• Hayatımızda ki herşey kaderin şansı ise nasıl var oluyor yaşamlarımız. Oturduğumuz her an nasıl oluşabilir. Gördüğümz bütün renkler nasıl bu kadar canlanabiliyor suratlarımızda. Bu kadar dünyevi zevksizlikten bahseden insanlar nasıl dönüşebiliyor acı tatminine anlam veremiyorum. Çagrım beklemekten yorulmaya devam edipte, halen sonsuzluğu sorgulayanlara.!
  • Eyvah kitap!

    Kitabımız kısa kısa hikâyelerden oluşuyor. Hikâye diyorum ama aslında hayatımızda hemen hemen her gün başımıza gelip bizlere önemsizmiş gibi görünen ve bir o kadar da insanı kitaptan, kitap okumaktan soğutan meselelere değiniyor yani güzel bir farkındalık oluşturuyor diyebiliriz.

    Bilirsiniz insanlar ne okursa, ne izlerse o konuda uzmanlaşırlar, onun içindir ki hemen hemen tüm vatandaşlarımız ya siyasetçidir, ya bilim adamı ya da din hukukçusudur. Hani 2 – 3 tane felsefi romanı okuyup aşk romanları okuyanları küçük görür, popüler kültür vs. diye laflar söyleriz ya işte kitap genel olarak bu ve benzeri konulara dikkat çekiyor. Tabii ki belli başlı yazarlar ve eserlerin okunması şarttır ama her bu tarz kitap okuyanı eleştirmek, yermek veya küçük düşürmek kesinlikle doğru olarak görünmemesi lazım ve yine eminim ki okunulan o klasiklerde, felsefi ve bilim kitaplarında da bunları öğrenmiyorlardır. Kimi klasik okumayı sever, kimi çizgi roman okumayı, kimi polisiyeyi kimi ise manga okumayı. Bir insan klasik vs. okuyorum diye karşısındaki kişiyi okuduğu kitaplara göre yargılayıp, bir tanım yapıyorsa ve kendi aklınca kısıtlı görüyor ise ya okunulan kitaplar işe yaramıyor demektir ya da yazarımızın da kitapta dediği gibi “Ben bilgili olmak, bir şey öğrenmek için kitap okumuyorum” sözü hem dolaylı yoldan doğrulanıyor hem de okuma amacı bu olmasa da bir şeyler öğrenmek için de okununca öğrenemediklerini göstermiş oluyorlar.

    Yeri geldiğinde zevkler ve renkler tartışılmaz deriz ama okunulan kitap türlerinde söylediğimiz bu sözü unutur, kendimizle de çelişiriz. Bana da bu tarz sorular geliyor maalesef, bu kadar roman okuyacağına bilimsel kitaplar okusana diye ama maalesef ki en son hangi bilimsel kitabı okudun diye sorduğumda da cevap alamıyor oluyorum. Ben öğrencilerimle aşk romanı da okuyorum, manga da okuyorum, klasik de okuyorum ve bunun sonucunda okuduğum her farklı türden de farklı farklı tatlar alıyorum. Keşke ama keşke sözde iyi bir şey yapıyormuş gibi görünüp etrafımızdakileri kitaplardan soğutmaktan vazgeçebilsek.

    Heyecan dolu güzel bir kitap okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum, seviyorum sonuçta. Kimi gerçekten bilgi sahibi olmak için okur, kiminin ise gerçekten de sığındığı bir liman olur kitaplar. Kaçış edebiyatı deriz ya hani, o da çok eleştiri alır bazı kesimlerden ama Tolkien’in de dediği gibi kaçıştan sadece gardiyanlar rahatsız olur. Kitaplar ve bazı türler, evet sığındığı bir liman olabiliyor çoğu kişilere, işte bu limanı veya limanları insanların elinden almak, almaya çalışmak niye? Bunu anlayamıyorum. Bu sorunun cevabını alabilsem, kibir değil de başka bir şey olduğunu öğrenebilsem belki bu kadar da büyük bir konu olmayacak. Edebiyat öğretmenleri mesela güzel bir edebi eseri ödev olarak okuturlar ve bu eserin de öğrenci üzerinde büyük bir etki oluşturmasını beklerler. Peki sizce de her öğrencinin o hep okutulduğunu bildiğimiz eseri beğenmesini beklemek, onu çok sevip elinden bırakamayacağını düşünmek yanlış değil mi? Bazı ebeveynlerimiz tarafından da “Çabuk ders çalış” mantığında kitap okuması istenilir, bunu da çok merak ediyorum gerçekten çocuğu kitap okumaya teşvik ediyor mu yoksa soğutuyor mu diye…

    Kitap hakkında son diyeceklerim ise ilk bakışta çocuk kitabı gözükebiliyor ama kesinlikle yetişkinlere ve eğitimcilere yönelik ve muhakkak da okunması gereken bir kitap. Tavsiye edilir.
  • Nasılda çabucak bittinn. Ahh Lennie saf iyi yürekli koca adam. :( Çok severek okudum. Kah güldüm, kah üzüldüm ... kitabın son sayfası olmasaydı dedim okuduktan sonra. Okumaya çok geç kaldığım kitaplar arasına girdi iyi ki okumuşum . Fakirler ve zenginler, beyazlar ve zenciler , iyİler ve kötüler ayrımı hep olucak hayatımızda malesef... Hayelleri olmalı insanın gerçekleşmese bile...
    ‘’’Tavşanlara bakmama izin vericekmisin ‘’
  • kitabın bende bıraktıklarını özetleyecek olursam; kitap içinde aslında birçok ülkede hatta kanımca kendi ülkemizde devlet büyüklerinin kurmak istediği düzen var. Şöyle ki bir çok ülkede hayatı körü körüne birilerine inanarak yaşayanlardan öte kitap okuyan,sorgulayan,araştıran insanlar ülkeyi yönetenler tarafından iktidarları için tehlike olarak görülüyor. Kitapların yakıldığı,insanların etraflarında ne olup bittiğini bilmediği, geçmişlerini merak etmediği, dolayısıyla gelecekleri konusunda hiçbir kaygı taşımayan, düşünmeyen, sorgulamayan bir kitle ortaya çıkıyor ve televizyon onların bu yolda olmazsa olmazları.1951 yılında basılmış bir kitap sanki birkaç yıl önce basılmış gibi televizyonlardaki saçma programlarla uyuşturulan insanları konu alıyor, gerçekten muazzam.ve Clarisse Mcclellan. guy montag’ın arkasından “bay montag mutlu musunuz?” diye bir soru yöneltir ve bu soru ile birlikte guy montag’ın aklına şüphe tohumları ekilir. hayatımızda bazen durup düşünmemizi sağlayan clarisse mcclellan gibi insanlar olması dileği ile.
  • Bende herkes gibi çok şey kaçırdım yaşamım boyunca, aşırı eğlenceli çocukluk anıları, çılgın gençlik hikâyelerim olmasa da kıymetli duyguları da hissedebildim çok şükür. Yıllar yıllaaar öncesine dayanan tanışıklığımız sonucu harika bir kız kardeşim oldu benim de. İnsanın kendi seçimi ile edindiği kardeş çok daha başka oluyor nedense. İyi ki beni seçmişsin, iyi ki benden hiç bıkmamışsın, dertlerimin en koyu olduğu zamanlarda bana güzin ablalık edip dertlerime derman olan, derman bulmaya çalışan, cesaretimi kaybettiğimde bana cesaret veren, canım sıkkın olduğunda çılgınlıkları ile yüzümü güldürmeye çalışan ve güldürenim :) benim canım kardeşim :)) evet bu kitabı benim kız kardeşim bana teeee Antalyalardan gönderdi. Hemde tam kitabı alaya karar verdiğim zamanda :) Hiç bir şey anlatmadan içinizi bilen, uzakta da olsa yanınızdaymış gibi hissettirebilen kıymetli insanlar hiç eksik olmasın hayatımızda :)
    Sende benden hiç eksilme MCA :D

    Tabi tüm bu duygularla kitabı okuyunca ayrı bir sevdim ben bu kitabı, İclal Aydın'ı hep şiirlerden bildiğim için sanki kitabın bir noktasında seslendirme yapacak gibiydi.. Bence çok güzeldi bu kız kardeşler, beklentiler, anlatılanlar, saklananlar, sebepler, sonuçlar hepimizin hayatı fazlasıyla zorlu... Bu zorlukları hafifletebilecek, dertlerinizi paylaşabilecek, yer geldiğinde sizi cesaretlendirecek, yüzünüzü güldürecek, kan bağı olsun ya da olmasın bir kardeş lazım. Benim sonradan kazandığım bir kız kardeşim bir de ablam olduğuna göre şanslı grup içindeyim.

    Umarım bende önce Cerencim, sonra da Tuuba Aplam için iyi bir kardeş olabilirim.

    işte ben bu kitabı okuduktan sonra sadece bunları düşünebildim. :))
  • 1K’da incelemesi en çok yapılan eser hiç şüphesiz Kürk Mantolu Madonna..
    Benim için de ayrıcalıklı bir yeri olduğu için ilk incelememi Madonna üzerinden yapmak istedim.
    Zaten Sabahattin Ali’nin ilk kez kalemiyle tanışmam da Madonna ile oldu.Herkes gibi benim de bir takım ön yargılarım mevcuttu.Ama bu kitabın popüler olmasından dolayı değil, isminden kaynaklıydı.
    Daha sonra kitabı okumaya başladığım ilk sayfalarda bu ön yargımdan büyük bir utanç ve hicap duydum diyebilirim.
    Zira yazarımızın kullandığı dil ve üslup
    o kadar sade ve duru ki, insanı büyüleyip hemen etkisi altına alıveriyor .Uzun uzadıya betimleme yapmaktan kaçınarak vermek istediği mesajı açık ve anlaşılabilir bir biçimde okuyucuya aktarıyor.En vurucu kısımlar ise;Hiç şüphesiz insan ilişkileri üzerine yaptığı analizlerdi..

    Eser de iki farklı hikaye olduğunu söylemek mümkün.Bunlardan ilki küçük bir burjuva ailesinin iç yüzünü tahlil edip, toplumun ön yargısını konu alırken;İkinci hikaye ise imkansız ama tutku dolu bir aşk hikayesine ve yabancılaşma temalarına yer veriyor..

    İlk hikayede anlatıcı Raif beyi dış görünüşüne bakarak sıradan ve vasıfsız biri olarak nitelendirip ön yargılı bir yaklaşım sergiliyor.Daha sonra onu yakından tanıma fırsatı bulunca aslında onun hiç de düşündüğü gibi alelade biri olmadığını anlıyor.Buna ek olarak Raif efendinin iş yerinde maruz kaldığı davranışlar ise;Ön yargının harekete dökülmüş hali yani dışlama durumu vardı.

    Raif efendiyi biraz, Dostoyevski’nin yer altı adamıyla bağdaştırdım desem yeridir.Her iki karakterde de dıştan sessiz bir kabulleniş gösterip, içten isyan halin de olma durumu vardı.Bundan farklı olarak yer altı adamında ki kendini küçük görme halinde ki öfkeye dönüşen saldırgan farkındalık, Raif efendi de umursamaz ve çelebice bir kabulleniş olarak karşımıza çıkıyordu.

    Zaten şöyle bir bakıldığında Sabahattin Ali ve Dosteyevski toplumu baz alarak yazan yazarlardır.Şöyle bir iddiada da bulunmak istiyorum; Şayet Dosteyevski yaşıyor olup, Madonnayı okuma fırsatı yakalasaydı şüphesiz en sevdiği eserler arasında yerini alırdı:)

    Raif beyin aile yaşantısına gelince ilişkiler çok kopuk ve sevgisizdi.Hatta öyle ki, kendi içlerinde bir yabancılaşma durumu bile vardı .Bunu bir alıntı ile açıklamak istiyorum... “İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtırlar. Bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi, birtakım yabancılar beslemekti.”

    Maria puder’den sonra haksızlığa uğradığını düşündüğüm bir diğer karakter Mihriye hanım oldu..
    Onu sevmeyen bir eş, kibirli çocuklar, pasif bir kız kardeş ve egolu bir enişte Ev ortamı Nuh’un gemisini aratmıyordu her türden insan vardı..Her neyse..Konuya dönecek olursam kadıncağız evde hizmetçi konumundaydı.Herhangi bir değer görmeden sadece kullanılıyordu.Nasıl bir iç dünyası vardı kimbilir...

    Ve Maria Puder..Düşünce yapısına hayran kaldığım kadın..Güçlü ve dominant bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.Hatta feminist bir eğilimin varlığından dahi söz edilebilir.Söylediği şu sözler bunu destekler nitelikte;

    “Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? sırf böyle en tabii hakları imiş gibi insandan birçok şeyler istedikleri için... beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil... erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki... kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini farketmemek için kör olmak lazım. herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kafidir. kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçemiyorlar. bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek... biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey veremeyiz... ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum."

    Maria puder, bir bakıma Raif efendi’nin istediği ama bir türlü olmak için cesaret gösteremediği bir kişiliğin tanımı gibiydi.Aradığı özgürlüğü kitaplardan sonra puder’de bulmuştu.
    Belki de Türkiye’ye dönmek yerine onun yanında kalmayı seçseydi, (çünkü her durumda ikinci bir seçenek vardır.)yabancılaşma ve silik bir karakter olma durumundan kurtularak iradeli bir karakter olabilirdi..
    Ama o gitmeyi seçerek kendine çizilmiş sınırlarda yaşamaya mahkûm oldu.Ve Maria Puder’in mektupları kesilmesi durumunda onun kendinden vazgeçtiğini ve başka birini bulduğuna dair peşin hüküm verme gafletine düşerek pişmanlık duygusunu da hayatına dahil etti.
    “Beni çağır, nereye istersen gelirim Raif.” Diyerek güvence veren bir kadın böyle bir şey yapmaz.Bu noktada soruyorum;
    Yere göğe sığdıramadığı Madonnasın’dan nasıl, bu kadar çabuk vazgeçebiliyordu?
    Neden, sebebini sorgulayıp araştırmadı?
    İhtimaller üzerine düşünmek yerine kolay olan peşin hüküm vermeyi seçti.
    Bu karakterine tezat bir davranıştı.Tıpkı kendisine kurduğu küçük dünyada hapsolmayı özgürlük olarak gördüğü parodaksta olduğu gibi.


    Hayatımızda ki bazı olgular elimizde olmadan gerçekleşse de çoğu zaman yön vermek bizim elimizde oluyor.Buna ön yargılarımızdan kurtularak başlayabiliriz.
    Son olarak bu eserden çıkardığım en iyi sonuç;
    “İnsanlar arasında ki ana engel din, dil ve ırk değil;Önyargı..
  • Sizce 21. yüzyılda insanlığa yönelik başlıca tehdit nedir: kamusal/kişisel finansal erimeler, ülkeler arası nükleer savaşlar veya altından kalkılamayacak kadar etkileyici olan ekolojik felaketler? Yazar Yuval Noah Harari'ye göre cevap, yukarıdaki seçeneklerden hiçbirisi değil. Tüm bunların yerine, en büyük varoluşsal mücadelemize yönelik tehdit bugünkü adıyla “Dataizm” olarak bilinen (tekno-din) den gelecektir. Hala ikna olmadınız mı? O zaman hep birlikte incelemeyi okumaya devam edelim.

    Yola “önemsiz bir hayvan” olarak çıkan Homo sapiens, tanrılar katına ulaşmak uğruna kendi sonunu mu hazırlıyor?

    İsrailli bir profesör olan Harari, dünyada en çok satan Homo Sapiens kitabıyla, biz insanların dünyayı fethetmek için 6 bin yıllık hikâyeler ile bilinçli bir şekilde, kolektif mitleri (tanrılar ve para gibi) kullandığımız konusunda dünyanın dikkatini çekmeyi başarmıştır. Şimdi, Homo Deus kitabında, bu eski mitler, yapay zekâ ve genetik mühendisliği gibi yeni “tanrısal” teknolojiler ile birleştirildiğinde neler olabileceğini ihtimallini araştırıyor. Unutmayın; olasılıklar, onu hafifletmekten daha da ürkütücüdür.

    O zaman önce iyi haber ile başlamaya ne dersiniz? Biz insanlar binlerce yıldır esas olarak kıtlık, veba ve savaş hakkında endişelere sahiptik. Bu yazdıklarımın üçü günümüzde hala var, ama o zaman ile bu zaman arasında olan değişim (evrim) süreci sayesinde, bu az önce yazdıklarım biz insanlar için artık “yönetilebilir/çözülebilir” birer problem oldular. Benim için kitabı mükemmel bir şekilde ifade eden, etkileyici pasajlardan birisi: “Tarihte ilk defa çok yemekten ölen insan sayısı, gıdasızlıktan ölen insan sayısından daha fazla. Enfeksiyona bağlı ölümler azalırken yaşlılığa bağlı ölümler giderek artıyor; askerler, teröristler ve suçlular tarafından katledilenlerin toplamından fazlası kendi canına kıyıyor”. Eğer gerçekten hayatımızda böylesi endişelerimiz olmasaydı, bu temel konulara olan dikkatimizi, becerilerimizi ve sağduyumuzu nasıl keşfedecektik? Ve bunlardan daha da önemlisi, biyoteknoloji ve bilgi teknolojisinin bize vermiş olduğu bu muazzam güçleri nasıl ele acaktık?

    Harari, binlerce yıldır biz insanlar için otoritenin tanrılardan geldiğini düşündüğünü; daha sonra, modern çağda, bu otoritenin, insanlık olarak bilinen felsefeyle (insan deneyiminin tüm anlayışların anahtarı olduğuna dair inanç) giderek tanrılardan insanlara kaydığını ifade etmektedir. Şimdi, günümüzde yüksek teknolojili yeni değişimler yaşanmakta ve Silikon Vadisi peygamberleri olarak bilinen tüm bu uzmanlar, algoritmaların ve büyük verilerin otoritesini meşrulaştıran yeni bir evrensel anlatı yaratmayı amaçlıyorlar. İşte bu yeni akımın adı: Dataizm’dir.

    “Bilgi en önemli iktisadi kaynak haline geldikçe savaşların karlılığı da azaldı; ve savaşlar, hala eski usul hammadde ekonomileriyle yürüyen Ortadoğu ve Orta Afrika gibi belirli bölgelerle sınırlanmaya başladı” (s.27)

    Ya da Harari'nin ifade ettiği gibi: “21. yüzyılın başında ilerleme treni bir kez daha perondan ayrılmak üzere. Bu belki de Homo Sapiens isimli perondan yapılacak son sefer olacak ve treni kaçıranların ikinci bir şansı olmayacak. Trende bir yeriniz olsun istiyorsanız bu yüzyılın teknolojisini, özellikle de biyoteknolojiyi ve bilgisayar algoritmalarının gücünü kavrayabilmeniz gerekiyor.” (s.286). Eğer bunu başarabilirseniz, “yaratılışın ve yıkımın ilahi yeteneklerinden” daha az bir şey elde edemezsiniz (dolayısıyla kitabın başlığı), geride kalanlar “yok olmaya gerçeği ile yüzleşecek”. İşte tam bu noktada aklıma Elysium filmi gelmedi değil. Hollywood aslında burada biz insanlara geleceğe dair bilgileri ve olacakları önden paylaşan bir messenger (haberci) gibi görünüyor. Çoğumuz belki bunu kabullenmek istemesek de, yıllar öncesinde izlediğimiz tüm bilim-kurgu ve buna yakın tarz filmlerde gördüğümüz o teknolojiler ya da senaryolar bir bir gerçek olmadı mı???

    “Tarih boyunca tanrıların her şeye muktedir olmaktan çok, canlı varlıklar tasarlamak ve yaratmak, kendi bedenlerini değiştirmek, çevreyi ve havayı kontrol etmek, uzaktan iletişime geçebilmek ve zihin okumak, yüksek hızlarda seyahat etmek ve tabii ki ölümden kaçarak sonsuza kadar yaşamak gibi belirli süpergüçlere sahip olduğuna inanılırdı. İnsanlar da tüm bu kabiliyetlere, hatta daha fazlasına sahip olmanın peşindeler” (s.59).

    Tüm bunlar biz insanlara biraz hayalperest bir düşünce gibi geliyorsa da, Harari ürpertici senaryolarını zor gerçekler ve en son bilim örnekleri ile destekliyor ve biz okurlarına sunuyor. Beynimizin ve bedenlerimizin çalışması ilgili yapılan bilimsel araştırmalar, duygularımızın manevi bir niteliğinin olmadığını, aksine, binlerce yıllık evrimin programladığı biyokimyasal algoritmaların sonucu olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, biyolojik anlamda hayatımızın akışını değiştiren önemli kararları vermek için “özgür irade”’mizin olmadığını ifade ederler. Bu nedenle, bilimsel araştırmacılar ve veri sahipleri, gelecekte her şeyi kapsayan bir veri işleme sistemi oluşturmamız gerektiğine, “her türlü bilgi ve kaynağa internet üzerinden erişerek” ve insanlığı bu şekilde birleştireceğine inanırlar. Türkiye’de yaşıyor olsak da, son zamanlarda sıklıkla neyi duyuyoruz: “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet İçin Evet”. Böylesi bir sloganın ileride düşünülen ve istenilen yeni bir dünya düzeni için biz insanların önüne tercih olarak gelmeyeceği ne mümkün?!

    Bakın, zaman zaman farkında olmadan neler yapıyoruz. Çevrimiçi olarak olağanüstü miktarlarda önemli kişisel verilerimizi, resimlerimizi isteyerek ve kendi rızamız ile ikinci, üçüncü şahıslara ve hatta genel kitlenin kullanımına açıyoruz. Hayatımız ile ilgili aldığımız en önemli tıbbi kararları, giderek artan hastalıklara ait bilgileri doktorlarımızın bilinçli tahminlerine bırakmıyor, ama hiç bilmediğimiz bir bilgisayar yazılımına danışarak, sonuca varmaya çalışıyoruz ve o sanal yazılıma daha çok güveniyoruz. Neler yediğimize kadar paylaşıyor, yer bildirimlerinde bulunuyoruz. Amazon ve benzeri siteler hangi kitapları sevdiğimizi bazit bir kodlama ile daha iyi biliyor. Sosyal davranış, düşüncelerimiz ve cinsel ilgilerimizden dolayı Google ve Facebook ne tür aktivitelerden hoşlandığımızı, hangi partiye oy vereceğimizi ve hatta evlilik partnerimizin nasıl birisi olabileceğini bile tahmin edebiliyor, bizlere buna göre tekliflerde bile bulunuyor. Tüm bu yaptıklarımızın farkında olmadan, sosyal olarak bir nevi sanal profil oluşturuyor ve gelecekte bize karşı olumlu ya da olumsuz yönde etkileyecek kişisel veri tabanı izleri bırakıyoruz !!! Bu resimlerin, görüşlerin, düşüncelerin, davranışların ileride bir iş başvurusu esnasında ya da emin adımlar ile tırmandığımız kariyer basamaklarında önümüze olumsuz bir şekilde servis edildiğini düşünsenize… Korkunç değil mi?! Gerçekten korkunç! Homo Sapiens üzerinde total kontrol…

    “Bu beklenmedik teknolojik bolluk içinde hiç çaba göstermeseler bile işe yaramayan kitleleri beslemek ve desteklemek mümkün olacaktır. Peki hepsini nasıl meşgul edip memnun edeceğiz? İnsanlar bir şey yapmazlarsa delirirler. Tüm gün ne yapacaklar? Sunulan çözümlerden biri uyuşturucu ve bilgisayar oyunları olabilir” (s.340).

    Bir tarihçi olan Harari aslında, insanlığın nereye gittiği konusunda parlak, özgün, düşündürücü ve önemli bir çalışma yapmak için birçok disiplini -felsefe, teoloji, bilgisayar bilimi ve biyoloji dâhil- teorileri ve verileri bir araya getiren entelektüel bir yazardır. Geleceği tahmin edemeyeceğimiz konusunda biraz olsun ısrarcı davranıyor ve senaryoları tahminlerden ziyade, olasılıklar olarak bizlere aktarıyor. Ayrıca, kısa ve orta vadede mülteci krizi ve küresel ısınma gibi konulara odaklanmamız gerektiğini biz okurlara işaret ediyor. Bu sebeptendir ki, yakın coğrafyamızda olanlara da ufak dokunuşlar yapmaktan kaçınmıyor.

    “Allah’tan korkan Suriye, seküler Hollanda’dan çok daha şiddet dolu” (s.233)

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~