• Hayatımızda bazı şeyler bazı zamanlarda olur ve biz bunlari mantikli bir nedene dayandırma ihtiyacı hissederiz. Oysa hayat böyle midir? Olaylar olur, biter ve geçer gider. Bir mantığı var mıdır çoğu yasanilanin? Sanmam. Saramago'nun kitapları bu nedenle ayrılır diğer kitaplardan. Onun kurmacalarinda bir mantık yoktur ve aramak da boşunadır. Olaylar bir nedene baglanmaksizin gerçekleşir. Saramago bizi olaylar üzerine düşünmekten alıkoyar. O bizi olayların insanlar üzerindeki etkilerini incelemeye çağırır. Görmek de bu bağlamda incelendiğinde tipik bir Saramago kitabı. Konusu eminim ki diğer incelemelerde detaylıca işlenmiştir o nedenle bunu geçelim. Söylenecek sözler sorulacak sorular şu olmalı. Acaba hükümetler güç kaynakları ellerinden alındığında geri kazanmak için neler yapabilirler. Tüm sistem bir beyaz.oyla alaşağı edilebilir mi? Devletsiz iktidarsız bir toplum kaosa mi sürüklenir yoksa her şey daha mı iyi olur. Cevaplar için değil bu soruları sormak için okuyun.
  • Mehmed Uzun'un acılı yaşamı ve binbir güçlükle yarattığı eserlerinin oluş aşamalarını anlatan bir kitapla karşı karşıyasınız. O yüzden size tek bir kitaptan bahsetmeyeceğim. Farklı kitaplardan alıntılar ve bolca spoi mevcuttur.

    "Kitaplar seslerle dolu değil mi, hayatın sesleriyle?" ( Dicle'nin yakarışı. s.192)

    Kitap; sessizlerin, yok edilmiş olanların, daha doğar doğmaz unutulmuş, unutturulmuş hayatların sesleriyle başlıyor. Bu seslerden biri de Mehmed Uzun. Kendi beninden koparılmış, ötekileştirilmiş ve ana diliyle adı konmasına bile izin verilmemiş acılı bir halkın sesi.

    "İnsanların ruhunu köleleştiremezsiniz. Zorla insanları olduklarından başka hale getiremezsiniz."( Zincirlenmiş zamanlar Zincirlenmiş sözcükler. s.64)

    İnsanların ruhlarını köleleştirmekle kalmıyor, yapılan asimilasyon politikasıyla her türlü baskı yapılıyordu.
    Mehmed Uzun bu baskıların ilkiyle daha okulun ilk günü karşılaştı.
    Arkadaşlarıyla konuştuğu için tokat atılmıştı. Ama o biliyordu ki o tokat onun geçmişine kültürüne ve seslerin gücüyle var olan diline atılmıştı. Çünkü konuştuğu dil okuldaki dilden farklı olan Kürtçeydi ve okulda bu dili konuşmak yasaktı!

    "Zavallı annem tek kelime Türkçe bilmiyordu. Ve bu bay Kürt yok diyordu. Kürt yok! Güneş yok dermiş gibi, ay yok, yıldız yok dermiş gibi. Bir halk nasıl inkar ediliyordu?" (Sen. s.204)

    Bir halk göz göre göre inkar ediliyor, Orwel'ın 1984 romanında olduğu gibi geçmiş siliniyor ve tekrar baştan yazılıyordu. Yazılan yeni tarihte onun kültürü, dili, düşüncesi yoktu. Tüm bunların sonucu olarak yazmak istedi Mehmed Uzun. Sessizlerin sesi olmak, bu hayatta biz de varız demek için.

    "Bir dili, kimliği, tarihi, kültürel varlığı yasaklamak ve zorla yok etmeye çalışmak suç değil ama beni ben yapan bu özellikleri savunmak suçtu! Bunları yasaklamak bölücülük değil, varlıklarını ifade etmek, savunmak bölücülüktü!"( Ruhun Gökkuşağı. s. 144)

    Bir kültürü, dili yaşatmak için eserler vermiş ama kitapları toplantılmış, hakkında bölücülük yaptığı iddiasıyla davalar açılmış, yasaklı dilin yazarından bahsediyorum. Kalemin gücünden korkan insanlar uyguladıkları şiddetle yayınevlerini basıyor ve kitapların tamamına el koyuyorlar. Böyle bir ortamda düşünce özgürlüğünden bahsedilebilir mi?

    "İstisnasız bütün Kürt yazarları hakkında davalar açılmış, kitapları toplantılmıştır. Cezaevlerine girmiş ve - en iyi olasılıkla- ülkeden çıkmak zorunda kalmışlardır." (Kürt Edebiyatına Giriş. s. 83)

    Yazdığı 'Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık' romanı ve 'Nar Çiçekleri' adlı denemesiyle Mehmed Uzun da diğer Kürt aydınları gibi bu baskıdan ve düşünce özgürlüğünün olmadığı ortamdan nasibini almıştı. Tek suçu ana diliyle bir edebi yapıt ortaya koymak ve kendi dilinden köklerinden, kopmadan yaşamaktı.

    "Biliyorsun cezaevleri toplumsal üniversitelerdir." (Sen. s. 125)

    Baskıların giderek attığı bir dönemde arkadaşları ile birlikte hapis yatmış ve orda sesin, yazının gücüne inanmış, çok sevdiği kuzeni Ferid Uzun ve Musa anter ile birlikte kendini geliştirmeye başlamıştı. Unutturulmak istenen dili ve bu dille yazılan ilk sözcükleri orda gördü tanıdı.
    Bu iki insanın çabası ile cezaevinde unutturulmak istenen kendi benine ulaştı.

    "Sürüldü; ülkesini terk etti ve ayrıldı; tanrı sürgünlere rehberlik etsin!.."( Kader kuyusu. s. 149)

    Daha çok küçükken sürgün ile tanıştı Mehmed Uzun. Önce ismi değiştirildi, sonra okulda ana diliyle konuşması yasaklandı ve son olarak da ülkesini terk etmesi gerekti.
    Gitmeliydi ama nereye?
    Derin yaraların çocuğu olan bu sürgün ustası yazarı hangi ülke bağrına basardı?
    Bir arkadaşının yardımı ile önce Suriye'ye ordan da İsveç'e gitti.
    Burda çeşitli aydınlar, akademisyenler ve onun gibi ülkesini terk etmek zorunda olan; tek silahları kalemleri ve fikirleri olan yazarlarla bir araya geldi.

    "Zaman yüreklerimizde kederli izler bırakarak, birçok şeyi yitirip götürmüştü."(Nar Çiçekleri. s. 40)

    Sevdiği insanların ölümü Uzun'un yüreğinde derin yaralar ve yeri doldurulamayacak boşluklar bıraktı.
    Önce kuzeni Ferid Uzun daha sonra Musa Anter öldürüldü.

    "Kendi kökünden, izinden, toprağından ve dilinden kopma. Onlar bu kötü naçar hayatımızda mutluluğumuzun pınarlarıdır."( Yaşlı Rind'in Ölümü. s. 37)

    Mehmed Uzun'un gurbette yaşadığı dönemlerde en çok üzerinde düşündüğü ve yapmak istediği şey edebi bir dil yaratmaktı. Kendi kökünden, dili ve toprağından bu kadar uzakta ve elde yazılı hiçbir kaynak yokken bunu yapmak elbette kolay değildi. Dedesinin, babasının ona öğrettiği dilin ölmemesi için ülkesinden bunca uzakta ve onca güçlüğü rağmen unutulmuş bir dilin yazarı oldu.

    "Viran bir dünyadır bu dünya, sultana, hakime, beye, mîre kalmaz. İyiler erken gider. Kötüler kazıklarını çakarlar dünyanın meydanına ve kalırlar."( Abdalın Bir Günü. s.74)

    Cezaevi koşulların kötü olması dolayısıyla çeşitli hastalıklara yakalandı. Bu hastalıklar bir türlü peşini bırakmadı ve en son mide kanserine yenik düştü.


    Hiç görmediğim ama yüreğinin güzelliğini hep hissettiğim Mehmed abim.
    Bize bıraktığın bu güzellikler için sonsuz kez teşekkür ederim..

    Diyeceğim o ki eğer Mehmed Uzun'u ve yapıtlarını tanımak, bilmek istiyorsanız bu kitabı muhakkak okumalısınız!!
    Hatta okuyacağınız ilk kitap bu olmalı. Size okuyacağınız diğer kitaplar içinde yol gösterecektir.

    Düşüncelerin kelepçelenmediği özgür bir dünya temennisiyle. Var olun.
  • Dün sabaha karşı, kendimle konuştum.
    Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
    Yokuşun başında bir düşman vardı,
    Onu vurmaya gittim, kendimle vuruştum.
    ÖZDEMİR ASAF

    DİPNOT: Özdemir ASAF’ın şairliğini basit bulanlara gelsin Özdemir ASAF’ın bu “DO” şiiri. İçindeki psikolojik gerilimi, duygu yoğunluğunun kısa/öz anlatımını göremeyen veya hissedemeyenler; basit bulmaya devam etsinler…

    DİPNOTLARIN SONDA OLMADIĞI BİR İNCELEME YAZISI...

    DİPNOT: Türk Dil Kurumunun önerisi ile "dipçe"; fakat ben dipnotu kullanmayı tercih ediyorum, bana daha güzel geliyor.

    Yalnızlığımız bize kalabalık geldiğinde, dünyanın hareketlerinin basitleştiğini hissettiğimizde, hayat bizi erken veya geç bir şekilde yorgunluğuyla egale ettiğinde, yenilmemek için zihnimizde yeni dünyalar yaratırız. Şizofreni veya adını bilemediğim türlü kişilik bozukluğu hastalıklarıyla olur bazen bu, bazen de gayet sağlıklı olduğumuz halde, daha sağlıklı olmak amacıyla savunma mekanizmalarımız geçer harekete. Hayatın bir numaralı gerçeği şudur ki, biz insanlar her şeye alışıyoruz. Yaşlılığa, acıya, mutluluğa ve hatta ölüme alışıyoruz. Bu durumda şizofrenik hastaların da bu duruma alışmaktan başka bir çareleri yok elbette. Nasıl ki John Nash zihninde yarattığı üç arkadaşına alışmışsa, nasıl ki Tyler Durden aslında başkası sandığı birinin kendisi olduğuna alışmışsa, nasıl ki Bay Brooks hayali arkadaşı Marshall ile yaşamayı başarılı hale getirdiyse; hepimiz hayatımızda olanlara alışmak mecburiyetindeyiz. İbrahim Yusuf PALA’nın bu kitabında da yazdığı karakterlerin dünyasında yaşayan, gördüğü düşlerin gerçekliğinde yolunu arayan, yarattığı evrenin iğrençliğinde gerçek dünyanın çirkinliğine bile özlem duyan yazar Ramazan Salti’nin Kaybolan Düşler Senfonisi’ne; zihin rüzgârlarımızla ıslık çalarak eşlik ediyoruz.

    DİPNOT: Karakterler o kadar karıştı ki kafamda, belki de baş karakterin adı başkaydı. Kusura bakmayın İbrahim Bey:)
    DİPNOT 2: Akıl Oyunları, Mr Brooks ve Dövüş Kulübü filmleriyle ilgili özel bilgiler verdiğim için özür dilerim:)
    DİPNOT 3: Şizofreni ve benzer hastalıklar psikolojik gerilim eserlerinde her ne kadar hoşumuza gitse de gerçekte karizmatik ve gizemli bir hastalık değil, oldukça üzücü hastalık türleri.

    Bay Şair’in şiiriyle başlayınca kitap, “Eyvah, bir Kahraman Tazeoğlu romanı mı okuyacağım acaba” diye korkmadım değil. Fakat devamında öyle bir noktaya geldi ki eser, soluksuz okudum. + 18 bölümleri rahatsız edici veya yersiz bulmadım, olması gereken şekilde ve seviyede kaldı bence. Psikolojik rahatsızlığı olan bir karakterin hikâyesini okuduğumuz daha ilk sayfalarda anlaşılıyor çünkü. Böyle bir karakterden de sağlıklı bir yaşantı hikayesi beklememiz saçma olur bence. Yazarın hediyesinden dolayı değil, gerçekten beğendiğim için beğendiğimi söyleyerek kitabı psikolojik gerilim – gizem seven herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.Kitapla ilgili fazla ayrıntıya girip sürpriz kaçıran bilgiler vermek istemiyorum. Yazarımız İbrahim Yusuf PALA’nın hediyesi sayesinde sitede okur arkadaşlarımız kitapla ilgili oldukça güzel bilgiler, incelemeler yazmış, ben de yazarımıza teşekkür mahiyetinde bir şeyler karalamak istedim.

    DİPNOT: Kendisine tekrardan teşekkür ediyorum yeri gelmişken.

    Kitapla ilgili tek olumsuz düşüncem, hızlı bitmesi. Daha fazla ayrıntıya girilse, hikâye bizi daha fazla içine alsa, çok daha başarılı bir eser okuyabilirdik diye düşünüyorum.

    SON DİPNOT: Yazımı okuyan herkese teşekkür edip kitapla paralel olduğunu düşündüğüm kendi şiirimle sizlere şimdilik veda ediyorum…


    Farz-ı Misale
    Sevdiğim her şeyim, sevmediklerim oldu
    Düştüğüm yalanın içinde gerçekliğe boğuldum

    Hangisi hayal ve mücerret ?
    Hangisi gerçek ve müşahhas ?
    Ayrıntımda kayboldum.

    Belki de öldüm; hatırlamıyorum
    Belki de gördün cenazemi
    Ben hangi hayatı yaşıyorum ki...

    Seçtiğim her yolun sonunda, pişmanlığımı buldum;
    Verdiğim her kararda müebbetle mahkum oldum

    Hatıralarım gerçek mi ?
    Hayallerimse mecaz mı ?
    Artık çözemiyorum.

    Belki de öldüm; hatırlamıyorum
    Belki de gördün cenazemi
    Ben hangi hayatı yaşıyorum ki...
  • Gönlü Geniş Insanları Seviyorum.
    Vefakar Olan, Kusur Aramayan.
    Kendi Gibi Olan Insanlar Iyi Ki
    Hayatımızda Varlar.😍😊😉
    ~Haydar~
  • Yaşadığımız Yüzyılın, geçmiş Yüzyılların “GERÇEK ve YÜZE SERTÇE” vuran bir eleştirisidir Erich Scheurmann’ın Göğü Delen Adam’ı…

    Papalagi, yani biz beyaz adamlar. Dünya’ya ne yaptık böyle? Ne verdik Dünya’ya, ne aldık Dünya’dan. Bizim olmayan evrene BİZİM damgası vurup, yağmaladık değil mi? Her bir köşesine, her bir sınırına, balta girmemiş ormanına girdik, yerli halkı ise kendimize benzetmeye çalıştık. Bunu yaparken de TANRI’nın ışığını kullandık. Samoa Kabilelerinden birinin reisi olan Tiavea’lı Tuiavii’nin, biz beyazlara nasıl baktığını, Avrupa’yı nasıl gözlemlediğini ve beyaz İnsanın gerçek Tanrı’sının kim olduğunu nasıl anlattığına hep birlikte bir göz atalım.

    Toplum Eleştirisidir, Hepimiz Aynı Gemi’nin Güvertesinde ki, aynı “ŞEY”in Lacivertiyiz….

    İncelemeyi birkaç başlık altında toplamak istiyorum.
    1- Daha Fazla İstemek,
    2- Para, Para, Para,
    3- Daha Fazla Zaman,
    4- Gerçek Tanrı, Beyaz Adamın Tanrısı,
    5- BİZ.

    “Daha Fazla İstemek”

    Yaşadığımız yüzyılı göz önüne alalım. Hayatımıza bir bakalım ve çok değil, biraz düşünelim. Yazdıklarımı kendi kendinize lütfen cevaplayın. Kaç tane ayakkabımız var? Gece için ayrı, Gündüz için ayrı, İş için ayrı, Ev için ayrı, Keyfi olarak ayrı Kaç tane kıyafetimiz var? İhtiyacımız olmayan ne kadar eşyamız var? Bilinçsizce çok para verdiğimiz ne kadar elektronik eşyamız var? Hayatımızda hiçbir yeri olmamasına rağmen ne kadar çok şeye sahibiz değil mi? Seçenek yerine bolca seçenekler yaratıyoruz kendimize. İşte bu beyaz adamın bizi düşürdüğü tuzaktır. Yani kendimizin. Sürekli alıyoruz, sürekli, sürekli,. Tüketiyoruz, yetinmiyoruz, daha çok istiyoruz, o kadar çok istiyoruz ki, hiç keşfedilmeyen yerler keşfedilip, ormanlar katlediliyor, oralara fabrikalar kuruluyor, ucuz işçilik ile bu talepler karşılanıyor. O kadar çok ihtiyacımız olmayan şeyleri tüketiyoruz ki, kendi Zengin ve Fakir insanlarımızı kendimiz yaratıyoruz.

    Daha fazla istemekle gerçekten iyi yapıyor muyuz? Tüketim çılgını bizler, Samoa adasında ki bir yerli bize baktığında ne düşünüyordur sizce, işte tam olarak Tuiavii’nin düşündüğünü düşünüyor.

    "Eğer insan çok fazla "şey"e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir." Sy.46

    “Para, Para, Para”

    Dünya da örnek olarak verebileceğimiz en büyük sömürge devletlerinin başında İngiltere vardır sanırım. Keşif niyetine sömürmediği ada, adacık, yerli yaşam alanı kalmamıştır. Her yere girmişlerdir. Girdiklerinde ise ellerinde tabi ki bolca silah ve İNCİL bulunmaktadır. Yerliler her zaman evcilleştirilmeli ve taptığı PUT veya ateş veya herhangi bir şey acilen yasaklanmalı, yerini BEYAZ ADAMIN TANRISI almalıdır. İşte bu Tanrı, sadece dillerinde olan tanrıdır. Beyaz Adamın asıl Tanrısı PARA’dır. Sömürdükleri her yerde, yerli halkı bu uğurda kullanmışlardır. Adaların bütün kaynaklarını sömürmüş ve para uğruna almadıkları can, kesmedikleri ağaç, katletmedikleri doğa alanı kalmamıştır. Kendi ülkelerinde ise örnek teşkil eden yaşam alanları kurmuşlardır.

    Para uğruna yapılamayacak şey yoktur. Para adına, Tanrının buyruklarını kutlanmak sevap niteliğindedir. Fakir olan tarla da çalışır, kentlerde yaşayanları eleştirme haklarına bile sahip olmamalıdır. Zengin zaten bunun için yaratılmış, fakir ise günde saatlerce çalışarak zenginin ekmeğine yağ sürmüştür. Günümüzde de değişen bir şey yoktur. Para her şeyin anahtarıdır. Para uğruna yapılamayacak şey yoktur.

    En ilkel kabilenin, en gelişmiş Avrupa toplumundan daha medeni olduğunu söylemek yanlış mı olur? Kitapta da bu konu üzerinde duruyor zaten. Avrupa’nın medeniyeti sömürü üzerine kurulu değil midir? En yakın örneklerden, İngiltere Hindistan’ı nasıl bir sömürge ile yönetmiştir. Mahatma Gandi sözleri paylaşan insanlar muhtemelen bilmiyordur ama öğrenmeliler. Ve kimden nasıl etkilenerek bir şeylerin değişmesine yürümüştür bilmek lazım. Bu yapılan çoğu şey TANRI ve para adına yapılmıştır. Beyaz Adamın Tanrısı….

    Para uğruna çalışıyoruz, çünkü; Iphone almamız lazım. Para uğruna sömürülüyoruz, çünkü; Nike almamız lazım. Para uğruna bedenimizi takas ediyoruz, çünkü; Mercedes almamız lazım.

    "Avrupa'da, para vermeden herkesin yararlanabileceği tek bir şey buldum: Hava." Sy.37

    “Daha Fazla Zaman”

    İnsanoğlu en çok neyden şikayet eder? ZAMAN! Günümüz dünyası ve ZAMAN meselesini ele alalım. O kadar hızlı yaşıyoruz ki, kendimiz kendimize yetişemiyoruz. Her şeyimiz hızlı, telefonlarımız, bilgisayarlarımız, trenlerimiz, uçaklarımız, arabalarımız... Her şeyimiz… Acelemiz nedir, nereye yetişiyoruz… Durun, bir sorgulayalım...!

    Daha hızlı üretim, çalışana daha fazla para kazandırıyor mu? HAYIR! Tam tersi, eğer bir makine bir günde 1000 Araba yapacak hıza kavuşmasaydı, bu insan daha az yorulup, yine aynı parayı kazanacaktı. Ama şimdi, daha çok çalışıp, daha fazla üretip, daha az kazanıyor. Kazanan tek kişi işin başındaki Para Babası oluyor.

    İnternet… O kadar hızlandı ki, yetişmek imkânsız. Her gün daha fazla hızlanıyor. Eğer internet daha yavaş olsaydı ve cep telefonlarımıza gelmeseydi kötü mü olurdu? Yanılmıyor musun biraz? Gün içinde o kadar şey sömürüyoruz ki, farkında değiliz. Akıyor, her şey akıyor. İnternet sayfaları, sosyal medya uygulamaları, e-mailler… akıyor, akıyor ve akıyor. 56K Modem ile girilen internetten, Gigabit hızında girilen internete. Hayat aynı kalıyor, insanlar kendi yarattıkları hıza dahi yetişemiyor. Evinde bile iş ile ilgili e-mailleri yanıtlıyor, WhatsAPP gruplarından kafasını kaldıramıyor.

    Peki gün sonunda ne oluyor? TANRIMMMM diyor, daha fazla zaman.. Yetmiyor zaman…! Daha fazla e-mail, daha fazla yazışma, daha fazla paylaşım, daha fazla iş, çok daha fazla.. Tanrım biraz daha ZAMAN….!! Yahu zaman orada, sen zamanın ne kadarını ne için kullanıyorsun, bir dönüp bakar mısın lütfen?

    İnsanlar, para ve çalışmaktan kafayı yemiş durumdalar. Hayatı bundan ibaret sananlar, küçüklükten beri, bunun için yetiştiriliyor, okutuluyor ve sınav kazanıp üniversiteye gitmesi bekleniyor. Çünkü PARA kazanması lazım, niye? Çünkü, büyüyecek ve Tanrım ZAMANNN diyecek. Al işte zaman orada bir yere gitmiyor, sen hayatını çalışmaya adadığın için dışarıda yaşayacağın güzellikleri görmüyorsun, tercihlerini zamanı adil kullanmaya değil, kendi önemli diye adlandırdığın seçeneklere göre seçiyorsun.

    Bir gün 24 değil de 48 saat olsaydı, sanıyor musun ki daha az çalışıp daha çok zaman sana kalacaktı. Yaşadığımız kapitalist düzel seni 24 Saat çalıştırırdı, geri kalan zamanda da bir şey yapmanı sağlar, yine sömürmeyi bilirdi. Önemli olan bir günün kaç saat olduğu değil, o dilime senin ne sıkıştırdığın. Hayat akıyor gidiyor, zamanı tutamaz, satın alamaz ve geri getiremezsin, peki bu yapamayacağın şeye karşılık sen ne yapıyorsun? Önemli olan bu!

    "Molalarla birlikte günümün 9 saati iş yerinde geçiyor. Günde 5-6 Saat uyuyorum. Bana ortalama 8-9 saat kalıyor. Bunun içerisine kitap okumayı, kendime zaman ayırmayı, dizi-film izlemeyi, arkadaşlarımla görüşmeyi ve diğer şeyleri sığdırıyorum. Buna rağmen zaman isyanı yapabiliyorum. Çünkü yetmiyor. Bize zaman hiçbir zaman yetmeyecek bunu söylemek istiyorum... Yetinmiyoruz ki. 24 Saatimiz boş olsa yine yetmeyecek."

    "Zaman hiç yetmiyor!" (...) "Biraz daha zamanım olsa!" Böyle sızlanır durur beyaz adam. Sy.53

    “Gerçek Tanrı, Beyaz Adamın Tanrısı”

    Gerçek Tanrı derken neyden bahsediyorum? Her insanın inandığı kendi tanrısından bahsediyorum. Kendi isteği ile, kendi düşüncesi ile kabul edip inandığı Tanrı… Bir de Beyaz Adamın dayattığı Tanrı var! Ellerinde İNCİLler, dillerinde KİLİSE, İçlerinde ise paradan başka bir şey olmayan Beyaz İnsanlar… Kim bu beyaz insanlar, bizim topluluğumuz işte.

    Milyarlarca insanın inandığı bir şeyler var, bunların yanında inanmayanlarda var. Konumuz bir inanca karşılık hayır o yanlış, asıl Tanrın bak burada denmesi. İşte Samoa adasına giren beyaz adamlar tam olarak bunu yapıyor. Kendi gönül bağı kuramadıkları Tanrılarını, yerli halkın bağ kurduğu gerçek tanrıları ile yer değiştiriyorlar. Ve verdikleri vaazlar da dillerinden düşmeyen Tanrı, insan öldürmeye gelince, sömürmeye gelince, para işin içine girdiğinde bir anda puff oluyor ve uçuyor. Tanrı yok ki, çünkü Tanrı sana var, çünkü seni onunla korkutup kendisine köle yapıyor, çünkü onun üzerinden para kazanıyor, çünkü onun üzerinden seni hem maddi hem de manevi olarak sömürüyor.

    "...Ağzından Tanrı'nın adını düşürmemesine rağmen yüreği Tanrı'nın uzağında." Sy.98

    “Biz”

    Yaşadığımız çağ itibari ile daha fazla tüketiyoruz. Tüketimimizin sınırı yok. Her şeyin daha fazlasını istiyoruz. Çünkü yetinmeyi bilmiyoruz. Zamanı etkin kullanamıyoruz, para hiçbir zaman yetmiyor, manevi bir şeyler hissetmek yerine maddi yaklaşıyoruz her şeye, hayatımız markalar üzerinden kurulmaya başlıyor.

    İnsani yaklaşımlarımız azaldı. İnsanlar birbirine inanmıyor ve güvenmiyor. Herkes her şeyi yapabilecek kapasitede. Kimin ne yapacağını kestiremiyoruz. Bilmeden konuşuyor, fikir edinmeden yorumlar yapıyoruz. Bilmediğimiz her şeye yorum getirmeye çalışıyoruz. Geçmişe bakıp neler yaşanmış bakmıyor, geçmişin hatalarını tekrarlamamak bir kenara dursun, daha beterlerini yapıyoruz. Doğaya saygı duymuyoruz, her şeyi paradan ibaret sanıyoruz, birbirimizi aldatıyor, günlük hayatlarımıza devam ediyoruz.

    Avrupa, Amerika, Uzak Doğu … nereye giderseniz gidin, hangi tarih kitabını açarsanız açın, ballandıra ballandıra anlatılan keşif tarihleri ve ele geçiriş hikayeleri vardır. İşte o hikâyenin ve Beyaz Adam’ın nasıl gözüktüğünü, çağımızın hastalıklı düşüncesinin eleştirisinin nasıl yapıldığını anlamak ve bilmek istiyorsanız bu kitabı okumanız gerekmektedir.

    Tiavea’lı Tuiavii’ye ve Erich Scheurmann’a teşekkürlerimle.

    Kitabı okumanızı “önemle” öneriyorum…

    Keyifli ve bilinçli okumalar…
  • Küçük Prens herkesin dilinde olan kitap çok küçükken okuduğumu düşünüyorum fakat aklımda pek bir şey yoktu kitaba dair. Çok popüler bir kitap olması ve sıra arkadaşımın sindire sindire bir haftada okumuş olması hatta insanlar görsun diye sıranın üstünde sergilemiş olması beni düşündürmuştü. Okumam gerektiğini haykırır gibiydi herkes. Hiç bir tepki vermedim kitapçıdan o kitabı almadım mesela veya kitaplığımı karıştırmadım. Yakın zamanda başka bir arkadaşımın evine gittim ve okuması için verdiğim kitapları iade etti. Aaa o da ne Küçük Prenste o kitaplar içinde. Eve yürüdük beraber, karşıdan karşıya geçtik ve merdivenleri tırmadık böylelikle kitap nihayet masamın üstündeydi. Orada, o anda mutlu muydu bilemiyorum ama ders çalışırken gözüme iliştiğinde çok sıkılmış görünüyordu. Gezeğeninde olduğu gibi çok yalnızdı üstelik bir çiçegi de yoktu. Onu üzmememek ve benimde dersten kaytarmam adına bir kaç bölüm okudum. Saatler ilerledi bir test çözdüm 2 bölüm okudum böylelikle kitap bir güne bitti. Küçük Prens nasıl bir kitaptı derseniz benim için zamansızdı hayatımızda hergün karşılaştığımız tiplemeleri anlatıyordu. Küçük Prens sanatçıydı diğerleri zanaatkardı. Zekanın monotonluktan sıkılmasıydı. Yazar da çok sıkılmış olmalı ki hayal dünyasında kalemiyle tura çıkmıştı.
  • “Bireysel öğrenmenin de toplumsal eşitliğin de okullaşma ritüelleriyle artırılamayacağını anlamadıkça eğitimde bir reform söz konusu olamaz.” (s:55) Toplumsal eşitliği sağladığı varsayılan ve hatta dayatılan okul kurumunda, öğrenciler türlü kalıplara konuluyor, etiketleniyor ve etiketlerine göre davranılıyor. Toplumsal eşitsizliğin meydana geldiği ilk ve belki de en önemli kademeye okul diyebiliriz. Okul kurumu vaat ettiklerini yerine getirmediği gibi, insanları daha çok ayrıştırıyor, ayrıştırmakla da kalmayıp bu adaletsizliğe, bir alternatifi olmadığı için, mecbur bırakıyor. Biz insanlar, gözümüzün önünde yıllardır süregelen bu cehaleti okulla yenebileceğimizi düşünüp toplumumuzu okullaştırıyoruz. Kendi kapasitemizi, benliğimizde evrilmiş halde bulunan öğrenme becerilerimizi hiçe sayıp bir otoriteye bel bağlayarak boyun eğiyoruz. Kişisel gelişimimize hiçbir katkısı olmayan, günlük hayatımızda karşılaştığımız sorunları çözmemize zerre faydası bulunmayacak müfredatı yüceltiyoruz. Ateşe su taşıyan karınca olduğumuzu sanıyoruz ama fark etmiyoruz ki biz ateşin ta kendisiyiz. Cehalet ateşini söndürmek için ateşin temeline inmek, kaynağını bulmak yerine küllerden doğmakta olan kıvılcımlarla uğraşıyoruz.
    Okul kurumunun başka bir eksisi ise ne durumda olursa olsun, ekonomik arka planı ne olursa olsun tüm insanları eşit görmesi. Biliyoruz ki eşit olan her şey adil olmak zorunda değildir. Kurumun eşitlikten anladığı eğer buysa ve bu eşitliğin toplumda gerekli olduğuna inanılıyorsa, ki öyle görünüyor, bu bakış açısının acilen değiştirilmesi gerekiyor. Zira bahsedilen düşünce birçok açıdan yanlış. Biz her öğrenciden bir konuyu aynı hızda, aynı yöntemle ve aynı seviyede anlamalarını bekleyemeyiz. Her insanda ortak olan tek bir özellik vardır; farklı olmaları. İnsanın düşünce yapısından el becerilerine, sosyal çevresinden yetiştirilme şekline kadar her özelliği farklıdır; dolayısıyla, yapılması gereken iş için seçilen bu farklı insanlara fırsat eşitliği sağlanmalı ve tolerans gösterilmelidir. Lakin okul bunu yapmaz, yapamaz çünkü okulun bir müfredatı vardır ve okul, öğrencinin ne fiziksel ne zihinsel ne de ekonomik durumunu önemser. Merkezden verilen bir karar vardır ve bize sağlanan şartlar ne olursa olsun karara uymamız beklenir.
    Bir karar vardır ve bu karara uymamız beklenir dedik; bu karara uy(a)madığımızda ise başarısız olarak etiketlendiğimizi de söylemeden geçemeyeceğim. Sorunsuz işliyormuş gibi görünen sisteme bakıldığında, herkesin ağzında dolanan “iyi yerlere gelmek” sözünü görüyoruz. Bizim bu adaletsiz eşitliğe katlanmamızın tek sebebi diploma sahibi olmak zorunda oluşumuz. İyi bir üniversiteden alınmış diploma, iyi bir meslek, iyi bir maaş…Otorite bizi ancak bunlara sahip olduğumuzda insandan sayıyor. Hayatın karşımıza çıkardığı zorlukların hepsine kalkan olarak sertifikalarımızı, diplomalarımızı kaldırabileceğimiz kadar hayal gücüyle işleyen bir dünyada yaşıyor olsaydık eğer, maruz kaldığımız zorunlu ve zorlayıcı eğitime razı olabilirdik. Ama ne dünya Harikalar Diyarı ne de biz Alice’iz.
    Diploma, derece, sertifika arzusunun da bir nedeni var elbette; toplumcu otorite. Bizim üniversiteyi bitirmemizi bu kadar istemelerinin nedeni iş gücüne sağlayacağımız katkı. Yine ve yeniden, mental ve fiziksel sağlığımızın, ekonomik statümüzün hiç önemi yok. Kişisel gelişimimizin, bireysel bilgi edimimizin yok sayılıp el becerilerimizin
    sömürülmesine göz yumuyoruz. Eğitimle ekonominin bağıntılı olduğunu inkar edemeyiz lakin ekonominin gelişimini sadece eğitime dayamanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Madem eğitim sistemini geliştiremiyoruz, var olan sistemimizle istediğimiz sonuçlara ulaşamıyoruz; o zaman kalkınmayı sağlayacak her şeyi eğitime yüklememeliyiz. Zamanında bitirilemeyen okullara ve bulunamayan işlere alternatif sunabilen toplumdan, ekonomik kalkınmayı sağlayacak, eğitimin zorunlu olmadığı alternatifler sunması da haliyle beklenir.
    Sonuç olarak, okullulaştırmanın faydaları adına sunulabilecek yegane faktör, fırsat eşitliği sağlandığı takdirde, verilecek teorik ve pratik bilgilerin bireyin, gelişiminin büyük bir kısmını tamamlamasını sağlaması olacaktır. Fırsat eşitliği sağlanmazsa, müfredatta sadece teorik bilgilere yer verilip el becerileri ve hayat deneyimi önemsenmezse, okullulaştırmanın toplumların süreğenliğini daha ne kadar sağlayabileceği meçhuldür.