i anlatmışsın.
    Atatürk’ü keşfetmeleri de artık onların boynunun borcu olsun,
    Yeni bilgiler edinmek için kendilerinde “kuvvet” bulsunlar.
    Dönemin öncesi ve sonrasını anlamak için yeni araştırmalar yapsınlar.
    *
    Kırmızıkedi ve bu kitapta emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Müthiş bir kampanya ile yoluna devam ediyor.
    *
    Bu uzun incelemeyi okuduysanız, teşekkürlerimi sunuyorum.
    Okuyun,
    Okutun,
    Hediye edin.
    Yalnız; tembih edin ki bu kitapla sınırlı kalmasınlar,
    Sadece başlangıçları olsun…

    İlber Hoca’nın Atatürk kitabına detaysız bir kitap olduğu için eleştiri yapmıştım, vazgeçtim. Detaysız tabirimi, hitap ettiği kitleye kolay ulaşması ve anlaşılır olması bakımından yeterli olarak değiştiriyorum.

    Bu ülke Tarih sevmeye ve okumaya başladı.
    Bu kitaplar sayesinde umarım ki, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün söylediği gibi;
    “Türk Çocuğu Ecdadını (Atalarını) Tanıdıkça Daha Büyük İşler Yapmak İçin Kendinde Kuvvet Bulacaktır”
    Tekrar tekrar üzerinde durmak istiyorum, asla yetinmeyin, araştırmak ödeviniz olsun.
    *
    *
    Daha derinlemesine inmek istiyorsanız;
    Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu
    Atatürk'ün Anlatımıyla Kurtuluş Savaşı Nutuk
    https://www.kaynakyayinlari.com/...sikalar-p363936.html
    (Günümüz için En başarılı iki Nutuk basımı diyebilirim.)
    Çankaya
    Tek Adam - Cilt 1 (I-II-III)
    10 Kasım Yas Günü (O günleri gerçekten yaşayın)
    İlhan Ersel
    https://www.odakitap.com/...-arsel/9789753431507
    Cumhuriyet dönemine inin. Dönemin yazarlarının ne yazdığını öğrenin, araştırın. Özellikle Cumhuriyet’in temelinde emeği olan kadroyu asla es geçmeyin. Yazdıkları kitapları bulun, okuyun.
    Dönemin yazarlarının yazılarının derlendiği ciltli bir kaynak, Altı Ok
    https://www.odakitap.com/...lektif/9786051820323
    Muazzez Çiğ - Atatürk ve Sümerliller;
    https://www.odakitap.com/...ye-cig/9789753435727
    Cahit Kayra derlemesi;
    http://www.tarihcikitabevi.com/...isinin-oykusu-i-cilt (I-II-III)

    Araştırdıkça daha çok kitap bulacaksınız emin olun. Örnek olması açısından vermek istedim.
    *

    *
    Celal Şengör’den güzel bir hediye bırakıyorum sizlere;
    https://www.youtube.com/watch?v=rkOHtieBG5k
    *
    *
    Atatürk ve Sevgi ile kalın…
    Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
    Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
    Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
    Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
    *
    Yolun, yolumuzdur,
    Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!

    *
    Ruhun Şad olsun!
    Kurduğun Cumhuriyet ilelebet Payidar Olsun!
    Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
    Atatürk’ün görüntüleri ile birlikte 10. Yıl Nutku Konuşması; https://www.youtube.com/watch?v=wQPtkbAiRrU

    Bir Milletin Yeniden Doğuşu;
    https://www.youtube.com/watch?v=JWi-5AVfX9I
    *
    Son olarak bir sorum var, bize ne lazım İsmet Paşam?
    https://www.youtube.com/watch?v=bn3NVJ2YfG0
    *
    Cumhuriyetimizin 95. Yılı Kutlu Olsun!
    *
    Saygı ve Sevgilerimle…
    *
  • Bugün sizler ile Oscar Wilde'ın 1891 yılında yayımlanan felsefi romanı Dorian Gray'in Portresi’ni incelemek istiyorum. Biliyorum, içinizden: “Ya arkadaş, sen de yemiyor, içmiyor habire okuyor ve üstüne bir de inceleme yazıyorsun!” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ne yapayım, bunlar hep eskiye dair okuduklarıma olan paylaşım ya da incelemelerim diyebiliriz. Bu aralar ülkemizde ve dünya genelinde yaşanan ekonomik resesyondan ötürü ben de kalemi elime çok alır, aman ne kalemi, klavyenin başına çok oturur oldum. Neyse biz kitaba gelelim dostlar, bu hadiselerden dolayı canımız sıkılmasın şu güzelim mecrada.


    KONUSU
    Dorian Gray'in Portresi, Oscar Wilde'in kaleme almış olduğu tek romanıdır. Kitabımız, bir tuvale tasvir edilmiş olan portresinin, kendisinin yerine yaşlanmasını daha çok isteyen, sonsuz bir gençlik karşılığında ruhundan vazgeçen ve bu isteği gerçekleşince ahlaki olarak yoldan çıkarcasına yozlaşan haz ve güzellik düşkünü genç, yakışıklı bir adamı konu almaktadır.

    Ressam Basil Hallward, yüz güzelliği ve yakışıklılığı ile dikkat çeken Dorian’den çok etkilenen bir hayranıdır. Dorian, Basil'in evinde, Basil'in arkadaşı olan Lord Henry Wotton ile tanıştıktan sonra kendisinin dünya görüşünden bir hayli etkilenir.

    Lord Henry, hayatta en önem verilecek şeylerin zevk, güzellik ve çok değişik türde hazlar elde etmek olduğunu ifade etmektedir. Naif duygular içinde olan Dorian, elbet bir gün güzelliğinin yok olacağının farkındadır ve üzüntülü bir şekilde, kendisinin yerine Basil'in çizdiği resminin yaşlanmasını ne kadar çok istediğini dile getirir ve işte o andan sonra Dorian'ın bu dileği gerçekleşir, fakat ebedi gençlik karşılığında Dorian ruhunu şeytana satar. (Burada aklıma okumuş olduğum Johann Wolfgang Von Goethe’nin Faust #30333413 eseri geldi.)

    Dileği gerçek olan Dorian, yaşamakta olduğu bu dünyada genç kalırken, kendisinin portresi yaşlanmakta ve Dorian’ın işlemekte oldu her bir günah ise portreye yansımaktadır.


    SONRASINDA YAŞANANLAR
    Roman, Amerikan edebiyat gazetesi olan Lippinscott'un Monthly Magazine tarafından yayımlandıktan ve okurlarına eriştikten sonra, edebiyat eleştirmenlerinin çok ağır eleştirilerine maruz kalmıştır. Bu Eleştirmenler, kitabı son derece “Ahlaki ve ruhsal çürümenin zehirli kanıtı” - “kasvetli ve yozlaşmış” – “Ahlaki çöküşün ve güçlü homoerotik alt tonların tasviri” şeklinde yorumlamış ve eşcinsellikten aleni bir şekilde bahsetmesi nedeniyle deyim yerindeyse; adeta yerin dibine sokmuşlarıdır. Yayınlandığı zaman diliminde almış olduğu tepkiler, yaratmış olduğu tartışmalar ve üstüne almış olduğu sansürler de cabasıdır. O zamanlar toplumda bir tabu olarak görülen eşcinsellik ve hemcinsler arası ilişkinin “Hazzı”, edebide olsa, deyim yerindeyse “Ahlaksızlıktır”.


    Korku:
    “Toplum korkusu ki ahlakın temelidir, bir de dinin püf noktası olan Tanrı korkusu: Bizi yöneten iki şey işte bunlar.” S.30


    Bütün bu eleştirilere sebep olan bu hadiselerden ötürü, yazarın kendisinin de rızası ile kitap cinselliği konu alan birçok şeyden arındırılıp, baskıya hazır hale getirildikten sonra, yeninden bir kitap halinde 120 yıldır sansürlenmiş haliyle bizlere edebi olarak hitap etmektedir.


    Tüm bu olanlar yetmiyormuş gibi, kendisi yaşam tarzı sebebiyle 1895 yılında eşcinsellik suçundan 2 yıl hapse mahkûm edildi. Yaşamış olduğu bu hazin hadiseden dolayı hayatı onarılamaz ölçüde sarsıldı. Evlatları bile bu utançtan ötürü soyadlarını değiştirmeyi tercih etti ve kendisini ihanete uğramış yaşlı ve yorgun hisseden Dorian, Fransa’ya yerleşip adını değiştirmek zorunda kaldı. Oldukça zorlu şartlar altında bir hayat sürmeye çalışan Oscar Wilde, 30 Kasım 1900 tarihinde, Paris’in en kötü ve pis otellerinden birisinde ölü bulundu. Böylesi bir edebiyat yazarı için gerçekten de üzücü ve belki de hiç istenmeyecek bir son oldu…


    Düşman:
    “Kişi düşmanını seçerken ne denli dikkatli olsa azdır. Benim bir tane bile aptal düşmanım yoktur. Tüm düşmanlarımın zihinsel melekeleri güçlüdür, bu yüzden de benim değerimi bilirler.” S.19-20


    Kitabının önsözünde: “Sanatçı, güzel şeylerin mimarıdır. Sanatın gayesi, sanatçıyı gizlemek, sanatı gün yüzüne çıkarmaktır. Eleştirmen ise, sanatı bir başka biçime dönüştüren yahut güzel şeylerin kendisinde bıraktığı izlenimi, yeni bir vasıtayla ifadeye kavuşturan kişidir.” der Oscar Wilde.


    OLAYLARIN GELİŞİMİ VE ÖZETİ
    İnsanların çokta müreffeh olmadığı bir dönemde, fakir birisi ile evlenmiş olan Dorian Gray’in annesi, eşinin vefatından kısa bir süre sonra ailesinin yanına geri dönmek zorunda kalır. Dünyaya gelen Dorian, doğduktan hemen sonra annesini de kaybeder ve kendisine mecburen büyük babası bakmak zorunda kalır. Yüz güzelliğinin, herkesi kendisine hayran bırakacak mükemmellikte olduğu Dorian, aşırı sert ve zalim bir kişiliğe sahip bir büyük babanın sevgisiz bir ortamda büyümek zorunda kalır.

    Aile sevgisinden ve ilgiden yoksun bir ortamda büyüyen Dorian, ilerleyen zamanda diğer tüm insanlara karşı ilgisiz ve kayıtsız kalmaya başlar. Fakat sonra Dorian tiyatro oyuncusu Sibly Vane’ye âşık olduktan sonra, artık onu hayatının bir anlamı olarak görmektedir. Ayrıca yakın olarak arkadaş olduğu ressam Basil Hallward ile Lord Henry Wotton vardır. Basil Hallward, resmettiği her sanat eserine kendinden bir şey kattığını düşünen, hayatının merkezine sanatını koyan, daha çok kendi iç dünyası ile ilgilenen ve dış dünyaya kayıtsız kalan bir sanat adamıdır.

    Lord Henry ise, kendisini “Hazcılık” ile bağdaştırmış ve hayatta dair önem arz eden şeylerin, zevk ve güzellik olduğunu düşünmektedir. Dorian ile her daim, haz hakkında olan görüş ve düşüncelerini paylaşmakta ve ona bunları empoze etme gayesindedir. Yukarıda da bahsettiğim üzere: Naif duygular içinde olan Dorian, elbet bir gün güzelliğinin yok olacağının farkındadır ve üzüntülü bir şekilde, “Keşke her zaman genç kalacak olan ben olsaydım da portrem yaşlansaydı! Bunun için... bunun için her şeyi verirdim!" diyerek ağlar ve işte o andan sonra Dorian'ın bu dileği gerçekleşir, fakat ebedi gençlik karşılığında Dorian ruhunu şeytana satar.


    Gençlik:
    “Eski günlerinizde yaptığınız büyük bir hata anımsayabiliyor musunuz, düşes? diye sordu. Korkarım pek çok! Lord Henry, Öyleyse bunları yeniden yapın, diye ciddilikle yanıtladı. İnsanın gençliğini yeniden kazanabilmesi için çılgınlıklarını yinelemesi yeterlidir.” S.58


    Günah:
    “Şu var ki deneyimde itici güç yoktur. Oynadığı etkin rol vicdanın rolü kadar önemsizdi. Ortaya koyduğu tek gerçek, geleceğimizin de geçmişimize eş olacağıydı; bundan önce bir kez, tiksinerek işlediğimiz günahı bundan böyle birçok kez işleyecektik, hem de seve seve.” S.78


    Hayatında önemli bir yer teşkil eden Dorian ile olmaktan, onunla birlikte vakit geçirirken resimlerini yapmaktan büyük keyif alan Ressam Basil, arkadaşı Dorian’ı elinden geldiğince Lord Henry’den uzak tutma çabasındadır. Dorian, arkadaşı Basil’e sanat hayatında modellik yapmaktadır. Basil’in en mükemmel başyapıtı olarak gördüğü şaheseri, Dorian’ın portresidir ve ilginçtir ki Basil Dorian’an dan ayrı kaldığında sanatını olması gerektiği gibi icra edememektedir.


    “Yüz yüze geldiğim bu insanın salt varlığı öylesine büyüleyiciydi ki, izin verirsem benim tüm benliğime, ruhuma, giderek sanatıma el koyabilirdi.” S.17


    Zamanla Dorian de Lord Henry gibi etrafında olanı biteni umursamaz bir tavır içine girer. İkili arasında olan ilişki, Dorian’ın, kimliğinin daha da değişmesine sebep olmakla birlikte, Dorian Henry’den etkilenmekte ve ona karşı olan ilgisi daha da artmaktaydı. Henry’den uzak kalamamasında en büyük etken, onun bir aile saadetinin olmamasıdır ve gitgide daha da yakınlık duymasına neden olur. Henry kadınları küçümsemekte, erkeği kadından daha üstün gördüğünü ve kadınların yeteneksiz olduğu düşüncesini belli etmekteydi. Günlerden bir gün, Dorian Gray’in saflığında istifade eden Lord, onun ırzına geçer. (Aklıma Nuri Alço ve gazoz sahnesi geldi. Bkz: https://www.youtube.com/watch?v=CF0o9DYk8qo)


    “Anlatmamak elinde değil ki, Dorian. Ömür boyu yaptığın her şeyi bana anlatacaksın sen.” Evet, sanırım öyle olacak Henry. Her şeyi sana anlatmamak elimde değil. Tuhaf bir etkin var üzerimde.” S.70


    Bu arada, dış dünyaya uzak olan ve kendi ütopyasında yaşayan Sibly Vane, Dorian’e ilk gördüğünde âşık olur ve bir müddet aşk yaşarlar. Sibly, sevgilisi Grey’in dünyaya olan bakışına, onun kendisine olan sadistliğine ve hakaretlerine dayanamayarak intiharı tek kurtuluş olarak görür ve canına kıyar. Ressam Basil, Sibly’in intihar ederek canına kıydığını haber aldığında adeta şok olur. Bu elim hadiseyi Dorian’a ulaştırdığında, Dorian bu trajik olaya çok normal bir şeymiş gibi yaklaşması anlam veremez. Dorian bu yaşanan elim hadiseye her ne kadar kayıtsız kalmış gibi görünse de, aslında Sibly Vane’nin ölümü onu içten ve derinden etkiler. Sibly’e karşı davranışı ve yaptığı hakaretlerden dolayı, onun intiharı seçerek hayata veda etmesi Dorian’a çok ağır gelmiştir ve onu tamamen yıkmıştır.


    Dorian, artık içten içe bu psikolojinin rahatsızlığını hissetmekte ve adeta şokunu yaşamaktadır. Yaşamak istediği haz için ruhunu satarak elde ettiği daimi gençlik, güzellik ile birlikte resmine odaklanan Dorian, artık kendi portresine her baktığında ne kadar da ruhsuz olduğu düşüncesi ile birlikte vicdanı daha çok hissetmektedir.


    “Lord Henry’nin etkisiyle kötülüğün ve zevkin çekimine kapılan, dünyada gençlik ve güzellikten önemli bir şey olmadığına inanan Dorian için heyecan, kötülükte ve günahtadır; iyilik ve erdemse sıkıcıdır, edilgendir. “


    Dorian’ın hayatında yaşamakta olduğu eşcinsellik ile ilgili psikolojik değişimler ve sırları, Basil’in yaptığı sanat eserlerinde de açıkça gözlemlene bilmektedir. Fakat portredeki bu değişimi gözlemleyebilen ve bunu gören Basil’in kendisi olmuştur. İşte Dorian’ın ebedi gençlik sırrını açığa çıkarabilecek tek kanıt, arkadaşı Basil’in fırça darbeleri ile yaratmış olduğu bu sanat eseridir. Bu tabloyu ele geçirmesi ve kimsenin görmemesi fikri zamanla Dorian’da bir saplantı halini alır. Kendisi hakkında önemli sırları barındırdığını düşündüğü bu portrenin gün yüzüne çıkmaması ve kimse tarafından görülememesi düşüncesi daha ağır basmaktadır. Yaşamakta olduğu kötü günler ve olayların sebebiyle kendisinin portresinin eski güzelliğini yitirdiğini ve git gide daha da çirkinleştiğini fark etmektedir… Devamı kitapta. :))


    Portre:
    “Hissedilerek çizilmiş her portre ressamın bir portresidir, modelin değil. Modelin orada bulunması yalnızca resmin yapılmasına yol açan rastlantı, bahanedir.” S.16


    Dorian'ın yakışıklılığının ve genç tavrının övgüsünü tekrar eden yorumlar yapmakla birlikte, her iki yaşlı adamın da Dorian Gray'in Resminde, ismini konuşmaya cesaret edemediği aşk olarak bilinen şey olduğu çoktan kanıtlanmıştır. Basil Hallward, "Ben yaşadığım sürece, Dorian Gray'in kişiliği bana hâkim olacak" kadar uzağa gider. Sanatın ve ahlaksızlığın temel ahlaksızlığını kesin bir dille savunan Wilde için Dorian Gray'in Portresi, paradoksal olarak çok geleneksel bir ahlaki mesaja sahiptir.


    Oscar Wilde'ın geleneksel ahlaktan önce üslup değer biçimini benimsemesi, dönemin Victoria İngiltere'sinde kendisine karşı birçok düşman yarattı. Bazı eleştirmenler Wilde'ı, Viktorya çağının anti-semitizminin popülist kitlesine oynamakla suçladı. Wilde, sanatında ve hayatında, gelgitlere karşı durmaktan büyük keyif aldı ve Popüler önyargı yapanları da küçümsedi. Oscar Wilde, nihilist zarafetin ve popüler hayal gücünün kalıcı olduğu zulümden çok daha fazlasıydı.


    Yaşam:
    “Yaşamanın amacı kişinin kendini geliştirmesidir.” S.30


    Dorian Gray, okurken biz okurları sıkıp, bunaltmayan, içeriği ile ilgili merakta bırakan ve okumakta olduğumuz her sayfasında, yeni şeyleri bizlere sorgulatan türde bir kitap. Ben şahsen, bu güzel eseri okuduğuma, bende bıraktıklarına memnun oldum diyebilirim. Kitap hakkında ufakta olsa merakta kalanlar, henüz bilmiyorsanız diye yazmak isterim. Kendisinin kaleme aldığı eserin filmi de var ve şuraya fragmanını görmek isteyenler için iliştiriyorum. :))
    https://www.youtube.com/watch?v=YVbdd8oOwOY


    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~