• Herkes Gibi Olmayanlar

    "Kanaatimce en önemli ve en kalıcı eseri olan Poetika’da Aristoteles tragedya ve komedya arasındaki farkı şu şekilde ifade eder: Tragedya bizden daha üstün insanların hikâyesini anlatır, komedya ise daha aşağıda olanların. Bu sözün hayatımızdaki yansımasına bakalım.

    Sizden daha beceriksiz, anlayışı daha kıt, görgüsü daha sınırlı insanlardan hep biraz alaycı bir şekilde bahsedersiniz, sizden her bakımdan daha üstün insanlardan (tabi böyle insanlar olduğunu kabul edebilecek bir durumda iseniz) bir çeşit saygıyla bahsedersiniz. İşte komedyayı komedya, tragedyayı tragedya yapan ruh budur.

    Büyük adam, kalabalığın dedikodularından, kıskançlığından, küçük hesaplarından, derin görgüsüzlüğü ve anlayışsızlığından sıyrılmak için, sıradan insanların gitmekten ürktüğü yerlere gider. Sahilden uzaklaştıkça deniz nasıl daha tehlikeli ve acımasız olmaya başlarsa, bu adam için hayat da öyle acımasız ve tehlikeli olmaya başlar. Ya dönüp sıradanların arasına karışacaktır ya da belalara göğüs gerip hayatının bir tragedya olmasını kabul edecektir. Kabul ettiği ve sizden uzaklaşmaya başladığı zaman, ona kibirli değil cesur demelisiniz. Onun o büyük dalgalarla mücadele ederken biriktirdiği tecrübelerden meydana gelmiş sözlerini, kısır, poğaça, börek yiyip, çay içerken eleştirmeye, çekiştirmeye ve hatta anlamaya çalışmamalısınız. Yapacağınız en kötü şey ise onu alaya almak olur. Yani hayatı bir tragedyanın konusu olan bir adamı, komedyanın konusu haline getirmek… Böyle davranırsanız, bu hayatları yazan büyük sanatçı sizi tiyatrodan dışarı atar.

    Sizi gördüğünde yalnızca kuru bir selamla yetindiği için, sizinle oturup dedikodu yapmadığı için, ucuz şakalarınıza gülmediği, hiçbir temeli olmayan boş kendine güveninize karşılık vermediği için onu eleştirmeyin, verdiği selamla yetinin ve o tek başına bir kenarda düşünürken, hüznüne neşe, neşesine hüzün karışmış bir şekilde gerçek dostları ile oturup konuşurken uzaktan hayranlıkla seyretmekle yetinin, ya da sırtınızı dönüp uzaklaşın. Çünkü bu türden adamların hayatını ancak seyredebilirsiniz ona eşlik edemezsiniz."

    | Rafet Elçi
  • Yapboz yaparken hep düşünüyorum; hayatımıza ne kadar da benziyor aslında. Parça parça inşa ediyoruz kocaman bir tabloyu. Bir parçası eksikken olmuyor. Bazen bir parça geliyor elimize tam da buluyor yerini. Oraya tam oturuyor olmasının hissi nasıl iyi geliyor insana. Ama bazen de bulduk sanıyoruz bir parçanın yerini. Rengi, şekli ne kadar da uyuyor. Birazcık oynuyor belki ama olsun, o da fabrika hatasıdır diyip geçiveriyoruz. Ama sonra yanına koyduğumuz hiçbir parça oturmamaya başlıyor. Bir yanlışlık olduğunu o zaman fark ediyoruz. Oysaki onun yeri çoktan hazır, onu bekliyormuş. Değiştirince yerini rahatlayıveriyor tablomuz. Çorap söküğü gibi geliyor, yerleşiyor artık parçalar birbiri ardına. Yeter ki her parçayı doğru yere koyalım. Hayatımızdaki insanlar da, ilgilendiklerimiz de, belki işimiz belki hobilerimiz de birer yapboz parçası. Herbirini yerli yerine yerleştirelim ki şaşmasın dengeler. 🙏
  • Kendimizi yaşayamıyoruz, tanıyamıyoruz. Doya doya üzülemiyor, doya doya sevinemiyoruz. Çevremize uyma, başkalarına göre yaşama endişesi, iç dünyamızı geliştirmemizi engelliyor. İçi olmayan, sığ insanlar oluyoruz. Çok az sözcükle konuşuyoruz. Yargılarımız basmakalıp, dünyayı algılayışımız sıradan; sürünün silik "koyunları" olup çıkıyoruz.

    İsyanımız yok! Olsa da içimizde kalıyor. Etrafımızı kollayarak yaşadığımız için, "herkes gibi", "herkes kadar", "bu kadar" olduğumuzu düşünüyoruz. Hayat "anlam vererek" yaşanıyor. Hayata nasıl bir anlam yüklüyorsak, hayatımız öyle oluyor. Anlam ufkumuz çok dar: Dünyanın "bu kadar" olamayacağını anlayamıyoruz.
  • Olağan Hayatın Olağanüstülüğünü Keşfetmeye Hazır mıyız?
    Çağımız insanının en büyük sorunu, yaşadığı hayatı olağan, sıradan bulmasıdır. Hayatımızın bize verildiğini düşünüyoruz. Yaşadığımızı yaşamaya mahkûm olduğumuzu sanıyor, kabullenmekten başka bir çıkış yolu bulamıyoruz.
    Yakınıyoruz; içinde bulunduğumuz koşulları eleştiriyor, söylenip duruyoruz. "Bu kadar" oluşumuzu olağan buluyoruz. Duyduğumuz rahatsızlık "bu kadar" gördüğümüz kendimizi, yaşayışımızı aşmamıza yetmiyor; tersine, rahatsızlığımız, rahatsız olduğumuz dünyaya alışmamızı sağlıyor. Aklımızca muhalefet ederek (söylenme muhalefeti!) bize "verilen" koşulların oyuncağı oluyoruz. Yaşamıyoruz: Yaşattırılıyoruz!
    Kendimizi yaşayamıyoruz, tanıyamıyoruz. Doya doya üzülemiyor, doya doya sevinemiyoruz. Çevremize uyma, başkalarına göre yaşama endişesi, iç dünyamızı geliştirmemizi engelliyor. İçi olmayan, sığ insanlar oluyoruz. Çok az sözcükle konuşuyoruz. Yargılarımız basmakalıp, dünyayı algılayışımız sıradan; sürünün silik "koyunları" olup çıkıyoruz.
    İsyanımız yok! Olsa da içimizde kalıyor. Etrafımızı kollayarak yaşadığımız için, "herkes gibi", "herkes kadar", "bu kadar" olduğumuzu düşünüyoruz. Hayat "anlam vererek" yaşanıyor. Hayata nasıl bir anlam yüklüyorsak, hayatımız öyle oluyor. Anlam ufkumuz çok dar: Dünyanın "bu kadar" olamayacağını anlayamıyoruz.
    Hayat öylesine zengin ki! Bu zenginliği yaşamanın elbette biyolojik, sosyolojik, politik, ekonomik, düşünsel, ideolojik, inançlarımızla ilgili koşulları var. Bu koşulları aşabilmenin temel koşullarından biri, hayata karşı tavrımızı değiştirmekten geçiyor: "Bu kadar değil" hayat! "Ben bu kadar değilim." Ötelerde bir can var, canlılık var. Olağanlığı içine tıkıldığımız hayatın olağanüstülüğü var.
    Hemen önümüzde. Gözlerimizin önünde. Göremiyoruz. Koşulları değiştirmek için mücadele gerekli: Anlamlı mücadele için, alışkanlıklar dünyasını aşmaya yarayan bir istekliliğe, heyecana, umuda gereksinimimiz var. "İçi geçmiş, yorgun, yılgın insanların dünyasından" silkinip dışarı çıkmak gerekiyor. Yaşayabilmenin, canlılığın, can olmanın ateşini içimizde duyu duyuvermek: "Hayat! Seninle baş etmeye, sendeki zenginliği, mucizeyi keşfe hazırım!" diyebilmek!
    Bunun için içimizin zengin olması gerek: Oysa zenginlikten yalnızca maddi zenginliği anlıyoruz. İçi olmayan insanların yaşadığı bir toplum, ekonomik, toplumsal, politik sorunlarını çözse de hayatı ıskalamaya devam eder.
    Dışımızdaki dünyayı, içimizdeki dünyayı güzelleştirmeden güzelleştiremezsiniz. "Kahrolası Hayat”ın değişime ihtiyacı var. Kabul ama, nasıl bir değişime? Güzellikleri, refahı, mutluluğu göremeyen bir gözün önüne bütün görmek istediklerini koysanız ne olur ki?
    Dünyayı yönetenlerin çoğu kez anlayamadıkları budur: Malumat sahibi olmak, diplomalar almak, ünvanlara kavuşmak, makamlar elde etmek... Bize nasıl yaşayacağımızı öğretemiyorlar. Neden mi? İç dünyamızı nasıl oluşturacağımızı, nasıl derinleşip, geniş ufuklu bakışlar elde edeceğimizi anlatmıyorlar. "Bilgi" edinmekle yaşama öğrenilemez. Nasıl öğrenilir? Önce içimizi özgürleştirerek. Kafamızın, yüreğimizin içini. Oysa, kanunlar çıkararak ya da yasaklayıcı kanunları kaldırarak özgür olacağımızı sanıyoruz. Mal mülk sahibi olunca, toplumun bizden istediği davranışları "görünüşte" yerine getirince, köşe dönme becerisini elde edince mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Hiç sığ insandan mutlu insan olur mu? Yüzeyselliğin, kabalığın, basmakalıplığın, cehaletin mutluluğu mu olur?
    Çağımız, yaşayamadan ölenlerin çağı. Paradoksal bir biçimde: Tıp gelişiyor, insanın biyolojik ömrü uzuyor; hastalıklara çareler, geçmişe oranla, daha fazla bulunuyor. Bilim daha fazla bilgi sunuyor; teknoloji inanılmaz hızla üretiyor. Bütün bu olumlu olması gerekirken kanunları kaldırarak özgür olacağımızı sanıyoruz. Mal mülk sahibi olunca, toplumun bizden istediği davranışları "görünüşte" yerine getirince, köşe dönme becerisini elde edince mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Hiç sığ insandan mutlu insan olur mu? Yüzeyselliğin, kabalığın, basmakalıplığın, cehaletin mutluluğu mu olur? Çağımız, yaşayamadan ölenlerin çağı. Paradoksal bir biçimde: Tıp gelişiyor, insanın biyolojik ömrü uzuyor; hastalıklara çareler, geçmişe oranla, daha fazla bulunuyor. Bilim daha fazla bilgi sunuyor; teknoloji inanılmaz hızla üretiyor. Bütün bu olumlu olması gereken bu gelişmeler, insan mutsuzluğunu, yaşayışındaki tatsız tuzsuzluğunu gideremiyor.
    İnsan içinde taşıdığı "derinliği", "olağanüstü" potansiyelini unutmuştur da ondan. Yaşadığımız anlardaki sonsuzluğu göremiyoruz. Toprağımızdaki bilgeliği, umutlarımızdaki gökyüzünü, düşünmemizdeki ateşi kavrayamıyoruz. Hiçbirimiz "olduğumuz kadar olmaya" mahkûm değiliz. Yaşamak bir imkandır. Çok azını gerçekleştirebiliyoruz. Kendimizi, hayatımızı oluşturamıyoruz.
    Sabah, penceremize vuran gün ışığına umutla bakarak, içimizdeki derinliği, içimizdeki kâinatı keşfedip güne başlamak: Hayatın can suyuyla beslemek beklentilerimizi. Yeni yepyeni insan olmaya çabalamak. Çabalayın. Olursunuz.
  • Kendimizi yaşayamıyoruz, tanıyamıyoruz. Doya doya üzülemiyor, doya doya sevinemiyoruz. Çevremize uyma, başkalarına göre yaşama endişesi, iç dünyamızı geliştirmemizi engelliyor. İçi olmayan, sığ insanlar oluyoruz. Çok az sözcükle konuşuyoruz. Yargılarımız basmakalıp, dünyayı algılayışımız sıradan; sürünün silik "koyunları" olup çıkıyoruz.
  • “Derdini de sev ey insan!” ifadesini çok defa duymuşuzdur. Bu güzel söz salt şiirsel bir nükte değil bilakis derin bir hakikati içinde barındıran gayet anlamlı bir perspektiftir. İnsan acısını niye sever? Her şeyden önce sormak lazım: Acı veren şey sevilir mi? Mesela “hastalık” acı verir, musibet elem verir bunlar sevilebilir mi? Elbette acıyı ve musibeti sevmek derken kastedilen onların bizatihi kendileri değil onların insan ruhuna kattığı anlam ve terbiyeden olsa gerek. Hasta olmayı seviyoruz derken öyleyse hep beraber hasta olalım demiyoruz lakin hasta olduktan sonra hayatımızdaki gelişmelerden dolayı o hastalığı seviyor ve başımıza taç ediyoruz. İnsanların araları ne kadar bozuk olursa olsun hastalığın şefkat damarını körüklemesiyle birden o soğukluk geçer ve insanlar arası adavet muhabbete inkılap ediverir. İşte o zaman hasta olan baba insan iyi ki hasta oldum da yıllardır içimde yara olan bu evlatlarım arasındaki husumet gitti der. Hasta olan kimse yine acizini anlayıp kendine gelir ve hayatını daha varoluşsal anlamına münasip şekilde yaşayabilir. Hasta olan kişi sıhhatinin ehemmiyetini anlar ve hakeza. İşte tüm bunlar gösteriyor ki hastalık gibi itici bir imitihan ve dert dahi insan hayatında büyük değişikliklere ve olumlu güzelliklere vesile olabiliyor. İşte oruç tutan kimse de açlık bizzat sevilmez lakin açlığın ruhuma kattığı varoluşsal anlamı seviyorum der ve Rabbine muhabbetle ve hürmetle secde eder.