• Yin ile Yang,
    Varolşun felsefesinin ve dinamiğinin zıtlıklar üzerinden anlatımıdır kısaca.
    Zıtlıkların birbiriyle etkileşimi ve her şeyinoluşumuna olan katkısı, etkisidir Yin ile Yang.
    İnsanoğlunun “değer yargılarını” en iyi şekilde özetleyen temel felsefelerden biri olduğuna inanmışımdır.
    Bu inancım, Yin ile Yang’in milattan önce 2.800’lere kadar uzanan kadim tarihinden dolayı değil, hepimizin ruhunda, doğasında, hayallerinde, kişiyi kendi yapan özünde ve değer yardılarına olduğunu düşündüğüm “eksik olanı”, “eksik parçayı” en iyi şekilde betimlemesinden gelmektedir.
    Bu “eksik parçamız”, belki bir lütuf, belki bir lanet, bilinmez ya da duruma göre değişebilir fakat bizi, içinde bulunduğumuz habitatımızda farklı kılan, öne çıkaran bir faktör olmuş çoğu zaman.
    Daha, az sayıdaki gruplar halinde mağaralarda yaşarken bile merak edip bizde olmayanın peşine düşmüşüz. Bulduğumuzu düşündüğümüzde, bir başkası ortaya çıkmış. Sonra bir diğeri ve diğerleri…
    Bu döngü hiç bitmemiş. Bitecek gibi de görünmüyor.
    Esasında ilk insandan günümüzearadığımız, belli ki ölümsüzlükmüş. Çünkü kavramışız ki ölümsüz olmak üstünlüklerin en büyüğüymüş.
    Farkına varmasak da bu uğurda her şeyi yapmışız ve yapmaya devam ediyoruz. Hatta inanışa göre (Eski Ahit) bunun peşine düştüğümüz için cennetten kovulmuşuz.
    Varlığın anlamını hep olmayanda, olduğu umut edilende, yoklukta aramışız ve pek çoğumuzun değer yargısı varolandan çok olmayanın kıymetine odaklanmış durumda.
    Mesela?
    700.000 saat. Çok uzunmuş gibi geliyor okurken ya da düşünürken eminim. Siz hesaplamadan söyleyeyim, 700.000 saat yaklaşık 80 yıl eder.
    Bu süre, günümüzde gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların ortalama ömrü.
    İlk anımızdan son nefesimize her anı, emeklemeyi, yürümeyi, koşmayı, sevmeyi, ağlamayı, gülmeyi, nefret etmeyi, kazanmayı, kaybetmeyi, kısacası herşeyi, koca bir ömrü sığdırmaya çalışıyoruz bu süreye ki, çok insanın 80 yıl yaşayacak kadar şanslı olmadığı bir dünyada.
    Böyle bakınca, o kadar da uzun değilmiş gibi geliyor insana, bir de her gün 24 saatini harcadığımızı düşününce. İşte tam burada, bu noktada kendimize şu soruyu sormak gerek diye düşünüyorum.
    Bu 700.000 saati, yani yaşamı,pek çoğumuz için değerli kılan nedir diye?
    Hayatın kendisi mi? İçinde bulunduğumuz şu an mı? Hafıza denen muammada biriktirdiğimiz onca anı, tecrübe ya da birikim mi? Yoksa bir gün son bulacak olması mı?
    Sonsuz bir hayatın sahibi olsak mesela, bugün onca değer addettiğimiz kişiler, olgular, varlıklar, aynı görünür müydü bize? Anlamı kalır mıydı onca şeyin?
    Ya da ölümse hayatı değerli kılan, ne yaşayacaksak, yaşıyorsak, bir sınırının, belli bir süresinin, sayının kalmasıysa her şeye anlam katan, sonuca gidene kadar ki sürecin, yaşamın, yaşamanın hiç değeri, anlamı olmaz mıydı?
    Belli ki varolanın kıymetini yoklukta aramak bize genetik bir miras.
    İki yüzlü bir miras.
    Öyle ki, bize kapılar açtığı kadar bir o kadarını da kapatmış.
    Bilinir ki en mutlu insanların, en başarılı kişilerin, hatta en unutulmaz olanların, tarihe geçenlerin, liderlerin ortak yönü, anın kıymetini, değerini biliyor olmalarıdır. Derler ki Amerikan Başkanını lider yapan doğru zamanda doğru yerde olmasıdır. Bu özellikler sizi dünyanın tepesine taşıyabilir.
    Tabi bu, bize plansız yaşamanın, geçmişi ve geleceği umursamamanın bizi daha mutlu edeceği anlamına gelmez. Bu fazla hayalperestlik olur ya da güncel bir tabirle “Black Mirror” dizisini akla getirir insana.
    Önemli olan önce içinde bulunduğumuz bu anın, bu günün, bu saatin, elimizdekinin, varolanın kıymetini bilmektir. Tüm bunlara anlam katanın yoklukları değil bizzat kendileri olduğunu anlamaktır.
    Meselalarla devam edelim.
    Yaşama anlam katan ölümse, düz bir mantıkla bile önce yaşamak gerekir.
    Hem de, Can Yücel’in dediği gibi “Tam Zamanında Yaşamak”.
    Şöyle katkıda bulunuyor bu konuda bize şair “Tam Zamanında Yaşamak” adlı şiirinde;
    “Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,
    Tam zamanında söylemelisin sevdiğini, gözlerinin içine baka baka.
    Tam zamanında okşamalısın başını O üzüm gözlü çocuğun,
    Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına, tam ağlamak üzereyken.
    Tam zamanında açmalısın kapını, Hayatına girmek isteyenlere.
    Ve Tam zamanında çıkarmalısın, Sevginden şımarmaya başlayanları.
    Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli
    Ve Tam zamanında ölmelisin, Iskalamak istemiyorsan hayatı.”
    Ben küçükken, dedemin evinin duvarında, bir çerçeve içinde bir yazı asılı dururdu.
    Konusu:“Evlatlar babaları hakkında ne düşünür”;
    Şöyle yazılıydı:
    6 YAŞINDA :Babamherşeyi biliyor.
    10 YAŞINDA :Babam çok şey biliyor.
    15 YAŞINDA :Ben de babam kadar biliyorum.
    20 YAŞINDA :Babamın da pek fazla birşey bildiği söylenemez.
    30 YAŞINDA :Bir kere de babamın fikrini sorsam fena olmayacak.
    40 YAŞINDA :Ne de olsa babam bazı şeyleri biliyor.
    50 YAŞINDA :Babamherşeyi biliyor.
    60 YAŞINDA :Keşke babam hayatta olsaydı da kendisine danışabilseydim…
    Sormak gerek mesela; sevdiklerimizin kıymetini onlar yokken mi anlayacağız hep? Onları özlemek, onlarla vakit geçirmekten daha mı ehven?
    Niye mesela kaçan hep kovalanır? Yanında olmasından çok kaçması mıdır onu cazip kılan?
    Sigara mesela, neden hep bir yerlere yetişmeye çalışırken nefes nefese kalındığında bırakmaya karar veririz?
    Ayağımızı gaz pedalından çekmemiz için neden bir kaza haberi olmamız ya da kaza yapmış bir arabanın yanından geçmemiz gerekir?
    Yokluk mudur varlığa anlam katan?
    Şer midirhayırı hayır yapan?
    Yeniden doğmak için, illa ölmek ve küllerinden doğmak mı gerek,anka kuşu misali?
    Kendi cennetine kavuşmak için, Dante gibi, önce cehenneminden mi geçmeli insan…
    Genetik mirasımız bu kadar mı etkili değer yargılarımız üzerinde?
    Cevabı sizdedir.
    Ölümden, yokluktan, olumsuzluklardan çok bahsettik.
    Can Yücel’le bitirelim:
    “At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
    Vakit zannettiğinden daha az
    Haydi kalk bakalım,
    Şimdi YAŞAMAK ZAMANI…”

    Yiğit Özar
  • 2 dakika var hayatın en mutlu olunan anı için uzun, mutsuzluk çölünde olmak için kısadır
  • Hayat geçiyor. Tüm hayatımızı bir kum saati gibi düşünürsek, doğduğumuz andan itibaren kum saati ters çevrildi ve akmaya devam ediyor.

    Bir şeyleri fark edecek kadar yaşlandığınız zaman ise tüh be diyoruz. Hayatın özeti bu. İş işten geçtikten sonra, olayı fark ediyoruz.

    Mutlu olmanın yolu, senden geçiyor. İster inan, ister inanma. Mutluluk tamamen senin, onu kabul etmen ile ilgili.

    Mutlu olmak için 10 yöntem önerebilirim.

    1 Basit her zaman en iyisidir. Basit şeyler koy çevrene. Karışık olandan uzak dur. Mutlu olmak formüllerle ilgili değil. Basit yaşa ve hayatını kolaylaştır. Japonlar evini çok mobilya ile dolduran insanlar için üzülür ve şöyle derlermiş yazık evini yaşanmaz bir hale getirmiş. Mutlu olmak için dünyanın en zengin adamı olmayı bekleme. Dünyanın en mutlu adamı olmak için önünde hiç bir engel yok unutma...


    2 Tamamen senin bakış açın ile ilgili mutluluk.

    Birisi düştüğünde, iki kişiden biri güler ve ne komik düştü der, diğeri inşallah bir yeri kırılmamıştır yazık der. Hayatı yorumlama tarzın mutluluğu getirir veya götürür. Mutlu olabilmek gemiler, yatlar ve limanlar ile ilgili değildir. Senin bakış açınla ilgilidir.

    3 Mükemmel olmak seni mutsuz eder

    Mükemmel bir hayatın olamaz, istediğin kadar çalış. Mutlaka bir şeyler ters gider. Körü körüne bir şeylerin iyi yönlerini gör demiyorum. Sadece mutluluk ile bağdaştırma bu olanları. Mutlu olamam deme. Ters giden şeyler seni yıkmasın. Kabullen hayat mükemmel değil...

    4 Sabır beklemek değil kabul etmektir.

    Sabretmek, intikam alacağın günü beklemek değildir. Bu olayı kabul edip, yoluna devam etmektir.

    5 Affetmek seni mutlu kılar
    Çoğu kez söylüyorum. Ama kucağında tuttuğun taşlarla özgür olamazsın. Özgür olabilmek için o taşları bırakman gerekiyor. Bu da geçmişi kabul ederek ve affederek mümkündür.

    6 Andan mutluluk duy.
    Anı yaşa ve andan zevk al. Onun tadını çıkar. İnsanlar gelecek ve geçmişte dolaşırken şu anı yaşamayı unuturlar. Bir elma yerken sadece o elmanın tadına konsantre ol muhteşem hissedeceksin.

    7 Bir dal çiçekten mutlu olmak.
    Çocukken anneme çicek toplardım, verdiğim zaman gözlerinin içi gülerdi. Mutlu olmayı maddiyata bağlayabilirsin ya da terfine başka şeylere de öyle. Ama mutlu olmak sevgiyle ilgilidir. Maneviyatla ilgilidir. bunu unutma olsunlarla değil elindekilerle mutlu ol

    8 Şükretmek harikadır.
    Bu sabah uyandığında yine mi iş dediğin an tüm gününü kilitliyorsun. Ama şükrettiğin zaman gün harika geçecektir.

    9 Pozitif düşün pozitif ol
    Yazdığım kadar basit aslında. Zor olan bunu hayata geçirmek. Pozitif düşünmeye başladığın zaman, harika şeylerin kapısını açarsın ve mutlu olmak çok kolay olur...

    10 Başkalarını mutlu edersen kendi mutluluğunu garantilersin.
    Egoist olma başkalarına verebileceğin en güzel hediye mutluluktur. Onları mutlu edersen kendine enerji dönecektir. Mutlu et, Mutlu ol, Mutlu yaşa ve Affetmeyi unutma....
  • Ahmet Altan-Aldatmak

    Elimde Ekim 2002'den beri, yani neredeyse ilk yayınlanmış olduğundan bir ay sonrasından beri (1. Baskı, Eylül 2002) bekleyen bir roman. Çıkar çıkmaz almışım. Üzerinden geçen 16 senede okuma girişimim olup olmadığını hatırlamıyorum, sadece bir yere kurşun kalemle soru işareti koymuş olduğumdan en azından denemiş olduğumu düşünüyorum. Üzerinde en ufak bir altı çizili yer olmaması da bana tamamını okumamış olduğumu düşündürüyor. (Okurken satır altı çizmenin faydaları)

    Sonunda okudum. İstenirse bir günde çok rahatlıkla okunabilecek, heyecanlı, akıcı, 239 sayfa bir roman olduğunu söyleyeyim. Ben okumayı birkaç güne yaydım.

    Konusu; başarılı, orta zenginlikte, mutlu bir evliliği ve çocuğu olan, hayatında görünürde hiçbir eksiği olmayan, hatta kendini mutlu gören bir kadının eşini aldatması; yüksek derecede yaşadığı heyecan duygusu, daha önce benzerini yaşamadığı yüksek haz ve şiddetli cinsel fantezilerin etkisiyle bu heyecana, aynı zamanda o heyecanı kendisine yaşatan kişiye duyduğu bağımlılık hissi. Bütün bunların arkasında, başarılı ve düzenli insanların hayatlarındaki duygu eksikliğinin etkisi, eşler arasındaki duygusal iç dökmenin ne kadar önemli olduğunun altı çizilmiş.

    Romana empati/sempati ekseninden yani öykü odaklı bakarsanız ne hissedeceğinizi bilemem. Ancak ben hiçbir şekilde roman kahramanı ile ne empati kurabildim ne de ona kızabildim. Tarafsız bir gözle bir hikaye okudum. Ama bu asla duyguların başarısız bir şekilde ifade edilmesinden kaynaklanmıyor; hatta tam tersine, bu romanın birazdan değineceğim gibi en başarılı tarafı duygu tahlillerinin mükemmelliği. Ben bu duygunun geçmeme, özdeşim kuramama durumunun kişiye göre değişebileceği kanısındayım. Yani aynı romanı okuyan biri Aydan'a çok kızabilir, veya onun için çok üzülebilir de.

    Ben biraz daha eleştirel bir okuma yaptım. Sanırım hikayenin kendisinden çok, yazarın onu anlatma biçimine odaklandım. Son zamanlarda bu şekilde okuyorum, bundan sonra da bunun değişeceğini sanmıyorum. Okurlukta level atladım. Artık sırada başka şeyler var :)

    Romanın en belirgin özelliği, Ahmet Altan'ın kahramanın ve yan karakterlerin duygularını, içinde bulundukları şartları, genel kişilik özelliklerini, verdikleri tepkilerin arkasında yatan nedenleri, psikolojik analizleri çok ama çok büyük bir başarıyla vermiş olması. Sırf bu sebeple yazarın bütün eserlerini okumayı planlıyorum. (Uzun vadede, zira listem bir hayli kalabalık)

    Cinsellik ağırlıklı bir roman olduğu halde, bunu, fantezilerle dolu aşk romanları tadında okumuyorsunuz. Bunda kitabın içerdiği edebi değerin etkisi büyük. Ancak içinde fantezilerle süslü romanlara ilgi duyanlar da rahatlıkla okuyabilir.

    Yine, benim gibi, duygu tahlillerine düşkün olanlar, daha da büyük keyifle okuyabilir. (Yazar adayları için ders kitabı niteliğinde)

    Yok, almayayım, aldatma temalı bir öykü benim sinirlerimi bozar diyenler hiç dokunmasın.

    Hazır aldatma temalı demişken bir kıyaslamayı da en sona bırakayım. Paulo Coelho'nun aynı isimdeki romanını daha önce okumuştum. Coelho'nunki bundan en az 14-15 yıl sonra çıktı. Bu romanı daha önce yorumlamadım. Ancak kesinlikle beğenmemiştim, usta yazar için çok basit kaldığını, sırf ismini satmak, yeteneğini paraya çevirmek için yazdığını düşünmüştüm. Orada da aynı şekilde hayatında hiçbir eksiklik olmayan zengin bir kadının aldatma öyküsü anlatılıyor. Fakat hikaye bana geçememişti. Aynı adlı o romanla kıyaslandığında Ahmet Altan'ın Aldatmak'ının çok daha başarılı olduğunu düşünüyorum.

    Alıntılar:

    "Herşeyin ne kadar masum bir nedenle başladığını hatırlıyordu; bu rastlantıda kırıcı bir alaycılık bulmuş, hatta masumiyetin kendisinden bile kuşku duymuştu."

    "...., hiç cevap vermeden, konunun kapanmasını bekleyerek pencereden dışarı bakıp, o küçük, önemsiz kızgınlığı, ruhunun bir yerlerinde taşıdığı ve içinde açığa çıkmamış minik öfkelerini biriktirdiği kesenin içine atıp unutulacak duygular arasına terk etti."

    "Dişi yanı, kocasını ilk gördüğü günü, onun ameliyathanenin kapısında uçuk yeşil ameliyat giysileriyle, ameliyat maskesi çenesinin altına indirilmiş olarak belirdiği, yorgun ama gururlu gözlerle kendilerine bakıp, güvenli bir sesle, "Kurtulacak!" dediği o anı hatırlıyordu. Halinde öyle bir güç, öyle bir güven, öylesine Tanrısal bir yücelik vardı ki, Aydan neredeyse fiziki bir biçimde bu güce doğru savrulduğunu hissetmiş ve o duyguyu bir daha hiç unutmamıştı. Sanki Tanrı, yalnızca onu, o olağanüstü becerikli ve hassas elleriyle insanların beyinlerini açıp onları hastalıklarından kurtarıp sağaltan o yeşil elbiseli büyücüyü aydınlatmak, onu öbür fanilerden ayırmak için özel bir ışık gönderiyordu. O özel ışığın içinde gözleri sanki biraz delice parlıyor, gövdesi genişleyip büyüyerek bütün hayatı kucaklıyordu. Ölümü bile korkutan vahşi bir güven yayılıyordu her hareketinden. Sadece kendine ait o muhteşem ışığın altında hayatın kendisi gibi alt edilmez, görkemli ve biraz ürkütücü gözüküyordu. Ona dokunmak, hayata dokunmak, ölüm de dahil bütün kötülüklere karşı sihirli bir zırh kuşanmak gibiydi. Ona dokunmayı, o güçten bir şeyler almayı istemişti."

    "Ameliyathanenin kapısında onu aydınlatan ışık şimdi yoktu. Kaybolmuştu. Şimdi sıradan, dünyevi, küçük istekleri olan bir insandı. Gücünü Tanrı'dan alan bir büyücü değil, başhekim olmak isteyen, yeteneğini ve gücünü inkâr eden bir erkekti."

    "Aslında bu şefkati andıran duygunun nedeni, küçük zekâ dalaşında üstünlüğün kendisine böyle cömertçe bağışlanmasına duyulan gizli hoşnutluktan kaynaklanıyordu. Satranç bilseydi, karşısındaki adamın, vezirini almak için ona küçük bir piyon verdiğini düşünebilirdi ama satranç bilmiyordu, ....."

    "O anda Cem'le konuşmaktan hoşlandığını düşünüyordu ama asıl hoşlandığı kendisiydi, kendi zekasıydı, kendi parlaklığıydı. Aydan gibi çok başarılı olan kadınların bile en derinlerinde saklı duran o ezilmişlik duygusu, o hayranlık açlığı, beğenilmeyi arzulayışlarındaki şehvet onların belki de en zayıf yanlarıydı. Cem, bir kadını kendine bağlamanın en iyi yolunun, onun bu başarıyı hissetmesine izin vermek olduğunu biliyordu. Kadın, onu, kendi güzelliğini ve zekasını seyrettiği bir ayna gibi algılayacak, kendisine hayran oldukça aynaya bağlanacaktı."

    "Bu duygunun isimsiz kalması onun cesaretini ve isteğini artıracaktı. Bu cesaretin ve isteğin kaybolmasını en azından o anda istemediğinden o da bu duyguyu kendi içinde isimsiz ve şekilsiz bırakmayı tercih ediyordu.
    Cem'in Aydan için küçük oyunları olduğu gibi, Aydan'ın da Aydan için küçük oyunları vardı.
    İkisi de Aydan'la oynuyordu."

    "Bu bedensel bir açlık olsaydı, onun çaresi vardı, bir erkekle sevişir, o kaba ve sıradan açlığı doyurabilirdi ama bu bir açlık değildi, bu, sürgündeki bir insanın kendi ülkesini, kendi yemeklerini, kendi alıştığı lezzeti özlemesi gibiydi; karnını doyurmak bu özlemi yatıştırmaya, bu arzuyu dindirmeye yetmiyordu."

    "... anılarla ve hayallerle kışkırtılmış, kendine ait özel bir belleği olan bedeni yatıştırabilecek, oyalayabilecek hiçbir şey yoktu, o, sadece, gerçekten arzuladığına ulaştığında sükûnet bulabiliyordu."

    "Korkudan ruhu parçalanıyor, bedeni sanki zerrelerine ayrılıp ateş tozları gibi karanlık bir kainatın sonsuzluğuna savruluyordu. Hayatının en büyük suçunu işliyor, bu suçun kendisine bağışladığı o korkunç haz karşılığında bütün varlığını kurban etmeye hazır olduğunu hissediyordu."

    "Hayatında aniden açılan bir perde gene aniden kapanmış, o perdenin ardında gördüğü inanılmaz ve ulaşılmaz dünya, karanlıklar içinde yaşanan şenlikleri, çıldırtıcı heyecanları, muhteşem sevişmeleriyle ondan uzaklaşmış, bir zamanlar, oralarda hep dolaşabileceğini sanarak gezdiği harikalar diyarına giden yolu ve kendisini oraya götüren kılavuzu kaybetmişti.
    Bir zamanlar tanrıların arasında yaşadıktan sonra yeniden ölümlülerin arasına fırlatılıp atılan bir zavallı gibi hissediyordu kendini; eski hayatını, dostlarını, tanıdıklarını, o tanrılar katına hiç çıkmadıkları için küçümseyip, onlardan uzaklaşıyor ama tanrıların arasına da dönemiyordu, yaptığı hatadan dolayı cezalandırılıyordu."

    Yeter bu kadar.
    Sevgiler, saygılar...
  • " https://soundcloud.com/3li_elshamy/fcwlkupclbnv "


    ... Cama vuran suretiyle ve sanki herzaman 25 yaşındaymış gibi gür, oldukça sık ve canlı saçlara sahip; gözleri hayat, gözleri aşkla gülen bir adam. Önceleri yanıldığımı sandım.. İnsan, bir aynanın parçası gibi bir cama baktığında, bulanık da olsa kendi suretini görür değil mi? Oysa karşımdaki suret, adımlarımla adım atıyor, korkumla daha da sevecen bakıyor.

    Perdeyi çekmeyi deniyorum, gözleri perdenin en üstüne takılıyor, gözlerime bakıyor tekrar.. Sevecenlik derinlere gitmiş ve sadece tek bir söz söyler gibi..

    Dinle beni..
    Duy!!!

    Korkuyla gerileyen adımlarım yerini buluyor tekrar ve camın ucundayım. Ona daha yakın..
    Dinliyorum..



    Kadife koltuğumun hemen yanındaki ceviz kaplama ahşap sahpede bir kıpırtı.
    Ardıma bakıyorum, bir kitap..

    Daha önce burada değildi..

    Suret.. O buradaydı.

    Kitaba doğru yalın ayak sessizce ve ürkek bir şekilde yürüyorum.. Tıpkı cama yaklaşır, ona dokunur gibi.. ve tuhaf yüreğimde bir uğultu, tepeler gibi..

    - Dinle beni..
    Duy. -

    Kitaba dokunmamla tutuşması bir..
    Ve yalın ayaklarıma değen bir soğukluk..
    Bu su.. Nereden geliyor?

    Tavana bakıyorum, kurumuş bulutlarla dolu..
    İsli ve sanki kötü birer tablo gibi.
    En iyi ressamların ellerinden çıkmış.


    Duvarlar, eşyalar, herşey ama herşey zamanda değişiyor bir bir…
    Sönmeyen bir ateşe dokunuyorum..
    Kuruyorum, bir toprağın kuruması gibi...
    İçinde filizlenen bir hayatın olduğu toprağın.


    ..
    Savaştayım…
    Nasıl geldim ki buraya? Üstelik yüzyıla uyum sağlamayan bu kıyafetimle. Mavi bir kalemle karalanmış gibi bir desene sahip kot pantolon ve gecenin o en koyu renginde bir bluzle..
    Hayır ben buraya uyuyorum.
    Saçlarım, onlar zaten gece..

    Etrafımda hangi milletten olduğunu anlayamadığım ve sadece bayrakların yarıştığı, tüm dünyanın dahil olduğu bir çember...

    Dünyanın kuruluşundan itibaren koşuyorlar gibi.
    O zamandan beri görevli birer er. Çoğu benim yaşımda, çoğu benden genç.. Ve benden büyük olanlar ise çocuktan çocuk..
    Dikkatle bakıyorum en çok onlara..
    Akıllarını yitirmiş gibi...


    Toprağa gömülüp tekrar doğuyorlar, büyüyorlar ve yaşlanıyorlar..

    Bir filiz gibi, yüreğinde ağacın ve yaşamın gölgesini taşıyan.
    Birini tanıyorum içlerinden..
    Yüreğimle birini..

    Bir Yunan.
    İsmi Andon Kostulas.
    Yüzüne bakıyorum.. Yoo bu benim tanıdığım suret değil.. Bu yüzünü , gülüşünü, neşesini, hayat ışığını yitirmiş bir sivilce gibi irinle kaplı bir yüz.

    Dokunuyorum.. Ellerim, yanıyor…

    Bir Akdeniz serinliği, kalabalıkları, o çemberi aşıyor ve buluyor Andonun yüzünü...



    .. Tekrar gülüyor ve Çark,
    tekrar tekrar dönmeye başlıyor…


    Durduramıyorum..
    Çıkamıyorum
    Nefes alamıyorum..
    Bakacak bir göğüm dahi yok…



    ... Bir bomba patlıyor çemberin soluk mesafesinde ve kağıtlara döktüğümüzde bu mesafeyi, duyamayacağımız, kulaklarımızı yitirecek kadar ağır.
    Çember benide içine alıp bir çiçek gibi kapanıyor...
    Birbirimizi koruyoruz...

    Irkımız, milliyetimiz, renklerimiz bir…
    Ve bizi bir kağıda yazsanız ya da bir fotoğraf kareye dökebilse bu anı, şunu söyleyebilirdi, sadece:

    İnsan!!

    Çember, yapraklarını güneşe kavuşur gibi yavaş açıyor.. ve koşmaya devam ediyor erler, yeniden.
    Ellerinde insan eli yapımı düşmanı öldüren silahlarıyla.

    ...

    " Birbiri ardına koşuyorlarda bulamıyorlar düşmanı..
    Dünya dönerken dönüyorlar, aynı çizgide ve işte hepimiz biraradayız. Bulamıyorlar düşmanı.. "




    Bir bomba daha patlıyor..
    Yeni açmıştı ellerimiz halbuki..
    Bir dua gibi..

    Güneş de yokken üstelik..
    Umutla içi solmuş bir gökyüzüne karşı
    Nefessiz…


    Erlerin gözleri kan çanağı, birşeyleri, bir oyunu hatırlar gibiler...
    Ve benim bir şey söyleme zamanım gelmiş gibi...
    Kelimelerim, onların ruhunda bütünleşiyorlar...


    Hatırlayışla, koşmaya devam ediyorlar...


    Tek bir farkla!!!

    Çarkı kıran, filizlenen bir ihtiyar, toprağını bulamamış olacak ki parçalara ayrılıyor ve her bir parçasından bir çocuk yaratılıyor.

    Çocuklar gözleri kan çanağı yanıma koşuyorlar.
    Gözlerimi gizlemeye çalışıyorum ama ne mümkün…
    görüyorum,
    göremiyorlar..

    Korkuyla, koşuşturan çemberi dinliyorlar teker teker.
    O yeryüzünün kiri bulaşmış botların sesini.
    Yüreklerinin serçe çarpıntısı eşlik ediyor bu sese...


    Ve içlerinden biri hemen sol yanımda lüle lüle
    saçlarıyla ve rozetindeki yazılı ismiyle Linba!
    " Kesin artık benim buklelerimi. Ağabeylerim gibi bana da pantolon giydirin, erkek olmak istiyorum! " diyor..

    Ağabeylerine bakıyorum sıklaşıyor dünyanın, milliyetlerin, ırkların sesi..
    Tatlı, zehirli bir davet gibi..



    Ellerinden daha sıkı tutuyorum Linbanın,
    Linba ise diğer çocukların.. Ellerim gibi.

    Ve bizde kendi içimizde bir çember oluşturuyoruz...
    Dünyanın içinde, dünyaya ve o gürültülerine karşı bir çember.



    Minik bir kelebeği işaret ediyor çocuklardan diğeri, en az kendi kadar küçük olan.. Gözleri aşkla, gözleri sevgiyle ve barışla bakan bir kelebek..
    Çocuk bir yansımaya bakar gibi yaklaşıyor kelebeğe ve dokunuyor ellerimle.
    Kelebek, çocuğun yüreğinde bir tablo..
    Kalbiyle yaşamın müziğine doğru tüm gürültüsüyle çarpan.
    Belki bir bot sesinin titreyen gölgesi gibi.


    Yağmur yağıyor....



    Ayaklarımıza batan boş mermi kovanlarının eşliğinde birbirimize daha çok sokuluyoruz, çemberimiz daha çok sıkı.
    ...
    Bir kıpırdama...
    Hepimiz, hissediyoruz...
    Çemberin bu tarafında...


    .. Bir sincap çıkıyor boş mermi kovanın hemen yanından gülümseyerek. Sanki yüreğinde hayatı getirmiş...
    Bizlere doğru koşuyor.
    Çocukların her biri, ellerinin birini uzatıp sincabı çemberin bu tarafına doğru çekmeye çalışıyor ve ardından bu minik gürültüyü duymuş olacak ki karıncalar, böcekler, - özellikle cırcır böcekleri - kurtlar, yılanlar.. kuşlar… canlıların çoğu bu tarafa geliyor...

    Bir ses eşlik ediyor hayata!
    İnsan ellerinde bir silahın hazırlanış sesi gibi...
    Düşmana doğrultulan...
    Sincap korkusuz, cesur bir duruşla gözlerindeki o kan birikintisine bakıyor insanın ve belki bulabilmek için kendinden bir parça.
    Kin tutmuyor, çekiyor kendini insandan...
    Gözlerine Hayat gibi bakıyor.


    Bir boş mermi daha toprağa düşen...
    Kurşun, çemberi geçemiyor.

    Doğayla, çocukların elleriyle,
    İnsanla, hayvanla.. .
    Hepbirlikte tutuyoruz birbirimizin elinden.

    O mermi kovanlarına basa basa…


    Çocuklardan bir başkası ise toprağın altındaki tohumla konuşuyor o an...
    Tohum, ürkek..
    Tohum, çocuk dahi değil ve çocuk görmeyen gözleriyle gözlerime bakıyor..

    Görmeye başlıyor.
    Tek tek hepsi…


    Soruyor: " İyi olan nedir? Kötülük nerede başlar? diye...
    Ona bu soruyu tohum sormuş..
    O da bana soruyor.

    Sen cevaplamalısın desemde bir cevabı yokmuş gibi bakışlarını düşürüyor ya toprağa.

    " Ona güzele dair hiçbir şey öğretilmemiş gibi ve asıl korkunç olan, hiçbir şey bırakılmamış gibi. "

    - Öyle mi? - ...



    Gözlerime yüreğimdeki tüm yıldızları alıp tekrar bakıyorum gözlerine...
    Çemberimizin ışığı daha da kuvvetleniyor,
    Gözlerimizle.


    İyi olan sensin ve kötülük seninle başlar.
    Herşey bir adımınla..
    Herşey yüreğinin seçimiyle başlar..

    Tıpkı bu tohumun varlığı gibi..
    Toprağın altındaki bu tohumun..
    Bu yemyeşil, çok renkli nefesin….



    Gürültüler yavaşlıyor...
    Güneş, savaştan çıkmış kadar yorgun.
    Yüzyıllardır doğmamış gibi...
    Erlerin adımları duran.
    Namlularının ucu toprakta!
    Bir hatırlayış ırk, dil, din ayırmayan...

    Bir ses.. Fısıltı..
    Çocuk nefesi gibi tül…

    " İyi olan nedir? Kötülük nerede başlar? "


    ...

    Tüm o boş kovanlar, dirilen, hayat dolu tohumların yuvasına göz dikercesine çıkıyor topraktan ve hedefliyor insanı.
    Çember içindeki çemberi..
    Bizleri..
    Gözlerimiz bir göz gibi ve yeryüzünün kulaklarında sadece bir ses…

    Hedefliyor insanı..
    Doğayı..
    Canlıyı…



    Toprağa dahi düşemiyor boş bir mermi olarak,
    O şansını çoktan yitirdi....


    ….
    Ceviz kaplamalı sahpemde tutuşmuş bir mektup destesi ve üzerinde de küçük bir kağıt:
    "Andon Kostulas Çavuşun Notları. "
    Dokunuyorum, o küçük kağıt harici hepsi tekrar tekrar tutuşuyor..
    Üstelik yağmurlu..

    Tatlı bir suya, gözyaşına yakalanmış gibi..
    Mutlu bir gözyaşına…



    Kapalı pencerelerin ardından tüm rüzgarıyla gidiyor mektup destesi.
    Gittiği yerde bütünleşecek muhakkak.


    Kapalı pencereler ardında mı?
    Koşarak gidiyorum başladığım noktaya.
    Cama yaklaşıyorum...

    Karşımda!!

    Onunla yeniden gözgöze geliyoruz ve karşımda 25 yaşındaymış gibi gür, oldukça sık ve canlı saçlara sahip, gözleri hayat, gözleri aşkla gülen bir adam.

    Perdeyi çekmeyi deniyorum..
    Korkuyorum..
    Gözleri perdenin en üstüne takılıyor, gözlerime bakıyor tekrar…
    Sevecenlik derinlere gitmiş ve sadece tek bir söz söyler gibi..
    Aşkla, Sevgiyle, Barışla, İnsanla ve İnsan olarak..
    Bana,
    Sana,
    Bize…


    Duyuyor musun??

    Dinle beni...



    ...

    Öncelikle söylemeliyim ki bu hiç mi hiç planlamadığım bir incelemeydi :) .. Ama savaş o tüm planıyla ben doğmadan önce yüreğime kazınmış bir harita, bundan da eminim.
    Ve bir çığlığın, sessizliğin kelimesi olur muymuş? Olabilirmiş, bunu gördüm..

    Sessizliğime ses olan Tuco Herrera 'ya incelememi armağan ediyorum.
    Ve onun Işığıyla "Tüm Dünya Çocuklarına. "

    Kitaptan belirli kesitleri incelemeyle özellikle bütün kılmaya çalıştım ama;

    Dinlemek için duymak,
    Duymak için görmek
    ve görebilmek için Işıkla, okumak okumak okumak gerek...

    Özellikle bu eseri.


    Vaktiniz için teşekkür eder,
    Şimdiden iyi okumalar dilerim.

    Daima Sevgiyle kalın.
    Sevgi ki yaşama karşı yüreğin mürekkebi...
    Unutmadan:

    " https://www.youtube.com/...nf6U&app=desktop " :)
  • BEN

    - IV -

    Tabancam karşımdaydı ve ben hala düşünüyordum. Sonsuz bir sıkıntıydı bu. Suçlu yoksa içini döküp rahatlayamazsın da. Kendine kızarak geçen bir ömrün de bünyeye zararı malum bir gerçekti ki, mide bulantısı bunun kanıtı sayılabilirdi. Bu suçlar dizisinin baş aktörü hep tartışma konusu olmuştur, genelde korkulsa da hep tapılmış hiç şikayet edilmemiştir ona. Yazarın anlattığına göre: Bazıları birden fazla olduğuna inanırlar, her suç için bir tane. Bazıları da katlanamadıkları acılardan dolayı inkar etmişler, olmadıklarını savunmuşlardır. Belki de bu onu ortaya çıkarmak için uygulanmış bir taktiktir... Kendisi ortada olmasa da onun misyonunu yüklenmiş yancıları, adamları, kuklaları hep olmuştur ve hala da olmaktadır. Onlar; otoriteler, yargılayanlar, eleştirenler, cezalandıranlar yani hadsizlerdir... Aslında hadsizlik hayatın ta kendisidir, diğerleri hayatta vücut bulanlardır. Onlar her yerdedir; iş yerinde, dolmuşta, evde, okulda ve hatta sokakta... İnsanlara iki seçenek sunarlar; itaat ya da firar. İtaat onların doğrularını ezberlemeyi ve bu ezberlere göre yaşamayı gerektirir. Firar, ezberleri reddedip düşünmeye başlamanın sonucudur ve en acılısıdır. Otoriteler başından beri firarilerin olabileceğini bildiklerinden, kendilerini sağlama alıp insanların ezberlemesi için kurallar koymuşlardır. O kadar ileri gitmişlerdir ki, firarileri her seferinde ölümle tehdit etmiş, halkı da onlara karşı kışkırtmışlardır. Halka çoğunluk, firarilere de azınlık denir. Azınlıklar, adı üstünde her zaman az olmak zorundadırlar ki, çoğunluğun huzuru bozulmasın. Azınlıklar sürekli bağırırlar, çünkü onların söyledikleri kitaplarda ya da kanunlarda yazmaz. Yeni bir şey söylüyorlardır ve çoğunluğun bunu duyup öğrenmesi için seslerini yükseltmeleri gerekir. Azınlıkların anlatmaya çalıştığı, onların tüm insanlığı nasıl kandırdıklarıdır. Onlar, koydukları kurallar ile insanların mutluluğu yakalayabileceğini, acılara isyan etmenin sonucunun ise en acımasız cezalar olacağını söylemektedirler. Mutluluk konusunda insani zaafların da yardımıyla büyük ölçüde başarıya ulaşmışlardır. Çünkü insan yalnızlıktan korkan, her an başka birisine ihtiyaç duyan, onaylanmak-ödüllendirilmek ve hatta zaman zaman cezalandırılmak isteyen aciz bir varlıktır! Onların da sonradan keşfettiği bu zayıflık, onları doğru yolda olduklarına inandırmış ve üstelik kendileri de bu doğrulara itaat etmeye başlamışlardır. Onlar, söyledikleri yalana kendileri de inananlardır.
    Onlar, her şeyi bildiklerini, her şeyi ve herkesi bir kalıba sokmayı marifet sanan, genellemelere bayılanlardır. Onlar için birey değil, belli etiketlerle sınıflandırılmış gruplar vardır. Sınıflandırırlar ki, milyarlarca bireyle uğraşmaktansa, on tane grubu oyalasınlar. Kanunları da uzun uzun yazmazlar. Mümkün olduğu kadar kısaltırlar, maksat fazla dallanıp budaklanmamasıdır meselelerin. ''Damlaya damlaya göl olur'' derler, mesela. Ama musluğun genişliğinden, damlaların akış hızından, oluşacak gölün yeterliliğinden bahsetmezler. Bir arıza çıkaran olursa da, '' Yetinmeyi bilmiyorsun!'' ya da ''Yeteri kadar sabretmiyorsun!'' derler. ''İstemek, başarmanın yarısıdır!'' derler, mesela. Ne kadar istesen de olmuyorsa ''Yeteri kadar istememişsin demek ki!'' derler. Hayattaki paradoksların farkındadırlar, çok da güzel kullanırlar ve sen her zaman yetersizlikle suçlanırsın. En kötüsü de çıkmaza düştükleri konular için ''Sorgulanması yasaktır!'' demeleridir. Ağzını bile açamaz, oturur kalırsın. Onlar, her zaman en son sözü söyleyenlerdir. Ellerinde ipleri vardır, bir ucunu insanlara geçirdikleri ve onlara gerekli şekilleri vermektir görevleri.

    Hayatım, benden başka herkesin elindeydi bugüne kadar. Ellerinizde birer ip, gerekli şekilleri vermekle meşguldünüz bana. Attığım her kendi adımım, birinizin ipiyle geri alındı ve beni bu ani yalnızlığa ittiniz. Bütün ipleri kesmeye başladım sonunda ve firar ettim. Bir firari gibi sürekli diken üstünde olmamın sebebi de sizlersiniz şu an. Tek başıma düşünmenin, hayatıma yön vermeye çalışmanın, her an bir ip beni çekebilir kaygısıyla, Pavlov’un köpekleri gibi ürpermemin sebebi sizlersiniz..



    Namluyla kesişirken hala düşünüyor ve bekliyordum, bir şey olmayacağını bildiğim halde... Bu bekleme hali tam bir çaresizlik ve acizlikti, tam da insana özgü. Onlara kızıyordum, hayata sövüyordum ama kendime hala toz kondurmuyordum. Kendimi bir halt sandığımdan değildi tabi ki bu, sadece çok acı çekiyordum ve sebebi de kendime yükleyemeyecek kadar güçsüzdüm. Az önce yine bir bulantı nöbeti geçirdim, ağzıma gelen acımsı salgıları zorla mideme geri gönderdim ve kabul etmedim kusmayı, hazır değildim galiba o ani şok haline. Şimdi kahvemi içiyorum, düşünürken tabancamın verdiği ilhamla. Hala düşünüyor ve bekliyordum, beklemenin ölüm olduğunu bildiğim halde...
    ''Hayal kırıklıkları, olması gerekenden fazla beklemekten kaynaklanır. Oysaki insanın hayal kırıklığına da tahammülü yoktur. Beklentiler ve hayal kırıklıkları arasında doğru orantılı bir ilişki vardır, tabi ki eşiği geçtikten sonra. Her insanın değişken bir eşiği vardır. Bu eşiği, yaşananlar ve yaşan(a)mayanlar belirler. Mutluluk fiziksel, ruhsal, maddi, manevi şartlarınıza göre değil, beklentilerinizin, bu eşiğin neresinde kaldığıyla ilgilidir. Mutlu olmak için 'eşiğinize' itaat etmek şarttır!''.

    Daha lise yıllarımda çok büyük bir keşif gibi herkese anlatıp durduğum bu eşik hipotezi, adı üzerinde teoride ne kadar mantıklıysa, uygulamada da bir o kadar zor tabi. Bir kere bir insanın eşiğini belirleyebiliyor olması zaten başlı başına tanrısal bir iştir ki, kendinin tanrısı olabilen insanda da ne üzüntü ne de keder kalır. Neyse, bu teori yıllar sonra ben de şöyle bir özete dönüştü diyebilirim; ''Beklemek, en boktan iştir!''. Bir çok sebep de sayabilirim bunun için. Beklemek demek, geleceği yaşamak demektir öncelikle ve o anı, yaşaman gereken anı kaçırman anlamına gelir. Geleceği yaşamak demek de ölmek demektir ki, şu anki durumuma denk geliyor zaten bu. Beklemek veya ümit etmek ölmektir desem, çok mu düz mantıkçı olmuş olurum acaba? Diğer sebeplerden birisi de durduk yere hayal kırıklığı kredisi çekmiş olmaktır gelecekten. Beklentilerin hiç birisi, hiçbir zaman istediğimiz gibi gerçekleşmez. Kesinlikle bir eksik kalır ki bu az ya da çok sonuçta bir hayal kırıklığı yaratır. Neden istediğimiz gibi gerçeklemeyeceğine gelecek olursak, çünkü biz tek kişi, tek bir beyin olarak umut ederken; beklentinin gerçekleşmesi bizim dışımızda birçok insana ve duruma bağlıdır. Buna kader de diyenler var ama ben ihtimaller demeyi tercih ediyorum. Hayatımız bizden başka bir çok kişiye bağlıdır ve istesek de istemesek de başarılarımız, başarısızlıklarımız, sevinçlerimiz, üzüntülerimiz, hepsi ama hepsi daha çok bizim dışımızda gerçekleşen durumların sonucudur. Herkes birbirinin sırtındadır bu hayatta ama kimse de başarılarını altındakine ya da üstündekine mal etmez, sadece o sahiplenir. Ama başarısızlıklarımızın sebebi ya altımızdaki ya da üstümüzdekidir, onda şüphe yok. Bu ayrı bir konu tabi ki, asıl konumuza dönecek olursak, ''Beklemek, en boktan iştir!''.