• İnsanlar yardıma meraklı olduklarından -sırf kendilerini olduklarından daha üstün hissetmek İçin- kütüphanedeki içimi bana geri verecekler. Zamanla aynı barlara, gece kulüplerine gitmeye başlayacağım; arkadaşlarımla dünyanın sorunlarından, adaletsizliğinden söz edeceğiz, sinemalara gideceğim, gül kıyısında yürüyüşlere çıkacağım.

    Hap almayı akıl ettiğim için herhangi bir sakatlığım yok, hâlâ genç, güzel ve zekiyim, erkek arkadaş bulmakta zorlanmayacağım, hiçbir zaman zorlanmadım zaten. Onlarla kendi evlerinde ya da koruluklarda sevişeceğim, belli ölçüde zevk alacağım, ama orgazm olur olmaz o boşluk duygusu geri gelecek. Konuşacak pek bir lafımız olmayacak ve ikimiz de bunu bileceğiz. Bir an önce sıvışmak için bahane uydurma ânı gelecek -“Geç oldu” ya da “Yarın erken kalkmam gerekiyor”- ve birbirimizin gözlerine bakmaktan çekinerek çabucak ayrılacağız.

    Ben rahibelerin yanındaki kiralık odama döneceğim, kitap okumaya çalışacağım, TV'yi açıp hep aynı bildik programlara bakacağım, saati kuracağım, ertesi sabah her sabahki aynı saatte çalıp beni uyandırsın, ben de kütüphaneye gidip her gün yaptığım aynı şeyleri makine gibi tekrarlayayım diye. Öğlen de tiyatronun karşısındaki parkta her gün oturduğum bankta oturup sandviçimi yiyeceğim, her Allah'ın günü sandviçlerini yemek için hep aynı bankları seçen insanlar göreceğim, hepsinin yüzünde hep aynı boş bakış olacak, derin bir şeyler düşünüyormuş numarası yapacaklar.

    Sonra işyerime döneceğim, kim kiminle çıkıyormuş, kimin ne hastalığı varmış, kim kocası yüzünden gözyaşı döküyormuş dedikodularına kulak kabartacağım ve kendimi ayrıcalıklı hissedeceğim: Güzelim, iyi bir işim var, istediğim adamı elde edebilirim. Gün akşama döndüğünde gene o eski barlara uğrayacağım ve her şey gene yeniden başlayacak.

    Kendimi öldürme girişimim yüzünden şu üzüntüden aklı başından gitmiş olan annem, zamanla şoku atlatacak, hayatıma ne zaman bir yön vereceğimi neden herkese benzemediğimi sormaya başlayacak yeniden, yaşamın aslında hiç de karmaşık olmadığını söyleyecek: “Bana baksana, yıllardır babanla evliyim, seni elimden gelebilecek en iyi şartlarda büyüttüm, hep sana en iyi örnek olmaya çalıştım.”

    Günün birinde onun hiç durmadan aynı sözleri tekrarlamasından bıkıp usanacağım, sırf onu hoşnut etmek için biriyle evlenip o adamı sevmeye zorlayacağım kendimi. İkimiz birlikte bir geleceğimiz olduğu hayalini kurmayı başaracağız: kırda bir ev, çocuklar, çocuklarımızın geleceği. İlk yıl sık sık sevişeceğiz, ikinci yıl daha az; üçüncü yıldan sonra insanın aklına herhalde ancak on beşte bir gelir seks, aklına geleni ise ayda bir gerçekleştirir. Daha da beteri, hemen hemen hiç konuşmayacağız. Durumu kabullenmeye çalışacağım, neyim eksik ki, bu adam artık benimle ilgilenmiyor, yüzüme bile bakmıyor, hep arkadaşlarından söz ediyor, sanki gerçek dünyası onlarmış gibisinden kendi kendimi sorgulayacağım.

    Evliliğimiz iyice kötülediğinde gebe kalacağım. Çocuğumuz olacak, bir süre birbirimize yakınlaşacağız, sonra her şey gene eskisi gibi olacak.

    Dün -ya da günlerce önce miydi bilmiyorum artık- o hemşirenin anlattığı teyze gibi kilo almaya başlayacağım. Perhizlere gireceğim, her gün, her hafta sistematik yenilgilere uğrayacağım, her türlü denetim çabama ısrarla karşı koyarak artan kilolar karşısında. 0 aşamada, depresyonu engelleyen sihirli haplar kullanmaya başlayacağım, derken bir-iki çocuk daha yapacağım, çok kısa süren aşk gecelerinin meyvesi olarak. Çocuklarımın yaşam nedenim olduğunu söyleyeceğim herkese, oysa aslında benim yaşamım onların yaşam nedenidir.

    Herkes bizi mutlu bir çift olarak görecek, yüzeyde görünen mutluluğun altındaki yalnızlıklardan, öfkeden, tevekkülden kimsenin haberi olmayacak.

    Derken, günün birinde, kocam ilk sevgilisini bulacak, ben o hemşirenin teyzesi gibi ortalığı ayağa kaldıracağım belki ya da kendimi öldürmeyi düşüneceğim bir kez daha. Ama o zamana dek yaşlanmış, korkaklaşmış olacağım. Bana gereksinme duyan iki-üç çocuğum olacak; her şeyi terk etmeden önce onları büyütüp dünyada bir yer edinmelerine yardıma olmak zorunluluğunu duyacağım. Kendimi Öldüreceğime rezalet çıkaracağım, çocukları alıp gitme tehdidini savuracağım. Her erkek gibi kocam da sinecek, beni sevdiğini, bir daha böyle bir şeyin olmayacağını yeminle söyleyecek. Onu gerçekten terk edecek olsam ana-babamın evinden başka gidecek bir yerim olmadığını, ömür boyu orada kalıp annemin dırdırını -mutluluk fırsatını elimden kaçırdığımı, her erkeğin böyle kaçamaklar yaptığını, aslında çok iyi bir adam olduğunu, kendini bilen kadının yerinin kocasının yanında olduğunu, çocukların bu ayrılıktan dolayı bunalımlar yaşayacağını- dinlemek zorunda kalacağımı aklına bile getirmeyecek.

    Birkaç yıl sonra bir başka kadın girecek hayatına. Ya birlikte göreceğim onları ya da biri haber verecek, öğreneceğim kısaca. Ama bu kez öğrendiğimi açıklamayacağım, görmezden geleceğim. Tüm enerjimi ilk sevgiliyle boğuşmak için harcamışım, artık hiç enerjim kalmamış. Zaten hayalleri unutup yaşamı olduğu gibi kabullenmek daha iyi, daha kolay. Annem haklıymış.

    O hep anlayışlı bir koca olacak; ben hep kütüphanede çalışmayı, öğlenleri tiyatronun karşısındaki ta sandviçlerimi yemeyi, başlayıp başlayıp doğru dürüst bitiremediğim kitapları okumayı, on, yirmi, elli yıl öncekinden farklı olmayan televizyon programlarını izlemeyi sürdüreceğim.

    Tek fark, sandviçleri yerken şişmanlıyorum, diye suçluluk duyacağım, evde beni bekleyen kocam ve çocuklarım olduğu için akşamları barlara gidemeyeceğim.

    Bundan sonra geriye kalan tek şey çocukların büyümesini beklemek ve gün boyu intiharı düşünmek, ama bunu gerçekleştirecek cesareti bulamamak olacak. Günlerden bir gün, hayatın zaten bunlardan başka bir şey olmadığını, tasalanmanın gereksiz olduğunu, hiçbir şeyin değişmeyeceğini anlayacağım. Ve kabulleneceğim.
    Paulo Coelho
    Sayfa 4 - Can Yayınları
  • BİR UMUT HİKÂYESİ

    Hayat işte insana ne zaman güleceği belli olmuyor. Kimi zaman ne sevinçlerle, sabırla bekledin hayat hiç ummadığın bir zamanda, umut dolu hayallerle gelmiş haberin bile olmuyor. İşte bu hikâye küçük yaşta lösemi olan Nisan’ın hayalleriyle meydana gelen umut dolu hayatın başlangıç hikâyesi…
    Nisan lösemi olduğunu öğreneli iki ay bile olmamıştı. Küçük Nisan’ın ufak bedeni bunu nasıl kaldırabilirdi ki. İki ay içinde neler yaşamıştır kim bilir.
    Adı gibi kendisi de nisan ayı kadar güzel bir kızdır. Gözleri yemyeşil bir orman misali saf ve derin, saçları altın gibi sarı ve düz, dudakları kiraz gibi kıpkırmızı, burnu küçük ve keskin, yüzü ise nisan çiçekleri açmış bir bahçe gibi göz kamaştırıcı… Ama iki aya içinde küçük Nisan’ın bu güzelliği adeta kaybolmuştu. Gözleri hüzün dolu, saçları her geçen gün daha da fazla dökülmekte ve dudaklarının rengi solmaya başlıyordu. Küçük Nisan pek neşeli, şen şakrak, hayat dolu bir kızdı oysaki iki ay içinde dışarı çıkmaz, kimseyle konuşmaz olmuştu.
    Bu ufak kızın bu hastalığı yenmesi için güçlü, moralinin yerinde olması ve neşesinin yerine gelmesi gerekti ancak bu şekilde bu hastalığı kolaylıkla yenebilirdi. Tabi bu sürede tedavileri de sürüyordu ancak bu hastalığı için yeterli değildi. Bunun için sürekli Nisan ile konuşuyorlar, iletişime geçip onu hayata döndürmeye çalışıyorlardı. Ama bunlar Nisan’ iyi gelmiyordu, her geçen gün içine daha çok kapanmaya başlamıştı.
    İşte o gün… O günün Nisan’ın hayatını değiştirteceği kimin aklına gelebilirdi ki…
    O gün Nisan odasında istirahat ederken bir ses duyuldu koridordan, Nisan merak edip koridora çıktı Bir de ne görsün Yerde kendi kendine kızıp sonra sakinleştirmeye çalışan genç bir kız. Kız kendinden en az on yaş büyük olmalıydı. Ah… büyükler işte çok değişikler… Nisan istemsizce güldü. Dört aylık tedavi sürecinde gülmeyi unutan Nisan ilk kez bu an gülmüştü. Gülmüştü çünkü tedavi sürecinde ailesinin ve doktorların davranışları ona bu kız kadar samimi ve doğal gelmemişti. Bunu gören genç kız da gülümsedi ve Nisan ile tanışmak ve onunla arkadaş olmak istemişti. Nisan’ın şuana kadar hiç büyük bir arkadaş edinmemiş ve hastalığından dolayı kendini mahcup hisseder. Adının Elif olduğunu söyleyen genç kız için bunun hiçbir önemi yoktur. Onun için lösemilik bir hastalık değildir.
    Bu şekilde arkadaşlıkları başlamıştır ve bir buluşma günü ayarlarlar. Nisan bu günü sevinçle ve heyecanla bekler. Nisan buluşma günün geldiği günün sabahında doğal arkadaşı Elif’e güzel gözükmek için güzelce hazırlanır. Nisan o doğal kızla çok şey konuşmak ve paylaşmak istiyordur.
    Buluşma anı gelmiştir minik Nisan hastanenin kafesine inip beklemeye başlar. Elif biraz geç kalmıştır ama Nisan’ a geç kalma sebebini açıklar. Çünkü Nisan’ı umursuyor ve açıklama yapacak kadar saygı duyuyordur. Elif, Nisan hakkında bütün bilgileri ayrıntısına kadar ailesinden öğrenmiştir ve ona yardımcı olmakla birlikte onu mutlu da etmek istiyordur.
    Elif bir psikoloji öğrencisidir ve Nisan’ a hayallerinden bahseder. Nisan’ dan da hayallerinden bahsetmesini ister. Ama Nisan’ın bir hayali yoktur. Çünkü hastalığının başlaması hayallerinin bitmesine sebep olmuştur. Aslında Nisan küçük yaştan beri doktor olmak istiyordu ama iyileşeceğini hiç ummadığından bir umudu yoktur. Bu yüzden gerçekleştiremeyeceği bir hayali umut etmek ve hayal etmek istemez. Ama Elif ondan hayallerini kurmasını ve o hayallerinden de vazgeçmemesini ister. Uzun bir konuşma sonunda vedalaşırlar ve bir daha ki buluşmayı beklerler.
    Elif’in psikolog olma hayali Nisan’ın dikkatini çok çeker. Nisan da bir hayal kurmak istiyordur. Tam o sırada Nisanın yanından bir doktor geçer ve Nisan’ a gülümseyerek selam verip gider. Nisan doktor uzaklaşana kadar doktoru izler. Nisan ilk defa bir doktoru bu kadar dikkatli bakıyordur. Evet, Nisan karar vermiştir ilk hayalini kurar Nisan doktor olmak istiyordur tıpkı önceden istediği gibi… Nisan her gün, her gece bunun hayaliyle yanıp tutuşur.
    Yeni bir buluşma günü yine Nisan tam zamanında gelir ve Elif’in gelmesini bekler. Elif bugün çok geç kalmıştır ama Nisan beklemeyi sürdürür. Evet, Elif bugün gerçekten gelmemişti.
    Nisan birden Elifin son sözlerini hatırlar , “ Ne olursa olsun hayallerinden asla vazgeçme! “ . Evet, Elif bunu demişti belki de hayatına doğal arkadaşı Elif olmadan devam etmesi gerekti. Nisan’ın artık bir umudu vardır hayalleriyle bezenmiş bir umudu. Bu hayallerle bezenmiş umudunu Elif için ve kendi için gerçekleştirmeliydi. Bu umut Nisan’ ı günden güne hayata bağlıyor, zamanla da iyileşmeye başlıyordu. Bu hızlı gelişmeler doktorların bile dikkatini çekmiştir. Nisan hiç umulmadık bir şekildedir hatta da iyidir bile… İşte o günleri hatırlar gibi olan Nisan, o hastalık sürecinde ne zorluklar ve hüzün dolu günler yaşamıştı ta ki o doğal kızla tanışıp arkadaş olana kadar. Elif Nisan’ a adeta can vermiş ve Nisan umut dolu hayalleriyle bu hastalığı yenmişti. Elif’e çok şey borçludur ve bunu hiç unutmaz.
    Yıllar birbirini takip etmiştir ve Nisan artık başarılı bir doktor olmuştur. Bu umut dolu hayali ona can vermiş bu şekilde de Nisan başkalarına can veriyordu. O gün ona bu canı veren kişiye yani o doğal arkadaşı Elif' e can vereceğini hiç aklına gelmez.
    Yıllardan beri ilk kez görmüştü onu. Evet, bu Elif idi. Hiç değişmemişti tıpkı ilk gördüğü gibi ama bu kez yaralıdır. Elif yaklaşık olarak yarım saat önce bir trafik kazası yaşamış ve ağır yaralanmıştır. Elif’in ameliyatı çok riskli bir ameliyattır. Elif bu riski düşünmeden ona can veren doğal arkadaşının ameliyatına girer. Ameliyat çok zorlu geçmiştir. Elif yoğun bakıma alınır ve kırıtik bir süreç olan yirmi dört saati atlatıp atlatamayacağı bilinmiyordur. Nisan sabaha kadar Elif’in başında bekeler. Elif iyileşecek biliyordur. Elif’in bilinci açık olduğundan mutlaka onu duyacaktır diye Nisan ona şöyle der , “ Elifim, duy beni ne olursun. Sen çok güçlü birisin bunu atlatacaksın. Tıpkı bana benim hastalığımı atlatacağımı söylediğin gibi bak iyileştim ben sen de iyileşeceksin. Sen de umut et bunu…” . Elif'in gözünden bir damla yaş gelir. İşte o an Nisan gözyaşlarını tutamaz çünkü Elif onu duymuştur. Bir süre sonra Elif’in iyi olduğu haberini alır. Yanına gider ve ona sarılır sımsıkı, hiç ayrılmayacaklar gibi…

    İşte bir umut insanı nerden nereye sürüklüyor ve ne mutluklar yaşatıyor. Kimi hayatlar insanı ne kadar zorlasa da aşılamayacak bir sorun değildir. Umut dolu hayatlar oldukça hayat hep güzel ilerleyecektir yeter ki umut etmeyi bilin. Önyargılardan uzak, mütevazı bir hayat insanı her zaman olmasa da genellikle daha mutlu edecektir. İnsan sevmeyi ve umut etmeyi bilirse hayatındaki zorlukları aşmayı da bilir. Hayatın bu gibi güzellikleri hep sizinle olması ümidiyle…
    Sevgi ve umutla kalın…

    Cerrah Asya
  • Kim ulan bu Bay Keating?


    Ben size söyleyeyim; hayatın içinden çıkan bir süper kahraman, bizlerden biri, bilin bakalım kim ve tabii ki de bu benim, demeyeceğim. Keating; tüm genç kızların hayallerini süsleyen genç, yakışıklı ve sıradışı bir edebiyat öğretmeni felan da değil. Keating, Keating'dir arkadaşlar. Namıdiğer 'Kaptan'. İmaja ve kariyerine önem veren bir akademisyen değil, öğrencilere, hülasa herkese kendi olabilmeyi, kendileri olabilmeyi öğretmeye çalışan örnek bir eğitimcidir. Her şeyden önce Keating'de şu duruma dikkat edilmesi gerekiyor; Keating, nasıl olmak istediğini de, nasıl olmak istemediğini de çok iyi biliyor. Bizler belki olmak istediğimiz kişiler olamayız, ama kimse de bizi olmak istemediğimiz bir kişi olduramasın.


    Neden böyle bir giriş yaptığımı sizlere kısaca anlatayım; çünkü kitaba dair var olan 147 incelemenin okuduğum bir kaç başlıca incelemelerinde genellikle şöyle anılmış; güzel bir kitap ve okunmaya değer bir eser, eğitim sistemi, aile baskısı, bıla bıla... Değil arkadaş değil, okunmaya değer felan değil, anlaşılmaya değer bir kitap. Anlaşıldıktan sonra monoton ve ezbere bir yaşama sırt dönülecek, yüzünü yaşama dönecek bir kitap; 'Carpe Diem'i hayat felsefesi haline getirebilecek bir kitap. Alışılagelmiş geleneksel bir yaşam tarzının aksine, anı yaşamayı hayatı olağanüstüleştirmeyi öğütleyen bir kitap. Çünkü bu hayatta gelmişlikten sonra en büyük gerçek bu hayatı terkedişimiz olacaktır, şöyle ya da böyle bizi bekleyen bir ölüm hakikati var, bizden bir şeyler bekleyenlerin de böyle bir hakikati var, herkes için kaçınılmaz bir gerçeklikken ölüm, bu yaşam ancak insanın kendi elleriyle şekillendirilmeli-gerçekleştirmeli. Neden okumak değil de anlamak diye diretiyorum; eğer okursan, sadece böyle bir karaktere imrenebilirsin, ötesine geçmez -geçmesi çok ender rastlanan bir durum olur-. Yok eğer anlarsan, gerek aile ebeveynlerin gerek eğitiminden sorumlu insanlar, en yakın çevren ve diğer tüm herkese karşı; senin kim olmak istediğini veya kim olmanı istediklerinin yerine, senin kim olduğunu gösterebilirsin. Burda şu soruları sorabiliriz;
    Başarı bizden istenilen midir, bizim istediğimizdir?
    Başarı-mız bizi mi mutlu etmelidir, bizden başarı bekleyenleri mi?



    Kitap özetle şöyle; bir şeyleri idraktan sonra, hayata olan bakış açımız değişir ve çoğumuz bir Keating olmayı isteriz, çünkü Keating 'olmasını istediği kişidir' fakat, kimimiz bu yolda Neil gibi bir tercih vermek zorunda kalırız ve sonumuz da ona benzer, kimimiz Neil'in başından geçeni yedirememiş delilerden olur, kimimiz de hain-çiyan-çakal olur (bunlar hiç bitmez sanırsın Allah'ın emri), kimimiz çiyansevmeyenlerden olup, buna karşın yapmış olduklarımızdan bize bir son sunulur. Olay her ne kadar kara kuru bir defterle başlamış olsa da, hikaye öyle kuru kuru ilerlemiyor. Çok basit bir olay örgüsü olduğu halde, içeriği kabinin içine sıkışıp kalmıyor. Karakterler üzerinde işlenmiş duygular; Baskın bir hayat, hayal, özgüven, şımarmak, utanmak-çevresel sindirilmişlik ve hafifmeşreplik olup -bence öyleydi- :) öğrencilerin tümüne farklı kişilikler yüklenmesi, aslında birbirinden farklı kişiler oldukları halde, bazı verilecek kararlar karşısında -bazı küfler haricinde- yek vücut olabilmeleri çok iyi işlenmiş. Kitap bittiğinde kuvvetle muhtemel çevrenizde bu tür sorunlar içerisinde olan arkadaşlarınıza da okutmak isteyeceksiniz. Ve dilinizde anı yaşamak ve sanatın özgürleştiriciliğine dair cümleler olacak.


    Peki ya, yazar tüm bu olup bitenlerin neresinde; yazar kitabın ön ve arka kapağı arkadaşlar, ve bence Keating olabilme hayalini kendinde bulunduran kişi de yazar, hayaline ulaşamayacağı çaresizliğiyle Neil karakteri olarak kendini ön plana çıkarmayı başarıyor, bunların gerisinde kalan kahramanlık ve korkaklık durumlarını yine bir diğer karakterler de işlediği taslaklar bütünü bize yazarı tanıtıyor. Okuru ile yazarı arasında edinilen yakınlık yine benzeri az rastlanır durumlardan. Ve yine yazarın geniş bir şiir yelpazesine sahip olduğunu, bizi; Shakespeare, Byron, Shelly ve Keats gibi edebiyat büyüklerinin imgeler ve şiirleri eşliğiyle, güzel ve anlamlı bir yolculuğa çıkarmasında görüyoruz. Herkesin anlayacağı bir dilden yazılmışlığı; sıradanlığından değil, anlaşılması içindir. Tanrı bizi, postu kurdu andıran, çakallar sürüsünden korusun. Kitapta işlenilen eğitim ve ailenin bunda baskıcılığı, elbette ortaya atılan yepyeni bir düşünce değil, ama toplumsal ve kültürel manada yaşamımızı fazlasıyla derinden etkileyen bir konu, biz her ne kadar kendimizi özgür bireyler olarak ilan etsek bile birtakım kuralcıların bizi ikna ettikleri sözleşmeli köleler olduğumuz gerçeğini yadsıyamayız. Bugün eğitim adı altında hükümet elleriyle gerçekleştiriliyor; eğitim sistemi malumunuz, üzerine konuşmaya değer bile bulmuyorum. Asfalta ekmek banılmayacağına, hükümet-devlet denilen zatların sadece binasal ilerlemeler katettiklerinde de çoğumuz hemfikirizdir. Turgut Cansever'in dilediği gibi, şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal edenlerden olmayalım; şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal edersek, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder.


    Herkese farkındalıklı, bol sorgulamalı okumalar dilerim. Tavsiye etmiş olduğum anlaşılmıştır zaten. Kitabı bana minimanilize ettiği kütüphanesi içerisinden hediye eden Esther. Sema 'ya teşekkürleri borç bilirim, en az filmi kadar kitabı da sevdim.
  • BİR UMUT HİKÂYESİ
    Hayat işte insana ne zaman güleceği belli olmuyor. Kimi zaman ne sevinçlerle, sabırla bekledin hayat hiç ummadığın bir zamanda, umut dolu hayallerle gelmiş haberin bile olmuyor. İşte bu hikâye küçük yaşta lösemi olan Nisan’ın hayalleriyle meydana gelen umut dolu hayatın başlangıç hikâyesi…
    Nisan lösemi olduğunu öğreneli iki ay bile olmamıştı. Küçük Nisan’ın ufak bedeni bunu nasıl kaldırabilirdi ki. İki ay içinde neler yaşamıştır kim bilir.
    Adı gibi kendisi de nisan ayı kadar güzel bir kızdır. Gözleri yemyeşil bir orman misali saf ve derin, saçları altın gibi sarı ve düz, dudakları kiraz gibi kıpkırmızı, burnu küçük ve keskin, yüzü ise nisan çiçekleri açmış bir bahçe gibi göz kamaştırıcı… Ama iki aya içinde küçük Nisan’ın bu güzelliği adeta kaybolmuştu. Gözleri hüzün dolu, saçları her geçen gün daha da fazla dökülmekte ve dudaklarının rengi solmaya başlıyordu. Küçük Nisan pek neşeli, şen şakrak, hayat dolu bir kızdı oysaki iki ay içinde dışarı çıkmaz, kimseyle konuşmaz olmuştu.
    Bu ufak kızın bu hastalığı yenmesi için güçlü, moralinin yerinde olması ve neşesinin yerine gelmesi gerekti ancak bu şekilde bu hastalığı kolaylıkla yenebilirdi. Tabi bu sürede tedavileri de sürüyordu ancak bu hastalığı için yeterli değildi. Bunun için sürekli Nisan ile konuşuyorlar, iletişime geçip onu hayata döndürmeye çalışıyorlardı. Ama bunlar Nisan’ iyi gelmiyordu, her geçen gün içine daha çok kapanmaya başlamıştı.
    İşte o gün… O günün Nisan’ın hayatını değiştirteceği kimin aklına gelebilirdi ki…
    O gün Nisan odasında istirahat ederken bir ses duyuldu koridordan, Nisan merak edip koridora çıktı Bir de ne görsün Yerde kendi kendine kızıp sonra sakinleştirmeye çalışan genç bir kız. Kız kendinden en az on yaş büyük olmalıydı. Ah… büyükler işte çok değişikler… Nisan istemsizce güldü. Dört aylık tedavi sürecinde gülmeyi unutan Nisan ilk kez bu an gülmüştü. Gülmüştü çünkü tedavi sürecinde ailesinin ve doktorların davranışları ona bu kız kadar samimi ve doğal gelmemişti. Bunu gören genç kız da gülümsedi ve Nisan ile tanışmak ve onunla arkadaş olmak istemişti. Nisan’ın şuana kadar hiç büyük bir arkadaş edinmemiş ve hastalığından dolayı kendini mahcup hisseder. Adının Elif olduğunu söyleyen genç kız için bunun hiçbir önemi yoktur. Onun için lösemilik bir hastalık değildir.
    Bu şekilde arkadaşlıkları başlamıştır ve bir buluşma günü ayarlarlar. Nisan bu günü sevinçle ve heyecanla bekler. Nisan buluşma günün geldiği günün sabahında doğal arkadaşı Elif’e güzel gözükmek için güzelce hazırlanır. Nisan o doğal kızla çok şey konuşmak ve paylaşmak istiyordur.
    Buluşma anı gelmiştir minik Nisan hastanenin kafesine inip beklemeye başlar. Elif biraz geç kalmıştır ama Nisan’ a geç kalma sebebini açıklar. Çünkü Nisan’ı umursuyor ve açıklama yapacak kadar saygı duyuyordur. Elif, Nisan hakkında bütün bilgileri ayrıntısına kadar ailesinden öğrenmiştir ve ona yardımcı olmakla birlikte onu mutlu da etmek istiyordur.
    Elif bir psikoloji öğrencisidir ve Nisan’ a hayallerinden bahseder. Nisan’ dan da hayallerinden bahsetmesini ister. Ama Nisan’ın bir hayali yoktur. Çünkü hastalığının başlaması hayallerinin bitmesine sebep olmuştur. Aslında Nisan küçük yaştan beri doktor olmak istiyordu ama iyileşeceğini hiç ummadığından bir umudu yoktur. Bu yüzden gerçekleştiremeyeceği bir hayali umut etmek ve hayal etmek istemez. Ama Elif ondan hayallerini kurmasını ve o hayallerinden de vazgeçmemesini ister. Uzun bir konuşma sonunda vedalaşırlar ve bir daha ki buluşmayı beklerler.
    Elif’in psikolog olma hayali Nisan’ın dikkatini çok çeker. Nisan da bir hayal kurmak istiyordur. Tam o sırada Nisanın yanından bir doktor geçer ve Nisan’a gülümseyerek selam verip gider. Nisan doktor uzaklaşana kadar doktoru izler. Nisan ilk defa bir doktoru bu kadar dikkatli bakıyordur. Evet, Nisan karar vermiştir ilk hayalini kurar Nisan doktor olmak istiyordur tıpkı önceden istediği gibi… Nisan her gün, her gece bunun hayaliyle yanıp tutuşur.
    Yeni bir buluşma günü yine Nisan tam zamanında gelir ve Elif’in gelmesini bekler. Elif bugün çok geç kalmıştır ama Nisan beklemeyi sürdürür. Evet, Elif bugün gerçekten gelmemişti.
    Nisan birden Elifin son sözlerini hatırlar , “ Ne olursa olsun hayallerinden asla vazgeçme! “ . Evet, Elif bunu demişti belki de hayatına doğal arkadaşı Elif olmadan devam etmesi gerekti. Nisan’ın artık bir umudu vardır hayalleriyle bezenmiş bir umudu. Bu hayallerle bezenmiş umudunu Elif için ve kendi için gerçekleştirmeliydi. Bu umut Nisan’ ı günden güne hayata bağlıyor, zamanla da iyileşmeye başlıyordu. Bu hızlı gelişmeler doktorların bile dikkatini çekmiştir. Nisan hiç umulmadık bir şekildedir hatta da iyidir bile… İşte o günleri hatırlar gibi olan Nisan, o hastalık sürecinde ne zorluklar ve hüzün dolu günler yaşamıştı ta ki o doğal kızla tanışıp arkadaş olana kadar. Elif Nisan’ a adeta can vermiş ve Nisan umut dolu hayalleriyle bu hastalığı yenmişti. Elif’e çok şey borçludur ve bunu hiç unutmaz.
    Yıllar birbirini takip etmiştir ve Nisan artık başarılı bir doktor olmuştur. Bu umut dolu hayali ona can vermiş bu şekilde de Nisan başkalarına can veriyordu. O gün ona bu canı veren kişiye yani o doğal arkadaşı Elif' e can vereceğini hiç aklına gelmez.
    Yıllardan beri ilk kez görmüştü onu. Evet, bu Elif idi. Hiç değişmemişti tıpkı ilk gördüğü gibi ama bu kez yaralıdır. Elif yaklaşık olarak yarım saat önce bir trafik kazası yaşamış ve ağır yaralanmıştır. Elif’in ameliyatı çok riskli bir ameliyattır. Elif bu riski düşünmeden ona can veren doğal arkadaşının ameliyatına girer. Ameliyat çok zorlu geçmiştir. Elif yoğun bakıma alınır ve kırı tik bir süreç olan yirmi dört saati atlatıp atlatamayacağı bilinmiyordur. Nisan sabaha kadar Elif’in başında bekler. Elif iyileşecek biliyordur. Elif’in bilinci açık olduğundan mutlaka onu duyacaktır diye Nisan ona şöyle der , “ Elifim, duy beni ne olursun. Sen çok güçlü birisin bunu atlatacaksın. Tıpkı bana benim hastalığımı atlatacağımı söylediğin gibi bak iyileştim ben sen de iyileşeceksin. Sen de umut et bunu…” . Elif'in gözünden bir damla yaş gelir. İşte o an Nisan gözyaşlarını tutamaz çünkü Elif onu duymuştur. Bir süre sonra Elif’in iyi olduğu haberini alır. Yanına gider ve ona sarılır sımsıkı, hiç ayrılmayacaklar gibi…

    İşte bir umut insanı nereden nereye sürüklüyor ve ne mutluluklar yaşatıyor. Kimi hayatlar insanı ne kadar zorlasa da aşılamayacak bir sorun değildir. Umut dolu hayatlar oldukça hayat hep güzel ilerleyecektir yeter ki umut etmeyi bilin. Ön yargılardan uzak, mütevazı bir hayat insanı her zaman olmasa da genellikle daha mutlu edecektir. İnsan sevmeyi ve umut etmeyi bilirse hayatındaki zorlukları aşmayı da bilir. Hayatın bu gibi güzellikleri hep sizinle olması ümidiyle…
    Sevgi ve umutla kalın…

    C. Asya
  • masumiyet izlenimini yaratan bu fütursuzluk, kendilerini olduklarından güçlü sanmalarına bağlıydı. haklılıklarından zerrece kuşku duymuyorlar, kusursuzluğuna iman ettikleri ilkelerini, yeterince aydınlatılmış herkesin kabul edeceğine güveniyorlardı.
  • ‘’Hayat, teselli olmaktır , herkes tesellisini kendi nev’inden arar‘’

    kitabın adının ilham alındığını tahmin ettiğim bu söz Yusuf Hemedani’ye ait. Kemal Bey bu sözü; “Hayat, teselli bulmaktır” olarak kabul etmiş ve öyle de işlemiş bir denemesinde.

    Kemal Sayar, daha evvel okumamış olanlar için söyleyecek olursak; Psikiyatri dalında Profesörlük titrini kazanmış ve bu alanda çeşitli çalışmalar, faaliyetler yürüten birisidir. Edebiyat yönü kuvvetlidir, şiirler yazar ve meramını iyi bir biçimde anlatacak belâgate sahiptir. Kitapları, “haydi aslanım, elbette ki yaparsın” gazını veren kişisel gelişim kitapları ya da içeriği boş, havada kalan, gerçekçilikten uzak telkinlerle dolu psikoloji kitaplarından farklıdır. Halleşmeye dayalı, irfanı ve bilgeliği kendine rehber edinen, zamana ve zemine uygun tespit ve reçeteler sunar size. Bunu da dostça yapar. Ben bir teneffüs arası gibi görürüm Sayar kitaplarını. Sürekli değil, arada, nefes darlığı yaşadığınızda, bu zaman için iyi gelir.

    Peki bu kitabında ne anlatıyor? Aslında bu kitabı daha evvel hiç Kemal Sayar okumamış biri için iyi bir tanışma kitabı. Çünkü önceki kitap ve yazılarından en beğenilenlerinin derlemesi. Geneli kısa denemelerden oluşuyor. Akıcı ve samimi bir anlatım söz konusu. Öyle ki okurken bir üst perdeden, bir şeylerin size dikte edildiği, ya da “şunu şöyle yap, bunu da böyle et” diyen üstün, ukala bir dil kullanımı söz konusu değil. Okurken O konuşuyor ve siz, söz ve manayı severek, alıcı olarak dinliyorsunuz. Zaman zaman size de söylenen bir sözün araladığı kapıdan girme fırsatı doğuyor ve siz de etkin bir katılımcı olarak, söz alarak eklemeler yapabiliyorsunuz.

    Mesela O anlattı ben dinledim. Bu çağ için; delicesine bir hızın hâkim olduğu ve insanların ne yaptığını bilmeden yaşadığı bir zaman dedi ve ekledi; “Fakat, hız öldürür. Her şeyi daha hızlı yapmak bize daha az zaman bırakır”. Düşündüm, her şeyi hızlı yapmaya çalışan modern insanın, bu zamanda ne kadar yarım kaldığını ne kadar eksik, yabancı ve yalnız hissettiğini hatırladım. Çok şey yapmaya çalışırken, yaptığı şeylerin hep eksik ve yarım kaldığını ve bunun da doyumsuz hissettirdiğini hatırladım. Sonra, “her şeyden biraz kalır / kavanozda biraz kahve, / kutuda biraz ekmek, / insanda biraz acı. / insanda biraz mutluluk” diyen Turgut Uyar geldi aklıma ve sonra “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” diyen Gülten Akın. “Her şeye yetişmek isterken hiçbir şeye yetişememek, her şeye sahip olmak isterken aslında hiçbir şeye sahip olamamak…” Ancak durup düşündüğümüzde hatırlayabildiğimiz, farkına varabildiğimiz sorunu gördük ve dahi yaşıyoruz ya hani, bildik. Kemal Bey, çözüm için Yavaşlığa Övgü’ler söyledi. Anlayarak, hayata nüfuz ederek, hayatın kalbine dokunarak yaşamak gerektiğinden bahsetti ve dedi ki; “Sevmek için zaman ayırmak gerekir. Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.”

    İnsan eğer sevemiyor, merhamet etmiyor ve hissedemiyorsa, o zaman tabiatının dışına çıktığı için hayatı yaşamakta ve anlamlandırmakta zorluk çekiyor. Bunun için bu değerlerin bilgisine sahip olmak, yaşama pratiğinde bu değerleri işletmek gerekiyor. Yazarımız, merhamet için güzel, kalıcı ve pratik bir bilgi tanımı yapıyor: “Merhamet, senin mutluluğun olmazsa benim de mutlu olamayacağımın bilgisidir”. Herkesin birbirine bigâne kalmaya başladığı, duyguların donuklaştığı ve hiç kimsenin bir diğerinin kalbine dokunamadığı adeta ‘ölmüşlük hissi’nin yaygınlaştığı modern zamanda insan, “merhametin ruhun panzehiri” olduğunu anladığında, bu dönüştürücü ve iyileştirici güçle, adeta bir başkasında tekrar doğabilecek ve soğrulan yaşam enerjisini kazanabilecektir. Çünkü, “İnsan, kendi sınırlarının ötesinde bir alana gittiğinde, sadece kendisi için değil başkaları için de var olduğunu hissettiğinde, çok daha güçlü bir canlılık hissi tecrübe eder.”

    Çünkü, sosyal bir varlık olarak yaratılmış olması insanın; iletişime muhtaç olmasını, sesinin bir başka seste yankılanması gerekliliğini ve ancak duygu-fikir etkileşimiyle ilerleme kaydedebileceği sonucunu doğuruyor. Yani ruhsal manada sağlıklı kalabilmesi için bu etkileşim, gıda ihtiyacı kadar zaruri. Çünkü diyor doktorumuz, “insanın bir başkasında kendisini yankılama, bir başkası tarafından sevilip onaylanma ihtiyacı ömür boyu sürer”.

    Kalbinde bir merhamet devrimi yapan ve insanların kalbine dokunarak yaşamayı kendine düstur edinen insanın önünde mutluluk için tek engel, zaman kalıyor. Hazza dayalı hızlı yaşanan hayat, yavaşlatılarak, anı ıskalamadan, kıymetine ve tadına vararak, her şeyin yerinde ve zamanında yaşanmasıyla mutlu olunacağını söylüyor doktorumuz. Tam burada çok hoşuma giden bir ifade var; “şimdi ve burada olmak”. Bu oldukça net ve akılda kalıcı bir reçete. Kemal Bey bu konuda şöyle diyor: ”Mutluluk için asgari olarak ihtiyaç duyduğumuz bir şey var: Bütün kalbimizle ‘şimdi ve burada’ olmak ve arzunun, hırs ve tamahkârlığın dikkatimizi çelmesine izin vermemek…” Tüm bu uyum yakalandığında, insan ve zaman ilişkisindeki anlam ahengi kurgulandığında, insanın mutlu bir şekilde yoluna devam etmesi mümkün görünüyor.

    Kitap bu nevi ciddi problemlere çözüm üzerine yorumlar getiriyor. Merhametsiz bir dünyanın onarımı, mutluluk hastalığı, modern kibir, mevsimlerin insanlara ettiği fenalıklar, gelmeyen yetişkinlik, spor dalı olarak anne-babalık, küskünler, mağlup – galip, vb. gibi ilgi çekici başlıklar altında, genelinin faydalı olacağını düşündüğüm güzel denemeler var. Mutlaka faydası olacaktır diye düşünüyorum.