• 280 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bana göre en başarılı eserler insanı derinden etkileyen, sarsan kitaplardır. Bu eserler sadece okuyucunun beklentisini aşmakla kalmaz, onu farklı bir yerlere götürür. Zaten okuyucunun beklentisini aşmayı çoğu eser başarır, önemli olan okuyucuyu sarsmaktır, tüylerini diken diken etmektir. Korkutmak anlamında söylemiyorum. Mesela o kitaptaki karakterleri yanınızda hissedersiniz, sanki asıl yaşam, eseri okuduğunuz süre boyunca eserden ibarettir ve yaşadığınız şeyler eserde anlatılanlardır. Bambaşka bir yaşamı yaşamak da biz okuyucuları doğal olarak derinden etkiler. Bu açıdan düşündüğümde ben kitapları bizlere birden fazla yaşam sunan kapılar olarak görüyorum. Büyük bir koridordasınız, karşınızda onlarca kapı var. Birinden geçiyorsunuz başka bir hayatı yaşayıp ana koridora geri geliyorsunuz. Ama bazı eserler vardır ki, bu bağlamda size o 'ana koridorun' yolunu bile şaşırtır. İşte Don bu türden eserlerden biri. Sizi geçici (belki de daimi?) bir kayboluşa sürüklüyor.

    Hikayemiz genel olarak bir tıp öğrencisinin, asistanı tarafından, kardeşi olan ressam Strauch'u gözlemlemesi için göndermesinden ve bu tıp öğrencisinin izlenimlerini yazdığı günlükten ve mektuplardan ibaret. Yıllardır görüşmediği kardeşini sırf 'merak ettiği'nden dolayı gözlem yapması için öğrenciyi ressamın yaşadığı ıssız bir köye gönderen asistan, öğrencisinin yaşayacağı şeylerden elbette habersizdir. Öğrencisi hayatında görüp görebileceği en farklı insanla karşılacak ve hayatsal manada görüşleri alt üst olacaktır. Thomas Bernhard'ın ustalığı, karakterlerine tamamen kendini verebilmesinde de saklı bana göre. Aslında tüm yazarlar bütün karakterlerine kendileri can verirler, onların zihin yapısını bizzat yazarların kendileri oluşturur. Bu noktada önemli olan şey, yazarın kendini ne denli karakterinin yerine koyabildiğidir. Bernhard'ın bu konuda olağanüstü bir yeteneği var bana kalırsa. Gerçekten de bir tıp öğrencisinin gözünden hayata bakmış gibi oldum çünkü. Mesela kitabın baş kısımlarında bolca tıbbi terimler içeren benzetmeler kullanılmış. Hayata gelecekte sahip olacağı mesleğin ardından bakmaya yeni yeni başlayan genç bir öğrencinin bu bakış açısı bir nevi hayatı karşılama biçimi olarak görülebilir elbette. İşte bu karşılama biçiminin gerçekçiliğidir önemli olan.

    Eserde beni etkileyen şeylerden bir başkası ise üstte de bahsettiğim gibi Bernhard'ın bir karakteri yaratması değil, bir nevi o karakter haline gelmesi; karakteri yaşayarak anlatması, kendini tam olarak verebilmesi. Öğrencimiz öyle bir insan ki, insanların dirilerinin ölülerinden daha tiksinç olduğunu söyleyecek kadar bir meslek düşkünü. Genç anlatıcımızın ressamla tanışana dek olan kısım aslında çok kısa. Ama bu kısacık bölümde dahi birçok derin öğe bulunuyor. Daha sonrasında ise Bernhard ressamımız üzerinden bir hayat sorgulaması yapıyor bana göre. Belki de bir hayat sorgulaması bile olamayacak bir serzenişte bulunuyor, ressamın ağzından?

    Bir insan tam anlamıyla olmasa dahi, birazcık da olsa dıştan, bir başkası tarafından ifade edilebilir mi? Zihinsel olarak, fiziksel değil. Kelimeler, kullandığımız cümleler tarif edilen kişiyi az da olsa tanımlayabilir mi? Kelimelere sığabilir mi bir insan? Ressama göre bunların cevabı hem evet hem hayır. Öncelikle size kendisinden bahsetmek istiyorum. Ama bu hiç kolay olmayacak. Ressamla ben de bir okur olarak tanıştıktan sonra, onu herhangi bir cümle ile tanımlamak bile anlamsız bir ifade olarak geliyor bana. Anlamsız bir çabalama gibi: Yüzme bilmeyen bir insan denizde çırpınırken nasıl bir kararsızlık hissediyorsa şu an bende de aynı duygular var bu konuda. Hikayemizdeki anlatıcımız bile ressamı tanımlamanın imkansızlığı içersinde çırpınırken, "şu an ressam hakkında bir şey söyleyecek olsam ne diyeceğimi bilemezdim" şeklinde kendini ifade ederken (belki de 'ifade edemezken') ressamı bizlerin anlaması mümkün olabilir mi? Belki de anlatıcımızın ressamı 'anlayamayışı' üzerinden anlayabiliriz ressamı. En azından buna çabalayabiliriz.

    Her türlü kavramı kendine göre yeniden şekillendiren bir kişi düşünün. Bunu gündelik hayatımızda hepimiz yapıyoruz elbette. Ama bu şekillendirmeyi her defasında aşırı bir derinlik ve mistisizm ile yapan birini hayal edin. Yeni bir kelime söyleyen, sonra yasaklı bir kelime söylemiş gibi bir anda duran, bu kelime hakkında ve bu kelimenin yarattığı domino taşı etkisi gibi olan düşüncelerle mücadele eden bir kişilik. Yaptığı tüm resimleri sobada yakan, gerekçe olarak da sahtekarlıktan nefret ettiğini söyleyen bir ressam. Oldukça karmaşık bir kişi olarak görünse de, insanların normal yaşantısında kabullenemediği veya kabullenmek istemediği birçok şeyi baştan kabullenmiş biri. Günün birinde artık kendisinden bir şey çıkmayacağını anlayınca kendi mesleğinden 'kendini afaroz etmiş'. Başta her insan gibi buna inanmak istememiş elbette, çünkü hayatımızda zevkle yaptığımız bir şeyin artık bize zevk vermediğini ve onu artık beceremediğimizi ilk başta kabullenemeyiz kolay kolay. Bunu ve bunun gibi birçok şeyi kabullenmenin acısını zamanında tüm benliğinde derinlemesine yaşamış olan bir sanatçı.

    Kitapta birçok sıra dışı anlatım yöntemi mevcut. Mesela fiziksel bir betimleme ile soyut bir anlamı karşılama buna bir örnek olarak verilebilir. Bazı insanların kelepçelere sahip olduğunu, ama bunun asla kopartılmadığını, işte tam da bu yüzden görünmediklerini ressam bizzat kendisi ifade ediyor. Çünkü ressama göre alışılagelmiş ve her zaman yapılan bir şey aslında hiçbir zaman yapılmamıştır. Bu gibi birçok cümle kuruyor ressam. Zıtlıklarla anlamı karşılanmaya, belki de ucu açık bırakılmaya çalışılmış düşünceler silsilesi. Peki her zaman yapılan bir şey nasıl olur da hiç yapılmamış olur? Bu cümleyi ilk okuduğumda ben de kendi içimden, tıpkı anlatıcımız gibi pek bir şey anlamadım. Ama kitapta ilerledikçe, anlatıcımızın ressamı 'anlayamayışından' yola çıkılmasıyla birçok şeyi tahmin edilebilir kılma ihtimali doğuyor. Bu tıpkı iyi olan bir şeyi kötü olana bakıp daha da kesin hale getirmeye çalışmak gibi bir durum. Her zaman yapılan şey, herhangi bir eylem ya da düşünce, bizi bir normalleşme sendromuna sokacağı için o şeyi aslında yapmamış gibi oluruz. Çünkü hayatımızda yarattığı bir nevi 'çıkıntı' etkisine alışmış oluruz ve bir süre sonra otomatikleşiriz, bir zamanlar hayatımızda pek bir yeri olmayan şeyi benimsemiş hale geliriz. Bu açıdan da benimsemek ve alışmak kavramları ressama göre bir hiçtir. Alışılan bir şey hiçbir şeydir ve hiçbir zaman yapılmamıştır. Benimsenmiş olan bir düşünce hiçliktir. Artık bir hiç haline gelmiştir. Bir noktadan sonra bu hale gelmiştir ama geçmişi de kapsamıştır; çünkü biz insanlar geçmişi ancak 'şimdi' ile değerlendiririz.

    İnanır mısınız, ressam hakkında yazacağım tüm cümlelerde "belki de" ya da "muhtemelen" gibi belirsizlik içeren kavramları kullanmaktan kendimi alamıyorum. Çünkü ressam öyle değişken bir kişiliğe sahip ki okuduğunuzun (çünkü bize de onu anlatıcımız anlatıyor; ki o da her şeyi ressam hakkında ne söyleyeceğini bilmeyerek ifade etmeye çalışıyor) ve anladığınızın tam tersi bir kişiliğe de sahip olabilir. Bunu okurken siz de fark edeceksiniz ki, bir insanın; özellikle ressamın kişilik olarak resmini çizmek imkansız hale geliyor bir noktadan sonra. Yapılan şey anlaşılmış olan nadir şeylerin üzerinden defalarca geçmek oluyor, tam olarak anlama ümidi ile. Ve yine özellikle ressam ile tanıştıktan sonra bu anlama olasılığının imkansız olma ihtimalini düşünmeden edemez hale geliyorsunuz. Anlamak bile salt kritik mesele iken, bu anlama eyleminin de imkansız hale gelebileceği düşüncesi. İşte, Bernhard bizleri derinden sarsıyor.

    Ressamın en nefret ettiği şeylerden biri olarak nitelediği bu benimseme kavramı, onu sürekli olarak bir duygusal devinim halinde yaşamaya itmiş, belki de? Öyle ki, anlatıcımız birçok yerde ressam kadar heyecanlı ve tedirgin olmadığını söylüyor. Bir ihtimalle, hayatın asıl getirdiği şeyler beraberinde daimi bir heyecan ve tedirginlik de getiriyor ressama göre. Nitelediği gibi bir hiç haline gelmemek için kurmuş olduğu bir savunma mekanizması gibi görünüyor bu. Tutarsızlık mekanizması. Zıt kavramların bir aradalığı. Ressamdaki tek tutarlılık genç anlatıcımızın da bahsini ettiği gibi her zaman tutarsız olması. Tutarsızlık da beraberinde bir insanın kendisi ile çok fazlaca çelişmesi sonucunu doğuruyor. Bu yüzden ressama bir anlamda 'tutarlı bir tutarsızlık içindeki çelişki insanı' diyebiliriz, belki de. Kitapta da ressam çoğu kez birbirleri ile çelişen düşünce akışlarını dile getiriyor. Gerek bunlardan salt çelişki olarak ayrı ayrı, en ince ayrıntısına kadar bahsederek, gerekse de konuşmasının tamamını bir çelişki haline getirerek. Bir çelişki insanından bahsetmek de çelişki yaşamadan mümkün olabilir mi diye sormaktan da kendimi alamıyorum. Mesela acaba şu anda inceleme yazmaya çalışırken de yaptığım şey bu mu? İşte bu da bir Bernhard etkisi. "Kendimi alamıyorum" diye nitelediğimiz iç kemirici soruları insan zihnine salan bir usta; Thomas Bernhard.

    Çelişki beraberinde bir intihar düşüncesi de getirir mi? İnsanlar neden intihar eder? Çaresizlik? Çözüm arayışı? Bu anlamda ressamda intihara duyulan bir özlem söz konusu. İçinde bulunduğu daimi olan çelişki durumunun ve "kavramsız bir kavram" dünyasından kurtulmanın çözümü olarak bunu görüyor. Çünkü intihar çelişkiye yer bırakmaz. İntiharın çelişkisiz olmasını sağlayan biricik etmen ise ressama göre tüm çelişkilere son verebilmesi. Çelişkilere son veren şey mutlak bir 'çelişkisizlik' içersinde olmalı ona göre. Ona göre varoluşun kendisi bile ölümün bir provasıdır ve ressam yeterince çok prova yaptığına, artık zamanının geldiğine inanıyor. Ayrıca kendisini sonsuz bir hasta olarak görüyor. Sonradan kazanılmamış olan, insanın içerinde daimi olan ama insanın onu sonradan fark ettiği bir hastalık. Belki de sadece insanın kendisi tarafından fark edilen bir hastalık. Hiçbir doktor, psikiyatrist, psikolog tarafından anlaşılamayacak olan ve insanın kendisinden başka kimsenin anlayamayacağı bir hastalık. (belki de insanın kendisinin dahi anlayamayacağı bir hastalık?) Ona göre bu hastalık gençlikte asla fark edilemediğinden dolayı, gençliğe her zaman düşmandır. Bu hastalığı vücudunda 'adeta felsefi olarak' yayılan bir hastalık olarak tanımlar ressam. Bana göre bu hastalık da yine üstte sözünü ettiğimiz durum(suzluk).

    Aktarılan en iyi şeyler bile aslında 'daha az yanlış'tır. Doğru olarak tanımlanamaz. Kitapta bahsedildiği şekliyle böyle. Buna katılıyorum. Öncelikle, ressamın kendisinin sadece kendisi tarafından anlaşılması var, ki belki de ressam bile kendini tam anlamıyla anlayamıyordu, o çelişkiler denizi içersinde boğulurken? Sonrasında, anlatıcımız olan genç tıp öğrencisinin algıladığı, belki de aslından büyük bir nebze farklı ve tutarsız olarak nitelendirebileceğimiz (algılama biçimi en iyisi olsa bile doğru olamayacak, sadece 'daha az yanlış' olan) ressam var. Bunun sonrasında ise, anlatıcımızdan bizim anladığımız daha da yanlış olan algılama var, anlatıcımızın algılaması en iyisi olsa bile 'daha az yanlış' iken, bizim bu daha az yanlış olandan öğrendiğimiz de aslında çok daha yanlış olacaktır. Ve son olarak, sizin de okumuş olduğunuz bu yazı; yani benim, anlatıcıdan zaten çok daha yanlış olarak algıladıklarımın bir toplamı var. Bu bağlamda sizin okuduğunuz asıl ressamın gölgesi dahi olamıyor bir nevi. İşte ressam (ya da Bernhard?) bizde bunu sorgulama ihtiyacı oluşturuyor. Bu açıdan, tek doğru olanın her şeyin yanlış olması mı yoksa bir insanın 'gerçek' halinin asla tanımlanamaz olması mı asıl sorundur?

    Bu gibi insanın zihnini kemiren rahatsız edici sorunlarla uzun zamandır uğraşmış bir insan düşünün. İşte ressam böyle bir kişilik. Zihninde yıllarca kesintisiz bir düşünce akışı olan bir insan. Ayrıca romanda her daim dehşet verici bir olayın olabilirliği hakim. Bu öyle bir biçimde dile getiriliyor ki yaşanabilecek olaylar, en sıra dışı olan şey bile olsa ressam tarafından normallikle karşılanmaya mahkum gibi sanki. İşte okuru da asıl dehşete düşüren şey bu; dehşet verici olayların normallikle karşılanma mahkumiyeti. "Bireyin buzul çağı parçalanışı"nın bir betimlemesidir Don belki de. Anlatıcımıza göre ressam, "bütün çöküşlerin bir arada nesnesi"dir. İnsanın fiziksel ömrü boyunca sürecek olan düşünce dünyasının en sonunda çökmeye başlamasının anlatımı. Nitekim ressamda da bu çöküş uzun zaman önce zaten başlamıştır. Bunun farkına varması onda gerçekten yaşlı olduğunu hissettiği anların başlangıcıdır bana göre. Çünkü ressam kendini birçok yerde yaşlı olarak tanımlar, ama anlatıcımız onun yaşından ya da kaç yaşlarında gösterdiğinden asla bahsetmez. Belki de yaşlı denilebilecek bir insan bile değildi? Ama yaşlanma, fiziksel yaşa değil zihinsel yaşa bağlıdır. Bunun en büyük kanıtı da elbette ki yine bizim biricik ressamımız.

    Sembolik ve temsili olarak düşündüğümde eseri, bazı zıt terimlerin çatışmasının açığında ortaya çıkmış olan bir kaos olarak görüyorum. "Bilesiniz", (tam da ressamın konuşma biçimi ile) ressamlık ve doktorluk temel mantıkta bazı yönlerden zıt mesleklerdir. Ressam ve anlatıcımızın asistanı olan doktor, ilk başta da bahsettiğim gibi, kardeştir. Ressamlık yaratmaya bağlı, somut olandan çok soyut olana dayalı bir meslek iken doktorluk ise somut olana dayalı bir meslektir. Bu açıdan, hayatın kendisi bile belki de bir zıtlık savaşından ortaya çıkan bir karmaşadır. "Bakınız", (yine ressamın konuşma arasında en çok kullandığı kelimelerden biri) bunun farkına kitapta somut ve soyut kavramının çatışmasının da bolca farkına varılıyor. Bu karmaşanın kendisi zaten insanın tüylerini diken diken ederken bir de ressamı anlamaya (ve şimdi de onu anlatmaya çalışmak -katlarca artan anlaşılmazlıkla- yeterince dehşet vermiyormuş gibi) çalışmak insanı büyük bir dehşete düşürüyor, "bilesiniz".

    Başta ifade ettiğim bir kitabın insanın tüylerini diken diken etmesi kavramını şu şekilde kullanmak bu eser adına çok daha yerinde bir kullanım olacaktır: Don, insanı tir tir titreten bir soğuğun dehşeti gibi bir eser. Bu öyle bir soğuk ki, uyuduğunuz anda sizi çoktan öldürmüş olacak olan bir soğuk, işte bu öldürücü soğuktaki uyku ile uyanıklık arasındaki belirsiz halin betimlemesidir Don, "bilesiniz"...
  • 252 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Görünmeyen kitabını önce tesadüfen tanıştığım ve beğendiğim Yalnızlığın Keşfi kitabı referansı ile okumaya başladım. Zaten biraz hayal gücü, biraz sürrealizm ve Paul Auster’ın akıcı dili sizi kendisine hayran bırakacaktır.

    Walker kitabın ana karakteri, başında kavak yelleri esen yirmilerinin başında bir genç. Columbia’da okuyor. Parlak bir çocuk. Walker’ın hayatında üç döneme tanık oluyoruz ilkbahar, yaz ve sonbahar. İlkbaharda  esrarengiz Margot ve onu niçin bu kadar desteklediğini anlayamadığı bir profesör ile tanışıyor; yazın ablasıyla aynı evde kalıyor ve sonbaharda Paris’e taşınıyor. Yazar tüm hünerlerini sergilemiş yazarken. Bölümlerin büyük kısmı otobiyografik birer mektup ve kısa hikaye gibi arkadaşına yazılmış. Yakın arkadaş olmamalarına rağmen ona açılma isteğini içinde duyan Walker bu üçlemeyi arkadaşına gönderiyor. Biz de hikayeyi bir süre arkadaşının dilinden dinliyoruz.

    Genç bir adamın hayatında başına gelebilecek ne varsa işte geliyor başına: Güzel bir iş fırsatı, edebiyata ve siyasete tutkusu, kendisinden büyük bir kadına abayı yakış, ve içindeki ateşte yana yana yine ateşin peşinde koşma isteği. Tesadüfler sadece tesadüf değildir bu romanda. Her tesadüfün bir anlamı vardır, her iyi romanda olduğu gibi. Her şey garip bir hal alır çünkü bir profesör sadece bir profesör değildir ve Walker da aslında normlara uymayan tutkuları ve arzuları olan bir adamdır. Yazı sakin geçirmek ister ama geçiremez. Çünkü ablasıyla kalır ve içinde başka şeyler uyanır.

    Detaylara girmeye gerek yok fakat yazar anlatırken sanki o hayatının bir senesinin üç mevsimini, olayların başka türlü evrilmesi mümkün değilmiş gibi anlatmış. Detaylara gelip de hikayeyi berbat etmek istemiyorum.

    Bu arada kitabı hemen bir arkadaşıma hediye ettiğim için maalesef burada alıntı yapamıyorum. Fakat elbette hoşuma giden çok güzel ve edebi noktalar vardı. Hele çevirisi muhteşemdi: Seçkin Selvi’nin emeğine gerçekten teşekkür etmek gerekir. Böyle akıcı bir şekilde Türkçeye çevrilebilmiş bir romanı en son ne zaman okuduğumu bilemiyorum.

    Kitabın adı yani Görünmeyen ise aslında hayatımızda hiçbir şeyin, kendimizin dahi göründüğü gibi olmadığını çok iyi anlatıyor. Aslında hepimizin içinde herkesten gizlediğimiz günahlarımız, korkularımız ve isteklerimiz var. Bir de herkesten gizlediğimiz farklı ve bilinmeyen bir kimliğimiz var. Ancak bir roman karakteri çok dürüst ve transparan bir şekilde bize gösterebilir mahremini. Başka türlüsü mümkün değil, çünkü toplum, saklamak üzerine kurulu bir müessese…

    Bu kitabın en güzel tarafı yazarın her yönden yeteneklerini sergileyebileceği teknikleri okurun gözüne sokmadan, büyük bir hünerle kullanmış olması. Mesela Walker’ın hayatı bir birinci şahsın ağzından anlatılıyor bir de üçüncü şahsın ağzından. İki anlatım da eğreti durmuyor. Tam tersine bunun bile bir anlamı olmalı. Derinimizdeki her şeye birinci şahıstan bakarken, kendimizi tanımakta zorluk çektiğimiz şeyleri üçüncü şahısmışız gibi anlatabiliriz. Ya da kendimize mesafeli durmak için tam tersini yapıyor da olabiliriz.

    Yazar bunu yazarken ne düşündü acaba?

    Ayrıca zamana, mevsimlere, aşklara, değişime ve yaşa dair bir roman. Kitapta Walker’ın çılgın hayatının ilk yarısına dair kesitler var ve bu sadece 200 küsür sayfa. Belki de ana karakterin hayatını en çok etkileyen dört mevsim işte orda kış hariç. Hepimizin hayatına damgasını vuran bir dört mevsim olmamış mıdır?
  • 188 syf.
    Yapay zeka konusunda derinlemesine araştırma yapmamış, çok fazla bilgi sahibi olmayan kişiler için verimli bir başlangıç kitabı, üniversitelerin mühendislik ve matematik bölümlerinde ilk yıllarda tavsiye edilebilecek bir eser olduğunu düşünüyorum. Mühendislik bölümlerinde çok fazla kitap okunmadığını biliyorum, yine de okumayı seven ancak ne okuyacağı hakkında fikri olmayan kardeşlerimiz için bir öneri olsun.

    Yazar, temel seviye matematik bilgisi olan sözelcilerin bile anlayabileceği bir seviyede yazmaya çalıştığını esprili bir dille belirtiyor. Ancak belirtmediği bir şey var, kitabın girişinde yapay zeka ve bilgisayarların tarihinden bahsetmesi, ki bu durum benim gibi bazı sayısalcıları eminim üzmüştür. :) Gerekli olduğunun farkındayım ancak bu kısımları sevemiyorum.

    Daha önce başka bir yapay zeka kitabı okumadığım için kıyaslama yapmak yerine "Bu kitapta neler var, neler yok?" bunlardan biraz bahsetmeye çalışacağım.

    Çalışmaları uzun yıllar önce başlamış olan ancak sosyal medya sayesinde günümüzde tüm dünyada popülerliği tavan yapmış olan konulardan birisi "Yapay Zeka". Bu kitapta yazar Prof. Dr. Cem Say kronolojik bir şekilde konuyu anlatmaya çalışmış, yani; yapay zekanın ilk fikir tohumlarının atıldığı dönemden başlayıp, günümüze ve daha sonra da gelecekte neler olabileceğine değinerek kitapta güzel bir bütünlük sağlamış. Cem Say, akla gelebilecek en genel 50 soruya da tek tek cevap vermiş.

    Otonom yani sürücüsüz araçlar, Google Amca'nın çeviri yaparken hangi yöntemlerden faydalandığı, seçim algoritmaları, sosyal medyada bize gösterilecek reklamlarla ilgili sistemler, Çin'in vatandaşlarına sosyal skor uygulamasını başlatması( Black Mirror'dan hatırlayanlar el sallasın), go oyununda ve satrançta dünya şampiyonu yazılımlar gibi konular ayrıca yapay zeka dünyayı ele geçirecek mi, robotlar aşık olabilir mi? gibi etkileyici sorular kitapta bizleri bekliyor.

    Yapay zeka gibi çok kompleks algoritmaların iş yaptığı, çok derin bir konuda herkesin anlayabileceği seviyede bir kitap yazmak gerçekten zor bir iş. Yazarın bunu başarabilmesinin bence iki sırrı var. Birincisi konuya gerçekten hakim olmak. Bir konuyu ne kadar basite indirgeyebiliyorsanız, konuya o derecede hakimsiniz demektir. Yazarın üniversitede ders vermesi, kendisinin ve öğrencilerinin bir çok çalışma yapmış olması da bu konuda çok etkilidir diye düşünüyorum.

    İkincisi de basite indirgenemeyecek konuları kitaba hiç koymamak. Evet o karmaşık algoritmalardan bahsediyorum, ikinci yöntem içi dolu okurlar için biraz üzücü. Yani yapay zeka hakkında hali hazırda araştırma yapmış, bilgi sahibi, zaten üzerine çalışma yapan kişiler bu konuları zaten biliyor olmalı. Onların için kitap muhtemelen biraz tarih ve biraz da konunun geneli hakkında bilgi tazeleme olacaktır. Bu da kitabın hedef kitlesi ile ilgili bir seçim diye düşünüyorum.

    Hazır yeri gelmişken belirteyim 184 sayfalık bir kitapta zaten çok derinlemesine bir anlatım beklemek doğru değil bunun farkındayım, okumak isteyenler de bunun farkında olarak kitaba başlasınlar. Bu kadar kısa olmasının sebebinin okurları sıkmamak adına olduğunu tahmin ediyorum. Yazarın o kadar bilgi yükünü bu kadarcık bir kitaba sığdırmış olması ayrıca bu kadar akıcı bir dil ile anlatmış olması da övgüye değer bir konu. Yine de bazı sorular altında girilen cevapların, kısa olan anlatımdan dolayı havada kaldığını düşünüyorum. Bu durum yine okurun konu hakkındaki bilgi birikimine göre değişiklik gösterecektir.

    Spoiler olmaması adına içeriği yüzeysel ele almaya ve okuyacaklara kitap hakkında kısaca fikir vermeye çalıştım. Eğer kitap hakkında "Acaba almaya değer mi?" gibi şüpheleri olan kişiler varsa yazar Cem Say'ın TedX İstanbul konuşmasını izlesinler. Buyurun link:
    https://www.youtube.com/watch?v=dCQtt3cA_VA
    Yazarın burada anlattığı konular bire bir olmasa da büyük çoğunlukla kitapta da yer almakta.

    Son olarak kitapta da belirtildiği üzere bu konular için matematik hayati öneme sahip. Okulda öğrenilen matematik türev, integral, limit ... vs. hayatımızda ne işe yarar? Gibi sorular sormadan önce biraz araştırıp, böyle kitapları okumamız gerektiğini düşünüyorum. Kitabı okumadan önce youtube yalın kod sayfasında bir video izlemiştim, yapay zekadan bağımsız olarak matematiğin yazılımcılar için ne kadar önemli olduğundan bahsediliyordu, ilgili dakikadan itibaren onun da linkini buraya bırakmak istiyorum. https://youtu.be/Z_ic7EtAp_A?t=542
  • 192 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    “Mucizeleri Beklemek” , “Sır” (The Secret) kitabının yazarları arasında olan Joe Vitale tarafından yazılmış. Yazar, daha çok “Sır” kitabı ile ünlenmiş fakat ben bu kitap ile başladım.

    “Mucizeleri Beklemek” ise bana göre “Sır” kadar popüler olmayan fakat daha samimi, daha faydalı ve daha az ticari kaygı taşıyan bir kitap. Çünkü “Sır” kitabını okuduğunuzda, daha çok bir pazarlama kampanyasının içinde buluyorsunuz kendinizi.

    “Mucizeleri Beklemek” kitabını birden fazla tekrarda okudum. Çünkü bu kitap, her okuyuşunuzda yeni şeyler anlamanıza ve hissetmenize neden olan bir içeriğe sahip.

    Bu kitapta vurgulanan başlıca hususları şu şekilde sıralamak mümkün:

    · Hayatımızda başımıza gelen iyi ya da kötü olaylar, bizim evrene yaydığımız pozitif veya negatif enerjinin yansımasıdır (çekim yasası).

    · Başarısızlık bir son değil; eğitim ve öğrenmenin bir aşamasıdır.

    · Hayatta mucizeler bekleniyorsa, dışsal tüm bağımlılıklardan, şartlanmışlıklardan kurtulunmalıdır. Böylece o beklentinin mümkün olan bir kişiden ya da yerden gerçekleşmesine izin verilmiş olur. Bu bağlamda beklentilerin gerçekleşmesini engelleyen “niyet karşıtları” ndan (yeterince iyi değilim, kimse beni sevmiyor, ya reddedilirsem, bu imkansız, zaten işe yaramayacak, vs, …) kurtulmak gerekiyor.

    · Sonuca bağımlı olmamak gerekir. Kişinin dar bir bakış açısı olmamalı. İsteklerin sadece belirli bir şekilde gerçekleşmesi konusunda ısrarcı olunmamalı.

    · Asıl mucize, algının değişmesidir. Düşünceler korkudan sevgiye dönüştürüldüğünde her şey değişir.

    · “Çekim yasası” gereği, kişinin hayatını olumlu ve güzel etkilere açması için uygulanması gereken adımlar:

    - Olumsuz düşünceler yerine istenen şeylere odaklanmak

    - Kayda değer işlere girişmek,

    - Net olmak (İnsan ne istediğini (diğer insanlara veya Yaratıcıya) söylerken dikkatli olmalı. İstediğimiz sandığımız şeyleri iyi tanımlamazsak, karşımıza çıkanlar bizi hayal kırıklığına uğratabilir)

    - Hedefe ulaşmış gibi davranma (İstenen şey gerçekleştiğinde ortaya çıkacak sonuçları sürekli hayal etme),

    - Olayları bir noktadan sonra akışına bırakma (salıverme). Bırakmak, niyetinizi havaya savurmak değildir. Niyetinize odaklanmak ve sonra “nasıl” kısmını bırakmaktır. Nasıl kısmına takılırsanız gerektiğinden fazla çırpınırsınız. Bu, akıntıda ayakta durmaya çalışmak gibidir; bırakmak işleri kolaylaştırır.

    · Kendinizi, hayatınızdakileri hatta artık hayatınızda olmayanları affedin. Gerçek af, bizi yıpratan ve sırtımızda taşıdığımız öfke, kontrolsüzlük, stres, vb. yüklerden bizi kurtarır.

    · Hiç kimse bizi affetmeye zorlayamaz; hiç kimse affetmemizi engelleyemez.

    · Geçmiş yaraları silin.

    · Tembellikten uzak durun.

    · Yapabileceğimiz en büyük hata değer kazanmaya çalışmaktır. Asıl yapmamız gereken, ne kadar değerli olduğumuzu anlamaktır. (Bunu aynı şekilde başkalarının değerli olmasını beklemek yerine, onların aslında ne kadar değerli olduklarını anlamaya çalışmak şeklinde de düşünebiliriz zannediyorum.)

    · Duygu, düşünce ve eylemlerimiz davranış ve tutumlarımızı oluşturur.

    · Sarf ettiğimiz sözler duygu ve düşüncelerimizi, düşüncelerimiz eylemlerimizi, eylemlerimiz geleceğimizi şekillendirir. Bu sarmala ne kadar olumlu ve güzel girdiler katarsak, sonuçlar o kadar lehimize olur (çekim yasası).

    · Keder geçmişe, kaygı çevreye, inanç ileriye bakar. Nereye bakacağınız size kalmış…

    · Yıkıcı temel düşünce biçimleri; pişmanlık, kararsızlık ve korku. Bunların düşüncelerimizi, dolayısıyla hayatımızı esir almasına izin vermemeli.

    · Şükran duymayı ihmal edersek, odağımızı ve amacımızı kaybederiz.

    · Şükran sahip olduklarımızın tanınması anlamına gelir. Sadece bir isim değildir ve eylem bekler. İsteyebilir ve hayatınıza iyi şeyleri çekebilirsiniz.

    · Birçok insan hayatları iyiye gittiğinde şükran duyacağını düşünüyor. Şu anda şükran duymuyor olmalarının, gerçekten istedikleri şeyi elde etmelerini engellediğini fark etmiyorlar.

    · Çekim yasasını kullanmanın en güçlü yolu şükretmektir. Hayatınızdaki şeylere, insanlara (yolda, alışverişte, evde, …) şükredin, teşekkür edin. Bunu alışkanlık haline getirin.

    · Gerçek anahtar, bir şeyden ne kazanacağımızı sormak yerine; nasıl yardımcı olabileceğimizi sormaktır.

    · Akışına bırakma pratiği için, en uygun eylemlerden biri seyahat etmektir.

    ŞİMDİ SIRA SİZDE, KAYDA DEĞER BİR ŞEYE GİRİŞİN.
  • Ne kadar çok eşya
    O kadar çok iş
    Ve kalpte o kadar çok zulmete neden olur
    Ve kalp eşyayla dolu olunca ibadet zor gelir..

    Ne kadar az eşya
    O kadar az iş
    Ve bir o kadarda çok ibadet zikir kalbin aydınlanması demektir...
  • 752 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    14. yüzyılın başlarında Avrupa Devletleri, henüz siyasi birliklerini tamamlayamamıştı. Özellikle Batı Avrupa’da derebeylik (feodalite) rejimi hüküm sürmekteydi. Yahudilere karşı katı bir düşmanlık anlayışı vardı. Müslümanlar dahi kafir olarak görülüyordu. Ortaçağ Avrupası’nda kendi insanlarına dahi en acımasız kurallar reva görülüyordu. Engizisyon denilen “Şeytan” mahkemesi insanlara haketmedikleri cezaları en acımasız yöntemlerle infaz ediyordu. Kadının zerre değeri dahi yoktu. Kocaların, karıları üzerinde yerine göre sınırsız yetkileri vardı. İşte böyle bir ortamda fırtınalı bir aşk hikayesi okuyoruz. Haksızlığa baş kaldırışın hikayesi. Özgürlüğün arayışı. Dogmatik kuralların insanlarca nasıl değiştirilişini görüyoruz. Aslında tıpkı bugün olduğu gibi gücü elinde bulunduranların onu kaybetmemek için koydukları saçma sapan kuralları nasıl da Tanrı’ya bağladıklarına şahit oluyoruz. Evet, şahit oluyoruz. Çünkü Falcones, öyle bir hissettiriyor ki tarihle romanın iç içe geçmiş halini elinizde tuttuğunuzu hissediyorsunuz. Hadi itiraf edelim, saklamanın bir anlamı yok. Hepimiz, hayatımızda bir kere olsun demişizdir; “keşke şu eski Avrupa” zamanlarında yaşasaydım. Televizyonun, internetin olmadığı, insanların mutlu oldukları zamanda.” Kitap, size bunu hissettiriyor. Sayfaları çevirdikçe sanki tarihin tozlu yollarında yürürken buluyorsunuz kendinizi. Zaten konunun ortaçağ Hıristiyan geleneği içerisinde geçiyor oluşu başlı başına sizi içine çekiyor. Kabul etmek gerek, adamlar kendi dinlerine olmayan bir gizem havası katmayı iyi beceriyorlar. Bu da belki kendi dinimize duymadığımız ilgiyi duymamıza neden oluyor. Sadece o barok/gotik tarzı mimarileri bile merak uyandırmaya yetiyor. Falcones de bunu iyi biliyor olmalı ki, kitabında betimlemelerle anlatmayı eksik etmiyor. Bernat(baba) ve Arnau(oğul)’nun hikayesini okudukça özgürlüğe olan tutkununuzun ateşlenmemesi mümkün değil. Adeta onlarla beraber ortaçağ Avrupası’nın o acımasız kurallarına, insanlığını kaybetmiş feodal beylerine, yozlaşmış din geleneğine karşı mücadele etme isteği duyuyorsunuz. Köylülere karşı olan küstah bakış açılarını gördükçe çıldırmamak elde değil. Köylüleri korkunç, ahlaksız, mide bulandırıcı, arsız ve cahil olarak gören feodal düzeni gördükçe “köylü, milletin efendisidir” diyen bir lidere sahip olmaktan gurur duydum açıkçası. Her ne suretle olursa olsun lütfen aklınızla hareket edin. Vicdan, önemli ve gereklidir ancak yanıltabilir. Akıl ise eğer doğru kullanırsanız size faydalı bir yoldaş olabilir. Tarihin kanlı ve tozlu sayfaları, kendilerini Tanrı’ya hizmet ediyorum diyerek tanıtan insanlarla doludur. Bakınız Engizisyon mahkemeleri, Adolf Hitler, FETÖ, DEAŞ… Bu tarz insanlar aklımızın ve vicdanımızın sahibi olmak için çabalarlar. Tek düşünceleri bizleri kötülüklerden ve Şeytanın fenalıklardan kurtarmak olan iyi niyetli insanlarmış gibi kendilerini tanıtırlar. Tanrı’nın askerleri olduklarını ve sadece kutsal kitaplarda yazılanları uyguladıklarını söylerler. Sakın inanmayın. Sizler cemaat kulları değilsiniz. Aklı ve bilimi temel almış, insanlığa faydalı olmayı arzulayan ve kendini (eğer inançlı biriyseniz) Tanrı’nın yoluna adamış özgür bireylersiniz. Dünya bir ortaçağ zamanını daha kaldıramayacak kadar özgürlüğe alışmış durumda. Bunu çok iyi öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Arnau Estanyol, aşkından vazgeçmedi. Doğruları haykırmaktan korkmadı. Ölümden çekinmedi. İyi insan olmaya ve insanların insan gibi yaşaması gerektiğine inandı. Her acı çeken insan, ezilmişliğini başkalarını ezerek hafifletmeye çalışırken o, bunun tam tersini yaptı. Dünyayı iyilikler kurtaracak… Ama insanlık her zaman olduğu gibi bunu da büyük bir yıkımın sonunda anlayacak. Ne yazık ki…