• Kitap vay anasını bunu okudum hayata bakış açım değişti denilecek türden değildi benim için. Ikigai kavramı üzerinde amaçla yaşamanın hayatta mutluluk getireceği ki bunu bilmek için okumak gerekli mi bilmiyorum hayat tecrübesi de bunu öğretir insanlara, uzun ve mutlu yaşamın sırrı olarak da, amaçla birlikte bir düzene ki yemeden, içmeye, uykudan, spora herşeye dikkat edilmesi gerektiğine dair birtakım uyarılarda bulunmakta, uzun yaşam sürmüş insanlarla muhabbet ederek, ki birçoğu amacı olduğundan değil birşeylere dikkat etmeleri neticesinde uzun yaşadıklarını belirtmekteler, uzun yaşam tüyoları vererek kitabın sonlarına doğru da birtakım egzersiz hareketleriyle vücudun nasıl dinginleşebileceğini ki stres uzun yaşamın en büyük düşmanı rolünde olmasından dolayı dikkat edilmesi gereken bir mevzu. Sonunda da alıntısını paylaştığım 10 ikigai kuralını da hayatınıza uygularsanız uzun ve mutlu yaşamın sırrına ermiş olursunuz deniliyor yemek isteyenlere. Bence okunabilecek ama uygulanması zor kitaplardan birisi çok satması bu nedenledir herhalde. 1000k ailesine iyi okumalar dilerim.
  • Neden koşturayım, mücadele edeyim, acı çekeyim, kendimi paralayayım ki?
    Dostoyevski
    Sayfa 94 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • KİTABI OKUDUM.MADONNA'NIN AŞK HAYATINI ANLATIYOR.

    "Kürk Mantolu Madonna"yı ilk başta bundan dört sene önce kırtasiyemizin en alt rafında Anna Karenina'nın yanında görmüştüm.O zamanlar yaşım on dört,Madonna'yı bilip bir kaç şarkısını seviyorum falan ama aklıma bir an olsun "Madonna'nın aşk hayatını anlatıyor..." gibi saçma ve ironik cümle gelmemişti ki;maalesef seneler sonra bu cümle bir büyüğümün ağzından çıkacaktı,üstelik milyonların gözü önünde (Gözünüzü seveyim biraz mantıklı olun,ben bir sohbette olsun bilmeden pot kırdığımda uzun süre yerin dibine girerim ki pot kırdığım şeyler cidden hakim olmadığım konulardır ve daha sonra eksiğimi kapatmışımdır.Sen bir sunucusun, program yapacaksın kaç milyonun önünde,aracınla stüdyoya giderken bir arattırsaydın keşke, biz de sizin yerinize bu kadar utanmamış ve memleketin hâline üzülmemiş olurduk.Düşündükçe üzülüyorum,yerin dibine geçiyorum,Allah'ım sen ıslah et...).

    Neyse işte Kürk Mantolu Madonna,daha sonra bu olayla patlayacaktı.Sıralarda edebiyat-sever arkadaşlarımın (!) bile bu kitabı okuduğunu görecektim.Ancak ben kitabı geciktirerek okuyacaktım ki,okurken yine memleketin hâline üzülmeyeyim diye.

    ▶▶Bu kadar ön bilgi yeter artık incelememe geçebilirim:
    Öncelikle ilk defa bir erkek karakterde kendimden derin izler bulundum.Evet,Raif Efendi idollerim arasına girdi.Bir kaç özelliğinden bahsetmek istiyorum,özellikle şu davranışını kendime örnek aldım:

    "İnsanlar zor yaratıklardır.Ne anlatırsan anlat 100 kişiye aynı şeyi anlatamazsın,ortada çekiştirilecek bir şey bulunmasın, her şey eksiksiz olsun ancak bil ki seni bu dünyada en fazla 99 kişi anlar,sen ne kadar açık olursan ol,o 100 insanın 100'ünden seni anlamasını beklemeyeceksin.İnsan böyle bir mâhlukattır.E hayatında hep o %99'luk kısım denk gelmeyecek; ki böyle bir ihtimalin bulunabilecek en yüksek ihtimal olduğunu söyledim,örnek diye yoksa; 'aslında öyle yüksek bir rakam da yok' en fazla iki yüzlülükte çığır açan insanların sen öteki yüzünü göremezsen dersin: 'Evet ben 100 insandan 99'uyla geçinirim,onlara laf anlatabilirim,'.

    Neyse sonuca gelelim,sen belki o 100 insan içinden 50'sine belki 90'ına laf anlatabileceksin orası senin düşüncene,tecrübene ve gözlemine kalmış bir şey ama benim diyeceğim o ki;hayatınızda sizi anlamaya çalışmayan insanlar olacak,hem de o 100 kişide bu tip insanların oranı daha yüksek görülecek,peki bu insanlara karşı davranışın nasıl olacak?

    Raif Efendi gibi yapacaksın,Kafka gibi olacaksın:

    Seni küçük görmelerine alışacaksın,seni sadece çıkarları için kullandıklarını bileceksin,seni aptal yerine koymalarına izin vereceksin,evet yeri gelecek damarınıza basacaklar,sizi konuşturmayacaklar,küçük balık olacaksınız,kolay lokma olacaksınız,hatta bazen zayıf halka olacaksınız;"istenmeyen bir böcek" olarak göreceksiniz kendinizi,evet bunların hepsine 'evet' demeyi öğrenmelisiniz ki,başka bir düşük ihtimal ama bir gün iyi insanlar sizi anladığında sizin yerinize üzülecek ve hayatınızı örnek alacak!

    Raif Efendi neden yalnızdı,Kafka niye yalnızdı?...

    Yalnız olmasalardı bugün bu kadar derin işleyecekler miydi kalbimize,o insanlara cevap verselerdi,haklıyım ben deselerdi (zaten sonuna kadar da öyleydiniz fakat bu dünya da,büyük balığın küçük balığı yediği bir dünya,n' yaparsın?!) bizi bu kadar etkilemezlerdi değil mi,yazmazlardı değil mi?

    Yazamazlardı...

    Benim bu kendi örneğimden,hayranı olduğum Kafka'dan ve bu kitaptan çıkardığım yargı şu:

    Bu tarz insanlara karşı nefesini tüketme,kafaya takma,o 100 insanın her biri seni anlamayacak,bunu bekleme;o kadar da pembe bakma hayata sandığın gibi toz pembe değil, ha istersen kendini kandır senin bileceğin iş bu.Ama şunu da unutma ki;bu dünyada iyi insanlar da var.Şu an sen nefes alırken veya son nefesini verdikten sonra iyi insanlar senin için üzülebiliyorsa,pişman olabiliyorlarsa bil ki görevini lâyıkıyla yerine getirmişsindir.

    Bir diğer ayrıntı,yazmak zorunda değilsin,yazamayabilirsin.Raif Efendi yazdı,Franz yazdı;üstelik fark ettin mi?Onlar tek başına yazdı,yazmaya başladıklarında 'Hadi ben bunu birine okutayım.'gibi bir amaçları yoktu,bunun tersine iç dünyalarını açığa çıkaran en ufak bir detaydan kaçınıyorlardı ve bu onların korkulu rüyalarıydı.
    Biliyorum onlar gibi kendini ifade etmek istiyor insan,yapamayabilirsin.Kurtuluş yazmak değil zaten,onlar neden yazdı,yetenek belki ama çoğunluk yetenek değil 'bu insanlar arasında kıvranıp durmaktan' bıktılar.Yazmak, bir gereksinim oldu,havasız bir ortamda oksijen tüpüne duyulan bir istek oldu onlarda.

    Ki şunu da kabul et,maalesef genç yaşta gözlerini kapadılar hayata ama şu bir gerçek ki "çok çektiler,çok,tahmininden daha çok,daha ağır...".

    Ve fark ettin mi,sen de bu durumları yaşıyorsan eğer,kim bilir belki de sen de bir gün yazacaksın!

    Ama yok ben debelensem de yazamam diyorsan,sabredeceksin.Bu tür seni rahatlatan,seni anlatan insanların eserlerine sığınacaksın.Oyunculuklarıyla seni bu hale getirenlere karşı "oyuncu" olacaksın.İki yüzlülüğü kast etmiyorum,demek istediğim:

    "Kendini iyi tanı,haklı olduğunu bil ama 'istenmeyen bir böcek'rolü de senin ikinci tenin olsun."

    Zor biliyorum, çok zor,ancak böyle yaparak kafan rahatlayabilir üzgünüm başka kurtulma yöntemi yok(Aslında var ama küçük çaplı şeyler...).Aksi takdirde üzülen yine sen olacaksın...

    Bakın başaranlar insanlar var:

    Başardın Raif Efendi,Başardın Kafka'mm,başardınız.Siz ve belki tanımadığım daha çok insan,yazar,içimizden birileri...

    Tabi bu kendi düşüncelerimdi,girişken biri değilimdir,haklı olduğum bir olayda daha çok ben çekilmişimdir.Kimine göre 'yenilgiyi kabul etmek' bu ama yukarda verdiğim örnekte bunu izah ettim,ben bu kişileri kendime yakın bulduğum için seviyorum.Siz,pek âlâ yakın bulup belki hayatta daha savunmacısınızdır,daha girişkensinizdir ama ben kendi huylarımı,kriterlerimi,mizacımı biliyorum ve olaylara bakış açım,verdiğim iki idolüm gibi olur genelde...

    Ben bu savunma mekanizmasını kullanıyorum,kimseyi takmam,boş insanlar için kendimi üzmem en azından.Ancak bazı zamanlar geliyor ki, kendimle çelişebiliyorum;üzülüyorum,takıyorum da.Zor,türlü türlü insan var,kimisi Hollywood'dan, kimisi Bollywood'dan... "

    ***

    İncelememin başında "birkaç şeyden bahsedeceğim" demişim ancak şu an beynim uyuştu bence doyurucu bir örnek de oldu (ne bileyim,incelememin başında aklımda bir kaç satır yazarım demiştim ama sonradan, "Aman aman,Raif Bey ve Kafka'nın ortak yönlerini bulmuşum,hiç boş durur muyum?.." durumu oldu herhalde.)

    ...

    Neyse;esenlikte kalın, SEVGİLİ KAFKA'NIN BÖCEKLERİ<3

    (Trake solunumu biraz zorluyor insanı yoksa diğer türlü tabiki de böcek olmak daha rahat.Hem daha fazla bacağa sahipsin,ayakların yere daha iyi basıyor,küçücüksün gözlerinin gördüğü dünya daha küçük ve bu insanken gördüğünün yanında biraz daha az,umut verici en azından.Ama gel gör ki;bu dünyada da kurtuluş yok,'Ağustos Böcekleri' misal.Neyse ben de bir gün yazarsam daha nitelikli bir yaratığa dönüştüreceğim kendimi.Ah Kafka Ah, ağustos böceklerini nasıl unuttun?Doğru gerçi; insanlar,kafanın içinde de seni rahat bırakmadı ki!Ancak sen acıya alışıksın,onlarla da çarpışırsın!..)

    Burda da son vermezsem, kitinli dış tabakam,ev sahibemin terliği altında kalacak.

    Bu sefer gidiyorum hadi,iyi metamorfozlaaarr:)

    (Kürk Mantolu Madonna'dan nerelere geldim Rabbim,bağışlayın...Korkarım ki Dönüşüm'ü incelediğimde antenlerin faydalarına kadar yardıracağım.;) )
  • Bu kitap hakkında çok fazla yorum ve inceleme var. Hani bir laf vardır ya "bir kitap okudum, hayatım değişti" diye... Evet hayatım değişmedi, dünya değişmedi ama net bir şekilde söyleyebilirim ki ben değiştim. Hayata, insanlara, tüm yaratılmışlara bakış açım değişti. Çok güzel ve değerli bir eser. Sokağa çıkıp insanları bu kitabı okumaları için ikna etmek istiyorum...
  • Yabana Doğru isimli bir film önermişti yıllar önce bir arkadaşım. Bilmeyen kişiler de olabilir önce bilgi vermek gerek; Yabana Doğru, gerçek bir hikayeden alınan bir kitap olup, Christopher McCandless adlı maceraperest gencin yaşam öyküsünü anlatan bir kitaptır. Yıllar sonra filmi de çekilmiştir. Huyum kurusun, bana tavsiye edilen şeyleri çok geç değerlendiriyorum bu da benim ayıbım. Filmini izlediğim zamanlarda hayata bakış açım, filmin gidişatına ait olan temadan pek farklı değildi fakat yine de dönüm noktası diyebileceğim etki bırakmıştı bende. Küçüklükten beri doğayı ve doğa yürüyüşlerini çok severim. Bunun bende oluşmasını sağlayan kişi babamdır. Kendi öz hayatımla canınızı sıkmak istemem ama birazcık bahsetmeliyim incelemenin gidişatı açısından. Babamla küçüklüğümden beri beraber dağ yürüyüşleri, dağ tırmanışları yapardık. Beni yanında götürür, beraberce hava aydınlanmadan yürüyüşe başlamış olurduk. Bu sayede doğaya karşı engel olamadığım derecede bir sevgi başladı bende. Yalnızca doğaya değil, doğa ile ilgili olan aktivitelere de. Dağ yürüyüşü ve tırmanışına da. Bu türlü naçizane 'yeşil' duygular içerisinde olduğum için bir ihtimal, Christopher McCandless ile tanıştığımda onu çok sevmiştim. Hayatta saygı duyduğum insanlardan birisidir McCandless bu yüzden, onun düşünceleri daha bir 'yeşil' olduğu için belki de.

    Lafı çok uzattım, konuya geçelim. Başta da bahsini ettiğim üzere McCandless bir maceraperest idir. Yaşadığı çeşitli olaylar, içindeki karşı konulamaz doğa sevgisi ve düşünceleri neticesinde bir yolculuğa atar kendini. Öyle ki, bu yolculuk farklı olacaktır. Doğa ile iç içe olacak, nasıl şekillendiğini tahmin edemeyeceği düzeyde serüven dolu bir yolculuk olacaktır bu. Kitap ve film genel olarak McCandless'in bu yolculuğunu anlatıyor. Okumayan veya izlemeyenler için daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Kitabın bende uyandırdığı 'yeşillikleri' paylaşmam daha doğru olacaktır. Zaten inceleme yazmamızın amacı da bu değil midir?

    Gündelik hayatımızdan bahsedelim. Toplumsal hayat dediğimiz olgu kimi insanlara boğucu hatta dayanılmaz gelmiş ve gelmeye devam edecektir. Bunun insanın yapısından meydana gelen bir durum olduğunu düşünüyorum. Şehir hayatının 'griliğini' görür kimi kimseler, 'gri' beton yığınlarının insanların ruhunu da 'grileştirmekten' başka bir işe yaramadığını söylerler. Bu öyle bir griliktir ki, insan ondan bunalır, bundan şikayet eder fakat onu da bırakamaz. Çünkü imkan meselesi devreye girer; bizler genellikle imkan kavramını hayal kavramının önüne koymaya çalışırız. Fakat bunu yıkmış kimi insanlar vardır ki bunlardan biri de McCandless'dir.

    McCandless'in tanınmasından sonra birçok insan onun ahmak mı yoksa dahi mi olduğunu tartışmış, çeşitli fikirler sunmuştur. Peki sizce nasıl bir insandır McCandless? Başka bir deyişle toplumsal hayat dediğimiz kavramdan sıyrılmayı başaran bir insan ahmak mıdır yoksa bu fedakarlığı yapabildiği için dahi mi? Bir insan ne diye elinde olduğu tüm imkanları (25 bin dolar civarında para, araba, lisans eğitimi...) bırakıp kendini doğaya bırakmak, bir maceraperest olmak ister? O kadar boğucu mudur bu hayat? İçinde bulunduğumuz hayattan bahsediyorum; okul, para, meslek, faturalar, sorumluluklar, geçim derdi vb. . McCandless belki de bunlardan medet ummuyordu. Ona huzur veren, hayatta bir anlamı olmak anlamına gelen şey maceraperest bir hayattı.

    Belki de memnun değildi çoğu şeyden McCandless. Üniversite yıllarında para denilen kavramın insanların statüsünü belirlenmesine oldukça tepkili olduğu biliniyor. Annesinin anlattığına göre bu konu hakkında saatlerce bağırıp çağırabilirmiş. O yıllarda da patlak veren Güney Afrika meselesi ile ilgilenmesi de bunun kanıtı belki de. Ama bana göre bunun en önemli kanıtı, en büyük yolculuğuna başlamadan önce yanındaki bir miktar parayı yakmış olmasıdır. Ve de banka hesabındaki 25 bin dolar civarındaki parayı yola düşmeden hemen önce hayır kurumlarına bağışlamasıdır. Para yakmak gibi bir kavram ne denli aykırı geliyor değil mi? Paraya aslında önem vermediğimizi söyleriz fakat hangimiz para yakabilecek kadar cesuruz ki? Doğada bir statü yoktu, doğada para geçmiyordu belki de o yüzden yollara düştü Chris? Ne dersiniz?

    Bu açıdan da kendisine hayran kalmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Sosyal hayattaki zincirlerini kırmış bir 'özgür' McCandless benim nezdimde. Fakat onun hayatında sürekli yanlış anlaşılan bir taraf da var; başıboş bir hayat sürmek midir onun yaptığı? Bu tartışmaya açık bir konu, onun yolculukta çantasında en çok kitap taşıdığı ve bir süre sonra geri dönmek istediği de bilinen şeylerden. Üstelik tanıştığı insanlarda mükemmel bir etki bıraktığı, onların çoğunu etkilediği de su götürmez bir gerçek. Öyle ki, yolculuğunun bir kısmında beraber olduğu dostu Ronald A. Franz'ı dahi etkilemesi de enteresan bir ayrıntıdır. Franz yaşlı bir adamdır, ordudan emekli olmuştur ve evinde yalnız yaşamaktadır. Chris'i oğlu gibi sever, ondan, onun düşüncelerinden oldukça fazla etkilenmiştir. Öyle ki, Franz hayatından Chris geçtikten sonra yaşayış biçimini bile değiştirmiş, "McCandless'vari" bir hayat yaşamaya başlamıştır. Yaşlı insanların düşüncelerini değiştirmenin ne denli zor olduğunu bilirsiniz, Chris yaşlı bir adamda bu etkiye yol açtıysa kim bilir nasıl bir insandı?

    Aslında McCandless'in yaşamaya çalıştığı şey başıboş bir hayat değildi, o macera dolu bir hayat istiyordu. Tekdüze, bir gün hatta bir hafta sonra ne olacağının dahi bilindiği bir hayatı kaldıramayacağı için bu hayatı seçmişti belki de? Ayrıca onun kimi olaylara karşı verdiği tepkiler öylesine olgundur ki (filmini izlerseniz daha iyi anlayacaksınız), bu açıdan McCandless çok nadir rastlanabilecek bir insandır bana göre. McCandless kadar olmasa bile hayata bazen "McCandless'vari" bir şekilde bakmamız gerek bana göre. Hayatın 'griliğinden' kurtulmanın nadir yollarından biri de bu belki de. İnsan değişik şeyler yapmalı, takdir edilmeyi beklemeden. Doğaya kaçmalı mesela bir süre, dağları aşmalı, ağaçlara aşık olmalıdır. Chris'in hayatındaki 'değişiklik' kavramının büyük bir kısmını da doğa kavramı oluşturmuştur zaten. Hem bu böyle olmak zorunda da değil midir? Gri hayatın tersi yeşil hayat değil midir? Betonların tersi toprak değil midir? Canım acıyor çoğu zaman, o beton yığınlarının arasına sıkıştırılmış şekilde işkence yapılan ağaçları, çiçekleri gördüğümde. Bazen bir çim demeti görüyorum yamulan kaldırım taşlarının arasından fırlayan. İnatla, hevesle ve can havliyle fırlayan çimler, çiçekler.

    Günümüzde ağaç yerine beton dikiliyor, böylesi bir çağda "McCandless'vari" düşünmek gerek diyorum biraz da aslında. Grilerin arasına yakışmıyor yeşiller... Hiçbir zaman da yakışmayacak. Ne olurdu bu kadar modern olmasak, doğanın içinde yaşamaya devam etseydik, gri rengini hiç tanımadan, diye sorarım kendime çoğu zaman. Bu bir isyan değil aslında, insanlara olan dargınlık. Belki de bu bahsettiklerim benim "McCandless'varilik" yapmam için uygun nedenler. Herkesin uygun bir nedeni vardır, olacaktır. Çoğu insan bu boğulmuşluk hissini yaşıyordur eminim, bende dahil. Christopher McCandless ve Yabana Doğru denince bende oluşan duygular bunlardır, naçizane. Kitap incelemesinden çok sosyal içerikli mesaj gibi oldu farkındayım, bunun için de affınıza sığınıyorum.

    Son olarak, kitabı okumadan önce filmini izlemenizi öneririm. Kitapta anlatılanlar kronolojik sıraya göre aktarılmamış. Yazar Jon Krakauer'in araştırma sırasına göre yazdığını tahmin ediyorum. Filminde ise olaylar kronolojik sırayla anlatılıyor. Bu açıdan önce filmini izlerseniz çok daha faydalı olacaktır. Bir gün hepimizin grilerin arasında parlak bir şekilde parıldaması değil, daha çok 'yeşermesi' dileğiyle...
  • Gerçekten benim açımdan mükemmel bir kitaptı.yaşamın bu yoruculuğundan sıkıntı stresinden kaynaklı olarak çok şeyi unutup yapmadıgımı düsündürdü Keşke herkez Peygamber Efendimizin Allah 'ın övdüğü o güzel ahlakından bir nebzede olsa nasibini alsa.. ben okurken çok zevk aldım ve hayata bakış açım da değişti en azından artık dahada fazla ılımlı yaklasıcam insanlara.Gerçek huzur dediğimiz bu kitapta gizli huzur ariyorsaniz okuyun.
  • Kalın bir parça cam ile dilediğiniz herkesi öldürebilirsiniz. İnce bir cam parçası ile de kendinizi. Kendi damarını kolay bulursun ama başkasının damarını bir defada bulmak profesyonel bir katilin işidir. Yani düşünün, bir cam hem romantik hem de dramatik olabiliyor. Bir camın romantik olması için mekâna, dramatik olması için de bir kurbana ihtiyacı var. Benim hayata bakış açım da bu. Hayatı bir cam olarak görüyorum. Bulunduğum mekânlara ve zamanımı paylaştığım insanlara göre ya romantik ya da dramatik olabiliyor.