• Bazen o kısacık mutluluk anı, bir ömür hüküm sürer.
    Sevgili Dostoyevski, seni ikinci defa okumak bana iyi geldi,arayı açmıştık malum.Bu ne içtenlik, doğallıktır böyle..Bana aşkın, o acı tatlı halini yeniden yaşattın.Tüm tasvirlerin, sözcüklerin öyle akışkan ki..Öyle temiz öyle yalın bir zarafeti var ki okumaya kıyamıyor insan cümlelerini, çünkü her biri en az karakterleri kadar narin ve kırılgan.Bu kırılganlık sizi yanıltmasın çünkü garip bir de direniş var,özellikle ana karakterde. Gerçekten de söylediği gibi 'garip' biri. Melankolik bir havası var genel olarak kitabın, sanki hava sürekli yağmurlu ve kara bulutlar dolanıyor, en azından bende böyle bir etki bıraktı. Yazar, umut verir gibi olmuş hem ana karaktere hem de okuyucuya, 'artık mutlu son' dediğiniz o anda beklenmedik ve aynı zamanda beklendik kişi beliriveriyor karşınızda.Ve balkabağına dönüşmesi yeniden. Aslında hayatın ta kendisi değil de nedir?
    Kitabın Beyaz Geceler olması da güzel bir detay. Karanlık dünyada yaşayan bir adamın, aydınlığa sebebiyet vereceği bir genç kızla geçirdiği bir kaç gününden ibaret. Gün bile değil saat olarak düşünürsek. Aslında ne kadar sevmeye ve sevilmeye ihtiyacı olan varlıklar olduğumuz gözler önüne serilmiş durumda. Bir çırpıda okuyabileceğiniz bir kitap.
    (Ah ah gönül ferman dinlemiyor Nastenka değil mi?.. )
  • Kendini bulmak için kaç insan gezersin? Bir geceyi olağanüstü kılan nedir?
    Bazen yazmak o anı yeniden yaşamaktır.
    Bir insanın yaşamak eyleminden ziyade hayatı nasıl yaşanılır kılmasının eylemi.
    Aileden kalan miras yalnız zenginlik değil bazen tuhaf yaşamlar da olabiliyor. Önemli olan bu küçük dünyadan çıkabilmek. Kitap olağanüstü gecenin merakıyla sarıyor insanı. Artık hissiz bir hayat sürmenin zorluğuna dayanamayan karakterimiz küçük bir fişle yaşam enerjisi yeniden doluyor. O yarışın kazanan fişini elinde tutmak başka heyecanlara sebep olur. Bu kadar varlıklıyken havadan gelen bu parayla ne yapacağını bilmemek bile onu farklı hissettiriyor. Belki yaşadığımızın en büyük kanıtı sürekli değişen hallerimizdir. Hep aynı kalan sıkıcıdır. Hiç gitmediği yerler insanı başka yaşama çeker. Atlıkarıncalara takılıp giden gözleri aslında renkli hayatın küçük şeylerde olduğunu gösterir. Hiç tanımadığı insanlara yaptığı yardımlar nasıl da mutlu eder insanı. İşte böyle böyle mutlu olmanın çok kolay, güzel ve paylaştıkça çoğalan şey olduğunun örneğini görürüz. Birbiriyle alakasız tesadüfi olaylar mı hayatı canlandırır? Yoksa tesafüf diye bir şey yoktur. Yalnızca hayat mı vardır?
  • Ankara'da çok soğuk bir Aralık ayında ve sene 2014 iken sevdiğimiz bir yazar olan Hakan Günday'ın imza günü vardı. Sırada beklerken (pardon donarken) önümüzdeki kızla derin bir sohbete daldık. Değişmeyen felsefe soruları, bilirsiniz. Sonra ''parfümün dansı'' dedi ve hep aklımda tuttum bu kitabı araya çok kitap girdi ama okumadım niyeyse.
    Bu sefer Adana'da bir 28 Aralık günü -yani doğum günümde- çok sevdiğim bir arkadaşımdan hediye olarak geldi. -tesadüf değil, keşke tesadüf olsa- O zaman da sınav telaşı ile tutuştuğumuzdan denk gelemedik kitapla ve 4 yıl sonunda okudum bu kitabı. ALLAHIM, SONUNDA!

    Kitabın üslubundan bahsedelim birazcık daha sonra içerik kısmına göz atalım bakalım.

    Yazarımız, okuyucusunu asla yalnız bırakmamış. Okuyucu ile sürekli iç içe. Bu bazı okurları rahatsız edebilir ama göze batacak düzeyde değildi ve ben bunları kesinlikle bir kusur saymıyorum aksi gibi kitabı tamamlayan ögelerden biri bence. Rahat okunabilir bir kitap olmasına rağmen bayram tatili araya girince okuyamaz oldum pek. Kitap bir arayış ve o arayışta geçirilen zamanları ele alıyor. Ölümsüzlük ve o muhteşem parfümün temel notası... Garip benzetmelerle bezenmiş. Durup da ''...Effecto, Priscilla'yı akordeon gibi çalardı. Wiggs ise ona arkeolojik bir kazıymış gibi davranıyordu...'' bu ne demek istemiş ki burda diyebileceğiniz kadar garip. Kısaca söylemek gerekirse sizi üslup olarak yormayacak fakat düşünce olarak zorlayacak bir kitap.

    Konusundan bahsedelim. Kitap Priscilla adlı bir garson, Alobar denilen bir hükümdar, koku alma duyusu yüzünden tavşan diye adlandırılmış bir parfüm satıcısı olan Marcel LeFever ve son olarak yine bir parfüm dükkanına sahip olan Madam Devalier ve yardımcısı V'lunun ayrı ayrı fakat bir noktada birleşeceği malum hikayeleri anlatıyor.

    OLMAK VEYA OLMAMAK DEĞİL MESELE. ESAS MESELE OLMAYI NASIL UZATABİLECEĞİMİZDE diyor dahi garsonumuz Priscilla. Kitap da bu oluş süresinin daha ne uzatılacağı ölümsüzlük denen o yere nasıl varılacağını anlatmakta.

    Alobar başta bir kralken ölüme meydan okuyor ve kaçıyor. Ölümden korkmanın aksine bunun bir başkaldırı olduğunu da belirtiyor kitap. Kaçtığı diyarlarda kırların tanrısı, yarı keçi yarı insan olan Pan'a rastlıyor ve bu tanrı kitabın sonuna kadar peşimizi bırakmıyor... Yoluna devam ettiğinde yine ölümden kaçan bir kadın olan Kudra ile yolları kesişiyor. Ve büyük yolculuğu Alobar artık tek değil iki kişiyle sürdürmeye devam ediyor... Ölümsüzlük ve parfümün yolculuğu...

    Bu kitap hakkında o kadar çok şey var ki anlatacak konusu özetle bu şekilde biraz sanki ''koku'' romanına benziyor. Yani tabii ikisi çok farklı kitaplar fakat kokuların özel olması onlara karşı duyarlılığımız hakkında ikisi de benzerlikler içermekte. Kokuların özel olması hakkında da şu bilgiyi vermekte fayda var:

    ''Koku, ölmekte olan insanı en son terk eden duyudur''

    ---------------SPOİLER----------------

    Kitaptaki herhangi bir karakter yerine kendimi koyup özdeşleştiremedim bunun sebebi de ölümsüzlük arayışından nefret etmemden kaynaklı. Ölüm hayatı dengeler ve gereklidir. Kudra kitabın bir yerinde ''Ölümü hangi amaçla yendik?'' diye soruyor ve devamında ''Bence ölümlüyken hayatın daha yüceymiş. Kralmışsın o zaman Alobar...'' diyor. Hayat ve ölüm ikileminde kesinlikle ölümden yanayım. Aslında birinden yana olmamıza da gerek yok çünkü ikisi birbirini tamamlıyor zaten. Hayatın sonu ölüm. Belki de buna inandığım için ölümsüz olamıyorumdur? ''İnsanoğlu sonunda yokuş aşağı inmeye başlayacağını ve düşeceğini bildiği sürece, ne gerçek anlamda mutlu, ne gerçek anlamda özgür, hatta ne de gerçek anlamda aklı başında olabilir''. Bir anlamda haklı. Öleceksek ve bitecekse bu hayat, ne anlamı var bunca şeyin? Neden buradayım? Niye gitmek zorundayım? Dinlere inanan insanlar kendilerine göre açıklama getirirlerdi belki ama ben ''En güzel şeylerin bu dünyaya sırf bizi denemek için, büyük ödülü almamızı daha zorlaştırmak için getirildiğine inanmıyorum. Hayatı bu kılığa sokmak insanlara da tanrılara da yakışmaz.'' böyle düşündüğüm için bir anlam getiremiyorum bu dengeye. Ama sonu olan şeylerin daha orijinal olduğunun hepimiz farkındayız bence. Sonu olmayan şeyler devamında arsızlığı getirir. Eğer ölümsüzlüğe erişecek olursak ve erdemliliğimizi -nerenin erdemliliği ise? neyse bu başka bir konu- yitirmeyeceğimize emin olursak o zaman güzelleşebilir bu fikir. Hayat sınırlıyken bile eğer arsızlığımız diz boyu ise işte o zaman oturup düşünmek gerekir.

    Kitabın bir bölümünde Kudra kafası arılarla dolu bir adam görüyordu ve buna anlam getiremiyordu Alobar'a da bunu söylemiyordu. Kitabın sonunda o arı dolu kafanın açıklanması hoş bir nüans olmuş

    Kitapta ölümsüzlüğün sırrı yine dört element üzerinden gitmiş. Hava- doğru solumak
    Su- stresi ortadan kaldırmak
    Toprak- beslenme (bilhassa pancar)
    Ateş- seks maddesi
    Bunları açıkladığı kısımlar da güzeldi.

    Benim anlamadığım noktalardan biri şuydu Dannyboy'un teorisi... Marcel, Son Gülüş Vakfı'nda çiçeklerin dinozorların soyunu tükettiğinden ve evrime katkı sağladığından bahsediyordu. Dannyboy da üç tane bilincimiz olduğundan bahsediyor:
    1. Sürüngen bilinç: düşmanca çatışmalar ve soğukla ilişkilendiriliyor
    2. Memeli bilinç: uygar çatışmalar ve sürüngen bilincin tersi şekilde sıcakla ilişkilendiriliyor
    3. Çiçeksel bilinç, işte bu üçüncü madde ömrümü yedi... Pek anlamadım ben anlatılanları. Kitabı okuyan arkadaşlar bana Dannyboy'un ne anlatmak istediği hakkında bilgi verebilirse harikulade olur...

    Bir de ben bazı sayfalarda Amerika yönetimine karşı eleştirel bir tavır gördüm mesela kitabın bir bölümünde önceki ABD başkanı olan Eisenhower hakkında ''o dönemden daha kötü bir dönem olamaz'' şeklinde bahsediliyordu bu da aklımda kalan bir detay oldu.

    Zihne neyi söylersen beden onu kabul eder minvalinde sözler gördüm kitapta. Mesela ''Eğer ölümün kaçınılmaz olduğuna inanıyorsan, o zaman kaçınılmazdır. Tutum meselesi, tutum. Tabutu çivileyen, ölüm isteğidir'' diyor. Çok saçma geliyor bana bu işte... Bazen bazı şeyler olmuyor işte zihnin Polyanna bile olsa 'gerçek' olan her şey öldürüyor iyiyi. Öldürüyor Polyanna'yı. Zihni bedenden soyutlamıyorum ama bu kadar büyük etkileri olduğuna da inanmıyorum.

    Kitaba genel anlamıyla çok katılmamakla beraber fikir öyle güzel işlenmiş ki ''lan acaba?!?!?!?'' diye arada kalıyor insan. Bazıları kişisel gelişim demiş kitabın bütünü için. Bak bu yanlış mesela. Hakaret olur bence kişisel gelişim deyip bu kitabı çöpe atmak...

    Kitabın sonuna da uyuz oldum ayrıca o ne biçim son? Hep Alobar ile Kudra'nın vuslatını bekledim. Yine tutmadı. Ama kesin kavuştular ben öyle hissediyorum ya öteki dünyada ya da burda, içimizdeler.

    Ya Wren'i öteki dünyada görmek o kadar güzel oldu ki... Kitap boyunca ne kadar zeki olduğundan bahsediliyordu öteki tarafta da zekiymiş anlaşılan. Alobar hep Wren ile Kudra'yı benzetirdi. Kudra da o tarafa gidince Wren ile kendini benzetti, güzel oldu o karşılaşma anı.

    -----------------SPOİLER-------------------

    AHHH AHHH! güzel kitaptın be. Bazen uyuz oldum bazen ''gerçek olabilir mi acaba'' diye düşüncelere soktun beni bazen kabullendim her şeyi bazen başkaldırdım düzene... Her yönüyle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bir arayışın yolculuğu... Son olarak:

    ERLEİCHDA!
  • Böyle muazzam bir kitabı bir günde yalayıp yutmam gerekirken, bir ayda okuduğuma inanamıyorum. Kitabı çok ama çok beğendim hatta buna bir kitap değilde hayat öğretisi demek daha doğru olur. Belkide hiç bitmesin diye yaya yaya sindire sindire okudum :)) Tabi simya diye bir bilim şeysine inanmıyor olsam da hikayenin ve karakterlerin derinliklerine yapılan yolculuk ve deneyimlerinin bir bireyi nasıl değiştirdiği, kötü gözüken şeylerin aslında arkasında iyi, iyi gözüken şeylerin ise kötülük barındırabileceği ile birlikte olaylara karşı bakış açımız ve arkasında yatan anlamlar, evren-hayat-insan-dünya çemberinde kader-yazgı-duygular-hisler-varoluş ve yaşam üzerine bir felsefe okyanusunun içinde buluyoruz kendimizi. Tam da aradığım şeyler :)

    Yolculuk ve yolculuğun bir insana kattığı veya ondan götürdüğü şeyler ile ilgili felsefe barındıran hikayeleri çok severim. Zaten kitabın şu kısmında geçen söz, benimde yaşamdaki erdemlerden birisidir.

    "Bir tek öğrenme yöntemi vardır oda eylem yöntemi, bilmen gereken her şeyi sana yolculuk öğretti."

    "Evrenin ruhu bir düşü gerçekleştirmeden önce yol boyunca öğrenilen, her şeye değer biçer. Düşümüzü gerçekleştirmemizin yanı sıra ona doğru ilerlerken, aldığımız dersleri de iyice öğrenmemizi ister."

    Bir diğeri de; "Hayat yaşamakta olduğumuz andan ibarettir ve sadece budur." Ne kadar doğru bir söz.

    Evet geçmiş önemlidir, ders almamızı sağlar, çıkılan yolda geride kalan iyi-kötü deneyimlerdir ancak geçmiş geçmişte kalmıştır bunu da unutmamak gerekir. Geçmişte yaşayanlar mutlu olamazlar. Geçmiş, yaşamakta olduğun anda vereceğin bir kararda etkili olabilir ama o kararı geçmişteki sen değil, o andaki sen verirsin ve belki geçmişe inat, geleceğin umuduna bakarsın ama umut ederek gördüğünle yaşadığın aynı olmayabilir böyle o an karar verdiğin şey de geçmişte kalır. Bu devran böyle döner. Hatta bu demek istediklerimi tek seferde en iyi anlatabilecek şöyle bir söz var: "Şimdiki aklım olmasa bir çok şeyi yapmazdım elbet ama geçmişte yaptığım bir çok hatayı da yapmamış olsaydım şimdiki aklım olmazdı."

    Herşey, geleceğe doğru bir nehir gibi akıp gidiyor; sürekli geçmişe ve geleceğe bakarak hayat sürdürülemez önemli olan yaşamakta olduğun o anı dilediğince yaşamak. O anlar birike birike bizi biz yapan iyi-kötü-güzel-hüzünlü anıları oluşturur. Pişmanlık, sevinç, gurur, mutluluk, kızgınlık, terkedilmişlik, dostluk, sevilme, sevme, nefret etme, kırgınlık, bağlılık, aptallık, cesurluk bunların hepsini yaşamamız gerekiyordur belkide öyle yada böyle. Bu şekilde kendi yolumuzu çizip ilerleyeceğiz ve kişisel menkıbe'miz neyse onu yaşayacağız.

    Benim kişisel menkıbe'm tam olarak ne bende bilmiyorum belki o yüzden bu hayatın monotonluğu ve koşturmaca'sından kalan anlarda kendimi boşlukta hissediyor çoğu şeyi anlamsız buluyor, içimde farklı diyarlara yolculuk etme arzusu ve yeni yerler keşfetme isteği açlığı oluşuyordur kim bilir. Belki billuriye tüccarı gibi "yolculuk fikri", "yolculuk planı" beni hayata tutunduruyordur. Bu kitap sizde çok daha farklı duygular uyandırmış farklı hislere yelken açtırmış düşünce girdabına atmış olabilir. Ama en önemlisi dünyadaki en büyük hazinemize kavuşabilecek miyiz? yoksa onun ne olduğunu kavrayamadan yanımızdan geçip gitmesine izin mi vereceğiz?
  • Yazar: inci
    Hikaye Adı : CAN KIRINTILARI...
    Link: #32426598
    Ressam : Boccioni

    http://hizliresim.com/ODy42Q

    İnsanlarin birer ikişer kaldırımlara doluşmasıyla şehir canlanmaya başladı bile.Penceremin köşesine bir güvercin gibi tünedim.Gözlerim dışardakileri gözlüyor gibi gözükse bile icimin manzarası cok farklı anlara tanıklık ediyordu benimle birlikte.Bakislarim kalbime sabitliydi o nereyi gösterirse ivme oraya dogru ceviriyordu hislerimin yönünü.Caddeden geçen birer ikişer insanlar kalbimin yoğun akan trafiğine pek etki etmiyordu,değmiyordu bile. Zihnim hayallerim ve geçmişimle odaklı seri saldırı altındaydı .

    Hava kararmaya başladı.Gök dolup dolup öfkeyle taşmayı bekliyor. Şimşekler kalbimi yaka yaka çakıyor. Ben hala penceredeyim. Burada degilim ama dündeyim, yitirdiklerimdeyim. Yağmur şiddetli fırtına ile birlikte yüzüme yüzüme akmaya başladı. Aktıkça gözyaşlarımı bastırmaya çalışıyor. Dışarda ani bastıran yağmur karşısında sağa sola uçuşan insanlarin kaçışları yüreğimin çektiği izdihamdan bihaber.Aciyan yüreğime su serpmiyor yağmur . Eşimi ve çocuklarımı gecen ay depremde kaybettiğimden beri o enkazın altında kalmıştı yüreğim de. Onlarsız hayata yağmur yağsın, gök gürlesin,kıyamet kopsun istiyorum, acımdan habersiz üstüme mutlulugu bina edenler için. Korku salsin yüreklerine hep bu dünya için yırtınıp cabaladıkları için. Gök nerdeyse kahrından yeri yaracak.Şiddetle öfkeyle sesini yükseltiyor.Kızıyor kendini hodgamca düşünenlere, vurdumduymazlıklarına.Ben mutlu değilsem ,ben yalnizsam ,ben yorgunsam size de kalmasın bu dünya ,siz de mutlu olmayın diye avaz avaz haykırıyor. Gözyaslarim süzülüyor.Camdan süzülen yağmur damlacıkları gözyaşlarım akmasin diye onların yerine birlesip yarisiyor adeta.Yerime akıttıklarıyla, gözlerimin yaşını siliyor adeta şefkatli eliyle.Tenime en ufak bir zarar gelsin istemiyor.Teselli ediyor beni çisil çisil.Oglumun imdat..! diye yetisemedigim yardim çığlıklarını tekrardan duymayayim diye bastırıp sesini yükseltiyor,gürül gürül aralıksız gürlüyor gök.Bu kederi senin yerine çekerim diyor adeta.

    Penceremde bir noktada doluşan yağmur damlaciklari omuz omuza verip kenetlenerek,yukardan aşağıya doğru süzülerek yol gösteriyor kaybolmusluguma,
    yalnizligima.Semsiyemi aldım elime.Yürümeye başladım, bana projektör tutulan yolda ıslak adımlarla.Gök,mutluluktan sesini kıstı birden rahatsız olmayayim diye.Öfkesi ve kızgınlığı dinmisti.Günes utancından elini ağzına götürerek kızıla dönen yüzüyle gülümsüyordu.Yerde dalgalanan kıpırtısız suyun üzerinde şıp şıp yürüyerek fırtına sonrası sessizliği dinliyorum.Şu kargaşanın arkasında gizlenen derin sessizliği içime içime çekiyorum.

    Kaybettiklerimin izini sürüyorum, başım yerde gezerek.Adını koyamasam da bir arayıs icerisindeyim sanki. Gecmis zamanın ilmeklerini çözerek hayatın sırrını çözmeye calisiyorum.

    Aniden karşıma çıkan yeşil takkeli bir dervişle sendeledim birden.Ürperdim,olduğu gibi yerimde kalakaldım.Sustum.Bana doğru yönelip yaklasarak elinde tuttuğu asasıyla ;

    -Ne diye üzülürsün be evladım sen üzülünce ben de üzülürüm bilmez misin? Senin nazarınla seyrediyorum senden esirgenenleri ben de.Kalbimiz aynı yöne dönük.Degil mi ki aynı büyük hikayenin içindeyiz,aynı gemideyiz.Hepimiz gidiyiciz.Ne diye tasalanırsın?Ölüm puhu kuşu misali her an pusuda.Ne zaman ,ne şekilde gideceğimizden çok nasıl gittiğimiz sorusu çok daha anlamlı.Madem dünya fanidir ,fani sevgililerin alaka-yı kalbe degmedigini ağır bedeller ödeyerek öğreniyorsun iste.İcine bakiyorsun.Kalbini yarsalar ayrılık,vuslat sancısıyla kanayacağını biliyorsun.

    Biliyorsun yine için dışına cevrilse Hz.Eyyub'tan daha yaralı olduğunu.Bundan dolayı Rahmet-i İlahiye oksasın istiyorsun başını.Sarsın yaralarını.Yağdırdığı yağmurlarla yüreğini dahi incitmeyen Rabbi'nin sana ne kadar yakın olduğunu seyrettin bu gün kalbini ve fikrini serin tenhalikta tuttuğun pencerende.Evet firarisin sen.Kendinden,gerceklerden kaçtıkça kaçıyorsun.Unutuyorsun dünyanın kendisine yönelenleri yuttukça yutacağını.Egosundan şiştikce şişenleri kiyiya vuracağını.Fani dünyanın şanı her şey gibi toza toprağa karışacak.Veee ölüm, toprağa karışan tohum misali yepyeni bir alemde baki bir hayat icin sümbülleneceksin.Kış geldiğinde yapraklarını döken,boynunu büken ağaçlar misali baharın gelişiyle daha taze bir hayata dogacaksin sen de.Kavusacaksın sevdiklerine.Ağlamalarin yerini gülmelere bırakacak.Ayrılıkların yerini kavuşmalara.Hakiki vatanına ,hakiki mutluluğa kavusacaksin.Ve seveceksin ölümlü olmayı ...

    Seveceksin ölümlü olmayı ,seveceksin ölümlü olmayı miriltilariyla sesimde dervişin sesiyle uyandım birden penceremin bıraktığım köşesinde.Rüya mıydı yakaza mıydı halen daha bir anlam veremedim.Hava güllük gülistanlik.Caddede koşuşan, bir yerlere yetişmeye çalışan insan kalabalıklıkları.Günes adeta göz kırpıyor sırrıma ortak olduğunu fisıldarcasına tebessümle. Pencereme yansıyan güneşin turunculuğunun izinde kaybettiğim kendi gerçekliğimin seyrine daldım bir müddet.Dervis kaybolmustu.Yerimden usulca dogruldum elimi uzatarak uzandığım perdeyi faniligin yüzüne hızla çekip kapatarak,huzurla başımı seccadeye koydum.Huzurdaydim.
  • http://hizliresim.com/ODy42Q

    İnsanlarin birer ikişer kaldırımlara doluşmasıyla şehir canlanmaya başladı bile.Penceremin köşesine bir güvercin gibi tünedim.Gözlerim dışardakileri gözlüyor gibi gözükse bile icimin manzarası cok farklı anlara tanıklık ediyordu benimle birlikte.Bakislarim kalbime sabitliydi o nereyi gösterirse ivme oraya dogru ceviriyordu hislerimin yönünü.Caddeden geçen birer ikişer insanlar kalbimin yoğun akan trafiğine pek etki etmiyordu,değmiyordu bile. Zihnim hayallerim ve geçmişimle odaklı seri saldırı altındaydı .

    Hava kararmaya başladı.Gök dolup dolup öfkeyle taşmayı bekliyor. Şimşekler kalbimi yaka yaka çakıyor. Ben hala penceredeyim. Burada degilim ama dündeyim, yitirdiklerimdeyim. Yağmur şiddetli fırtına ile birlikte yüzüme yüzüme akmaya başladı. Aktıkça gözyaşlarımı bastırmaya çalışıyor. Dışarda ani bastıran yağmur karşısında sağa sola uçuşan insanlarin kaçışları yüreğimin çektiği izdihamdan bihaber.Aciyan yüreğime su serpmiyor yağmur . Eşimi ve çocuklarımı gecen ay depremde kaybettiğimden beri o enkazın altında kalmıştı yüreğim de. Onlarsız hayata yağmur yağsın, gök gürlesin,kıyamet kopsun istiyorum, acımdan habersiz üstüme mutlulugu bina edenler için. Korku salsin yüreklerine hep bu dünya için yırtınıp cabaladıkları için. Gök nerdeyse kahrından yeri yaracak.Şiddetle öfkeyle sesini yükseltiyor.Kızıyor kendini hodgamca düşünenlere, vurdumduymazlıklarına.Ben mutlu değilsem ,ben yalnizsam ,ben yorgunsam size de kalmasın bu dünya ,siz de mutlu olmayın diye avaz avaz haykırıyor. Gözyaslarim süzülüyor.Camdan süzülen yağmur damlacıkları gözyaşlarım akmasin diye onların yerine birlesip yarisiyor adeta.Yerime akıttıklarıyla, gözlerimin yaşını siliyor adeta şefkatli eliyle.Tenime en ufak bir zarar gelsin istemiyor.Teselli ediyor beni çisil çisil.Oglumun imdat..! diye yetisemedigim yardim çığlıklarını tekrardan duymayayim diye bastırıp sesini yükseltiyor,gürül gürül aralıksız gürlüyor gök.Bu kederi senin yerine çekerim diyor adeta.

    Penceremde bir noktada doluşan yağmur damlaciklari omuz omuza verip kenetlenerek,yukardan aşağıya doğru süzülerek yol gösteriyor kaybolmusluguma,
    yalnizligima.Semsiyemi aldım elime.Yürümeye başladım, bana projektör tutulan yolda ıslak adımlarla.Gök,mutluluktan sesini kıstı birden rahatsız olmayayim diye.Öfkesi ve kızgınlığı dinmisti.Günes utancından elini ağzına götürerek kızıla dönen yüzüyle gülümsüyordu.Yerde dalgalanan kıpırtısız suyun üzerinde şıp şıp yürüyerek fırtına sonrası sessizliği dinliyorum.Şu kargaşanın arkasında gizlenen derin sessizliği içime içime çekiyorum.

    Kaybettiklerimin izini sürüyorum, başım yerde gezerek.Adını koyamasam da bir arayıs icerisindeyim sanki. Gecmis zamanın ilmeklerini çözerek hayatın sırrını çözmeye calisiyorum.

    Aniden karşıma çıkan yeşil takkeli bir dervişle sendeledim birden.Ürperdim,olduğu gibi yerimde kalakaldım.Sustum.Bana doğru yönelip yaklasarak elinde tuttuğu asasıyla ;

    -Ne diye üzülürsün be evladım sen üzülünce ben de üzülürüm bilmez misin? Senin nazarınla seyrediyorum senden esirgenenleri ben de.Kalbimiz aynı yöne dönük.Degil mi ki aynı büyük hikayenin içindeyiz,aynı gemideyiz.Hepimiz gidiyiciz.Ne diye tasalanırsın?Ölüm puhu kuşu misali her an pusuda.Ne zaman ,ne şekilde gideceğimizden çok nasıl gittiğimiz sorusu çok daha anlamlı.Madem dünya fanidir ,fani sevgililerin alaka-yı kalbe degmedigini ağır bedeller ödeyerek öğreniyorsun iste.İcine bakiyorsun.Kalbini yarsalar ayrılık,vuslat sancısıyla kanayacağını biliyorsun.

    Biliyorsun yine için dışına cevrilse Hz.Eyyub'tan daha yaralı olduğunu.Bundan dolayı Rahmet-i İlahiye oksasın istiyorsun başını.Sarsın yaralarını.Yağdırdığı yağmurlarla yüreğini dahi incitmeyen Rabbi'nin sana ne kadar yakın olduğunu seyrettin bu gün kalbini ve fikrini serin tenhalikta tuttuğun pencerende.Evet firarisin sen.Kendinden,gerceklerden kaçtıkça kaçıyorsun.Unutuyorsun dünyanın kendisine yönelenleri yuttukça yutacağını.Egosundan şiştikce şişenleri kiyiya vuracağını.Fani dünyanın şanı her şey gibi toza toprağa karışacak.Veee ölüm, toprağa karışan tohum misali yepyeni bir alemde baki bir hayat icin sümbülleneceksin.Kış geldiğinde yapraklarını döken,boynunu büken ağaçlar misali baharın gelişiyle daha taze bir hayata dogacaksin sen de.Kavusacaksın sevdiklerine.Ağlamalarin yerini gülmelere bırakacak.Ayrılıkların yerini kavuşmalara.Hakiki vatanına ,hakiki mutluluğa kavusacaksin.Ve seveceksin ölümlü olmayı ...

    Seveceksin ölümlü olmayı ,seveceksin ölümlü olmayı miriltilariyla sesimde dervişin sesiyle uyandım birden penceremin bıraktığım köşesinde.Rüya mıydı yakaza mıydı halen daha bir anlam veremedim.Hava güllük gülistanlik.Caddede koşuşan, bir yerlere yetişmeye çalışan insan kalabalıklıkları.Günes adeta göz kırpıyor sırrıma ortak olduğunu fisıldarcasına tebessümle. Pencereme yansıyan güneşin turunculuğunun izinde kaybettiğim kendi gerçekliğimin seyrine daldım bir müddet.Dervis kaybolmustu.Yerimden usulca dogruldum elimi uzatarak uzandığım perdeyi faniligin yüzüne hızla çekip kapatarak,huzurla başımı seccadeye koydum.Huzurdaydim.
  • .
    Güzeli aramak …
    Bir eylem midir, yoksa içten gelen bir şey mi, ya da bir hedef mi olmalıdır. Kişisel bir bakış mı, yoksa toplumsal bir süreç mi ?
    Belki de bunların tümünü, hatta daha fazlasını aynı anda kapsayan bir olgu.
    Ne yazık ki, çoğu önemli şey de olduğu gibi büyük çoğunluğun farkında olmadığı bu sebeple ıskaladığı bir amaç aslında.
    Bu konuyu neden ele aldığımı düşünüyorum da…
    Kişisel olarak, son zamanlarda çevremizde meydana gelen davranışlar bütünü ve her anlamda yaşanan yozlaşmanın bunun en önemli sebebi olduğunu düşünüyorum. Tabiî ki, bu olumsuzlukların yansıması olarak duyduğum rahatsızlık, idealist yaklaşımlardan uzaklaşmaya neden olan, hatta bunu engelleyen, bir sistemin ve bakış açısının hâsıl ve baskın olması, bununla mücadelenin yorucu ve zor olması, insanı insan yapan değerler süzgecinde bunu aklımın almaması.
    Her anlamda güzeli aramak en önemli hedeftir aslında. Bu neye inanırsanız inanın, inancınızın gereği olduğu gibi toplumsal davranışları düzenleyen hukuksal sistemlerinde amacıdır. En önemlisi insan olmamızın doğal bir sonucudur.
    Fakat nedense tüm bunların aksini yapan, bunun için mücadele veren, bunun aksini düşünenlerin sayısı güzeli arayanlardan kat be kat fazla. Yaşama amaçlarının farkında olmayan bir sürü insan kendilerini materyalist bir bakış açısı ile oluşturdukları bir akıntıya kaptırmış gidiyorlar. Bunu yaparken de arkalarından bir sürü insanı sürüklemeye çalışıyor, onlara her türlü rahatsızlığı veriyorlar. Kendi dar dünyalarında oluşturdukları sığ dünya görüşleri ile asla kavrayamayacakları “ Güzeli Aramak ” mücadelesine ket vurup, bunu aşağılar tavırlar içerisinde gittikçe kirleniyorlar.
    Nasıl mı ?
    Örneğin onlar neden mutlu olur veya olmazlar şöyle bir bakalım.
    Onlar arsalarının imar planında çok katlı yapı izni almasından mutlu olurken, orman arazilerinin imara açılmamasından mutlu olmazlar meselâ. Onlar için güneşin doğup batması takvimde rakamların değişmesinin dışında bir anlam ifade etmez meselâ. Oysa bazı insanlar dünyanın en uzak yerlerinden Nemrut Dağı’na gelip güneşin doğuşunu izlerler ve bundan oldukça mutlu olurlar meselâ. Onlar soyu tükenmekte olan pandalara yeni bir birey katılmasını umursamaz ama altılıda oynadıkları atın yarış kazanmasından, horoz dövüştürmekten, boğaların önünde koşmaktan vs. çok mutlu olurlar meselâ. Onlar işçi çalıştırıp emeğini zamanında ödemekten değil de pavyonlarda onlarca işçinin parasını bir gecede saçmaktan mutlu olurlar meselâ. Bir şiir dinletisinde bulunmaktan, bir sergi gezmekten, bir konferansa katılmaktan mutlu olmazlar ama seçim zamanı siyasilerin peşinde her türlü kültürel faaliyetin tam ortasında salonlara girmekten mutlu olurlar meselâ. Acil durumlarda kan vermezler, bundan mutluluk duymaz ama düğünlerde, futbol maçlarında takımlarının aldıkları galibiyetlerden sonra silahlarını göstermek ve mermi saçmaktan, kan dökmekten mutlu olurlar meselâ. Vesaire vesaire vesaire … Bu örnekleri çoğaltmak mümkün aslında. Hatta daha önemli örnekleri atlamış olabilirim. Ama neden bahsettiğimi umarım anlamışsınızdır.
    İşin zor yanı ise bu sorunların aşılmasının zannedildiği gibi sadece eğitimle aşılamayacak boyutta olması. İnsanın içinden gelmeli. Yıllar boyu ailesinden, çevresinden, bilgi kaynaklarından yanlış beslenen dimağların sadece öğretim sürecinde bunu kırması kolay olmayacaktır. Bu tarz düşüncelerin hakim olduğu bir aile ve çevrede yetişen, kitap, dergi, gazete, tv vb. medya unsurları ile desteklenen bu bakış açısı sadece üç-beş kişinin mücadelesi ile değiştirilemez.
    Dediğim gibi eğitimli insanlarda bile bu bakış açısı değişmediği gibi diplomanın gücü ile daha süslü bir söylem ve eylem halini almaktadır. Yıllar boyu hiçbir sanatsal eğilimi olmamış insanlar mevki ve makamları ile pekala sanat eleştirmeni olmakta hiçbir şeyi beğenmedikleri gibi her şeyi eleştirmeyi bir hak gibi görmektedirler.
    Peki bu insanlar bunun farkında değiller mi ? Bu durumdan onlarda rahatsızlık duymuyor mu ? Hayata bu yönüyle bakmıyorlar mı ? Belki de güzeli aramaktan daha önemli olan da bu.
    Bir çoğu bunun farkında olmadığı gibi buna önem de vermiyor. Asıl acı veren de bu. Zihinlerinde bu yönde ve bakış açısında bir değerlendirme yapılması söz konusu bile değil. Hayat önlerine yaptıklarının yanlış olduğunu gösteren sonuçlar sunmadıkça umursamazlar bile. Ne zaman ki 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi, 23 Ekim 2011 Van Depremi gibi büyük felaketler yaşanır o zaman gerek maddi gerekse manevi anlamda yaptıklarının yanlış olduğunu görürler ve kısa bir an için muhasebe yaparlar. Farkında olmadan kaptırdıkları hayatın bu anlamda bir hırs arenası olmadığını geçte olsa görürler. Fakat ne yazık ki, balık hafızası, ya da kuma yazılan sevgi sözcükleri misali hafızalarımızdan silinir, gider bütün bu yüzleşmeler.
    Güzel olanın birbirimize göstereceğimiz sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayış olduğunu gösteren bir sürü anı hayatımızda yaşamaktayız oysa. Özlemini duyduğumuz bu güzellikler ile ilgili sayısız örnek masallar misali anlatılmakta. Bu kadar uzak olmadığını düşündüğüm, güzel olan her şey güzeli aramanın ürünü aslında. Arayınca buluyorsunuz, yeter ki buna niyetli olalım.
    Meselâ bir akşamı huzur evinde ya da yetiştirme yurdunda geçirmek, hiç tanımadığınız birine selam vermek, içten bir nasılsın? demek, çevrenizdeki olan bitenlere önyargısız, halden anlar bir tavırla yaklaşımınız vs. gibi de çok kolay aslında. Bunun aksini yapmakta o kadar kolay tabii ki.
    Sizlere başımdan geçen tam anlamıyla derslik bir örnek vermek istiyorum. Bir akşam üzeri eve gitmek üzere halk otobüslerinden birine bindim. Yer bulabilmek için olabildiğince daha önceki duraklardan birinden hem de. Otobüse binince daha henüz yirmili yaşlarının başında bir genç arkadaşın yanına oturdum. Bir sonraki durakla birlikte otobüs dolmaya başladı. Yeni yolcularını yerleştirmeye çalışan, bunu yaparken de aslında o yolcuları değil de daha fazla yolcu almayı amaçlayan muavinin ilk hedefi herhalde daha genç olduğu için bu genç oldu. Bu talebi geri çeviren genç biraz sonra gelişecek olan olayların merkezinde olacağını bilmiyordu bile. Bu duraktan sonra yaşlı bir teyze binince ben davrandım ve ona yer verdim. Böylece o gencin yanına teyze oturmaya başladı. Yavaş yavaş otobüs daha da dolmaya başlıyordu. Bir sonra ki durakta bir bayan daha binince bütün gözler bu gence çevrilmişti. Kapı ağzında bulunan orta yaşlı iki arkadaş bu gencin üzerinden bir memleketi sorgulamaya başlamışlardı bile, “ Bu kadar şehir gezdim, otobüste yaşlılara ve bayanlara yer verme konusunda bu şehirdeki gençler kadar duyarsız olanını görmedim.” diyerek. Bunu duyan yaşlı teyze,” her yer böyle” diyerek memleketini savunma pozisyonunu almıştı bile. Lafların kendisine söylendiğini anlayan genç, “Siz benim hakkımda böyle konuşamazsınız” derken ineceği durağa varmıştı bile. Ve yerinden kalkarak otobüsten inince o genç hakkında ileri geri konuşup, ahlak dersi veren, memleket meselesi haline getiren o insanlar neye uğradıklarını şaşırmış, utançlarından kıpkırmızı olmuşlardı. Genç büyük bir gurur içinde ama kırık kalbi ile otobüsten sakat ayağı ile inip yürümeye devam etti, arkasına bakmadan. Beni bir üzüntü aldı ve bu olumsuz tavırların içerisinde yer aldığım için utandım. Fakat bir nebze de olsa önyargıdan uzak geniş bir bakış açısı ile olumsuz bir bakışa sahip olmadığım için sevindim. Terbiye, ahlak dersi verenlerden biri otobüsün yarı açık kapısından dışarı atladı ve gencin arkasından koşarak yanına vardı ve özür diledi. Ama neye yarar dı ki, kalp kırılmıştı bir kere.

    “ Güzeli aramaya devam, bütün çirkin olaylara rağmen."
    .
    ✒ d e r k e n â r