• Bunca yaşanmışlığı içinde barındıran dünya,o kocaman tarihiyle ,savaşları,ölümleri,yaraları,bitmek tükenmek bilmeyen ızdırapları,içinde hazin sonlar barındıran delilikleriyle koca bir hastane olarak nitelendirilse yanlış olmaz sanırım.
    Doğal yaşamın şartlarının değişmesi ve insanlığın kendi değerlerini yavaş yavaş kaybetmesiyle ortaya çıkan hastalık kavramının başlangıcını şöyle tanımlayabiliriz esasen;
    ‘Her şey elmanın yeryüzüne düşüşüyle başladı’’
    Hastalıkların tarihi incelendiğinde bazı toplumlar tarafından ‘Tanrının Gazabı’olarak nitelendirilen hastalıklara(komik değil mi? ) ,yüzyıllarca ve belki hala etik ve ahlaki mistik anlamlar yüklenmiştir.
    Fakat hastalıklar insan ve onun sosyal davranışlarının kaotik sonucudur.
    Avcı –toplayıcı yaşam süren ve dağınık gruplar halinde yaşayan Homo Sapiens ,sürekli değiştirdikleri yer ve su kaynakları sayesinde, yerleşik hayatı ve kalabalığı seven mikroorganizmaların kendi içlerine sızmasına yıllarca izin vermemişti.Fakat gruplar arası etkileşimin artması farklı ve dirençli mikroorganizma gruplarının bir araya gelmesini kolaylaştırırken aynı zamanda yerleşik hayata geçen insan oğlu,dünyayı sömürge haline getirirken kendisi de yerleşik mikroorganizmaların kurbanı oldu.
    Hayvancılık ve yerleşik yaşam sayesinde sayısını giderek arttıran insanoğlu daha fazla kaynağa ihtiyaç duymaya başladı.Kaynak tüketimi arttıkça ,ekosistemin bozulması kaçınılmaz hale gelirken bir yandan da tarımın ve hayvancılığın artması,diğer türlere özgü hastalıkların bir takım mutasyonlar geçirerek insanda vuku bulmasına sebep oldu.
    Neolitik dönemde sığırlar insan patojen havuzuna tüberküloz,çiçek virüsü ve diğer virüsleri kattı.Domuzlar ve ördekler gribal enfeksiyonları bulaştırırken,hareketimizin destekçisi atlarda rinovirüsleri yani bildiğimiz soğuk algınlığını hastalık hazinemizin içine ekledi.Günümüzün BSE-CJD krizi ;yani Creutzfeldt-Jakob hastalığı,süngerimsi ensefalopati hayvandan insana geçen hastalıkların en iyi örneklerinden biridir.Hayvan etlerinin yenmesinden farklı olarak da su yoluyla bulaşan salmonella ,tifo,bazı mantarlar insanın başka açılardan da zayıf olduğunu kanıtladı.Bir yandan insanlar arası etkileşim ve farklı yörelerden evlilikler de zamanla hız kazanıyordu.Bu da bilinen ölümcül bir hastalığı başka bir bölgenin ölümcül hastalığı haline getirmeye yetiyordu.Tarihçi Tukididis;
    Bu duruma örnek olarak Mısır da başlayan baş ağrısı,kusma ,göğüs ağrısı ve kasılmalarla beraber tenleri kabartı ve çıbanlarla doldurduktan sonra bağırsakları ele geçirip ölümle sonuçlanan bir hastalığın Yunanistan’ı kırıp geçirdiğinden bahseder.Bu hastalığın ne olduğu hala pek bilinmemekle beraber Atina ‘nın düşüş dönemini hızlandırdığını tüm tarihçiler teyit edebilir.
    Yunanista’nın devrilmesinden sonra egemenliği ele geçiren Roma da Antonine Vebası ve kızamıkla savaşmış ve büyük kayıplar vermiştir.
    Gel zaman git zaman ,bu hastalıkların yol açtığı salgınlarda o kadar çok kayıp verildi ki,bir şey çokça başınıza geldiğinde artık bağışıklık kazandığınızı söylememenin imkanı yoktur.Konakçı yokluğunda patojenlerin de kaybına sebep oldu.Bu hastalıklar yok olurken yerini başka hastalıklara bırakmaya devam etti.
    Madem insanı konakçıları azaldı deyip,meydanı boş bulan kemirgenler veba basili gibi hastalık yapıcı etkenlerin taşıyıcısı olmaya başladılar.Lenf bezlerine yayılan ve koltuk altı,kasık boyunda şişliğe sebep olan ,hıyarcık vebası tahmin edildiği üzere ilk defa Roma da kayıtlara geçmiştir.MS 540 da Mısır da başladığı bilinen bir veba salgınının Akdeniz ve Konstantinapolis’e saldırdığı sonrasında Kuzey Afrika ve Avrupa yı da ele geçirdiği bilinmektedir.Şeytan imgeleri,ölüm dansı(camille saint-saëns’in Danse Macabre ‘si mesela) sembolleri,mahşer atlıları ;Kara Ölüm vebanın sessiz söylemleri haline geldi.Zavallı ortaçağ insanı biyolojik gerçekliklerden bihaber ,Tanrının gönlünü hoş tutabilmek adına türlü sapkınlıklara göz yumdu.Sözde cadı kırımları ve ruhani kaos biyolojik hastalıklara ,psikiyatrik bir takım hastalıkları ekledi desek pek de yanılmış olmayız sanırım.
    Yine de en büyük sağlık dehşetlerinden birini Hispaniola’ya (Bugünkü Dominik Cumhuriyeti ve Haiti) ayak basıp Eski ve Yeni Dünya’nın temasına sebep veren Kolomb’un yaşattığı da mühim bir gerçektir.Pizaro İnkaları ve Aztekler;İspanyolların gemilerinin ve tatlı sevimli domuzlarının taşıdığı grip ve çiçek gibi hastalıkların kurbanı olmuşlardır.
    Kendi kayıplarını karşılamak konusunda ısrarcı olan İspanyol ve Portekizliler ;Afrika yerlilerini köle olarak ülkelerine getirmeye başladılar.Bu da sarı humma ve sıtmanın Avrupa da yayılmasına sebep oldu.
    Frengi askeri ve tüccar kesimlerle yayılmayı sürdürürken,Sanayi devriminin etkisiyle kentlerin atıklarından doğan tifüs büyük bir salgın yaratacaktı.
    Kolera 19.yüzyılın yeni hastalığı olarak dünyanın büyük kısmını büyük zaman dilimlerinde etkiledi.Sanayi devrimi dünya üzerinde tarımın ortaya çıkışının yarattığı yeni hastalıkları ortaya çıkardı.Madenciler ve çömlekçilerde görülen akciğer hastalıkları gibi mesleki deformiteler mikrobiyal hastalıkların yerini aldı.Zengin ve yaşlanan ulusta kanser,diyabet,hipertansiyon gibi sorunlar baş göstermeye başladı.Kolera ve diğer ölümcül hastalıklar gerilemiş olsa da yüzyıl hastalıkları insanın karşısına farklı şekillerde getirdi.Büyük savaşın hemen ardından gelmiş geçmiş en kötü pandemik hastalık olarak bilinen İspanyol Gribi,60 milyon insanın ölümüne neden oldu.İlerleyen zamanlarda AIDS,Ebola,Lassa ve Marburg ateşi gibiyeni hastalıklar ortaya çıkmıştır.
    Evrimsel açıdan ,insanın hastalıkların içinde yeni tedavi usullerinin sürekli deneniyor olmasıyla beraber düşmanı yok edecek değil, düşmanın iç mihraklara girmesini engellemeye yönelik bir tutum sergilenmeye başlandı.
    Kadercilikten kurtulup yeni çözümler üretmeye ve metanetli olmaya başlayan insan oğlu;şifacıları,hekimleri yetiştirmeye başladı…
    Kitabın tarihe bakışı,felsefi değerlendirmeleri oldukça güzeldi fakat yazarın ön sözde belirttiği gibi,tıp batıdan ibaret değildi,doğu tıbbı yetersiz anlatılmıştı....
  • Selam arkadaşlar umarım iyisinizdir,

    Yaklaşık on gün süren bir okuma oldu. Ara ara kitaptan koptum, başka bir kaç kitaba daldım. Çevirideki sıkıntıdan mıdır (dolabı karıştırırken buldum, çok eskiden alınmış.), odaklanma sorunum olduğu bir döneme denk geldiğinden mi, çok farklı tarzları okuduktan sonra buna geçmenin vermiş olduğu şoktan mı, yoksa romantizm dozu, bir erkek okur olarak bana fazla mı geldi çözemedim. (Belki de hepsi...)

    Sıkıntılı bir okuma süreci oluyordu ama bir yandan da kitabı bırakmak istemiyordum çünkü müthiş betimlemeler, hayata dair çok önemli tespitler ve derin tartışmalar vardı Vadideki Zambak'ta. Resmen birbirimizle didişdik durduk, Henriette ve Felix'in ilişkisine döndü ilişkimiz:) Birbirimizden kopamadık ve özellikle son elli-altmış sayfanın vuruculuğuyla beni alt üst ederek bitti roman.

    Ben sitede sızlanıp dururken, bazı arkadaşlar da yorumlarında bu romanı okurken sıkıntı çektiklerini ve yarım bıraktıklarını söylediler. Tavsiyem; direnip, sonuna kadar okumaları. Buna değecek nitelikte bir eser olduğunu düşünüyorum.

    Vadideki Zambak belki de en fazla alıntı işaretlediğim kitaplardan biri oldu. Tam bir aforizma deryası. Balzac, tutkulu bir aşk çerçevesinde, aşk, ahlak, erdem kavramlarını derinlemesine irdeliyor. Okumayı yaparken karakterlerle kafamızda tartışmaya başlamışsak, yazarın, aslında karakterler üzerinden okuru ve kendisiyle karmaşık ve sonsuza uzayan bir tartışma başlatmak istediğini kabul etmemiz gerekir.

    Balzac, bu evrensel konuları, Monsieur de Mortsauf, Henriette, Felix, Lady Arabelle gibi güçlü ve derin karakterleriyle ortaya koyarken, ucu açık bir tartışma ve insanların içinde sonsuza kadar devam edecek olan sorgulamaları müthiş anlatımıyla bize sunuyor.

    Karakterler üzerinde kesinlikle keskin bir yargıya varamıyorsunuz, içinizde hep bir soru, hep bir acaba... Henriette'e kızacakken birden İngiliz Lady Arabelle ortaya çıkıyor ve bu kadın karakterlerin çatışması üzerinden öylesine bir erdem tartışması ortaya çıkıyor ki zihniniz alt üst oluyor. Kitabın gücü de buradan geliyor zaten. Vadideki Zambak, insanın karmaşık ve değişken gerçekliğini vurguluyor. Yaşadığımız döneme, coğrafyaya, kişiliklerimize göre değişkenlik gösteren ahlaki değerler, aşka bakış açımız, tercihlerimiz ve önceliklerimiz...

    Balzac, insanoğlunun varoluşundan sonsuza dek içinde devam edecek olan tutkuların ve değerlerin savaşını, Vadideki Zambak gibi klasikleşmiş bir romanla ölümsüzleştirmiş.

    Herkese iyi okumalar dilerim, sevgiler...
  • Hey dostum. Birinin bana iyi olduğumu söylemesine ihtiyacım var. Lütfen ne kadar iyi göründüğümü söyler misin?
    -------------------
    Orijinal adı “Papillon” olan 1973 yapımı “Kelebek” filminin iki sahnesinde geçen şu replik, filmin ana temasını ortaya koymaya yetiyor aslında:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Bu meydan okumayı yapan Kelebek, birebir gerçek hayattan alınmış bir karakter. Zira filmde yaşanılan her şey, Henri Charriere adlı bir Fransız vatandaşının kendi hayatını kaleme aldığı “Papillon” adlı otobiyografi kitabından beyaz perdeye aktarılıyor.

    Henri Charriere, yani Kelebek’in bu kitabı yazma hikayesi de hayatı gibi enteresan. Cezaevinden kurtulduktan soma bir kitapçının çok satanlar reyonunda, bir mahkumun cezaevi hatıralarım kaleme aldığı bir kitap görür ve şaşırır. ‘Benim cezaevi hayatım bundan daha enteresan. Bunun daha iyisini yazarım ben. Bu ne ki?’ diye düşünüp kitabım yazmaya başlar. Profesyonel bir yazar olmamasına rağmen, kitabı sade ve içten bir uslupla yazması enteresan hayat hikayesiyle birleşince, “Papillon” umduğundan daha fazla ilgi görür. Kısa sürede 2 milyon satış rakamına ulaşır bu gerçek hayat hikayesi.
    Bu otobiyografik eser öyle imkansız ve heyecan dozu yüksek hadiselerle kuşatılmıştır ki, neredeyse insanın kitapta yazılanlara inanası gelmez ilk başta.

    Öyle ki bir kitab eleştirmeni, “Papillon” için şu sözleri sarf eder: “Eğer Henri Charriere kitabında yaşadığını iddia ettiği olayları gerçekten yaşadıysa ona helal olsun. Yok eğer yaşamadıysa da hayal gücüne helal olsun”…

    Peki kimdir Henri Charriere? Yahud, nam-ı diğer “Kelebek”? Charriere, Marsilya’da kendi yağında kavrulan bir tüccardır. Yani işinde gücünde bir Fransız vatandaşıdır.

    Charrierre’nin enteresan hayat hikayesi, muhitinde bir kadın satıcısının öldürülmesiyle başlar. Zira, öldürülen kadın satıcısını, ahlakî değerlere önem veren bir insan olduğu için Kelebek’in öldürdüğünü düşünür Fransız polisi. Kelebek, yakalanıp mahkeme huzuruna çıkardır. Bu cinayeti kendisinin işlemediğini söylese de mahkeme heyetini ikna edemez ve Fransız Guyanası’nda müebbete mahkum edilir.

    Kelebek’in bu cezayı aldıktan sonraki yaşadıklarım anlatmaya başlar Yönetmen Franklin J. Schaffner sinema filminde. Fakat, filmin başarısı için sadece Kelebek’in enteresan hayat hikayesine güvenmez yönetmen Schaffner. Bu filmi iki müthiş karakter oyuncusuyla domine eder. Biri, filmde Kelebek’e hayat verecek olan Steve McQueen, diğeri O’nun en yakın cezaevi arkadaşını oynayacak olan Dustin Hoffman.

    Film, Fransa anakarasından Fransız Guyanası’na gitmek üzere bir meydanda çırılçıplak toplanan mahkumlara konuşma yapan Vali’nin kadraja girmesiyle başlar. Vali konuşmasının sonunda şunu söyler orada derdest haldeki mahkumlara:

    – “Fransa’yı unutun ve elbiselerinizi giyin”..

    Bu söz, mahkumların bir daha anavatana geri dönemeyeceğinin işaretidir aslında. Zira Fransız Guyanası’ndaki adaya sadece müebbetlik mahkumlar yollanmaktadır. Ve oraya giden mahkumlar affedilse bile orasının malı olarak kalmaktadır. Orası için şu efsaneyi söylerler:

    “Buraya mahkum olarak girip de şimdiye kadar çıkan olmadı. Buradan sadece tek şekilde çıkılır. O da ölü olarak!”.

    İşte o Guyana’ya giden mahkumlar içinde kahramanımız Kelebek de (Steve McQueen) vardır. Mahkumlar gemiye bindirilmek üzere sokakların arasından götürülürken, pencerelere, balkonlara ve kapıların ağzına doluşmuş insan seli, bir tiyatro izler gibi bu sevkiyatı izlemektedir.

    O kalabalığın arasında Kelebek’in sevgilisi de vardır. Kadın o kalabalığı yararak bir adım ileriye atılır ve “Kelebek! Kelebek! Geri döneceksin Kelebek. Merak etme, geri döneceksin!” diye ağlamaklı bir sesle de olsa umut vermek ister kahramanımıza. Fakat, Kelebek’in hemen yanındaki tecrübeli bir mahkum, şu cümlesiyle daha başlamadan bitirir o umudu:

    “Hayır dönmeyeceksin!”..

    Lakin, Kelebek bir cümleyle umudu yerleyeksan olan insanlardan değildir. Öyle kolay teslim olmaya niyeti yoktur. Daha gemideyken firar etme planları yapmaya başlar.

    Kelebek, gemide uzun yıllar kendisine yol arkadaşlığı yapacak başka bir mahkum Louis Dega (Dustin Hofman) ile tanışır. Dega, devlet tahvillerinde sahtekarlık yapmış uluslararası bir kalpazandır.

    Kelebek ve Dega birbirine tamamen zıt karakterde iki insandır aslında.

    Zira Dega; teslimiyetçi, paranın satın alma gücüne boyun eğmiş, realist, şehirli bir zengindir. Yani amiyane tabirle kapitalist bir insandır.

    Kelebek ise, Dega’nın aksine, itaatsiz, paranın gücüne boyun eğmeyen, romantik ve köylü bir insandır.

    İçinde bulundukları zorlu ortam, birbirine zıt karakterdeki bu iki insanı bir araya getirir. Zira gidecekleri Guyana’da ayakta kalmaları için Dega’nın nüfuzu ve parasına, Kelebek’in bileği ve zekasına ihtiyaçları vardı. İlk başlarda sanki ticarî birlikteliği andıran bu arkadaşlık, gün geçtikçe yıllar sürecek sarsılmaz bir dostluğa dönüşecektir.

    Götürüldükleri Guyana’daki cezaevi müdürünün, yeni gelen mahkumlara hitap etmek için söylediği şu sözler, oradaki cehennem günlerinin bir fragmanı niteliğindedir adeta:

    – “Biz sizi rahipler gibi konuşarak tedavi etmeyiz. Burada tehlikeli insanları zararsız insanlara çeviriyoruz. Bunu da sizi kırarak yapıyoruz. Beyninizi kırarak… Size sunduklarımızla yetinin ve tükettiğinizden daha az acı çekin!”..

    Fakat kahramanımız Kelebek’in ona sunulanlarla yetinmeye hiç niyeti yoktur. Ve ilk kaçışım sahneye koyar. Aslında planlanmış bir firar teşebbüsü değildir bu. Spontan bir şekilde gelişir her şey. Cezaevi dışında timsahların olduğu bir nehirde çok tehlikeli şartlarda çalıştırılmakta-dırlar. O zoraki mesai günlerinden birinde, Kelebek’in dostu Dega’nın ayağı takılır ve nehre düşer. Bunu gören gardiyanlardan biri, ‘Niye düştün (!)’ diye Dega’yı dövmeye başlar. Dostunun dövülmesine yüreği el-vermeyen Kelebek, o gardiyana saldırır ve yere serer. Akabinde ortalık karışır ve o hengamenin kendine sunduğu firar fırsatım değerlendirerek oradan firar eder.

    Kaçmadan günler önce oradaki bir mahkumdan aldığı bilgiyle bir tüccarın yanma gider. Fakat, bu paragöz tüccar onu ele verir. Kelebek’i, para karşılığında cezaevinden kaçanların peşine düşen insan avcılarına teslim eder. Ve bu spontan olarak gelişen ilk firar tecrübesi başlamadan sona erer.

    Daha başlamadan biten bu firar teşebbüsü ona pahalıya mal olur. Zira oradan ilk firar teşebbüsünün cezası, en ağır şartlarda 2 yıl aralıksız hücre cezasıdır. Kelebek, girenlerin çoğunun bir daha gün yüzü görmeden ölüp gittiği “sessiz ölüm” hücrelerine atılır. O hücrelerin en büyük özelliği, izole edilmiş sessizlik halidir. Kelebek, bu durum için şu ifadeleri kullanır:

    – “Çinliler, işkence için mahkumun başına düşen su damlalarım keşfetmişler. Fransızlar ise sessizliği!”..

    Hücreye girer girmez ileri geri adım atar Kelebek. Topu topu 5 adımdır hücrenin genişliği. 5 adım ileri 5 adım geri volta atmaya başlar. Volta atarken şunları haykırır yüreğinden:

    – “Bir iki üç dört beş dönüş. Bir iki üç dört beş dönüş: Yürüyorum, durmak yorulmak bilmeden hırsla yürüyorum. Genellikle gevşek olan bacaklarım bugün gergin. Başıma gelenlerden soma sanki bir şey ezmek ister gibiyim. Ayaklarımla neyi ezebilirim ki? Altımda betondan başka şey yok. Hayır böyle yürümekle pek çok şeyi ezebiliyorum. Yönetime hoş görünmek için bu kadar alçalabilen doktorun ödlekliğini eziyorum. Başka bir sınıfın acı ve sıkıntılarına kayıtsız kalan bir sınıf insanın kayıtsızlığım eziyorum. Fransız halkının cehaletini, iki yılda bir Saint Martin de R6’den yola çıkan insan yükünün nereye gittiğim ve nasıl olduğunu düşünmeyecek kadar ilgi ve meraktan yoksunluğunu eziyorum. Belirli bir ceza işlediği gerekçesiyle bir adam hakkında patırtılı yazılar yazan polis muhabirlerinin birkaç ay sonra aynı adamın varlığını bile unutabilmelerini eziyorum.

    Günah çıkaranları dinleyen, kürek cehenneminde olup bitenleri bildikleri halde susan Katolik papazlarım eziyorum. Suçlayanla kendini savunan arasında bir ‘hitabet oyunu’ halini alan ceza muhakemeleri usulünü eziyorum. ‘Durdurun kuru giyotininizi, yönetime bağlı memurların kollektif sadizmine bir son verin!’ demek için sesini yükseltmeyen ‘İnsan hakları Kuruluşu’nu çiğniyorum. Hiçbir örgüt yahut kuruluşun, bu yöntemin sorumlularını sorguya çekip, çürüme yolunda iki yılda bir neden mahkumların yüzde sekseninin yok olduğunu sormayışını çiğniyorum. İntihar, düşkünlük, devamlı açlık, skorbüt, verem, delilik ve erken bunama teşhisleriyle imzalanmış resmî ölüm raporlarım çiğniyorum. Kim bilir daha neler eziyorum ayaklarımın altında? Ama bütün bu olup bitenlerden sonra, herhalde eskisi gibi yürümüyor, her adımda bir şeyler çiğniyorum.

    Bir iki üç dört beş… Ve saatler… ağır ağır akıp geçerken yorgunluk sessiz isyanımı bastırıyor.”

    Bu hücrede mahkumlara doyacakları kadar değil, ancak ölmeyecekleri kadar yemek verilmektedir. Hasta olsalar dahi hücrenin kapısı hiç açılmaz. Oraya giren mahkum, ta ki 2 yıllık hücre cezası bitene kadar o hücrenin 4 duvarından başka bir şey göremez.

    Orada sayım, mahkumların her sabah kelleleri girecek kadar delikten kafalarını dışarıya çıkarmaları suretiyle yapılmaktadır. O sayımlardan birinde, Kelebek’in yan hücresinde kalan bir mahkum, kendini motive etmek için Kelebek’e seslenerek

    “Hey dostum. Birinin bana iyi olduğumu söylemesine ihtiyacım var. Lütfen ne kadar iyi göründüğümü söyler inisin?” diye yalvarması, oradaki mahkumların nasıl bir ruh halinde olduğunu göstermesi açısından ipucu verir.

    Kelebek, o mahkuma “Dostum çok iyi görünüyorsun!” diye moral verse de, bu moral o mah-kumu uzun süre hücrede yaşatmaya yetmez ve bir süre sonra o mahkum hayatım kaybeder.

    Dega, dostu Kelebek’i hücrede sahipsiz bırakmaz ve gardiyanlara rüşvet vererek, ayakta kalabilmesi için ona Hindistan cevizi gibi direnç verici meyvalar yollar. Kelebek, ilk zamanlar bu meyvaları yiyerek ayakta kalır. Orada kendini bırakmaz. Kah spor yapar, kah beynini çalıştıracak matematik hesapları yapar kafasından. Dış dünyaya dair hiçbir emarenin olmadığı o daracık hücrede, 24 saati dolu dolu yaşar adeta. Hatta öyle ki, mahkumları gözetlemek için tepelerinden açılan ızgaralı bölmeye doğru haykırarak idareye meydan okur bir gün:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Fakat bu meydan okuma günleri çok fazla sürmez. Zira, cezaevi yönetimi ona dışarıdan yiyecek yardımı yapıldığını fark eder ve bu yardımı kimin yaptığım ondan öğrenmek ister. Kahramanımız tüm işkencelere rağmen dostu Dega’yı satmaz. Bunun üzerine Müdür, verilen az miktardaki günlük tayının daha da azaltılarak yarıya düşürülmesini emreder.

    Bu aslında Kelebek’in zamana yayılmış ölüm ilamıdır. Zira, oraya giren mahkumların neredeyse yarısı 2 senelik cezalarım dolduramadan gıdasızlıktan ölüp gitmektedir zaten. Bunun üstüne bir de tayınının yarıya düşürülmesi, artık onun çok kısa sürede hayata veda etmesi demek olacaktır.

    Artık çok zor günler beklemektedir Kelebek’i. Gün geçtikçe vücudu zayıflamakta, vücudu zayıfladıkça da direnci kırılmaktadır. Kınlan direnci ruhî durumuna da sirayet eder. Öyle ki, artık akıl sağlığım yitirme sınırında gezmektedir. Bu durumu, gördüğü rüyalarına da tesir eder. Enteresan rüyalar görmeye başlar. Şuuraltına yolculuk yapmaya başlar bazı geceler. Geçmişine gidip, bazı hadiselerle yüzleştirdiğini görür.

    O rüyalardan birinde, kendini kızgın çöller ortasında mahkeme heyetinin karşısında bulur. Mahkeme heyetinin reisi, ondan son savunmasını yapmasını ister. Tam o esnada, şu diyalog geçer aralarında:

    – “Kelebek: Ben masumum. O pezevengi ben öldürmedim.

    Hakim: Bu doğru. Ama senin suçunun onun ölümüyle ilgisi yok. Kelebek: Nedir peki benim suçum?

    Hakim: Senin suçun daha büyük. Seni harcanmış, boşa geçen bir ömürden dolayı suçluyorum.”

    Hücrede haftalar aylar geçer. Müdür’ün her gün kendisini sıkıştırıp, şartlarım iyileştirmesi teklifine rağmen, dostu Dega’yı ele vermez. Gitgide erimeye başlar hücrede. Öyle ki, dişleri bile dökülmeye başlar vitaminsizlikten. Artık yapacak bir şey yoktur. Son çare olarak böcek yemeye karar verir. Yakaladığı böcekleri, su dolu tasının içine katarak böcek çorbası yapar ve onunla beslenmeye çalışır. Dostunu satmamak için, adeta kendi hayatım ortaya koyar.

    Daha birkaç ay önce tanıştığı bir insan için kendini feda etmekten geri durmaz.
    Müthiş bir insanlık dersi verir bize Kelebek. Kendisine pahalıya mal olacak bir insanlık dersi hem de. Daha bırakın tehlikeyi, boşboğazlığından en yakın dostunu bile satmaya teşne olan bizlere, akademik mikyasta bir insanlık konferansı verir adeta bu hücrede.

    Bir gün hücresinin kapısı açılır. Kelebek cansız bir şekilde hücrenin ortasında yatmaktadır. Gözlerinin feri yoktur, o yüzden gelenlerin kim olduğunu göremez. Gelen, cezaevi müdürüdür. Zira, Kelebek’in 2 yıllık hücre cezası sona ermiştir. Gardiyanlar onu omuzlarından tutarak hüc-reden çıkarır ve revire götürürler. Kelebek bu ölüm odasından sağ salim çıkmayı başarmıştır.

    Dostu Dega, Kelebek’i görünce sevinçten ağlamaya başlar. Fakat sevinci ona kavuşmasından ziyade, dostunun kendi hayatim ortaya koyarak onu idareye satmamasınadır. Bu insanlık ifadesi, onu derinden etkilemiştir. Zira, şimdiye kadar en yakınları da dahil olmak üzere, hiç kimse Dega için kendini riske atmamıştır.

    Kısa sürede kendini toparlayan Kelebek, tekrar firar planlan yapmaya başlar. Dostu Dega, parasının gücüyle dışında bir tekne ayarlar Kelebek ve bir diğer arkadaşı için. Fakat kendisi kaçmayı düşünmez. Zira risk almadan yaşamayı seçen bir insandır Dega. Yakalanıp öldürülmekten korkmaktadır. Dışarıda yakalanıp öldürülme tehlikesiyle yaşamaktansa, içeride risksiz bir şekilde ömrünün sonuna kadar yaşamayı yeğler. Oysa Kelebek öyle değildir. Kendisine takılan Kelebek lakabının neden konulduğunu gösterircesine yaşar. Kelebekler kısa yaşar ama hür ölür. O, uzun ve esaret altında yaşamaktansa, kısa fakat özgür olarak yaşamayı tercih eder.

    Dega’yı kaçmaya ikna etmek için “Beni öldürebilirler, ama sana sahipler!” der Kelebek. Fakat yine de Dega’nın fikri değişmez ve firar planlarına dahil olmaz.

    Ancak, işler Dega’nın düşündüğü gibi cereyan etmez. Hayat hesaba gelmez. Zira, firar gecesi Kelebek’e yardım eden Dega’yı gardiyanlardan biri görür ve o da onu etkisiz hale getirmek zorunda kalır. Kendisi de geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir artık. Orada kalırsa her halu-karda ceza alacağım düşünerek, istemeden de olsa bu firara dahil olur.

    Kelebek, Dega ve diğer mahkum, sağ salim cezaevi dışına kaçmayı başarırlar. Ne var ki, kendilerini o adadan uzaklaştıracak tekneye vardıklarında sükutu hayale uğrarlar. Zira, tekne hareket edemeyecek kadar harap haldedir. Onunla oradan kaçmaları imkansızdır. Kaçmaları için tonlarca para verdikleri adam kazık atmıştır onlara.

    Yaya olarak günlerce kıyı şeridi boyunca yürüdükten soma, Cüzzamlılar Adası’na denk gelirler. Çaresiz olarak, sadece cüzzamlılarm yaşadığı bu adada yaşamaya başlarlar. O adanın Reis’inin kalbini kazanırlar. Onlara değerli elmaslar verir Reis. Onlar da o elmaslarla güzel bir tekne alıp Venezuela’ya kaçarlar.

    Fakat burada Kelebek’in dostu Dega ve diğer mahkum yakayı ele verir. Kelebek artık tek başına firar etmek zorundadır. Guajiro Kızılderililerinin yaşadığı bir köye kendini atan Kelebek, burada çok uzun bir süre yaşar. Yakalanmadan uzun zaman kendini orada muhafaza eden kahramanımız, oradan da ayrılarak bir manastıra sığınır.

    Fakat bu uzun süreli kaçışın son durağı olur o manastır. Zira, başrahibe onu ihbar ederek Fransız polisine yakalatır. Ve tekrar Fransız Guyana’sındaki kaldığı hapishaneye geri götürülür.

    Artık işi çok daha zordur Kelebek’in. Zira ikinci firar teşebbüsünü yaptığı için hücre cezası katlanır. 5 yıl “sessiz ölüm hücresi” cezasına mahkum edilir.

    Ne var ki, ilk hücre cezasındaki tecrübelerinin yardımıyla, 5 yıllık tecrit cezasını tamamlar ve iyice yaşlanmış olarak o hücreden de çıkar. O hücreye girdiğinde simsiyah olan saçları, kar beyazına boyanmıştır. Yürümekte güçlük çekmektedir. Tüm bunlara rağmen, orada ölmeye niyeti yoktur. Daha hücreden çıkar çıkmaz firar planları yapmaya başlamıştır.

    Cezaevi idaresi, onu ömrünün sonuna kadar geçireceği “Şeytan Adası”na yollar. Orası dört tarafı okyanusla çevrili küçük bir sürgün adaşıdır. Cezaevinde uzun yıllar yatıp yaşlananları oraya yollamaktadır Guyana idarecileri. Orada her mahkumun tek göz kulübesi vardır. Gündüz bahçe işiyle uğraşan mahkumlar, gece o kulübelerde kalmak tadır. Yani bir çeşit açık cezaevi gibidir orası. Guyana’da kalan birçok mahkum oraya gitmek için can atmakta, müdüre rüşvet olarak bir ton para vermektedir.

    Fakat kahramanımız için, onların gözetimi altında olan her yer cezaevidir. Esaret esarettir. Ne kadar iyi şartlarda olursa olsun, yine de oradan kaçmayı kafasına koyar daha yolda giderken.

    Kelebek, adaya gider gitmez, henüz kalacağı kulübeyi bile görmeden, sağı solu kolaçan etmeye başlar. Oradan nasıl firar edebileceğini hesabım yapmaya başlar. İlk günden başlamıştır firar mesaisine.

    Lakin buradan firar etmek imkansızdır. Zira adarım dört bir yanı kayalıklarla çevrili uçurumlarla doludur. Uçurumların denize yüksekliği en az 100 metredir.

    Tam o esnada dostu Dega’yı görür. Fakat dostu Dega hiç iyi görünmüyordur. Zira akıl sağlığını yitirmiş gibidir. İki eski dost kucaklaşırlar. Dega’nın, yıllar sonra karşılaştığı Kelebek’e, tuhaf şekilde, “Elimde fazla domates tohumları var. Belki sen de kendi bahçeni kurmak istersin” demesi, teslimiyeti çoktan kabul ettiğini gösterir. Fakat Kelebek’in ne tohum ekmeye ne bahçe kurmaya niyeti vardır. Dega’nın bu teslimiyetçi haline kızsa da, ona acıdığından dolayı sesini çıkarmaz ve çaresizce kayalıkların önüne giderek, elindeki Hindistan cevizini yemeye başlar. Meyvanın içi bitince de kabuğunu okyanusa atar.

    Fakat tam o anda tesadüfen bir şey keşfeder. Okyanusa fırlattığı Hindistan cevizinin, dalgaların yardımıyla önce kıyıya vurduğunu, ardından okyanusun ortasına doğru açıldığını görür. Bunun üzerine, hesap yapmak için, bir Hindistan cevizi daha atar okyanusa. Ve o Hindistan cevizi de aynı şekilde uzaklaşır kıyıdan. Kıyıdan uzaklaştıran dalga 7. frekanstır. Yani her 6 dalga kıyıya vurduktan soma, 7. dalga okyanusa doğru atıp savurmaktadır. Söz konusu 7. dalgayı hesap ederek kayalıklardan aşağı atlarsalar, oradan kaçıp kurtulacaklardır.

    Hemen dostu Dega’yla birlikte 2 tane torba sal yapar. Yani bir çuvalın içine denize batmayacak ağırlıkta Hindistan cevizlerini doldurarak, ilkel bir sal imal ederler.

    Kelebek ve Dega okyanusa atlamadan önce birbirlerine sarılırlar. İki dostun, ömürlerinin sonuna kadar son görüştükleri andır bu. Bir daha birbirlerini göremeyeceklerdir. Zira, Dega’nın okyanusa atlamaya niyeti yoktur. O okyanustan sağ salim kaçıp kurtulan olmamıştır. Kelebek, onun peşinden Dega’nın atlamayacağını biliyordur aslmda. Ama sanki sözleşmiş gibi, ikisi de birbirine bu durumu hissettirmez.

    Ve Kelebek, tam 7. frekansın kıyıya yaklaştığı esnada, ilkel salıyla birlikte okyanusa atlar. Dega, beklendiği üzere, atlamaya cesaret edemez ve geri kalan ömrünü Şeytan Adası’nda tamamlamaya devam eder.

    Kelebek, kendisini oradan kurtaran ilkel salının üzerinde, Şeytan Adası’na doğru son bir kez bakar ve onlara şöyle haykırır:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Kelebek, Şeytan Adası’ndan kaçmamıştır sadece. Teslimiyetten kaçıp kurtarmıştır kendini. Teslim olmamıştır beşerî sistemlerin insanlara zorla dayattığı zorba kanunlara. Hukuk koyucuların kendi hukuklarına bile riayet etmediği adalet sistemine boyun eğmemiştir.
    Zira, firar etmek, sadece kaçmak değil, mücadele etmenin başka bir yoldan devam edişidir!..

    Not: Bu inceleme için wordpress com'dan alıntı yaptım.
  • Bu yıl düzenlenen kitap fuarında tesadüfen katıldığım bir söyleşide bir edebiyat profesörünün "Bu kitabı okumayan çok şey kaybetmiş olur." demesi ve kitaptan büyülenmişcesine söz etmesi üzerine fuarda aldığım ilk kitap olmuştu.

    Yüzyıllık Yalnızlık'ı okuyana kadar hiç klasik kitap okumamama karşın kendime meydan okuyup 3 günde bitirmiş olmam, aslında tam bir klasik kitap okuru olduğumu anlamamı sağladı ve bana keşfedilecek kocaman ve yepyeni bir dünya armağan etti. Bu yüzden kitabın yeri benim için çok çok özel ve ayrıdır.

    Kitabı bütün olarak ele alırsak Buendia ailesinin akraba evliliği ile başlayan hikayesinde sürekli korkulan domuz kuyruklu bebek kehaneti, gerçekten de 6 nesil sonra bir akraba evliliği neticesinde gerçekleşir.

    Bir asır boyunca karakterlerin ve hikayelerin sürekli değişmesine karşın aynı acı, aynı mutluluk, nesiller geçse de değişmeyen simya merakı ve müthiş bir yalnızlık...

    Buendia ailesinin 100 yıllık hikayesi anlatılırken aynı zamanda kasabanın da 100 yıl içindeki müthiş değişimi anlatılır.Kısacası hayata dair her şey bu kitapta.

    Başlarda kitabın en başındaki soy ağacına pek anlam veremesem de kitapta ilerledikçe neredeyse her 20-30 sayfada bir, insan tekrar tekrar inceleme ihtiyacı hissediyor. Çünkü kitapta başından sonuna 6 nesil yaklaşık bir asırlık bir süreçte anlatılırken, yazar çokça aynı isimleri kullanıyor. Bu durum insanı sıkıp kitaptan uzaklaştırmaya itse de aslında kurgunun tartışılmaz bir parçası olduğunu kitap bitince daha iyi kavrayabiliriz.

    Kitap Buendia ailesinin 100 yılını anlatsa da bizim dünyamız için geçmiş, şimdi ve gelecek olarak düşünebiliriz. Sonuçta hepimizi bekleyen aynı son.Yalnızlık.

    Uzun lafın kısası mutlaka okunması gereken harika bir romandır. Yalnız tavsiyem kitabı okumaya karar verirseniz mutlaka sadece bu kitapla ilgilenebileceğiniz boş bir zamanda ve boş bir kafayla okuyunuz. Zira zor bir roman olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim.
  • Yaklaşık 3 hafta önce Kayseri terminalinde yarım saat kadar sonra çıkacak olduğum Ankara yolculuğum için bir kitap arıyordum. Yolda okumalık keyifli sakin yormayan ve fazla imgesel olmayan bir kitap diye geçiriyordum içimden. O sırada oldukca kibar kitapcı arkadaşım muhtemelen beklerken sıkıntıdan okumakta olduğu kitabı bana uzattı. Yolcuk sırasında okunabilecek en isabetli kitaplardan dedi. Elime alıp pek de inceleme fırsatı sunmadan kendime tamam madem siz öyle diyorsunuz alayım dedim ve alıp otobüsümdeki yerime yerlestim. Sahiden de kitap tam bir yolculuk kitabıydı. Bir yazarın gündelik yaşamında karsılastıgı kisiler, ceşitli konulardaki fikirleri, okudugu kitaplar ya da olaylar karsısında aklından geçenleri yazdıgı notlar, bu notların hikayesi, hikayelerin hikayaleri gibi tam tamına 1000 notu eğlenerek okudum. Kitabı neredeyse yarılamıstım ki Aşti de buldum kendimi. Diğer yarısını da dönüste bitirdim. Benim içim hayata dair minik bakış açıları geliştirmemi sağlayan bir katkısı oldu. Ve kitabı güzel bir yolculuğa benzetmem mümkün sanırım.
  • Öncelikle bu inceleme diğer incelemelerime nispeten biraz daha uzun olacak, şimdiden okuyacak olanları uyarmakta fayda görüyorum. Zira kitap dolu doluydu ve birçok şey üzerinde düşünmemi sağladı. Bu yüzden biraz edebiyata dair görüşlerimi de içerisine katarak sohbet havasında bir şeyler yazmak istiyorum. Ancak sohbet ederek ve üzerine konuşularak bu eserin değerini anlayabiliriz diye düşünüyorum. Ayrıca kimilerine göre "Spoiler" özelliği olan bir inceleme olacağı için o konuda da önceden uyarıda bulunayım. Bana sorarsanız, bu tür bir kitapla ilgili spoiler olmaz. Zira ben de kitabı okumadan önce bir takım yazılar okudum ve bu yazılar kitabın lezzetini azaltmadı, bilakis artırdı. Neyse, şimdiden sonumuz hayrola.

    Matmazel Noraliya'nın Koltuğu, okuduğum en kaliteli edebi romanlardan biri oldu. Buram buram kalite kokuyordu. Peyami Safa ise muhteşem bir yazar... Gerçekten de edebiyat dünyamızda çok değerli yazarlarımız mevcut aslında. Biz bilmiyoruz. Gerekli değeri vermiyoruz onlara. Kendi coğrafyamızda yaşayan veya yaşamış cevherleri göz ardı ederek dünya edebiyatının vasat denebilecek yazarlarına koşarcasına hücum ediyoruz. Oysaki insanın kendi ana dilinde okuduğu bir kitabın verdiği hazzı hiçbir çeviri roman veremeyecektir. Biliyoruz aslında; ama buna rağmen kıymetli yazarlarımıza sırtımızı dönmekten de bir türlü vazgeçmiyoruz.

    Peyami Safa'nın üç romanını okudum şimdiye kadar ve belki de şu an piyasada en çok satanlar arasında dolaşan birçok kitabı cebinden çıkaracak kadar üst seviye romanlardı bunlar. Buna karşın ne Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'nun ne de Peyami Safa'nın hakkının yeteri kadar kendilerine teslim edildiğini düşünüyorum. Maalesef gereken saygıyı görememiş durumdalar. Aslında bunda ana neden olarak biraz da Peyami Safa'nın siyasal/ideolojik duruşunun etkisi olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Fakat ben bu tarz düşüncelere karşıyım. Zira edebiyat bir sağ-sol meselesi değildir. Kaliteli edebiyat, bir sağ görüşlü yazar tarafından yazılsa da bir sol görüşlü yazar tarafından yazılsa da kalitelidir. Bizi bir edebi romanı okumaya iten ana neden, yazarın siyasi/ideolojik görüşü olmamalıdır. Örneğin, Peyami Safa'nın bu eserinde vermek istediği mesajlar ve siyasi/ideolojik görüşü benim görüşlerime ve inancıma terstir; ancak kitap muhteşem bir kitaptır. Bunun aksini iddia edemem. Eleştirme hakkım her zaman vardır. Peyami Safa'yı tabii ki eleştiririm. Düşüncelerine katılmadığımı söylerim. Fakat yazdığı bu edebi eserine dil uzatamam. Çünkü çarpılırım. Gerçekten Peyami Safa çok kaliteli bir yazar. Keşke sağ görüşlü insanlar tarafından daha çok sahiplenilse. Sonuçta edebiyatımızda tek sağ görüşlü yazarımızın Necip Fazıl olmadığı gibi, tek sol görüşlü yazarımız da Nazım Hikmet değildir. Bu yazarların/şairlerin taşıdığı flamaların arkasına geçmek mecburiyetindeymişçesine iki yazarımızdan/şairimizden birisini tercih ediyoruz. Oysaki diğer yazarlarımızı görmezden gelmek ne kadar doğrudur? Siyaseti ve ideolojileri edebiyata yahut şiire alet etmek bize ne kazandırır? Durun ben söyleyeyim, ayrıştırmaktan başka hiçbir şey...

    Peyami Safa'nın müthiş bir yazar olduğunu ifade etmiştim. İkinci değinmek istediğim konu ise, yazarın muazzam geniş kelime zenginliği ile lezzetli bir edebi dile sahip oluşudur. Safa'yı okurken yepyeni kelimeler öğrenebildiğimiz gibi, bir cümle içerisinde kullanılabilecek en doğru kelimeyi seçebilme yeteneğini de açıkça görebiliyoruz. Nasıl anlatsam size? Hani bazı cümleler vardır. İçerisinde barındırdığı bir kelime o cümleye o kadar yakışır ki, hayranlıkla birkaç kez o cümlenin içerisindeki o kelimenin duruşunu izlersiniz... İşte Peyami Safa da böyle bir yeteneğe sahip. Açıkçası daha önce yalnızca bir yazarın cümlelerini, adeta bir resim tablosuna bakar gibi, seyretmekten zevk almıştım. O da Sabahattin Ali idi.

    Kitaba dönecek olursak, kitap iki ana bölümden oluşuyor. Kahramanımız Ferit isimli, nihilist denilebilecek bir genç. Aslında Ferit, biraz Sigmund Freud biraz da Friedrich Nietzsche özellikleri gösteren bir karakter. Özellikle ilk bölümü okurken bu özelliklerini gayet net bir şekilde görebiliyorsunuz. Hatta Ferit isminin Freud'den alınma bir isim olduğunu bile düşünüyorum. Zira kitabın ilk cümlesi bile "Ferit, Ferid, it, id, t, d, t..." şeklinde. Bu başlangıçta "id" kelimesi de boşuna kullanılmış bir kelime değil...

    Ferit 4. senesinde Tıp fakültesinden ayrılıp Felsefe'ye geçen birisi. Peyami Safa'nın Ferit için seçtiği bu bölümler de elbette tesadüfen seçilmiş olamaz. Ferit'in karakterini ve düşünce yapısını önümüze sunabilmek için güzel bir ayrıntıdır okuduğu bölümler... Ferit'in iç dünyası ise oldukça karmaşık. Ruhsal bunalımlar, sinir krizleri ve bir çeşit panik ataklar ile hayatı sarılmış bir durumda. Buna rağmen bütün olaylara materyalist, bilimsel ve pozitivist felsefe çerçevesinden bakmaya çalışan Ferit, mantığını en son zerresine kadar kullanmayı tercih ediyor.

    Kitabın yan karakterlerinden biri olan Selma ise Ferit'in sevdiği kadındır. Değişik ve ilginç bir ilişkileri var. Günümüz tabiri ile "kaçan kovalanır" oynuyorlar adeta. Ferit'in yukarıda anlattığım maddeci, bilimsel ve pozitivist bakış açısı ilişkisinde de kendisini gösteriyor. Bu noktada Peyami Safa, materyalist, bilimsel ve pozitivist bakış açısının insanı bencilliğe yönelttiği savını önümüze sunuyor ve Ferit'i tam bir bencil karakter olarak gösteriyor. (İlerleyen bölümlerde neden böyle yaptığını daha iyi anlıyoruz) Yine bu noktada Peyami Safa'nın kitabın sonunda vermek istediği mesaja ulaşabilmek için materyalist, bilimsel ve pozitivist düşünceyi fazla yerdiğini ve bu derece bencilliğe sürüklediği konusundaki görüşlerine katılmadığımı peşinen söylemeliyim. Zira bütün kitap bu düşünce üzerine kurulu.

    Neyse, Ferit isimli arkadaş, Selma ile yolda yürüdükleri bir gün onu bir apartmanın karanlık köşesine doğru çekiyor ve zorla öpmeye çalışıyor. Neymiş efendim, Selma kırmızı ruj sürmüş, bacakları açıkmış, neden kendisine bir öpücük vermesinmiş... Selma tarafından pek tabii reddedilen Ferit, bu durumu mantıksız buluyor. Selma'yı akılsızlıkla suçluyor. Hatta günümüz tabiri ile Selma'ya "Kezban" yaftasını vuruyor. Bu noktada Ferit, "İştah niçin aleni de şehvet gizli?" diye soruyor bizlere. Yani hayvani isteklerini dizginleyemeyen Ferit bu isteklerini alenen tatmin etmenin hiç de ayıplanmaması gereken bir şey olduğunu söylüyor.

    Kitabın ikinci bölümünde ise, Ferit bir anda adeta 180 derece değişiyor. Değişimin sebebi olarak kitapta, ilahi varlığın tecellisi gösteriliyor. Çünkü yaşadığı ruhsal bunalımlar, sinir krizleri ile bir takım tesadüflere materyalist/bilimsel açıdan cevap arayan Ferit büyük bir değişim geçiriyor ve yaşadıklarını ilahi bakış açısı ile yorumlamaya ve doğru yolu bulmaya başlıyor. Bu şekilde hareket ederek bencillikten de uzaklaşıyor ve bencillikten uzaklaşması onu Allah'a daha çok yakınlaştırıyor.

    Peyami Safa, Ferit'in hayata bakış açısının değişmesiyle davranışlarının da değişmesini çok güzel bir şekilde tasvir etmiş, bunu açıkça kabul etmek gerekir. Hatta daha önceden tamamen cinsel bir meta, yatakta kullanılması gereken bir alet olarak gördüğü Selma ile evlenmek aklının ucundan bile geçmezken ona aşık olur ve onsuzluğu hayal dahi edemez. Bu noktada Ferit kendisini Allah'a adamaya başlamışken Selma çıkar gelir ve Ferit ile birlikte olmak istediğini söyler. Hatta Ferit'in yatağına kadar girer. Ancak kendisini Allah'a ve iç huzuruna adama yolunda adımlar atmaya başlayan Ferit ise Selma'yı reddeder ve ironik bir durum ortaya çıkar. Yani Ferit, başta sadece cinsel güdülerle hareket eden bir ''hayvanken'' Selma ruh peşindedir. Daha sonra ise roller değişir, Selma ''et parçası'' olmayı kabul ederken Ferit ''ruh'' istediğini söyler. Roller değişmiş olmasına rağmen sonuç değişmez,ilk seferinde kaçan Selma yine kaçar. Ferit ise daha sonra bu hareketinden pişman olur, kahrolur ve sahile bira içmeye gider. Yine bu noktada kendisini imana yönlendirmiş bir genç olan Ferit'in Selma'yı reddettikten sonra Selma'nın bacaklarını düşünerek bira içmesi eleştiriyi hak eden bir konudur. Sanırım Ferit tam bir ikizler burcu erkeği. Bence bunun başka açıklaması olamaz.

    Nihayet gelelim "Matmazel Noraliya'nın Koltuğu"na... Peki ama bu koltuk nedir? Bu koltuk Ferit'in iç huzurunu, dolayısıyla imanlı bir gence dönüşmesinin yolunu açan, bencilliğini terk ederek onu Allah'ı düşünmeye sevk eden koltuk olarak tasvir edilir kitapta. Sembolik bir anlama sahip yani.

    Kitabın sonlarına doğru bir diğer yan karakter Aziz ile Ferit arasındaki sohbet ise muazzam lezzetlidir. Sanırım Peyami Safa düşüncelerini ve inancını Aziz karakteri ile okuyucunun önüne sunmuş ve gerçek düşüncelerini tam olarak ifade etmiş. Sadece bu konuşmalar için bile kitabın okunması gerekir diye düşünüyorum.

    Kitabın vermek istediği mesaj kaygısı olmasaydı efsane bir esere dönüşebilirdi diye düşünüyorum. Ayrıca Ferit'teki değişimlerin 6 ile 10 gün gibi kısa bir süre aralığında gerçekleşmesi, kitabın inandırıcılıktan uzaklaşmasını ve asıl amacın Peyami Safa'nın mesajlarını vermek olduğunu düşündürtüyor. Yine de bütün eleştirilerime ve karşı çıkışlarıma rağmen eserin çok kaliteli bir edebi eser olduğunu açık yüreklilikle söyleyebilirim. Keşke 700-800 sayfalık bir eser yazarak daha doyurucu bir kitap yazsaydı Peyami Safa diye düşünmeden edemiyorum.
  • "...Oblomovluk, bir asosyallik değil, antisosyallik, tembellik değil şuurlu atalet, agorafobi değil, bir varoluş trajedisidir. İnsanlara, topluma ve dünyaya duyulan bir nefretin değil, tanrıya ve kadere sitemin ifadesidir. Oblomov, temiz yürekli, iyi niyetli, dürüst ve zeki bir kişiliktir. Duygusal ve saftır. İnançlı ve ahlaklıdır. Her şeyi yarına bırakmak, ertelemek, eyleme geçmemek "sorumsuzluğun" ürünü değil, tersine sorumluluk duygusuyla irkilmenin yarattığı donukluğun sonucudur. Oblomov, uyuşukluk değil, belki fazla uyanıklığın; hayata yukardan bakmanın, bütün sonuçları görerek "son"ları karşılamak istememenin yıkılmışlığıdır. Yalnızlık, "sigara külü kadar yanlızlık"tır, Oblomov. İçe dönmek, kendinden ibaret bir dünya kurarak yaşama havlu atmaktır. "Gölge etmeyin başka ihsan istemem demektir". Ölümü, "yaşayan ölü" haline dönüşerek yenmek, hayat kıvılcımlarını yok ederek ölümün işlevini elinden almaktır."[Açık Mektuplar, Ahmet Özcan(https://eksisozluk.com/entry/28424679)

    Heyt be! Şu tanımlamanın vuruculuğuna, gücüne bi’ bakın hele.

    Tanrıya ve kadere sitemin ifadesi,
    irkilmenin yarattığı donukluk,
    fazla uyanıklık ve şuurlu atalet...

    Nedir, yazarın kalemini sivrilten bu kadar?
    Eğer hayal değilse bütün bunlar,
    Atfedilen bu özelliklerin yükünü
    Hangi varlık taşır?
    Taşıyabilir?
    Oblomov kadar?




    Belki siz de fark etmişsinizdir yukarıdaki metinde
    Geçmiş Oblomov ile Oblomovluk iç içe
    Bir eleştirmendir nedeni bunun
    Biz de fazla uzatmadan
    Verelim eline mikrofonu
    (Burası pek olmadı sanki ama neyse...)

    Oblomov mu yoksa Oblomovluk mu demeden önce, Rus yazının şaşaalı senelerini geçirdiği 19.yy a bi’ bakalım. Kimler yok ki? Puşkin, Lermontov, Gogol, Turgenyev, Çernişevski. Devam edeyim mi? Gonçarov, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov ve Maksim Gorki. Romanlarında hep isyan ettikleri o makûs talihleri, gerçek hayatta yüzlerine gülmüş meğerse. Bunun yanında, bu edebî zenginlik eleştirmenleri ortaya çıkartmış, eleştirmenler de romanlardaki derinliği.[XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Yazıları, Ö. Aydın Süer]

    Bu roman üzerine yazılan, icra edeni de popülerleştiren ‘’Oblomovluk Nedir?’’ adlı denemedir. Deneme yayınlandığında yazarı, Nikolay Dobrolyubov, 23 yaşında olmasına rağmen edebiyat çevrelerinde önde gelen bir eleştirmen olarak görülüyordu. Materyalist filozof ve ‘’Ne Yapmalı?’’nın yazarı Çernişevski’nin müriti olan Dobrolyubov’ın yazdığı bu deneme, bir ‘’klasik’’ halini aldı ve Gonçarov veya Oblomov üzerine düşüncelerini dile getirmek isteyenler Dobrolyubov’u öğrenmeden bu işe adımlarını atamadılar.[‘’What is Oblomovism’’, Nikolay Dobrolyubov]
    [‘’Dobroliubov's Critique of Oblomov: Polemics and Psychology’’, Alfred Kuhn]

    Oblomov’un yazarı Gonçarov da Dobrolyubov’dan övgüyle şöyle bahseder bir mektubunda: ‘’Oblomovluğu ilgilendiren ve onu oluşturan budur, bunun üstüne daha fazlası söylenemez. [...] Bu denemeden sonra eleştirmenler, eğer kendilerini tekrarlamak istemiyorlarsa, ya yalandan karşı çıkacaklardır ya da (romandaki) kadınlar hakkında konuşacaklardır. [...] O, beni hayrete düşürdü, bir sanatçının aklında neler olup bittiğini anlamasıyla. Bir sanatçı olmadığı halde.’’ [Kuhn]

    Merak. Merak ediyorsunuz değil mi? Nedir bu koca insanları bu kadar hayrete düşüren, bu cesur sözleri sarf ettiren? Ya da fos mı çıkacak bu abartılmış sözler? Göreceğiz... Fakat öncesinde, şu kitaba bir dönelim.




    Bir kitabı yüzeysel bir şekilde anlamak için olay örgüsüne başvurabiliriz. Şanslıyız ki bu metinde olay örgüsü oldukça sade. Yazar, hikâyenin kapılarını, Oblomov yatarken açar, uzun bir süre de öyle devam eder. Kitabın sonunda da yatıyordur, ama farklı bir yerde. Oldukça basit, değil mi?

    Hadi biraz daha detaylandıralım. Bir ev, evin içinde oda, odada bir yatak ve yatakta da bir adam, Oblomov. Uzun bir süredir odasından dahi çıkmamış. Çıkmasına da gerek yok. Çocukluğundan beri bakıcılığını yapan Zahar da ne güne duruyor? Hikâyedeki ana karakterlerden olan Ştoltz gelmeden önce bir iki kişi onu ziyaret ediyor, birisi dışarı davet ediyor ama o kesinlikle taviz vermiyor, diğeri de tokatçının teki.

    Derken, Ştoltz, yani eski dostu gelir. Ştoltz, onu ‘’dünyayla’’ etkileşime geçirmede başarılı olur, uzun uzun dil dökmeler sonucunda. Günlerce gezer dururlar, Oblomov alışkın değildir fakat Ştoltz onun motivasyonunu tetiklemiştir. Evet, şimdi de biraz aşk katalım hikâyeye. Ştoltz, Oblomov’u arkadaşı Olga ile tanıştırır. Birbirlerinden etkilenen Olga ile Oblomov, aşkın dalgalı denizlerine açılacaklardır. Dalgalı olmasının sebebi, Oblomov’un kişiliğinden gelen kuruntulu düşünceleridir. Şöyle ki kendisini Olga için yeterli görmeyip daha iyi erkeklerin bulunduğundan bahsetmiştir ayrılma mektubunda. Lâkin, Olga bunları hoşgörüyle karşılayıp böyle düşünmesini Oblomov’un iyi niyetinden kaynaklandığını düşünmüştür. Oblomov’u ‘’Oblomov’’ yapan bir diğer olay ise Olga ile evlenmeden önce çiftliğe gidip ordaki duruma el atması gerekmiştir ama, tahmin edeceğiniz üzere Oblomovluk gereği bu iş ona ağır gelir. İşte tam bu noktada da Olga’nın Oblomov’u Oblomovluktan çıkarma umutları tamamıyla söner. Bu arada Oblomov eski evinde yaşamıyordur. Olga ile evlilik sonrası planları için farklı bir yerde bir(iki de olabilir) oda tutmuştu. Bu evde kendisi haricinde dul bir kadın, onun erkek kardeşi ve bir de çocuklar vardır. Kadının kardeşi sabahtan akşama kadar iştedir, pek gözükmez ortalıkta.(Oblomov’u dolandırdığını da laf arasında belirtelim.) Kadın ise durmaksızın ev işleriyle uğraşıyordur, ayrıca Oblomov’a güzel güzel yemekler de yapıyordur. (Gonçarov’un bu karakterde annesini yansıttığı öne sürülür.)[Kuhn] Oblomov ise hâlâ aynı Oblomov’dur. Gün geçtikçe samimi olurlar, ilerleyen zamanlarda da evlenirler. Oblomovukla geçen huzur dolu günler ardından, hareketsiz yaşam ve ağır beslenme de karakterimizin hazin sonunu getirecektir. Olga ise Ştoltz ile evlenmiştir o arada.





    Şimdi de gözde münekkit Dobrolyubov’un çalışmasına göz atalım. Yazısında doğal olarak en çok yeri Oblomov’a ayırmış. Diğer karakterlere gereken önemi vermemesi gözden kaçmıyor. Fakat, şahsi tercihi de olabilir. Oblomov’un özelliklerinden bahsettikten sonra Rus edebiyatında daha önce yazılmış eserlerde Oblomovluktan muzdarip karakterler bulunduğunu aktarmış. Örneğin, Puşkin’in Onegin’i, Zamanımızın Bir Kahramanı’nın Peçorin’i, Ölü Canlar’ın Tentetnikov’u... Dahası, aşağıda göreceğiniz gibi Oblomovluğu âdeta millileştirmiştir.(bkz. 2. örnek) Oblomov’un hayatı, çocukluğu ve hayali de kapsayacak şekilde oldukça ayrıntılı incelenmiş ve bazı çıkarımlar da yapılmış. Yazısından bazı alıntılar:(değişiklik yapılmıştır)[Dobrolyubov]

    +Oblomov aslında tembel değildi. Oblomov’un isteklerinin başkaları tarafından yerine getirilmesi onu bu hale getirmiştir. Bir nevi köle olmuştur. (Dobrolyubov’un alttan alta sezdirdiği yetiştirme tarzının hayatı şekillendireceğidir. Bu konuda dönemin bir diğer eleştirmeni Herzen ile tartışması olacaktır.) O romandaki herkesin kölesi, Zahar’ın bile. Zahar’ın mı Oblomov’un mu sözünün daha çok geçtiğini söylemek zordur. Bütün durumlarda eğer Zahar bir şeyi yapmak istemezse yapmaz, Oblomov istemeyip kendi isterse de yapar. Bu normaldir: Zahar en azından bir şeyler yapabilir fakat Oblomov değil. Matyeviç ve Tarantiyev’in Oblomov’un sözlerine uyması ise entelektüel gelişim farkındandır.

    +Ne zaman bürokrasiden şikayet eden bir memur görsem, bilirim ki o bir Oblomov’dur.
    Ne zaman ordu geçidinin yavaşlığından şikayet eden bir ordu yetkilisi görsem, en ufak bir şüphem kalmaz ki o bir Oblomov’dur.
    ...

    +Gonçarov’un yarattığı kadın tiplerini analiz etmeye girişmek kadın ruhunun uzman bilgisini gerektirir. Bu nitelikten yoksun olmamız nedeniyle Gonçarov’un (yarattığı) kadınlarına sadece hayran kalmamız mümkündür.

    Alfred Kuhn’un Dobrolyubov’un bu çalışması üzerine yazdığı makaleyi de okumak ufkumuzu açacaktır, sanıyorum. Kuhn’a göre Dobrolyubov’un analizini okumak, eğer onun edebi hassaslıktan yoksun olduğunu, biricik ilgi alanının sanatın toplumla olan ilişkisi olduğunu ve yazarlara ne yazmaları gerektiğini dikte ettiğini bilmez isek, imkansızdır. Dobrolyubov, insanların gözünde radikal, kızgın, uzlaşılmaz, dediği dedik ve saldırgandı. İlk olarak, Dobrolyubov’un eleştirisi özgün değildir. Gonçarov’un ilk romanı, Olağan Hikâye, yayınlandığında Belinski aynı şeyleri 20 sene öncesinde söylemişti.(Not: Olağan Hikâye, Oblomov’un hayali dünyasını (Oblomovka) anlatan ve kitaptan ayrı bir bölüm olarak 10 sene önce yayınlanmıştır.) Ama, bu onun intihal yaptığı veya özgün düşünceden yoksun olduğu anlamına gelmez. Rus eleştirisinde Belinski’nin otoritesine yaranmak için bu yolu izlemiştir. (Edebi yazıların akıbeti Belinski’nin iki dudağı arasındaydı o zamanlar. Geçer not verdikleri göğe çıkartılır, vermedikleri yerin dibine batırılırdı. Birnevi edebiyatın Aristoteles’i olmuş.) Dobrolyubov, Rus edebiyatında Oblomovluğa örnekler verip benzerlikleri gösterirken aslında 1830-40 arasında Rus entelektüel yaşamını domine eden idealist liberalleri tek bir çatı altında topluyordu. Yukarıda söylemiştik, Dobrolyubov’un tartıştığı bir Herzen vardı. Şunu da söyleyelim ki Herzen’e göre roman, yarı ölü ve taşlaşmış birisini anlamsız detaylarla bitkin bir dille anlatmıştır. Herzen’in farkında olmadığı, Dobrolyubov’un bu ‘’gereksiz adamlara’’ saldırmasının sebebi gerçekte kendisinin de bir tür ‘’gereksiz adam’’ olmasıdır. Yani kendisine olan kızgınlığının dışavurumudur bu eleştirisi. Daha da uzatmamak için burada kesiyorum fakat eleştirmenimizin hüzünlü hayatı ve Oblomovluğunu okumanızı tavsiye ederim.[Kuhn]




    Onegin’ler, Peçorin’ler, Felâtun Bey’ler... Felâtun Bey mi? Ne yani o da mı bir tür Oblomov? Kısmen.[Felâtun Bey ve Oblomov’un ayrıntılı biçimde karşılaştırılması için bkz. ‘’Batılılaşan İki İmparatorluğun Roman Kahramanları: Felâtun Bey ile Râkım Efendi ve Oblomov Romanlarına Karşılaştırmalı Bir Bakış’’, Fatih Dinçer]

    19.yüzyıla geldiğimizde Avrupa’nın ekonomik kalkınmışlığı ve bunun diğer alanlara yansıması diğer devletler tarafından fark edilmişti. Batı ile temasta bulunup bu gelişmişlikten mahrum kalan bazı ülkeler, örneğin Osmanlı ve Rusya, çareyi Batılılaşmada buldu. Askeri alanda başlayan bu değişim, edebiyata da sıçradı. Edebiyata olan etkisi ise, Türk romanında ‘’alafranga züppe’’, Rus romanında ise ‘’gereksiz adam’’ tiplerinin ortaya çıkışı olarak gösterilebilir.

    Yazınımızda bunun ilk örneği Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey’i olmakla birlikte, ‘’alafranga züppe’’ yaratma konusunda oldukça becerikliyiz. Örneğin, Araba Sevdası’nda Bihruz, Kiralık Konak’taki Servet Bey, Seniha ve Cemil, Mai ve Siyah’ta Ahmet Cemil, Aşk-ı Memnu’da Behlül... Peki ‘’alafranga’’ ne demek? Kısaca, Batı kültüründen etkilenmiş olandır. Fakat bu etkilenme şu şekillerde olabilir:1)Ahmet Mithat’taki gibi iyi yönlerini alan, 2)Hüseyin Rahmi’deki gibi kötü yönleri alan, 3)Ömer Seyfettin’deki gibi komik duruma düşen, 4)Yakup Kadri’deki gibi hain olan.

    Rus edebiyatında ise eleştirmen Dobrolyubov tarafından ortaya konan ‘’gereksiz adam’’ kavramı, Puşkin’in Yevgeniy Onegin’i ile başlıyor. Sonrasında, Zamanımızın Kahramanı’ndaki Peçorin ve Turgenyev’in Rudin’i olarak devam ediyor. En tipik ve ünlü olanı ise kuşkusuz Oblomov’dur. Tümüne baktığımızda ise, bu karakterlerin ortak özelliği, düşündükleri hâlde harekete geç(e)memeleridir. Yevgeniy Onegin’i aslında Rusların ‘’alafranga züppesi’’ olarak tanımlayabiliriz. Kendisi, aileden zengin, gösteriş meraklısı ve tam bir balo müdavimi. Kısacası, Batı’nın sadece kötü(!) ahlâkını almış. Aylaklık ve can sıkıntısı ise Yevgeniy Onegin ile Oblomov’u aynı potaya(‘’gereksiz adam’’) koymamızı sağlar.[‘’Osmanlı ve Rus Toplumlarında Medeniyet Değişmesi: Bihruz’lar ve Oblomov’lar’’, Nihayet Arslan]



    Biraz daha mı Oblomov’dan bahsetsek?
    Oblomov’dan söz açıldığında işler değişir. O, seleflerinden farklıdır, özgündür.
    Kendisi bütün gün yatağında, hırkası(?)[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik) sırtında, yaveri ise emrindedir. Günün büyük bir bölümünü düşünceleriyle geçirir, geri kalan zamanlarda ise ya uyur ya da uyuklar. En çok düşündüğü şeyler arasında kendi yaşamı ve hayâlleri vardır. Hayatını başkalarıyla kıyaslar. Bütün gün miskinlik yaptığını kendi de biliyordur, farkındadır. Fakat, memnundur, ona göre zaten böyle olmalıdır. Kendisine tek tük gelen ziyaretçilerin o koşuşturmacalı hayatlarını dinledikçe verdiği karar daha bir kesinlik kazanır. Demek istediğim o ki bu bilinçli bir tercihtir. Hayâller demiştik. Oblomov hayâller konusunda bizden ayrılır. Biz? Oblomov, insanlara veya diğer roman kahramanlarına benzemez. Amacı, toplumda ayrıcalıklı bir mesleğe sahip olmak, bilmem ne kadar para kazanmak veyahut düşmanları öldürmek değildir. Ona göre amaç ortadan kaldırılmalıdır. (Ortadan kaldırmak yanlış oldu.) Çünkü amaç hareket gerektirir. Hayat minimum değişiklikle devam etmelidir. Değişikliğin olduğu yerde rahatsızlıklar oluşabilir.




    Herhangi bir şiiri veya kitabı okuduktan sonra veyahut bir filmi bitirdikten sonra o eser hakkında yazılmış okumaları incelemek oldukça keyiflidir. Popülaritesinden mütevellit Oblomov bu konuda sizi hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Oblomov’u anlamakta kararlı, derinlere inmek konusunda cesur ve bu yazıyı bitirecek kadar işsiz iseniz, e hadi öyleyse devam!

    Katharina Hansen Löve’ye göre hikâyedeki karakterler şu şekilde üç gruba ayrılabilir: Oblomov’un grubu(Zahar ve Matyevna dahil), Ştoltz’un grubu(Olga ve Tarantiyev dahil) ve ziyaretçiler(1. ve 2. bölümdeki). Birinci ve ikinci grup arasındaki zıtlık ise statik-dinamik dünya görüşü olarak tanımlanabilir. Olay örgüsünün basitliği göz önüne alındığında, statik olanın diğerine ağır bastığı rahatlıkla gözlenebilir. Gonçarov Oblomov’u bize tanıtırken, büyük ‘’koruyucu katmanlardan’’ küçüklerine doğru geçer: sokak, ev, yandaki daire, odanın duvarları ve yatağı. Bütün bu ‘’koruyucu katmanların’’ bir anlamı olmalı değil mi? Mesela, düşman olan dış dünyaya karşı koruma. Bu dış dünyadan tehditlerin gelmesi de savımızı güçlendirir(köyündeki muhasebecisinin onu köye çağırması, ev sahibinin ona evini boşaltmasını söylemesi). Ayrıca, ‘’içeride’’ ve ‘’dışarıda’’ olarak karakterler de konumlandırılabilir(Oblomov, Zahar ve Tarantiyev, Ştoltz). Oblomov’un taşındığı Vyborg bölgesi nehrin diğer tarafında bulunmaktadır. Yani bir sınırın ötesindedir. Aynı Oblomov’un hayalindeki dünyada olduğu gibi. Orada da sınırın diğer kısmı ölümdür. Oraya taşınmayı ilk başta istemez. Orada onu bekleyen tehlikeler vardır, rüyasında onu bekleyen kurtlar gibi.
    Taşındıktan sonra, Olga ile fiziken aralarında mesafe açılacaktır ve bu duygusal ilişkilerine de ayrıca yansıyacaktır. Dahası, nehrin donması aralarına aşılmaz bir engel olarak ortaya çıkacaktır. İşler durulduktan sonra, taşındığı evinde hayaline kavuşacaktır. Oblomovka’sı artık dünyadadır. Şaşırtıcı bir düşünce de şu ki Oblomov ile bir keşiş arasında büyük benzerlikler bulunmakta. Sosyal hayatında ve işinde sorunlar yaşayan Oblomov, iç dünyasına yönelmiş ve kendini düşünmeye adamıştır.(Tam olarak olmasa da) Bir keşişe benzer şekilde.

    Hikâyedeki bazı metaforlar: yüksek, alçak; aşağı, yukarı; üst, alt; açık, kapalı; içerisi; dışarısı.[‘’The Structure of Space in I.A. Goncharov’s Oblomov’’, Katherina Hansen Löve]

    Oblomov karakteri çoğunlukla maceradan sakınan bir tip olarak resmedildi ve yorumlandı. Bazen de gelişmek istemeyen bir karakter olarak. Birazdan göreceğiniz okumada ise Oblomov’u ve diğer karakterleri hareketlilik bağlamında ele alıp fiziken geniş çaplı çıkarımlar yapacağız. Uzatmadan, sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, Oblomov’u modern-öncesi ekonomi, Ştoltz’u ise kapitalizmin emeklemesi olarak eşleştireceğiz.

    Oblomov yayınlandığı dönemde Rusya’da önemli ekonomik ve sosyal değişiklikler yaşanıyordu. Endüstrileşme, köleliğin kaldırılması, demir yolunun genişlemesi, nüfusta artış... Rusya ve ekonomisi değişiyordu, kısacası. Ekonomik liberalizm yayılmaya başlıyor ve bu da, sınırların geçilmesi, değişim, sirkülasyon vb. kavramları açığa çıkartıyordu. Adı geçen kavramlar ise şüphesiz hareketliliği gerektiriyor. Bu roman bağlamında ise, Oblomov’un durgunluğu ve Ştoltz’un gezginliği bizim başlangıç noktamızdır. Oblomov’un hareketten kaçması kapitalist pazara girmek istememesi ile özdeşleştirilirken Oblomov’un hayalindeki dünya ise modern-öncesi, kapitalizm-öncesi ve feodal bir idil olarak görülebilir. Oblomovka’nın dışındaki her yerin uzak ve dışarıya seyahatin imkansız gözükmesi de modern-öncesi dünya algısı ile ilgilidir. Çünkü, ulaşımın yeterince gelişmiş olmaması insanları zorunda olmadıkça hareket etmemeye itmiştir. Oblomovka’ya benzer olarak Oblomov’un taşındığı Vyborg Caddesi’ndeki ev de Petersburg sınırlarında olmasına rağmen biraz uzak ve izole idi. Oblomov’un doktorunun yurtdışına seyahat tavsiyesi, masasında duran kitabın isminin Afrika’ya Seyahat olması da savı güçlendiren detaylardan. Oblomovka’da, hatırlayacağınız üzere, yatırım yapma, kâr elde etme gibi modern döneme ait uygulamalar bulunmuyordu. Oblomovka insanları kendi ürettiklerini kullanıyordu. İşte bunlar, Löve’nin belirttiği gibi modern-öncesi döneme ait pratikler. Fakat, Ştoltz’un köye el atmasından birkaç sene sonra orada da bazı radikal değişiklikler gerçekleşecektir. Diğer yanda ise, Ştoltz sürekli hareket halinde. Tam da kapitalist ekonomi şeklini yansıtacak şekilde. Aslında kapitalistten çok kapitalizm. Hı? Ştoltz kapitalizmin kendisi. Niçin? Hikâyede önemli bir karakter olmasına rağmen pek de öne çıkmıyor. Bu yüzden onu bir karakter olarak düşünmektense bir temsil olarak düşünmek daha makul. Romandaki bir diğer kişi, Olga, bu durumda Rusya’nın kendisi olur, eğer bu açıdan bakacak olursak. Rusya kapitalistleşir, Olga da Ştoltz’un olur.[‘’The World on the Back of a Fish: Mobility, Immobility, and Economics in Oblomov’’, Anne Lounsbery]




    Burada da gruplandırmaya dahil edemediğim alıntılar:

    Hikâye dört mevsimden oluşuyor, ana karakterin ruhsal değişimiyle paralellik gösteriyor. Örneğin Olga ile yakınlık kurarken bahar mevsimi yaşanıyor idi.[Kaynağı unuttum.]

    Oblomov dışındaki diğer karakterlerin metinde bulunmasının temel amacı, aslına bakarsanız, Oblomov’un tasvirini güçlendirmektir.
    ‘’Tüm diğer kişiler, ne denli önemli olurlarsa olsunlar, öncelikle Oblomov’un kişiliğinin yansıtılmasında aracıdırlar. Örneğin Zahar, Oblomov’un ‘’bey’’ kişiliğinin, Olga ‘’duygu dünyasının’’, Ştoltz ‘’dostluk anlayışının’’ ortaya konmasında yardımcı olurlar.’’[Süer]

    ‘’Gonçarov, bu iki tiple aslında Doğu insanı ile Batı insanını karşı karşıya getirmiştir. Ştoltz’un babası Alman’dır. Alman terbiyesiyle büyümüştür. Hayatı algılayışı bir Avrupalınınki gibidir. Diğer yandan Gonçarov, romanda Ştoltz’un, Rus annesinden Doğu terbiyesinin de iyi yanlarını aldığını belirterek, onu Doğu ve Batı’nın iyi bir sentezi olarak sunar. Bu nedenle de Ştoltz, Ahmet Midhat Efendi’nin Rakım’ı ya da Nasuh’u gibi idealize edilmiş bir tiptir.’’[Arslan]

    Oblomov’un salt kurgu ürünü olmadığını, o zamanları yansıttığını da şuradan anlayabiliriz: ‘’Lenin, toplumun tüm kesimlerinin Oblomovluktan etkilendiğinden, Bolşeviklerin arasında bile Oblomov’ların var olduğundan, Oblomovluğun ne kadar dirençli olduğundan şu satırlarla söz ediyordu:
    Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’lar kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.’’[(https://kayiprihtim.com/...me/oblomov-inceleme/)

    Dostoyevski, ‘’Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.’’ demişti. Benzer şekilde, Des Essientes, Ignatius Reilly, Zoyd Wheeler ve çağımızın bütün ‘’coach potato’’ örnekleri de Oblomov’un ‘’sabahlığından’’[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik) çıkmıştır.[(http://thelectern.blogspot.com/...ou-you-might-as.html)




    Son sözlerimizi söylerken kitabın yazarı Gonçarov’a biraz değinmek gerek. Bilinen bir gerçektir ki yazarlar oluşturdukları karakterlere kendi benliklerinden birtakım özellikler de ekler. Gonçarov’un bu eseri 12-13 senede bitirmesi, onun da Oblomovluk ‘’hastalığına’’ yakalandığını gösterir.(Günde sadece bir sayfa yazsa, kitap yaklaşık 600 sayfa, en geç 2 senede bitirmesi gerekirdi.) Neyse ki çabuk(!) ‘’iyileşmiş’’ ve romanını bitirmiştir.[Ö. Aydın Süer] Kitapta Oblomov’un hayal dünyasını anlatan bölüm(Olağan Hikâye) ilk olarak 1849’da yayınlanmış. Daha sonrasında, yaklaşık 10 yıl, kitap tamamlanmıştır. Fakat, bu gecikmelerinden dolayı onu suçlayamayız. Çünkü kendisinin yoğun bir bürokrasi hayatı mevcuttu o dönemde.[Being and Laziness, Joseph Frank, newrepublic.com]

    ‘’Yazarın ana karakterine «Oblomov» ismini vermesi tesadüfi değildir. Rusça’da ‘’oblom’’ kelimesi, ‘’enkaz’’ anlamına gelmektedir. Bu manayla da Oblomov karakterinin hazin sonuna dair bir sezgi yaratılmak istenmiştir. Ayrıca Rusça’daki ‘‘oblo’’(çember,çevre) sözcüğünden türetildiği göz önünde bulundurularak karakterin bir çember içinde yetiştirilmesi de vurgulanmıştır.’’[(http://tucrubelerimiz.com/...ic-goncarov-oblomov/) Gonçarov’un ayrıca Olağan Bir Öykü ve Yamaç adlı kitapları bulunmaktadır. Oblomov’un çevirmeni Ergin Altay’a göre, “Gonçarov üçlünün birinci kitabı Olağan Bir Öykü’de (1847) Aleksandr Aduyev’in; ikinci kitabı Oblomov’da (1859) Oblomov’un; üçüncü kitabı Yamaç’ta (1869) da Rayski’nin kişiliğinde Rusya’nın tarihsel gelişiminin belli bir devresini anlatmıştır.”[(http://www.sabitfikir.com/...irkasindan-cikamadik)