Sevgi, bir alıntı ekledi.
23 May 09:15 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Hayatı erteleme. Yarını bekleme, asla gelmez. Bugün yaşa."

Yakınlık, Osho (Sayfa 113)Yakınlık, Osho (Sayfa 113)

Barış özcan
Gerçek bir kahramanın gücü kaslarının değil, kalbinin kuvvetiyle ölçülür. Aradığım böyle bir kalp. Tek istediğim bunun gibi bir şey. Eski kitapları okuyordum.
Efsaneleri ve destanları.
Achilles ve altınları,
Herkül ve yetenekleri.
Spiderman'in gücü
Ve Batman'in yumrukları.
“Ve açıkçası kendimi bu listede göremiyorum” diyor Coldplay.
Süper kahramanlar listesi. Bize motivasyon vermek için hep böyle kahramanlar kullanırlar. Olağanüstü yeteneklere sahip insanlar. Bizi korkularımızdan kurtaran ve hayallerimize kavuşturan kişiler.
Öyle ya. Biz ya bir hayali yaşarız ya da bir korkuyu. Düşük not alma korkusu. Sınav korkusu. İşsizlik korkusu. Başarısızlık korkusu. Gelecek korkusu.
“Esas korktuğun şey senin içinde. Korkularını içine çek. Onlarla yüzleş.” - Batman Begins
Peki ya hayallerimiz? Hayallerimiz ya hiç yoktur. Ya da bastırılmıştır. Hayallerimizin sesi kısıktır. Neredeyse bir fısıltıdır.
Oysa hayatı gerçekten yaşamak için tek istemen gereken şey, hayallerinin fısıltısını duymak. Onu hayatının müziği haline getirmek. Tek istediğim bunun gibi bir şey.
Hayatının her gününde, kulağına tuhaf bir şekilde fısıldayan o hayalinin haykırışlarını duymaya hazır olmalısın. Süper kahramanlara özenmek yerine olman gereken kişi olmalısın.
Kimsenin seni vazgeçirmesine izin verme. Kimsenin artık çok geç olduğunu, kapıların kapandığını söylemesine izin verme. İnsan üstü yetenekleri olan birisini aramıyorum. Olman gerektiği kişi olmanı istiyorum. Çünkü olman gereken kişi olduğunda, sen artık bir süper kahramansın.
Bunun kolay olduğunu söylemiyorum. Eğer kolay olsaydı herkes yapabilirdi. Bunun için korkularınla kendin mücadele etmelisin. Kendini bir tırtıl kadar çirkin ve zayıf hissediyor olabilirsin. Ama unutma! İçinde bir kelebeğe dönüşme gücü var.
Şu anda kendini çok küçük hissediyor olabilirsin. Ama bir gün büyüyeceksin. Öyle ya da böyle bir kelebeğe dönüşeceksin. Ve dünyadaki tüm kelebeklerin bir “kelebek etkisi” vardır. En küçüğü, en zayıfı bile dünyayı değiştirir. Sen nasıl değiştireceksin? İyi yönde mi, yoksa kötü yönde mi? Buna karar ver.
“Büyüyünce nasıl bir adam olacağına karar vermen lazım, Clark. Çünkü... O adamın karakteri iyi de olsa kötü de olsa... dünyayı değiştirecek.” - Man of Steel
Dünyayı değiştirmek için tek istemen gereken şey, iyi bir kelebeğe dönüşmek. Onu hayatının müziği haline getirmek. Tek istediğim bunun gibi bir şey.
Gözlerini kapa ve dönüşmek istediğin o kişiyi gör. Gerçek kendini. Ona ulaşmak için yaptığın hataların seni korkutmasına izin verme. Yeniden hata yap. Daha çok hata yap. Hiç olmazsa bir dene. Yeni bir şeyler dene. Odandan dışarı çık. Doğanın kollarına bırak kendini. Zihnindeki kötü düşünceleri boşalt. Vücudunun işletim sistemi ruhunsa eğer, onu yeniden başlat. Sonra küçük bir adım at. Sonra bir tane daha. Bir tane daha.
Yapmak istediklerini daha fazla erteleme. Tüm gücünle odaklan. O odaklanma gücünle içindeki güneş enerjisini dışındaki bir kıvılcıma dönüştür. Heyecanlan biraz. Canlan!
Sonra tekrar o listeye dön. Süper kahramanlar listesi. Hala onlardan biri değilsin. Olmana da gerek yok.
Kendini kimseyle kıyaslama. Aynada gördüğün kişiden başka. O aynaya baktığında, insan üstü yetenekleri olan birini arama. Süper güçleri olan birini. Kendini ara. Gerçek kendini. Çünkü tüm iyi kahramanlar aslında sıradan insanlardır. Ama kendilerini sıradışı kılan o şeyi bulmuşlardır.
“Hepimizin içinde bir kahraman olduğuna inanıyorum. Bizi dürüst kılan, bize güç veren, bizi asil yapan, ve son olarak gururlu bir ölümü sağlayan.” - Spiderman 2
Gerçek kendini bulmak için tek istemen gereken şey, kendi içine bakmak. Onu hayatının müziği haline getirmek. Pelerine ya da maskeye ihtiyacım yok. Mutlu sonla biten bir peri masalına da. Gerçek bir kahramanın gücü kaslarının değil kalbinin kuvvetiyle ölçülür. Aradığım böyle bir kalp. Tek istediğim bunun gibi bir şey.
Eski kitapları okuyordum.
Efsaneleri ve destanları.
Achilles ve altınları,
Herkül ve yetenekleri.
Spiderman'in gücü
Ve Batman'in yumrukları.
Ve açıkçası artık kendimi bu listede görebiliyorum.
https://m.youtube.com/watch?v=RHOg3FA9UwU

Bir Varmış Bir Yokmuş, Evvel Zaman İçinde Dostoyevski Diye Bir Yazar Varmış. Ne Sihir Yapabilirmiş, Ne de Büyü. Tek Yaptığı Kitap Yazmakmış. Ama Bilmediği Bir Şey Varmış, Kitaplarının Büyüsü Yüzyıllarca Sürecekmiş... Keşke Bilseydim Demiş. Bilseydim Daha Çok Kitap Yazardım....

Evvvvet yeni bir kitap demek yeni bir inceleme demektir:) Aranızda Dosto yu sevmeyen var mı bilmiyorum ama bana sorarsanız ben bu adamı her okuduğumda âşık oluyorum. Dostoyevski demek muhteşem betimleme demektir. Dostoyevski demek yeraltının derinliklerine inmek demektir. Ve Dosto demek, Rus Edebiyatı demektir. Net!! Kitaptan bahsetmeden önce;

Dostoyevski deyince ilk başta korkardım. Çünkü ağır kitaplarını okumaya çalışmış, yapamamıştım. Kara kara düşünürken, Sitemizin Dostoyevski etkinliği kralı Quidam un etkinliği sayesinde kurtuldum bu düşüncelerimden ve Dosto ile olan ilişkimize (merak etmeyin efendim romantik bir ilişki değil:)) kaldığımız yerden devam etme kararı aldık. O da yalvarıyordu zaten Sherlock beni ne zaman okuyacaksın diye:) Sonunda dilindeki tüyler bitmeden doğru kitaplarla okumaya başladım Dostoyu ve hızlı bir şekilde ilerledim. (Şu ana kadar Dosto okuma liste sıram şöyle; 1-Suç ve Ceza (tam 3 kez yarım bıraktım. Hala bitirebilmiş değilim:))) 2-İnsancıklar 3-Öteki 4-Mektuplar 5-Kumarbaz) Bu şekilde ilerleyince Dostoyla olan ilişkim bir raya oturuverdi. Bunun için minnettarım sana Quicik:) Sen ve etkinliğin olmasaydı okumayı otuz yaşıma kadar erteleyebilirdim:)

Sevgili Harun Inan a da teşekkürümü borç bilirim çünkü okuyacağım sıradaki Dosto kitaplarım için de o bana yardım ediyor.Sayesinde şimdiki okuyacağım kitabıma da karar verdim: Yeraltından Notlar...


Bu kitabında farklı bir Dosto gördüm. Komik, espritüel ve sade bir dil kullanmıştı. Komik?? dediğinizi duyar gibiyim. Evet o kadar komik konuşmalar vardı ki gülmekten yerlere yattım diyebilirim. Özellikle de büyükanneye bayıldım:)) Şimdi siz işe Fransız kalmış olabilirsiniz. Merak etmeyin hemen açıklıyorum:

Spoiler


Spoiler dediğime bakma yahu, çok da spoi vermiycem:) sadece ufacık dedikodu yapıcaz senle. Kimin dedikodusu mu? Büyükannenin:)) Başkahramanımız, iflah olabilen bir kumarbaz. Evet iflah olabilen dedim çünkü, sevdiği kızı memnun edebilmek için kumar oynuyor. Sevdiği kız da zengin bir büyükanneye sahip.Madem zengin bir aileye sahip neden bir erkek kumar oynayıp parayı ona götürüyor? Çünkü insan iflah olmaz bir aşık olabiliyor!!! Eveet ne diyorduk? Büyükanne baya zengin. Ama yetmişini devirmiş. Haliyle insanlar artık ölüp mirasına konmak için gün saymaya başlıyorlar. Ne zaman ölecek, ne zaman ölecek diye beklerken... Büyükannemiz çıkageliyor. Hem de ne geliş. Diyaloglar havada uçuşuyor:D Gülmemek için beton kalpli olmak gerekiyor.

Spoiler bitti

Ben kitapta alışılmışın dışında bir dosto gördüm. Bu dostoyu da sevdim. Rusyanın devi lakabını hak ediyor bu Adam. Bence her okurun okuması gereken bir yazar. Kitapları kadar hayatı da bi o kadar heyecan, aksiyonla dolu. Kesinlikle bu kitabı erteleme Hayalperestcik Kütüphanende varsa mutlaka oku diyebileceğim bir kitaptı.

Herkese bol kumarlı günler:))))

Osman Y., Beni Asla Bırakma'yı inceledi.
 14 Nis 21:00 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

BU İNCELEMEYİ DEĞERLİ Anıl KARDEŞİME İTHAF EDİYORUM

“Hatırlat da haziranın sonlarında çocukluğumu yakalım”
Ah Muhsin Ünlü

NE GÜLÜYORSUN ANLATTIĞIM SENİN HİKAYEN

Beni Asla Bırakma.. Japon Kazuo Ishiguro abimizin ilginç romanı. Kitap temelde 3 karakter üzerinde ilerliyor; Kathy,Tommy ve Ruth. Baştan sona bir “hüzün” hikayesi..

Yazarın bir Japon olduğunu ama çok küçük yaşlarda ailesiyle birlikte İngiltere’ye taşınıp burada yaşadığını ve bu kitabı da İngilizce yazdığını hatırlatmakla başlayalım. Anlattığı hikaye ise sıra dışı gibi görünse de (belki bir bakıma öyledir) bana göre aslında günümüz sıradan insanını anlatmaktadır.

Bir grup öğrencinin Hailsham isimli okulda yaşadıkları ve sonrasında başkaca yerlerde sürüp giden hikayesi. Bu öğrencilerin birer “klon” olduğunu öğreniriz efendim lakin anladığım kadarıyla bu metaforlar üzerine kurulu kitapta bu da bir metafordan ibarettir. Belki de yazar, Japon asıllı ama neredeyse bütün çocukluğu ve ilk gençliği İngiltere’de geçtiği için kendini adeta bir klon gibi mi hissetmişti? Kim bilebilir?

Kathy hikayenin merkezindeki karakterdir. Tommy ve Ruth da en yakın arkadaşları. Birlikte büyümüşlerdir bu Hailsham denilen okulda. Yetiştirilmelerinin bir tek gayesi vardır, o da ilerde “organ bağışçısı” olmak veya “bakıcı” olmak. Bakıcılar da yine organ bağışçısı olanların sağlık durumlarına göre onlara yardım eden kişiler olacaktır. Bu düzeni kim kurmuşsa , onları buraya kim toplamışsa , onlara başka bir seçenek bırakmamıştır en başından. Bu nedenle başka bir dünyayı hayal etmekte zorlanırlar, bu çemberin dışına çıkmayı ve bu kabuğu kırmayı düşünemezler.

16 yaşlarına doğru bu okuldan başka bir yere doğru geçerler. Gerçi okul dediğimiz pek okul gibi de değildir, öğretmenler yerine gözetmenler vardır. Yeni gittikleri yerin ismi ise” kulübeler” olarak tanımlanır. Orada artık biraz daha kendi hallerine bırakılırlar.

Ben Hailsham denilen yeri ilköğretim-lise, Kulübeler denilen yeri de üniversite olarak değerlendirdim.

Sonrasında organ bağışçısı olmalarını da “iş hayatı” olarak gördüm. Kathy, kulübelerden herkesten önce ayrılanlardan biridir, bakıcı olmak için. Bunu da okuldan sonra mesleğinde çalışmaya devam etmek yerine , aile hayatını seçmek olarak düşündüm. Yani bakıcı olmak aslında , ev hanımı olmak gibi bir şeydi. Kathy, organ bağışçılarının sağlık durumunu kontrol etmek için adeta bir hemşire gibi sürekli bu kişilere bakıcılık eder. Fakat bu süreç , iş hayatında çalışan aile bireyleri için adeta saçını süpürge eden anaç bir karakter anlamına geliyor olabilir miydi? Bir ev hanımı ya da hep koşuşturan bir abla? Belki de zorlama bir yorum bu, olabilir.

Kathy,Tommy ve Ruth arasında bir aşk üçgeni de vardır çocukluklarından itibaren başlayan. Tommy ile Kathy birbirinden gizliden gizliye hoşlanan ama bunu bir türlü ifade edemeyen iki arkadaştır, Ruth ise Tommy’ye yakınlık duyar ve onunla sevgili olmayı başarır. Fakat Tommy’nin ruhu aslında Kathy ile ortaktır ve hep aralarında bir bağ vardır, hisleri ortaktır. Kathy , en yakın arkadaşı olan Ruth’u kırmamak adına hep geride kalır, içine atar duygularını. Tanıdık gelmiyor mu edebiyattan, hayattan?

Tommy çocukluğundan itibaren sorunlu bir karakterdir, ya da farklı ve aykırı. Uyumsuzdur, herkes gibi değildir. Kitapta altı çizilecek bir yer olmadığı veya altı çizilerek okunacak bir kitap olmadığı görüşüne kısmen katılıyorum. Ben de birkaç satır hariç böyle ifadeler görmedim ama şu ifadelerin altını çizdim. Tommy’nin çocukluğunda Hailsham’dan,

“İyi bir koşucuydu,kendisiyle diğerleri arasındaki mesafeyi hemen on beş metreye kadar çıkarabiliyor,belki de bu sayede kimsenin onunla koşmak istemediğini gizleyebiliyordu”(sayfa 22)

Kitabın metafor veya örtülü anlatım,çarpıtarak , bozarak anlatım üzerine kurulu olduğunun bir işaretini de şurada gördüm,

“Öğrencilerin şiir ya da felsefe üzerine tartışmalarını,ya da uzun kış aylarında, buğulu mutfaklarda Kafka ya da Picasso hakkında daldan dala atlayan konuşmaları duyardım” (sayfa 117)

Heilsham’da resim yapmak çok önemli bir yer tutmaktadır , Madam denilen bir kadın zaman zaman gelip istediği resimlerden seçip götürmektedir. Tommy ise herkesten farklı oluşuyla bu resim konusunda da farklıdır ve bir türlü herkes gibi çizemiyordur. Picasso gibi belki de ?

Kafka ise bana göre bazı açılardan örtülü anlatımın kurucusudur ve Japon yazarın da en sevdiği yazarlardan olduğunu tahmin ediyorum, ki hem kitabında adını geçirmiş hem de benzer bir üslup kullanmış.

Kitaptaki en önemli konulardan biri de , cinsellik veya seksin işleniş biçimi. Karakterler büyümeye başladıktan itibaren sürekli birbirleriyle , yeni ya da eski tanıdıklarıyla birlikte olurlar. Çetin Altan’ın bir sözünü duymuştum vaktiyle, “Aşk, cinselliğin kibar halidir”. Bir de boya reklamı vardı hani, “hayattan rengi alın geri neyi kalır ki” Sahiden de, insandan cinselliği alın, geri neyi kalır ki?

İşte kitapta anlatılan bu cinsellik, ergenlik meselesini yazarın yine özellikle abartılı olarak anlatıp aslında, kadın-erkek ilişkisine , bir başka deyişle insanın temel varoluşuna ayna tutmak istediğini düşünüyorum. Yani önüne gelenle birlikte olan kişiler şeklinde anlattığı meselenin , aslında insanın bir sevgi,aşk,eş arayışını anlatmak olduğuna yoruyorum. Tabi bunlar hep kendi anladığım,yanılabilirim.

Daha anlatılacak çok şey olabilir, herkes başka şeyler anlayabilir. Değinemediğim kısımlar da kalacaktır kitapla ilgili. Kitabın bir yerinde karakterlerimiz bir yolculuğa çıkarlar arabayla , yanlarına sevgili olan bir çifti de alarak, beş kişi olarak. Gittikleri yerde, Kathy için çok değerli olan ve Heilsham günlerinde sürekli dinlediği ama sonra kasetini kaybettiği bir şarkının kasetini de Tommy ile arayıp bulurlar.Şarkının adı “beni asla bırakma”dır. Bu belki de Kathy için, kaybettiği çocukluğuna yeniden kavuşmasıdır. Kaseti antika eşyaların satıldığı bir dükkanda bulurlar. Daha önce gezdikleri modern mağazada yoktur, Tommy bakınır ve bulamadığını söyler ama Kathy ona der ki, “böyle şeyler buralarda bulunmaz”. O modern mağazanın adı ise “Woolworth’s” dur. Bunu da okuyunca aklıma “walmart” geldi, şu Amerikalı mağaza zinciri hani.

Kitapta geçen önemli bir ayrıntı da, organ bağışı yapacak kişilerden eğer birbirini seven bir çift varsa , bunların organ bağışından önce üç sene erteleme istediğinde bulunma hakkı olması veya bu hakkın olduğuyla ilgili rivayettir. Eğer organ bağışı, benim yorumladığım gibi iş hayatını temsil ediyorsa; hayatta da birbirini sevenler sırf bu iş güç meselesi yüzünden bir araya gelemeyip işlerini ertelemek yerine birbirlerini erteliyor hatta birbirlerine kıyıyor olabilirler mi?

Anlatılacak çok fazla şey olabilir bu kitapla ilgili dediğim gibi. Sonuçta kitabın sonlarına doğru Ruth aradan çekilir. Tommy ve Kathy birbirlerine o kadar aittir ki, Ruth bunu çok iyi bilmektedir en başından beri zaten. Bu hüzünlü hikayenin sonu da hüzünlü biter. Kathy en iyi arkadaşı ve sevdiği adamdan bir şekilde ayrılmak zorunda kalır. Onları kaybeder. Onu hayatın mecburiyetleri beklemektedir. İnsan, modern insan adeta bir klondan farksız mıdır? Hayatlarımız kurgulanmış mıdır?

50 yaşındayım. Bu yaşa iki evlilik ve iki tane yakışıklı sığdırdım. Gönlüm bir de kız isterdi, ama olmadı. Bugün hayatıma baktığımda mutlu bir adam görüyorum. Kalp kırıklıklarım var, ama bu bir şeyleri denediğimi gösterir, değil mi? Bu okuduklarınızın bazılarını geçmişte ben de uygulamadım. Bunu şu ana kadar yaşadığım, okuduğum, izlediğim şeylerin bir özeti olarak düşünün. Siz de kendi manifestonuzu yazın ve arada bir okuyun, okuduğunuzu uygulayın. Keyifle kalın…
1. İlk iş “Hayır” demeyi bileceksin. Bilmiyorsan öğren.
2. Sevmediğin hiç kimse ile ve sevmediğin hiçbir ortamda olma.
3. Birlikte olduğun kişiyi sadece güzel ve yakışıklı diye seçme. Egonu ilk terbiye etmen gereken yer budur.
4. Nefes almak kadar çok istediğin her şey gerçekleşecektir. Gerçekten iste.
5. Kendini sevmekten asla vazgeçme. Sana kendini kötü hissettiren insanlardan uzak dur.
6. Arkadaşlarınla asla para ilişkisi kurma. Borç isteme, verme.
7. Hayal kur. Hiç sınır tanıma…
8. Mutlaka yabancı bir dil öğren. Mümkünse sekiz dil konuş. Hayatının ne kadar renklendiğine şaşıracaksın.
9. Sevdiklerine zaman ayır. Yaşamın gerçek tadı bu.
10. Kendin ol. Seni kendin olduğun için kabullenecek insanları dost seç.
11. Öfke, nefret gibi olumsuz duygulardan arın. Her zaman seçim yapanın sen olduğunu unutma.

13. Mutlaka spor yap ve mutlaka bir hobin olsun. Ve bu konuda uzman ol.
14. Kimseyi inançları ve doğduğu yerle ilgili sınıflandırma. Unutma, sadece iyi insan ve kötü insan vardır.
15. Kitap oku. Tanımadığın insanlarla tanışır ve hiç gitmediğin yerlerde dolaşırsın.
16. Evlilik zor bir kurum. Arkadaş olamayacağın biri ile sırf güzel/yakışıklı ya da durumu iyi diye evlenme. Evliliğin ömür boyu süren bir bağlılık olduğunu unutma.
17. Sırtını dayayabileceğin, gözü kapalı uçurumun kenarında yürüyebileceğin insanla evlen.

18. Sevginden ve sevgisinden emin olmadığın, içinde küçücük de olsa şüphe duyduğun birinden çocuk yapma.
19. Sevdiğin işi yapmak harika olmalı, ama para kazanman gerektiğini unutma.
20. Fırsat buldukça seyahat et. Farklı kültürleri gözlemle. Seyahat etmek otel konforu yaşamak değildir. Dışarı çık.
21. Müzik dinle. Dans et. Dans etmemek hiç de havalı değil.
22. Sahip olduğun şeylerin sana sahip olmasına izin verme.
23. Yaşama sevincini yitirme. Hayat sıkılmak için çok kısa.
24. Ölümü hiç düşünme ve bundan korkma. Hayatı da erteleme!
25. Beyaz ya da pembe yalan söyleme. Yalan söylemek durumunda kaldığın bir ilişkide olma.
26. Hayatta bir duruşun olsun. Olaylara ya da kişilere göre eğilip bükülme.
27. İçindeki çocuğu büyütme. Yaş sayıdan ibarettir. “Yapamazsın” dedikleri hiçbir şeye aldırma.
28. Zorla hiçbir şey yapma. Ne yapıyorsan ona bir şeyler kat, sanki daha önce kimse yapmamış gibi. Yaşamak sanattır, unutma.
29. Nefes aldığın sürece umut vardır.
30. Bilgi/deneyim, başarısızlıkların sonucudur. Denemekten vazgeçme…
31. Hiçbir şeyin bağımlısı olma.
32. Kıskançlık duygunu sevginle yen. Sevdiğini özgür bırak.

33. İnsan detoksu yap. Enerjini çalan insanlardan uzak dur.
34. Özür dilemeyi bil.
35. Affetmeyi öğren. Kendin dahil…
36. Hatalarını kabullen.
37. İşkolik olma, ama işini en iyi şekilde yap. Sevdiklerine zaman ayır ve iş yüzünden çocuklarının gösterisini kaçırma. Fotoğraf ve video çekmek yerine, anı izle.
38. Zamanı satın alamazsın, ama anın keyfini çıkartabilirsin.
39. Hayatın değerini cenazelerde öğrenme.
40. Canlıların kardeşliğine inan.
41. Tek bir hayatın olduğunu bil.
42. Gülümse ve nazik ol.
43. Matematik, müzik ve resim dersi arasında bir fark yoktur. Belki dünyayı daha güzel yapacak olan bir kemancı, bir piyanist, bir ressam ya da bir şairdir…
44. Alçakgönüllü ol, ama kimsenin seni küçümsemesine izin verme.
45. Doğa ile uyum içinde yaşamayı öğren. Onu zorlarsan, sen zararlı çıkarsın.
46. Sevdiğin insanı aldatma!
47. Çocuklarına, onların sahibiymiş gibi davranma. Onların senden farklı bireyler olduğunu kabul et ve saygı duy.
48. Dinlemeyi öğren. Konuşmaktan daha çok işe yarar.
49. Önyargılarından arın ve kimseyi yargılama. Kimin neyi, neden seçtiğini bilemezsin!
50. Sevgi en güzel cevaptır.
Fark ettiyseniz, 12’nci maddeyi özellikle boş bıraktım. Siz de kendi manifestonuzu 12’nci madde olarak yazın ve hedefi 12’den vurun, dönüşümü yaşayın…

Yazı: Levent Doğurga / Akça Makina CEO’su

Sonunda kitabı bitirdim..
Oblomovluk kavramını literatürlere kazandıran ismiyle karakteri tam anlamıyla bütünleştiren harikulede bir baş yapıt.Beni kimi yerlerde hüzünlere boğan,bir insan bu kadarda tembel olmazki dedirtecek noktaya getiren umursamaz, hayatı boş vermiş,hayattan bir beklentisi ve amacı olmayan,miskin ama aynı zamanda iyi kalpli, içten,samimi,saf ve temiz,koca yürekli: ''Oblomov''
Oblomov, toprak sahibi soylu bir ailenin oğludur,çocukluğundan itibaren özenle ve titizlikle hiçbir şeye el sürmeden,bütün istekleri uşaklar ve ailesi tarafından karşılanmış,büyük ve kalabalık bir ortamda yetişmiştir.Aile fertleri bile işlerini başkalarına yaptırmakta bütün işlerini erteleme gibi bir hastalıklı hale bürünmüşlerdir.Tembelliğin kalıtsal olarak aileden evlada dahi geçtiği rahatlıkla söylenebilir.Kitabın ilk 190 sayfası hiçbir şekilde evinden hatta odasından dışarıya adımını dahi atmayan Oblomov,hiçbir şey yapmadan uyumak, her şeyi ertelemek, en basit işleri bile sonraya bırakan, yataktan kalkmaya bile üşenmektedir. Onu tekrar bir nebze de olsa yaşama döndüren ise çocukluk arkadaşı bir Alman olan Ştoltz'dur.Yazar bu iki karakter üzerinden Rus ve Alman toplumlarını karşılaştırmış,Rus toplumunu ne kadar yerip tembel vasfı yüklemişse,Alman toplumunu bir o kadar yüceltmiştir.Ayrıca Ştoltz'un gelişi ve sonrasında Olga'yla tanışmıştır. Olga; Oblomov için bir hayat kaynağı onu yaşama döndürecek yegane güç olarak ortaya çıkmıştır.Ama bu karşılaşma bile Oblomov'u değiştirmeye,tembelliğinden kurtarmaya yetmemiştir.Oblomov,Olga'ya aşık olmuş bu aşkı yalnızlığın içindeki ışık olarak görmüş ve o ışıkla beraber duygusal anlamda sevinç ve coşkun haliyle işlerine ve hayata sarılmaya başlamıştır; lakin bu hal fazla uzun sürmemiş Olga onu değiştiremeyeceğini anlayarak Oblomov'dan vazgeçmiştir.
Sonrasında Oblomov yine pejmürde eski haline,ölünceye kadar odasından ve evinden çıkmayacağı yere geri dönmüştür.Etrafında onu seven dostları ve fedakar insanlar mevcutsa da o kendisine ailesinden miras kalan ''OB-LO-MOV-LUK''undan ölünceye kadar feragat etmemiş o şekilde yaşamış o şekilde de ölmüştür.
Kesinlikle okunması gereken birçok insan analizini de içinde barındıran Oblomov'u okumanız temennisiyle...

Zaman Yönetimi Yazar : Ray Joseph
BÖLÜM 1
ZAMAN: HAYATİ BİR KAYNAK
Yeterince zamanınız var mı ? Cevabınız kesin bir hayır ise, yöneticilerin büyük bir çoğunluğu ile aynı sınıftasınız demektir. Bu gerçekten ürkütücü, çok nazik bir durumdur. Birden zamanın yeterli olmadığını farkedersiniz. Aslında, hepimizin sahip olduğu zaman aynıdır. Ama bu, pek az insan için yeterlidir. Öyleyse zaman sorunun kendisi değildir. Sorun bizde! Yani sorun ne kadar vaktimiz olduğunda değil, sahip olduğumuz süre içinde neler yaptığımızda.
Eşsiz bir kaynak olan zamanı nasıl harcayacağımıza karar verebiliriz. Tıpkı öteki kaynaklar gibi zaman da çok etkili biçimde değerlendirilebilir veya boşa harcanabilir. Yazar ve danışman danışman Drucker şu gözlemde bulunuyor: “Zamanen az bulunan kaynaktır. Eğer doğru yönetilmiyorsa, hiçbir şey yönetilmiş sayılmaz.” Zamanın yönetimi konusu neden ihmal ediliyor? Çünkü bütün kaynaklar arasında görünüşe göre en az anlaşılan ve en kötü yönetileni zamandır. Paha biçilmez bir değerin kullanımını şansa bırakıyor, kontrol edip planlamıyoruz.
Aslında insan zamanı yönetmez, yönetemez! Çünkü akreple yelkovanın hareketi bizim yönetimimizin dışındadır. Bunlar durmaksızın hareket ederler ve biz ne yaparsak yapalım, zaman önceden kararlaştırılmış bir hızla akıp gider. Mesele saati yönetmek değil, kendimizi zaman içinde yönetebilmektir. Aşağıdaki listede çeşitli zaman tuzakları verilmiştir. Bunlardaki tuzaklardan sizin düştükleriniz mutlaka vardır. Dikkatlice inceleyiniz!.
Pek çok zaman tuzağının kendinizden kaynaklandığını belki de fark ettiniz. Zaman kaybına neden olan belli başlı öğeleri belirtmeleri istendiğinde çoğu yönetici önce, toplantı, ziyaretçi erteleme gibi dış kaynak ve nedenleri sayar. Oysa zaman yönetiminin sorunları içimizdeki düşman! Önceliklerin eksikliği yetki devrinin olmayışı, sürüncemede bırakma, plansızlık vb.
Şimdi kendinize bazı sorular sorun. Zaman tuzaklarından hangilerine siz neden oluyorsunuz? Hangilerini başkaları, dış kaynaklar dış kaynaklar oluşturuyor? Bu dış kaynaklardan hangileri kontrol altına alınabilir, hangilerini ortadan kaldırabilirsiniz? Bu soruları iyice düşünüp yanıtladıktan sonra, zaman kaybı sorununun hem ana nedeninin hemde çözümünün kendiniz olduğunu kabul ediyor musunuz? Öyleyse hiç kuşkusuz daha önce sözünü ettiğimiz sonuca geldiniz.
Yöneticinin Uzun Günü: Araştırmalar kişinin yönetim merdivenlerinde yükseldikçe, saat ve gün olarak daha çok çalıştığını ortaya koymaktadır. Clarence Randall, kendini işe kurban etmeye hazır, tek adam olduğuna inanan yöneticiyi tanıma yollarını şöyle tanımlıyor: Böyle biri, kendini ıstırap ve acıya adamış, sorumluluklarını bilen, feragat etmesi gerektiğine inanan bir kişiliğe sahiptir. Onu üstü kalabalık masasından tanıyabilirsiniz.
Başarısız yöneticilerin bir özelliği de, bunların aile hayatlarından özveride bulunmalarıdır. Genelde ailenin ihmali ve evlilik pahasına işleri yürütmeye çalışmak, iş veriminin düşmesine yol açar.
Zaman yönetiminin efsanevi düsturlarından birisi, insanın ne kadar çok çalışırsa o kadar çok iş başarabileceği şeklindedir.”Çok değil akıllıca çalış!” özdeyişi bu gerçeği yansıtmaktadır. Alında, pek az şey başaran bir yönetici, beceriksizliğini çok çalışıyormuş gibi görünerek dengeleyebilir. Etkili bir planlamayla çalışılan her saat, uygulamadaki kişiye üç yada dört saat kazandırıyor ve daha iyi sonuçlar sağlıyorsa, yöneticiler, iyice düşünüp taşınılmadan hiçbir işe başlanmasına izin vermemelidir. Planlama zaman almasına rağmen, sonunda vakit kazandırır ve daha iyi sonuç getirir. Kendine güveni olmayan kişilerin, amaçlarına pek uygun olmayan faaliyetlerde çalıştıkları sık görülür.
Demek ki işi başından aşkın yöneticiler boş zamanlarında ne yapacaklarını bilememekte. Bir psikolog işin insanın yaşamak için yaptığı değil fakat yapmak için yaşadığı bir şey olduğunu söylüyor.
BÖLÜM 2
KENDİNİZİ NASIL YÖNETİRSİNİZ?
Kendisine zaman yönetimi hakkında felsefesini özetlemesini istenen bir zat,: “zaman sana ait bir şeydir,”cevabını verdi.”Onun sana hükmetmesini izin vermemeli sen ona hükmetmelisin kendine hükmedemezsen zamana da hükmedemezsin.””insanoğlu doğayı kontrol edecek kadar akıllı ama kendini kontrol edemiyor. Gerçekçi bir öz değerlendirme kolay değildir. Kişi kendini içinde bulunduğu durumda ne kadar güvensiz hissederse bu analizden o kadar kaçınır.
Zaman Çizelgesi: Zamanı bir programa bağlamaya çalışan yöneticiler bu programı uygulayamadıklarını görmüşler.”Zamanın programlanması zorunludur. Çünkü başkalarının deneyimlerine bakarak bazı alışkanlıklarımızı değiştirmek son derece güçtür.
Sürüncemede Bırakmak: Alışkanlıklardan vaz geçebilmek için öz disiplin ve kararlılık gereklidir. Bir yönetici:sürüncemede bırakma huyunun kendisini neredeyse tuzağa düşürüp boğmak üzere olduğunu anlayıp
savaşı şu basit kurallarla kazanmış:
1.Sürüncemede bırakma huyunun sizi felce uğrattığı alanı bulun ve onu fethedin.
2. İşleri önem sırasına göre düzenleyin ve sorunları sırayla halledin.
3.Kendinize zaman sınırları koyun.
4.Zor sorunlardan kaçmayın
5.Mükemmellik arayışınızın sizi felce uğratmasına izin vermeyin. Emin olana kadar her şeyi ertelerseniz hiçbir şeyi başaramazsınız.
BÖLÜM 3
NEDEN PLANLAMA?
Meşgul olmaktan daha kolay hiç bir şey yoktur, ama hiç bir şey verimli olmaktan daha güç değildir. Yöneticinin en zor görevi düşünmektir ve onlar bu görevi genellikle ihmal ederler. Bernard Baruch şöyle der “Bildiğim bütün yenilgiler, işlediğim bütün hatalar, özel yaşantılarda ve iş hayatında gördüğüm bütün budalalıklar, düşünmeden yapılan işler sonucudur”
Yönetim planlamayla başlar. Planlama; nereye gitmek istediğini ve oraya nasıl gideceğini mantıklı bir biçimde önceden kararlaştırmaktır.
İnsanın doğası planlı davranma kavramıyla bağdaşmaz, çelişir.
Önündeki işin çekiciliğine kapılan yöneticiler olduğu kadar ayakta
kalmanın ancak etkili bir planlama ile mümkün olduğunu bilen ve sonuna kadar mücadele eden yöneticilerde vardır
Zamanları olmadığı gerekçesiyle planlamaya karşı çıkan yöneticiler uzun vadede kazanacakları zamanı ve elde edecekleri yüksek verimi görememektedirler. Greenwalt şöyle der: Planlamada kullanılan her dakika uygulamada üç yada dört dakika kazandırmaktadır.
Aceleciliğin zararları şöyle tanımlanmış; Endişe aslında korkunun bir çeşitidir, yetersizliği farketmektir, buda güvenilir hedefleri ve iyi planları cesaretle düşünecek zaman bulamamaktan ileri gelir. Öte yandan acelecilik yöneticiye konulan zaman sınırlamasının kötüye kullanıldığının bir kanıtıdır.
Bir işi doğru yapmak için zamanınız yoksa düzeltmek için nasıl zaman bulacaksınız? Bir işi doğru yapmakla doğru işi yapmak arasındaki seçim verimli bir yönetici için güç değildir.
BÖLÜM 4
KENDİNİ DÜZENLEMEK
Günlük işleri düzenleyebilmeme yeteneğini kazanmanın yanında, yönetim hakkında öğrenmeniz gereken şeyler çocuk oyuncağı gibi kalır.
Yöneticinin verimini artırabilmek için, sesleri denetim altına almak gerekir. Büyük şirketlerde, bundan daha on yıl önce, araştırma ve geliştirme bölümlerini sessiz banliyölere taşımaya başladılar. Özellikle araştırma ile ilgili işlerde sessiz çevrenin önemi büyüktür. Rahatsız koltuklar, loş ışıklar, fiziksel yorgunluğa sebep oldukları için, iş verimini düşürebilir. Çalıma odasının aydınlatılmasında ışık eşit olarak dağıtılmalı, gölge yada yansıma oluşturulmadan masayı tamamen aydınlatmalıdır. Arkalığı olan rahat koltuklar, yöneticinin verimini artırması için yapılabilecek en iyi yatırımlardan biridir.
Dosyalama Sistemi: Kötü bir dosyalama sistemi, çalışanlar için sürekli, sinir bozan birşeydir. bilgi ararken zaman kaybına neden olur. Dosyalama elemanlarının işte bulunmaması durumunda, ortak bir sisteme duyulan ihtiyaç kendisini daha fazla hissettirir.
Uçak ve tren yolculukları, bir yöneticiye rahatsız edilmediği boş bir sure sağlanmalıdır. New York City’de çalıştığım yıllarda, bir trende ne kadar ne türde iş yapabileceğini bulmaya çalıştım Genellikle herkesin sadece bir şeyler okuduğunu, ya da uyuduğunu keşfettim.
Notlarla eli kolu bağlı bir işletmenin atardamarlarını tıkayan gereksiz kağıt akımıdır. Frank Nunlıst, bunu “kağıt ablukası”olarak tanımlıyor
Not denetimi de, form denetimi gibi envanteri gerektirir. Gecen ayın giren ve çıkan notlarını inceleyin. Kaçı gereksizdi?Kaçı daha kısa olabilirdi?Bu size, notlarla harcadığınız zamanı gösterecektir. Birçok yönetici, iş hakkında bir not yazmaktansa, o işi yaparak daha iyi çalıştığını keşfetmiştir.
Genellikle, hızlı okuma, kötü alışkanlıklarını yokederek, yerine iyi alışkanlıklar da kazandırmaktadır. Daha hızlı okuma için şu temel kuralları siz de uygulayabilirsiniz.
1.Her satır okurken başınızı soldan sağa çevirmeyin
2.Sözcüklerı okurken ağzınızı oynatmayın, ya da yüksek sesle söylemeyin.
3.Tekrar tekrar okumayın.
4.Okuma açınızı genişletin. her yeni satıra geçişte, tek tek sözcüklerle değil sözcük gruplarına bakın.
5.Kenardaki boşluklarla gözünüzü oyalamamak için, okumaya her satırın ikinci ya da üçüncü sözcüğüyle başlayın.
Anlayıp anlayamadığınızı ölçmek için kendinize, az önce okuduğunuz bir konu üzerinde birisine sorular sordurun. Bunu yapmanın daha iyi bir yolu da özellikle bu beceri üstüne hazırlanmış kitaplardan birini okumaktır. Bu kitaplarda, konuya ait testlerde vardır.
Seçici Okuma: Seçici okumanın üç genel kuralını şu şekilde açıklayabiliriz:
1. Kitabı okumadan önce içindekiler bölümüne bir göz atın.
2. Sonra onu baştan aşağıya çabucak bir gözden geçirin(örneğin 1 saat kadar) böylelikle yazarı ve üslubunu tanımış olursunuz.
3. İlgilendiğiniz konuları içerdiğini düşündüğünüz bölümleri dikkatle okutun.
BÖLÜM 5
KESİNTİLERİN ORTADAN KALDIRILMASI
Bir davranışın belirli bir kuralın çiğnenmesi olduğunu kabul etmek sorunu çözmez. Bu kuralın neden çiğnendiğini bulmakta gerekir. Aşırı çalışan gereğinden fazla ayrıntıyı sırtında taşıyan bir yöneticiye bütün bunları kendi hatası yüzünden olduğunu söylemek yetmez. İçinde bulunduğu güç durumu oluşturan marazi işlemi anlamaz ve bu, işlemin ilk belirtilerini fark etmeyi öğrenmezse kendini tekrar buna benzer güç durumlar içinde bulması kaçınılmaz olur.
Ziyaretçiler: Bir ziyaretçinin önemli bir iş için gelip gelmediğini bilmemek kapının pek çok açılıp kapanmasına yol açmaktadır.
Sekreterinize randevuları düzenleme sorumluluğu verin. Belirli kabul saatleri koyun ziyaretçilerle önce sekreteriniz konuşsun. Astın odasına siz gidin. Ziyaretçilerle odanızın dışında buluşun. Ayağa kalkarak konuşun. Sekreterinizin ziyaretleri denetlemesini sağlayın. Ziyareti zamanla sınırlayın. Belirli aralıklarla düzenli olarak buluşun.
Telefon: Ne gariptir ki zaman kazandıran en etkili aletlerden biri olan telefon aynı zamanda en büyük zaman tuzaklarından birisidir. Bu kadar yararlı bir araç neden kötüye kullanılmaktadır?Neden pek çok yönetici telefona hükmedeceğine onun kölesi haline gelir?
Hiç kimse bir doktor yada operatörden muayene yada ameliyat sırasında telefonlara cevap vermesini beklemez. Hiçbir jüri üyesi mahkemede iken telefonlara cevap vermez, hiçbir profesörden ders sırasında telefona cevap vermesi istenmez. Öyleyse yöneticilerden neden hep telefonun başında ve arayanın emrine amade olması bekleniyor.
Toplantılar: Neden grup toplantıları sorunları çözmede etkili olamaz bunun hem pratik hem de psikolojik pek çok nedeni vardır. Grup büyüdükçe bireyler arası iletişimi sağlamanın güçleşmesi bu nedenlerin başında gelir. Grup büyüdükçe toplantıya katılanların fikirlerinden yararlanma şansı azalır. Yönetici toplantıyı bitirememe durumunda kalır ve sorunlar çözülemez .
Aslında alışılmış toplantılardan önce genellikle ayak üstü konuşmalar yapılır, böylece konuşulacak olan meseleler hatırlanmış düşünceler tazelenmiş olur. Sorunu önceden tartışmak herkese konu üzerinde düşünme olanağı verir. Böylece toplantıya getirilmiş yeni fikirlere ve ciddi kararlara hazır olarak gelinir.
Bir toplantı sırasında zaman kaybetmek toplantıya zamanında girmemekle başlar. Bu sık sık şikayet edilen ama düzeltilemeyen bir hata olup bu konuda bir şeyler yapılması hiçte zor değildir.
Toplantının başında olan yönetici disiplinsiz kişilerin gruba yön vermesine izin verirse toplantılar asla zamanında başlamaz. Elbette vaktinde başlanılan bir toplantıya geç kalanlarda olacaktır. Toplantıyı zamanında bitirmek de önemlidir. Katılanlar başkanın toplantıyı zamanında bitirmekteki kararlılığını görür görmez kendilerini toparlayacak ve konuyu saptanan zamanda görüşeceklerdir.
Toplantıdan sonra en fazla zaman kaybettiren şeylerden biri alınan kararların tek tek yazılmamış olmasıdır. Başka bir zaman tuzağı da köyü yazılmış notlardır.
BÖLÜM 6
KARAR VERMEK
“En büyük zaman hırsızı kararsızlıktır!” diyor Charles Flory. Endişe o kadar yıkıcı bir şeydir ki, kişiyi daha günlük işlerine başlamadan yorar. Asıl kabul edilmesi zor olan, kötü bir kararın, hiç karar vermemekten daha iyi olduğudur.
Hata Yapma Korkusu: Haklı olmaktan sonra, en iyi şey haksız olmaktır; çünkü eninde sonunda bu sonuca varırsınız .Doğruyla yanlış arasında gidip gelirseniz tereddüde düşer hiçbir yere varamazsınız ama kesinlikle yanılıyorsanız doğru düşünmenizi sağlayacak bir olayla karşılaştığınız için kendinizi şanslı saymanız gerekir.
Bir hatanın sonuçlarından korkuyorsanız çekingen biri sayılırsınız. Her kararda risk vardır. Risksiz karar olmaz. İleri görüşlü şirket yönetimi risk alma işini destekler. İş hayatında en büyük kayıplardan biri yenilgi korkusuyla karar vermektir. hiç hata yapmayan kimse değerli ve işe yarar birşey de yapmıyor demektir. Hiçbir hata yapmayan bir işletme ya riski göze almıyordur yada ölüdür. Önemli olan hatalar değil onlardan alınan derslerdir.
Zaman Kullanımı: Karar açısından zamanın yönetimi çok önemlidir. Zaman sınırlaması konulmuş bir iş daima hızlı bitirilir. Zaman sınırlamaları mantıklı ve adil oldukları sürece iyi sonuç verirler.
İşe bitiş süresi koymanın en büyük sorunlarından biride gerçekçi olmayan zaman tahminleridir.

"Dünyayı idare etmeye çalışma, bırak dünya kendi kendini idare etsin, sen de kendi dünyanı idare etmeyi öğren !..
Yaşamak adına hayatı biriktirip, ömrünü erteleme...
Gün gelecek ve soruların olacak...
Ümit et ki cevapları da sende olsun...
Yanıtsız sorularla veda etme dünyana..."

Eddi Anter

Demet, Şimdiki Zamanın Kusursuzluğu'yu inceledi.
15 Eyl 2017 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Amanda beni yordun. Cidden. Okurken sinir oldum, ağladım, sevgiyi hissettim. Kitap en basit şekliyle, yaşadığın ana odaklan, hayatı erteleme çünkü hayat her zaman planladığın gibi gitmiyor diyor bize.

Ayşe Y., Oblomov'u inceledi.
 22 Haz 2017 · Kitabı okudu · 8 günde · 7/10 puan

İvan Gonçarov’un Oblomov adlı hacimli romanını henüz bitirdim. Dünya edebiyat literatürüne “Oblomovluk” kavramını hediye eden bu roman, mutlaka okuma listemizde yer almalı. Son zamanlarda hep postmodern romanlar okuduktan sonra Oblomov’u okuyunca, yazarın hemen her şeyi okuyucunun gözüne sokarcasına detaylıca tasvir etmesi benim açımdan rahatsız edici olsa da Oblomov; akıcı, sürükleyici hatta eğlenceli bir roman. Oblomov karakteri, onca tembelliğine ve sinir bozuculuğuna rağmen aslında hepimizin içinde taşıdığı o tembel ve üşengeç yanımıza göndermede bulunduğu için de bir o kadar sevimli. Gonçarov, bu romanı çok kısa bir sürede yazmış belli ki Oblomovluk etmemiş:) Kitapla ilgili yapılan yorumlara bakıldığında, Oblomov’un Rus toplumunu hatta doğu toplumlarını, Oblomov’un arkadaşı Ştoltz’un ise Avrupa’yı temsil ettiği yolunda çıkarımlar yapıldığını görmekteyiz. Ben tüm bu yorumları bir kenara bırakarak Oblomov’un bende uyandırdıklarını paylaşmak istiyorum:
DİKKAT! SPOİLER İÇEREBİLİR!

Öncelikle Oblomov çok iyi yürekli bir kahraman ve Gonçarov kahramanını çok seviyor, bunu romanın her satırında hissediyorsunuz. Oblomov çok iyi bir dost, vefalı bir aşık, kendisine kötülük edenlere dahi insanca davranma erdemliliğinde olan bir insan, herkesin hayatın koşuşturmacası içinde fark edemediği gerçekleri yattığı yerden fark eden bir filozof:)Fakat bir kusuru var ki bu kusur onun hayatının heba olup gitmesine neden oluyor. Oblomov, her şeyi erteleme hastalığından muzdarip. Devamlı planlar yapıp bu planların hiçbirini uygulamaması, daha dolayı iradesizlikten dolayı uygulayamaması sonucunda yaşadığı hayat onu hızla tüketiyor. Daha doğrusu yazar bizim buna inanmamızı istiyor. Yazara göre Oblomov böyle bir hayatı seçmekle yanlış yapıyor, zira yazarın idealindeki kahramanı Stoltz. Peki gerçekten yaşadığımız hayat içinde yaptığımız tercihler yüzünden yargılanmalı mıyız? Eğer sonuçlarına katlanmayı göze almışsak cevabım “hayır” olacak. Yazar ise kahramanını sürekli yargılıyor. Stoltz, sürekli hareket halinde, her şeyin en idealini o hak ediyor, hatta Oblomov’un aşık olduğu, fakat feragat ettiği kadınla evlenip çok mutlu oluyor vs vs. İyi de Oblomov böylesi bir yaşamı tercih ediyor ve bence bu iradesizlikten çok bilinçli bir tercih gibi görünüyor. En azından Oblomov’un yüksek farkındalığı bana öyle hissettirdi. Romandan aldığım şu cümleler bu farkındalığı gösteriyor:
"Ölü değil mi bu adamlar? Oturdukları yerde uyumuyorlar mı? Ben yatakta yatıyorum, kafamı valeler ve aslarla doldurmuyorum diye kabahatli mi oluyorum?"(184)
Anna ile aşk yaşadığı dönemde aktif bir adam olmayı başaran Oblomov, Anna’nın kendisini şekillendirmeye çalışmasından büyük bir rahatsızlık duyuyor ve zaten bu müdahaleci aşka daha fazla dayanamayan Oblomov, sonunda vazgeçiyor. Ne uğruna vazgeçiyor? Şahsiyetini korumak adına. Onun her koşul altında şahsiyetine düşkün bir insan olduğunu romandan alıntıladığım şu cümleler de gösteriyor:
"İşini ve dışarı hayatını bırakınca Oblomov hayatın anlamını başka yerde aramaya başladı. Ömrünü nasıl harcayacağını uzun uzun düşündü; sonunda kendi kendine yaşamanın hayatına çizeceği en iyi yön olduğu kanısına vardı."(68)
Sonrasında ev sahibesi kadının “koşulsuz sevgisi” ona çok iyi geliyor ve yola onunla devam ediyor. Bu durumda biz Oblomov’a iradesiz diyebilir miyiz? Bence Oblomov -Gonçarov her ne kadar bizi aksine iknaya çalışsa da- gayet de farkındalığı yüksek bir karakter. Öyle olmasa çok sevdiği Anna’dan vazgeçmezdi. Öyle olmasa canı gibi sevdiği dostu Ştoltz’un yönlendirmelerine göre bir hayat yaşardı. O ise tamamen şahsiyetine uygun bir yaşamı tercih ediyor. Bir koyun değil Oblomov, tam tersi –yazarın onun tembelliğini, lakaytlığını gözümüze sokmasına rağmen- aslında şahsiyetli bir kahraman. En azından ben okurken böyle hissettim ve onun bu doğal, yapmacıksız halini çok sevdim. Oblomov’un kafasındaki yaşam anlayışı aslında şu satırlarda net bir şekilde ortaya çıkıyor:
"(Ştoltz)-Peki sence güzel hayat nedir?
(Oblomov)-Neden 'oblomovluk' olmasın! Sanki herkes bu benim hayalimdeki gibi bir hayat için uğraşmıyor mu? Sizin bütün kosturmalarınız, tutkularınız, ticaretleriniz, siyasetleriniz hep sonunda rahat etmek için, kaybolmuş bir cenneti bulmak için değil mi?(192)
Ben bu romanda bütün canlılığına, çalışkanlığına ve iş bitiriciliğine ve idealize edilmesine rağmen Oblomov’u Ştoltz’a tercih ettim. Tabii bu benim görüşüm.
Oblomov’u Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanının hemen ardından okuyunca iki romanın mesajının benzerliği de dikkatimi çekti. Bu konuyla ilgili de romanda geçen şu cümleleri paylaşmak istiyorum:
"Başka bir hayatı ne isteyebilir, ne de sevebilirlerdi. Hayatlarını herhangi bir rastlantı değiştirecek olsa keyifleri kaçardı. Yarın bugüne, öbür gün de yarına benzemezse kahırlarından yatağa düşüp hasta olurlardı."(139)
"İnsan ne için yaşadığını bilmezse günü gününe yaşamakla kalıyor. Günün geçmesini, gecenin gelmesini beklemekten başka zevki olmuyor. Bugün nasıl yaşadım sorusuna cevap vermeden uykuya dalıyor, ertesi gün aynı hayat."(247)
"Akşam olunca, hemen yatacak, günün bu kadar rahat geçmiş olmasına şükredip ertesi gün uyandığımız zaman, dünkü gibi bir gün geçirmeyi dileyecektik. Geleceğimiz bu olacaktı değil mi? Sen buna hayat mı diyorsun? Ben kahrolurdum, ölürdüm."(394)
Temelde iki romanın mesajı da aynı noktada birleşiyor: “Hayat, yaşanılan güzel anların bir bütünüdür bu sebeple hiçbir şeyi erteleme, hemen yap. Yoksa sıradanlaşan bir hayatın içinde kaybolup gidersin” Romandan alıntıladığım şu satırlar da bu mesajı doğrular nitelikte:
“-Yarın mı olacak bütün bunlar?(...)
-Ya şimdi ya hiçbir zaman, unutma.”(197)
Tabii bu, yazarın bize vermek istediği mesaj. Bense Oblomov’un keyfince bir hayat yaşadığını düşünüyorum. Zaman zaman iradesine hakim olamadığı zamanlar olsa da, o kimsenin boyunduruğu altına girmeden, kendi bildiği şekilde yaşıyor hayatını, eğer tersi olsaydı Anna ile evlenip aktif, hareketli fakat mutsuz bir adam olmayı göze alırdı, ya da çok sevdiği dostu Ştoltz’un çiftliğine yerleşip onun kendisini şekillendirmesine müsaade ederdi. Bütün bunları reddettiğine ve her şeye rağmen kendi bildiği şekilde yaşamayı seçtiğine göre ona saygı duymamız gerektiğini düşünüyorum. Tabii bunlar tamamen kişisel düşüncelerim ve her okuyucu romandan kendine göre bir çıkarım yapabilir. Zaten klasikleri klasik yapan da onların her okumada ve her okuyanda yeni fikirler ve heyecanlar uyandırmalarıdır. Herkese iyi okumalar diliyorum.
BU YAZIYI ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:

https://hercaiokumalar.wordpress.com/...den-bilge-oblomov-2/