• 443 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kısa bir süre önce, Dostoyevski’nin okumadığım kitaplarını da bitireyim artık, demiştim. Sonra okuduğum, okumadığım diye ayırmadan tüm kitaplarını kronolojik bir şekilde okuma kararına varmam sonrası, bu büyük yazarı daha iyi anlamak amacıyla başladığım bir kitap oldu Henri Troyat’ın yazdığı bu biyografi. Hayatımdaki 1-2 olay neticesinde Dostoyevski'nin yeri ayrıdır benim için. Hayatındaki büyük dönüm noktaları hakkında bilgi sahibi olsam bile daha önce hiç duymadığım birçok bilgi ile karşılaştım. Dostoyevski’yi iyi bildiğini düşünenler için bile oldukça tatmin edici bir kitap olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Bir biyografi kitabına spoiler uyarısını çok mantıklı bulmasam bile, bazı kitaplarından küçük alıntılar da olması sebebiyle uyarımı en baştan yapıyorum. Ayrıca biraz uzun oldu, o konuda da uyarayım. Sonra “nerede bitiyor, bu yazının sonu niye gelmiyor” gibi tepkiler vermeyin. Dostoyevski’den söz ediyoruz burada. Dolu dolu bir yaşam. Biraz uzun olacak haliyle.



    16. yüzyılın henüz başlarında Pinsk Prensi’nin, Dostoyevski’nin atalarından olan Boyar Danyel lvanoviç lrtişeviç'e armağan ettiği köylerden birinin adı Dostoyeva’dır. İrtişeviç’in torunları atalarının adını bırakıp bu köyün adını alırlar. Dostoyevski soyuna dair kısa bilgiler verildikten sonra, bizi asıl ilgilendiren Dostoyevski’nin, babası ve annesinin hayatlarına ve evliliklerine de şöyle bir göz gezdirerek Fedor’un çocukluğuna geliyoruz.

    Dostoyevski’nin atalarının hepsi papaz iken, babası bu geleneğe karşı çıkıp evden kaçarak, doktor olur. Moskova’ya 2 km uzaklıkta geniş topraklar satın alır. Bu toprakların içinde nüfusu yüzleri bulan köylüler de vardır. Maddi durumlarında bir sıkıntı olmamasına rağmen Dostoyevski’nin babasının cimriliği tam anlamıyla dillere destandır. Kafanızda bir fikir oluşması açısından, 6 parça olan çorba kaşığı takımından bir tanesini göremediği için, yazlıkta bulunan karısına mektupla bunu soran bir adamdır Dostoyevski’nin babası.


    “Kapalı kutu içinde geçen bu gençliğin, duyarlığın bu yapay gelişmesinin damgasını taşıyacaktır yaşamı boyunca. “Tümümüz, yaşama alışmamış kişileriz," diyor kahramanlarından biri. Dostoyevski’nin kendisi de alışamadı ona hiç.”

    Yoksullar hastanesine bağlı bir yapıda oturan Dostoyevski ailesine, baba, evde adeta bir diktatör gibi terör estirmektedir. Yaz ayları hastaneden geldiğinde yemekten sonra iki saat kestiren babanın başında, kardeşler sırayla sinekleri kovmak amacıyla nöbet tutar. Eğer nöbetçilerin dalgınlığına gelip de sinek babayı rahatsız edip uyandırırsa, evde tam anlamıyla kıyamet kopmaktadır. Babanın öğle uykularında zorunda kalınmadıkça konuşulmaz, ille de gerekirse kısık sesle konuşulur ve babanın uykusunda çıkardığı en ufak homurtuda dâhi ev halkı tir tir titremektedir. Eve misafir çok nadir gelir. Çocukların hastanede bulunan yoksul hastalarla temas etmesi, konuşması yasaktır. Ama küçük Dostoyevski, duygusal bir şekilde onlarla arkadaş olmak istemektedir. Hareketli ve küçük bir canavar olarak nitelendirilmesine rağmen çimenlerde koşmak, top oynamak, ata binmek ve diğer çocuklarla arkadaşlık edilmesi her iki kardeşe de yasaktır. Çünkü babalarına göre bu tür şeyler bayağıdır ve soylu kişilere yakışmamaktadır. Babasının tüm bu kısıtlamalarına ve baskılarına rağmen, yazlıklarında, sahibi oldukları köylüler de Fedor’u inanılmaz sever. Tıpkı hastanedeki yoksul hastalara hissettiği duygusal çekim ve arkadaşlığı bu köle köylüler için de hisseder. Öyle ki bir defasında testisi kırıldığı ve çocuğu susuz kalıp, güneş çarpmasından korktuğu için ağlayan kadını gördükten sonra kilometrelerce yol teperek su getirmiştir. Memur ve yüksek sınıflar yerine, halkın alt kesimlerine duyduğu bu yakınlığı romanlarında da sık sık hissettirecektir Dostoyevski.

    Dostoyevski’nin babasının tek artısı kendi koşullarında içinde oldukça yüksek olan kültür seviyesidir. Ailesiyle birlikte düzenlediği okuma seansları, çocuklarının sanata ve edebiyata saygılı bireyler olarak büyümesini istemesi, çocuklara aldırdığı özel dil dersleri, iyi bir okulda eğitim ve kendisinin verdiği Latince derslerine bakarak, Henri Troyat da bu konuda hakkını vermek gerektiğini söylüyor. Gerçi Latince derslerini de çocuklar için tam bir işkenceye dönüştürüyor, ama orayı es geçeyim hadi.

    Dostoyevski’nin babası ve annesinin arasındaki ilişki de tam bir faciadır. Babası sürekli aldatıldığına dair bir paranoya içindedir. Annesi hastalanıp, yataktan bir daha kalkamadığı süre de dahil bu suçlamalar devam eder. Nitekim Dostoyevski’nin annesi de 37 yaşında vefat eder. Annenin vefatından sonra baba kendini iyice deliye vuracaktır. Tüm bunlardan sonra Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşlerde “İçimizden hangimiz babamızın ölümünü dilememiştir?” diye sorması hiç şaşırtıcı değildir. Babası sadece ailesine değil, sahip olduğu köylülere de kötü davranıp, korkunç işkenceler yaptığından, köleleri tarafından korkunç şekilde öldürülür en sonunda. Dostoyevski bu suçtan kendine yine de pay çıkarır ve çeşitli romanlarında babasının işkence edilerek öldürülmesi sebebiyle hissettiği suçluluk duygusunun izleri görülür.

    Daha sonraları bir Mühendis okuluna giden Dostoyevski’nin burada kitaplara gömüldüğü görülüyor. Annesi ve Puşkin’i çok yakın zamanlarda kaybeder. Puşkine olan hayranlığı o kadar ileridir ki annesinin yasını tutmasaydı, Puşkin’in yasını tutacağını belirtmiştir. Puşkin harici Schiller, Corneille, Racine, Judovski, Gogol, Balzac, Goethe ve kimseyle kıyaslanamaz dediği Victor Hugo’yu sık sık okurdu.

    Okuldan mezun olduktan sonra eline iyi miktarlarda para geçmesine rağmen ünlü kumar tutkusu yüzünden zor günler geçiriyor Dostoyevski. Bu aralarda Balzac’ın eserine çevirmenlik de yapıyor. Ustası saydığı Balzac’a ihanet ederek, çevirisine kendi hislerini, düşüncelerini katarak hem de. Kısa bir süre sonra çok sevdiği St. Petersburg’dan, taşra bir yere tayini çıkarıldıktan sonra borç batağında olmasına rağmen nefret ettiği memurluktan da istifa ediyor.



    “Ne denli güç durumda kalırsam kalayım, ısmarlamayla yazma­maya yemin ettim. Ismarlama her şeyi ezip yok ediyor. Yapıtla­rımın her biri titiz ve güzel olsun istiyorum. Bak, Puşkin'le Go­gol az yazdılar ama ikisinin de heykelleri dikilecek."

    İlk romanı İnsancıklar üstünde titizlikle çalışırken, kardeşine yazdığı mektuplardan bir alıntı bu. Kazın ayağı öyle olmuyor tabii ki, sonrasında ettiği bu büyük lafı yutmak zorunda kalıyor. Yine bu arada kardeşiyle yaptığı mektuplaşmalarda romanını bastırma konusunda çok yoğun endişeler taşıdığını görüyoruz.

    "Romanıma bir yer bulamazsam," diye yazıyor, "belki de Ne­va'ya atacağım kendimi. Ne yapmalı? Her şeyi düşündüm. Sap­lantım ölürse ben yaşayamam." Mektuplarında ad koymadığı bu "saplantı" ilk romanı olacak ve İnsancıklar başlığını taşıyacaktır.”

    İnsancıklar adlı ilk romanını ev arkadaşı Grigoroviç’e okutuyor en sonunda. Arkadaşı ise şok ve hayranlık içindedir. İnsancıklar’ı, bir şiiriyle Belinski’yi kendine hayran bırakan ve hızla yükselen Rus şair Nekrassov’a götürür vakit kaybetmeden Grigoroviç. İlk başta isteksiz görünen ve ilk 10 sayfayı dinlemeyi kabul eden Nekrassov romanı dinlerken hüngür hüngür ağlamaya başlar. Sonrasında o da soluğu kendini yükselten, Rusya’nın en acımasız eleştirmeni Belinski’nin yanında alır ve ona heyecanla şöyle der.

    “Yeni bir Gogol doğdu.”

    Sivri dili ile tanınan Belinski ise "Sizlere göre Gogol'ler mantar gibi bitiyorlar," diye cevaplar bu müjdeyi. Ama romanı yine de alır ve sinirli sinirli okumaya başlar, akşam Nekrassov’a haber uçurur.

    "Getirin onu ... tez getirin onu ... "

    Dostoyevski ve Belinski buluşmasında ise Belinski sürekli 'Anlıyor musunuz yalnız? Buraya yazdıklarınızın farkında mısınız?' diye tekrarlar ve çok büyük bir yazar olacağını belirtir.


    Belinski’nin övgüleriyle sarhoşa dönen Dostoyevski, daha romanı dâhi basılmadan hızla yayılan ününden inanılmaz haz duymuştur. Daha sonradan romanın sansüre takılıp basımının gecikmesi, girdiği yüksek sınıf ve edebiyat ortamlarında dalga konusu olmasıyla duyduğu haz ve kendini beğenmişlik yerini üzüntüye ve hüsrana bırakır. Daha ilki yayınlanmadan hırsla ikinci romanını yazmış ve romanda şöyle demiştir:

    "Ben yalnızım, onlar bir arada."


    İnsancıklar basıldıktan sonra kitap büyük çoğunluk tarafından eleştiriye uğruyor, küçük bir kesimden ise ateşli övgüler alıyor. Gelen yoğun eleştirilere rağmen kardeşine yazdığı mektuplardan, Dostoyevski’nin hâlinden ve ilgiden çok memnun olduğunu görüyoruz. İkinci kişilik adlı ikinci romanı basıldığı an ibre tekrar terse dönüyor. Çünkü roman Gogol’ün “Burun” adlı romanın bire bir dâhice bir kopyası olarak görülüyor. İkinci basımda bu benzerlikleri düzeltmeye çalışmasına rağmen hem eleştirmenler hem de halk Dostoyevski’ye sırtını dönüyor. Bunun üstüne halkın ilgisini ve sempatisini geri kazanmak amaçlı yeni bir roman için kolları sıvıyor. Yazdığı acele roman onu koruyan, keşfeden ve ününü yayan Belinski tarafından bile yerden yere vuruluyor. Bir dergi için tek gecede yazdığı eser de eleştirmenlerin hışmına uğruyor. Daha sonra yazdığı denemeleri, kendisi bile ‘yeni bir şey ortaya koymadım,’ diyerek yayınlatmıyor. Bütün bu başarısız denemelerden sonra Belinski iyice çileden çıkıyor ve başka bir eleştirmen arkadaşına şunları yazıyor:

    “Size söylemiş miydim bilmem, Dostoyevski Ev Sahibi Kadın adlı bir roman çıkardı. Budalalıkların en kötüsü bu!.. Her yeni yapıtıyla biraz daha düşüyor… Dostoyevski'nin dehası üzerin­de adamakıllı aldandık... Hele ben, eleştirmenlerin en iyisi olan ben, semerli bir eşekmişim meğer!”

    Dergide eleştirilerini daha fazla acımasızlaştırarak Dostoyevski’yi tam anlamıyla gömüyor, bu eleştiriden sonra bir daha Belinski ve çevresiyle yıldızları asla barışmıyor:

    "Bu öykünün tümünde sade ve canlı olan bir tek sözcük, bir tek tümcecik yoktur. Her şey özentili, zorlanmış, eğreti ayaklar üzerine oturtulmuş, yapmacık ve yalancıdır."


    Edebiyat konusundaki başarısız denemelerinden sonra dönemin çalkantılı Rusya’sı inceleniyor. Kölelik ve imparatorluk karşıtı devrimci gençlerden oluşan bir gruba katılan Dostoyevski, önceleri bu gruptakileri komik bulsa da, köy ağalarını öldüren ve imparatorluğa karşı isyan eden kölelerin polisin sert müdahalesi ile karşılaşması sonrası alevleniyor. Grup, sadece toplanıp belli yazarlardan parçalar okuyup, bu fikirleri yaymaya çalışmasına ve herhangi bir eyleme karışmamasına rağmen, içlerine sokulan bir casusun verdiği raporların ihtilal korkusu ve geçmişin nefretine sahip imparatora kadar gitmesi neticesinde tutuklanıp, zindana gönderiliyor. Bir süre sonra mahkeme tarafından suçsuz bulunsalar bile yine imparatorun yönlendirmeleri sonucu cezalandırıyorlar. Dostoyevski hakkında ise yargı tarafından şu karara varılıyor:

    "Dostoyevski... Yasaya aykırı tasarıları olduğundan, edebi­yatçı Belinski'nin mektubunu yaymaktan sanık olarak, Sibir­ya'da sekiz yıl kürek cezası çekmeye mahkum edilmiştir." Bi­rinci Nikola belgenin kenarına şunları not ediyor: "Sadece dört yıl kürek, geri kalan yıllar er olarak çalışacak."

    Birinci Nikola’nın bu gruba unutulmaz bir ders vermesi amacıyla hazırlanan plandan sonra, darağacına çıkarılan grup için, tam idam başlayacağı sırada af gelir. Bu olay, hayatının beş dakika sonra sona ereceğini sanan Dostoyevski’nin, yaşamındaki en önemli dönemeçlerden biridir. Sonradan ‘hayatımın en mutlu anı,’ diye tabir ettiği bu affedilme olayı edebiyatına da sık sık yansır. Budala’da şöyle der:

    "Kimi insanlar vardır, acı çeksinler diye ken­dilerine ölüm yargısı okunur ve sonra ... Onlara 'Haydi gidiniz, bağışlıyorlar sizi' derler.


    4 yıl süren kürek cezası da Dostoyevski’nin hayatını, düşüncelerini, edebiyatını ve Rus halkına olan aşırı sevgisini etkileyen en önemli olaylardandır. Meşhur koyu Hristiyan inancını da çoğunlukla burada yaşadıkları şekillendirmiştir. Bu ceza olmasaydı Dostoyevski yine aynı seviyede eserler verebilir miydi? Bence kesinlikle hayır. O yüzden onu bir nebze bile anlamak isteyenler, kürek cezası döneminde yaşadıklarını mutlaka okumalı. Cezasının ikinci kısmı olan erlik dönemlerinde ise kendini hem halk hem de yönetime sevdirir. Bu sıralarda Suç ve Ceza’nın sarhoş aile babası Marmeladov’a ilham verecek kişiyle tanışır ve karısına aşık olur. Uzun bir süre evlerine gider ve aile bulunduğu yerden taşındıktan sonra bile bu aşk mektuplaşma şeklinde devam eder. Kocası öldükten sonra başka birine tutulan kadının peşini Dostoyevski yine de bırakmaz. Çeşitli yerlere yaltaklanması sonucu Astsubay rütbesine terfi ettikten sonra kadınla evlenirler. Ama kadın hiçbir zaman Dostoyevski’yi sevmemiştir ve sevmeyecektir. Bunu da yüzüne yüzüne söyler her zaman. Dostoyevski de bir süre sonra karısına olan ilgisini kaybedecektir. Çeşitli makamlara ve kişilere tekrar mektuplar yazması sonucu Subay Yardımcılığına terfi eder. Ama askerlik mesleğini istemediği için gittikçe sıklaşan sara nöbetleri ve çeşitli hastalıklarını bahane ederek erken emeklilik peşine düşer ve bu amacına ulaşır. Ardından yine çeşitli kişileri yağlaması sonucu soyluluk unvanı kendisine geri verilir ama St. Petersburg kapıları kendisine hâlâ kapalıdır. Üst makamları tekrar bir yağlama işlemi sonucu bu kapıları da açar ve çok sevdiği St. Petersburg’a geri dönmeyi başarır.

    Geri döndükten sonra kardeşi Mişel ile bir dergi kurarlar. Dostoyevski yazılarını burada yayınlamaya başlar ve bazı yazar ve eleştirmenleri de dergiye toplar. Okuyucu kitlesi gittikçe genişlemektedir. Dergide ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’ı kaleme alır. Büyük eleştiriler alır bir kez daha ama sonra Sibirya’daki tutukluluk günlerini yazdığı ‘Ölüler Evinden Anılar’ı yazmaya başlar ve büyük başarıya ulaşır ve ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’daki başarısızlığını herkese unutturur. Gittikçe artan hastalıkları sebebiyle doktorların seyahate çıkma önerisini bahane ederek karısından uzaklaşma amacıyla Avrupa seyahatine çıkar. Avrupa’yı hiç sevmez. Geri döndükten sonra Dostoyevski’nin gittikçe artan ününden ve yaşadıklarından etkilenen Polin adlı genç ve güzel bir kadın Dostoyevski’nin peşine düşer. Bu kadın daha sonra Raskolnikov’un kız kardeşine ilham olacak kadından başkası değildir. Karısının sevgisizliğinden ve ilgisizliğinden sıkılan Dostoyevski bu kadına gönlünü kaptırır. Ama Polin hayalindeki kişiyi ve ilişkiyi Dostoyevski’de bulamaz. Yine de ilişkileri çalkantılı bir şekilde sürüp gider. Rusya’nın tekrar siyasi iç karışıklığına üzülen ve bunalan Dostoyevski hasta yatağındaki karısını bırakarak, Polin ile bir kez daha Avrupa seyahatine çıkar. Polin önceden giderek gönlünü başka birine kaptırır. Dostoyevski’nin ise Avrupa yoluna çıktığı andan itibaren meşhur kumar tutkusu nirvanaya ulaşır. Polin ile ilişkileri biter, kumar yüzünden mevcut parası ve daha sonra aldığı borç paraların hepsi suyunu çeker. Polin’in eşyalarını rehin vermesi sonrası gönderdiği para sayesinde Rusya’ya geri döner Dostoyevski. Döndükten sonra kardeşi ile yeni bir dergi kurar ve hasta yatağında bırakarak, başka bir kadına gönlünü kaptırarak Rusya’dan kaçışının pişmanlığı ve itirafı niteliğindeki en büyük eserlerinden ‘Yeraltından Notları’, hasta karısının yatağı başında kaleme almaya başlar.

    Kısa bir süre sonra karısını kaybeder ve ölümünden sonra karısının değerini anlayıp büyük bir yıkıma uğrar. 3 ay sonra da kardeşi Mişel’i kaybeder. Dostoyevski bu kayıplardan sonra kendini hiç olmadığı kadar mutsuz ve yalnız hissetmiştir. Kardeşi Mişel’in mirasından kendisine 300 Ruble ve dergiden dolayı ağır bir borç kalır. Her ne kadar bu borç Dostoyevski’yi ilgilendirmese bile, bu borçtan kaçmayı ve derginin kapanmasını kardeşinin anısına bir ihanet gibi görür ve hem tüm borçları hem de kardeşinin karısı ve çocuklarının bakımını üstlenir. Sürekli birilerinden borç alarak dergiyi çıkarmayı dener ama çarkı bir türlü döndüremez. Sonunda borçlarından dolayı haciz ve hapis cezasıyla karşı karşıya kalır. Bu arada edebiyat çevrelerinde fırsatçılığı ile ünlü Stellovski acil borçlar için 3000 Ruble tutarında bir teklifle gelir. Teklife göre Dostoyevski’nin şu ana kadar yazdığı tüm yapıtlar 3 cilt halinde yayınlanacak ve daha önce hiçbir yerde çıkmamış bir roman da teslim etmesi gerecektir. Eğer romanı vaktinden önce teslim edemezse para cezası ödemesi ve şu ana kadar yazdığı ve gelecekte yazacağı tüm yapıtların hakları Stellovski’ye geçecektir. Dostoyevski bu anlaşmanın altına imzayı atar.

    Acil borçlarını ödedikten sonra eline sadece 175 Ruble kalıyor. O da bu parayla Avrupa’ya giderek Polin’i görmeyi ve ısmarlanan romanı yazmayı düşünüyor. 175 Ruble’nin hepsini kumarda kaybettikten sonra beş parasız kalıyor yine. Sağa sola mektuplar yazarak para dileniyor. Ama hiçbir yerden cevap gelmiyor. Otel yönetimi alacakları yüzünden yemek vermeyi reddediyor ve sadece çay verileceğini söylüyor. Yoksulluk ve muhteşem bir açlık içinde roman yazmaya çalışan Dostoyevski Rusya’daki bazı dergilere de para karşılığında yazılar teklif ediyor. En sonunda Rus Ulağı adlı dergiye 5-6 yapraklık bir roman teklif ediyor ama yine de bir cevap alamıyor. Mektubunda kısaca anlattığı romanın açıklaması ise şu şekilde başlıyor:

    "Küçük burjuva asıllı, üniversiteden kovul­muş, aşırı yoksulluk içinde yaşayan bir öğrenci, bu sıkıntılı du­rumdan bir anda kurtulmaya karar verdi; hafifliği, düşüncele­rinin kararsızlığı yüzünden, havada duran, "tamamlanmamış" yabansı birtakım düşüncelerin etkisi altında yapıyor onu. Tefe­ci, yaşlı bir kadını öldürmeye karar verdi…”

    En ünlü yapıtı ‘Suç ve Ceza’ Dostoyevski’nin zihninde nihayet genel hatlarıyla oluşmaya başlamıştır. Daha sonra yazdığı el yazmalarını beğenmiyor ve hepsini yakıyor. En sonunda arkadaşına bahsettiği ‘Zavallı Sarhoşlar’ adındaki Marmeladov’un hikayesiyle, Rus Ulağı editörüne bahsettiği üniversite öğrencisinin hikayesini birleştiriyor ve Raskolnikov’un günlüğü tasarısını bırakıp roman biçimine sokuyor. Daha sonra arkadaşına yazdığı mektupta bu eserinden şöyle bahsediyor:

    "İki hafta oldu, ro­manımın birinci bölümü Rus Ulağı'nda yayımlandı. Adı Suç ve Ceza. Daha şimdiden bu kitap hakkında kulağıma birçok övgü geldi. Yeni ve yürekli şeyler var içinde."


    Suç ve Ceza bir yandan dergide yayınlanmaya devam ederken, Stellovski ile yaptığı ağır anlaşmadaki romanın teslim tarihi de gitgide yaklaşıyor. Daha tek bir cümle yazamayan Dostoyevski doğal olarak yaklaşan bu felaketten endişe duyuyor. Bir arkadaşının, dostlarımızı toplayıp bölüm bölüm bir roman yazalım fikrini "Hiçbir vakit, başkasının yapıtına imzamı koymayacağım” diyerek reddediyor. Yine aynı arkadaşının romanı bir stenograf ile birlikte yazması teklifini ise kabul ediyor. Stenografi işini üstlenen, sonradan aralarındaki 2 kat yaş farkına rağmen evlendikleri Anna Grigoryevna oluyor. Ve karısı hasta yatağındayken tutulduğu ve birlikte Avrupa turuna çıktığı ve Dostoyevski’yi, kendi eşyalarını rehin bırakarak Rusya’ya geri yollayacak parayı bulan Polin, yazdığı ‘Kumarbaz’ adlı romanın kadın karakterine adını veriyor. ‘Kumarbaz’ 25 günlük bir süreçte tamamlanıp Stellovski’ye götürülüyor. Ancak üç kağıtçı Stellovski, Dostoyevski gelmeden evinden ayrılıyor ve hizmetçileri dönüş zamanını bilmediklerini söylüyor, yayınevi personelleri bu konuda bir emir almadıklarını ileri sürerek romanı teslim almayı kabul etmiyor. Dostoyevski ise akıllıca bir manevrayla yönetim komiserliğine giderek, kitabını teslim ettiğine ve teslim tarihine dair bir belge alarak Stellovski’nin tuzağını bozuyor.


    Sonraki süreçte Anna ile evlendikten sonra, yaş farkından dolayı özellikle çevresinden inanılmaz tepkiler gelmiştir. Alacaklılar da kapıya dayandığından bu sefer karısı ile birlikte bir Avrupa seyahati daha planlanıyor. Özellikle bu bölümde anlatılan kumar tutkusunun ulaştığı boyutlar cidden sinir bozucu. Her şeyini, aldığı tüm borçları, eşyalarını kumarda kaybediyor ve her seferinde karısına yazıp özür diledikten sonra dönmek için para istiyor. O parayı da tabii ki kumarda kaybediyor. Kitapta dâhi onlarca mektup bulunuyor bununla ilgili. Ben okurken bile sinir krizleri geçirdim. Bu sıralarda ‘Budala’yı yazmaya başlıyor ama ilerletemiyor. Derken karısının hamileliği ve Sonya adını verdiği bir kız çocuğu oluyor. Bebeği çok sevdiği söylese bile kumar tutkusunu her şeyin önüne koyduğu durumlar olmaya devam ediyor. Ama bir hastalık sonucu bebeğini de kaybettikten sonra derin bir acı yaşayıp, duruluyor ve ancak düzenli yazmaya başladıktan sonra Budala’yı tamamlayabiliyor.


    "Suç ve Ceza'ya oranla Budala'nın, halkı daha az şaşırttığını se­zinliyorum. Onurum söz konusu: ilgiyi yeniden üstüme çekmek istiyorum."

    Budala’nın pek iyi eleştiriler almaması ve kitlelerce pek sevilmemesi nedeniyle, tepkiler gelir gelmez, Troyat’ın “Dostoyevski'nin kendisi tarafından kaleme alınmış kendisinin bir benzeri gibi,” dediği ‘Ebedi Koca’yı büyük bir hevesle yazıp teslim ediyor. Ama Dostoyevski’nin zihninde daha büyük bir yapıt ortaya koyma isteği ve Karamazov’un ilk ayak sesleri yavaştan duyulmaya başlıyor. Bu arada bir kez daha kız çocuğu sahibi oluyor. Anna’nın üniversitede okuyan erkek kardeşinin, okul tatilinde Dresden’e ziyarete gelmesi, Dostoyevski’nin bir roman daha yazmasına sebep oluyor. Karısının kardeşi Snitkin’den üniversitedeki nihilist akımları büyük bir ilgi ve üzüntüyle dinliyor. Snitkin’in büyük bir hayranlık beslediği öğrenci Ivanov’un, “Halk Düzenleme Derneği” başkanı Neçayev tarafından öldürülmesi, Dostoyevski büyük bir kızgınlığa sürüklüyor. Yeni fikirlere duyduğu hınçla ve üniversitelilerin saçma savları ve fikirlerine beslediği kızgınlıkla ‘Cinler’ adlı muhteşem yergisini kaleme almaya başlıyor. Bu zamana kadar en çok dikkat gösterdiği eseri de bu oluyor. ‘Cinler’ halk tarafından anlaşılamıyor ve özellikle sosyalistlere büyük eleştiriler içermesi sebebiyle sol kesim eleştirmenleri tarafından büyük bir taarruza uğruyor. Eseri öven kısıtlı sayıdaki bazı gazete ve dergiler bile bu taarruzdan nasiplerini alıyor.

    Dresden’e yerleşmelerinin ilk yılında Alman orduları Fransa’yı işgal ediyor. Bu savaş ve gerilim ortamında yazamamanın stresi ve neredeyse 4 yıldır çok sevdiği Rusya’sından ayrı kalmanın hasreti, Dostoyevski’yi ağır bir bunalıma sürüklüyor. Geri dönebilmek için tekrar para arıyor, ama bulamıyor. Bu sıralarda karısı bir kez daha hamile kalıyor. İyice gerilen Dostoyevski’yi, bu sefer karısı bir nebze rahatlaması için kumar oynamaya gönderiyor. Hikaye bu sefer de değişmiyor. Tüm parasını kaybediyor ve karısına “ben bir rezilim, bu sefer aydınlandım ve bu son, bana şu kadar para gönder ki yanına hemen gelebileyim” diye belki yüzüncü kez aynı mektubu yazıyor. Ama bu sefer sahiden son oluyor. Dostoyevski’nin bir daha kumara dönmemesine neyin sebep olduğuna dair net bir kanıt ya da ifade bulunamıyor. Troyat ise genel olarak pek üstünde durulmasa bile kaybettiği gece Dostoyevski’nin yaşadığı olayın etkili olduğunu düşünüyor. Dostoyevski kaybettikten sonra bağışlanma ve papazla konuşmak amacıyla bir Ortodoks Kilisesi arıyor. Bir tapınağın önüne geldiğinde rahatlıyor ve içeri girmeye kalktığında bu tapınağın bir kilise değil, yahudi havrası olduğunu görüyor. Çok sevdiği İsa’ya kurtuluş amacıyla yönelirken, karşısında İsa’yı çarmıha gerenleri bulması ve rezilliğinden dolayı kilisenin bile onu itmesi ve buraya yönlendirdiğini düşünmüş olabilir. Ki bana oldukça mantıklı bir çıkarım gibi geldi.


    Dostoyevski borç ve avans alarak daha sonra ailesiyle birlikte Rusya’ya dönüyor. Döndüğünü duyan alacaklılar hapis tehditleriyle birlikte ailenin kapısına dayanıyorlar. Anna, hepsini bertaraf ediyor. Ve o andan itibaren mali durumun tüm kontrolünü üstüne alıyor. Budala ve Cinler’i kitap halinde yayınlamaya karar veriyor. Kağıt satın alımından, kitapevlerinin memurlarıyla pazarlığa kadar tüm süreci kendisi yönetiyor. Dostoyevski’ye ise bir Prens sahip olduğu “Yurttaş” adlı sağ görüşlü dergide başyazarlık teklif ediyor. Dostoyevski bu teklifi kabul edip, “Bir Yazarın Günlüğü” adlı sütunda yazmaya başlıyor. Bir süre sonra derginin basımında yaptığı bir ihlâl sonucu 25 ruble para cezası ve 48 saat hapis cezasına çarptırılıyor. 2 günlük bu hapis cezasında ise ‘Sefiller’i okuyarak arkadaşlarına şöyle diyor:

    “Tutuklanmam benim için bir mutluluk oldu; yoksa bu us­ta yapıtı bir kez daha okumak için -hem de ne ilgiyle!- hiç va­kit bulamayacaktım …”


    “Yurttaş” adlı dergide başyazarlığa devam ederken, ilk romanı İnsancıklar’ı, Belinski’ye götüren Nekrassov kendi dergisinde bir romana ihtiyacı olduğunu söyleyerek iyi bir teklifle Dostoyevski’ye geliyor. Hem Nekrassov’un dergisinin sol bir dergi olmasından hem de tüm enerjisini romana vermek istediğinden başyazarlık görevinden istifa ederek ‘Delikanlı’yı yazmaya koyuluyor. Delikanlı adlı eseri genel olarak eleştirmenler tarafından oldukça iyi karşılanıyor. Hayatı en sonunda biraz düzene girmiş gibi görünen Dostoyevski bir erkek çocuğu sahibi oluyor. St. Petersburg’a geri döndükten sonra ‘Bir Yazarın Günlüğü’ projesini sürekli bir yayın olarak çıkarmak istiyor ve gerekli izinleri aldıktan sonra dergideki köşesinin devamı niteliğinde olan yazılarını yayınlamaya başlıyor. Her ne kadar Rusya, inanç ve Avrupa konularındaki düşünceleri zamanla gülünç hâline gelse bile o sıralar hem aboneler hem de belli bir sayıyı alan okurlar gittikçe çoğalıyor. Dostoyevski’ye her yerden davet ve mektup yağıyor. Tüm borçlarını kapatıp, bir kır evi bile satın alıyor. Tam her şey oldukça güzel giderken babadan geçen bir hastalık sonucu oğlunu kaybediyor ve bu kayıp onu derinden sarsıyor. Daha önceki tüm kayıpları gibi yine yazarak bir kitap sayesinde iyileşiyor Dostoyevski: Karamazov Kardeşler.

    Karamazov Kardeşler’in hazırlık aşaması tam 3 yıl sürüyor. Çeşitli konumdaki insanlardan bilgi alınıyor. Her şey büyük bir dikkat ve özenle planlanıyor. Dostoyevski bir yandan büyük endişeler de taşıyor. İlerleyen yaşı nedeniyle yeteneğini kaybetmiş olmaktan ve kitabını bitiremeden ölmekten korkuyor. Karamazov Kardeşler, Dostoyevski’nin ününü doruklara çıkarıyor ve Turgenyev ve Tolstoy derecesine geliyor halkın gözünde, hatta daha bile ileriye.


    Çocuklarına güzel bir miras bırakmak isterken, kitapların gelirleriyle borçlar ödendiği ve kendisine metelik de kalmadığı ve hastalıkları da gitgide arttığı için bir kez daha endişeler sarıyor etrafını. Karısı Anna bir yayınevi kuruyor ve işler bir nebze düzene giriyor. Daha sonra “Rus Edebiyatı Dostları Derneği,” yaşanan konuşma sonrası oldukça meşhur olacak, Puşkin anıtı açılışı için Dostoyevski’ye davet götürüyor. Baş düşmanı Turgenyev ile ve batıcılar ve slavcıların karşılaşmasına sahne olacak bu açılışta, ilk başlarda Turgenyev çeşitli manevraları ve şakşakçıları sayesinde öne geçmiş gibi gözükse bile, Dostoyevski’nin 2. gün yaptığı meşhur ateşli konuşması bittiği an ortalık ayağa kalkıyor. Salondaki herkes ağlıyor, güvenlik önlemleri aşılıp Dostoyevski’nin ayaklarına kapanıyor ve ellerini öpüyorlar. Turgenyev bile baş düşmanına gözleri dolu dolu gidip sarılıyor. “Rus Edebiyatı Dostları Derneği” oybirliğiyle Dostoyevski’yi onursal üye seçtiklerini açıklıyor. 1 saat aradan sonra sahneye çıkan Aksakov, Dostoyevski’nin dâhice söylemi sonrası söyleyecek bir şey olmadığını belirtiyor.


    Ancak herkes biraz yatıştıktan ve olayın üstünden zaman geçtikten sonra bu kez Dostoyevski’ye söylediklerinin saçmalık olduğunu ve konuşma yeteneğiyle insanları büyülediğine dair saldırılmaya başlanıyor. Üzüntüden iki kez ağır bir nöbet geçiriyor ve ağzından kan gelmeye başladıktan bir süre sonra vefat ediyor. Rusya’nın vedası ise muhteşem oluyor:

    “Cenaze 31 Ocak Cumartesi günü kaldırılıyor. Daha sabahın er­ken saatlerinde, evin karşısındaki sokağı büyük bir kalabalık dolduruyor. Bir cenaze arabası hazırlanmıştır, ama Dostoyevs­ki'nin hayranları tabutu manastıra dek omuzları üzerinde ta­şıyorlar. Otuz bin kişi izliyor cenazeyi. Yetmiş iki temsilci çelenkleri ile birlikte yürüyor. On beş dini orkestra, ilahiler oku­yarak gidiyor.”



    Dostoyevski’yi herkes okuyor ya da tavsiye ediyor diye sadece okumuş olmak için değil, kelimelerinin arasındaki dünyayı, fikirleri, acıları yani kısaca Dostoyevski’yi anlayarak okumak isteyenler için muazzam bir kaynak. Henri Troyat ise bir biyografiden ziyade roman okuyorum hissiyatı yarattı bende. Oldukça başarılı bu konuda. Diğer biyografilerini de şimdiden merak ettirdi.

    İyi okumalar.
  • İKİ VEDA MEKTUBU

    Mektup - 1

    Ne kadar çok şey yaşadık seninle değil mi.
    Ne kadar çok şey paylaştık.
    Birbirimize ne kadar da yakındık.
    Oysa şimdi karşına çıkacak cesaretim bile yok.
    Uzun zamandan beri hiç rahat değilim, ben...
    Yüreğimi paslı bir bıçak gibi oyan düşüncelerle boğuşuyorum sürekli…
    Sana bu kadar yakın görünürken, aslında ne kadar uzağında olduğumu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum.
    Bir de erkeklerin güçlü olduğu söylenir.
    Oysa ben korkuyorum.
    İçimde sakladığım düşüncelerimin seni kırmasından, incitmesinden korkuyorum.
    Çünkü senin yanındayken hem kalp atışlarını hissedecek kadar yakın, hem de bana söylediğin sevgi sözcüklerini duyamayacak kadar uzağındayım.
    Yüzüme o eşsiz gülümsemeyle bakarken sen, içimdeki yangını nasıl körüklediğinin farkında bile değilsin.
    Sen sevgini haykırırken beni nasıl bir bataklığın içine attığını görmüyorsun, Sevgili…
    Beni sevme bile diyemiyorum sana…
    Bana bu kadar bağlanmanı istemiyorum.
    İşte bu yüzden de karşına çıkmaya korkuyorum.
    Yanındayken çığlıklarımı duyuramıyorum.
    Gülüşün hapsediyor sana, bakışın engelliyor beni…
    Ancak yazarak anlatabilirim kendimi…
    Ancak bu şekilde içimdeki fırtınaları sana ulaştırabilirim.
    Saklı düşlerimi, hayallerimi, düşüncelerimi ancak bu şekilde seninle paylaşabilirim.
    Sonrasında ruhum ölecekse, yüreğim çürüyecekse de buna hazırım.
    Çünkü hiçbir şey bundan daha kötü olamaz.
    Bu dediklerimi seni kırmadan, incitmeden yapabilirsem biraz olsun rahatlayacağım.
    Ancak o zaman ölümü uzak tutacağım kendimden…
    O zaman biraz olsun huzur bulacağım.
    Ne kadar bulacaksam artık…

    Şu an keşke benim ne durumda olduğumu görebilseydin.
    Ruhumun derinliklerinde neler yaşandığına şahit olabilseydin.
    Belki o zaman ne demek istediğimi biraz olsun anlardın.
    Sana ne kadar da aşk sözleri söylerdim, değil mi.
    İnan bana hepsi de yüreğimden dökülen sözlerdi.
    Hepsi de inandıklarım...
    Sen olmadığın zamanlarda da hayalini karşıma alıp saatlerce konuşurdum.
    O zamanlar da en duygusal cümleleri haykırırdım yüzüne…
    Yine her zaman ki gibi içtendim.
    Ama sana anlatamadıklarım da olurdu.
    İçimde sakladıklarım…
    Kimseye duyuramadıklarım…
    “Ben senin tanıdığın kişi değilim. Ben senin sevgine layık değilim”.
    Sessiz çığlıklarımı sana duyurmak isterdim bakışlarımla…
    Ama sen anlamazdın. Duymazdın haykırışlarımı…
    Sen mutluluk oyununa kaptırmışken kendini…
    Ben o anlarda gücümün tükendiğini hissederdim.
    Sen kendi cennetine götürmek isterken beni,
    Ben seni cehennemime sürüklemek istemiyordum.
    Uzak durmak istiyordum senden…
    Ama bir süre sonra sözlerin aklıma geliyor, gözlerin sığınağım…
    Sana koşuyordum.
    Sen beni kollarınla sardığın anda ise tutuklu hissediyorum kendimi…
    Özgürlüğü elinden alınmış gibi…
    Kanatları üzerinde bir ton yük bindirilmiş gibi…
    Öyle bir durumdayım ki; hem seninleyken yaşıyorum en büyük mutluluğumu, hem de senden uzaktayken…
    Hem seninleyken mutsuzum, hem de senden uzaktayken…
    İçimde büyük bir boşluk var.
    Ne seninle doldurabiliyorum ne de sensizliğinle…
    İki kişilik yalnızlık yaşıyorum, Sevgili...

    Yalnızlık öyle kötü bir şey ki…
    Öylesine kirletiyor ki içimdeki karanlığı…
    Ne kadar da bir çıkış yolu arasam, ne kadar da kurtulmaya çalışsam, ulaşamıyorum aydınlığa…
    Kendi labirentlerimde kayboluyorum.

    O kadar çok hayal kurdum ki seninle ilgili…
    O kadar çok şey söyledim ki hayalimdeki yüzüne…

    Şimdi kaçmaktan bahsediyorum. Kaçıp kurtulmaktan…
    Üstelik de kimden kaçtığımı bilmeden, üstelik de nereye kaçtığımı düşünmeden…
    Keşke şu an yanımda biri olsaydı. Belki dertlerime çare olabilirdi.
    Belki içimdeki karanlık dehlizi biraz olsun aydınlatabilirdi.
    Geçmişte her başı sıkışanın yanındaydım. Yürümeyen aşkların tamircisiydim.
    Şimdi öylesine ihtiyacım var ki bir tamirciye…

    Biliyor musun, en çok da geceleri seninle konuşuyorum.
    Belki de karanlığın beni daha iyi sakladığından olsa gerek…
    Seninle ilgili ne hissediyorsam, ne düşlüyorsam…
    Hatta hayatımda seninle ilgili ne kadar bilinmeyen varsa anlatıyorum kendime…
    Böylece sen hayallerime ulaşamıyorsun. Böylece yüreğimdeki boşluk büyümüyor.
    Öylesine değişik bir duygu ki bu…
    Öylesine karışık…
    Yine de en iyi sen anlarsın beni…
    Çünkü sen her zaman çok farklıydın.
    Çok duygusal… Sevgi dolu…
    Öylesine içten… Ne istediğini bilen…
    Yine de korktum senden…
    Sana daha fazla bağlanmaktan korktum.
    O cennete açılan gözlerinde tutuklu kalmaktan korktum.
    Özgürce uçamamaktan korktum, sevgili…
    Hani bir seferinde demiştim ya sana, ”Av görünümlü avcısın”.
    Belki de sana av olmaktan korktum.

    Öylesine farklı bir dünya var ki içinde…
    Öylesine bakir, öylesine yaşanılası…
    Üstelik de öylesine sessiz, huzur dolu bir dünyan var ki…
    Bu dünyayı kirletmek istemiyorum.
    Rengarenk çiçeklerini koparmak istemiyorum.
    Huzurun yerine fırtınalar ekmek istemiyorum, sevgili…
    Senin de benim gibi karanlık dehlizlerde yürümeni istemiyorum.
    Ben senin yüzündeki gülümsemeyi silmek istemiyorum.
    Sen ne kadar farkındasın, bilmiyorum.
    Ama ben senin üzerine yalnızlık kokusu serptiğimi düşünüyorum.
    Çünkü o kadar aşinayım ki bu kokuya… Nerede olsa tanırım.

    Öylesine dağıldım ki…
    Ve öylesine yorgun hissediyorum ki kendimi…
    Oysa karşında dimdik durabilmeyi ne kadar çok isterdim.
    Öyle zoruma gidiyor ki seni bu dünyada tek başına kalmanı izlemek…
    Öyle canımı yakıyor ki, yakarışların…
    Oysa daha dün gibi hatırlıyorum...
    “Lütfen zaaflarımı, hayallerinin kurbanı etme... Onlara haince dokunma, acıtma canını... Okşa saçlarımı ama deli rüzgarla anlaşıp savurma uzaklara... Beni incitme, lütfen...”
    Biliyorum, anlamsız bir dürüstlük perdesi ardına gizlendiğimi…
    Biliyorum, bu davranışımla ikimizi de soluksuz bıraktığımı…
    Ama ilk defa biri senin iyiliğin için seni terk edeceğini söylüyor.
    İlk defa biri o güzel hayallerine siyah rengi bulaştırmaktan kaçınıyor.
    İlk defa biri sana daha fazla zarar vermeden, kendi karanlığına çekilmek istiyor.
    Ne garip bir düşünce, değil mi.

    Oysa herşey ne güzel başlamıştı. Ne kadar da heyecanlıydık. Ne kadar da coşkuyla dökülürdü sözlerimiz…
    Güne enerjiyle başlamanın startıydı, o günaydınlar…
    “Birlikte bir yolculuğa var mısın” dediğimde hiç düşünmeden;
    “Varım. Korkudan ürperdiğim halde, heyecandan titrediğim halde varım. Bir kerecik gözümü karartmak geliyor içimden... Kontrolümü kaybetmek istiyorum” demiştin.
    Ama önce kontrolünü kaybeden ben oldum.
    Şimdi de seni kaybediyorum.
    Öyle bir yola çıktık ki seninle; daha önce kimselerin geçmediği, kimselerin görmediği…
    Öyle bir davranış sergiledik ki seninle, daha önce yaşanmamış…
    Ve öyle sözler söyledik ki birbirimize hiç söylenmemiş…
    Ve bunu o kadar da kısa zamanda yaptık ki…
    Belki de tüm heyecanımı tükettim ben…
    Biliyor musun, içimde giderek büyüyen boşluk o kadar acı veriyor ki bana…
    O boşlukta kaybolduğumu düşünüyorum.
    O boşluk beni sevgisizliğe itiyor. O boşluk beni senden koparıyor.
    O yüzden de ben seni değil, kendimi cezalandırıyorum.
    O yüzden ben seni değil, en çok da kendimi yalnız bırakıyorum.
    Seni unutmam mümkün değil, inan...
    Ama ben yine de geldiğim yere geri dönüyorum.
    Bu yaptığımın hayatımdaki en büyük aptallık olduğunu biliyorum.
    Kısa zaman sonra dipsiz bir kuyuda debeleneceğimi de…
    Seni de kendi yalnızlığıma sürüklemek istemiyorum.
    Seni daha fazla mutsuz etmek istemiyorum, Sevgili…
    Şimdiden gittiğim her yere götürüyorum seni…
    Elele… Bazen de kolumdasın.
    Ve her yalnız anımda, yanımda…
    Üstelik de gece gündüz özlüyorum seni…
    Yine de ne kadar da kurtulmak istesem senden, kurtulamıyorum.
    Ne olur, sen de yardım et bana…
    Yüreğinin kapılarını aç da gideyim.
    Bırak beni gideyim.

    xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
    xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

    Mektup – 2

    Mektubunu okuyunca bir an gittiğini düşündüm.
    Bir an yapayalnız kaldığımı...
    Sanki bir anda koskoca dünya derin bir sessizliğe bürünmüştü.
    Bir anda tüm dünyam kararmıştı.
    Bir ürperti kapladı içimi…
    Öylesine üşüdüm ki o an…
    Sanki soğuk bir hançer yüreğime saplanmış gibiydi. Sanki o hançer bir anda tüm duygularımı kanatmış gibiydi.
    Yalnızlığın bu denli soğuk bir kelime olduğunu bilmezdim.
    Daha önce hiç yaşamamıştım ki…
    Oysa senden önce o kadar da soğuk değildi, yalnızlık…
    Bir yaşam biçimiydi.
    Belki de bir tercih...
    Belki de zorunluydum o hayatı yaşamaya, kimbilir.
    Biliyor musun; seni sevmekle başladı hayatımdaki tüm yenilikler...
    Kendimi daha fazla sevmeye başladım.
    Hatta değişmeye çalıştığım kötü alışkanlıklarım bile benim bir parçamdı, vazgeçemedim.
    Değişmekten korktum.
    Karşına farklı bir kişilikte, yapay davranışlarla çıkmaya çekindim.
    Bana baktığında içimi gördüğünü ve o beni sevdiğini biliyordum.
    Değişirsem, benden uzaklaşacağını düşünüyordum.
    İnsanlara güleryüzle yaklaşıyor, onları da kendimce güzelleştirmeye çalışıyordum.
    Yaşayan tüm canlılara sanki sihirli değneğimle dokunuyordum.
    Tüm çirkinlikleri senden uzak tutmaya çalışıyordum.
    O kadar çok seviyordum ki dünyayı...
    Çünkü içinde sen yaşıyordun.

    Gözlerinde biraz hüzün yakaladığımda o an çocuklaşmak, seni kendi yarattığım dünyaya taşımak istiyordum.
    Dokunduğun her şey değerliydi benim için...
    Gittiğimiz her yer özel...
    Paylaştığımız herşey unutulmaz bir anı…
    Hatırlıyor musun; hani o yağmur altında yürürken saçlarından, yüzünden akan damlaları tek tek toplamak gelmişti içimden... Delilik belki ama o an yaşadığım duygu buydu. O an sana nasıl da sokulmuştum. Senden süzülen damlalar beni de ıslatsın istiyordum.
    Ne garip...
    Geçmişte bana söylediğin sıradan cümleler bile bir anda anılar halkasındaki yerini aldı. Hepsi birer birer zihnimdeki yerlerinde kendilerini göstermekte...
    Hele de o şiirselliği ön planda tutan, söylerken gözlerime baktığın sözlerin…
    Severdim o anları...
    Ama en çok da bana “Birtanem” demeni severdim.
    O an içimde bir rüzgar eserdi sanki… O rüzgar ki tüm duygularımı okşar, gül bahçemdeki tüm kokular sarardı etrafımı... O an ayaklarım yerden kesilir, kendimi daha bir özel, daha bir güzel bulurdum.
    Bırak beni gideyim, diye sonlandırdığın mektubunda tüm güzelliklerin bir anda ellerimin arasından kayıp gittiğini düşündüm.
    Değiştirdiğimi düşündüğüm insanlar, hatta diğer canlılar bile uzaklaşıyor gibiydi benden...
    Tüm yarattığım güzelliklerin üzerini kara bulutlar örtüyordu.
    O an gözlerimi kapattım.
    Sanki tüm bu yaşananların birer kabus olduğunu düşündüm.
    Sanki gözlerimi kapatırsan kimse gitmeyecekti etrafımdan...
    Kara bulutlar örtmeyecekti üzerimi...
    Sen gitmeyecektin.
    Bu; korku muydu yoksa bencillik mi, bilmiyorum.
    Hem ne önemi var ki kelimelerin...
    Gitmek isteyen birini ne kadar tutabilirsin ki...
    Belki bir başka yürekte yaşamak istiyorsun, belki yeni bir aşka kucak açmak istiyorsun.
    Seni nasıl engelleyebilirim ki...
    Ben kendim için değil, aslında seni mutlu etmek için yaşadım.
    Sen mutluysan ben de mutlu olurum, diyordum.
    O yüzden bir bedeli yoktu, sana olan sevgimin… Üstelik de o kadar savunmasızdı ki…
    Ne bir gizem vardı sevgimde, ne de en küçük bir yalan...
    Ne kalın duvarlarla çevrili bir kalede korunan , ne de en derinlerde saklanan...
    Saf, bir o kadar da çıplak bir sevgiydi.
    Dudaklarımdan dökülen her bir kelimenin titreşiminde ortaya çıkardı.
    Ya da gözlerimden süzülen o ışığın aydınlığında kendini gösterirdi.
    Keşke gitmek istediğinde bende kalan her şeyini de yanında götürseydin.
    Daha birkaç gün önce aldığın çiçek hala vazoda duruyor. Hala kokun o en özel anları yaşadığımız yastığımızda... Sağa sola dikkatsizce fırlattığın eşyaların çıkıyor evin bir yerlerinden... Tamir ettiğin banyo musluğu nedense birden bire damlatmaya başladı. Kullandığın tabaklar, bardaklar…
    Evin her yerinde senden izler var.
    Ama sen yoksun.
    Ya içimdekilere ne demeli…
    Ah be Sevgili…
    İçimde biriken o kadar çok söz var ki şimdi...
    Keşke seni ne kadar çok sevdiğimi daha fazla söyleseydim.
    Ne kaşın gözün için, ne bana ait olduğun duygusunu yaşadığım için, ne de beni sevdiğin için...
    Seni; sen olduğun için sevdiğimi söyleseydim keşke...
    Keşke daha fazla konuşsaydım seninle, daha fazla dinleseydim.
    Keşke daha fazla seyretseydim seni...
    Daha fazla dans etseydim.
    Daha fazla sevişseydim.
    Sen arada bir dalıp giderdin. O an kendi iç dünyanda yaşardın.
    Hiç dokunmazdım duygularına, seni rahatsız etmezdim.
    Bilirdim ki benimle ilgili bir şeyler düşünüyordun. Beni daha da mutlu etmek için değişik sürprizler hazırlıyordun. O an uzaklaşsan da benden, nasılsa bir süre sonra bana gülümsüyor, geri dönüyordun.
    İlk kez gerçekten gitmekten bahsediyorsun.
    Seni büyük bir aşkla sevme acımasızlığını gösterdiğim için belki de ben suçluyum.
    Belki de tek suçum bu...
    Hiçbir zaman sana yaslanmayı düşünmedim. Beni taşımanı hiç istemedim.
    Evet, bir kadınım...
    Bir erkeğin kollarında olmak; elbette ki en güzel sığınak...
    Bu sığınağa bir bedel ödeyerek sahip olmak istemedim. Hayatına ipotek koymayı asla düşlemedim.
    Sen mutluysan ben de mutluydum, o kadar…
    Ne yaşarsak yaşayalım, en sonunda kendi cennetimizde buluşuyorduk ya, bana yetiyordu.
    Hiç küçümsemedim seni... Sevgini hiç küçümsemedim.
    Seni sevmekle yaşanan tüm sevgileri de sevmeye başlamıştım.
    Öyle huzur veren bir dünyada yaşıyordum ki; sanki elimin değdiği her şey canlanıyordu.
    Hatta insanların bir başka yüzü olduğuna bile artık inanmak istemiyordum.
    Sanki bir masal aleminde yaşıyordum.
    Ne de olsa tüm masallar mutlu sonla bitiyordu ya…
    Yalan, riya, ihanet... Nasılsa hiç birinin yeri yoktu bizim dünyamızda...
    En azından ben böyle sanıyordum.
    Hani dedin ya bana; ”yalnızlık kokusunu nerede olsa alırım” diye...
    İnan bana, o koku şu an tam da senin üzerinde...
    “Varım” demiştim sana... “Korkudan ürperdiğim halde, heyecandan titrediğim halde varım... Bir kerecik gözümü karartmak geliyor içimden... Kontrolümü kaybetmek istiyorum” demiştim.
    Gerçekten de gözümü karartmıştım. Ama kontrolümü hiç kaybetmedim ben... Üstelik de seninleyken daha dengeli olmayı öğrenmiştim.
    Gözlerindeki özgürlüğün o doyumsuz ışıltısı yolumu aydınlatmıştı. Kendime olan güvenim yerine gelmişti.
    Ben seninleyken hayatın anlamını bulmuştum.
    Kendimi bulmuştum.
    Ama sen hala bir boşluktasın, belli...
    Sen gitmekle kendini yalnız bıraktın, beni değil...
    Belki verecek bir şeyin kalmadığını düşündüğünden...
    Belki de elde etme hazzının verdiği o heyecanın tükenmişliğinden...
    İnan suçlamıyorum seni, Sevgili...
    Seninle yaşadığım senden sonra, yine seninle yaşayacağım sensizliğe nasıl alışacağımı bilemiyorum, sadece...
    Yaşadığım onca güzel anlar, bir anda anıya dönüşmesine nasıl katlanacağımı bilemiyorum.
    Yine de yabani bir ot gibi bedenimi saran bu öfke nöbetinin beni tümüyle ele geçireceğini sanmıyorum.
    Ne bir nefret, ne de kin duyuyorum sana...
    Bu duyguların yaşanmış tüm o güzellikleri kendi çamurunda gizlemesini, her şeyi alt üst etmesini istemiyorum.
    Güzeli çirkine, iyiyi kötüye dönüştürmesini istemiyorum.
    Kim haklı, kim haksız... Bunun muhakemesini de yapmak istemiyorum.
    Ben yalnızlığımı kirletmek istemiyorum, Sevgili...
    Karşına çıkıp “hayır, bir yere gidemezsin, daha yaşanacak çok şeyimiz var” demek istemiyorum.
    Çünkü bu aşamadan sonra seninle güzel şeyler yaşayacağımı ben de sanmıyorum.
    Bana gönül borcun olmadığını söylemeliyim.
    Hele de gölgem karartmayacak yaşayacağın olası aşkların ışığını...
    Tek korkum; kendi vicdanında mahkum olman...
    Gittiğin için pişmanlık duyman...
    Biz seninle aynı kozayı paylaşan iki tırtıldık. Cennetimiz o kozaydı.
    Sonra zaman geçti ve sen bir kelebek misali özgürlüğe doğru kanat çırpmaya başladın.
    Ben bir süre daha senin için süsleneceğim. Bir süre daha kapım her çalındığında sen geldin diye heyecanlanacağım. Bir süre daha sen beni beğenesin diye en güzel elbiselerimi giyineceğim. Masaya senin için de bir tabak koyacağım. Bir süre daha seninle uyuyacağım.
    Ruhumu yaksa da içimde dolaşan sensizliğin acısına alışacağımı biliyorum.
    Ben sende sevgiyi buldum. Yüreğimin buzulları artık çözüldü. Ruhumun gurbeti o kadar da karanlık değil artık…
    Ama o kozayı kendime mesken edinmeyeceğim.
    Benim de kanatlarım var.
    Zamanı geldiğinde ben de uçmasını öğreneceğim.

    Şu an kollarımı sardım bedenime...
    Bir şarkı mırıldanarak dans ediyorum.
    Tek başıma…
    Salonun ortasında kendi kendime dönüp duruyorum.
    Gözlerimi kapadım. Dudaklarımda hüzünlü bir gülümseme...
    Her sevginin bir kayboluş olduğuna inanarak...
    Her sevginin aslında yeni bir başlangıç olduğunu bilerek;
    Sana yürekten “Hoşçakal Sevgili” diyerek dans ediyorum.

    Özcan KIYICI
  • 167 syf.
    tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan https://1000kitap.com/Esrakrt ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
  • Allah'ım sen doğru olanı bana ver beni seveni bana kiyamayacağı gözü gibi koruyacağı aradığım kişi bu diyebileceğim bir insan nasip et bana ben artık hayatımdaki yanlış insanlar yüzünden ağlamak kırılmak üzülmek istemiyorum bu yaşıma kadar çektiğim acıların telafisini gönder Yarabbim
  • 224 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Neden öneriyorum?

    Gören olmuştur sitede kitap ya da film önerisi istendiğinde bu eseri öneriyorum. Peki neden? Nedir beni bu kitapta bağlayan? Öncelikle defalarca kitabını okuyup, kitabın filmini de izlemiş biri olarak bir de üstüne üstlük bu kitabı inceleyen Tüketim Toplumu, Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü kitabını da araştıran biri olarak yeterince bilgi sahibi olduğumu düşünüyorum.

    Şimdi ben bu eseri keşfetmeden önce Camus'un varoluşçuluğu ile Dostoyevski'nin yeraltısıyla iki arada bir derede gidip geliyordum. Bu iki yazarın ortak ele aldığı akımlar "Kendini toplumdan soyutlama, ve dışlama" dır. Şahsen hayatımı da bu akımlar düzeyince geçirip gidiyordum. Ancak bu kitap ile tanıştıktan sonra böyle bir farklılık, böyle bir haz almadım. Şimdi yanlış anlayanlar elbet olacak; ben Dostoyevski ve Camus'u asla gömmüyorum. Onların eserleri hâlâ benim için bir başyapıt değerinde. Ancak bu eser gerek kurgusundan gerekse topluma yönlendirdiği sivri dilli göndermelerle gönlümde baş sıraya koyuyor.

    Evet, değiştirdi. Şu an bile bana deseler; "Sana bir kitap okutacağız ve hayatını değiştirecek." yine de inanmam. Ancak samimi olarak söylüyorum ki bu kitap benim topluma ve dünyaya olan bakış açımı kökünden değiştirdi. Tüketim kültürüne, markalara, popüler kültüre ve para babalarına nasıl köle olduğumuzu gördüm. Hayatımdaki birçok olaylara karşı gözlerim açıldı.

    Ahh! Evet, sizi biraz sıktım değil mi? Keşke baştan uyarsaydım içeriğe girmeyeceğim diye. Sıkıcı bir insanım ben! Her neyse nerede kalmıştık? (Kitabın içeriğine ve konusuna ulaşmak için diğer incelemeleri ve kitabın arka kapağını okumanız yeterli.)

    Öncelikle kitap bir yeraltı edebiyatı olduğu için bolca kara mizah, bolca argo bulunuyor. "Ayy! Ben küfür sevmiyorum." diyenlerden ve "İslam, dünyaya hakim olacak moruk!" diye geçinenlerdenseniz bu kitap sizlere asla uymaz! Kitapçılarda önünden bile geçmeyin. Şimdi, bu eserde cüzi derecede felsefe, profesyonel olmayacak düzeyde postmodernizm, biraz sosyoloji, gerektiği kadar topluma yönelik sivri dilde eleştiri, çoğu kitabı aratmayacak kadar duygusallık, eşsiz benzersiz bir kurgu, üç tane farklı kişilikleri temsil eden üç ayrı karakter, bolca yeraltı edebiyatı ve bir o kadar da kara mizah var. Evet, bunların hepsini karıştırınca karman çorman olmaması elde değil. İşte bu yüzden bu eseri bir düz metinmiş gibi sorgulamadan, aklını kullanmadan okuyanlar ya bir daha yeraltı edebiyatına girmemek üzere tövbe ediyor ya da "Sadece dövüşüyorlar ya!" deyip bir daha kitabın yüzünü açmıyorlar. Anlamaya uğraşarak okuyanlar ise böyle bir eseri okuyarak toplumdaki bu uyuşukluğumuzu görerek tabiri caizse "gözleri açılıyor". Eşsiz benzersiz kurgu dedim. Evet, çünkü bu eseri Dostoyevski'nin Öteki eseriyle kıyaslıyorlar. Şahsen iki eser de birbirinden apayrı eserler. Aslında bu konuda söyleyecek o kadar çok şeyim var ki... Ama susacağım. Siz yine de ikisini de anlayarak okuyun da. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

    Filmi mi? Kitabı mı?

    Eveet, tartışmalı konuya geldik sonunda. Aslında bu soruyu sormak için kendimize şunu sormalıyız; "Ne için kitap okuyorum?". Çoğunuzun cevabını tahmin edebilirim; "Kendimden bir şey bulabilmek için.". Peki filmden mi daha çok şeyler alırız yoksa kitaptan mı? Bunun cevabı bu eser için diğer filmi yapılan kitaplara oranla daha da zor. Çünkü filminde vermek istediği mesajı tamamıyla verdiğini düşünüyorum. Ayrıca muhteşem oyuncu kadrosu ile de gönüllere taht kurdu (en azından şahsıma). Ancak bir filmi izlerken o karakteri o oyuncu ile bağdaştırırsın. Kitapta ise tüm o olayları kendi hayalgücünde resmederek tüm o kurguyu kendi içinde yaşarsın. Hazır aklımdayken şunu da söyleyeyim; kitabında filminde yer vermediği birkaç bölüm de var, haberiniz olsun. Bunlar yüzünden önce kitabını yaşamanızı, sonra isteğe bağlı olarak filmini izlemenizi öneririm. Ya da unut, bu söylediklerimin hepsini unut! İnsanlar gerçekleri okumaya dayanamaz... Zaten her kim okusun ki böyle gerçekleri söyleyen ve herkesin kendine bir şeyler katabileceği bu gereksiz eseri... Eğer bana aldırmayıp okumayı hâlen düşünüyorsanız, hiçbir şey için daha geç değil, vazgeçebilirsiniz. Ancak eğer başladıysanız; aşağı tırmananların dünyasına hoşgeldiniz. Son olarak şunu da söyleyeyim; "YERALTI ASLA SEVİLMEZ.".

    Daha söyleyeceklerim bitmedi. Geliyorum.

    Kahvemi içip kafam yerinde olduğuna göre, bir cesaretlik yapıp, birçok kuralımızı çiğneyerek, hayalarımın kesilmesi uğruna sizlere bizlerden bahsedeceğim; Bizler her yerdeyiz, gündüz görebileceğiniz her meslekte olabiliriz; öğretmen, aşçı, polis... Ancak geceleri bizler apayrı kişileriz. Tüm bu topluma olan öfkemizi birbirimizden çıkarıyoruz ve dövüşüyoruz. Dövüşlerde kazanmak ya da kaybetmek umurumuzda değil. Yeter ki fiziksel acıyla tanışıp bu tüketim toplumunun uyuşturucu etkisinden kurtulalım. Etrafa zarar veriyoruz bu doğru ama bize asla bir şey yapamazlar. Bizler onların yemeklerini hazırlıyoruz, ulaşımlarını sağlıyoruz. Hatta güvenliklerini bile biz sağlıyoruz. Onlar bizlere her zaman bağımlı, tıpkı yaptıkları tüketimler gibi. Bizler sağcı ya da solcu değiliz. Görüşümüz, paranın yönettiği tüm şeylere karşıyız. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizler büyük bir acı yaşamadık çünkü bizim acımız, hayatlarımız. "Televizyon programları izleyerek bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandık. Ama, hiçbirini olamayacağız." (180) Tanrının bizi sevmeme ihtimâlini düşündüğümüz için, kendimize çok öfkeliyiz...
  • Seni görevden alıyorum. Bundan sonra operasyonu ben yöneteceğim. Çık, defol buradan.”
    İnanmaz gözlerle bakan Mustafa Bey hiçbir şey demeden, diyemeden odayı terk etti. Ayaktaki adama bakar bakmaz onun kim olduğunu anlamıştım. Sizler de anlamışsınızdır. Demek bu yüzdendi. Kariyerinde çok hızlı ilerlediği, genç yaşında çok iyi yerlere geldiği için ve sarı saçlarından dolayı ona İskender diyor olmalılardı. Belki de gerçek adı da İskender’di, bilemiyorum. Şimdi odada o, ben ve Mustafa Bey’in daimi yardımcısı vardı.

    İskender kendini tanıtmaya lüzum görmeden lafa başladı.
    “Mustafa seni yanlış yönlendirmiş 20 numara. Seninle ve diğer 19’la ilgili daha farklı planlarım var.”
    Mustafa Bey’in yardımcısı Salih bir baş işaretiyle harekete geçti. Mustafa Bey’in masasındaki bilgisayar ekranını bana doğru çevirdi ve bir video başladı. Videoda her zaman Youtube’da yayınlanan komando eğitimlerine benzer bir eğitimden geçen askerler vardı. Yatıp kalkıyor, sürünüyor, suya atlıyor, kütük kaldırıyorlar, atış yapıyorlar, halatlardan tırmanıyorlardı. Soru sormama fırsat bırakmadan İskender açıkladı.
    “Kim olduklarını merak ediyorsun. Onlar senin takımın olacak. 19’u tek bir kişi alt edemez. O kişi sen olsan bile.”
    İskender’in niyetini anlamıştım.
    “Bunlar ülkemizin koşulsuz en iyi askerleri. Onlara fiziksel anlamda güçlendirici serumlar verildi.”
    Aynı Captain America gibi diye düşünmeden edemedim.
    “Hepsi de sahada çok tecrübeli askerler. Ama 19’la savaşmada yetersiz kalacaklardır. 19 yüzünden duygu değiştirebilir, telekinezi etkisine uğrayabilir ya da telepati yoluyla zihinleri bulanabilir. Onları her ne kadar buna karşı uyarsak ve tedbir almaya çalışsak da bunu engelleyemeyiz. Burada da sen devreye giriyorsun. Kendi gücünü 10-15 metre gibi kısa mesafeli alanlarda yayabiliyorsun. Onları 19’un saldırılarından koruyabilirsin. Daha fazla asker bulmak isterdim ama maalesef çok zamanımız yok. Takımın tam 47 kişiden oluşuyor. Şimdi takımının başına geç ve Anti-19’un lideri ol.”

    Adamın güçlü ve buyurgan sesi o kadar kuvvetliydi ki kendimi 19’dan birinin etkisi altında hissediyordum. Tek bir soru sormadan ve hiç itiraz etmeden eski zamanların krallarına boyun büken köleler gibi önünde diz çöküp eğildim. Emirlerine sonuna kadar itaat edecektim. Hiçbir yemin etmeme gerek kalmamıştı. İskender bunun böyle olacağını zaten biliyordu. Kapı çaldı. İçeriye saçları geriye doğru taranmış, gri gözlü, orta yaşlı bir adam girdi. Pek sevimsiz, pek uğursuz bir görünüşü vardı. Gelir gelmez İskender’in önünde hafifçe eğildi.

    “Hoş geldin 13 numara.” dedi İskender.
    O böyle söyleyince beynimin ucunda ufak bir ampul yandı. Bu adamı tanıyordum elbette. İskender’in yanında olmanın verdiği heyecandan olsa gerek unutmuştum. Bu örgütün içindeki 13 numaraydı, hayvanları kontrol edip onları istediği gibi yönlendirebiliyordu.
    “Hoş bulduk. Güzel haberler getirdim.” dedi 13 numara.
    İskender’in işaretiyle oturdu. İskender de önceden Mustafa Bey’in oturduğu makam koltuğuna oturdu. Benim için de ayağa kalkma vakti gelmişti sanırım. Ben de Salih’in yanına geçtim. Demek içerdeki adamımız 13 numaraydı. Diğerlerine nazaran çok daha sessiz sakin bir tablo çiziyordu. Zaten böylelerinden korkmak gerekirdi. 13 numara devam etti.

    “Üstadına kurumumuz hakkındaki bilgileri verdin mi?” diye sordu İskender gülümseyerek.

    “Evet, elbette. Ne söylediyseniz onu yaptım. Ona sadece kendisi için çalıştığımı ve sizi nasıl kandırdığımı anlattım. Siz beni kendiniz için çalışıyorsunuz ama aslında Yüce Üstad, örgüt ve 19 hakkında sizi yalan yanlış bilgilerle donatıyor, aynı zamanda sizin hakkınızda bilgi topluyorum.”
    Kafamın karıştığını görünce ekledi.
    “Yani o ihtiyar böyle sanıyor.” dedi bana dönerek.
    Tekrar İskender’e döndü.
    “Ama asıl amacım kardeşlerimi ve 19’u o iğrenç Örgüt’ün ellerinden kurtarmak. Beni aydınlattığınız ve bana gerçeği gösterdiğiniz için size ne kadar teşekkür etsem az. Yakında kardeşlerim de beyinlerinin yıkandığını ve ne kadar kötü bir amaç için kullanıldıklarını anlayacaklar.”
    İskender övgülerle şımaracak bir adam değildi. Yüzünde tek bir kas dahi oynamadı. Beni işaret etti.
    “Sana bahsettiğim 20 numarayla tanış. O da senin kardeşlerinden biri olabilirdi ama onu bari olsun elimizde tutabildik. Anti-19 timine liderlik edecek. Harekete geçmek için senden haber bekliyoruz.”

    13 numara resmen insanı rahatsız eden bir şekilde gülümsedi. Gülümsemesi sırıtışa döndü. Aynı Terminatör 2’deki Arnold Schwarzenegger gibi gülüyordu. “Bunun için fazla beklemeyeceksiniz. Yönlendirdiğim bir karınca sayesinde Yüce Üstad ile 1 numara arasındaki bir konuşmaya şahit oldum. Bizden şüphelenmedikleri için karıncalara ya da sineklere ya da bitlere karşı herhangi bir önlem almamışlar. Yüce Üstat 19’un eşlerini ve Deniz’i öldürmek için bir plan yaptı. 1 numaraya öldürücü bir kimyasal hazırlatıp bunları takılara enjekte etti. Bu takılar bizim tarafımızdan eşlerimize verildikten sonra acil toplantıya çağrılacağız. Böylece toplantı odasındaki karanfiller sayesinde Yüce Üstad’ın söylediklerini sorgulamadan kabulleneceğiz.” Durum hakkında bilgi verdikten sonra sırıtmayı kesti ve analiz eden bir yüz ifadesine büründü. Düşünceli görünüyordu. “ Eşlerimizin ölümünü daha sonra öğreneceğiz. 19 kişinin hepsinden eşlerine ve çocuklarına bağlanmaması istenmişti. Ama herkes ben ya da 1 numara kadar başarılı olamadı. Bunu öğrenirlerse duygusal bir çöküntü yaşayacaklar ve Örgüt’e karşı nefret dolu olacaklar. Yani zayıf olacaklar.”

    “Bunun için tek bir yol kalıyor.” dedi İskender, 13 numaranın aklındakini anlayarak.
    “19 kişi hediyeyi verir vermez evden çıkıp toplantı salonuna gidecek. Biz onlara eşlerinin öldüğünü yoldayken telefonla arayarak haber vereceğiz. Hepsi evi, eşlerini gerek telepatiyle, gerek arayarak kontrol edecek ve öldüklerini anlayacak. Böylece Yüce Aptal’ın etkisinin altına girmeden onları gerçeklerden haberdar edip Örgüt’e düşman olmalarını sağlayacağız.”
    Sonra bana döndü.
    “Anti-19 ise her halükarda acil müdahale için hazır bekleyecek.“
    Tekrar 13 numaraya döndü.
    “19’u kendi tarafımıza çektikten sonra örgütün işini bitirmek çok kolay olacak.”
    13 numaranın gözünden şüpheli ışıltılar geçti.
    “O 19 kişiye ne olacak?” dedi.

    İskender kendine güven içinde konuştu.
    “Beyinleri temizlenecek. Örgüt’ün onlara verdiği zararı telafi edeceğiz. Tekrar devlet için çalışacaklar. Ve uzun kışın gelişinin yaklaştığı şu dönemde insanlığın son silahı olacaklar. Kadınları da kurtarmak isterdik ama 19’u Örgüt’e düşman etmek için gerekli bir hamle bu. Sen şimdi evine dön 13 numara. Devlet bu yaptıklarını ve fedakarlıklarını unutmayacaktır.”
    13 numara övgüye karşılık hiçbir şey demedi. Bu adamı hiç sevmemiştim. “İyi akşamlar.” diyerek odadan çıktı. O çıkar çıkmaz telepatiye karşı etki alanımı genişlettim. İskender’in ve yanındaki Salih’in bu telepattan etkilenmesini istemiyordum. “Hiç sevmedim bu adamı.” dedim gayriihtiyari bir şekilde. Sonra bunu söylediğime pişman oldum. İskender kızacaktı. Ama beklediğimin aksine İskender beni terslemedi.

    “Onu kimse sevmiyor. Uğursuzun, güvenilmezin biri o. Ekibindekiler hatta Yüce Üstad’ı bile güvenmiyor ona.”

    “Peki ya biz güvenebilir miyiz?”

    “Şimdilik evet. Ama çift taraflı ajanların kime hizmet ettiği sona kadar asla bilinmez.”
    ………………
    Sessiz melankolik odada düşünceler birbiriyle yarışıyordu. Adeta cephede gibiydiler. Örgüt üyelerinin en yoğun günlerinden biriydi. Kritik kararlar alınacağı her halinden belliydi. Şüphe dolu gözler, gizlenmiş bedenin kıvrak zekalı hali soğukkanlı duruşları, ürpertici fikirleri ile enteresan kişilikte örgüt üyeleriydi. Her durumda güçlü durmaya çalışan adam ve kadınlar Sadece 2 kelime mi ? Hayır. Aslında çok da önemi yok ki cinsiyetleri. Yüce Üstadın emrinde olmaları onlar için en büyük şeref değil miydi.
    Toplantının ardından derin sessizliğe gömülen üyeler, nefret dolu bakışlarla 13 ü izledi. 13 olanlara aldırış etmeden görevinin bilincinde vakurla yürüyerek odadan yavaşça dışarı yöneldi. Ardından sarmaşıklarla kaplı duvarlar arasından geçerek ahşap merdivenden tünele girdi. Yüce Üstadın gözüne girmeye çalışan sahte şahsiyetlerden olmamalıydı. Yüce Üstad üyeleri sınavlara tabi tutuyordu. Devletin güvenliği için her türlü mücadeleyi sürdürmeliydi. Her üye istisnasız tarafını belli edip ona göre çalışmalıydı.
    13 numara, penceresiz duvarda kırmızı benekler ve simgeler olan odasında KQ55EW19 kodu hakkında çalışma yapıyordu .
    Daha önce deşifre edilen Kuzey YILMAZ devlete ihanet etmişti. Mars kolonilerini ele geçirip 19 Kadın DNA 'sını kaçırdığı devletimiz tarafından tespit edildi.
    Örgüte bağlılığından taviz vermeyen 13' ün yeni görevi 19 Kadın DNA şifrelerini çözüp devlete teslim etmekti.
    KQ55EW19 kodun farklı bileşenleri ile tasarladığı yeraltı tankı adeta füze gibiydi. Ve
    7 gizli deney odası 1 toplantı odası kopyalanan canlılar odası ve kimsenin bilmediği daha çok detay vardı. Denizde karada havada hareket edebilen 9 dilde şifre çözümlemelerini yapan bir araçtı. Hatta uzay boşluğunda binlerce km yüksekliğe birkaç saniyede ulaşabiliyordu.
    Yüce Üstat vakit kaybetmeden Büyük okyanusa doğru yola çıkmak için start verdi. DNA örneklerine ulaşmak için kodlardan formüller üretiyorlardı. Binbir çeşit deniz canlılarının DNA kodları bir bir elde ediliyordu.
    19 Kadın DNA 'sına ulaşmaya ramak kalmıştı . Yine zekasıyla şaşırtan 13, bağlantıları çözdüğü takdirde devletin en önemli ajanı olacaktı.
    Örgüt her geçen dakika karmaşıklaşıyordu..
    Kimse kimsenin farkında değildi.

    ………………………………

    Güneş doğmak üzere, önümde havuzumuzda yüzen 1. 5 yaşındaki Kül, çırpınıyor, sanırım boğulmak üzere,
    Fakat müdahale edemiyorum kendi yavrumun "belki" ölmek üzere olması beni biraz heyecanlandırdı haliyle fakat belli etmemeye çalıştım, bunu aklına dahi getirmemeli düşünmemeli, ne de olsa kendisi yaşamadan öğrenemiyor, öğrendiklerini de unutmuyor. Bana diğerleri hakkında bilgi vereceğine ve kafamdaki sır gibi sakladığım düşüncelere katılacağına neredeyse eminim. Bir kere yapımız çok benziyor. Bir gün bunları da deneyimleyip öğrenmesini umuyorum. Hepsini tek tek bana getirecek, kimse kızmasın burada bir ihanet veya bir görevi suistimalden bahsetmiyoruz. sizden bile şüphelenir hale geldim. Böyle olmayabilirdi.
    Sanırım üzerinde durmayı öğrendi... birkaç dakika içinde bu berrak suyun üzerinde yürüyebileceğine bile bahse girerim. Ondan çok ümitliyim. Üzerimizdeki bu aptal tılsımın tutsağı olmayacak ve bu döngüden... ve herkesten... ve özellikle o uğursuzdan bizi kurtaracak. Hepsini işledim kafasına, her uyuduğunda -genellikle günde yarım saat ve öğlen güneş tam tepedeyken uyur- kulağına fısıldadım.
    Vatanım da insanlık da düşmanlar da hepsi birer yanılsama. Bunu hissedebiliyorum, bir gün Kül hepsinin farkına varacak ve bizi gerçeğe yani o "eşyanın tabiatı" mefhumunun olmadığı kendi rengi gibi gri dünyasında bizi ağırlayacak. Ben başaramazsam diye onu yetiştiriyorum.
    İnanın bu aptal rakamın bedelini milyonlarca da olsa sadece bir elin parmağı kadar da olsa tek tek hepinize ödeteceğim!!
    Ben de 11 isem eğer bunu ödeteceğim!!!
    Bazen kendimi , adımı bile unuturcasına bu rakamın esiri olmak, işte ağır olan bu.. hele de Kül üm olduktan sonra.. bu 19 un arasında çocuğu en son olan ben, o KOD yazılımı için eşimin ve benim ne acılar çektiğimizi tahmin bile edemezsiniz... yandık alev alev resmen. Fakat çok şükür Kül ümüz oldu, o bizim küllerimizden doğdu... Benim gibi diğer bazı numaraların da çocuklarına bağları çok arttı, Anlıyorum, telepatik bağlarını dinliyorum... Bu 19 sisteminde öngörülen bir şey değildi. .işte bu yüzden sonumuz hazırlandı diyor 13... sık sık benimle bir şeyler konuşuyor, içimdeki kor alevi deşiyor sürekli, yüce üstadı hafife alırcasına mesaj veriyor her kanaldan. Başka numaralar anlamasın diye benim anlayacağım şekilde kodluyor... En son seni biri ile tanıştıracağım dedi bugün, dediğine göre jilet gibi biriymiş... Bu sözcüğün özel bir anlamı olduğuna eminim. "Jilet" birçok şey çağrıştırıyor. Umarım tahmin ettiğim gibi adı üzerindedir.
    ……………….
    Masanın üzerindeki kutuya baktım uzunca. Koyu kırmızı renkte ve farklı işlemelerle kaplı kutunun tam ortasında sarı bir tavşan işlenmişti. Bu, kutunun bana ait olduğuna işaretti.
    Kutuyu elime alıp camın önüne geldim. Dışarıda, felaketi haber verircesine bir fırtına vardı. İçten içe, neden 2 numaranın oğlu Enes'in havayı düzeltmediğini merak ediyorken aniden zihnime gelen uyuşmanın ardından kısık ve sinsi bir ses; "Paketleri teslim edin." dedi.
    Çalışma odamdan çıkıp eşimin yanına giderken, içimde büyük bir huzur vardı. Felaketin habercisi gibi görünen bu kutu, aslında görevin başlangıcıydı.

    Esra; 1 numaranın özel olarak yaptığı altın sarısı işlemeli, turkuaz saati görür görmez boynuma atladı. Ona sürekli hediyeler aldığım halde, her aldığıma çocukça seviniyordu.
    Uzun teşekkürlerin ardından saati koluna takan ve bana bu saati kolundan asla çıkarmayacağına söz veren Esra, yüzünde güller açarak mutfağa gitti. Onun ardından gülümseyerek baktım.
    Şu anda 19 evdeki tüm kadınların mutlu olduğu ve bu hediyelerin ardından ne olacağını kimsenin bilmemesi, içimdeki huzuru kat be kat arttırıyordu.

    ***
    Arabamla toplantı yerine doğru hızla giderken, aniden telefonum çaldı. "Tam da beklediğim gibi" diye fısıldadım.
    Telefondaki adam, mide bulandırıcı sesiyle; "Örgüt sizi kandırdı. O hediyeler hepinizin karısını öldürdü." dedi ve hemen kapattı.
    Radyoda çalan hareketli şarkıya eşlik ederek eve doğru gitmeye başladım. Dakikalar sonra yeşilin içinde sapsarı parlayan evimi gördüğümde dudaklarıma istemsizce bir gülümseme yayıldı. Bu ev benim, kızım Hayal'in ve eşim Esra'nın yuvasıydı. Bu ev, her zaman bizim yuvamız olarak kalacaktı.

    Hayal'in özel gücü isminde gizliydi. Bazı numaralar kızımın özel gücünü küçümsese de, kimse 20 çocuk içinde en güçlü olanın Hayal olduğunu bilmiyordu.
    Hayal, hayalinde canlandırdığı her şeyi gerçeğe dönüştürebilen biricik kızım. Gücünü sarıdan, hindistan cevizi kokusundan ve tavşanlardan alıyor. Eğer çevresinde bunlardan hiçbiri yoksa, olduğunu hayal ediyor ve gücü hiçbir zaman yok olmuyor.
    Gücünü kullanma konusunda o kadar usta ki, 2 yıldır onunla antreman bile yapmıyoruz. Sabahtan akşama kadar hindistan cevizi ağaçlarıyla dolu bahçemizde, tavşanlarıyla oynuyor. Tavşan deyip geçmeyin. O küçücük hayvanlar konuşmaktan, uçmaya her şeyi yapabiliyor. "Bir tavşan böyle şeyler yapabilir mi?" demeyin, Hayal hayal ettikçe, imkansız kelimesi yok oluyor.

    ***
    Saatler sonra gelen cenaze arabası, 13 numaralı villadan kalbi durmuş bir ceset alıp gidiyor. Esra başta olmak üzere tüm kadınların gözleri yaşlı. 13 numara evde yok ve Ilgın bahçeye oturmuş sessizce ağlıyor. Ardı ardına çakan şimşekler, küçük kızın acısını bağıra bağıra haykırırken, o şimşeklerden birinin bir hayat aldığını kimse bilmiyor.
    Yarım saat sonra, 9 numaranın olaya el atmasıyla Ilgın dahil herkes günlük yaşamına geri dönüyor.

    O akşam haberlerde direksiyonda kalbi durduğu için ölen 13 numarayı, bilinmeyen bir sebepten dolayı çıkan yangında can veren 47 askeri ve başına düşen yıldırımla ölen İskender'i izlerken hiç şaşırmıyorum.
    Bizi fazla hafife alıyorlar.
    Biz 18 adam, biz 20 çocuk, BİZ YENİLMEZLERİZ..

    ***
    Yemekten sonra Kuzey'in oyun davetini reddetmeyip, 13 numaranın gizli bahçesindeki gizli bölgemize gittim. Kuzey satranç taşlarını yerleştirmiş, beni bekliyordu. Onu her zaman yendiğim halde, bu oyunu benimle oynamaktan asla vazgeçmemişti.
    13 numara, her hareketimizi izlemiş ve bize ihanet etmişti. Oysa o hain, evlerimizi izlerken kendi evini gözden kaçırmıştı. Kuzey, ben ve Yüce Üstad onun bahçesinde, onu mat etme planımızı yapmıştık.
    1 numaranın icadı sadece o hainin kendi karısını ve kendisini öldürmüş, bizim eşlerimiz ise yine 1 numaranın icat ettiği ve bir hafta sonra, biz büyük görevimizi yerine getirirken, kendilerini uzun süre baygın tutacak takılardan takmışlardı.
    Kuzey, İskender'in ölümüne çok şaşırdığını dile getirmiş, ben ise bunun sadece Ilgın'ın bize olan büyük bir hediyesi olduğunu söylemiştim.
    13 numaranın ve İskender'in planı ellerinde patlamış, babasını annesinin katili olarak gören Ilgın, kendini tamamen örgüte adamıştı. Daha bu akşama kadar varlığından haberdar olmadığımız İskender'in kimliği, babasını gizlice takip eden Ilgın sayesinde ortaya çıkmış ve adamın cezasını da birebir küçük kız vermişti.
    Yine Ilgın sayesinde varlığından haberdar olduğumuz anti-19, koyu taşlardan yapılmış evde yaşayan ve ateşle oynayan küçük kız sayesinde yok olmuştu.

    Oyunun sonlarına doğru, Kuzey fısıltıyla;
    "Örgüt bana ihanet etti. Örgüt, Deniz'i kabul ettiği halde onu öldürdü." dedi.
    Sonra kızını tahta bir kutuya koyup tavan arasına sakladığını anlattı gözyaşları içinde. Birkaç cümle ile örgütün her yaptığının doğru olduğuna inandırdığım Kuzey, masanın kenarındaki gülü farketmemişti. Oyun sonunda tekrar benim kazanmam ile ise neşemiz tamamen yerine gelmiş, gülüşlerimiz geceye karışmıştı.

    1 hafta sonra büyük bir görev yapacak olan ve bu görevden sonra çocuklarını kaybedecek olan bizler yine de mutluyduk. Çünkü artık bu yaşadığımız her ne ise, bizim hayatımız olmuştu.

    ***
    Ben Ömer Avcı. Özel gücüm, süper zekam.
    En usta matematik profesörlerinin bile çözemediği problemleri çözmem bir yana, benden asla bir şey saklayamazsınız. En usta yalancı da olsanız, ufacık bir mimiğiniz sizi ele verir.
    Hain 13 numara, benim süper zekamı kandıramadı.
    Ben 14 numara.Ben, 18 adamın beyniyim..
    Görevini tamamladıktan sonra ölecek olan çocuklarımızı diriltecek ilacın mucidi ve bu ilacı bilen tek kişiyim.

    ---------------------

    Askerlerin yanına giderken uzaktan gördüğüm alevler yüzünden içime düşen korku, gökyüzünü salan yıldırımlar yüzünden iyice büyümüştü.
    Hayır! Ben 20 numaraydım.
    Ben asla korkmamalıydım.
    Aceleyle İskenderi aradım ama telefonunu açmıyordu. İçimden bir his yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu söylüyordu ve 19 adam telepati yoluyla tek kelime konuşmadığı için merakım git gide artıyordu.

    ***
    O gün 19 adama düşman olan herkesin ölmesi 20 numarayı korkutmuş fakat saatler sonra korku nefrete dönüşmüştü.
    Villalara bakan küçük tepenin üzerinde yumruğunu sıktı ve:
    "Bu gece beni de öldürmemenin bedelini çok ağır ödeyeceksiniz!" diye bağırdı.
    ……………………………………
    Yüce Üstad bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir kan gölünün içinde, beyaz yatak örtüsünü kan kırmızısına dönüşmüş olarak buldu.
    Yanında boylu boyunca uzanan karısının gözünün feri sönmüş göz bebeklerinin ikisi de alabilecekleri en büyük genişliğe ulaşmışlardı. Kadının kırışık boynunda, asla çıkarmadığı gümüş kolyesinin hemen altındaki kesikten akan kan pıhtılaşmış, vücudundaki her bir kan zerreciği adeta bu yaşlı bedeni terketmek için yarışmıştı gece boyu. Bedeninde ölüm morlukları ortaya çıkmış ,kaskatı kesilen vücut tıp ilminin dediğine göre yaklaşık üç dört saat önce ölmüş olmalı. Ağzı açık bir şekilde yüzü tavana dönük karısına milyonlarca saniye süren acı bir pişmanlık ve çaresizlik içinde baktı Üstad. Yutkundu inanmaz bir halde. Yaşlı gövdesini ölü bedenin üzerine yatırıp çelimsiz kollarıyla sıkıca sardı cansız bedeni. Ağlamak bağırmak istiyordu lakin buna sanki gücü yetmiyormuş, ruhundaki bütün duygular yok olmuş gibi hissetti bir an. Üstad tüm bunları bekliyormuş, haberi varmış sanırdı dışardan bakan bir meraklı. Üstad’ın hal ve tavırlarına bakınca gerçekten de bu olayın onun için sürpriz olduğu söylenemezdi. Başını yaşlı bedenin üstünden kaldırıp yüzüne odaklandı 40 yıllık eşinin. Zihni geçmiş günlere, acının, neşenin, kederin beraber yaşandığı zamanlara gitti. Yanında yatan yaşlı kadınla çok zaman geçirmiş, bütün sırlarını onunla paylaşmıştı. Zihni geçmişte seyahate çıkan Üstad o günü de hatırladı.63 yıllık ömrü boyunca onu tek bir an bile rahat bırakmayan, her gece bunaltıcı düşler görmesine neden olan o gün.
    ***
    Kimine göre uzun kimine göre kısa olan , kimine göre nimet kimine göre ceza olan, kimine göre mutlu kimine göre mutsuz geçen bir zamanlar Dünya şimdiki gibi değildi. Bazı insanlar mutlu olduğunu sanıp her sabah bir amaca hizmet için çıkardı yatağından bazı mutsuz insanlar tüm günü yatakta geçirirdi. Habil ile Kabil’den çok önce var olan iyilik ve kötülük dünyanın farklı yerlerinde hüküm sürerdi. Kolay olan kötü olmaktı zira bir binayı yapmak yıkmaktan her zaman daha meşakkatlidir. Dünya böyle bir haldeyken Üstad da evliliğinin ikinci yılındaydı. Meraklı, çalışmayı seven işini iyi yapan gelecek vaat eden genç bir doktor. Evlendiği günden beri eşiyle çocuk istiyor ama tıbbın bütün imkanlarını da kullanmalarına rağmen bir türlü bu mutluluğa erişemiyordu genç çift.
    Üstad, kitap okumayı, kırlarda dolaşmayı, ormanda yürüyüş yapmayı çok severdi. Gene ormanda yürüyüşe çıktığı bir gün karnı yarılmış, bağırsakları dışarı çıkmış bir ceylana rastladı ulu bir ağacın gövdesinin dibinde. Daha önce de hayvan leşlerine rastlamıştı ama bu farklı bir şeydi. İçine bir huzursuzluk çöktü. Hayvanın leşine iyice eğildiği anda ağacın diğer tarafından gelen sesle irkildi. Yabani bir hayvan olabilir korkusuna merak duygusu hakim geldi ve ömrünün sonuna kadar onu pişman edecek yola sokan ilk adımı attı. Nefesini kontrol etmeye çalışıp onun kontrolünde olmayan kalbinin hızlanan ritmiyle adım adım yaklaştı ağacın öte tarafına. Gördüğü manzara karşısında elleri titremeye başladı o an . İlkin bunun bir kabus olduğunu düşündü. Etrafına çaresiz ürkek bir bakış attı. Uyanmak, bu kabusu anlatmak istiyordu eşine ya da kabus olmasa bile bütün bunların saçma bir kamera şakası olmasını diledi bir an. Lakin Üstad bütün bunların gerçek olduğunun, yarım saat önce eşinin çocuklardan söz açılınca gizlice ağladığının , çaresiz bir şekilde eşinin karşısında oturmaktansa yürüyüşe çıkma fikrinin daha rahatlatıcı olacağını düşündüğü için ormanda yürüyüşe çıktığının ve şu an karşısında elinde kanlı bir et parçasını ısıran bir çocuğun ağacın dibinde oturduğunun farkındaydı. O gün hayatını bir şekilde değiştirecek bir olay yaşadığının farkındaydı.
    Korku ve merak karışımı bir beyinden komut alan sağ el yavaş yavaş çocuğa yöneldi. Çocuğun alnının üstünü kapatan katran karası saçlara dokundu. O ana kadar Üstadı fark etmeyen çocuk birden korku içinde geriye çekilip kanlı dişleriyle ürkütmek istedi karşısındaki bu meraklı adamı. Üstad etrafına bakınıp çocukla konuşmaya çalıştı:
    -ne yapıyorsun tek başına burda?

    -adın ne senin?

    -ceylanı sen mi öldürdün, aç mısın?
    gibi daha nice soru Üstadın zihnini kurcalıyordu.
    İlk şaşkınlık anını atlatan üstad telefonundan polisi aradı. Telefonu haftaya nişanlanacak genç bir polis memuru açtı. Alo dedikten sonra tereddüde düştü Üstad. Gözü çocukta, telefonun öbür ucunda ondan cevap alamayan polis memurunun ettiği birkaç küfrü umursamadan kapattı telefonu. Ne yapmak istiyordu, amacı neydi kendisi de bilmiyordu. Çocuk hala korku karışımı saldırgan bir tavır içindeydi. Çocuğun elinden yere düşen et parçasını alıp çocuğa uzattı usulca. Çocuk biraz sakinleşmeye başladı. Eti hızlıca kaptı. Üstadın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Kendi üstündeki montu çıkarıp çocuğun çıplak bedenine yaklaştırdı yavaş yavaş. Çocuğu ürkütmeden omzuna kondurdu montu ve karşısına geçip oturdu. Çocuk küçük adımlarla az önce oturduğu yere yönelip elindeki et parçasını çiğ çiğ ısırmaya devam etti. Üstad meraklı gözlerle, çocuk ürkek bakışlarla birbirlerine baktılar bir süre. Çocuğun göz kapakları ağır ağır kapanmaya başladı ve birkaç dakika sonra uykunun karşı konulmaz cazibesine bıraktı minik sıska bedenini.
    ***
    18 kişinin tümü ve genetiğiyle oynanmış 19 çocuk Üstadın eşinin ölüm haberini duyar duymaz kısa süren bir şaşkınlıktan sonra bir araya gelip Üstadla görüşmek istemişlerdi. Nerdeyse bir haftadır Üstattan ya da örgütün herhangi bir bağlantısından hiçbir haber alamıyorlardı. Birbirinden önceden de şüphelenen ve hoşlanmayan bu 19lu ki 13 öldüğünden beri sayıları 18di daha da soğuk davranmaya başlamıştı birbirine. Sekizinci günün akşamında hepsinin zihninde sinema perdesi gibi net bir mesaj belirdi. Mesaj bizzat üstadın kendisinden geliyordu.
    ‘’Yarın sabah saat beşte zindanda ol’’
    Sabah saat dördü elli dokuz geçe 19’u görünürde çocuk olan 37 kişi 89 katlı binanın önünde hazırdı. Saat tam beşte açılan binanın kapısı 33 saniye sonra tekrar kapandı. Saat beşi beş geçe 37 kişinin tümü etrafı tamamen camla kaplı binanın son katında hazırdı. Dışarıyı izleyen sırtı dönük yaşlı adam Üstattan başkası değildi. Herkes merak içinde kimisi Üstadı gördüğü için şaşkın kimisi de mutlu ama hepsinin de aklında bir sürü soru birbirlerine bakıyorlardı sadece.
    3 dayanamayıp ‘’Üstad neler oluyor ?’’ diye sorunca ortalık sessizleşti. Herkesin zihninden geçenleri 3, kelimelere üç kelimeyle dökmüştü. Üstad dönüp tebessüm ederek ‘hoş geldiniz evlatlarım’’ diyerek böldü sessizliği. Herkes bir anda konuşmaya başlayınca üstad ‘size her şeyi anlatacağım merak etmeyin’ dedi.
    ………………
    Başka çarem yok. Bunun benimle alakası yok, hayır BİZ'imle de alakası yok. Sadece yapmam gereken bir şey bu. Belki de sırf bunu yapmak için yaratıldım. Nasıl 10 Numara Deniz için kendini feda ettiyse, nasıl 8 Numara Yağmur'u bu deli adamdan kaçırdıysa, benim de bunu yapmam gerekiyor.

    O gün yapmalıydım aslında, O bizi zindana çağırdığı sabah. Ama cesaret edemedim. Sonuçta deli gibi bağlı olanlar var hala aramızda O'na. 1 Numara , 3 Numara, 14 Numara – hepsinin beyni yıkanmış. Zaten her zaman gözdeleri oldular O'nun, Kuzey'le beni hiç sevmedi Yüce Üstad. Diğerlerine o güzel sahte adlarıyla hitap ederken bize 10 Numara- 17 Numara diye bağırırdı hep. Kendisi "Yüce Üstat'"tı ama. Nasıl bir insan kendisine Yüce Üstad denmesini ister ki? Ben de demedim zaten, hep Mustafa Amca dedim. O yüzden de dayak yedim bolca.

    Özelliklerimizi (Bazılarımız güçlerimiz demeyi seviyor sanki Adalet Takımındaymışız gibi, benim içinse her zaman gereksiz bir ayrıntı oldu) değiştirebilseydi, eminim benimkini yok etmeyi çok isterdi. İşine en çok yarayandım aslında ben, ama sevemedi bir türlü. Tam manasıyla bir manipülatördüm ben. Daha o yaşımda herkesi kendi isteklerim doğrultusunda kullanmayı çok iyi beceriyordum. Yo, 11 numara gibi duyguları değiştirmiyordum. O bile özgür iradesiyle yaptığını sanıyordu o duygulara hükmetme olayını. Çocukluğumdan beri en çok güldüğüm şey özgür irade saçmalığı olmuştur zaten. Benim gibi insanlar olmadan bile kim özgür iradesiyle karar verebiliyordu ki bu dünyada? Bizi burada toplayan insanları, kim bilerek ve isteyerek temsilcisi olarak seçmiş olabilir gerçekten?

    Evet, insanları isteklerim doğrultusunda manipüle ediyordum, ama sadece istediğim zaman. Zaten Yüce Üstat denilen şahsın da hoşuna gitmeyen buydu. İstediği gibi söz geçiremiyordu tam olarak bana. Benimle uzlaşmaya çalışacağı yerde emirler yağdırıyordu sürekli. Genellikle uygulasam da, hep bir şeyi özellikle yanlış yapıyordum. Belki de sadece dikkat çekmeye çalışıyordum o zamanlar. Çocuk psikolojisinden biraz anlayan biriyle gerçekten büyük işler başarabilirdik belki. Ormandan getirip kendi oğlu gibi büyüttüğü 7 Numara'nın isyanının sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum. 7 Numara... O'nu ölmeye ikna ettiğim günü hiç bir zaman unutamadım. Kabul etmedim başta, ama zaaflarımı kullanmayı çok iyi biliyordu. Dengesiz adam önce bana öldürttü zavallıyı, yıllar sonra vicdan azabı mı çekti nedir, Deniz'e geri getirtti öbür dünyadan. O beyazlı kız bunu nasıl başardı, hala aklım almıyor. Mimar o olayın detaylarını hiçbir zaman anlatmadı bize.

    O günden sonra hiç uygulamadım bana verdiği emirleri. Belki de bu yüzden Devrim'in DNA'sını da benimle aynı yeteneğe sahip olacak şekilde kodladılar. Uyanmamıştır heralde daha. Begonvil çiçeklerini seviyor, mavi beyaz evimizin bahçesindeki. Rahatlatıyormuş kokuları. Ne yapacağımı bilmiyor, bilse de müdahale etmeye çalışırmıydı emin değilim. Onun aklının da diğerleri gibi yıkanmaması için epeyce uğraştım. Ama çoğunlukla ayrı kaldık mecburiyetten. Yüce Üstat, o ince kır bıyıkları, dökük saçlarıyla hep yanındaydı onun. Herkesten daha fazla ilgilendi onunla, sanki 7 Numaradan sonra kaybettiği oğlunu buldu onda. Bir an için ben de kaybettiğimi sanmıştım; ama geçen hafta, annesinin sahte ölümünde, gözünde gördüğüm o tek damla yaş içimdeki şüphe kırıntılarını sildi. Sadece benim oğlumdu, O'nun değil.

    Aslında geçen haftaya kadar böyle değildi üstat, bir kaç tahtası eksik bir ihtiyardı sadece devleti için yaşayan. Ama eşinin katledildiği o sabah gözlerindeki ateş ona en bağlı olan kimyageri bile korkutmuştu. Tahmin ediyorduk o sabah, içten içe kim olabileceğini katilin. Kimse yüzüne bakmıyordu 7 numaranın. Bir buçuk yaşındaki Kül bile açık seçik korkuyordu ondan, ne olduğunu söyleyemese bile. Daha önce de ufak tefek aşırılıkları olmuştu, ama ölümden döndükten sonra genelde dengeli davranışlar sergiliyordu.

    Yüce Üstad konuşmaya başladığında, sesinde öfke, intikam duygusu, üzüntü ya da en azından çaresizlik- beklediğim hiç bir şey yoktu. Ama o eski adam da değildi artık, robot gibi konuşuyordu, direk kendisini sorgulayan 3 numaranın gözlerinin içerisine bakarak.

    ‘’ Şu ana kadar bazı kayıplar verdiğimizin farkındayım. Ama bu görev, uğruna kaybettiklerimizden de, bizden de, bu dünyadan da daha büyük.
    Hepiniz eşlerinizin ve annelerinizin durumlarına vakıfsınız. Görev bittikten sonra uyandırılacaklar. Özür dilerim Ilgın, senin için geçerli değil bu. Zaten fazla üzgün de değilsin sanırım. Görevimizin önemi açısından bu gerekliydi. Şu ana kadar görevden tam olarak bahsetmememin bazılarınızın içine şüphe tohumu ektiğinin de farkındayım. İstemeden de olsa aranızdaki görüşmelerde , "Farklı bir gezegene gönderilme", "Devlet içerisindeki mücbir unsurların temizlenmesi" ya da " Marsta farklı DNA kodlu süper insanlardan oluşan bir koloni kurma " gibi gerçek dışı varsayımların da ortaya atıldığını hissettim.

    Arkadaşlar, benim ve şu anda aramızda olmayan eşimin tek ideali, bu görevimizin tek amacı; bulunduğumuz şehirden başlayarak, öncelikle ülkemizde, sonra tüm dünyada, çürüdüğünü en anlayışsız, en kifayetsiz insanın bile görebildiği medeniyeti, insanlığı yıkarak, sizin ve esas olark ikinci nesil siz çocuklarımızın üzerinde yeni bir dünya inşa etmek. Bu yeni dünyada şimdiki gibi savaşlara, yıkımlara, hastalıklara, kıtlıklara kısaca kötü olan hiç bir şeye yer olmayacak. Sadece güzel olanı ileri götürerek dünyaya yeni bir şans vereceğiz ve bunu BİZ yapacağız, hepimiz

    Şu ana kadar kolay olmadı ve bundan sonra da hiç kolay olmayacak bu dünyanın inşası. Nasıl ben bazı fedakarlıklarda bulunduysam siz de kendiniz için çok değerli olanları terk etmek zorunda kalacaksınız. Çocuklarımızı, geleceğimizi, 19 üstün varlığı burada bırakacağız en başta. Onlar yeni dünyanın temellerini oluşturacağı için kaçınılmaz yıkıma dahil olamaz hiçbiri. Hepsi görev başlamadan önce 1 numara tarafından uyutulacak. Görev bittikten sonra hepsinin tek tek hayata dönmesiyle bizzat ilgileneceğime söz veriyorum size. Biliyorsunuz, sizin olduğu kadar benim de çocuklarım onlar.

    Fark ettiniz heralde, sizin rolünüz yıkımdan sonra bitiyor. Hepiniz, dünyanın ve çocuklarınızın geleceği için kendini feda etmek zorunda. Şu anda içinizdeki şüphelerin farkındayım, ama bu olması gereken bir şey. Nasıl ben eşimi bu yolda hiç tereddüt etmeden feda ettiysem, siz de onlardan ayrılmak zorundasınız" Çocuklarınız emin ellerde olacak hiç bir şüpheniz olmasın. Annelerinin ve benim emin ellerimde. Değil mi 17 ? ‘’ Bana bakıyordu, ben de etrafıma baktım, 72 endişeli göz bir şeyler söylememi bekliyordu. Kafamda bin bir farklı düşünce olmasına rağmen, pişman olacağım o laflar ağzımdan çıkıverdi.
    " Evet, çocuklarımızın, en başta dünyamızın iyiliği için bunu yapmalıyız" O'na baktım., rahatlamıştı.
    Çok yakında başlayacağız, şimdi herkes evine gidebilir. 7 Numara ve Deniz lütfen burada kalın"

    Birden Kuzeyle göz göze geldik. 20 değil 19 çocuk demişti. Deniz'i düşünmüyorlardı. Yaptığım hatanın farkına vardım. Deniz Kuzey için her şeydi, nasıl Devrim benim canımsa. Çıkarken Kuzeyin kulağına gerçek düşüncelerimi fısıldadım. Diğerlerine de anlatmak istedim ama o saatten sonra fark edilmeden sadece Erdem'e ulaşabildim. Çok şükür o iki çocuğu bu adamın pençelerinden kurtardılar. Ben de, ne olursa olsun, seni kurtaracağım. Hatta dünyayı kurtaracağım. İşte zindan binasına geldim bile. Kapı ilginç bir şekilde açık ve ortalık aşırı sessiz. Sanki geleceğimden haberi varmış da telepatik bir jammer (artık nasıl yaptıysa) kullanmış gibi. Canım sıkıldı. 2 numara ve 6 Numara dolaşıyorlar etrafta. Neyse ki yakamdaki karanfili görüp bir şey demiyorlar da asansöre binebiliyorum rahatça. Tabi ki değiştirmiştim 1 numaranın verdiği çiçeği, aptal adam kimsenin haberi yok sanıyor onlardan. Kuzey burada olsa rahatça çıkardım yukarı ama 81. kata kadar çıkıyor asansör sadece. Biraz merdiven çıkacağım, yapacak bir şey yok. Etraftaki herkes- daha doğrusu 19'dan kalanlar- göreve o kadar çok odaklanmış ki, kimse önemsemiyor beni. 89. kat, koridorun sonundaki oda derken bir ses, "Sen ne arıyorsun burada". Ömer, en zekimiz, kesin bir şeyler sezdi . Neyse ki özgür irade diye bir şey var da bilgisayarının başına döndü tekrar. Senin ve diğer çocuklar için yapmalıyım bunu, yok etmeliyim o adamı Devrim. Beni iyi hatırla sadece.
    Kapıyı açıyorum. Beklediğim gibi Yüce Üstat orada, ama tanımadığım bir adam daha var yanında, bir de Devrim. Devrim mi?

    Ama ..

    Galiba yapmam gereken tek şey...

    Güzel bir gün, özellikle bu kadar yüksekteyken...

    Bir adım daha atmam lazım dışarı doğru, ama Devrim, sen? Neden?...

    Peki, nasıl diyorsan öyle olsun. Hep böyle bir günde ölmek istemiştim zaten. Bensiz çok daha iyi olacaksın oğlum, özellikle Yüce Üstadın yanında. Kendine iyi bak.
    -------------------------------------------------------------------------------
    Evden çıkmadan önce romanımı bir kez daha okudum. ‘Aman Allah'ım, neler yazmışım böyle? Çoğunu ben bile unutmuştum. Tabii ömrüm boyunca hiç unutamayacağım, iddianamede ve sorgu odalarında sorulan o birkaç cümle hariç!’ diye düşündüm.

    Sonra çatı katında bulunan, küçük evimden çıktım ve garajda yer alan bisikletime bindim. Yaklaşık on dakika kadar yol gittim. Bisikletimi bir köprünün korkuluklarına dayadıktan sonra, etrafı çiçeklerle süslenmiş olan o köprüden, altımızda yer alan Amstel Nehri’ne doğru bir müddet bakakaldım. Sonbaharın ilk günleri ve o kara günün yıldönümü idi. Hava bulutluydu. Hatta serin bile sayılırdı. Nehrin, akmakla akmamak arasında kararsız kalmış gibi görünen, bol ama karanlık sularında, çok sayıda deniz aracı dolaşıyordu. Bunların çoğu nehir turu düzenleyen turistik gemilerdi. Zaten Amsterdam denince akla gelen ilk şeylerden birisi meşhur kanallar ise diğeri de az evvel park halinde bıraktığım bisiklet olsa gerek…

    Burası için kanalların ve bisikletlerin şehri diyebilirim. Amsterdam, deniz seviyesinden düşük ve son derece düz bir yerde kurulmuş. Dağı, tepeyi geçtim, yokuş bile yok. O nedenle bisiklet kullanımı çok yaygın. Trafikte, otomobilden çok bisiklet var. İnsanlar işe, alışverişe bisiklet ile gidiyor. Karayolunun yanında bisiklet yolları var. Bisiklet kiralayan dükkânlar var; şehirde yarım milyondan fazla bisikletin olduğu söyleniyor. Kanalın üstünde binden fazla köprü varmış.

    Nehre bakarken, burayı ülkemin hiçbir yerine benzetemiyorum. Benim ülkemde de nehirler, köprüler, tarihi kentler var ama burası daha farklı bir yer. Bulutların arasından sıyrılmaya çalışan güneşi görebilmek için kafamı gökyüzüne kaldırdığım zaman, uçuşan birkaç güvercine takılıyor gözlerim. Çocukken güvercin beslerdim. Daha doğrusu babam beslerdi, bense ona yardım ederdim. Büyük bir tutku idi benim için. Babam demiryolunda işçi idi. Fakirlik içinde büyüdük; fakirdik ama sefil değildik. Güvercinleri tek katlı evimizin üstünde beslerdik. Sabahları onların guruldamasıyla uyanırdım. Ama hayatımdaki pek çok şeyden vaz geçtiğim gibi, o uğraşımı da bıraktım; bırakmak zorunda kaldım.

    Köprünün korkuluklarını ve etrafını çevreleyen çok sayıda çiçek var; rengârenk… En çok da laleleri seviyorum. Onlar da benim gibi, benim ülkemden kopup buraya getirilmişler. Bir nevi memleketlim sayılırlar. Aslında buradaki köprüler birbirine benziyor. Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan köprüler; bir zamanlar bizim atalarımızın yaptıkları köprüler gibi köprüler. Zannederim ki, artık insanlığı birbirine bağlayan köprüler dünyanın bu tarafındalar…

    Bugün izin günüm ve ben onun tadını çıkarmak istiyorum. Bu nedenle bisikletime tekrar atlıyor ve yola devam ediyorum. Özgürlük Meydanı da denilen Platz Dam’a varıyorum. Küçük bir balıkçı kasabasıyken, yıllar içinde, kanallar açılarak bir ticaret merkezine dönmüş bu şehrin meydanının adı Özgürlük Meydanı ve gerçekten bu ülkede insanlar özgürler. Platz Dam’ı gören kafelerden birisinin terasına çıktığımda beni yine bir heyecan sarıyor. Çünkü o kız yine orada olacak diye düşünüyorum. Evet, kafede çalışan sarı saçlı, zayıf, uzun boylu kasiyer kız, mavi gözlerini tam da gözlerimin içine odaklayarak bana ‘welkom’ diyor. İtiraf etmem gerekir ki, ilk başlarda bu gözlerinin içine bakma durumunu bana özel zannetmiştim. Halbuki bu coğrafyada insanlar birbirlerini tanımasalar bile selamlaşıyorlar ve mutlaka göz teması sağlıyorlarmış. Sonradan öğrendim. Hoş, adının ‘Kelly’ olduğunu yaka kartından öğrendiğim bu genç ve güzel kız, benim yaşımda biri için sadece bir kalp çarpıntısı, uçup gitmiş gençlikten bir selam olabilir; o kadar…

    Mülteci olarak geldiğim bu ülkede geçen üç yılımın sonunda ayakta kalmayı başardım. Bir akademisyen olarak zaten İngilizcem vardı; buna Felemenkçeyi de ekledim. Bütün bu yaşadıklarım esnasında, geçmişte büyük bir üzüntü sebebim olan evlenmemek ve çocuk sahibi olmamak durumu, benim için bir avantaja dönüşecekti. Elbette ben bunu bilemezdim…

    En iyisi size baştan anlatayım ama önce kahvemden birkaç yudum alıp, yıllar önce yazdığım o bilim-kurgu/fantastik romanın sayfalarını biraz daha karıştırmalıyım…

    İşte buyrun, daha açılış cümlesi bile başıma ne büyük felaketler getirdi. ‘Mevsim sonbahar... Dökülen yaprakların bir yolun sonuna yaklaşması misali biz de artık yolun sonuna ilerliyoruz.’ derken meğer bir yerlere, sonbaharda gerçekleşecek bir çatışmanın gizli talimatını veriyormuşum! İnanılır gibi değil…

    Eylül ayındaki o melun darbe gerçekleştiğinde, ben on beş yıllık bir akademisyendim. Birkaç yıllık bir öğretmenlik hayatımın ardından, sosyal bilimler yüksek lisansına başladım ve sonrasında üniversite kadrosuna geçtim. Ülkesini çok seven bir adamdım hatta haddinden fazla seven… Aslına bakarsanız bugün de artık geride bıraktığım ülkemi seviyor ve özlüyorum. Sonuçta, elma dalından uzağa düşmezmiş. Ancak mevcut siyasi şartlar ve ihtilal komitesinin varlığı benim orada olmamı engelliyor. Yani, özgürlüğün ve adaletin olmadığı bir yer senin ülken olamıyormuş; bunu anladım. O yüzden soydaşlarım arasında özgür olmadan yaşamaktansa, yabancı bildiklerimin arasında özgürce yaşamayı tercih ediyorum. Çünkü insan özgürse insandır; onun dışında kaynağı ne olursa olsun bütün totaliter sistemler insanlığa aykırıdır…

    General ve ekibinin gerçekleştirdiği darbenin ardından tutuklamalar, gözaltılar, işten atmalar başladı. Açıkçası kendi adıma bir olumsuzluk beklemiyordum. Evet, darbeyi gerçekleştiren zihniyete muhaliftim ancak sonuçta kanun dışı hiçbir şey yapmamıştım. Fikirlerini yazarak dile getiren, akademik hayatına siyaseti sokmayan bir adamdım. Zaten yayınlanmış makalelerim, kitaplarım vardı; her şey çok açık ortada idi.

    Ancak bir sabah, daha gün ışımadan kapım çalındı. Çiğ yememiş her insanda olabilecek bir rahatlıkla karşıladım gelenleri. Evimi aradılar; şaşırdım. Sonra beni gözaltına aldılar; inanamadım. Bir haftadan fazla süre, soru bile sorulmadan nezarethanede tutulduk. Hiç tanımadığım insanlar vardı. Ardından sorguya alındık. Arada bir kültür ve edebiyat yazıları yazdığım bir gazete ile derslere girdiğim bir özel üniversiteyi bahane gösterdiler. Ardından kitaplarımda geçen bazı cümlelerden, akla hayale gelmedik şeyler çıkartıp, sormaya başladılar. Mesela bu kitaptaki kahramanlardan birinin adının Devrim olması ya da Deniz ve Kuzey isimleriyle şifreli mesaj(!) veriliyor olması; yine mesela bu kitaptaki kişilerin sayısının 19 olması… Yüce Üstat gerçekte kimmiş, İskender kimin kod adıymış? Hatta kitabın bizzat kendisi bile örgüt propagandası içeriyormuş. Meğer ben ütopik bir dünya kurgulamış ve adını ilk defa darbe sonrası duyduğum bir örgütün işleyişini şifreli yollarla duyurmuş; sadakatle bağlı olduğum devletimi yıkmayı tasarlamış; adeta toplumu isyana sevk etmiş ve bilim kurgu kisvesi altında yabancı güçlere akıl öğretmişim… Halbuki sadece kitabın sonu bile o saçma iddiaları yıkıp geçiyordu.

    Hakkımdaki o saçma iddianame bile hazırlanmadan beni hapse attılar. İçerideyken duydum ki, çıkarılan olağandışı bir kanunla üniversiteden de atılmışım. Kimseye derdimi anlatamaz oldum. Yaşadıklarım bir kâbus gibiydi; gerçek olamazdı. Ancak hukukun ve insan haklarının olmadığı her ortamda hayatın kendisi bir kâbustur zaten…

    Evli, çocuklu insanlar vardı içeride. Hemen hepsi yüksek tahsilliydi. En çok da çocuklarını özlüyorlardı. O görüş günleri bir trajediye dönüşüyordu. Babaların kızlarına sarılmaları dünyanın en hazin sahnesi oluyordu benim gözümde. Duyduk ki, genç kızları, ev hanımlarını, anneleri bile hapse atmışlar. Ben kendi derdimi unutmuş, cezaevlerindeki on binlerce masumun derdine kahırlanır olmuştum. Tam on dokuz ay yattım içeride. Yazdığım romandaki ‘19’ mu hedeflenmişti, bilemiyorum. Sayelerinde, tüm ülke gibi ben de paranoyak oldum. Psikolojim bozuldu. İnancım sarsıldı. Yönetimi ele geçiren cuntanın savunduğu bütün değerleri tartışır hale geldim. İnsanlara olan inancım temelinden sarsıldı. Devlete de öyle…

    En sonunda mahkeme yüzü gördük. Hakkımda, doğal olarak örgüt üyeliği için yeterli kanıt bulunamadı ve ‘serbestsin’ dediler. Üstüne bir de teşekkür bekleyerek üstelik. Hayatımın içine etmişlerdi ve bunu telafi etmek gibi bir düşünceleri yoktu. Maalesef sadece benim değil, bir ülkenin de hayatının içine etmişlerdi. Kimi korkudan, kimi cehaletten, kimi yandaşlıktan dolayı onları alkışlayan koca bir kitle vardı. İnsanın canını en çok yakan şey de buydu zaten.

    Tahliye olunca, dışarıya alışmakta güçlük çektim. En çok gökyüzünü özlemiştim. Benim ülkemde neredeyse bütün iyi şairlerin, iyi edebiyatçıların yolu mahpus damına düşmüştü. Çok güzel mahpushane şiirlerimiz, türkülerimiz vardı maalesef… Keşke olmasalardı diyeceğimiz kadar güzeller hem de…

    Ülkeyi terk etmeden önce –ki bu elbette kaçak yollardan oldu, çünkü yurt dışı çıkış yasağımız vardı, o son memleket akşamında çok sevdiğim o iskeleye gittim. İskelede oturdum uzun uzadıya. Martı çığlıklarını, vapur düdüklerini dinledim. Denizin, belki de bir daha asla dünya gözüyle göremeyeceğim o mavi sularına mükedder gözlerle baktım. Yüreğim kanayarak, gözyaşları içinde gidecektim oralardan. Ben ki, kendi çabasıyla okumuş, kendi emeğinin dışında hiçbir kazanç elde etmemiş; ülkesini, milletini çok sevmiş; hayatta kimseye bir kötülük etmemiş bir adamdım ve bütün mukaddesatımı, bütün değerlerimi sarsıntılara terk ederken, ülkemi de terk edecektim. Dedim ya, özgür değilseniz, orası sizin değildir.

    Ayrılırken en çok ne zoruma gitti biliyor musunuz? Kitaplarımı bırakmak… Bir de ana dilimi çok az duyacak olmak; memleketimin türkülerine hasret kalmak…

    Macera dolu bir yolculuğun ardından Avrupa’ya geçmiştim. Siyasi mültecilik talebimi kabul eden ülke hangisi olursa oraya gidecektim. Vatanını kaybeden bir adam olarak hiç birinin, hiç birinden farkı olmayacaktı benim için. Nitekim bu ülke Hollanda oldu. Dedim ya, iyi ki evli değilmişim ve daha ötesi iyi ki çocuklarım yokmuş. Yoksa ne bu sıkıntılara ne bu hasrete dayanabilirdim.

    Ülkesinde bir akademisyen olan ben, burada vasıfsız bir elemandım. Elimden her iş gelmiyordu. Sonuçta aldığım eğitim belliydi. Aylarca lokantalarda paspas çektim; cam ve masa sildim. Gerçekten çok zordu. Beni bu hallere düşürenlere, bu haksızlığa sebep olanlara ağızlar dolusu sövdüm, saydım. Ancak azmettim ve dil öğrendim. Sonrasında kapılar açılmaya başladı. Son birkaç yıldır bir yayınevinde editörlük yapıyorum. Çok mutluyum. Çünkü bana cezaevindeyken, sırf işkence olsun diye vermedikleri kitaplarla dolu bir dünya kurmuştum artık kendime. Okumak, özgürlüktü…

    Geçtiğimiz günlerde ülkemden gelen eski bir dostum bana çok hoş bir sürpriz yaptı. Orada yayımlanmış ve artık basımı olmayan bütün kitaplarımdan birkaç tane getirdi. O kadar sevindim ki, çünkü ben bile kendi kitaplarımı unutmuştum artık. Aslında bir bakıma başıma onca çorabı ören şey, kitaplar ve okumamdı. Cehalet belki de mutluluktu. Ancak okumaya, düşünmeye, yazmaya, konuşmaya devam etmek zorundaydık. Çünkü insan olmanın gereğiydi bunlar.

    Kitaplarımı, evlatlarına kavuşmuş bir baba edasıyla tekrar tekrar okudum. Hatta birkaç romanımı Felemenkçeye çevirmeye karar verdim. Sanırım Hollandalıların ilgisini en çok ‘19’ romanım çekecektir. Hani şu son kısımlarında şunları yazdığım romanım… Buyrun son kısmını birlikte okuyalım;

    ‘‘Projede yer alan herkes artık o kafesin içindeydi. Kulu oldukları devlet onları imha etme kararı vermişti. Çünkü şartlar değişmişti. Artık onlara ihtiyaç yoktu. Farklı bir iktidar vardı. Yeni iktidara göre, insanın ve insanlığın merkezde olmadığı her türlü ideoloji, girişim ve idare tarzı çökmeye mahkûmdur. Bu nedenle 19’lar Projesi, devleti merkezde tutan, devlet için bireyleri feda eden, makine düzeni oluşturmaya çalışan yapısıyla açığa çıkarılmıştı. Sözde yeni bir dünya inşa etme ve devletin bekasını sağlama amacı taşısa da projenin nasıl bir felakete yol açacağı ortadaydı. Sahte insanlar, robotik çocuklar, masum ve kullanılan kadınlar, yeni toplum düzeni adı altında iradesiz bir güruh oluşturmak çabası, tehlikeli bir silah…

    Eğri ağacın doğru gölgesi olmaz derler; bu proje de kâğıt üstünde ‘devletlü ve kutsal’ amaçlar taşısa da, insanlık değerlerine aykırıydı. Nihayetinde değişen ve demokratikleşme yolunda büyük adımlar atan yeni iktidar, bu gizli projeyi hiç benimsemediği gibi aktörlerini ortadan kaldırmakta hiçbir sakınca görmedi. 19’lar ortadan kaldırıldıktan sonra ne onları arayan oldu ne de adlarını anan… Sanki hiç var olmamışlardı!

    Sonuçta birey, devletten üstün olmalı… Siz buna, kul hakkı da diyebilirsiniz, evrensel hukuk da; ben ise 19 Projesi’nin sonu diyorum…’’

    Evet, işte romanım bu cümlelerle bitiyordu.

    Bense akşamın çöktüğü, loş ışıklı, biraz sisli Amsterdam sokaklarında bisikletimin pedalını çevirip, rahvan giden bir atın üstündeymişçesine, gurbet kokan mütevazı evime dönüyordum. Bir lokantanın önünden geçerken bizim oralardan bir türkü çalındı kulağıma. Ne kadar gizlemeye çalışsam da ülkemi çok özlemiştim; ama bir zamanlar özgür olduğum ülkemi…
  • Öyle bir güvensizlik hissediyorum ki, kendime olan inancımı yitiriyorum.