• Birisini ona kötülük ederse intikâm almaya değil, arayı düzeltmeye çalışıyordu; biri ona küfrederse aynı şekilde karşılık vermiyor, karşısındakine küfretmemeyi öğretmeye çalışıyordu;
    kadınlara ve çocuklara da bunu öğretiyordu.
  • “Derin bir uykuya yatıp hayatım yoluna girince uyanmak istiyorum.“
  • Şimdi sen söyle can Ali (ra)!
    Ne gördün dünyada vefadan:
    “Hayatım boyunca nice kimselere vefa gösterdimse de çoğundan vefa görmedim. Buna rağmen vefakarlıktan vazgeçmedim.”

    Ah vefalı Ali! Demek sen de

    Hz.Yusuf gibi affettin kardeşlerini.
  • Peygamber Efendimiz (s.a.v), Fetih Suresi nazil olunca dünya hayatının sonlarına geldiğini anlamıştır. Kendisi, Cebrail (a.s)’e: “Ey Cebrail öleceğimi anladım.” demiştir. Cebrail (a.s) da, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e: “Senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır, Rabbin sana (istediğini) verecek sen de razı olacaksın.” (Duha:4-5) demiştir. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v) müezzini Bilal-ı Habeşi’ye, insanları cemaatle namaz kılmak ve onlardan helallik istemek üzere toplanmaları için çağırmasını emretmiştir.

    Bütün Muhacir ve Ensar bu çağrıya cevap vererek Mescid-i Nebi’de toplandı. Peygamber Efendimiz (s.a.v) onlara namaz kıldırdıktan sonra minbere çıktı ve orada bulunan insanlara hitap etti. Orada bulunanlara nasıl bir peygamber olduğunu sordu. Orada bulunanlarda Peygamber Efendimiz (s.a.v) hakkında oldukça güzel olan düşüncelerini dile getirdiler. Bunun üzerine Efendimiz sahabelerinden helallik istedi.

    “Ey Müslümanlar! Boynuzsuz koçun boynuzlu koçtan hakkını isteyeceği o dehşetli günde hesaplaşmamak için şimdi kimin üzerinde hakkım varsa ve kimin bende hakkı varsa söylesin. Şimdi hesaplaşmak isterim.” dedi. Bu isteğini üç kere tekrarladıktan sonra Hz. Ukkaşe sahabenin arasından ayağa kalkarak ilerledi ve Efendimiz’in önüne gelerek şunları söyledi:

    “Anam babam sana feda olsun ya Allah’ın Elçisi, eğer ısrar etmeseydin sana söylemeyecektim; fakat ısrar etmen üzerine sana söylemek istedim. Bir savaş sonrası ben sizin devenizin yanına yaklaştığım sırada sırtımdan kırbaç yemiştim. Devenizi kırbaçlamak isterken bana vurmuştunuz.” dedi.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v) de bunun yanlışlıkla olduğunu ama yine de bunun bir hak olduğunu belirtti. Bilal-ı Habeşi’yi evine gönderdi ve o kırbacı, kızı Hz. Fatıma’dan alarak mescide getirmesini istedi. Bunun üzerine Bilal-ı Habeşi kırbacı getirip Efendimiz’e verince Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer hemen ayağa kalkarak:

    – “Ey Ukkaşe! İşte önündeyiz Hakkını bizden al. Peygamberden alma!” deyince Peygamber Efendimiz (s.a.v):

    – “Ey Ebubekir, Ey Ömer, yerlerinize oturun. Şüphesiz ki Yüce Allah (c.c.) sizin bu iyi niyetinizi mükafatsız bırakmayacaktır.” dedi.
    Bunun üzerine Hz. Ali ayağa kalkarak:

    – Benim hayatım Allah’ın elçisinin hayatının önündedir. İşte sırtım ve karnım nereye ne kadar vurmak istersen vur.

    – “Ey Ali, otur yerine! Yüce Allah (c.c.) senin bu iyi niyetini mükafatsız bırakmayacaktır.” dedi.

    Bundan sonra da Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin atılarak:

    – Ey Ukkaşe, biliyorsun ki biz Allah Resulünün torunlarıyız, hakkını bizden aldığında O’ndan almış sayılırsın. Ne olur bize vur?” dediler. Peygamber Efendimiz (sav) onlara da:

    – “Yerlerinize oturun, ey benim göz bebeğim torunlarım” dedi.

    Sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v) Ukkaşe’ye dönüp

    – “Ey Ukkaşe! Vuracaksan vur!” deyince Ukkaşe:

    -“Ey Allah’ın Resulü!” dedi. “Siz bana vurduğunuzda ben çıplaktım. Şimdi ben de size vururken çıplak olmanız gerekmez mi diye sordu ve sizin de çıplak kalmanızı rica ediyorum.”

    Peygamber Efendimiz (s.a.v) hiç duraksamadan elbisesini çıkardı ve “Buyur, hiç çekinmeden dilediğin kadar vur.” dedi.

    Bu sırada Müslümanlar yüksek sesle ağlıyorlardı ve Hz. Ukkaşe hızla Efendimiz’in peygamberlik mührünü öptü ve şunları söyledi:
    “Anam babam sana feda olsun. Kim sana kıyabilir? Benim amacım senin mübarek vücudunu öperek senin yüzün suyun hürmetine Rabbimin rızasını kazanmak ve Cehennem azabından kurtulmaktır.”

    Bunun üzerine Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v):
    – Ya hakkını alman için gerekeni yap ya da affet, deyince Hz. Ukkaşe:

    – “Kıyamet gününde Allah’ın beni affetmesini umarak sizi affediyorum.” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v):

    – “Kim cennetteki arkadaşımı görmek isterse bu adama baksın.” dedi.

    https://youtu.be/X0WI4mIHRds
  • Bir gün bir sinir hastalıkları uzmanına bir hasta gelir.
    “Doktor, der, hastayım, hayattan zevk alamıyorum. Açlar aklıma geliyor, yemek yiyemiyorum. Çıplaklar hatırıma geliyor, onlarla birlikte üşüyorum. Her cinayette kendimi suçlu buluyorum. Her katil bıçağının kabzasını sanki benim ellerim tutmuştur. Her atılan kurşun benim kalbime saplanıyor. Bütün bu toplumun suçları benim omuzlarıma yüklenmiş. Artık gülmesini unuttum.
    Doktor, hastasını omzundan tutar, pencerenin önüne getirir
    perdeyi aralar, parmağıyla karşı duvardaki afişi gösterir. Bu afişte, bir sirk palyaçosunun reklâmı vardır.
    “Azizim, der, şu palyaçoyu görüyor musun?

    Tavsiye ederim, her gece bu palyaçonun gösterilerine git. Bütün kederini, elemini, derdini unutursun. Gülmeyi, kahkahayı öğrenirsin. Hayattan yeni baştan zevk almaya başlarsın.

    Hasta, başını eğer, -Doktor, der, işte o palyaço benim!

    Sekiz yıllık yazarlık hayatım, bu palyaçonun hayatına benzer.
    Sevgili okurlarım!
    İşte o kavgadan Geriye Kalan gözyaşlarından süzdüğüm şu bir avuç kahkahadır.

    Aziz NESİN
  • Atatürk'ün Cumhuriyet döneminde ilk kez geldiği İstanbul'daki tatili yavaş yavaş sona eriyor, Ankara'ya yol görünüyordu. Cumhuriyet Bayramında başkentte olması gerekti. Benim niyetim Ankara'ya gitmekti. Gece hayatı çok zordu. Dayanamayacağımı sanıyordum. Gitmesine çok az kalmıştı. Bir gece sofrada ansızın sordu:



    - Çelebi Efendi, sen de bizimle Ankara'ya geliyorsun değil mi?»



    Gelmek ister misin? diye sormuyordu. "Geliyorsun değil mi?" diyordu. Ne diyeyim. Atatürk'ün emirlerine hiç karşı durulur mu?

    - «Evet Paşam.. diye karşılık verdim . Fakat Çankaya'ya gitmemeyi bir kez aklıma koymuştum. İstemediğim yere niye zorla gideyim? Belki unutur diye umutlandım. Bu nedenle de umumi katip Hasan Rıza Soyak'a, ablamın ve eniştemin İstanbul'da oturduklarını, onları bırakamayacağımı, orada hastalanacak olursam bana bakacak kimsem olmadığını söyleyerek, beni Ankara'ya

    götürmemelerini rica ettim. Atatürk, Ankara'ya, Bursa'ya uğrayarak gittiği için beni unuttular. Gerçi sofracı arkadaşlardan bazıları Ankara'ya gitmişlerdi ama, bana kimse o hengamede "haydi" demediği için yerimden kımıldamamıştım. Beni unutacak sanmıştım ama yanılmışım. Atatürk hiçbir şeyi kolay kolay unutmazdı . Korkunç bir zeka ve hafıza gücüne sahipti . Orada sofracı arkadaşlara

    - Çelebi nerede? diye sormuş. Onlar da mazeretim olduğunu ileri sürerek kendi kendime bakamayacağım için İstanbul'da ablamın yanında kaldığımı söylemişler. Dolmabahçe Sarayının kadrosundan maaşımı aldığım için yerimden kımıldamak niyetinde değildim. Yazın Atatürk gelince yine O'na hizmet eder diye düşünüyor, kendi kendime üç, dört aylık yorgunluktan bir şey çıkmaz

    diyordum.



    1928 yılının şeker bayramında gezmek için Ankara'ya gitmiştim. Ankara'yı ilk kez görüyordum. « Hazır gelmişken Çankaya'ya da uğrayayım, arkadaşları göreyim, bakalım ne yapıyorlar?" dedim. Köşke girerken, Atatürk yanında yaveri ve umumi katibi olduğu halde bayram tebriklerini kabul etmek üzere Meclise gidiyordu. Bereket beni görmedi . Daha doğrusu hem sıkıldığım için, hem de beni görünce alıkoyar korkusuyla görünmeden geçtim . Birkaç gün sonra da İstanbul'a döndüm. Oysa benim yerimde bir başkası olsaydı, hazır hatırlayıp, arkadaşlarıma ne yaptığımı sormuşken, hemen koşup ellerini öper, gözüne girmeye çalışırdı Aradan iki ay geçmişti, Atatürk, İstanbul'a geldi. Yine eskisi gibi Dolmabahçe'de sofrayı kurduk. Konuklar yanlarında olduğu halde masaya oturur oturmaz işaretle beni yanına çağırdı. Hemen koştum. Önünde eğildim. Eğilince de kulağımı tutup başladı çekmeye. Büyük bir kabahat işlemiş çocuk gibiydim o an. Atatürk, yarı öfke, yarı şaka şöyle dedi:

    - Geçen yıl her gece burada"gelirim", "gel irim" diye söz verirsin sonra, orada bana bakacak kimse yok, diye cayar, bizi atlatırsın. Orası insanlıktan nasipsiz bir yer mi ki, gelmekten kaçıyorsun. Sana bakılmaz mı Köşkte. Nasıl söz veriyorsun böyle. Haydi bakalım, şimdi kendini nasıl affettireceksin? »



    Kendimi temize çıkarmak için hemen atıldım:



    - « Paşam, ben Ankara'ya geldim, dedim .

    - Öyleyse niye gelip beni görmedin? ·

    - « Gelecektim ama çekindim."

    - "Bak Ankara'yı da görmüşsün. Saray mı, yoksa Köşk mü daha iyi?»

    - Siz içinde oldukça ikisi de iyi . Köşk biraz ufak, ama kullanışlı. Sarayın havası daha başka...



    Atatürk , Köşkü sevdiğimi böylece anladığı için:

    - Öyleyse bu yıl Ankara'ya beraber gideceğiz, dedi.



    1928 yılı yazının sonunda Ankara'ya, Atatürk ile beraber gittim. Böylece Ankara hayatım başladı . Artık Atatürk neredeyse, ben de oradaydım. Onun hizmetinde geçti yıllarım.



    Bir yaz sonu Atatürk, Ankara'ya dönmüş, ben geçici bir süre için Dolmabahçe'de kalmıştım. Bedavadan aylık

    alıyor, bütün gün yeyip içip yan gelip yatıyor, yalnız saraya gelenleri gezdiriyordum. Bütün işim bu kadardı.

    Saray başkatibi Mustafa Bey, iş söyleyince kaytarıyor, o da Atatürk'e söylerim korkusuyla fazla üstüme varamıyordu. Bir gün canına tak demiş olacak ki:

    - Çelebi, sana bir iş buyuruyoruz. Sen Mustafa Kemal'in adamıyım diye kaytarıyorsun. Şunu yap desek,

    saraya bakıyorum, vaktim yok, diyorsun! Aylık Ankara'dan geliyor. Dünyanın kıçına maymuncuğu uydurmuşsun, geçinip gidiyorsun... diyordu. Durumumu Ankara'ya duyurmuşlar. Bir punduna getirip Atatürk'e şikayet etmişler. Bir gece davetlilere şöyle demiş:



    - Bizim sofracı Çelebi büyük adam olmuş. Çelebi Han adını almış. Bizim gibi Ankara'da oturmaz, Padişah

    sülalesinden, sarayda oturur. İşini bilir o... »



    Bu konuşmaya tanık olan sofracı Remzi , bunları bana ballandıra ballandıra anlattıktan sonra:

    - Sanırım seni şikayet edenler, utançlarından o an yerin dibine batmışlardır. O gece sofrada olaydın da kulaklarınla duyaydın, gözlerinle göreydin..." dedi.
  • “dediklerine göre uzun ömürlü olabilmek için az yemek gerekirmiş.”
    “Eğer bu doğruysa,” dedim içimden, “asla ölmeyeceğim; çünkü hayatım boyunca bu kurala ister istemez uymak zorunda kaldım,