• Yine Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
    “Kibarlık ve yumuşaklıktan mahrum edilen kimse, her türlü hayırdan mahrum edilmiş demektir.”
  • Hz. Aişe’nin Hz. Peygamber’den (sav) rivayet ettiği bir hadiste:
    “Kuşkusuz kibarlık ve yumuşaklık, bulunduğu şeyi güzelleştirir. Bir şeyden kibarlık ve yumuşaklık alındığı zaman da onu çirkinleştirir.”

    Müslim
  • İnsanoğlu tarihin hiçbir döneminde manevi yaşamı göz ardı ederek mutluluğa ulaşamamıştır.
  • 104 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Hayatımızın her alanıyla ilgili bilgiler mevcut, müslümanlığın sadece islamin beş emrini yerine getirmek değilde edebiyle, ahlakıyla, bütün herşeyiyle 'müslümanca' bir hayat yaşamayı anlatan bir kitap.
  • Küçükler bunu yapmazlarsa hep küçük kalacaklarını bilirlerdi, çünkü edepli olmak “bizim zamanlarda” yaşayan, hayatları ile “efendi” ve “hanımefendi” kelimelerine hakkını veren güzel insanların önemsediği bir şeydi. Çünkü bu insanlar kendilerinden önce, diğer insanları düşünen, fedakâr, diğerkam ve hasbi insanlardı. Onlar için kendi dışındakilerle uyumlu yaşamak çok önemliydi. Sadece insanlarla mı? Onlar kurtla, kuşla, taşla, toprakla, kısacası bütün mahlukatla ahenk içerisinde yaşamaya önem verir, kimseye ellerinden ve dillerinden bir zararın gelmemesi için kılı kırk yarar, titizlik gösterirlerdi.
    Azığını yemek için yere serdiği yaygısına o esnada giren karıncaları, bir sonraki mola yerinde fark edip, “ben bu karıncaları yuvalarından ettim” diyerek o kadar yolu geriye dönmek bu insanlar için olağanüstü bir şey değildi mesela.
    Otururken cübbesinin kenarında uyumuş kalmış kediyi rahatsız etmekten çekinen ama diğer taraftan da cemaati kaçırmak istemediği için cübbesinin kedinin kıvrıldığı kısmını keserek işine bakan insan bu toplumun içinden çıkmıştı.
    Yolda bir arkadaşı ile yürürken, kendilerinden habersiz, istifini bozmadan çaprazdan üzerlerine gelen kediyi görünce “aman mirim, şunun keyfini kaçırmayalım” diyerek arkadaşını durdurup kedinin önlerinden geçmesini bekleyen İstanbul efendisi de öyle…
    Bu insanların sabahları bindiği şehir hatları vapurunun gecikmesi normaldi, çünkü birbirlerini buyur etmekten bir türlü vaktinde vapura binemezlerdi.
    Edeple bezenmiş müstesna hayatlardan alınmış bu kareler toplumun her köşesinde görülebilecek derecede yaygındı, çünkü bu toplumun en belirgin özelliği edepli ve terbiyeli olmasının da ötesinde edebi bir insanlık vasfı olarak baş tacı etmesiydi. Edep İslam ahlakının nakış nakış dokuduğu bu toplumun hayata yansıyan karelerindeki en belirgin tondu. O ton, insanların sadece birbirleri ile muamelelerini değil, bütün mahlûkatla muamelelerini derinden etkiliyordu, çünkü insanların kalitesi ve kıratının ölçüsü edepten nasipleri kadardı.
    Edebin ve terbiyenin düşmanları çok, dostları ise az artık. Herşeyin alınıp satılma ölçüsünde değer gördüğü bir dünyada edep ve terbiye kıymeti olmayan meta hükmünde neredeyse. Herkesin kısa vadeli yaşadığı bir zamanda, uzun vadede kazanacak değerleri kimse önemsemiyor. İşin gerçeği ne biliyor musunuz? Edebi takdir edecek büyükler kalmadı ki küçükler buna özensinler.


    Görgü Kuralları: Frenk Tarzı Hayatın Kartviziti
    Şimdi o zamanlarda yaşamıyoruz. Önce büyüklerdeki güzel halleri yitirdik. Hal gidince büyüklük kalmadı tabii. Zaten zaman öyle döndü, devran öyle değişti ki artık büyüklüğün tarifi de farklı. Tevazu, teenni, itidal, vakar, hasbilik, fedakârlık, muhabbet, emanet ve ahde vefa, tazim, hilm, müsamaha, cömertlik, iffet, hayâ, sadakat gitti; yerini, egoizm, gurur, kibir, büyüklenme, fırsatçılık, yağcılık, dalkavukluk, ferdiyetçilik, övünme, hava atma, şatafat, lüks severlik gibi kötü sıfatlar aldı. Artık iltifat, bu sıfatlarla işini gören, köşeyi dönen, düşene bir tekme de kendisi atan yeni tiplere. İşte adabı muaşeret kitaplara bu yüzden girdi ya… Yaşanmayan, unutulmaya yüz tutmuş kuralları ancak kitaplarla muhafaza edebilirsiniz. Zaten “Adabı Muaşeret” kavramını artık kimse kullanmıyor. Bu kavramın yeni ismi görgü kuralları oldu. İsmiyle birlikte muhtevası de değişti tabii. Frenk diyarından ithal, bizimle ilgisi olmayan bir hayat tarzını önceleyen kurallar dizisine dönüştü. Bu kurallar bir arada yaşamanın edebini talim etmiyor, Frenk diyarından ithal asri hayatların birbirine kartvizit oluyor. Adabı Muaşeretin gerektirdiği hayat tarzını inkâr eden bahtsızlar bir arada yaşamanın değil yekdiğerine üstünlük sağlamanın usturuplu yollarına görgü diyorlar. Bunlar için kendisi gibi olmayan görgüsüz, olup da küçümsedikleri ise sonradan görme…
    Adabı Muaşeretin yerini görgü kurallarına bırakmasının bir hayat tarzının diğer hayat tarzına üstünlük sağlamasından daha fazla bir anlamı var. Aslında ne olduysa varlık, zaman ve mekân algısının şirazesi kaydığı için oldu. Neredeyse tüm doğrular yanlış, tüm yanlışlar doğru olarak görülür oldu ki şaire;

    Lügat, bir isim ver bana halimden;
    Herkesin bildiği dilden bir isim!
    Eski esvaplarım, tutun elimden;
    Aynalar söyleyin bana, ben kimim?
    dedirten de bu oldu sanki. Erozyon bir yerde de durmadı; bütün hızıyla devam ediyor. Küreselleşen dünyada, iletişim imkânlarının genişlemesi bize ait olanı daha büyük bir hızla götürmeye başladı. Edebin ve terbiyenin düşmanları çok, dostları ise az artık. Herşeyin alınıp satılma ölçüsünde değer gördüğü bir dünyada edep ve terbiye kıymeti olmayan meta hükmünde neredeyse. Herkesin kısa vadeli yaşadığı bir zamanda, uzun vadede kazanacak değerleri kimse önemsemiyor. İşin gerçeği ne biliyor musunuz? Edebi takdir edecek büyükler kalmadı ki küçükler buna özensinler.


    Edep Haddini Bilmek Demek
    Kısaca haddini bilmek demek olarak tarif edeceğimiz edep, en başta Allah’a karşı edeple başlayan ve hayatımızın tümünü içine alacak kadar geniş bir konu. Haddini yani sınırlarını bilene edepli diyoruz. Edepli, nerede nasıl davranacağını, kime nasıl muamele edeceğini bilip buna göre davranır. Oturması, kalkması, yürümesi, yemesi, içmesi, kısaca bütün hayatı belirli ölçüler dâhilinde seyreder. Edep sahibi kimseye rahatsızlık vermez, aksine herkese yetişmeye, yardımcı olmaya çalışır. İncitmemek ve incinmemek prensibine göre yaşamaya çalışır.
    Evde, sokakta, telefonda, nette nasıl davranacağımız, yalnızken ya da diğer insanlar arasında ne yapacağımız, nasıl davranacağımız hep edebin sınırları içerisine girer. Edebi bu anlamda nasıl yaşayacağımızı gösteren bir rehber olarak görebiliriz. Günümüzde bu rehberi kimse ciddiye almıyor ama. Kimse edeple varılacak yere talip değil çünkü değer algıları ters yüz olmuş durumda. Kendilerine büyük denilen insanlar da, küçükler de maddiyat ve daha çok kazanmanın temel belirleyici olduğu bir hayatın katı gerçeklerinden hareket ettiklerini düşünüyorlar. Öyle olunca da nezaket, nezahet, zarafet ve fazilet gibi kavramlara arkeolojik malzeme muamelesi yapılıyor. Genel geçer algılar o kadar sıradan ve basit ki kimse nasıl konuşacağını, nasıl yürüyeceğini, nasıl yemek yiyeceğini, topluluk içerisinde nasıl hareket edeceğini, bakışlarına bir nizam vermesi gerekip gerekmediğinin derdine düşmüyor. Çünkü bu hayat, ölçüsüz, kuralsız ve sınırsız bir hayat ve bu hayatın dağdağası içerisinde kimsenin bu kuralları ne duymaya, ne öğrenmeye ne de tatbik etmeye zamanı var.



    Edep İsteyen Edepli Bulsun
    Peki ne yapmak lazım? Öncelikle herkesi tek tipleştiren, sıradanlaştıran, bayağılaştıran bu sürece karşı çıkmanın tek yolu bu hayat tarzına teslim olmamaktan geçiyor. Bizim hayatımız edebi baş tacı yapan bir hayat olmalıdır. Bizler sıradan ve bayağı olamayız, çünkü hayatımıza yüklediğimiz anlam buna sığmayacak kadar aşkın ve yüksek bir hakikatten besleniyor. Biz gönderiliş amacını “güzel ahlakı tamamlamak” olarak tarif eden bir Peygamber’e ümmet olmakla şereflenmişiz. Kendisine benzemenin hayat gayemiz olduğunu bildiğimiz, Kur’an’da yüksek bir ahlak üzere gönderildiği ifade edilen bu güzeller güzeli kendi edebinin bizzat Cenab-ı Hak tarafından talim edildiğini ifade ediyor. Bu yüzden edep dinimizin en önemli umdelerinden birisidir. İmanın kemale ermesi edep iledir. Hz. Mevlana öyle söylemiyor mu: “İman nedir, diye aklıma sordum. Aklım da kalbimin kulağına eğilip; İmân edepten ibârettir, diye fısıldadı.”
    Edep insan olmak, hayvanlıktan sıyrılmak ve en yüce insanlık ufkuna erişmeye çalışmaksa edebi öğrenmek, edeplenmek ve edepli olmak en başta gelen dini vazifelerimizden birisi oluyor.
    Peki, edebi kimden öğreneceğiz? Tabii ki edeplilerden. Her ne kadar bir Allah dost “Edebi edepsizlerden öğrendim. Yaptıklarını yapmadım” demiş ama o seviyede olana her gördüğü ve tecrübe ettiği zaten ibrettir. Yola yeni çıkanlar ve gençler, edebi hayatlarının süsü haline getirmiş, edepli olmayı önemseyen güzel örnekler bulup, onların kıyılarında, köşelerinde konuşlanmaya bakmalılar. Bu açıdan neyin edep olup olmadığını uzun uzun anlatmaya gerek olmadığını düşünüyoruz, çünkü edep yazarak, okunarak öğrenilecek bir şey değildir, görerek, tecrübe ederek ve hâllenerek edinilecek bir şeydir. Edep kitaptan değil, edepli insandan talim edilir.
    Edep, bir kulluk borcudur. Edep, İslami ahlakımızın en bariz neticesidir. İnsan olmanın en önemli göstergesi, dünyada bulunuş gayemizdir. Biz edebi insanlık sıfatı olarak gören bir medeniyetin çocuklarıyız. Amacımız edepli insanlar olmaktan da ötedir. Amacımız edebin insanları olmaktır. Biz edepsiz bir hayat düşünemeyiz. Edebi önemsemeyen bir hayat ve dünya bize yabancıdır. Kalitemizi edepten aldığımız nasiple ölçeriz. Edepten nasibi olmayanların, hakikatten nasibi olmadıklarını düşünürüz.
    İnsanların Efendisinden Edep Dersleri
    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin hayatı bir edep dershanesidir. Hiç yüksek sesle konuşmazlardı. İnsanların yanından yavaşça ve tebessümle geçerlerdi. Hoşlanmadıkları kaba bir söz işitince insanların yüzlerine karşı bir şey söylemezlerdi. Kahkaha ile gülmemişlerdi. Tebessüm hâlinde bulunurlardı. Kimsenin yüzüne dikkatle bakmazdı. Kimseye fena söylemez, kimsenin sözünü kesmez, kimsenin hatâsını yüzüne vurmazdı. Kendisine birisinden hoşlanmadığı bir söz ulaştığında: “Falana ne oluyor ki şöyle şöyle söylüyor.” demez de, “Bazı kimselere ne oluyor ki şöyle şöyle söylüyorlar” buyururdu. Kesinlikle hakâret etmez, mübârek ağzından kaba bir söz çıkmaz ve lânet etmezdi. Kimseyle münâkaşaya girişmezdi. Hakk’a itiraz edilmesinin ve hakkın çiğnenmesinin hâricinde öfkelenmezdi. Birisini azarlayacak olduğunda sadece: “–Allah iyiliğini versin, ona ne oluyor ki…” derdi. Boş ve lüzumsuz konuşmazdı. Kendisinden bir şey istendiğinde, «hayır» dediği vâkî değildi. Sükûnet hâli uzun sürerdi. Bir söze başlayınca, onu yarım bırakmaz, tamamlardı. Bir meclise girince, neresi boş kalmışsa, oraya oturur, herkesin de öyle yapmasını arzu ederdi. Bizzat yapmadığı bir işi başkalarına emretmezdi.
    Medeni Cesarete Ve Özgüvene Evet Ama...
    ‘‘Fazla da İleri Citmeyelum’’
    Bir halk otobüsünün biletçisi durakta binmek isteyen yolculara yer açmak için içeridekilere sesleniyor: “İleri cidelum, ileri cidelum…” Gençlerin birkaç tanesi bu söze ve aksana yüksek sesle gülünce biletçinin zeki uyarısı geliyor: “Fazla da ileri citmeyelum…”
    Rahatlık tabii ki güzel şey. Medeni cesaret sahibi olmak bu devirde sahip olunması gereken en güzel meziyetlerin başında geliyor. İnsan nerede ve hangi durumda olursa kendisi ifade edebilecek cesarete, öz güvene ve birikime sahip olabilmeli şüphesiz. Hele bizim gibi küçüklükten bu yana “yapamazsın, edemezsin” telkinleriyle yetiştirilen nesiller için bu meziyete sahip olabilmek daha önemli. Ama rahatlığın ve medeni cesaretin de bir sınırı var. Özgüveni, kendimize ya da karşıdaki insana saygısızlıkla karıştırmamak, yani fazla da ileri gitmemek gerekiyor. Medeni cesaret sahibi olmakla saygısız olmak arasındaki ince çizgiyi fark edebilmek öyle kolay değil. Edebin en lazım olduğu yer burası işte. Zamanın ve zeminini aşmış bir medeni cesaret gösterisi küstahlıktan başka nedir ki?
    Son sözümüz Mevlana’dan olsun: “Allah’tan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimsenin Allah’ın lutfundan mahrumdur. Edebi olmayan yalnız kendisine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur.”