• "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum" diyor Orhan Pamuk. Bundan daha hüzünlü bişey varsa "Hayatımın en mutlu anı olduğunu ve bir daha öyle olmayacağını o anı yaşarken bile biliyordum" cümlesidir.
  • (Baştan belirteyim, kitabı okumadım, bu bir kitap incelemesi değil, kitaptan uyarlanan filmin incelemesidir. "Burası bir kitap sitesi, film inceleme sitesi değil." derseniz haklısınız ama anladığım kadarıyla, film ile kitap arasında pek bir fark yok, beni çok etkileyen bu filmle ilgili görüşlerimi burada paylaşmak istedim. Uzun bir inceleme olacak, onu da belirteyim.)

    Kitabı ilk duyduğumda kafamda kitabın biraz gerçek dışı bir hikaye anlattığı ve gereksiz bir romantizm barındırdığı ön yargısı oluşmuştu ama hiç de öyle değil. Kitap ve doğal olarak senaryo yapmacıklıktan tamamen uzak ve iki tarafın da duygularını anlamamızı sağlayan bir açıklıkla yazılmış, elbette ki baştan sona çok akıcı. Film açısından, ikinci yarının daha etkileyici olduğunu söyleyebilirim.


    *********SPOİLER**********

    ****************************
    Senaryonun en eksik yanının Will'in kazadan sonraki hali ile Lou'yla tanışana kadar olan hayatını bilmememiz olduğunu düşünmüştüm ama kitap, Lou'nun bakış açısıyla yazılmış, bu nedenle bu sorun değil. Ama şahsen isterim ki, bu kitaptan esinlenerek bir mini dizi çekilsin ve o dizide bu merak ettiklerim de ekrana gelsin. (Şartım, Will'i Sam Claflin canlandırsın yine!)

    Hollywood'a isteğimi ilettikten sonra metnin içeriğine dair yorumlarıma gelelim...

    Öncelikle olayların başı. Louisa Clark açıkçası hastalıkla ilgili hiçbir şey bilmemesine rağmen, sadece para kazanmak için işe başvurur. Burada senaryoda ufak bir çelişki yaratabilecek şekilde Bayan T. de işi karşısındaki tecrübesiz, bilgisiz ve heyecanlı kıza verir. Ama daha sonra kafamda şöyle oturttum. Birinci ipucu şu, Will'in terapisti Nathan, Lou'ya "Galiba onu neşelendirmek için işe alındın." demişti... Daha büyük ipucu ise şu, ailesi zaten Will'in ötenazi isteğini biliyordu, onu bu isteğinden vazgeçirmesi için de yanında böyle neşeli birinin bulunmasını istiyorlardı.

    Will ile Lou'nun tanışma faslına gelelim... Will, başta tamamen umursamaz bir tavır sergiledi. Bunun sebebi de şuydu, Lou, onu sadece iş olarak gördü ve insan olarak değer vermedi. Öyle olunca Will de zaten duvarlarını yıkmadı. Aralarındaki ilişkiyi değiştiren olay, Will'in eski sevgilisinin evlenme kararını bildirmek için gelmesi oldu. Ondan sonra Will'in eski fotoğraflarını kırması, Lou'ya onun da insan olduğunu hissettirdi. Sonrasındaki tartışmada, Lou da dönüp "Arkadaşlarına ağzının payını verdin çünkü onu hak etmişlerdi ama seninle ilgilenen insanlara karşı böyle gıcık davranman gerekmiyor." demişti. Açıkçası, Will ve birçok engelli kişinin de görmek istediği bu tepki. Sürekli "sen haklısın, rahat ol, keyfin yerinde olsun" yaklaşımı değil de kendine değer verildiğini gösteren, en azından eşit olarak görüldüğünü hissettiren bir tepki...

    Kitabın tanıtımında en çok geçen ‘’Bazen , sabahları uyanmak istememin tek nedeni sen oluyorsun.’’ cümlesi ile birlikte Will karakteri ve hayata bakışından bahsetmek istiyorum.

    Yukarıdaki cümle, ilk bakışta çok romantik geliyor ve böyle bir cümle kurmasına rağmen Will'in neden yaşamayı seçmediği çoğu kişinin anlamadığı ve Will'e sinirlendiği bir durum. Bu konuda, Will'in kararı zaten başından beri belliydi. Bunu Will'in babası da, Lou'nun babası da, terapisti Nathan da çok iyi anlıyordu. Lou'nun babası "Kızım, elinden geleni yaptığını biliyorum, bunun için kendini üzme, öyle bir adam bir konuda kararlı olduğunda fikrini değiştirmek imkansız." diyordu. Nathan "Will harika biri, onun yaşamasını tabii ki istiyorum... Ama eğer o da istiyorsa. Onun yanında olmak, bizim için bile yorucu. Ve o, bununla her saniye yaşamak zorunda. Bazen rüyasında eski hayatını görüyor, sonra uyanıyor ve ona söyleyecek hiçbir şeyim yok, her gün bunun acısını yaşamak kolay bir durum değil." ... Will de filmin sonlarında kararını Lou'ya açıklarken bunu dedi "Bugün hayatımın en mükemmel gününü yaşattın, bugünün üstüne yine berbat bir şekilde uyanmaya sabrım yok. Onun için kararımı anlamak zorundasın."

    Buradan Albert Camus'nun harika romanı "Mutlu Ölüm"ün ilk bölümüne ve Ronald Zagreus'un hikayesine de dönmek isterim. Zagreus da benzer şekilde, çok para kazandığı, karşı cinsle birlikte olduğu bir gençlik yaşamıştı ve geçirdiği kazadan sonra hayattan uzak kalmıştı. Zagreus "Mutlu Ölüm"e ulaşmak için kendi ölümüne kendisi karar vermeye karar vermişti. Will'in Lou'ya söylediği "Hayatta en büyük mutlulukları yaşamalısın, hiçbir şeyden geri durmamalısın." sözlerinin benzerlerini Zagreus da Mersault'a söylemişti: "Sizin gibi birinin mutlu olmaması yaşama ihanet..." gibi.

    "Bazen , sabahları uyanmak istememin tek nedeni sen oluyorsun.’’ sözüne dönelim. Sanılanın aksine, bu bir aşk cümlesi değildir, bu bir dostluk cümlesidir, samimiyet cümlesidir. Will ölmeye zaten çoktan karar vermişti ama beklemek zorunda olduğu günler vardı. Onun gibi yaşamak zorunda olan biri için, kendisini hayata motive edecek bir sebep bulmak hayati derecede önemlidir. Sağlıklı bir insan için sabahları uyanmaya birçok neden bulunabilir. Mesela işi olur, ailesi olur, sevgilisi olur, çocukları olur, gezip görmek olur, vs... Ama Will'in yaşamında bir neden kalmamış. Will'in hayatındaki tek kişi Nathan oluyor çünkü kendisini önceki hayatında tanımış olan herkesten uzak duruyor. Onlar, ister istemez Will'e acıyarak yaklaşıyor, eski günlerini görünce içleri acıyor ve bu da haliyle Will'i soğutuyor. Nathan'ın durumu ise "Bazen iyi günleri oluyor, bazen kötü günleri" cümlesinde gizli. Will gibi biri için kötü günlerini gören biriyle yakınlaşmak da zor. Lou ile ilişkisinde ise öyle değil. Artık, ölmeye karar vermiş ve onun huzurunu yakalamış biri. Kendisinden memnun olmasa da bir şekilde kendisini kabul etmiş. Bu açıdan, Lou ile en doğru zamanda tanışıyor diyebiliriz.

    Filmin beni ağlattığını söyleyemem, öyle depresif ve boğucu bir havası yok, mesela bir "The fault in our Stars" değil. Belki Emilia Clarke'ın yerine role daha uygun biri olsaydı olabilirdi. Bunu filmi kötülemek için söylemiyorum elbette. Filmden beni en çok duygulandıran iki sahneyi de aşağıya not ediyorum...

    Lou onu konserden getirdikten sonra, "İçeri gitmeye hazır değilim. Sadece birkaç dakikalığına daha, Will değil de kırmızı elbiseli kızla konsere giden adam olmak istiyorum. Bunu yapabilirsin, değil mi?"

    Will, Lou'ya dünyada en sevdiği yerin Paris olduğunu söyler ve Lou, Paris'e gitmeyi teklif eder:

    "Hayır, Paris'e gidebileceğimi biliyorum ama Paris'e eski halimle gitmek istiyorum, tüm hissettiklerimi ayrıntılarıyla hatırlıyorum, böyle gidersek o anılar silinir. Orada oturan, kalkan, kruvasan yiyen, güzel Fransız kızlarının baktığı erkek olarak bulunmak istiyorum, herkesin bakmaktan utandığı, yardım etmek istediği veya taksicilerin bile arabasına almadığı biri olarak değil."
  • Yalnız biriyle tanıştığınızda size ne anlatırsa anlatsın aslında yalnızlığı sevdiği doğru değildir. Asıl sebep, daha önce dünyayla bütünleşmeyi denemelerine rağmen insanların onları sürekli hayal kırıklığına uğratmalarıdır...
  • %7 (45/691)
    Eru vardı, Tek Olan, Arda'da Iluvatar diye adlandırılan...


    Hayatımın en güzel evrenine girişinin cümlesidir.En yakın dostum ile ezbere bildiğimiz üzerine her konuştuğumuzda bu cümleyi anıp deliler gibi büyülendiğimiz bir şaheser bu. Aslında olan bir hikayeyi nasıl bu kadar güzelleştirip anlatabilir bir insan. Yaradılış ve Ainulindale kısmı benim için muhteşemdi. Bir ritüeli müzikle anlatmak kimin aklına gelirdi. Ahengi bozanın günahkar biri olması, yeni müzik arayışı içinde yanlış yollara gitmesi ne denli güzel bir şeytan tasviriydi.

    Tolkien benim en sevdiğim en çok saygı duyduğum yazardır ve bu kitabı inanılmaz bir kurgu ile yazmıştır.

    Not: Sevgili evren kıyaslaması yapan arkadaşlara sesleniyorum. Ne Game of Thrones ne Zaman Çarkı serisi Tolkien gibi bir dil bilimcinin eseri ile kıyas edilesi bir seri değildir. Her biri ayrı ele alınmalıdır. Gerçi bu herhangi bir eser için de aynı ama fantastik eserlere bunu fazlaca yapıyorsunuz. Rica ediyorum evren-yazar ilişkisini kıyaslamayın zira gereksiz bir ön yargı oluyor ve çoğu kişi eserlerin içerik zenginliğinden maruz kalıyor.