Göksel Göktürk, İçimizdeki Şeytan'ı inceledi.
 08 May 20:01 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

İncelemenin başındayken yazayım uzun bir inceleme olacak, modern toplumun bu evresinde değerli vakitlerinizi böyle incelemelerle harcamak yerine doğrudan kitabı alıp okumanızı tavsiye ederim ve muhtemelen, hatta kesin olarak bu incelemeden daha faydalı olacaktır. Yine de kimin neyi okuyacağı hürriyetine karışmak üzerimize vazife değildir.. İyi okumalar.

Nerden başlayayım, ne yazayım bu kadar güzel bir romanı yazan bir kişiden sonra ne diyeyim o romanla ilgili bilmiyorum..

Emin olduğum tek şey şu sanırım Sabahattin Ali’nin en iyi romanını, Türk Edebiyatı’nın da olmazsa olmaz romanlarından birini okudum. Şimdi bu satırları acaba okusam mı, nasıl kitaptır merak ediyorum diye okuyan varsa şu an aniden bu boş cümleleri bırakıp bir an önce okumaya başlasın. Ve ancak okuduktan sonra ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Buradan sonrasını okumayanlar devam etmesin ki kitapla ilgili her şeyi okurken öğrenip okurken hissetsinler.

Normalde kitapları okuduktan bir süre sonra onlarla ilgili incelemeler yazarım ki, duygularımın esiri olup iyi veya kötü eleştirilerimi yansıtmayayım ki nispeten her zaman genel geçer bir yoruma ulaşayım. Ama bu sefer öyle yapmak istemiyorum, kitaptan o kadar etkilendim ki yaşadığım dünyadan uzaklaşıp o dünyaya geçmek istedim. Bundan ne kadar korksam da oradaki karakterlere bürünmek istedim. Tabi eğer bu kadar etkilenmemin sebebi baş karakterin yani Ömer’in kişisel özellikleriyle, karakteriyle, düşündükleri ve yaptıklarıyla aramdaki ilginin had safhalarda olması değilse..

Birkaç cümle önce söylediğim gibi nerden başlayayım bilmiyorum, kitabı birçok açıdan değerlendirebilirsiniz; Karakterleri tek tek ele alıp inceleyebilirsiniz, karakterlerin yaşantılarını inceleyebilirsiniz, anlatılan içtimai ortamı inceleyebilirsiniz, Türkiye’nin 1940’lardaki ekonomik kültürel iklimine bakabilirsiniz, psikolojik ve nihayet edebi okumalar yapabilirsiniz. Ama benim bunları belirlemek kadar bunlardan herhangi birisini layıkıyla yapabilecek bir kapasitem olmadığı gerçeği de yine bu satırları yazarken aklımdan çıkmıyor. Bu düşüncelerle sadece küçük bir bakış açısıyla kendi anladıklarımı hayata dair çıkarımlarımı buraya yazacağım.

Roman, Ömer’in arkadaşı Nihat’la kafa açıcı konuşmasıyla başlıyor gibi görünse de aslında Ömer’in vapurda Macide’ye ilk görüşte aşk dediğimiz mefhumla vurulmasıyla başlıyor. Nitekim bir çoğumuzun başına gelen ve halen gelmekte olan bunun gibi dünyayı daha yaşanabilir yer haline getiren böyle bir olayı kendimde yaşamaktan mutluluk duyuyorum. Ama romandaki ilginçlikler bu noktadan sonra başlıyor. Ömer hepimizin değil de büyük çoğunluğumuzun yaptığı gibi çok güzel insanmış, aşık oldum galiba ama yapacak bir şey de yok deyip arkasını dönüp giden birini anlatmıyor. Konuşma niyetiyle adımını attığı an hayatın ona “Sen elinden geleni yaptın, sıra bende” deyip güzel bir tesadüfler silsilesi sunmasını anlatıyor.

Bir sürü olaydan sonra Macide ve Ömer 2 günlük tanışıklıktan sonra bir şekilde birbirlerine muhtaç bir halde beraber yaşamaya başlıyorlar. Bu arada Macide 19, Ömer 25 li yaşlardalar. Bu iki insanın hikayesini anlatıyor işte kitap. Kitabı tekrar burada özetleyip bu yazıyı daha fazla sıkıcı hale getirmeden karakterler hakkındaki eleştirilerime geçmek istiyorum.

Sevgili başkahramanımız Ömer ile başlamak istiyorum. Başlangıçta tanıdıkça daha çok sevdiğim, sevdikçe kendimden daha çok merhaleler bulduğum bu genç delikanlı insana ara ara tebrikler ara ara lanetler yağdırdım. Kitabın sonunda yaptıklarıyla bir nebze de olsa içime su serpti ama yine de bu ona olan kızgınlığımın çok küçük bir parçasını bile geçirmiş değil. İçerisinde bulunduğu mutluluğu kendi elleriyle alıp yok eden bir insana sinir olunmadan nasıl anlatılır bilmiyorum onun hakkındaki düşünceleriniz. Hayatın sana verdiği lütfu, senin de değerini bildiğin bir çiçeği nasıl böyle soldurabilirdin bilmiyorum. Ama Macide ne yaptıysa sonuna kadar haklıydı. Ve kusura bakma ama o hapishaneden çıkmadan ilmeği boğazıma geçirir çeker giderdim bu dünyadan. Yazacağım söyleyeceğim çok şeyler var ama bunların bir monolog olmasından ziyade diyalogla ortaya çıkmasını daha hoş buluyorum diyelim.

Macide.. Uğruna yaşamlar alınacak, yaşamlar verilecek Macide.. Dünyada tek bir iyiliğin kaldığının en somut göstergesi Macide.. Senin gibi biriyle tanışmak isterdim.. Çok üzüldüm yaşadıklarına, hala da üzülüyorum ve üzerimdeki şu an ki tesirini göz önüne alırsam hayatımın sonuna kadar geçmeyecek ama bana çok güzel şeyler öğrettin, bunlar için teşekkür ediyorum.

Düşündüm ki yazmakla bitiremeyeceğim söyleyeceklerimi o yüzden biraz daha kısa kesip romandan Hayat adına çıkardığım en önemli birkaç dersi yazıp bitiriyorum.
BU KİTAPLA BİRKEZ DAHA AKLIMA KAZINAN VE HİÇBİR ZAMAN UNUTMAMAM GEREKEN ŞEYLER:

1) Sevgisiz ve mümkünse aşksız bir ilişkiye başlama ama sevginin de tek başına bir ilişkiyi devam ettirmek için yeterli olduğunu sanma. Ve bir ilişkiyi sadece aşk ve sevgi üzerine kurma.
2) İlişkilerinde parayı ve ekonomik sıkıntıları önemseme. Ta ki gerçekten de para sıkıntısı çekiyorsan büyük bir ilişkiye başlama. En kötü durumda bile hayatını devam ettiremeyeceğin bir yola girip kendi üzüntünün yanına bir başkasının hüznünü ekleme.
3) Kadınların her zaman çalışmasından yana ol ve mümkün olduğunca çalışan bir kadınla evlenmeye bak, bak ki evlendiğin kadın başta olmak üzere hiçbir kadın, dünyada kendisini en yakın göreceği eşine yani kocasına bile muhtaç olmadan yaşayabileceğini bilsin, kimseye muhtaç olmadan kendi kararlarını kendi versin. Değil namerde, merde bile muhtaç olmasın.
4) Eşine yaralarını göstermekten korkma, ona güçlü görünmeye çalışma ne olursa olsun ona anlat ve ondan hiçbir şeyi saklama.*
5) Arkadaşlarını iyi seç ve kaç yıllık arkadaşın olursa olsun, eğer evlendiysen veya evlenmeden önce eşinin arkadaşların hakkındaki düşüncelerini önemse.
6) Eşini sadece sevme, onu sadece öpmeyi koklamayı düşünme. Onu herkesten ve her şeyden çok merak etmeyi aklına kazı. Her zaman aklına ilk gelmesi gerekenin onun olduğunu unutma.
7) Tanıştıktan veya evlendikten bir süre sonra yaşadıklarınızı, sevginizin nasıl başladığını nelerle mutlu olduğunuzu unutma. Geçen zamanın önce seni sonra sizi sıradanlaştırmasına, herkesleştirmesine izin verme ve özellikle bu kuralı her koşulda hatırla.
8) Eşinle gideceğin ortamları iyi seç.
9) Başarılı olamadığında, yenildiğinde, kaybettiğinde, yıkıldığında suçu başkalarına veya başka bir takım şeylere atmadan sorumluluğun sadece sana ait olduğunu bil.
10) Ve son olarak, hiçbir zaman eşini kendinden iğrendirme ve ondan iğrenecek duruma gelme eğer kendini böyle bir durumda bulduysan da, 2 satırlık gururunla çekip gitmesini bil.

Osman Y., Kraliçenin Pireleri'ni inceledi.
 21 Nis 23:42 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

BU İNCELEME PEK ÇOK KİŞİ İÇİN BİR ŞEYLER İFADE ETSE DE EN ÇOK MERAKLISI İÇİNDİR, OKUYAN İÇİN DE MERAKA SEBEP OLABİLİR !

TARIK TUFAN, TARIK AĞABEY

Kraliçenin Pireleri. Tarık abiyle tanışma kitabım, hem okur olarak hem de bizzat yazarla tanışma hikayemi paylaşmak istiyorum. Tarık Tufan’ı ilk olarak “Meksika Sınırı” isimli tv programında gördüm ve bir daha peşini bırakmadım. 2007 yılının eylül ayıydı sanırım, İsmail Kılıçarslan ve Selahattin Yusuf ile birlikte yaptıkları bu programa tesadüfen rastladığımda, henüz ilk bölümlerden biriydi. 2 sene sürdü bu program, en çok kitapların konuşulduğu, müziğe , sinemaya, sanata ve hayata dair pek çok meseleye yer verilen , adeta çölde bir vahaydı. 1 sene kadar her hafta Cuma akşamları keyifle , öğrenerek, doyamayarak izledim. 1 yılın sonunda 2008 yılının eylül ayında artık tanışayım şu adamla dedim:) Yazar tarafını biraz ihmalden biraz fark etmeden ıskalamıştım. Hem bir kitabını alayım okuyayım hem de bu vesileyle kendisiyle de tanışayım dedim. Böylece bir ramazan günüydü , yola düştüm. Kitapçılara baktım ve sadece bu kitabını bulabildim. Kraliçenin Pireleri.

Tanıştıktan kısa bir süre sonra not aldığım hikayeyi de aktarayım, yaklaşık 10 yıl önce yani. O ramazan 30 gün boyunca iftar programı yapıyordu son olarak, sonraki senelerde devamı gelmedi. Şöyle,

EYLÜL 2008, BİR RAMAZAN GÜNÜ

İftar çadırı, İstanbul-Mecidiyeköy, şehir ve iftar programı. 2 saat önceden kuyruğa girip beklemeye başladım. Biraz halkımızla muhabbet, biraz kraliçenin pirelerini okuyarak geçen zaman. Nihayet ezana 5 dakika kala içeri girebildim. Yemeğimi aldım, ezan okunmasıyla birlikte program bitip iftara geçiliyor. Hem yiyorum hem de Tarık abiyi göz hapsinde tutuyorum. Yirmi metre kadar ilerde konuklarıyla oturuyor. Birden masadan kalktığını görüyorum, benim yemeğim bitmedi henüz ama orucu açtım bu kadarla da idare edebilirim. Kalkıp gidiyorum yanına doğru , bu sırada arka tarafta kulis gibi bir yere giriyor. Peşinden dalıyorum içeri. 10 metrekare kadar bir yer, bir koltuk ve neon lambalı bir ayna olan küçük bir yer. Lafa giriyorum.

“merhaba”
“merhaba”
“ben size kitap imzalatmaya geldim”
“ne kitabı?”
“sizin kitabınız”
“ha evet tamam otur şöyle”
“kalemin var mı?”
“var abi”
“ver bakalım”
“abi diğer kitaplarınızı bulamadım”
“nereye baktın?”
“d&r falan”
“oralarda olmayabilir, istersen fuar var yakında ordan bakarsın”
“sağol abi biliyorum fuarı evet gitmek istiyorum”

Biraz sonra güvenlik görevilisi gibi bir adam içeri giriyor.

“Tarık abi bir de fotoğraf çektirsek”
“olur tabi”

İçeri giren adama telefonu veriyorum, abi çeker misin?” (daha selfie çılgınlığından eser yok o vakitler)

Biraz daha sohbet ettikten sonra çıkışa doğru ilerliyoruz.

“Osman nasıl gideceksin eve, nerde ev?”
“Bahçelievlerde abi, metrobüsle.”
“bizim ekipten bir araba o tarafa geçiyor bıraksınlar seni”
“abi hiç gerek yok sağol”
“olmaz bırakırlar seni”
“peki”

Arabayı kullanan adama sesleniyor,

“abi kardeşimizi de uygun bir yerde bırakın eve yakın.”
“olur Tarık”
“Osman görüşürüz kardeşim”
“abi çok sağol eyvallah”

Bazı adamları abi,arkadaş,dost olarak yakın bulur ve seversiniz. Yazar olması da şart değil tabi ki.Birkaç kere daha yüz yüze geldik sonra, mail ve telefonla da günümüze kadar devam eden bir muhabbet. Sonra o güne kadar yayınlanmış diğer 3 kitabını da alıp okudum kısa süre içinde. Daha sonra 3 kitap daha yazdı. Kekeme Çocuklar Korosu kitabıyla ilgili bir inceleme yazmıştım burada.

Gelelim bu kitaba, Kraliçenin Pireleri(2002)

Bir deneme kitabı. Bir hüzün kitabı bu. Kısa yazılardan oluşan.

İlk yazının başlığı, “Tüketilmiş yaşamlar ya da yeniden”,

Bir sabah uyandığınızda Gregor Samsa’dan daha talihli olmayabilirsiniz.”
"Bir sabah uyandığınızda Tanrısını yitirmiş bir kentte yayılan şeytan uğultuları, kulaklarınızı patlatırcasına dolar şirket odalarınıza. Son ayet, hesap tablolarının ve istatistiklerin arasında kaybolmuştur. Söylenecek son duaların unutkanlığı yakar vücudunuzu.Terleten bir titreyişi engelleyemez fiyakalı takım elbiseleriniz. Emeğini çaldığınız bir genç kızın sefer tası ateşiniz olur.”
“Şimdi her şey yeniden başlayacak baylar!Yarın sabah olduğunda hayat adına dirençli bir sözcük söyleyeceğiz. Yeniden!Yeniden!Yeniden! Ve Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır!”

Kitaba ismini veren deneme yazısı, kısaca filozof Descartes ile ilgili, kısaca filozofun kraliçe karşısındaki (ya da "kadın" diyelim) çaresizliğini anlatıyor.

Neler neler anlatıyor daha. Eski İstanbulu,çocukluk izlerini, kenarda köşede kalmış adamları,ötekileştirilenleri,aşkı, hayatı, ölümü, daha pek çok şeyi anlatıyor.

” Aşksız Kadınlar Coğrafyası”diye bir yazı mesela. Bunu çok iyi de seslendirmişler, dinleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=tv6dTktpXYw

“Üç numaralı saçlar” diye bir yazı mesela. Üç numaralı saçlara mahkum çocukların öfkesi.

Bir yalana sığınmak” yazısı sonra mesela, daha pek çok yazı var ama bu yazıdan alıntıyla noktalayalım.

“İyi giyimli,hırslı olduğu her halinden belli adamların, elini sıkarken yüzüne bile bakmadığı halde, seni önemsediğini söylediğinde inanmaktan başka çaren olmadığını hissedip, her sözünün ardından onayladığını belli eden kafa sallamalarına devam etmen gerekir.”
“Sonradan görme bir grup mübarek! Ağaların holdinglerinde, taşralı bir kompleksin kıllı avuçlarında acı çeken gençlerin yapabileceği tek şey gösterişli bir yalanın gözlerinin içine bakıp dalmak öylece”
“Kimileri asla yaşanılabilir olmayan bir hayatı, tanrı gibi konuşarak insanların kutsalı haline dönüştürürken, kimileri de kendi orospu uzlaşmalarını hayatın zorunlulukları arasında sayıyor.”
“Deli gibi sevdiğin bir kıza, hayat boyu onunla birlikte yaşama isteğini makul gösterebilecek bir sürü fıkhi,siyasi,sosyal gerekçeler arama toplantısı düzenlerken, vücudunun her bir parçasını paramparça edebilecek bir bağırışla ‘seni seviyorum,hepsi bu!’ diyememenin acısını yaşarsın. Bir yalanın ortasında topluca bekleşip duran bir sürü insan,aşkı bile sosyal gerçekliklerle tanımlamaya uğraşırken sen bir bakışta aşık olmanın toplumsal realitesini arama aptallığına düşersin”

Mahmut, Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
16 Nis 00:28 · Kitabı okudu · 24 günde · Beğendi · 7/10 puan

Bu bir inceleme değildir, yeterince inceleme yazılmış olan bu kitaba dair söyleyeceklerim şöyledir.
Baş kahraman Raif efendi üniversite yıllarından yakinen tanıdığım bir hocam olduğunu romanın sonlarına doğru anladım.
M. D Bizim Matematik hocamızdı 1. sınıfta dersimize girmiş 1 sene boyunca ders anlatmış ama ne gülmüş , ne güldürmüş , ne hal hatır sormuş ne selam almış ne de selam vermiş bir hocamızdı...
Hakkında bir çok şey konuşuluyordu kimileri psikolojisi bozuk , kimisi ailevi problemleri var kimisi severek bu işi yapmıyor gibi bir çok şeyden bahsediyor fakat doğrusunu kimse bilmiyordu .
1. sınıf bitip 2. sınıfa geçtiğimizde dersimize girmiyordu artık, fakat merakla izliyordum bir adam hiç mi tebessüm etmezdi.
Her 1 . sınıf öğrencisi hakkında binbir şey anlatır olmuştu...
Lafı fazla uzatmayayım .
Son sınıfa geldiğimde bir gün sabah namazında hocamızı gördüm. çok şaşırdım.
Yanına gitmeye cesaret edemedim. Normalde kimsenin arasına girmeyen hoca sabah namazında vardı. En ön saftaydı belli ki çok erken gelmiş.
Dedim kendi kendime ne olursa olsun konuşmak istiyorum.
Uygun vakti kollayıp görüşmek için elimden geleni yaptım ve öğrendim ki her sabah namaza gelirmiş.
Pazar günü güzel bir gün olduğunu düşünerek bende pazar günü camiye gittim.
Cami çıkışı yanına giderek.
Hocam öğrenciniz Mahmut dedim .
Buyur evladım deyince cesaret geldi.
Vaktiniz varsa çay içebilir miyiz dedim.
Olur dedi , içimdeki heyecanı anlatamam sizlere.
Sabahçı kahvesine oturduk çay ve simit söyledik .
Direk nasılsınız diye konuya girdim.
İyiyim sen nasılsın diye cevap verince iyice cesaret geldi.
15 Dk kadar muhabbet edince .2 . çayda direk merak ettiğim soruyu sordum.
Hocam neden okulda hiç gülmezsiniz , selam vermez almazsınız dedim.
Samimiyetime inanmış olacak ki başından yıllar önce gecen olayı anlattı.
Eşi ile doktora tezinden dolayı kavga ediyorlar .
Hocamız sinirlenip tez bitene kadar annenin yanına git diye eşine bağrınca
O gün eşi çocuğu ile beraber ailesinin yanına giderken otobüs kazası geçirip vefat ediyorlar.
Hoca eşini kırmasından kaynaklı doktorasını yarıda bırakıp kendini suçlu hissederek adeta hayata küstüğünü söyleyince nasıl üzüldüğümü anlatamam.
HAYAT İŞTE HİÇ BİR ŞEY ERTELEMEYE GELMİYOR.

Lâlcivert, Suç ve Ceza'yı inceledi.
 10 Nis 00:55 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · Puan vermedi

15.453 Okunma
611 İnceleme… (bu da 612. olacak sanırım...)
Bu kitap üzerine bu kadar konuşulmuş, bu kadar tartışılmış, düşünceler paylaşılmışken üstüne bir şey ekleyebilir miyim bilmiyorum. Fakat aynı zamanda ne söylesem bir şeyler eksik kalacakmış gibi de hissediyorum…

Kitapta her karakter dolu ve gerçek. Hiçbiri sırf ortam kalabalık olsun diye öylesine koyulmamış kurguya. Hepsinin bir hayatı, bir kişiliği var; bir isimden ibaret değil hiçbiri. Bunun yanında her karakter sosyolojik, psikolojik ve felsefi açıdan bir şeyler anlatıyor; Sonya, Katerina Ivanova, Svidrigaylov, Lujin… Her biri toplumsal yapının hamurunda yoğrulmuş gerçek insanlar. Belki Raskolnikov ana karakter ama kalanların da kitabın içinde devam eden bir hayatı, bir kişiliği, düşünce yapısı var ve her biri kendine has...

Hatta kitabı okurken sürekli ‘Dostoyevski bu kitabı yazdıktan sonra nasıl kendine gelebilmiş?’ diye de düşündüm. Bir karaktere bu denli bürünebilmek, bu denli hissedebilmek, yazabilmek… Kişinin kendisini, kendi karakterini sarsmaz mı derinden?...

Kitap karakterlerinin Dostoyevski’ye etkisi neydi bilemiyorum ama kitabı bu kadar etkileyici yapan buydu yine de…

Buradan sonra yazacaklarım spoiler içerebilir :)))

Sosyal Psikolojide Cognitive Dissonance yani Bilişsel Çelişki denen bir kavram var. Bu olay sizin bir olaya olan yaklaşımınız ve davranışınız çakıştığı zaman ortaya çıkıyor. Ve biz bunu hayatımız boyunca sürekli yaşıyoruz. Fakat bizim bu çelişkiden kendimizi kurtarmamız gerekiyor; içimizi rahat ettirmemiz gerekiyor bir nevi. Bunun için de üç seçeneğimiz var; ya davranışımızı değiştireceğiz, ya yaklaşımımızı ya da (ki biz genellikle bunu yapıyoruz) üçüncü bir yaklaşım (diğer bir tabirle bahane, bir ‘ama’) ekleyeceğiz.

Yani: öldürmek kötü (yaklaşım), ben insan öldürdüm (davranış)… Bu durumda ya insan öldürmeyeceğiz, ya insan öldürmenin kötü bir şey olmadığı yaklaşımını edineceğiz, ya da öldürmenin kötü olduğunu düşünmemize rağmen öldürmeyi haklı çıkaracak yeni bir yaklaşım ekleyeceğiz.

Ben kitabı okurken Raskolnikov’un durumunu buna benzettim açıkçası. Ve Raskolnikov’un kendini işlediği cinayete karşı savunması benim gözümde onun bu çelişkiden üçüncü bir yaklaşımla çıkma çabasıydı. Kitabın sonlarına yaklaştığımda yaptığından hala pişmanlık duymamasının nedenini de buna bağladım biraz.
Hatta belki de diğer kadını aklına getirmemesinin en önemli nedeni de buydu. Çünkü savunduğu, kendini inandırdığı yaklaşım Alyona İvanova için geçerliydi. İkinci maktul bir oyunbozandı…

Bunun yanında Raskolnikov’un Sonya’ya her şeyi itiraf ettiği yerde Alyona’yi bir ‘bit’e benzettiğinde aklıma Black Mirror dizisindeki bir bölüm geldi. Hani askerlerin gözüne, ‘diğer’ insanları canavar gibi gösteren bir cihaz yerleştiriyorlar ve böylece askerlerin, ‘diğer’lerini vicdan azabı çekmeden öldürmelerini sağlıyorlardı. Bu aynı zamanda günümüz ve geçmiş savaşlarda da yapılan bir şey; karşı taraf… düşman; insan değil. Çünkü insan kendi türünü öldürmeye meyilli bir varlık değil aslında (hayvanların bir çoğu da öyle). Bu yüzden bunu karşı tarafı insanlıktan çıkararak (dehumanization) yapıyor ve böylece acı da çekmiyor. Belki de bunu da üst taraftaki Bilişsel Çelişkiye bağlayabiliriz. Karşı tarafın bir canavar olması, bir düşman olması ya da ‘bit’ olması öldürmenin haklı bahanesidir belki de... Bilemiyorum. Bir bakış açısı benimki sadece.

Raskolnikov’un bu cinayeti işlemesinin birçok açıklaması olabilir. Sosyal açıdan kendini istediği yerde görememesi, içinde büyüyen kibri, toplumsal hayata uyum sağlayamaması, yalnızlığı (istediğini sandığı yalnızlığı), ailesinin durumu, sahip olduğuna inandığı potansiyeli kullanamaması, sömürü, haksızlık, adaletsizlik, baskı….

Ya da bunların hepsi…

Raskolnikov’un baltası her şeyden önce bir isyandı bence, bütün açıklamalardan öte. Haklı ya da haksız… Fakat okurken anlıyorsunuz Raskolnikov’u hak verseniz de vermeseniz de. Güzel yanı da bu işte.

Son olarak kitabın sonunun böyle biteceğini hiç düşünmemiştim açıkçası. Hele de Beyaz Geceler’den sonra :)) Huzurlu bir şekilde kapattım son sayfayı ve mutlu oldum çünkü artık umut vardı Raskolnikov’un içinde… Raskolnikov’a huzura kavuşturan insanın da Sonya olması sanırım başka bir yazının konusu oluyor… Çok uzattım çünkü :)

Bana hayata dair bir şeyler katan, yaptığı çağrışımlarla keyif veren güzel bir kitaptı Suç ve Ceza… İkinci kitabımdı Dostoyevski’den ama son olmayacak gibi gözüküyor bunda bu etkinliğin etkisi büyük. Emeği geçen herkese teşekkürler, keyifli okumalar. :))

Hüseyin Toker, Madame Bovary'ı inceledi.
03 Nis 17:34 · Kitabı okudu · 19 günde · Beğendi · 9/10 puan

Dünyanın en çok referans gösterilen kitabıdır belki Madame Bovary. Kurmaca, özellikle de roman üstüne yazılan inceleme kitapları mutlaka bir kuple de olsa anar Madame Bovary'i. Gerek hem lisedeki hem üniversitedeki edebiyat derslerimizde gerek edebiyata dair okumalarımızda bu eserin romantizm akımını alaşağı ettiğini; romantik eserlerin okurunu kuru hayalciliğe sevk ettirip doyumsuzlaştırdığı savını çok yüksek bir sesle söylediğini öğrenmiştik. Bunun doğruluğundan kitabı okumadan emin olamazdım; okudum.

Kitabın asıl kahramanı Emma Bovary ancak kitap Emma Bovary ile başlamıyor. Emma'yı, "Bovary" yapacak olan Doktor Charles Bovary'nin çocukluğuyla başlıyor kitap. Merakla beklediğimiz, dünya edebiyatının en ikonik kahramanlarından biri olan Emma Bovary ile karşılaşmak için epey okumak durumunda kalıyoruz. Zaten Emma, Bovary olduktan sonra da bakışlarımızı ondan ayıramıyoruz. Her sayfada onun güzelliği, mutluluk arayışı, doyumsuzluğu ve bir noktadan sonra da ihanetleri karşılıyor bizi.

Kitabın özetini edebiyatla az biraz meşgul olmuş pek çok kişi bilir, aşağıya kendi özetimi geçeceğim:
***spoiler***
Gerçek aşkı ve daimi mutluluğu arayan genç, güzel bir kadın vardır, ismi Emma. Bir de kendisinden yaşça büyük karısı yeni ölmüş bir doktor vardır, ismi Charles. Bu ikisi zaman içinde evlenir, mutlu olurlar ama sadece kısa bir süre için. Emma evliliğin daha ilk günlerinde "Ne yaptım ben?" pişmanlığına tutulur bile çünkü Charles ile evlenince kavuşacağını sandığı mutluluk ve aşkı bulamamıştır. Hem kocası da pek onun frekanslarında değildir zaten. Ne sanattan, edebiyattan anlar; ne partilerde, eğlencelerde gözü vardır. Bu sebeple Emma mutluluğu, her geçen gün gözüne daha çirkin ve kabaca gelen kocası dışında başka erkeklerde arar. Bu arayışlar sonuç verecektir çünkü Emma her erkeğin dikkatini celbedecek denli güzel ve çekici bir kadındır. Başlarda içinde hafif pişmanlıklar peyda olsa da zamanla bu pişmanlıklarını bastırır Emma. Onu çok seven, onun için her fedakarlığı üstlenen kocası ise her şeyden bihaberdir. Emma'nın tüm bu zevk arayışı, sefa arzusu aileyi maddi anlamda da çöküşe uğratır çünkü kasabanın tefecisi, Emma'nın lükse ve zarafete olan düşkünlüğünü çok iyi değerlendirip onu büyük şekilde borçlandırır. Yasak ilişkileri de bir süre sonra tat vermez olur. Ne evinde, ne kaçamaklarında kitaplarda okuyup yaşamak istediği mutluluğu bir türlü bulamayan Emma, tefecinin yarattığı ekonomik buhranı da kaldıramaz ve kendini arseniğe verip hayata veda eder.
***spoiler***

Kitabı okumadan önce kitap hakkında duyduklarım kafamda bir çerçeve oluşturmuştu. Emma Bovary'i salt cinsel tatminini sağlamak için her gün başka bir erkekle beraber olan hafif bir kadın olarak düşünüyordum ancak okuyunca durumun tam olarak bu istikamette olmadığını fark ettim. Emma Bovary okuduğu kitapların çok fazla etkisinde kalıp gerçekle bağını seyrelten ve bir roman kahramanı kadar şatafatlı bir aşk yaşamak isteyen toy bir genç kızdan başkası değilmiş. Yine de bu, yaptığı yanlışların gerekçesi olamaz.
Yine kitabı okumadan önce bunaltan ve sayfa atlama isteği uyandıran betimlemeler olduğunu düşündürmüştü bana duyduklarım ancak betimlemeler hiç de eğreti, gereksiz ve usandırıcı değildi. Yer yer Emma'yı anlamak, savunmak istiyoruz ancak bazen de öyle şeyler yapıyor ki yüzünü göresimiz gelmiyor.

Devlet Ayıcı, Körlük'ü inceledi.
 17 Mar 22:30 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 8/10 puan

Bir yerde okumuştum, bebeklik çağından itibaren kör-sağır ve dilsiz olan Helen Kellere, asıl körlerin kim olduğu sorulması üzerine cevabı şöyle olmuş; ‘‘Görme yetisiyle doğup etrafındakileri görememek’’ demiş. Bu soru ve cevabı kitabın içeriğine uygun bularak incelemeye giriş yapmak istiyorum..
Bu güzel kitaba dair en az onun kadar güzel bir şekilde inceleme yazmak için dün bitirmeme rağmen bugün yazmak istedim düşüncelerimi. Önce şunu belirtmek isterim, bu roman 1998 Nobel edebiyat ödülünü de kazanarak başarısını kanıtlamış. Romanın Yazarı Jose Saramago ise 88 yaşında 2010 senesinde hayata gözlerini yumarken aslında çok seneler öncesinde 1990’lı yıllarda) yazdığı bu kitap ile ölümüne doğru yaşadığı son zamanı içerisinde ki dönemi de ileri görüşlülüğüyle ortaya koymuş bir insan. Yazarın bu kitap da asıl amacı körlük metaforu üzerinden toplumun yaşamını ve duygularını, düşünce ve eylemlerini imgeleyerek anlatmak. Bunu yaparken hikayenin geçtiği yeri, yaşayan insanların etnik kökenlerini ve kimliklerini belli etmeyerek okuyucuya evrensel olduğunun mesajını vermek istemiş. Toplumun her kesiminden farklı özellikli ve farklı yaşlardaki insanlardan oluşan kahramanlarımızın kitap da çağrışımları meslek veya kişisel özellikleriyle ifade ediliyor.
Kitabın hikayesine girecek olursam; Araç seyrinde iken trafik ışıklarında duran ve yanan kırmızı ışıktan sonrasını göremeyen bir adamın aniden kör olmasıyla hikaye başlıyor. Yalnız bu körlük emsallerinden farklı olarak daha önce hiç rastlanmayan bir körlük olayı şöyle ki muayeneler sonucunda hiçbir doku hasarı olmamasına rağmen ve körlüğün getirdiği kapkaranlık bir görüntü yerine bembeyaz bir ışıklar içerisinde kör olması sanırım ince bir mesajı da barındırıyor(Aydınlık bir hayat içerisindeki görmeyen gözler olarak). Bu olay yaşandıktan sonra arabasını hareket ettiremeyen ilk kör trafik ışıklarında ki karmaşıklığa yol açıyor.Bu sırada etrafına toplanan insanlardan biri olayı anlaması üzerine gönüllü olarak ilk başta içindeki iyi niyetle yardım ederek ilk körü isteği üzerine hastane yerine evine arabasıyla ulaştırıyor. Kendisi yaptığı bu iyiliğin ardından tam zıttı olarak da içindeki kötülük güdüsüne uyarak fırsattan istifade ederek bir kötülüğe eşlik edip körün arabasını çalarak devam ediyor fakat o da bir süre sonra körlüğe yakalanıyor. Bu arada evinde uzanmakta olan ilk körümüz karısının da eve gelmesiyle olayı kendisine aktarması üzerine karısıyla birlikte hemen çare aramak için göz doktoruna gidiyorlar. Göz doktoru teşhis üzerine bu vakaya şaşkınlıkla tepki vererek hastaya ertesi güne kadar zaman geçmesini tavsiye ediyor. O günün akşamına kendisi de evinde aynı körlüğe yakalanıyor. Bu körlük salgın gibi yayılırken hastalık öncesinde hiçbir belirtisi gözükmeden aniden, sadece içlerine kör olacakları hissi doğduktan hemen sonra körlüğe yakalanıyorlar. Ve gittikçe hikayede olayın başında ki kahramanlarımızın; ilk kör, ona yardım eden hırsız ve muayene eden doktor olan insanların çevrelerinde etkileşim ve iletişimde bulundukları herkesin resmen zincirleme halinde zamanla bu salgına yakalanarak körlüğün çoğalması devam ediyor, fakat tek bir kişi hariç, körlük ona bulaşmıyor. Tek kör olmayan bu kişiyi ise şöyle yorumluyorum; hayatın içinde de, her bölgede, her kesimde, her millette, mutlaka körlere veya düşünemeyenlere ışık saçan, yol gösteren, rehberlik eden veya insanlık değerlerinin azalmış olduğu, insanlıktan çıkmış toplumlarda bile hala insan kalmayı sürdüren, içinde insanlık bulunduran birileri mutlaka her zaman olabilir ki olmuştur da tarih bunlara tanıklık etmiştir, kendi yorumlamam bu şekildedir.
Bu kör olan insanlara çözüm olarak hükümet yetkilileri boşta olan bir akıl hastanesinde (bu da ironi bir mesaj sanki) karantinaya alınarak tecrit edilip orada ki yeni bir yaşam hayatına sevk ediliyorlar. Hastanenin zorlu yaşamı ve hayatta kalma kuralları oldukça katı ve buna daha da zorluk ekleyen kör hastalarla birlikte bir yaşam mücadelesini, hastanede geçen olayları, insanların yaşam biçimlerini ve insanlık özelliklerinin değişkenliğini, her eylemin duygularla meydana geldiği ve bu aşamadan önce duyduğumuz gereksinimlerinin oluşup oluşmaması sonucu olarak ortaya çıktığını neden sonuç kuralı içerisinde inanç ve ideolojilerine de değinerek hikayede ortaya dökülüyor.İçlerindeki insanlığın zamanla ilkelleşmesini anlatan, ihtiyaçları olan gereksinimlerin olmadığında insanı insan yapan değerlerin, ilkelerin ve inançların kaybolmasıyla insanın düşüncelerin değişerek yaşamını nasıl şekillendireceğini de hikayenin içerisine aktarılmış buluyorsunuz. Görmenin aslında yaşamımızda duyularımız arasında çok daha önemli bir derecede olduğunu betimlemeleriyle ve duygulu sözcükleriyle kanımıza hatta iliklerimize entegre ederek damarlarımızda yaşatıyor hikayeyi resmen yazar. Bilimkurgu türünde olan bu kitabı okumaya başlayınca inanılmaz gerilimli ve akıcılığı olan hikayeyi elinizden bırakmak için geçerli bir sebebiniz olması gerekiyor yoksa okudukça merakla bağlanıyorsunuz. Karantinaya alındıktan sonra yeni bir hikaye başlıyor. Yeni bir dünya, yeni bir evrende sanki toplum hayatı baştan kuruluyor yada körler kendini yeni bir hayat da yaşam mücadelesi içinde buluyor. Kitabın içinde geçen deyimle cehennemden daha cehennem olan bu yeni hayatı aslında somut olan göz organları ile göremeyenler değil soyut olarak kalp ve yürek gözleri ile göremeyenler bu biçime getiriyorlar. İnsanın içindeki inanç ve insanlık duygularının aslında sağlam olmadığında nasıl yıkılmaya müsait olduğunu da aşılıyor okuyanlara. İçlerinde ki iyilik ve kötülük taraflarının ağır basan taraflarını ortaya çıkaran insanlar, kişisel menfaatleri için insanların haklarını düşünmeden kendilerini düşünerek, yaşamak için zorbalıkları, anlayışsızlık ve düşüncesizliklerini okumaya devam ediyorsunuz.
Bu karantinada başlayan hayatın ilk kısımları baya heyecanlı akıcı geçerken kendinizi maceraya kaptırıyorsunuz fakat orta kısımlarında bu hayatın zorlukları, gerçek dünyadan da tanık olduğumuz veya duyduğumuz iğrençlikleri ve pis tarafı da ortaya çıkınca sindirerek okumakta biraz yavaşlayabilirsiniz fakat devamında onurlarını ve ahlaklarını kaybetmemeye direnen insanların yaşam mücadeleleri tekrar kitabın içine sizi çekerek hikayeye devam ettiriyor.
Kitabın hikayesinin içinde aynı zamanda amaç edindiği yazarımızın bizlere vermek istediği mesajları da kelimelerin içinde cümlelerin altında bulabilmek için ağır ağır, düşünerek okunmasını tavsiye ediyorum. Kitabın vermek istediği mesajlara değinecek olursam ; Görmenin sadece görüntünün boyutundan, renk ve cisminden ibaret olmadığını, nesnelerin değil, eylemlerin ve hareketlerin etik ve ahlaki açısından da ifade ettiklerini görebilmenin mesajı veriliyor. Asıl görmemiz gerekenlerin tüm çıplaklığıyla somut olarak karşımızda bulunmadığını bazılarının düşüncelerimiz içinde saklandığını ve bunları içimizde ki gönül gözümüzle de fark ettiğimizde tam olarak beynimizde fikirleri kavrayacağımızı mesajını hissettiriyor insanda. Ve verilmek istenen mesajı başarılı derecede ancak bu şekilde verilebileceğine imza atmış yazarımız gerçekten. Her şeyden önce hikayenin ne kadar hayali bilimkurgu özelliği olsa da gerçek olabilecek kadar etkili yazılması insanın görebilmesine ve gördüklerine şükran sunmasına yol açıyor. Bazı farkında olmadığımız değerlerin farkına vardırıyor; temiz bir su ve yağmur gibi özellikle. Ben resmen gözlerim için şükranlığımı, banyo yapabilme gibi nimetin bile minnettarlığını duydum kendimde hikayenin içerisinde. Bu yönüyle de özellikle farkında olmayıp içlerinde kibir bulunan insanların eğer bu kitabı okurlarsa ne kadar çaresiz ve acizliğini hissetmelerinin faydalarına olacaklarını düşünüyorum. Kitabın ayrıca blindness isminde sinemaya da uyarlandığını bitirdikten sonra fark etmemin de ayrıca bir sürprizi oldu. Filmde tanıdığım simalardan olan Mark Ruffalo’nun da doktorluğa yakıştığını ve karısını oynayan kişinin de baya başarılı oynadığını ifade etmeliyim. Kitabı okursanız eğer filmi de izlemeniz ayrıca bir pekiştirme olanağı ve zevki sunuyor. Bunun ilk defa farkına vardım çünkü daha öncesinde tam tersi durumu gerçekleştirmiş ve bu yüzden açlık oyunları serisinin yalnızca ilk kitabını bitirebilmiştim konuya hakim olduğumdan dolayı. Beğenmediğim ve kötü bulduğum tek tarafı kitabın yazım kuralları, içeriğine göre üslubu maalesef aynı güzellikte değil. Çünkü konuşma diyaloglarında sıralama belirtilmemiş, konuşma çizgileri bulunmuyor gittikçe konuşma sıralarını takip etmek için baya odaklanarak dikkat etmek zorunda kalıyorsunuz. Bir diğer yandan diyalog bitiren noktalama işaretleri yetersiz, kim konuşuyor, kim cevap veriyor konuşma çizgileri de olmadığından bazen birden fazla okumak durumunda kaldım gerçekten fakat kitabı yarıda bırakma gibi bir düşüncenin akla gelmesini bırakın tam aksine okumayı bırakmak için bile kendinizi bırakamıyorsunuz yine de. Her ne kadar konuşma cümleleri fazla bulunsa da kitap içerisinde yine de buna uygun bir çözüm bulmasını dilerdim. Bundan dolayı da biraz okunması ve konusunun yoğunluğundan dolayı biraz yormuş olmasından dolayı Jose Saramogayla tanıştığım bu ilk kitabının bir devamı veya benzeri olan Görmek adlı kitabını da hemen arkasından değil bir müddet sonra okumayı düşünüyorum. Bu kitabı kendisi sayesinde okumaya eriştiğim için can dostum olan K.’a da teşekkürlerimi iletmeliyim. Okunarak mesajların farkına varıp ders çıkarıĺırken aynı zamanda keyifli bir macera yaşamak için güzel eserlerden biri olan bu kitabı okumalısınız.
Helen Keller'in şu cümlelerinin kitabı okuyan okurlar için hislerini ortaya çıkaracağını düşünüyorum;
"Yalnızca üç gün daha görebileceğinizi düşünün. Nasıl tüm ayrıntıları gördüğünüzü anlayacaksınız. Üç gün daha işitebileceğinizi düşünün. Her bir sesin, her bir notanın nasıl özlemle ruhunuza dolduğunu göreceksiniz. Yaşanacak üç gününüz kaldığını düşünün. Yaşamın tüm saniyelerini nasıl özlemle yaşadığınızı göreceksiniz "
HELEN KELLER
Ve bende derim ki; bu kitabı okuyup da bunların farkına varabilirsiniz,keyifli ve iyi okumalar dilerim. :)

Ayşe*, Yere Düşen Dualar'ı inceledi.
12 Mar 17:13 · Kitabı okudu · 8 günde · 8/10 puan

Selamlar;
Sema Kaygusuz'un ilk romanı benim üzerimde tam olarak  ''Ben ne okudum ya ?'' etkisi bıraktı. Yazarın ismini 1K İzmir buluşmamızda duydum, internette kendisi hakkında kısa bir araştırma yaptım,1972 doğumlu genç yazarımız esasında öykücüymüş, bu okuduğumuz kitabı ilk romanı aynı zamanda. Almanya’nın en prestijli edebiyatçı ödülüne layık görülen genç yazarımız, maalesef Türk okurlar arasında pek bilinmiyor. (Ben ilk kez duydum mesela,belki de benim cahilliğim bilemedim.)

Kitap iki bölümden oluşuyor, ilk bölüm bir Ege adasında, öğleden sonra insanın üzerine çöken bi mayışma havasında geçiyor. Lirik bir dille adeta, mitolojik bir efsaneden esinlenilerek yazılmış gibi. Yazar çok tumturaklı cümleler kurup,okuru adeta büyülemiş,düşsel bir yolculuğa çıkarmış gibi. Zaman,zaman ben de o ada da mahsur kalmışım da ,yitip gitmeyi bekliyormuşum gibi hissettirdi.

İkinci bölüm ,ilk bölüme göre biraz daha didaktik geldi bana. Bu sefer hikayecimiz bir takım olaylar silsilesinin ortasına bırakıp terketti beni. Bu kez dedim,evet bu kez mitolojik bir hikayenin tam ortasındayım. Son iki bölüme kadar büyük bir gizem içinde , varılmak istenen ereğin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Her satırda yüzüme mistik, gizemli cümleler,kelimeler,sözcükler çarpıp durdu.

Aslında inceleme yazma niyetinde değildim, çünkü yazarın gerçekten tarife ihtiyacı yok. Akıcı,mistik bir dil, üzerinde kafa patlatılabilecek karmaşık cümleler, hayata dair minik minik anektodlar, son sayfaya koşar adım değil de demlenerek varan bir son.

Kitabı beğendim, yazarla tanışmamıza vesile olan İbrahim (Sisifos) ‘e de çok teşekkür ederim :) Yazar Türk olduğu için, orijinal dilde okuma avantajına sahip olduğuma ayrıca memnunum. Çünkü kitapta öyle cümleler,öyle kelimeler var ki okurken bu sözcüğü nasıl çevirdiler acaba demekten kendimi alamadım. Bir çok kitapta ,çeviri gazabına uğradığımızın farkına bile varamıyoruz bazen. Velhasıl kelam, yeni bir kalem, tanışmanızı isterim. Şimdiden keyifli okumalar.

1000Kitap İstanbul 4. Buluşması Gerçekleşti
Herkese merhaba arkadaşlar,

İstanbul buluşmalarımızın 4.sünü Muzaffer Akar önderliğinde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Katılım diğer buluşmalara nazaran oldukça fazlaydı diyebiliriz. Demirbaşlar başta olmak üzere, çıkmak zorunda kalanlar olsun, sonradan gelenler olsun toplamda 38 kişiye ulaşmış olduk. (Zannediyoruz ki bu katılım rekor olsa gerek.)

Buluşma nedenimiz olan Dostoyevski’nin ulvi yazarlığındandır mı bilinmez; en verimli, en edebi ve en farklı bakış açılarının masaya serildiği bir toplantı olduğunu gönül rahatlığı ile dile getirebiliriz.
Öncelikle buluşmalarımıza katılmayan yahut katılamayan arkadaşlarımız için nasıl sohbet ettiğimizi açığa vurmak gerek düşüncesindeyiz. Özet olarak Muzaffer Akar moderatörlüğünde sohbetin ilerleyişini yazalım. İlk fasıl tanışma faslı; burada eski katılımcılar kendilerini çok kısa tanıtırken yeni katılımcıların biraz daha detaylı tanımlamaya girdiğini görüyoruz ki zaten 10 dakika sonrası araya zaman girmiş dostluklarda olduğu gibi samimiyet patlaması gerçekleşiyor ve bu durum daha sıcak bir sohbete zemin hazırlıyor. Bir sonraki fasıl da; Yine sırayla her okur söz hakkı verildiğinde yazar ve kitabı üzerine konuşmaya başlıyor. Muzaffer Akar’ın da dile getirdiği gibi “Bu konuşma profesyonel bir bakış açısı veyahut inceleme minvalinde olmayıp eserin okur üzerindeki hissiyatı naçizane düşüncelerini içermesidir.” Tabi ki sırayla söz hakkı veriliyor olması diğer arkadaşların o esnada katılımı olamaz diye bir kuralın olmadığını belirtmek gerek. Son faslı gelecek toplantı için kitap seçimine bırakıyoruz ve dağılıyoruz.

Ne konuştuk?

Tek tek yapılan yorumları yazmaktansa genel hatlarıyla sohbetin taslağını çıkarmakta fayda görüyoruz. Sohbetin ana gidişatı Dostoyevski’nin hayatı üzerine olup yaşadığı zorluklardan, geçim sıkıntısına, hastalıklarından yalnızlığına, edebi kariyerinden diğer yazarlarla olan ilişkisine dair konuları üzerineydi.

Yeraltından Notlar’ın doğuş ve yazılış süreçleri ele alınırken yazarın göndermeleri, hayata dair sorgulamaları ve dönemin Rusya’sının çıkmazları da gün yüzüne çıkmış oldu. Bu anlamda hem eski katılımcılarımızın hem de yeni katılımcılarımızın farklı bakış açıları sohbete inanılmaz bir zenginlik kattı diyebiliriz.

Bir sonraki toplantıda okunacak kitap önerileri;

Beni Asla Bırakma
Doktor Jivago
Sevgili Arsız Ölüm
Aşk (sabote edildi)
Ölü Canlar
Faust
Körlük
Bir Gün Tek Başına
Biz
Ses ve Öfke
Geceyarısı Çocukları
Sahilde Kafka
Martı Jonathan Livingston
Günden Kalanlar
Gemisini Batıran Kaptan
Gecenin Sonuna Yolculuk
Anarşist Banker - Şeytanın Saati
Hüsn-ü Aşk
Hasretinden Prangalar Eskittim

Kitabı seçmek için oylama yapıldı ve sonunda; Beni Asla Bırakma seçildi.

Öneriyi yapan Muzaffer Akar’ın sevinci kameralara böyle yansıdı;
https://i.hizliresim.com/1J07LB.jpg

Toplu fotoğrafımız;
https://i.hizliresim.com/nOoya1.jpg

Yemek sonrası sohbet;
https://i.hizliresim.com/YgRVNk.jpg

Toplantıya paralel Bilge Karasu grubu;
https://i.hizliresim.com/76ZQNL.jpg

Trollenen Karasucular;
https://www.youtube.com/...amp;feature=youtu.be

Toplantıya katılan arkadaşlar:

Canan
l Bengü l
NigRa
Tuğba Demirci
Alp Kırtay
Muzaffer Akar
Ayçagül Akar
https://1000kitap.com/NHR44
Necip Gerboğa
Ezgi Eroğlu
mustafa tamer akder
https://1000kitap.com/BerenandLuthien
Anıl
Ebru Ince
Fatma Zehra Aksoy
Veysel Yılmaz
Aysss
Mehmet Y.
Berfin Sare
Kaan Ö.
Mete Karagöl
ibrahim terzi
Sinem D.
https://1000kitap.com/osmanyalciner
Freyja
merve
Ayşe Y.
Serdar Glmz
Zerrin Gülcan
seyide sözeri
Selman Ç.

Bazı arkadaşlar erken çıkmak zorunda kaldı isimlerini alamadık. Listede ismi olmayan arkadaşlar yorumda belirtirse ekleme yapalım.
Katılımları için tüm arkadaşlara teşekkür ederiz.



Bir sonraki buluşma
Okunacak Kitap: Beni Asla Bırakma
Tarih: 8 Nisan 2018 Pazar
Saat: 14:00
Mekan: Okkalı Kahve Kadıköy
Adres: Rasimpaşa Mahallesi, HalitağaCd. No:42 Kadıköy/İstanbul

bhmflzf ( Mehmet ), Zorunlu Eğitime Hayır'ı inceledi.
 11 Mar 18:39 · Kitabı okudu · 11 günde

Öncelikle arkadaşlar bu incelemeyi bir pedagog bir öğretmen veya bir eğitimci edasıyla yazmadığımı belirtmek isterim. Kaleme alırken bir sosyolog ve 20 yıl bu eğitim sisteminin içinde olan bir fert olarak kaleme aldım. Elimden geldiğince bilimselliğe girmemeye sadece kendi alanımın noktalarına değinmeye çalışacağım. Önce kitap hakkında sonrada şahsımın eğitim sistemine dair fikirlerini ifade edeceğim.

KİTABA DAİR

Söz konusu olan kitabımız “ Zorunlu Eğitime Hayır “ bir annenin kızına karşı hissettiği sorumluluk gereği eğitim sisteminin onun şahsi özgürlüğünü engelleyeceği kaygısıyla kızını okula göndermemesi ile başlıyor. Aslında kitabın yazılma sebebi birilerine bir şey anlatma kaygısı da değil kitap kızına ithaf edilerek yazılmış kızına karşı hissettiği sorumluluk sebebiyle kızına bir açıklama ifadesi. Ne kadar da aciz bi davranış değil mi günümüz yetişkinleri çocuklarına hiçbir açıklama yapmazken bu kadın Catherine Baker kitap yazmış bildiğiniz. Olay örgüsü 1980 dönemindeki eğitim şartlarında geçerken aslında o dönem ki Fransanın sahip olduğu eğitim şartlarına günümüz Türkiyem hala sahip değil. Ne gibi mi? Misal zorunlu eğitim var lakin okulda zorunlu eğitim diye bi kaygısı yok Fransanın. Ebeveynler isterlerse çocuklarını evde veya sivil toplum örgütlerinin kurduğu eğitim kurumlarında eğitimlerine olanak verebiliyor. Peki bu annemizin sorunu ne? Catherine Baker karşı çıktığı her türlü yetişkin ve çocuk ayrımını ortadan kaldırıp aynı noktada yetişkinlerin otoritesi altındaki eğitim sistemini eleştiriyor. Anne baba eksenindeki ev eğitimini de doğru bulmuyor çünkü aslında toplumun ilk otorite figürünün ebeveynler olduğu noktasını vurguluyor.

Burada bir diğer nokta ise çocukların robotlaşması ve öğretmen kisvesi altındaki eğitimciler tarafından yönlendirilmelerisi noktası. Bazılarımız çocukların yönlendirilmesi gerektiğini düşünebilir çünkü yaşam onları bu savaşa hazırlamalı diye düşünebilir lakin sadece öteliyoruz çocuklarımızın karşılacağı zorlukları. Eğitim onlara bunlarla başetmeyi öğretiyor mu diye düşündüğümüz de çoğumuz tabiki diyordur. Lakin yanlış cevap eğitim kurumları maalesef sadece çocukları yaşamdan soyutluyor ve yaşama dair deyim yerindeyse kafes eğitimiyle yetiştirmeye çalışıyor bir nesli. Eğitim kurumları sadece teori kısmını o da devletin çıkarları odaklı bir teori eğitimi vermektedir. Kafeste doğan bir kuşa özgürlük kavramını sorduğunuzu düşleyin lütfen. Kuş nasıl bir tanımlamada bulunabilir bilmediği deneyimlemediği bir şeyi nasıl tasvir eder? Tabiki anne babasının ona tanımladığı gibi veya eğitimcisinin ne verdiğine bağımlı olarak bu tanımlama değişir. En doğru tanımlama bireyin deneyimlediği gözlemlediği ve sorguladığı bilgidir genelde. Bunların dışında kalan bilgilerin hepsi birilerinin çıkarlarına hizmet ediyordur.

Son olarak kitaba dair yazar bir çözüm yolu sunmuyor çözümün bireye bağlı olduğu ve herkesin çözümünün farklı olabileceğine inanıyor. Peki ama eğitim bir çoğula seslenmek zorunda değil mi? Benimde aynı fikirde olduğum alternatif eğitim sistemlerinin mevcut olduğu bunun yanısıra eğitimi dört duvarla sınırlamamak gerektiğini ifade ediyor yazarımız. Kısaca çocuk okula gitmek istemiyorsa gitmeyebilir ailesinin yanında eğitimine devam eder, çocuk kurumlar aracılığıyla eğitim almak istiyorsa alabilir… (dikkat ettiyseniz çocuk iradesi geçerli ebeveyn veya yetişkin iradesi değil.) Çocuk yanlıış karar verirse diye soruyorsunuz değil mi ? Bırakın şu iyilik meleğini oynamayı o yaşam size ait değil siz sadece bir yaşama hükmetmek egosuyla yanıp tutuşuyorsunuz. Kendi yaşam hatalarınızı o çocuk üzerinden düzeltmeye ve hayallerinizi o bedene sığdırmaya çalışan bir avuç gerzekten başka bir şey değilsiniz.

KÜÇÜK BİR ANI

Yıl 1994 Doğu karışık hemde öyle böyle değil babam artık burdan hayır gelmez diye İzmir yollarına düştük. Fakirlik bir yandan İzmirde baskı bir yandan direnmeye yaşama tutunmaya çalışıyoruz. 1995 Eylül ayı geldi dediler ki okula gideceksin o da nedir? Ben dağ bayır gezerken mahalle aralarına düşmüş ruhumu bedenime hapsetmişim. Neyse okul başladı gidip geliyoruz ben suskun sesim çıkmıyor bir yandan yabancılık hissediyorum bir yandan dil sıkıntısı var. Herkes okumayı söktü ben de tık yok.:) Neyse öğretmen bir gün beni çağırdı bu kağıdı al babana ver diye. Üstüne bakıyorum kağıdın okumada yok ya ne yazıyor acaba diye düşünüyorum eve gidinceye kadar. Akşam oluyor babam işten gelmiş yorgun ve sinirli ne diyeceğim diye düşünüyorum. Kağıdı versem mi vermesem mi? Sonunda vermekte karar kılıyorum babama uzatıyorum kağıdı, uzatmakla tokat yiyişim arasında 30 saniye oynuyor. O zamana kadar çok dayak yemişimdir çocuklardan ama babamdan ilk tokat yiyişim . Ablalarım ( biri 8 diğeri 9 yaşında ) var iki tane bana annemden öte annelik yapan ikisi birden sarılıyorlar bana, büyük ablam önüme geçiyor o küçük bedeniyle babam vurursa ona gelsin diye.Babam sen oğlansın diye seni okula yolluyorum sen disleksi mi neymişsin diyor. :) Öğretmen hanım öğrenme geriliği yazmayı da akıl etmiş zaten baba onu görünce tokatı yapıştırmış kendi söylemine göre. Neyse doktora götürülmemi söylemiş öğretmen hanım sabah erkenden büyük ablam aldı götürdü 9 yaşında çocuk bana annelik yapıyor.  Gittik bir hafta boyunca doktor bir şeyler soruyor resim gösteriyor daha doğrusu konuşmaya çalışıyorum bende kendimce. Bir hafta sonunda doktor amcam başımı öpüp o güzel gülümsemesiyle beni eve yolluyor. Babama kağıt ulaşıyor tabii yine bakıyor kağıda sonra yüzüme tepki yok al öğretmenine götür diyor. Ablalarım okula gitmemiş onlarda okuyamıyor tabii ben bu süreçte öğretmene kinlenmişim bana aptal demiş diye düşünüyorum. Neyse öğretmene kağıdı uzatıyorum bakıyor bu doktor da hiçbir şey bilmiyor demek ki diyor.:) Ben oturuyorum yerime sınıf tekrarı yapacağım büyük ihtimal ama nasıl oluyorsa bol iki dolu bir karne ile ikinci sınıfa geçiyorum. Üç ay doyasıya oynamış arkadaş edinmiş çat pat Türkçe konuşuyorum artık ama okulun ilk günü yine geldi. Aynı sorun yine var okuyamıyorum ama sınıfa başka bir öğretmen geliyor kısa saçlı gülümseme yüzünde değil de sanki yüzü gülümseme altına iliştirilmiş. Sene içinde bakıyor ki ben okuyamıyorum herkesle ilgilendikten sonra her ders gelip bana başka bir şey yaptırıyor alfabeyi yazdırıyor, toplama çıkarma gösteriyor kontrol ediyor. Sınıf mevcudu da az değil ha 40 üstünde bi mevcut var. Çok uzattım kusuruma bakmayın senenin sonuna doğru okumayı söküyorum ama Ayfer Hocam gideceğini söylüyor seneye gelmeyecekmiş artık ben ağlıyorum sürekli. Tabiki gitti sonra öğreniyorum Hocamın engelli bir kızı varmış ve öyle güzel gülümsüyordu ki sanki hayatta en dertsiz tasasız kişisi oydu. Her öğrencisi onun için özeldi hiçbir şeyi bize yansıtmamış. Öğretmenim giderken “ Öğretmenim sizin gurur duyacağınız biri olacağım söz.” demiştim . Ne mi oldu? İlkokul da okul birinciliği, lisede derece, ÖSS de 380 puan üzerinden 312, İki üniversite… Ayfer Hocam bana bir yol açtı ben öğrenmek için öğrendim yoksa okul için değil. Okulda rol yapmam gerektiğini lisede farkettim başka bir gözümün nuru sayesinde onu da başka bir zamanda anlatırım şimdi bu kadar neden uzattım biliyor musunuz hani şu televizyonda çıkan disleksi reklamı var ya öğretmen farkedemiyor öğrencilerin rahatsızlığını işte ben direkt öğretmen tarafından uzmanlık alanı olmamasına rağmen yanlış teşhis konmuş bir öğrenciyim. Oradaki doktor ve Ayfer Hocam olmasa sonum ne olacaktı arkadaşlar ? Bu bir de şans yani şansa işimi bırakmam ama şans olmasa yanlış teşhis sonrada okuldan alınma gerisini siz tasvir edin…


FİKİRLER DÜNYASI

“Zorunlu Eğitim gerekli midir?” sorusuna verilecek cevap herkese göre değişecektir lakin soruyu “ Eğitim gerekli midir? ” diye düzenlersek çoğumuz buna evet diyecektir diye düşünüyorum. Önemli olan bu son sorunun içeriğini belirlemektir diye düşünüyorum.

Okullarda sürekli eğitimci konuşur öğrenci söz hakkı alıp sadece o da konuyla ilgili olacak şekilde sadece öğretmenin bildiği konularda konuşabilir ve soru sorabilir. Eğitimci bilmiyorsa ben her şeyi bilemem ki teranesiyle cevap verir oysaki onun uzmanlık alanı. O da olmadı sen araştır yarın bize anlatırsın der aslında buradan da şu çıkıyor ben çok gerekli değilim ama ben sizin çobanlığınızı yapıyorumdur. Çoban olmasa ne olur? Kuzucuklar hepsi bir yerlere dağılır. Başka otlarla beslenir oysaki biz bunu istemiyoruz bu otlar yenecek diyor eğitimci. Oysaki öğrenciler birlikte öğrenmek yanında öğrendiklerini aktarmaktan zevk alırlar. Bu zevkten onları alıkoyuyor eğitimci. Ayıca istenilen ve tasarlanan bir tasarı konumunda öğrenci. Oysaki yaşça küçük diye onu istediğiniz gibi yoğurmaya kalkışmak kadar çirkin başka bir şey yoktur. Anaokulları da zorunlu eğitim kademesi içerisine alınmasının en büyük sebebi ağaç yaşken eğilir politikasıdır. Gözü açılmış hayatın farkına varan bireyler tehlikelidir.Bunun için hayal edenleri sonrada düşünen bireylere zincirler vurulmalıdır ki sesleri kısık çıksın veya yeri geldiğinde gösterilen uçmaya kalkışan bireyleri toplum sindirebilsin.Eğitim sisteminde eğitimci yönlendiren değil sadece sınıf içerisindeki koordinasyonu sağlayan birey olmalıdır. Kavramların nesnel ifadesi yapıldıktan sonra öğrenci istediğini sahiplenme özgürlüğü sunulmalıdır. Ama bu tehlikeli değil mi ? :) Tehlikeli tabiki devletler varolmalı sonuçta insanlar devletler için var (!).

Sık karşılaşmışsınız eğitimcilerin çoğu eğitim camiasını eleştirir lakin sözkonusu öğrenci olunca bırakın onlardan bir şey olmaz derler. Öğrenciye kulak tıkamış eğitimcilerin bu davranışı onların eleştirisinin ne kadar ciddiye alınması gerektiğini ifade ediyor. Eğitimci eğitime sadece bir araç noktasına yaklaşan aradaki kuklalardır. Dışarda öğrencisini görenlerin büyük çoğunluğu onları görmezden geliyor veya geçiştiriyor. Çünkü onların amacı sırtını devlete yaslamak ve para kazanmak. Açlık sınırında yaşayın veya maaş almayın demiyoruz lakin her eleştiri konusunda maaşı konuşan eğitimciler azınlıkta değil maalesef. Eğitimci öğrencisini tanımıyor onun için devam eden öğrenci önemli.Korku üzerine inşaa ettikleri disiplin kuleleriyle o küçük bedenlere hükmetmek hoşlarına gitmiyor değil. Çünkü eğitimcilerin çoğu aciz kuklalardan başka bir vasıfları yok üniversiteden kalma kitapları oturma odasını süslüyor tozlu raflarda. Bi süre eğitim verdiğim bi okulda Türkçe öğretmeni üniversiteden sonra hiç kitap okumamış sonra Sosyal Bilgileri öğretmeni hiç tiyatroya gitmemiş. Neden mi? Cevapları basitti maaş yetmiyormuş. Demek ki kitap alan,tiyatroya veya sinemaya giden insanlar zengin .:)

Diğer konu ise eğitimcilerin saygı beklemeleri öğrencilerden. Saygı bence gerekli olan seni dinleyen ve sana değer veren insanlara verilmeli olan bir kavramdır. Biri gelip sistemin öngördüğü şeyleri ezberleyip anlatıyor kisvesi altında veriyor diye benden saygı beklemesi doğru gelmiyor.

Bir başka nokta ise okullar yaşama hazırlıyor diye bi sav var lakin yaşama dair hiçbir şey mevcut değil bu kurumlarda.Yaşamdan kopuk bireyler yetiştirip iktidarların ideolojik aygıtları olmaktan başka yüklendikleri bir işlevleri mevcut değil. Okulların çoğu dört duvardan ibarettir oysaki eğitim bir süreç olayıdır. Hani Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfında şöyle bir dialog vardır ya:

Mahmut Hoca:Okul sadece dört yanı duvarla çevrili, tepesinde dam olan yer değildir. Okul her yerdir. Sırasında bir orman, sırasında dağ başı. Öğrenmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.

Tulum Hayri: Allah aşkına hocam, bu okulda insan ne öğrenir?

Mahmut Hoca: Yaşamayı, mücadele etmeyi, doğa ile savaşmayı öğrenirsiniz. Bilgili olmayı, en önemlisi kendinize karşı saygıyı öğrenirsiniz. Bu saydıklarım eğer bir okulda yoksa, orada sadece bir taş yığını vardır.

Eğitim üzerine bu kadar okuma yapmadan önce okulları hapishanelere benzetirdim sonra ne mi oldu büyük sosyologlarda aynen öyle düşünüyormuş. Hapishanelerde hava almak için avlulara çıkartılır öğrencilerde teneffüs aralarında hava almaya çıkartılıyor. Okul çıkışlarına dikkat edin nerede olduğu pek önemli değil öğrenciler ahırdan çıkan hayvanlara benzerler özgürlüğe koşan hayvanlar gibi.

Victor Hugo’nun “Bir okul açan bir hapishaneyi kapatır.” diyeceksiniz ben de size hapishaneler çoğalıyor nerde o romantizm diyeceğim.Bu arada da açılan okulunda bi farkı yok zaten hapishanelerden ; tel örgüler, yüksek duvarlar, nöbetçi öğrenciler, yoklamalar, okuldan firar eden kaçaklar, otoriter yapı, kısmen kıyafet zorunluluğu, motivasyon kaybı ( sen öğrencisin o öğretmen üst ne derse haklıdır.), özgüve kaybı, sessiz olma zorunluluğu, karar vermek için inisiyatif kulanamama ( eğitimcide de rütbe önemli), zorunlu boş zaman, yemek düzeni, düzen … az mı oldu. :)

Modernleşme kisvesi adı altında “okullu olma” kavramı getirilmiştir öğrencilerin pratikten koparıp teori sınıflarına hapsettik. Okullar sağ ve sol için birer ideoloji kalesine dönmüş noktadalar. Bunun değerlendirmesini de okulda sınavlar aracılığıyla not ile belirledik. Size tavsiyem aptalı oynayın zekiler çünkü sistem aptalı oynamanızı istiyorsa aptalı oynayın. Robert Pirsig “ Okul size taklit etmeyi öğretir. Öğretmenin istediği şeyi taklit etmezseniz kötü not alırsınız. Tüm derece ve not sistemini kaldırırsanız gerçek bir eğitim verebilirsiniz.” diyor. Bunu aklınızdan çıkarmayın.

Bauman’ın mektuplarından birinde yazdığı üzere: … alternatifler “bulunan nesneler” değildir; alternatiflerin üretilmesi, yaratılması gerekir. Alternatifler kendi başlarına var olmaz, bizim girişimlerimizle ortaya çıkarlar. Alternatifler, şeylerin olduğu gibi kalmalarına izin vermeyi reddetmekle tasarlanır ve o şeyleri değiştirmeye yönelik çabalarımız süresince olgunlaşır. Diyalojik uğraş lehine argümanlar yığıp onun erdemlerini, getirilerini ve yararlarını sıralamak kâfi değil. Bu argümanlar kulağa ne kadar ikna edici gelirse gelsin, eğer hakiki bir diyaloğun –bizim reddettiğimiz görüşlere sahip kişilerle (bu tür bir diyalogdan şeytanın kutsal sudan kaçtığı gibi kaçanlar da dahil olmak üzere) kurulan bir diyaloğun– gerçekçi bir alternatif olmasını istiyorsak başka bir şeye daha ihtiyacımız var. Bu “başka bir şey” kesinlikle ehemmiyetsiz bir şey değil: Dünyada var olma şeklimizin gözden geçirilmesinden ve nevi şahsına münhasır bir kültürel devrimden aşağı kalır yanı yok.

Çok mu eleştirdik hadi biraz çözüm üretelim o zaman. Bundan sonra tavsiye ettiğim ve benden daha iyi analiz yapan insanların konuşmalarına yer vereceğim.
Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

Eğitimde “bazı şeyleri” değiştirme gerekliliği, ülkemizde olduğu ka¬dar, dünya düzeyinde de sürekli gündemde olan bir konu. Şu ana kadar yapılan değişikliklerin dünyamıza pek bir katkısı olduğu söylenemez. Köktendinci akımların yayılması, terörizmin bir dünya problemi haline gelmesi, yoksullar ile zenginler ve yoksul ülkeler ile zengin ülkeler arasındaki uçurumun gitgide genişlemesi, bu konuda mesafe alamadığımızın belli başlı göstergeleri olsa gerek. Yaygın düşünme biçimlerinin değişmesi -kafaların değişmesi- süregelen bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor.
Peki ama bu değişiklik nasıl bir eğitimle gerçekleşebilir?
Okuyacağınız yazı Edgar Morin’in UNESCO ’nun isteği üzerine kaleme aldığı, bu konudaki düşüncelerinden oluşuyor. Morin, bugünkü eğitimde genellikle eksik olan yedi önemli nokta saptıyor ve bu eksikliklerin giderilebilmesi için, eğitimde temel alınması gereken “yedi bilgi” öneriyor. Yazara göre bu “bilgiler”, kişilerin bir bütün olarak bilgisel ve etik yeteneklerini geliştirebilmelerine yardımcı olabilir.
Nelerdir bu eksiklikler? Nereden kaynaklanıyorlar? Ve bunları giderebilmenin yolları ne olabilir?

Ana başlıklar halinde bu yedi bilgiden bahsedelim sizlere…
1- Bilmenin Körlükleri: Hata ve Yanılsama
Eğitimde görülen en önemli bir eksiklik, eğitilenlerin, bilmenin ne olduğu üzerinde düşündürülmemesi, onlara bilgiler aktarmakla yetinilmesidir. Böylece, hazır bilgilerle yüklenen insanlar, çok defa yanıldıklarının farkına varamaz, bilgi ile kuruntuyu birbirinden ayıramaz. Bilgi, doğası incelenmeden kullanılabilecek hazır bir araç olarak düşünülemez. Bu nedenle bilmenin bilinmesi, insan aklını durmadan karıştıran sürekli hata ve yanılsama riskleriyle karşılaşmaya hazırlık işlevi görebilecek öncelikli bir gereklilik olarak görülmelidir.
Bu sorunun üstesinden gelebilme konusunda Morin ’in çok önemli bir önerisi, “gözlem yapma etkinliklerimizin kendimizi gözlemekten, eleştirilerimizin kendimizi eleştirmekten, nesneleştirme süreç-lerinin de kendimiz üzerine düşünme süreçlerinden ayrılmaması gerektiğidir. Bu, kendini bilme gerekliliğidir.

2- Akla Uygun Bir Bilginin İlkeleri
Çok önemli bir sorun da global ve temel sorunları yakalayabilecek ve bu sorunlar içine kısmi ve yerel bilgileri yerleştirebilecek bir bilgiyi geliştirmenin gerekliliğidir. Günümüzde eğitim bütünü/bütünleri görebilecek biçimde tasarlanmamıştır, dolayısıyla kişiler onlara sunulan parça parça bilgileri, ait oldukları bütüne ya da çerçeveye yerleştirememektedir. Dolayısıyla kişi bilme konusu yaptıklarının bağlantılarını görememekte, bağlantılı düşünememektedir. İnsan zihninin, tüm bilgilerini bir bağlam ve bir bütün içinde konumlandırmaya olan doğal yatkınlığını geliştirmek gereklidir.
Bunun üstesinden gelebilmekle ilgili olarak Morin’in önerisi, eğitimde, bir “parça”nın öğretimi üzerinde yoğunlaşırken, bu “parça”nın bütünle ilgisini göstermek, bir bütünü ele alırken de parçalarının açık bilgisine dayanmak gerektiğidir. Böylece eğitilenin, varolanın ve gerçekliğin çokboyutluluğunu ve karmaşıklığını görebilecek bir göz kazanmasına yardımcı olunabilir.

3- İnsanlık Durumunu Öğretmek
İnsan hem fiziksel, hem biyolojik, hem psişik, hem kültürel, hem toplumsal, hem de tarihsel bir varlıktır. Öğretim içinde, disiplinler yoluyla bütünüyle parçalanan da aslında insanın doğasının bu karmaşık birliğidir. Oysa nereden gelirse gelsin herkes hem kendi kimliğinin karmaşık niteliğinin, hem de diğer tüm insanlarla ortak kimliğinin bilgisi ve bilincine sahip olmalıdır.
Bu, mevcut disiplinlerden hareketle, doğa bilimleri, beşeri bilimler, edebiyat ve felsefe içinde dağılmış olan bilgileri düzenleyerek, insanın birliği ve karmaşıklığını görmenin ve insani olan her şeyin birliği ile çeşitliliği arasındaki koparılamaz bağı göstermekle mümkün olacaktır.

4- Dünyalı Kimliği Öğretmek
Küresel çağın gelişmelerinin bilinmesi ve dünyalı kimliğin tanınması, öğretimin önemli konularından biri olmalıdır. Eğitim insan türünün “dünyasal kimliği”ni, tüm insanların aynı kaderi paylaştığını göstermeli, böylece de eğitilende insansal dayanış¬ma isteğini uyandırmalıdır.
20. yüzyıla damgasını vuran küresel ölçekteki krizler bütününe, bundan böyle aynı yaşamak ya da ölmek sorunlarıyla karşı karşıya olan bütün insanların ortak bir kaderi paylaştıklarını vurgulamak gereklidir.

5- Belirsizlikleri Göğüslemek
Bilimler bize pek çok kesinlik kazandırdı ama aynı zamanda sayısız belirsizlik alanının olduğunu da gösterdi. Öğretim; fizik bilimleri (mikrofizik, termodinamik, kozmoloji), biyolojik evrim bilimleri ve tarihsel bilimlerde ortaya çıkan belirsizliklerin öğretilmesini de içermelidir.
Böylece de insanları beklenmeyeni beklemeye alıştırmalı ve şaşırtıcı bir olguyla karşı karşıya geldiklerinde üstesinden nasıl gelebileceklerini öğretilmelidir.
Öğretme yükümlülüğündeki herkesin, içinde yaşadığımız zamanın belirsizliğinin ön saflarında yer alması gereklidir.

6- Anlamayı Öğretmek
Anlayış, insan iletişiminin hem aracı, hem amacıdır. Oysa anlamanın öğretilmesi öğretimimizin dışında kalmıştır. Gezegenimiz, her yönde karşılıklı anlamayı gerektirir. Yaşadığımız birçok sorunun ırkçılığın, yabancı düşmanlığının vb, insanların birbirini anlayamamalarından kaynaklandığını göz önüne alarak, eğitimde anlama öğretilmelidir. Geleceğin eğitiminin ürünü bu olmalıdır.
Yakın olduğu kadar yabancı insanlar arasında da karşılıklı anlam, insan ilişkilerinin barbar anlayışsızlık durumundan çıkması için artık hayatidir. Bu da anlayışsızlığı kendi kökleri, biçimleri ve sonuçları içinde incelemeyi gerektirir. Böyle bir inceleme için, nefretin belirtilerine değil, köklerine yöneleceği göz önüne alınırsa, gerekliliği ortadadır.

7- İnsan Türünün Etiği
Etik eğitimi, ahlâk dersleri verilerek yapılmamalı, etik kaygıların kafalarda oluşmasına yardımcı olmalıdır. Her insanın, hem bir kişi, hem bir toplumun üyesi, hem de insan türünün bir üyesi olduğu bi-lincini kazandırmalı, böylece de kişilerin özerkliğinden, toplumsal katılımından ve insan türüne ait olma bilincinin gelişmesinden oluşan “insansal gelişme”yi sağlamalı, “yurdumuzun dünya olduğu” bilincini kazandırmalı, bu bilinci de “dünya vatandaşlığını” gerçekleştirme isteğine dönüştürmeye katkıda bulunmalıdır.
Edgar Morin’in 20. yüzyılın sonlarında yapılan eğitimlerdeki belli başlı eksikliklere ilişkin teşhisleri kadar, bu eksiklikleri gidermeye ilişkin önerileri de son derece önemli. Genel olarak okura, özellikle de eğitimci olan okura, düşünmek için bol bol malzeme sağlıyor. Okuyup üzerinde düşünmenizi öneririz bizde.
21. yüzyılın başında, dünyanın bugünkü koşullarında dünyaya gelen her kişinin bu tip insanlar yetiştirebilecek eğitmenlere şiddetle ihtiyacı var.

Okulları İyileştirmek Cesaret İstiyor

Cesaret sadece liderlere özgü bir şey değil. Bir okulun gelişmesini isteyen herkesin buna ihtiyacı var. Ayrıca girişimde bulunmaya hazır olmaya ve yürek isteyen konuşmalara katılmaya da ihtiyaç var.
Size besa örneğini anlatmak isterim. Bu, Arnavutluk kültürünün temel değerlerinden biridir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler, Arnavutluk’u istila ettiklerinde bütün Yahudilerin teslim edilmesini istediler. Ancak, kişinin kendi hayatı pahasına konuklarını korumaya verilen değer anlamına gelen besa yüzünden Arnavutluk halkı herhangi bir toplantı yapmadan ya da kendilerinden böyle bir şey istenmeden bütün Yahudileri ailelerinin içine aldılar.
Arnavutluk Kralı, Nazi liderleriyle karşı karşıya geldiğinde Arnavutluk’ta hiçbir Yahudi olmadığını ve isterlerse gelip bakabileceklerini söyledi onlara. Arnavutluk halkına özgü olan besa değeri cesaretle hayata geçirilmişti.
Bazı zamanlar, Arnavut halkı kadar olmasa da, elinizden gelenin daha fazlasını yapmanız gerekebilir. Sınırlarınızı aşmak, yani bir vizyon sahibi olmak ve daha fazla işbirliği, düzenleme ve dayanışma gerektiren bu vizyona göre hareket etmek cesaret ister. Cesaret, meslektaşlarınız ve üstleriniz tarafından onaylanmama korkusuyla yüzleşmeyi ve bunun üstesinden gelmeyi gerektirir.

Cesur Konuşmalar Planlamak

Kişinin kendi okulunu iyileştirmesi dürüst konuşmalar gerektirir ve bu da cesaret ister. Belki her zaman öyle olması gerekmez, ama çoğu durumda gerekir. İşte öğretmen kadrosu toplantılarında, sınıf ya da branş planlama ya da hazırlık yapma dönemlerinde ya da bir mesleki gelişim faaliyeti olarak kullanabileceğiniz sorular:
Tartışma Soruları
• Okulda şu an yaptığınız hangi uygulamayı yapmayı bırakmak isterdiniz?
• Okulunuzda yapmadığınız hangi uygulamayı yapmaya başlamak isterdiniz?
• Okulunuzda yaparken sürekli sorguladığınız ve artık ortadan kaldırmak istediğiniz şey nedir?
Eğer Cesaretiniz Olsaydı . . .
• Yaptığınız şeyi, nasıl yaptığınızı ve insanların birbirine nasıl davranması gerektiğini en iyi anlatan temel etik ilkeler hakkında okulunuzdaki insanlarla yapacağınız bir konuşmaya nasıl başlardınız?
• Okulunuza adım atan, içinde dolaşan ve zaman geçiren birinin bu değerleri deneyimlemesini/bilmesini/görmesini/duymasını/hissetmesini hangi ritüeller, rutinler ve diğer somut belirtiler sağlar? (Özellikle girişleri, sınıfları, bahçeyi, koridorları, yemekhaneyi ve personel odalarını düşünün.)
Nasıl Başlayabilirsiniz?
Yukarıdaki soruları ve önerileri, okulunuzdaki meslektaşlarınızla yapacağınız cesur konuşmaları başlatmak için kullanın. Bazen boş kağıtlar dağıtmak ve insanların cevpalarını bunlara yazmasını istemek ve genel bir tartışmaya geçmeden önce bu cevapları çiftler ya da küçük gruplar halinde paylaşmak faydalı olabilir. Umarım bu herkes için aydınlatıcı ve özgürleştirici bir faaliyet olur. Çünkü herkes yapması gereken ve yapmaması gereken şeyleri, değiştirmek istediği ama asla o noktaya gelemediği şeyleri çok iyi bilir.
Özellikle temel etik değerlerle ilgili konuşma çok önemlidir. Çok sayıda değer ortaya çıkacaktır ama daha küçük bir gruba, örneğin üç ila beş değere ve okul kültürünün ve okul ikliminin bir parçası olarak uygulamaya ciddi anlamda çabalayacağınız değerlere odaklanın.
Örneğin saygı, adalet, değer verme, bütünlük ve destek bunlara birkaç örnek olabilir. Bazı ilkelere odaklanmanız diğerlerini reddetmeniz anlamına gelmez. Sadece öğrencilere, öğretmen kadronuza, velilere ve daha geniş kitlelere aktaracağınız anlamına gelir. Aynı zamanda öğrencilere de bu ilkeleri kazandırmaya yönelik deneyimler yaratacağınız anlamına gelir.
Sadece birkaç meslektaşınızla bile bu tür konuşmalar yapmak, neredeyse her seferinde okul ikliminde gelişmelere, öğrenciler için daha iyi deneyimlere ve daha iyi sonuçlara sebep olur.
Öğrenmeyi Seven Bir Lise Öğrencisi Anlatıyor: Neden Okuldan Nefret Ettim?
Başlığı dikkatli okuyun. Okul diyorum, eğitim değil. Evet, arada bir fark var.
Bu sene lise ikinci sınıf olacağım ve şu ana kadar sadece bir sene liseye gitmiş olsam da, okuldan biraz nefret ettiğimi söyleyebilirim. Bu aslında bir klişedir; okuldan nefret eden lise öğrencisi, bütün gün telefonunda mesajlaşır, partilere gider vs. İşin aslı bu üç şeyden sadece bir tanesi bana uyuyor. Ama bir an için okuldan hiç de nefret etmediğim zamana geri saralım: Anaokulundan dördüncü sınıfa kadar olan bölüm…
Nefret çok güçlü bir kelime. Okuldan nefret etmiyorum, sadece ilkokul günlerimdeki aşırı mutlu ve coşkulu halimle şimdiki duygularımı kıyaslıyorum. O zamanlar okulu çok severdim. En sevdiğim yerdi, çünkü her zaman öğrenmeyi çok seven biriydim. Harika bir çocukluk geçirdim (yani, teknik olarak hala çocukluk çağımdayım ama şimdilik bunu görmezden gelebilirsiniz); her gün kitap okuyarak, hayvanlar hakkında daha fazla şey öğrenmek için hayvanat bahçesi maceralarına çıkarak, yıldız gözlemi yapmak için rasathaneye doğru uzun yürüyüşler yaparak, mümkün olan bütün müzeleri gezerek ve daha pek çok güzel şey yaparak büyüdüm. Merak tohumu zihnime çok erken yaşlarda ekilmişti ve bugün hala büyümeye devam ediyor. Bir soru sormak ve beni tatmin edecek bir cevaba ulaşmak çok hoşuma gidiyor, ama beni esas heyecanlandıran şey bu cevaplarla bir şeyler yapabilmek. İşte bu, bilgiyle bilgelik arasındaki fark.
Şimdi küçük bir anaokulu çocuğu olarak hayal edin beni; bütün sorularıma (yani, neredeyse) cevap alabildiğim bir odada (olayı daha da heyecanlı bir hale getiren bir gökkuşağı halısının üzerinde) oturuyorum. Okumayı, yazmayı ve sayı saymayı öğrenebiliyorum. Farklı hayvanlar, bitkiler ve dünya hakkındaki pekçok şeyi anlayabiliyorum. Atalarımı ve her şeyin tarihini öğrenebiliyorum. Sadece bununla da kalmıyor, çok da eğleniyorum! Renkli karbon kağıtlarını bir araya getirip bir yapboz gibi onları yapıştırmak varken, bitkilerin farklı bölümlerini neden sadece okumakla yetinesin ki? Hatta daha da güzeli, kendi yetiştirdiğin bitkinin büyümesini izle! Benim için okul inanın bir çeşit cenneti.
Peki okula duyduğum sevgi nasıl oldu da değişti? Basit: Okul öğrenmekle ilgili olmayı bıraktı. Liseye hatta ortaokula başladığımda, çevremdeki herkesin, öğretmenlerin ve aynı şekilde öğrencilerin zihniyeti aynıydı: “Çalış, çalış, çalış, iyi not al, iyi not al, iyi not al.” Yararsız bilgileri kafana mümkün olduğu kadar hızlı tıkmakla meşgullerdi. “Anlamasan da olur, sadece ezberle ve sınavdan en iyi notu al!” Ya sınav? Hiç konuşmadan bir odada geçen bir saat. Kaygı baloncukları midende uçuşurken, çoktan seçmeli cevapların arasından doğru baloncukları işaretlemelisin. Okul yavaş yavaş kuru bilgiyi sadece en yüksek notu alana kadar ezberimde tutmam gereken bir yere dönüştü. İyi bir üniversiteye gitmek için gerekli şartları yerine getiriyordum. Bütün olay üniversiteye girmek ve akranlarından daha iyi olmaktı. Sınıf arkadaşına neden yardım edesin ki? Üniversiteye gitme zamanı geldiğinde, rekabet edeceğin insan sayısının azalması için neden onları sabote etmeyesin ki? İşte bu zihniyetten nefret ettim. Ama çevremdeki herkes böyle düşünüyordu, hatta belki ben bile.
Neden okul öğretmenlerin yavaş öğrettiği, öğrencilerine eşit müdahale ettiği ve onlarla anlamlı sohbetler ve tartışmalar yaptığı bir yer olamıyor? Bir zamanlar soru soran herkese bağırıp çağıran bir matematik öğretmenim vardı, çünkü matematik dersindeydik ve bunları bilecek kadar zeki olmalıydık. Neden okul her tür soruyu hoş karşılayan ve bu soruları sormak için insana zaman tanıyan bir yer olamıyor? Ertesi sabah her şeyi unutmak için sınavlara çok çalışmaktan inanılmaz bıktım. Gerçek hayatta sınırsız kaynaklarımız var. İnternet, kütüphane, akranlarımız. Bir odada oturup bir saat boyunca baloncukların içini doldurmaktansa, neden sınıf arkadaşlarımızla bir araya gelip dersle ve aynı zamanda gerçek hayatla ilgili olan karmaşık ve eleştirel düşünmeyi harekete geçiren bir soru üzerinde elimizdeki kaynakları kullanarak çalışmıyoruz?
Dünyadaki açlık sorununu ya da başka sorunları çözmek için zihinleri ancak bu şekilde büyütebilirsiniz. Öğrencilerinizin merakını ve ilgisini ancak böyle uyandırır ve belli bir konu hakkında heyecan duymalarına böyle sebep olursunuz. Okullar testleri ve ödevleri kaldırmalılar demiyorum, okulun esas işinin daha çok öğrenme deneyimi yaratmak olması gerektiğini ve daha fazla gerçek hayatla ilgili olması gerektiğini söylüyorum. Testler ise eleştirel düşünme ve ön bilginin bir kombinasyonunu kullanmalı; beynin sadece bilgiyi ezberleyen bölümünü soyutlamamalı, çünkü öğrenciler bunların yarısını anlamıyor zaten!
Ben de kendimi bu acı gerçeğe kaptırdım. Her şeyi sınavdan sonra unutacağımı bile bile çalışmak için gece geç saatlere kadar uyanık kaldım. En yüksek notu alacak, kendimi zorlayacaktım. Ama ne pahasına? Sonunda bir boşluğa düştüm, kaygı ve obsesif kompülsif bozukluk yaşamaya başladım ve eğer buna hemen bir son vermezsem bu listeye depresyonu da ekleyebilirim. Okul kendimi zorlamaya devam etmem için beni teşvik ediyor, peki ama kırılma noktama ulaşmam daha ne kadar sürecek? Bugünlerde yaptığım tek şey ödev ve ders çalışmak. Lisenin ilk yılında o kadar stres yaşadım ki, sadece kendimi hastanede bulmakla kalmadım, aynı zamanda bütün yıl boyunca okul harici tek bir kitap bile okumadım. Benim için ikincisi çok daha trajikti. Sadece 10’uncu sınıftayım ama sanki bıçak kemiğe dayanmış gibi hissediyorum.
Evet, okul berbat bir şey! Ama bu, öğrenmek de öyle olmalı anlamına gelmiyor. Bugünden itibaren kendime bir söz veriyorum: Hangi üniversiteye gidersem gideyim, en sonunda kendimi hangi işi yaparken bulayım, öğrenmeyi her zaman seveceğim ve her zaman daha fazla bilmek için çabalayacağım. Ve bu yazı da söylediğim her şeye rağmen hala okula gitmekten zevk alıyorum ve eğitimimi hiçbir şeye değişmem. Her zaman “Eski Yunan Mitolojisi” ya da “Hayvanlara Dair A’dan Z’ye Her Şey” ile ilgili kitaplar okuyan türde bir insan oldum, öğrenmeyi bu kadar çok istediğim için, o insan olmaya devam etmeyi umuyorum.

Okula Gereğinden Fazla Anlam Yüklemek

“Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro bölümüne gitmek istiyorum baba” dedim, gözümün içine baktı, “boşver oğlum” dedi, “para kazanacağın bir meslek seç, tiyatroyu da sonra yaparsın”. Ailenin yüzlerce müdehalesinden biriydi bu, benim değil ailemin isteklerini yaşıyordum. Lise son sınıfa dair verdiğim örneği geri sardıkça duygularımın, ilgilerimin, seçimlerimin çoğunda ailemi görürüm. Tek olmadığımı, çoğumuzun ailelerimizin yaşamımızı şekillendirdiği öykülerle büyüdüğümüzü biliyorum.
Psikoloji alanında birçok kuram, kişilik gelişiminin küçük yaşlarda edinildiğini söyler. Eric Berne tarafından geliştirilen Transaksiyonel Analiz kuramı da hepimizin içinde yer alan sistemin ilk beş yılda beynimize kaydedilen kodlar olduğunu ve silinmesinin çok zor olduğunu savunur. Doğum öncesi başlayan kişilik gelişiminin ilk yılları çok değerli ve biz bu yılları ailemizle geçiriyoruz. Bugünlerde sıkça rastladığımız “Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene
rastlamaktır” cümlesini yeniden düşünmek gerekiyor. Acaba mucize küçükken iyi bir öğretmene rastlamak mıdır yoksa küçükken kişilik gelişimimize zarar vermeyecek, iyi rol model olacak anne babalara rastlamak mıdır? Bu karşılaştırmanın amacı kefelerinin hangisinin
aşağıda olacağını görmek değil, her iki kefenin de değerini iyi analiz etmektir.
Okulların açılmasıyla, mucize beklentileri de artmaya başladı. Sanırım öncelikli olarak bilimsel gerçekle yüzleşmeliyiz, mucize yoktur. İyi öğretmene denk gelmek tabi ki değerlidir ve öğretmen rol modeli öğrenciler için etkilidir. Çocukların gelişim süreçlerindeki yükün hepsini okulda öğretmene bırakmak ise hayalciliktir.
Kitap okunmayan bir evdeki çocuğun okula giderek kitap kurdu olmasını beklemek, müzikle ancak düğünlerde karşılaşılan evlerdeki çocuklardan klasik müzik dinleyicisi yaratmak, fırsatçılığın erdem olarak görüldüğü ortamlarda yetişen çocukların vicdanlı olmasını beklemek, cep telefonun elden düşmediği yetişkinlere maruz kalan çocuklara bilgisayar oyunlarını sınırlamak…
Eğitim yüzyıllar içinde evrilirken, klasik okulların yerini alternatif okul arayışları almışken hatta okulsuzluk (homeschooling) okullluluğa tercih ediliyorken, dünyadaki yaratıcı başarılı bireylerin okullarında nasıl da başarısız olduklarına dair her gün yeni haberler çıkıyorken bizlerin okullardan çocuklarımızın gelecekleri ile ilgili beklentilerimizi yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Okullara gereğinden fazla anlam yüklemeden, çocuğumuzun yaşamını okul üstünden zehir etmeden güzel bir yıl geçirebiliriz. Nasıl mı?
Evde cep telefonu elimizde olmadan, çocuğumuzla okul konuşmadan, onunla oyun oynayabilir ya da televizyon kapalıyken güzel bir müzik eşliğinde beraber kitap okuyabiliriz.
Çocukların onları okulla besleyen değil okuldan bağımsız besleyen yetişkinlere ihtiyacı var.

Not Yok, Ders Programı Yok: Berlin’de Eğitimi Altüst Eden Bir Okul

Anton Oberländer, ikna etme yeteneği yüksek biri. Geçtiğimiz yıl, o ve bir grup arkadaşının planladıkları kamp gezisi için paraları yeterli gelmedi. Anton bir şekilde Almanya’nın ulusal demiryolları işletmecisi ile konuşup onu kendilerine bedava bilet vermesi konusunda ikna etmeyi başardı. Şirketin yönetimi Anton’un cesaretinden o kadar etkilenmişti ki, 200 kişilik bir çalışan grubuna motivasyon konuşması yapması için onu tekrar davet ettiler.
Bu arada belirtilmesi gereken önemli bir nokta var: Anton henüz 14 yaşında.
Berlinli gencin özgüveni, büyük ölçüde, geleneksel eğitimin kurallarını radikal bir şekilde altüst eden benzersiz bir eğitim kurumunun ürünü. Oberländer’in okulunda öğrenciler 15 yaşına gelene kadar hiç not yok. Ders programı yok ve ders tarzında anlatım yok. Her ders için ne üzerinde çalışmak istediklerine ve ne zaman bir sınava girmek istediklerine öğrenciler kendileri karar veriyor.
Okulun müfredatı her helikopter ebeveynin kabusu olacak türden. Belirlenmiş konular matematik, Almanca, İngilizce ve sosyal bilimlerle sınırlandırılmış. Bu derslere “sorumluluk” ve “meydan okuma” gibi çok daha soyut dersler ekleniyor. Meydan okuma için yaşları 12 ile 14 arasındaki öğrencilere 150 Euro veriliyor ve tamamen kendi başlarına planlamaları gereken bir macereya atılmaları bekleniyor. Bazıları kano yapmaya, bazıları bir çiftlikte çalışmaya gidiyor. Anton, İngiltere’nin güney kıyısında trekking yapmaya gitmiş.
Bu yeniliklerin altındaki felsefe basit: “İş piyasasının beklentileri değiştiğine ve akıllı telefonlar ve internet genç insanların bilgiyi edinme yollarını dönüştürdüğüne göre bir okulun öğrencilerine miras bırakabileceği en önemli beceri, kendi kendini motive etme kapasitesidir” diyor okulun müdürü Margret Rasfeld.
“Üç ya da dört yaşındaki çocuklara bakın, özgüvenle dolular” diye devam ediyor Rasfeld. “Genellikle çocuklar ilkokula başlamak için sabırsızlanırlar. Ancak okulların çoğu, sinir bozucu bir biçimde bir şekilde bu güveni eğitim yoluyla çocukların elinden alır.”
Rasfeld’e göre Evangelical School Berlin Centre (ESBC), bir okulun ne olduğunu “yeniden icat etmekten” başka birşey yapmıyor. “İlerici bir okulun misyonu, genç insanları değişimle baş etmeye hazırlamak ya da daha da iyisi, değişmeye can atan insanlar olmalarını sağlamak olmalıdır. 21’inci yüzyılda okullar, güçlü kişilikler geliştirmeyi kendi işleri olarak görmelidir.”
“Öğrencileri 45 dakika boyunca bir öğretmeni dinlemeye zorlamak ve herhangi bir çalışmada işbirliği yaptıkları için onları cezalandırmak, sadece modern iş dünyasının beklentileri ile örtüşmemekle kalmıyor aynı zamanda onunla ters düşüyor” diyen Rasfeld şöyle devam ediyor: “Hiçbir şey öğrencileri, kendi istedikleri bir konunun arkasındaki anlamı keşfetmek kadar motive edemez.”
Okulundaki öğrenciler, kazandıkları becerilerini kanıtlamak için farklı yollar bulmak konusunda teşvik ediliyorlar. Örneğin bir matematik sınavına girmek yerine bir bilgisayar oyunu için kod yazmak gibi… Kamp gezisi “meydan okuması” girişimine kadar daha önce hiç üç haftalığına evden uzaklaşmamış olan Oberländer, seyahati boyunca okulda birkaç yılda öğrendiğinden çok daha fazla İngilizce öğrendiğini söylüyor.
Almanya’nın federal bir eğitim yapısı bulunuyor. 16 eyaletin hepsi bu yapının içinde kendi eğitim sistemini planlıyor. Bu da “özgür öğrenme” modellerinin gelişmesine olanak tanıyor. Ancak Sudbury, Montessori ya da Steiner okullarından farklı olarak Rasfeld’in okulu, diğerlerine göre daha katı bir kurallar sisteminin içine öğrencinin özgür iradesini oturtmaya çalışıyor. Dersler sırasında aylaklık eden öğrenciler, geride kaldığı konuları yakalamak için Cumartesi sabahı okula gelmek zorunda. Buna “silentium” cezası deniyor. “Ne kadar fazla özgürlüğünüz olursa, o kadar fazla yapılandırmaya ihtiyaç duyarsınız” diyor Rasfeld.
ESBC’nin Almanya’nın en heyecan verici okulu olarak ün kazanmasının temel nedeni, deneysel felsefesinin etkileyici sonuçlar getirmeyi başarmış olması. Rasfeld’in okulu her yıl, Berlin’deki diğer tüm okullar arasında en yüksek notları almayı başarıyor. 2007 yılında sadece 16 öğrenciyle açılan okul, bugün 500 öğrencisi ve yeni başvurulardan oluşan uzun bir listeyle eğitim hayatına devam ediyor.
Kulaktan kulağa yayılan başarısı göz önünde bulundurulduğunda, Rasfeld’in yaklaşımının ülke çapına yayılması çağrıları hiç de şaşırtıcı değil. Ancak bazı eğitim uzmanları okulun yöntemlerinin dışarıya kolayca aktarılıp aktarılamayacağını sorguluyor. Onlara göre okulun Berlin’deki en gelecek vadeden başvuruları, ancak varlıklı ve ilerici ailelerden gelebilir. Rasfeld ise bu eleştirileri reddederek okulun farklı kesimlerden gelen öğrencilerden oluşan heterojen bir karışım hedeflediğini ısrarla söylüyor. Okulun toplantı salonunda bir haç asılı olsa da ve her okul günü ibadetle başlasa da, mevcut öğrencilerin sadece üçte biri protestan. Öğrencilerin yüzde 30’u göçmen ailelerden geliyor. Yüzde 7’si ise hiç Almanca konuşulmayan ailelerden.
Her ne kadar ESBC, Almanya’nın 5,000 özel okulundan biri olsa da fiyatlar örneğin İngiltere’deki özel okullarından nispeten daha düşük. Öğrencilerin yüzde 5’i ödemelerden muaf.
Ancak Rasfeld bile okulun öğrenme yöntemlerine uyum sağlayabilecek öğretmenler bulmanın, öğrencilere aynı şeyi yaptırmaktan çok daha zor olduğunu kabul ediyor.
Temmuz ayında emekliliği gelmesine rağmen 65 yaşındaki Rasfeld’in hala heyecanla savunduğu iddialı planları var. Okulda bulunan dört kişilik bir “eğitim inovasyon laboratuarı”, ESBC’nin izinden gitmek isteyen okullar için eğitim materyalleri geliştiriyor. Almanya’daki yaklaşık 40 okul, Rasfeld’in bazı ya da tüm yöntemlerini uyarlama sürecine girmiş bile.
“Eğitimde ancak alttan bir değişim yaratabilirsiniz. Eğer emirler yukarıdan gelirse, okullar buna direnecektir. Bakanlıklar dev petrol tankerleri gibiler; onları altüst etmek çok uzun zaman alır. Oysa bir şeyleri farklı yapabileceğimizi göstermek için ihtiyacımız olan şey çok sayıda sürat teknesi.”

“Bırakın Sınıf Kurallarını Öğrenciler Koysun!”

“Okullardaki ‘basit kurallar ve standartlar’ tedavülden kaldırılmalı ve disiplinle ilgili kararların alınmasında öğrencilere yönlendirme olanağı verilmeli” diyor Sean Bellamy. Öğretmen ve İngiltere’deki Sands Okulu’nun kurucularından Sean Bellamy, öğrencilere becerilerin “şiddetsiz iletişim ve uzlaşma” içinde öğretilmesi gerektiğini ve öğrencilerin disiplinle ilgili prosedürlere karar veren konseyler kurmalarının desteklenmesi gerektiğini söylüyor.
2016 Global Öğretmen Ödülü adaylarından Bellamy şöyle devam ediyor: “Öğrencilerin sınıf kuralları ile ilgili sağduyulu kurallar getirebileceklerine güvenebilmeliyiz. Ve bu tür bir inisiyatifin okulların “daha huzurlu yerler” olmalarını sağlayabileceği gibi aynı zamanda genç insanlara yaşama dair beceriler kazandıracağına inanmalıyız.”
Sands Okulu, öğrencilerden ve eğitim kadrosundan oluşan bir konseyin, okuldaki yaşam ve derslerle ilgili her tür kararı aldığı İngiltere’deki birkaç demokratik okuldan birisi.
1987 yılında kurulan okul, bugün yaşları 10 ile 17 arasında değişen 70 öğrenciye sahip. Eğitimci Bellamy’e göre genç insanlar, yetişkinlerin de desteğiyle nasıl eğitim göreceklerini seçebilmeli. Bellamy, kuralların ve standartların ilişkilere müdahale edebileceğini iddia ediyor. Sands Okulu’nda öğrenciler ve çalışan personel birbirlerine ilk isimleriyle hitap ediyor.
Bellamy soruyor: “Peki ya disiplinle ilgili prosedürler öğrenciler tarafından tasarlansa ne olur? Neden içinde çözümler üretme konusunda bilgili ve becerikli genç insanların olduğu ‘yargı’ konseyleri kurmuyoruz ki?”
“Ben cezalandırıcı olmayan çözümleri hedefliyorum” diye devam ediyor Bellamy. “Bizim deneyimlerimize göre ceza, öğrencileri düşünmeye sevk etmiyor.”
Sean Bellamy Sands Okulu’nda öğrencilerle beraber.
Ancak şunu da ekliyor Bellamy: “Elbette bazı kesin kurallarımız var; örneğin sigara, alkol ve uyuşturucularla ilgili kurallarımız oldukça sabit. Ancak sonuçlar her zaman o kadar sabit olmuyor.”
Okul politikalarını ana hatlarıyla anlatan Bellamy, yeni kurallar hakkındaki kararlar için önce öğretmen gruplarına başvurulduğunu ve burada üslubun tartışıldığını söylüyor. Çok sayıda öneri, tartışılmak üzere bir okul toplantısında herkesin görüşüne sunuluyor. Burada oylama yapılarak karara varılıyor.
Bir kural, çoğunluğun kararı olsa bile, bazen çoğunluk yeterli olmayabiliyor. Örneğin, yeni personelin alınması. Bu konuda çocukların da önemli bir söz hakkı oluyor” diyor Bellamy.
“Eğer bir çocuk derse 10 dakikadan fazla geç kalırsa, grup çocuğun derse alınıp alınmayacağına karar veriyor. Eğer okulda yemek yiyorsanız bulaşıklarınızı yıkamak zorundasınız. Eğer unutursanız, sorun yok. Ama eğer bunu reddederseniz bir hafta boyunca öğle yemeği yiyemiyorsunuz. Bir çocuk, geleceğe yönelik makul bir yol bulacak olan okul konseyine başvurabiliyor” diye devam ediyor Bellamy.
Bellamy, eğitim sistemlerinin eğitimde önemli bir püf noktasını gözden kaçırdıklarını ve önemli kararlar vermenin çocuklara eylemlerinin sonuçlarını anlamayı öğrettiğini düşünüyor.
“İki yaşındaki çocuklar ne yapmak istedikleriyle ilgili zekice kararlar alır, ama 11 yaşındakiler bocalar. Çocuklar gerçekten zekidir. Ve bu zekanın bir bölümü karar vermekten ve hata yapmaktan kaynaklanır. Bütün olay, eylemlerinin sonuçlarını anlamalarıdır.”
“Bence okullar insanların duyarlılık ve bilgelik kazanabilecekleri ve hata yapabildikleri yerler olmalı. Eğer her şeyi test için öğretirsek, bunu asla başaramayız.”
“Çocuklara kendi eğitimlerini etkileme fırsatı vermek, onların eğitim isteklerini artırabilir” diyen Bellamy şöyle devam ediyor: “Kendi fikrinizin bir okulu değiştirebileceğini gördüğünüz demokratik bir ortamdaysanız, dünyayı gerçekten değiştirebileceğiniz inancına sahip olursunuz.”
“Demokratik okullara yatırım yapılmalı. Çocukları dinlemelisiniz; o zaman size hayatlarını neyin değiştireceğini söylemeye başlayacaklardır.”
“Tanıştığım her öğretmen, çocukların yapabileceklerinin en iyisini yapmaları arzusunu taşıyor” diyor Bellamy, “Ama ‘en iyi’nin tanımı yıllar içinde çok değişti. Okullar ‘en iyi ürün’ fabrikalarına dönüştü.”

Okulda Farkına Bile Varmadan Öğrendiğiniz Üç “Yıkıcı” Şey

Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu fark edersiniz.
Lisedeydim. 16 yaşındaydım ve çok öfkeliydim. İngilizce öğretmenim bize bir yaratıcı yazı ödevi vermişti: Lisede olmakla ilgili herhangi bir şey yazın. Herhangi bir şey.
Ben de bir okul katliamıyla ilgili radikal bir hikaye yazdım. Hikayem berbat bir not aldı. Tıpkı okuldaki çoğu yazı ödevim gibi. Her zaman aynı eleştirileri alıyordum: Bana verilen ödev konusunu saptırıyordum; yazdıklarımda çok fazla kişiseldim ve çok fazla şey paylaşıyordum; yazdıklarım bazen saldırgandı ya da fazla tuhaftı.
Okul beni berbat bir yazar olduğuma ikna etti. Ki bu çok tuhaf çünkü şu anki mesleğim yazarlık. Üstelik tam zamanlı bir yazarım ve tek geçim kaynağım da yazı yazmak. Bu da size gelsin Bay Jacobs! Ve esas ironik olan insanların beni okuma sebebi, okulda aldığım kötü notlarların sebebiyle aynı: Geleneksel konulardan sapıyorum. Aşırı derecede kişiselim ve kendimle ilgili çok şey paylaşıyorum. Hikayelerim bazen saldırgan ya da fazlasıyla tuhaf.
Eğitim sistemimizin ne öğrettiğini ve nasıl öğrettiğini eleştiren pek çok insan var. Ben bir uzman değilim, bir öğretmen de değilim. Sadece internette bir şeyler yazıyorum ve insanlar bu yüzden beni Facebook’ta beğeniyor.
Ancak eğitimin bir öğrenme platformu olarak değil ama bir sosyal/duygusal gelişim platformu olarak nasıl işlediğine dair bazı fikirlerim var.
Geçtiğimiz iki yılda yaptığım araştırmam boyunca, kendimizi nasıl tanımladığımız ve bunun mutluluğumuz için ne anlama geldiği konusunda çok şey araştırdım. Neden bazı insanlar duygusal olarak istikrarlı ve dengeli oluyor da bazı insanlar olamıyor? Neden bazı insanlar bağımsız olmak ve sorumluluk almak konusunda rahatken bazıları olamıyor?
Araştırmanın derinlerine daldıkça, büyümekte olan bir çocuk için ne tür dış etkenlerin sağlıklı ya da sağlıksız olduğunu daha net görmeye başladım. Ve sürekli okulu ve şu yazı ödevlerimi düşündüm.
Çocukluğumuz ve ergenliğimiz, dünyayla ve diğer insanlarla nasıl bir ilişki kuracağımızı keşfetme zamanıdır. Başarının ne olduğunu ve ona nasıl ulaşıldığını öğrenme zamanıdır. İlk değerlerimizi oluşturduğumuz ve kimliğimizin parçalarını ilk oluşturduğumuz zamandır. Şüphesiz okul, bu dönemde üzerimizdeki tek etken değil. Ebeveynlerimiz ve akran grupları çok daha etkili. Ama yine de okul çok büyük bir etkiye sahip.
Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz bir yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu da fark edersiniz.

1. Başarının başkalarının onayından geldiğini öğrendiniz.

Bugün insanların, önemli olandan çok önemli gibi görünüyor olanı dikkate aldığı bir kültürde yaşıyoruz. Bakınız: Kardashian kardeşler, Donald Trump, tüm Instagram kullanıcılarının yüzde 63’ü, rap albümleri yapan sporcular vs.
Bunun pek çok sebebi var, ama en büyük sebebi büyürken başka insanların standartlarının onayına göre ödüllendirilmiş ya da cezalandırılmış olmamız, kendimizinkine göre değil. Yüksek notlar al. Testlerden geç. Bunlar üretken bir işgücü yaratabilir ama mutlu bir işgücü yaratmaz.
Dünyanın en iyi reklamcısı olabilirsin, ama sahte ve yalan bir ürünün reklamını yapıyorsan yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi yatırımcısı olabilirsin, ama eğer yolsuzluk ve insan kaçakçılığı üzerinden kazanç sağlayan yabancı firmalara ve ülkelere yatırım yapıyorsan, yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi iletişimcisi olabilirsin ama eğer dini fanatizmi ve ırkçılığı öğretiyorsan, o halde yeteneğin topluma yarar değil zarardır.
Sana söylenen her şeyi yapmak, çevrendeki insanların onayını kazanma amacından başka bir şey değildir. Başkalarının standartlarını memnun etmektir. Büyürken, “Bu çok anlamsız. Bunu neden öğrenmem gerekiyor ki?” şikayetini kaç kez duydun? Peki ya yetişkinlerin, “Ne yapmak istediğimi bile bilmiyorum, tek bildiğim mutsuz olduğum” dediğini kaç kez duyuyorsun?
Bizim sistemimiz performans odaklı, amaç odaklı değil. Taklitçiliği öğretiyor, tutkuyu değil.
Üstelik performans odaklı öğrenme etkili bile değildir. Eğer matematik ve fizik, arabaları çok seven bir çocuğa sevdiği şeyler aracılığıyla anlatılabilse o çocuk matematik ve fizik öğrenmekten çok daha büyük keyif alacaktır. Aklında çok daha fazla şey kalacaktır ve kendi başına daha fazla keşfetmeyi merak edecektir.
Ama eğer öğrendiği şeyin “neden”inden sorumlu değilse, o zaman öğrendiği şey fizik ya da matematik olmaz, sadece birilerini mutlu etmek için öğreniyormuş gibi yapmak olur.Ve bu bir kültürün içine işlemek için çok kötü bir alışkanlıktır. Yüksek verimli ama özgüveni düşük insanlardan oluşan bir kitle üretir.
Son yıllarda, ilgili ebeveynler ve öğretmenler bu “özgüven” meselesine çare olarak çocukların kendilerini başarılı hissetmelerini kolaylaştırmayı buldular. Oysa bu, problemi sadece daha da kötüleştirdi. Çocuklara, özdeğerlerini başkalarının onayına dayandırmayı öğretmekle kalmıyorsunuz, aynı zamanda bu onayı kazanmak için aslında hiçbir şey yapmalarına gerek kalmadığını da öğretiyorsunuz.
Bir noktada eğitime mutlaka kişisel amaç ilave edilmelidir. “Neden” sorusu öğrendiğin şeye mutlaka eşlik etmelidir. Sorun herkesin “neden” sorusunun kişisel olması ve bunun ölçülmesinin imkansız olmasıdır. Özellikle de öğretmenler bu kadar fazla çalışıp bu kadar düşük maaşlar alıyorken.

2. Hatanın bir utanç kaynağı olduğunu öğrendiniz.

Bu yılın başlarında “insanüstü” birisiyle tanıştım. Dört üniversite okumuştu. Buna MIT ve Harvard’dan aldığı master ve doktora dereceleri de dahildi. Kendi alanında en tepelerde yer alıyordu. En prestijli danışmanlık firmalarından birinde çalışmış ve önde gelen CEO ve yöneticilerle birlikte çalışarak bütün dünyayı dolaşmıştı.
Ve bu insan bana kendisini tıkanmış hissettiğini söyledi. Kendi işini kurmak istiyordu ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Ne yapmak istediğini bilmediği için tıkanmamıştı. Ne yapmak istediğini gayet iyi biliyordu. Kendini tıkanmış hissediyordu, çünkü bunun yapılacak doğru bir şey olup olmadığını bilmiyordu.
Hayatı boyunca ilk denemede doğru yapma sanatı konusunda uzmanlaştığını söyledi. Okullar sizi böyle ödüllendirir. Şirketler sizi böyle ödüllendirir. Size ne yapmanız gerektiğini söylerler ve siz de hedefi on ikiden vurursunuz. Ve o her zaman sürekli on ikiden vuranlardandı.
Ama iş yeni bir şey yaratmaya, inovatif bir şey yapmaya, bilinmeyene adım atmaya geldiğinde, bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Korkuyordu. İnovasyon hatayı gerektirir ve o nasıl hata yapılacağını bilmiyordu. Daha önce hiç hata yapmamıştı!
Malcolm Gladwell, Davut ve Golyat isimli kitabında inanılmaz derecede başarılı insanların ne kadar yüksek bir oranda dislektik ve/veya lise terk olduklarından bahseder. Gladwell’in buna basit bir açıklaması var: Bunlar, her ne sebeple olursa olsun, hayatlarının erken dönemlerinde hataya ve başarısızlığa alışmaya zorlanmış yetenekli insanlar. Hatalara karşı rahat olmak, daha fazla hesaplanmış riskler almalarını ve daha sonra başkalarının bakmadığı fırsatları görmelerini sağladı.
Hata bize yardım eder. Bizler böyle öğreniriz. Hatalı iş başvuruları bize nasıl daha iyi başvuran olabileceğimizi öğretir. Hatalı ilişkiler bize nasıl daha iyi birer eş olabileceğimizi öğretir. Sonradan batan ürünleri ya da hizmetleri piyasaya sürmek, bize nasıl daha iyi ürünler ve hizmetler yaratabileceğimizi öğretir. Hata büyümeye giden yoldur. Ancak yine de beyinlerimize durmadan, hatanın asla kabul edilemez olduğu ve yanlış yapmanın utanılacak bir şey olduğu “çakılır” adeta. Ve aynı zamanda tek bir şansınızın olduğu ve eğer onu batırırsanız, kötü bir not alacağınız her şeyin sona ereceği…
Oysa hayat hiç de böyle işlemez.

3. Otoriteye bağlı olmayı öğrendiniz.

Bazen okuyuculardan bana hayat hikayelerini anlattıkları ve ne yapmaları gerektiğini söylememi istedikleri e-mailler alırım. Anlattıkları genellikle inanılmayacak kadar kişisel ve karmaşıktır. Benim cevabım da genellikle “Hiçbir fikrim yok” olur. Bu insanları tanımıyorum. Neye benzediklerini bilmiyorum. Değerlerinin neler olduğunu bilmiyorum ya da ne hissettiklerini ya da nereli olduklarını. Ben sadece bir yazarım, nereden bilebilirim ki?
Sanırım çoğumuzda, bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen birilerinin olmaması korkusu var. Ne yapmanız gerektiğinin söylenmesi rahatlatıcı olabilir. Güvende hissettirebilir çünkü sonuç olarak başınıza gelecekler için asla kendinizi sorumlu hissetmezsiniz. Sadece hareket planını takip edersiniz.
Otoriteye bağımlılık, tıpkı amaç yerine performansa odaklanmak gibi, sanayi tarihimizin bir eseridir. Bundan 100-200 yıl önce itaat büyük bir sosyal değerdi. Toplumun gelişmesi için gerekliydi.
Bugün körü körüne itaat, problemleri çözmekten çok problem yaratıyor. Yaratıcı düşünmeyi öldürüyor. Akılsızca papağan gibi tekrar etmeyi ve anlamsız kesinliği teşvik ediyor.
Bu, otorite her zaman zararlıdır anlamına gelmiyor. Otoritenin hiçbir amaca hizmet etmediği anlamına da gelmiyor. Otorite her zaman var olacaktır ve iyi işleyen bir toplum için her zaman gerekli olacaktır.
Ancak hepimiz hayatlarımızdaki otoriteyi seçebilmeliyiz. Otoriteye bağlılık asla zorunlu ve sorgulanamaz olmamalıdır. İster dini bir lider olsun, ister patronunuz, öğretmeniniz ya da en iyi arkadaşınız. Hiç fark etmez. Kimse sizin için en doğru şeyin ne olduğunu sizin kadar iyi bilemez. Ve çocukların kendileri için bu gerçeği keşfetmelerine izin vermemek, belki de en büyük hatalardan biri olabilir.

KAYNAK
Kaynakların ilk adresini paylaştım arkadaşlar bana doğru geldiği için.

Edgar Morin – Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

Matematiksel

https://www.edutopia.org/...ow&utm_term=link

https://medium.com/...-boring-221cc1a67576

https://www.theguardian.com/...own?CMP=share_btn_fb

http://www.telegraph.co.uk/...ducation-expert.html

R.T, Uçurtma Avcısı'ı inceledi.
24 Şub 02:02 · Kitabı okudu

Kitap, Kâbil'in Vezir Ekber Han Mahallesi'nden Emir adlı bir çocuğun hikayesini anlatmaktadır.
*** Sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bundan sonraki kısım ipucu (spoiler, tatkaçıran, sürprizbozan) içerebilir. Kitapla ilgili daha genel bilgiler edinmek isteyenler bundan sonraki kısmı okuyabilir.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Kitap, Amerika’da yaşayan kitabın başkarakteri Emir’in 2001 yılı yazında babasının yakın dostu Rahim Han’dan telefon almasıyla başlar. Afganistan’daki olaylardan sonra Pakistan’da yaşamaya başlayan Rahim Han, Emir’e Pakistan’a gelmesini ve ‘yeniden iyi biri olmanın mümkün olduğunu’ söyler. Bu sözler üzerine ahizeyi kapatan Emir, Afganistan kralının düşürülmeden önceki yaşantısını, Kabil’in Vezir Ekber Han Mahallesi’ndeki evlerindeki yardımcının (Ali) oğlu Hasan’la 1975 yılına kışına kadar olan hayat hikayesini hatırlar. Kitabın büyük bir bölümü ve sonrası bununla ilgili gelişmeleri barındırmaktadır.
Emir, dünyaya gelirken annesini kaybetmiş bir çocuk. Babasıyla birlikte Afganistan’ın başkenti Kabil’in Vezir Ekber Han Mahallesi’nde yaşamaktadır. Evlerindeki müştemilatta da evin bütün işlerini yapan yardımcıları Ali ve onun oğlu Hasan kalmaktadır. Emir’in babası hali vakti yerinde bir iş adamı. Oğlu Emir’in bazı hareketleri (kırılgan, ürkek oluşu vs.) onu utandırmakta, Emir, babasının kendisini bir hayal kırıklığı olarak gördüğünü düşünmektedir. Emir vaktini Hasan’la geçirmektedir. Onunla uçurtma uçurup, oyun oynamaktadır, Hasan okuma yazma bilmediği için ona kitap okumaktadır. Ali çocuk felci geçirdiği için yüzünde bazı sıkıntılar mevcut, ayağındaki sorundan ötürü de topallamaktadır. Mahalledeki çocuklar onunla acımasızca alay eder, ancak o buna aldırmamaktadır. Emir’e göre bunun nedeni sakat olan bacağıyla onları yakalayamayacağı ve Hasan’ın dünyaya gelmesiyle yaşama sevincine kavuşmuş olmasından ötürü bu duruma aldırış etmemesidir. Hasan, annesinden hiç bahsetmez. Çünkü annesi onu dünyaya getirdikten sonra bir kez yüzüne bakmış, tavşandudaklı olduğunu gördükten sonra başını çevirmiş ve daha sonra kaçmıştır. Bazen mahalledekiler onun annesiyle ilgili kötü sözler sarf eder, ancak bunları duyan Emir, Hasan'a bunlardan hiç söz etmez. Bir gün Emir'in babası, doğumgünü hediyesi olarak Hasan'ı tavşandudak ameliyatı ettirir. Ameliyat sonrası dudağında belli belirsiz bir iz kalmıştır sadece. Hasan ameliyat sonrası çok mutlu olmuştur. Ancak bu onun içtenlikle mutlu olduğu son şeydir Emir'e göre. Kışları Afganistan'da okullar tatildir ve uçurtma yarışları düzenlenir. Hasan da çok iyi bir uçurtma avcısıdır. 1975 kışında düzenlenen bir uçurtma yarışında Emir de yarışır. Bu yarışı kazanmak Emir için farkedilmek, özellikle babası tarafından farkedilmek adına önemlidir. Nitekim yarışı kazanır. İyi bir uçurtma avcısı olan Hasan, Emir'in yarışta kestiği uçurtmayı yakalamak için koşar. Ancak kötü bir sürpriz onu beklemektedir. Romanın kötü karakteri Assef yancılarıyla beraber onu sıkıştırır ve Hasan'a tecavüz eder. Bu sırada tüm bu olayları gören Emir, galibiyetine bu olayla gölge düşmemesi için bütün bunlara göz yumar. Ancak daha sonra vicdanen rahatsız olur, uyuyamamaya başlar. Babasına da itiraf edemeyeceğinden bu olayı unutmanın tek çaresinin Hasan'ı görmemek olduğunu düşünür. Kendisine doğumgünü hediyesi olan saati Hasan'ın yatağına koyar, ona iftira atar. Emir'in babası Hasan'a yapıp yapmadığını sorar. Ancak Hasan, Emir'in yalanı ortaya çıkmasın diye şaşmaz sadakatiyle "yaptım!" der. Baba onu affeder. Ancak Ali oradan ayrılmak ister. Nitekim kardeşinin yaşadığı yere taşınırlar. Bu olay karşısında Emir'in babası çok üzülür. Afganistan'da yaşanan siyasi değişimlerden ötürü (kralın devrilmesi, monarşinin yıkılması) Emir ve babası Amerika'ya kaçarlar. Emir'in babası göçmenlere verilen parayla yaşamayı kendine yediremediği için bir benzin istasyonunda müdürlük yapar. Haftasonları da Afganların satış yaptığı bir yerde eski şeyler satarlar. Emir orada Afganistan'da bir zamanlar General olan Taheri Bey'le tanışır. Kızı Süreyya Taheri'den hoşlanır. Ancak bu süre içerisinde babasının kanser olduğunu öğrenir. Emir, babası ölürse ne yapacağını düşünmektedir. Ancak bu durum babasını utandırmaktadır. Babası Süreyya'yı kısa bir süre sonra ailesinden ister. Telefonda Süreyya bir süre önce bir erkekle kaçtığını bir ay sonrasında da babasının onları bulduğunu söyler. Kendisiyle ilgili her şeyi anlatır. Emir ise -kendisinin de geçmişinde pişmanlıkları olduğu için- her şeye rağmen onunla evlenmek istediğini söyler. Afgan geleneklerine göre düğün yapılır. Süreyya kayınpederine çok iyi bakar. Bir süre sonra da Emir'in babasını kaybederler. Kitabın ilerleyen bölümlerinde bir süre sonra çocuk sahibi olmak ister Emir ve Süreyya. Ancak -Süreyya'nın sebebi bilinmeyen bir sorundan ötürü- çocuk sahibi olamayacağını öğrenirler. Evlat edinmeyi düşünürler ancak Süreyya'nın babası bu işe sıcak bakmamaktadır. Bir süre sonra kafalarındaki soru işaretlerinden ötürü bu fikri rafa kaldırırlar. Bunun öncesinde de Emir'in bir yayınevine gönderdiği bir öykü beğenilmiştir. Emir yazarlık serüvenine başlar. 2001 yılında Rahim Han'dan aldığı telefon sonrasında da Pakistan'a gider Emir. Rahim Han'ın kaldığı yeri bulur. Rahim Han'ın hasta olduğunu öğrenir. Hasan'ın Emir'e bırakmış olduğu mektubu okur. Zarfın içinde Hasan ve oğlunun fotoğrafı vardır. Rahim Han onların Amerika'ya gidişinden sonra yaşadıklarını kısaca şöyle anlatır:
Rahim Han bir süre Emirlerin, Vezir Ekber Han Mahallesi'ndeki evlerinde yaşamıştır. Emir'in babası evi ona emanet etmiştir. Ancak yaşlılık başa gelip de ev işleriyle başa çıkamaz hale gelmiştir. Hasan'ı arayıp bulur, Ali'nin öldüğünü, Hasan'ın evlendiğini öğrenir. Rica ederek onunla eski eve gelmesini ister. Ancak Hasan kabul etmez. Emir'in babasının öldüğünü öğrenince emanete sahip çıkmak için hanımıyla birlikte bir zamanlar bir iftira yüzünden ayrıldıkları eve dönerler. Ancak o evde kalmazlar, eskisi gibi müştemilatta kalırlar. Evin her işini görürler. Bir gün kapı çalınır, yüzünde derin bir iz olan bir kadınla karşılaşırlar. Bu kadın Hasan'ı küçük bir bebekken terk eden annesi Sanaubar'dır. Pişman olmuştur. Hasan hiçbir şey olmamışçasına eskiye dair hiçbir konuyu açmadan annesine kapısını açar. Hasan'ın eşi hamiledir. Bir süre sonra doğum yapar. Hasan oğluna Sohrab ismini -Şahname'de hayran olduğu karakterin ismini- koyar. Sanaubar torununa gözü gibi bakar. Rahim Han da öyle. Sohrab babası gibi çok iyi sapan kullanır. Hasan da okuma yazmayı öğrendiğinden oğluna da öğretir. Taliban'ın Afganistan'ı ele geçirmesi sonrası Hasan ve hanımı öldürülür. Sohrab ise bir yetimhanededir. Rahim Han Emir'i buraya çağırmasının asıl nedenini açıklar. Ondan Sohrab'ı alıp Pakistan'a getirmesini burada Amerikalı bir çiftin Afgan çocuklar için kurmuş oldukları bir yetimhane olduğunu, onu buraya yerleştireceğini söyler. Emir, Amerika'daki yaşantısını düşündüğü için kabul etmek istememektedir. Çünkü bu çok risklidir. Ancak Rahim Han, Emir'in kendi vicdanıyla hesaplaşabilmesi için bunu yapması gerektiğini söyler. Emir Rahim Han'ın her şeyden haberi olduğunu anlar. Ayrıca bunu yapması için geçerli bir sebep daha vardır Emir'in. Çünkü Hasan, Emir'in kardeşidir. Sohrab, Emir'in yeğenidir. Emir bütün hayatının bir yalan üzerine kurulu olduğunu öğrenince babasına ve Rahim Han'a çok kızar. Taşları zihninde yerine oturtur; mezuniyetinde babasının "Keşke Hasan da burada olsaydı." diye üzülüşünü, Emir'e olan kayıtsızlığını, Hasan'a olan (Emir'e göre) 'aşırı' hassasiyetini... Birkaç gün sonra kararını verir ve tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Rahim Han ona Taliban tarafından vurulmaması için takma sakal yaptırır. Yolculuğu esnasında Ferit adlı bir Afgan kendisine eşlik eder. Kâbil'e vardıklarında şehrin berbat durumda olduğunu görür. Sohrab'ın kaldığı yetimhaneyi bulur. Aslında oradan alındığını, bir Taliban üyesinin elinde bulunduğunu öğrenir. Ferit sayesinde o kişiyle bir görüşme ayarlar. Görüşmenin yapılacağı yere gider. İçeriye girerler. Sohrab çeşitli enstrümanlar eşliğinde dans kıyafetleriyle ortada dans ettirilir. Sohrab'ı alıkoyan kişinin Assef olduğunu öğrenir Emir. Assef, Hasan'dan yıllar sonra intikamını bu şekilde almıştır. Sıra Emir'dedir. Emir'i düelloya davet eder. Adamlarını dışarıya çıkartır ve ne olursa olsun içeriye girmemelerini söyler. İçeriden çıkan Emir de olsa Sohrab'ı alıp gitmesine izin vermelerini emreder. Assef, Emir'i muştasıyla çok feci bir şekilde döver. Birçok kemiği kırılır. Bu duruma dayanamayan Sohrab sapanına davranır. Assef'i Emir'i bırakması için uyarır. Ancak Assef dikkate almaz. Sohrab, sapanını Assef'e nişanlayarak onun sol gözünü çıkarır. Emir ve Sohrab oradan ayrılır. Emir'i hastaneye yatırırlar. Vücudunun birçok yerinde hasar vardır. Uyanınca Ferit'ten Rahim Han'ın bahsettiği yetimhaneyi bulmasını ister. Ancak böyle bir yetimhane yoktur. Rahim Han, Emir'i gitmeye ikna etmek için uydurmuştur bunu. Emir hastanenin güvenli olmaması nedeniyle Pakistan'a kaçar Sohrab'la. Rahim Han mektup bırakmıştır kaldığı yere. Emir'in kendisini bulmasını istemez ve bütün parasını ona bırakmıştır. Emir, Sohrab'ı evlat edinmek ister. Süreyya'yı arar her şeyi anlatır. Süreyya kabul eder. Sohrab'a onu yetimhaneye bırakmayacağına Amerika'ya götüreceğine dair söz verir. Ancak Amerikan hükümetinin Afganistan'dan evlatlık edinme durumuna sıcak bakmamasından ötürü Emir bu sözünü tutamayacaktır. Yasal prosedür gereği Sohrab'ın bir süre yetimhanede kalması gerekmektedir. Bunu Sohrab'a açıklayan Emir, onu hayalkırıklığına uğratır. Süreyya'yla konuşan Emir, Amerika'da göçmenlik bürosunda çalışan akrabası sayesinde Sohrab'ı yetimhanede kalmasına gerek kalmadan Amerika'ya götürebileceğini öğrenir. Bunu söylemek üzere Sohrab'a seslenen Emir, onun banyoda bileklerini keserek intihar ettiğini görür. Hemen hastaneye kaldırılır. Uzun uğraşların ardından hayata döndürülür. Ancak Sohrab eski Sohrab değildir artık. Tepkisizdir. Bir ara Emir bir fırsatını bulur Amerika fikrini tekrar açar. Sohrab olumlu cevap vermez, ancak olumsuz bir cevap da vermez. Emir bunu evet olarak kabul eder. 2001'de bir ağustos günü Amerika'ya giderler. Orada sessizlik içinde yaşantısını sürdürür Sohrab. 2002'de mart ayının bir pazar günü Afganlar bir şenlik düzenler, Emir ailesiyle bu şenliğe katılır. Emir uçurtmaları görür ve Sohrab'ı harekete geçirebilmek umuduyla bir uçurtma satın alır ve Sohrab'la uçurmak ister. Sohrab kayıtsız kalır. Emir, Sohrab'a babası Hasan'ın çok iyi bir uçurtma avcısı olduğunu söyler. Uçurtmayı uçurur ve ordaki bir uçurtmayı koparır. Sohrab'a "Uçurtmayı senin için yakalamamı ister misin?" diye sorar. Sohrab başını evet anlamında sallar. Emir de -Hasan'ın uzun yıllar önce Emir'e söylediği gibi- Sohrab'a dönerek "Senin için bin tane olsa yakalarım." der. Arkasında çocuklarla beraber koşar. Kitap bu şekilde son bulur.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Kitabı beğendiğimi söyleyebilirim. Ancak yine de canımı sıkan birkaç husustan bahsetmek istiyorum. Başta kitabı okurken Emir karakterinin babasından neden hep -babam değil de- baba diye bahsettiğini düşündüm. İyelik ekini neden kullanmadığını sorguladım başlangıçta. Bunun dışında Afgan toplumuyla ilgili birkaç cümlenin bizim toplumumuz için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Kitapla ilgili 61, 175 ve 176. sayfalara ait alıntılarımı okursanız, siz de bana hak vereceksiniz. Sanırım bütün doğu toplumları aynı. Yazarın sayesinde duygudan duyguya savruldum: acı, hüzün, sevinç, öfke, kızgınlık... Yazarın, kitabın başkarakteri Emir'i okurun gözünde aklamaya çalıştığını ifade eden birkaç yorum okudum. Ben de bu yorumlara katılıyorum, ne yazık ki aynı fikirdeyim. Hasan'ın acı çektiği yetmiyormuş gibi oğlu Sohrab'ı da aynı meseleye (pedofili) kurban etmesi ayrı bir ironi. Bunun da ötesinde kitabın sonlarındaki intihar kısmı yazara öfke dolmama sebep oldu. Keşke Sohrab'ı hayata bu denli küstürmeseydi. Keşke Sohrab'ın -pedofilinin bile yıkamadığı- son kalelerini (sözünü tutamaması nedeniyle) yıkmasaydı. Ömrü boyunca Hazara olduğu için itilip kakılan Hasan ve Sohrab karakterlerini bu kadar bedbahtlığa sürüklemeseydi diye düşündüm hep. Emir'in payına düşen acıdan çok daha fazlasını yüklemiş Hazara'ların omzuna yazar. Belki de "Altı üstü bir Hazara değil mi?" diye de düşündü kimbilir! Keşke böylesine buruk bitmeseydi bu roman ve kitabı bitirdiğimde Sohrab'ı daha başka hayal edebilseydim! Kitapla ilgili aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Kitabı okumanızı tavsiye ediyor, okumayı düşünen değerli okurlara keyifle okumalar diliyorum.