Ali Rıza MALKOÇ, Felsefe Bir Sevinçtir'i inceledi.
09 May 18:48 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

BU YAZI AYNI ZAMANDA ÖNERİ OLARAK BİMER ARACILIĞIYLA
YÖK, MEB VE TBMM BAŞKANLIĞINA İLETİLMİŞTİR.

Kitap İnceleme Yazısı
Kitap Adı : Felsefe Bir Sevinçtir
Yazarı : Prof.Dr. Afşar Timuçin
Yayınevi :Bulut Yayınları
Baskı : 5.Baskı/2006/ 216 Sayfa


Felsefe, sanat, estetik ve edebiyat üstadı olan Yazarı, “Afşar Timuçin’le düşünceye yolculuk” adlı kitap ile tanıdım. Ve kitap okuma planım ve sıram hemen değişiverdi. Araştırma, inceleme, felsefe, deneme, düşünce, şiir, roman, öykü ve çeviri dallarında olmak üzere 89 kitap çalışması olan hocamızın şimdilik 8 kitabını aldım ve keşfedilmeyi bekleyen, bilimsel ve sağduyulu bir vicdanın ürünü olan eserlerini, öncelikli düşünce mirası kabul edip okumaya başladım.
Felsefenin bu kadar yalın, akıcı, etkili ve de sevimli bir dil ile anlatıldığı başka bir kitap okumamıştım.
Felsefenin kelime, alan ve içerik olarak çok farklı tanımları olmakla birlikte, hiçbir bilgisi olmayanların da çok gereksiz, niteliksiz tanımlamaları vardır. Şimdi onları listeleyip de moralinizi bozmayayım. Benim anladığım mânâda felsefe; bilinci yerinde, verimli ve ahlâklı kullanma yöntemi ve sanatıdır. Bilgi ile zihni ve kalbi buluşturmaktır. Bilim, inanç ve düşünceler arası ortak bir iletişim lisanıdır.
İşte felsefenin temel ilkelerini anlama, günlük yaşama doğru aktarma, düşünme ve sorgulamayı toplumsal faydaya dönüştürme seviyemiz, toplumdaki konumumuzu belirleyecektir.
Yazarımızın öneri, gözlem, tahlil ve öğretileri işte bu yönde nasıl bir ortak dil, anlayış geliştirebiliriz düşüncesinin kitaba yansımasıdır.
Olayların tarihi değil, düşüncelerin tarihi, içinde yaşadığımız çağı tartıp, geleceği planlamada daha etkin bir faktördür. İnsanı tanımadan, düşünceler tarihi hakkında bilgi edinmeden, hayatı algılamada zorlanacağız.
Kendimizle barışıp, çevremizle de uyum içerisinde olabilmemiz için ayrıca bilim, etik, estetik, sanat alanlarında da yeterli bilgi ve deneyime ulaşmak gerekiyor. Önce bu yollardan geçmeyen her kaynağa, zararlı maddelerin karışması kaçınılmazdır.
Farklı düşünürlerin düşüncelerinin de aktarıldığı kitapta, tarih bilinci ayrıca çok özel bir yer tutuyor.
Bu zamana kadar yenilenmemiş isek, yenilmiş sayılmayız elbette. Fakat yeni bir şeyler üretmek gerekiyor. Bu yeniliğin de yolu felsefeden geçiyor. Felsefe; tarih ve sosyoloji ile barışık ve dayanışma içinde yol alıyor zaten toplum bünyesinde.
Buradan hareketle felsefenin, sosyal bilimlerin topluma bakan yönünü yorumlamak istiyorum.
Teknik bilgi ve deneyimi ağır basan bir birey olarak sosyal bilimleri de çok önemsiyorum.
Tabandan tavana bu alanda periyodik bir eğitim seferberliği başlatmak gerektiği gibi, tavandan tabana doğru da bu eğitim çalışması hızlandırılmalıdır. Taban ve tavan ortak bir noktada buluşacaktır.
İşte bu nokta; anlaştığımız, barıştığımız, birbirimize güven veren, dayanışmayı teşvik eden, birlikte yaşama sanatını gündeme alan buluşma noktası olacaktır.
İletişim arızaları toplumda derin yaralar açmıştır.
Nereden başlanmalı derseniz; eğitim ve toplumsal alanları planlayanlara, bu amaçla yasa çıkaranlara şunu önerebilirim: Sosyal bilimler yaşamı ve bireyi destekleme merkezi kurulmalı.
Devlet bütçesi, eğitim kadrosu yeterli olduğu sürece, bu merkezler, bölge, il, ilçe hatta mahallelere kadar yayılmalıdır.
En deneyimli akademisyenlerden, emekli olanlardan; sosyoloji, psikoloji, felsefe, tarih, temel hukuk, edebiyat, estetik, iletişim ve yönetim bilimleri alanında dersler verilmeli bu merkezde.
En az 18 aylık eğitim sonunda sınavdan başarılı olan ve en az belirlenen 50 kitabı okuyanlara başarı sertifikası verilmelidir.
Dünya ölçeğinde geri kalmışlığımızı kapatmak istiyorsak, kısa sürede olağanüstü bir performans yakalamak istiyorsak, toplumsal ortak yaşam alanlarında daha kaliteli bir ortam oluşturmak istiyorsak;
Bu eğitimi öncelikle Vali, kaymakam, belediye başkanı ve tüm milletvekilleri almalıdır.
Yasa ile belli bir takvime bağlanarak; bu eğitimi almayan hiçbir birey, milletvekili veya belediye başkanı adayı olamamalıdır. İsterse ilkokul mezunu, ister yüksek lisans mezunu olsun, bu eğitimden geçmelidir.
Ben seçtiğim vekilin bilinç, eğitim, algı ve analitik düşünme düzeyinin benden kat kat fazla olmasını arzu ederim. Yüksek hitabet, belagat, hamaset; meclise, kanunlara ve halka nasıl bir artı değer katabilir ki?
Maddi gücü ve meydan nutuk edebiyatı yeterli olan bir iş adamı veya müteahhit vekil olup, yasama organında kanun yaptığında, toplumun beklentisini ne kadar ve nasıl algılayabilir?
Veya bir ses sanatçısının, toplumu ilgilendiren kanun, proje ve yatırım önerilerine ne kadar bir katkısı olabilir?
Madem ki bu geçici idari görevler, milletvekilliği, belediye başkanlığı olarak karşımıza çıkıyor, mesleği ne olursa olsun, toplum ortak bilincinde kabul görebilmesi için böyle bir sosyal bilimler eğitimi zorunlu olmalıdır.
Bu eğitim seferberliğini zamanla başka alanlarda da yaygınlaştırmak gerekir.
Unvanı ve eğitimi ne olursa olsun, rektör, dekan, okul ve hastane müdürü, polis, zabıta, jandarma gibi toplumla birebir yakın ilişkide olan tüm idari kadrolar bu eğitimden nasibini almalıdır.
Bugüne kadar belirlenen ve uygulanan yöntemlerle mevcudu bile koruyamayıp, irtifa kaybettiğimize göre, yeni metotlar geliştirmek ve bu arayışa girmek zorunluluktur.
Bu manada insani değerlerimizi uçurabilirsek, uzaya füze göndermek için çok daha kolay teknik çalışmalar yapma ihtimalimiz doğacaktır.
Oynak bir zemine temel atamadığımız gibi, çok kaynayan çorba kazanının tuzuna bile bakamıyoruz.

Sadece sezgi ile, dayanaksız öngörülerle hareket edenler, felsefenin kriterlerine muhtaçtırlar.
Bilim, din ve felsefeyi amacından uzak bir öngörüyle algılayıp, bilincimizin bir parçası haline getirdiğimizde, maalesef toplumsal bütünlük yara almaktadır.

Her şey insan için; eğitim, sevgi, barış, huzur, toplum ve devlet. Bu bütünlüğü sağlamak ve kalıcı kılmak için bireylere ve kurumlara ayrı ayrı sorumluluklar düşüyor.
Kaliteli bir eğitim, her alanda ve her düzeyde, kabul görmesi ve uygulanması, öncelikli ve olmazsa olmazımızdır.
09.05.2018
Ali Rıza Malkoç
#armozdeyis

Hiç., bir alıntı ekledi.
26 Nis 23:17

“Sustular ve kendilerinden nefret edenlerin yüzlerini güneşin bulaştığı denizde gördüler. Oysa kötü insanlar değillerdi ama yine de hayatta olmaları onları nedensizce sevenlere acı veriyordu. Acının nedeni tam olarak hayatta olmaları değil, hayatı kullanma biçimleriydi. Harcıyorlardı. Her şeyi. Kendilerini, hayatlarını, onlara sunulmuş her duyguyu ve her malı.”

Piç, Hakan Günday (Sayfa 38)Piç, Hakan Günday (Sayfa 38)
Bay_X, Ölmeden Önce Ölünüz'ü inceledi.
 10 Nis 20:33 · Kitabı okudu · 3 günde

Olduğundan değişik bi inceleme yapmak istedim

Kitapta güzel hikaye ve hayatı sevdiren örneklerler nasihatler söylemler barındırıyor.Sohbet havasında tek oturuşta bitirebileceginiz bir kitap. Her kitap okunmalidir bu kitabıda okuyun tavsiye ediyorum.Mantigim kabul etmediği için bir deney gözlem yapmak istedim :) sevgili oshoya birkaç şey söylemek istiyorum.

(kitap ta konular sorulan sorularla açılıyor bende öyle yapayım :)) -röportaj seklinde-
Ve her seferinde sevgili osho diye hitap ediliyor bende öyle yapayim:) osho soru sorayim hayatta geri dondugunde cevap yazacaktir. kimse onun yerine cevap yazmasin lütfen :) )

Burası
SEVGİLİ OSHO ya
bu sizin okuduğum ikinci kitabiniz digeri İnsan Kendinin Aynasıdır kitabiydi. Ona inceleme yazmadım. Özlü sözlerden oluşuyor hangi sözü ne için söylediğinizi kestiremedim.(neyse) Kafamdaki soru şu tabi mistik hocasısiniz işinizi yapıyorsunuz. Herseyi meditasyona nasıl bağliyorsunuz. Misal "
Çünkü Meditasyonda hiçbir şey ters gitmez.Meditasyon olmadan ise herşey zaten ters gidiyordur.Meditasyon olmadan hiçbir şey yolunda gidemez. Diyorsunuz
Aynı şekilde meditasyondan korkmadığınız zaman ölümden de korkmazsınız.Meditasyon sizi ölüme hazırlar.Meditasyon bir iş değildir.
Meditasyon saf mutluluktur.
Meditasyon zorlu, eziyet veren, insanı dünyevi zevklerden soyutlanmaya zorlayan bir ibadet biçimi değil aksine oldukça keyifli, müzik dolu, şiirsel ve gitgide daha çok saf bir neşeye dönüşen bir yöntemdir.
Meditasyon meditasyon meditasyon ....
Uff sıkıcı değil mi ulan yapacak o kadar iş var gözlerimi kapatıp öylece bekleyecem.

Şimdi asıl mevzuya geleyim.sizin inancinizda reenkarnasyon var.
"Ölüm yalnızca bedeninizi ve zihninizi alacak, sizi değil.Siz ebedi yaşama aitsiniz.""ölüm anında, ölüm gerçekleşmeden hemen önce, iki beden artık birbiriyle özdeşleşmemeye başlar. Artık ikisi ayrı yola gidecek, tensel beden fiziksel elementlere karışırken, tinsel beden yeni bir doğuma, yeni bir şekle, yeni bir rahme doğru kutsal bir yolculuğa çıkacaktır."
Yaşam her zaman sürmüştür ve her zaman da sürecektir.Varoluş süreklidir. "Diyorsunuz bati ise tam aksini idea ediyor . Bilinç altlarında biricik yasam sanslari var. Bu yüzden zaman için pek uğraş içerisinde değerli kullanma bir eğilimde değilsiniz . Batı aksine "Charles Darwin dediği gibi hayatin bir dakikasını boşa harcamaya cüret eden hayatın değerini anlamamıştir. diyor.Hatta onlar reenkarnasyonu geçtim cennet cehennmem vs bizim inancıninda dışında yok olma bilinciyle yasiyorlar yada bilinc altlarında bunu barindiriyorlar.bu inanç yasam şekillerini bicimlendiriyor. Haberin olsun millet berduş gibi ortalıkta gezerse sorumlusu sensin (aynı sekilde "bilinc"kavramı icin doğu gönül batı akılda diyor. biz yol ustundeki guzergahtayiz:) osho burasi seninle alakası yok ). Bide Hz Muhammed(sav) Hz musa(as) Hz isa(as) ' nin reenkarnasyondan haberdar olduğunu ve bu sefer bilerek insalara söylemediğini yaşamlarını daha faydalı gecirsinler diye farklı bir yöntem kullandığını ideaa ediyorsunuz, hatta İncil'de doğrudan olmasa da bunu işaret eden bir çok ipucu vardır. Birkaç gün önce İsa'dan şöyle bir alıntı İsa'dan şöyle bir alıntı yapmıştım: "Ben İbrahim'den çok önce vardım." Ve İsa der ki, "Geri geleceğim".Böyle bir tespitte bulunmussunuz(hayret) siz niye insanların hayatı biricik yaşamalarını sağlamıyor da soyluyorsunuz gene dünyaya geri geleceksiniz diye niye niye niye :) siz daha mı ileri goruslusunuz. Ölünün arkasindan konuşmak iyi değil derler . Şimdilik aklıma bunlar geldi. Doğduğunda ara beni bul numaram 05... :))

fulden ufacık, Yeni Dünya'yı inceledi.
08 Nis 19:08 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sabahattin Ali, Yeni Dünya eserinde yazmış olduğu öyküler ile sizi yaşadığı dönemin Anadolu topraklarına götürüyor. Öyküleri okuduğunuzda yüreğinizin tam ortasında oluşan yumruyu yutkunsanız bile gideremediğiniz zamanlarda oluşan o etki ile sizi selamlıyor. İşte onu Sabahattin Ali yapan bana göre bu. Ne yaşarsa yaşasın o kendi bildiği doğruyu halkına haykırmak ister. Çünkü ülkesini yaşanacak bir yer yapmalıdır. Yanlışları söylerek doğrulara ulaşılmalıdır.


Çıkarların çatışması halkın güçsüzlüğü ile zenginlik ya da halkın güçsüzlüğünü kullanma da diyebilirim 1930 yıllarda da olduğunun en büyük kanıtı bu eseri. Bu kanıtları göstererek anlatarak halka ulaştırmalıydı Sabahattin Ali. Yoksa aldığı nefes ona zor gelecekti. O yazmalıydı. Yazdığı öykülerde de doğruları aktarmalıydı.


Bu eserde bulunan on üç öykü de sizi içine çekecek sizi 1930 yılların Anadolusu'na doğru yolculuk yaptıracak. Bu yolculukta manevi değerlerden tutun da toplumsal sorunlara kadar öykülerinin içine serpmiş. Serperken kendine has hüznü de eksik etmemiş. O hüznü bulup okurken yüreğinizde hissetmenizi istemiş. Bana göre de bu hissi okuyucularının da hissetmesini sağlamış.


Gelelim içindeki on üç öyküyü ayrıntılı incelemeye:


İlk öykü Asfalt Yol. Beni etkileyen öykülerden sadece biri. Öykü bittikten sonra Sabahattin Ali'nin yarattığı o sarhoşluk etkisiyle kitaba baktım. Beni sarsan ve sorgulatan öyküleri okumayı çok seviyorum. Konusuna gelecek olursak; Yeni atandığı köye doğru yola çıkan öğretmen, köye gelirken kullanılan yolun kötü olması nedeniyle ve bu yolu halkın istasyona gitmek, işlerini halletmek için kullandığını görünce köylü ile konuşarak yolun yapılması için gereken yerlere bildirge (mektup) yazmaya başlar. Çıkarların çatışmasını bu öyküde derinden hissediyorsunuz. Halkın refahı mı önemli yoksa para mı? İşte bunun cevabını bu öyküde anlatmış yazar.


İkinci öykü Hanende Melek. Kahvede şarkı söyleyerek geçimini sağlayan esmer melek'i her gün izlemeye Hüseyin Avnı adında sarhoş bir adam gelmektedir. Melek'e bir sürü hediye alan Hüseyin Avnı ailesine bakmayan biridir. Onun için önemli olan kadınlar ve içeceği rakıdır. İki aydır Melek'e takık olan Hüseyin Avnı'nın sabrı taşmış bir şekilde onu sahnede izlemeye başlar. Melek'in sahnesi bittikten sonra yaşanacakları anlatır bu öyküsünde.


Üçüncü öykü çaydanlık. Hasatnede mahpuslara ayrılan bölümünde hasta olarak yatan kahramanın ağzından anlatılır. Kahraman bu odada yaşananları kaleme alır.


Dördüncü öykü Ayran. Beni en çok etkileyen öykü Ayran oldu. Küçük Hasan'ın yaşam mücadelesini okurken gözlerimde yaşlar ile Adaletsiz Dünya'yı hatırladım. Küçük hasan beş yaşındadır. Kendisine ve evde onu bekleyen iki kız kardeşine ekmek alabilmek için ihtiyar keçinin sütünden yaptığı ayranları köyden uzak olan tren istasyonunda satmaya çalışmaktadır. Annesi onların yanına sadece haftadır bir gelmektedir çünkü köydeki diğer evlerde temizlik yapmaktadır. Bir kış günü Hasan'ın bir kara ekmek için ayran satmaya gittiği günü okuyoruz bu öyküde.


Beşinci öykü ısıtmak için. Konya'da Küllükbaşı'nda Ermeni kadının yanında kalan kahramanın hayatı sıradan bir şekilde ilerlerken bir gün çamaşırlarını yıkatmak için çağırdığı hayatın onu yaşlandırdığı kadın ile hayatına uykusuz geceler girmeye başladı. Elinizden bir şey gelememesinin yarattığı suçluluk duygusunu kendine has diliyle anlatmış Sabahattin Ali.


Altıncı öykü Uyku. İki arkadaş Yıldızeli'nden Sivas'a gitmek için gece yarısı gelecek treni beklemek yerine sık sık geçen kamyonlardan biri ile gitmeye karar verirler. Bindikleri kamyonda yaşadıklarını anlatır.


Yedinci öykü Selam. Bursa'ya bir ahbabını görmek için yola çıktığında Orhangazi'deki İznik Gölü'nün manzarası onu kendine çekmiştir. Bu yüzden oradaki bir otelde bir gün kalmak istemiştir.


"Bende sahiden akıl yok..." diyordum. "Uzaktan erimiş kurşun gibi parladığını gördüğüm bu su beni yolumdan alıkoyuyor. Düşünmüyorum ki, o su, ancak uzaktan çok güzeldir. Onunla yakından temas etmek, bir sürü küçük, fakat yekûnu büyük münasebetsizliklere katlanmaya mecbur olmak demektir. Yaşım otuzu geçti. Bu manasız heveslere oyuncak olmanın bir macera telakki edileceği yaş değildir. Küçük şeyler için büyük fedakârlıklarda bulunmayı kabadayılık telakki edecek değilim ya?"


Ertesi gün otobüsü beklerken tıraş olmaya karar verir. Berberin anlattığı Yusuf'un olayını dinler. Olayın etkisi ile otobüse biner.


Sekizinci öykü Bir mesleğin Başlangıcı. Anlatıcı ve arkadaşı Sivas'a gelirler. Arkadaşı folklor, halk bilim tetkikleri yapmak için hikaye ve şiir toplaması gerekmektedir. Arkadaşının bu tuktusundan dolayı tanıştığı Koca Recep'in mesleğe başlama hikayesini dinler.


Dokuzuncu öykü Bir Konferans. Köyün okulunun açılışına gelen şehirliler okulu gördükten sonra köyü gezmeye karar verirler. Katılanların içinde bir iktisatçı vardır. Köylüye kooperatifler ile ilgili konferans verir.


Onuncu öykü Yeni Dünya. Köy düğününde yaşananlar anlatılmaktadır. Köy düğüleri gece-gündüz misafirler ile sürer. Bu düğünde de şehirden gelen misafirlere adetleri öğretmek için saz eşliğinde kaşıklar ile oynaması için Yeni Dünya'yı çağırırlar. fakat o artık yaşlı ve çirkindir ama bu meselğini yapmasına engel degildir. Yeni Dünya'nın son anına kadar mesleğini yapmasını okuyoruz.


On birinci öykü İki Kadın. Kerim ağa hasta olup yataklara düşer. Ona da iki karısı bakmaktadır. Kerim ağa çok zengindir ancak cimrinin tekidir. Karılarına bile az yemek yedirir. tabi Ağa yataktan kalkamaz ve ölür. O öldükten sonra iki kadının yaşadıkları anlatılır.


On ikinci öykü Sulfata. Bulunduğu kasabanın orada ormanlık bir dağa çıkan anlatıcı, bu dağda yolu şaşırır ve Mustafa ve sıtma hastası olan eşine rastlar. Onların yaşadıklarını okudukça tüyleriniz diken diken olacak.


On üçüncü öykü Hasanboğuldu. Buöyküde aşkı için her şeyi yapacak olan Hasan'ın efsanesi anlatılır.

Algı Krizi - Atasoy Müftüoğlu
Modern tarih, büyük ölçüde bir baskı ve tahakküm tarihidir. Modern tarih boyunca insan-insanlık, teknolojik ve ideolojik düzenin nesneleri haline getirildiler. Modern tarih, herkese tam olarak tanınmayan insanlığın, eksik insan sayılabilen insanların tarihidir. Filistinliler örneğinde takip edilebileceği üzere, kimi insanlar toplama kampı insanları olarak, mülksüzleştirilmiş insanlar/halklar olarak yaşamaya ve ölmeye mahkum edilmişlerdir. Modern tarih boyunca siyasal stratejiler, araçsal ve ideolojik aklın emperyalizmi tarafından belirlendi. Günümüzde de, ideolojik emperyalizm belirleyiciliğini sürdürüyor. Bu nedenle de, İslam toplumları-halkları, güç ilişkilerine maruz kalıyor. İdeolojik silah olarak kullanılan “insan hakları” gibi kavramlar, bütün toplumlara/insanlara uygulanmıyor. Liberal demokrasi ve insan hakları söylemi, sistematik bir şekilde eşitsizlik ve şiddet üreten yeni evanjelizmin maskesi olmaktan öte bir işlev taşımıyor. Adaletten bağımsız bir hukuk yaklaşımı sıradanlaştığı ve tayin edici olduğu için, insanlık acımasız ve ahlaksız bir tarihin baskısı altında tutuluyor.

TAKLİT EDEREK VAROLUNAMAZ

Hangi toplumda ve kültürde olursa olsun, mevcudu sırf mevcut olduğu için meşrulaştırmak, bütün kötülükleri, kirlilikleri, yozlaşma ve yabancılaşmaları meşrulaştırmakla sonuçlanır. Hayatta, dünyada, tarihte neler olup bittiğini anlamadan, anlamaya çalışmadan yaşamak, sürüklenerek, savrularak yaşamaktan farksızdır. Sürüklenerek, savrularak yaşayan toplumlarda büyük ölçekli bir gündem oluşturulamayacağı gibi, büyük ölçekli bir dönüşüm ve değişim de gerçekleştirilemez; meydan okuyucu düşünceler, fikirler üretilemez. Bu tür toplumlarda insanlar, düşünerek/üreterek varolmak yerine, bir otoriteyi taklit ederek ya da ideolojik bağlılıkları seçerek varolma yolunu seçerler. Taklit eden insan, kendisinin farkında olmadığı için taklit eder.

İslam dünyası toplumları, sınırsız bir duygusallık ve kendine hayranlık gibi kimi zaaflarla malûl bulunduğu için, temel-yapısal-hayati sorunları görmekte-anlamakta zorlanıyor, eleştirel bir dikkate sahip olamıyor. Müslümanlar olarak geçmişin tarihini hikaye etmek çok hoşumuza gidiyor, ancak tarihin eleştirel yorumundan her nedense hiç hoşlanmıyoruz. Müslümanların zaaflarını İslam’ın zaafları olarak görmemek gerekiyor. Kur’an-ı Kerim, bilgi üzerinde yoğunlaşmamızı isterken, bugün toplumlarımızda zihnî çabaları tahfif eden bir gelenek ısrarla sürdürülebiliyor. İslam, Müslümanları düşünme ve aklını kullanma sorumluluğuna davet ederken, düşünme ve aklını kullanma sorumluluğu bütünüyle terk edilebiliyor.

ALGI KRİZİ YAŞIYORUZ

Günümüzde, İslam toplumlarında politik söylemler dışında, alimlerin, ariflerin, düşünürlerin, filozofların sesi, soluğu, mücadelesi, muhalefeti duyulmaz, işitilmez hale gelmiştir. İslam dünyası toplumlarında İslami bütünlük algısının, bilincinin çözülmesi, dağılmasıyla birlikte, hayatlarımız, kişiliklerimiz, kimliklerimiz de büyük ölçüde parçalanmıştır. Bu parçalanma sebebiyle, bugün dünya Müslümanları olarak, büyük bir algı krizi/karmaşası içerisinde yaşıyoruz. İslam’ın nasıl temsil ve tecrübe edilebileceğini, insanlığın dikkatine nasıl kazandırılabileceğini, bugünün gerçekliği karşısında nasıl bir tavır/tarz/duruş/çözümleme geliştirilebileceğini bilmiyoruz. Toplumlarımız ve kültür dünyamız, bir yanda geçmişin baskısı, bir diğer yanda da liberal-seküler dünya görüşünün baskıları sebebiyle özgün/bağımsız üretime cesaret edemiyor. İslami bünye, içerisinde yaşadığı algı krizi sebebiyle, bir türlü kültürel özne olma liyakatini kazanamıyor. Kültürel özne olma liyakatine sahip olamadığımız için, barbarca önyargılara katlanıyoruz. İslami ideallere yönelik yoğunluklar ve bilinç, milliyetçi dayatmalar sebebiyle her geçen gün daha bulanık/etkisiz hale geliyor. Müslüman halklar, ulus-devlet ve milliyet sınırlarına kapatıldığı için, ümmet çapında, insanlık çapında yankısı olabilecek, bütün insanlığa ait eserler üretemiyor, bilginler ve bilgeler yetiştiremiyor.

Bugünün dünyasında Müslümanlar olarak, bir yanda dışarıdan ideolojik manipülasyonların, içeriden de milliyetçi manipülasyonların yoğun saldırıları ile karşı karşıya bulunuyoruz. Pratik gerçeklerle ahlaki hakikatler arasında sıkışıp kalmış bir ruh/zihin hali sergiliyoruz. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Ortadoğu’da aile/kabile/aşiret monarşileri, yeni evanjelizme kölece hizmet edebilmek için yarış halindeler. Bütün insanlıkla konuşma, iletişim kurma yeteneğini-liyakatini taşıyan kadrolara sahip olmak bir yana, bugün, İslami bütünü, İslami bütünün taşıdığı idealleri en güzel şekilde ifade edebilecek bir dile, düşünceye, kültüre de sahip değiliz.

İSLAMİ İDEALLARİN İÇİ BOŞALTILIYOR

İslami bünye içinde yaşanmakta olan algı krizi, algı karmaşası, algı parçalanması; Müslümanların kültürel nesnelere dönüşmesi; İslam’ın ontolojik bağımsızlığını, meşruiyetini, otoritesini ve iktidarını kaybederek itibarsızlaştırılması; İslami meşruiyetin, otorite ve iktidarın sömürgeci dil ve söylem tarafından sorgulanabilir/değersizleştirilebilir hale getirilmesiyle birlikte başladı. Yaşadığımız algı krizi/karmaşası sebebiyle, hakikatlerin yanılsamalara, yanılsamaların hakikate dönüştüğünü farketmiyoruz. İlkesel ve ahlaki zeminde bir çözüme kavuşturulması mümkün olmayan çelişkiler biriktiriyoruz. İslami ideallerin içi bütünüyle boşaltılıyor.

Bugün, hepimizi doğrudan ilgilendirdiği halde, üzerinde belki hiç durmadığımız, düşünmediğimiz, konuşmadığımız, tartışmadığımız, varoluşsal bir sorunumuz var: Farkına varmadığımız bu sorun, bugünün dünyasının, tarihinin, dünya sisteminin bize dayattığı düşünsel, kültürel, felsefi, ideolojik sınırlar içerisinde yaşamaya mahkûm olmak, bu sınırlar içerisinde kalarak tanımlanmayı, konumlandırılmayı kabul etmektir. Hakim kültür dünyasının, yapılarının, endüstrilerinin hepimiz için icat-imal ettiği kategorileri aşamadığımız takdirde, düşünsel-felsefi bağımsızlıktan söz edemeyeceğimiz gibi, maruz kaldığımız İslami algı karmaşasından da kurtulamayacağız.

https://www.yenisafak.com/hayat/algi-krizi-3192165

Büşra, bir alıntı ekledi.
21 Mar 22:03

Masal ve efsane, kalbini kullanma kudreti olmayan insanın kendini avutma ihtiyacından doğmuştur. Allah'a kalbi ile yaklaşamayanlar, mitoloji ve dinlere sokulan efsaneleri icat etmişlerdir. Bütün cemiyet hayatı, efsanelerle doludur. Peygamberlerin hayatına kadar sokularak onların kalbin gözünde küçültücü masallar, dinin malı değil, halkın icadıdır

Yarınki Türkiye, Nurettin Topçu (Sayfa 49)Yarınki Türkiye, Nurettin Topçu (Sayfa 49)
Black Hole, bir alıntı ekledi.
20 Mar 23:40

''Bir kadın ''Seni seviyorum!'' diyorsa, bu, ''Beni sevmeni, bana delice aşık olmanı ve her istediğimi yapmanı istiyorum demektir. Efendinin ben olduğum bir köle hayatı istiyorum. Ama bunun böyle olduğunu sen asla bilemeyeceksin!'' demektedir..

Erkekleri Kullanma Kılavuzu, İlhan UçkanErkekleri Kullanma Kılavuzu, İlhan Uçkan
Sena, bir alıntı ekledi.
16 Mar 21:39

Ölüm ister istemez olağan nedenler yüzünden gelecektir. Bu kaçınılmaz sonu insanın tüm hayatı hazırlar ve yağmurun yağışı gibi doğal bir olaydır bu. İşte bu düşünceye bir türlü boyun eğemiyorum. İnsan neden dilediği gibi, kendi seçme hakkını kullanarak ona bir anlam vererek arayamaz ölümü? Bunu yapamaz da ölmeyi bekler elleri bağlı? Neden? Neden şu: İnsan bir gün daha, bir saat daha yaşarsa, ölmekle yitireceği seçme özgürlüğünü kullanma fırsatını elde edebilir düşüncesi ya da umuduyla hep geri bırakır bu kararı.

Yaşama Uğraşı, Cesare Pavese (Sayfa 85)Yaşama Uğraşı, Cesare Pavese (Sayfa 85)

Zihinsel Evrim ya da Beceriksiz Tanrı
Zihnin bileşenlerinin evrilmesinin nedeni, hayatta kalma başarısına farklı şekillerde katkıda bulunmasıdır. Örneğin aslanlarda büyük dişlerin evrilmesinin nedeninin, aslanın avını parçalamasını sağlamasını veya ceylanlarda çevik bacakların evrilmesinin,av-avcı ilişkileri dolayısıyla, ceylanların yırtıcılardan kaçmasına yardımcı olması gibi korku hissinin evrilmesinin nedeni de, bu hissin atalarımızın hayati ve bedensel tehdit olarak sayılacak davranışlardan kaçınmasını sağlamasıdır. Cinsel arzunun evrilmesinin nedeni, atalarımızın üremeyle sonuçlanan davranışlar sergilemesini sağlamasıdır. (Böylelikle genetik kompozisyonlarını gelecek nesillere aktarabilirler.) Kısacası zihin, gelişimine katkıda bulunan genlerimizin varlıklarını sürdürmek için ortaya çıkardıkları bir araçtır. Korkularımızın birçoğu, avcı-toplayıcı atalarımız için geçerlidir, fakat önemini artık büyük ölçüde yitirmiş olan bazı tehlikelere uygundur. Örneğin sanayileşmiş toplumlarda yaşayan insanlar dahi, prizler, sürat yapma ve küvetin yanında saç kurutma makinası kullanma gibi, daha fazla tehlike oluşturan şeylerden çok, yılan ve örümcek gibi, ilkel atalardan kalma fobiler geliştirme eğilimi gösterir. Yılan ve örümcek korkusu, insan psikolojisinin modern yaşam koşullarına pek uyum sağlayamamış, fakat avcı-toplayıcı atalarımızın bu korkularının evrildiği ortamda onlar için oldukça faydalı bir özelliktir. Eğer ki zihin, inançlı insanların iddia ettikleri gibi ilahi bir tasarımın ürünü olsaydı, Tanrı onu neden sadece dönemin tehlikelerine karşı olan bir içgüdüsel bir korkuyla yaratsın, neden değişen ortamın tehlikelerine karşı da bir içgüdümüz yok? Doğal seçilimin bir gerekçesi vardır: Öngörüden yoksundur ve bazen ortam o kadar hızlı değişir ki değişime ayak uyduramaz ve bir özelliği sıfırdan farklı bir biçimde yaratmak için en başa dönmek yerine, var olan mevcut özelliği farklılaştırarak uyum sağlamaya yönelik hareket eder.