• Tanja silahlar hakkında öğrenebileceği her şeyi öğrendikten sonra, Mikhail ona eski moda Rus Nagant marka bir tabanca verdi. Tanja 7.62 milimetrelik mermileri yedi mermilik hazneye doldurduğunda dengeli bir şekilde durdu, nişanı aldı, horozu kurdu ve tetiği çekti. Tabanca o kadar sert geri tepti ki Tanja'nın ayakları yerden kesildi, düştü ve kıç üstü yere yapıştı. Mikhail'i bir tek o gün gülerken görmüştü. "İşte bu" dedi hocası, "teorik ile pratik arasındaki farktır." Tanja ayağa kalktı ve bir el daha ateş etti. O günden sonra da hiç düşmedi
  • 104 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    İyi kalpli bir insan aynı zamanda acımasız olabilir; yumuşak kalpli ve kibirli, merhametli ve bencil, sağduyulu ve kör, aşk besleyen ve nefret eden kişilikleri barınır benliğimizde. Jekyll’ın bastırdıklarından kaçmak için Hyde’ı yaratmasını buna bağlayabiliriz. Tabii şunun da ayırdına varmak gerekir, kişilik, ortalama çizginin dışına çıktığımız istisnalardan oluşmaz. Kalpte olan şey, insanın kaderi olduğu gibi yaptığımız şeyler de bizi ona dönüştürür. Öyleyse iyi ve kötü gelen şeyler maddeden değil, doğrudan bizimle bağlantılıdır. Rüyada en çok karşımıza çıkan nesnelerin bilinçaltının derinliklerine – zihni fazla kurcaladığından- sızması gibi, kendi normlarımızın tohumlarını attığımızda, karşımıza çıkacak olan şeyin dizginlerini bırakma belirtisi gösterdiğimizde, bu geri dönülmez bir hal alır ve meyil ettiklerimizin bedelini ödemek üzere yakalanmayı beklemeye koyuluruz…

    (Spoiler)
    “Yatağımdan fırladığım gibi aynanın karşısına koştum. Gördüğüm şey karşısında tüylerim diken diken oldu. Evet, yatağa Henry Jekyll olarak girmiş, Edward Hyde olarak uyanmıştım.”


    Evet, fazla tanıdık. R. Louis Stevenson, bir sabah gördüğü rüyadan etkilenerek kendi bölünmüşlüğüne tanık oldu ve böylece iki ayrı karakter ortaya çıktı.


    “Neden edebiyat?” sorusunun en değerli yanıtlarından biri saklıdır Dr. Jekyll ile Bay Hyde’da; insan bütünlüğümüz ve insanca kusurlarımız içinde, yaptığımız işler, düşlerimiz ve karabasanlarımızla, bir başımıza ve bizi başkalarına bağlayan bağlar içinde, toplumdaki imgemizde ve bilincimizin gizli kovuklarında ne olduğumuzu ve nasıl olduğumuzu öğreniriz bu kitapta.

    Mario Vargas Llosa


    80 sayfalık novellanın düğümleri son sayfalarda aniden çözülünce ufak bir şaşkınlık hissi doğuruyor. Son 25 sayfanın kitabın geri kalanından zıt bir ruh haliyle kaleme alınmasını buna bağlıyorum. Son kısımlarda olayı bağlama ve ritim öyle hızlı bir hal aldı ki, Freud ve Dostoyevski karışımı bir yazar buldum satırlarda. Bu sayıya boşlukları eklersek bu da kitabın yarısı demek. Yarı yarıya Stevenson. İki yarım küre, bütünü oluşturan iki parça, iki zıt kutup ve bu iki farklı ‘ben’, yazarın kendi ruh ikliminin esere yansımasıdır belki de. Kitabı ilham kaynağı yapan tam da bu; Bir novelladan ziyade çizgileri belirlenmiş bir ayna Dr. Jekyll ile Bay Hyde. Karakterlerin, yani Jekyll ile Hyde’ın yaptıkları şeylerin detay eksiği, kitabın farklı yorumlanmaya açık olmasının tamamen bir sonucu. Hyde’a dönüştükten sonraki Jekyll daha çok detaylandırabilirdi. Karakterlerin gelişim sürecinden yüzeysel bahsedilmesi hayal kırıklığı yaşatsa da, kendi hayal gücümüzle tamamlayabileceğimiz bir hikaye Dr. Jekyll ile Bay Hyde.

    “Külahımı önüme koyup düşünebildiğim bir yaşa gelip de çevreme şöyle bir bakmaya, bu dünyada nereden nereye geldiğimi enine boyuna tartmaya başladığımda ise, çoktan iki yönlü bir hayatın pençesine düşmüş bulunuyordum.”

    Jekyll bir bütün olmalı ve baskın durumda kalmalıdır. Kötülük ve sorumsuzluğun sembolü Hyde’ı yok saymamalıdır, çünkü tek başına Jekyll ne cesurluk sergileyebilir ne de gücü elinde bulundurabilir. Hyde ise dizginlerini çözdüğü an ellerini kana bulaştırır. Hyde kibirdir, kör olmaktır, tembellik ve kabalıktır, daha genel tabirle kendini toplumun üzerinde konuşlayıp kalanlardan soyutlanan benliktir. Vücuda bağışıklık kazandırmak için giren, küçük çapta yaşaması gereken bir mikroptur Hyde. Bütünlüğümüz için zaruridir. Onu yok saymak kendimizi bastıracağımızdan fanatikliğe dönüşme riskinin tehlikesi vardır. ‘Ben’ yaptıklarına tepeden bakar, kusur bulacak olursa çamuru başkalarında aramaya yeltenerek bunu hayata geçirir. Hayata siyah beyaz görenlere karşı Dr. Jekyll ile Bay Hyde müthiş bir görüntü sunuyor bizlere…

    “Tanrısallık sadece imana, erdeme, onura, iyi geçinmeye, özgürlüğe, zafere, sofuluğa değil, aynı zamanda şehvete, hilekarlığa, ölüme, hasede, ihtiyarlığa, yoksulluğa, korkuya, tutkuya, kötü kadere, kırılgan ve hükümsüz yaşamımızın diğer can sıkıcı olgularına da veriliyor.” (Montaigne, Denemeler)

    “İyilik ve kötülüğün insan doğasında bir arada var olmasından kaynaklanan çatışma.”

    Kim kurtuldu ki bu çatışmadan?
    Tyler Durden’ın en ince detayına kadar yaşadığı, bilinçaltı bombardımanına maruz kaldığı o ayrımsılığın ruhunu nasıl oyduğunu okuyanlar çok iyi bilirler… Varlığının diğer yarısıyla savaştığı ve yadsıdığı şeyleri öbür yarısıyla benimseyen Harry Haller, aynı hadiseleri benliğinin diğer yarısı Bozkırkurduyla beraber yaşamamış mıydı? Bilinmeyen bir hayatın parçası, bir aşkın hayata nüfuz ettiğinin bilincinde olmanın yeni bir kişilik doğuracağını ve geri kalan her şeyin birer detay olacağını da söylüyordu ya Proust. Çok haklıydı.



    Bu arada… Güle Güle 2018. Ve sana da güle güle Bay Hyde!


    https://www.youtube.com/watch?v=luM6oeCM7Yw
  • 96 syf.
    "Şayet bir peri gelip bana arzularımı gerçekleştirmeyi teklif edecek olsa, ben ne isteyeceğimi bilmiyordum."

    İtiraflarım, 'İnsan Ne İle Yaşar?' dan sonra Tolstoy' a ait okuduğum ilk kitap. Bu kitapta Tolstoy' un hayat hikayesini okuyoruz bir nevi. Yaşamı boyunca süren iç çelişkilerinden bahsediyor. Sürekli bir arayış içinde olan Tolstoy' un varoluşu sorgulayan bir itiraf kitabıdır. İnancı sorguladığı için bir dönem yasaklanmıştır.

    Hristiyanlığın Ortodoks mezhebine göre vaftiz edilmiş ve bu yönde eğitim almıştır. Çocukluğu ve gençliği bu inanç çerçevesinde eğitim almakla geçmiş fakat ikinci yılında üniversiteyi terkettiğinde bu öğretilerin hiçbirine inanmıyordu. Abisi genç yaşta acı çekerek ölmüş, bu da Tanrı' yı sorgulamaya başlamasına sebep olmuştur.

    Niçin yaşıyorum? Niçin sorguluyorum? Niçin çalışıyorum? Bugün yaptığım, yarın yapacağım şeyin sonucu ne olacak, bütün hayatımın sonu ne olacak? Hayatın anlamı nedir?... gibi sorular daima kafasını kurcalamış, cevap bulamayışı da yaşama isteğini kaybetmesine sebep olmuştur.

    Bu soruların cevaplarını bilimde aramış, akla dayalı bilginin kendisini hayatın saçmalığını kabule götürmüştür.

    Bu soruların cevaplarını felsefede bulmaya çalışmış, büyük düşünürlerin bir takım görüşlerini benimsemiştir.

    İnsan hayatın anlamını anladığı sürece yaşar. Her insan Tolstoy gibi bu soruları hayatının belli bir döneminde cevaplandırmaya çalışmıştır.

    Hayatın anlamını anlama ve yaşama imkanı yalnızca inançla mümkündür. İnsanlığın başlandıcından itibaren hayatın olduğu yerde, yaşama imkanını inanç vermiştir ve inancın ana çizgileri her yerde hep bir ve aynıydı. İnsanın ölümlü varlığına ebediyet anlamını inanç verir. Hangi inanç olursa olsun, inancın her cevabı insana ölümle yok olmayan bir mana verir. Peki inanç nedir? İnsanın yaratıcı ile ilişkisi mi, insana söylenmiş olan şeylerin kabul edilmesi mi? Tolstoy inancın; insan hayatının anlamının öğrenilmesi, o sayede insanın kendini yok etmeyip yaşaması olarak tanımlar. Ona göre inanç hayatın gücüdür. Bunu farkettikten sonra Budizm' i ve İslamiyet' i inceler. Her şeyden önce de Hristiyanlığı çevresinde yaşayan inananlardan inceleyen Tolstoy; yaşamlarının inanç öğretilerinin ilkelerine uymadığını gözlemler. İnancı yaşamdan bağımsız kabul etmektedirler. Tolstoy' a ise yokluğun, hastalığın ve ölümün verdiği korkuyu kaldıracak bir hayat duygusuna sahip olduklarını açıklayacak davranışlar gerekliydi fakat çevresinde dindar diye geçinen inançlı kişilerde bu davranışları görmüyordu. Dindarların bütün hayatı, inançlarıyla çelişkideydi. Böylece çevresindeki bilginlerin, Ortodoks ilahiyatçıların ve papazların yaşantılarını incelemeyi bırakıp; yoksul, sade kimselere yöneldi. Din öğretisi aynıydı fakat bunlar hayatın anlamını kavramış, yaşamayı ve ölmeyi biliyorlardı. Hayatın ve ölümün anlamını kavramış, sessizce yaşıyorlar, fedakarlıklara, acılara katlanıyorlar, bunu da nimet olarak görüyorlardı. Bu insanların arasında iki yıl kadar yaşamış, onları sevmiş, kendi yaşantısından iğrenir hale gelmiştir.

    Bir insanın ömrünün kafasındaki sorulara cevap aramakla geçmesi, bir yandan da yaşamından hiçbir lezzet almadan, huzuru bulamadan intiharı düşünerek yaşamaya çalışması çok acı verici olmalı.

    Okuduğum baskı, Mikro Kitap Yayıncılık' a ait olup, çevirisi iyiydi. 96 sayfalık ince bir kitap ama her satırı insanı düşündüren, oldukça faydalı bir eser. Mutlaka okunmalı, keyifli okumalar.
  • Cenab Şahabeddin’in kardeşi şair Osman Fahri, ona olan aşkına karşılık bulamayıp canına kıydı. Şair Ahmet Kutsi Tecer, ona tutkundu. Edebiyatçı Mithat Sadullah Sander ve politikacı Ahmet Hamdi Başar ile evlendi. Yaşamı köşkte başlayıp huzurevinde biten şair, yazar, öğretmen Şükûfe Nihal’in ruhunun derinliklerinde yaralar açan aşk hikáyeleri..

    OSMAN Fahri otuz yaşındaydı.

    Dönemin ünlü edebiyatçısı Cenab Şahabeddin’in kardeşiydi.

    Ressamdı. Şairdi. "Mersiyeler" adlı şiir kitabı vardı.

    "Arkadaş" adlı dergiyi birlikte çıkardığı yakın dostu Mithat Sadullah’ın eşi Şükûfe Nihal’e áşıktı.

    Mithat Sadullah-Şükûfe Nihal evliliğinde sorunlar vardı.

    Ve bir gün Şükûfe Nihal, oğlu Necdet’i alıp eşi Mithat Sadullah’ı terk etti. Zaten hiç arzulamamıştı bu evliliği; hatta bileklerini keserek intihara kalkışmıştı.

    İstemediği evlilik artık son bulmuştu.

    Şükûfe Nihal’in bu zor günlerindeki dert ortağı Osman Fahri’ydi. Genç şair, yıllardır sakladığı hislerini o günlerde açığa çıkardı. Olumsuz yanıt aldı:

    "Sen benim hem-dem-i hayalatım,

    Ben senin yar-ı tesellikárın

    Olacakken; fakat, nedense, Nihal

    Sen benim gözlerimde dert aradın..."

    Osman Fahri karşılıksız aşkı yüzünden mecnun oldu. İstanbul’u terk etti. Elazığ’da öğretmenlik yapmaya başladı. Ancak platonik aşkını unutamadı.

    Şiirler gönderdi karasevdasına karşılık alabilmek için:

    "Ah madem ki sen de bir şair,

    Ben de şairim, bu káfidir"

    Hiç yanıt alamadı; bu acıyla yaşamamak için kafasına tabanca dayayıp tetiği çekti. Yıl 1920 idi...

    Şükûfe Nihal, Osman Fahri’ye karşı o günlerde bir şeyler hissetmiş miydi? Bilinmiyor. Bilinen Şükûfe Nihal’in, karasevda yüzünden intihar eden Osman Fahri’yi yaşamı boyunca unutamadığı...

    Güzel denemezdi

    Yakın arkadaşı (yazar Pınar Kür’ün annesi) İsmet Kür, "Yarısı Roman" adlı eserinde Şükûfe Nihal’i şöyle anlatıyor:

    "Şükûfe Nihal hemen her görenin áşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. ’Güzel’ denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı... Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu ’dünyaya metelik vermeyen’ haliydi. Ve de, o sıralar, ’hayran olunacak kadın’ sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle.

    Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hálá sevdiğimi biliyorum.

    Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı.

    Evet, pek çok kişi sevdalanmıştı, zamanın en gözde şairlerinden biri olan bu kadına."

    Şükûfe Nihal’e áşık olan isimlerden biri de Názım Hikmet’ti...

    Názım Hikmet’in aşkı

    1920’li yıllar...

    Erenköy bahçelerinde, köşklerinde şairler yan yana gelip edebi sohbetler yapıyorlardı.

    Bu toplantıların birinde...

    Názım Hikmet bir káğıda bir şeyler yazıp Şükûfe Nihal’e vermesi için Halide Nusret’e (Zorlutuna) uzattı.

    "Bir Devrin Romanı" adlı eserinde Zorlutuna olayı şöyle yazdı:

    "O (Şükûfe Nihal) okuduktan sonra, gülerek káğıdı bana verdi. Bugün gibi hatırlıyorum, káğıtta şairin o delişmen yazısıyla aynen şu kelimeler yazılıydı: ’Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz’."

    Názım Hikmet ile Şükûfe Nihal sevgili oldular mı?

    Halide Nusret Zorlutuna’nın, kız kardeşi İsmet Kür’e söylediğine göre, Názım Hikmet "Bir Ayrılış Hikáyesi" adlı şiirini Şükûfe Nihal için yazmıştı. Bu şiir ilişkinin boyutunu gösteriyor aslında:

    "Erkek kadına dedi ki/seni seviyorum,/ ama nasıl?/

    avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp/

    parmaklarımı kanatarak/ kırasıya/ çıldırasıya.../

    Erkek kadına dedi ki/ seni seviyorum,/ ama nasıl?/

    kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,/

    yüzde yüz, yüzde bin beş yüz/ yüzde hudutsuz kere yüz/

    Kadın erkeğe dedi ki/ baktım,/ dudağımla, yüreğimle, kafamla;/

    severek, korkarak, eğilerek,/ dudağına, yüreğine, kafana/

    şimdi ne söylüyorsam/ karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana/

    ve artık biliyorum:/ toprağın/ yüzü güneşli bir ana gibi/

    en son, en güzel çocuğunu emzirdiğini/

    fakat neyleyim/ saçlarım dolanmış/ölmekte olanın parmaklarına/

    başımı kurtarmam kabil/ değil/

    sen yürümelisin,/ yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak/

    sen yürümelisin/ beni bırakarak/

    Kadın sustu/ sarıldılar/

    Bir kitap düştü yere/ kapandı bir pencere/ ayrıldılar"

    Dönemin ünlü şairlerinden sadece Názım Hikmet áşık değildi Şükûfe Nihal’e! Yakın dostu Halide Nusret Zorlutuna’ya göre, Ahmet Kutsi Tecer de Şükûfe Nihal’e áşık edebiyatçılardan biriydi.

    Şükûfe Nihal’in edebiyat çevrelerindeki en bilinen aşkı ise hiç şüphesiz, Faruk Nafiz Çamlıbel idi...

    F. Nafiz Çamlıbel’in aşkı

    Faruk Nafiz Çamlıbel yaşamı boyunca unutamayacağı büyük aşkı Şükûfe Nihal’i halasının Erenköy’deki köşkünde gördü ilk kez. Ve ilk görüşte áşık oldu.

    Aşk karşılıklıydı. Hep şiirler yazdılar birbirlerine.

    "İnce bir kızdı bu solgun sarı heykel gibi lal/

    Sanki ruhumdan uzat sisli bir akşamdı Nihal/

    Ben küreklerde Nihal’in gözü enginlerde/

    Gizli sevdalar için yol soruyorduk nerde./"

    Sadece şiir mi?

    Aşkları üzerine roman yazdılar.

    Faruk Nafiz Çamlıbel "Yıldız Yağmuru"nda, Şükûfe Nihal ise "Yalnız Dönüyorum" adlı romanda sevdalarını dile getirdiler.

    Yazar Selim İleri de, "Mavi Kanatlarında Yalnız Benim Olsaydın" adlı romanında edebiyat çevrelerinin çok konuştuğu bu aşkı anlattı.

    Aynı zamanda edebiyat öğretmeni olan Faruk Nafiz Çamlıbel evlilik teklifine hep olumsuz yanıt alması üzerine sinirlenerek tayinini Ankara’ya çıkardı. Ve burada; Ankara Lisesi’nde coğrafya öğretmenliği yapan Aziziye Hanım ile ani bir evlilik yaptı. Yıl 1931’di.

    Bir zamanlar; "Yalnız kalmaktansa Nihal’imden uzakta/ Kalsam diyorum, dar-ü diyarımdan uzakta" diyen şairin bu ansızın evlenmesi edebiyat çevrelerini çok şaşırttı. En çok da Şükûfe Nihal’i; gerçi kavga ettikleri için bir süredir görüşmüyorlardı ama o da anlam verememişti bu ani evliliğe...

    Çamlıbel yanıtını beş yıl sonra, 1936’da çıkan "Yıldız Yağmuru" adlı romanında verdi. Romanın kadın kahramanı ayrılığı, aşkı ölümsüzleştirmek için istemişti. Romanın erkek kahramanı ise bu ayrılık nedeniyle gidip sade bir kadınla evlenmişti. Roman ne kadar gerçeği yansıtır bilinmez!

    Yıllar sonra 1954 yılında Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Sermet Sami Uysal, Faruk Nafiz Çamlıbel’e sordu: Eşinizle aşk evliliği mi yaptınız?

    Yanıt ilginçti: "Hayır. Birbirimizi beğenip evlendik; duygudan çok kafa izdivacı oldu daha doğrusu."

    Kim bilebilir; belki de Faruk Nafiz Çamlıbel ölümsüz aşkını hiç unutamadı. Sadece rastlantı mıdır; Şükûfe Nihal’in ölümünden bir buçuk ay sonra vefat etti!

    İkinci evlilik

    Faruk Nafiz Çamlıbel’in ani evliliğinin ardından Şükûfe Nihal de evlilik kararı aldı. Ahmet Hamdi Başar, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden sınıf arkadaşıydı. Okul arkadaşının zaman içinde ülkenin sosyal sorunlarına ilgi göstermesi çok hoşuna gidiyordu. Ayrıca oğlu Necdet’e yakın ilgisi de bu evliliğe zemin oluşturdu. Evlendiler. Şükûfe Nihal, kızı Günay’ı bu evliliğinden dünyaya getirdi. Ancak aradığı huzuru bulamadı; eşi sürekli politik beklentiler, arzular peşindeydi. 1960’ta Şükûfe Nihal, iki çocuğunu alıp kimseye haber vermeden evden ayrıldı. Boşandılar.

    Altmış beş yaşındaydı.

    Aşkı sadece ruhunda yaşıyordu. O aşkın sahibi ise sevdası uğruna ölümü seçen Osman Fahri’ydi.

    Yakın dostlarına, "Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı" diye dert yandı hep. "Yakut Kayalar" adlı romanının kahramanıydı Osman Fahri. Onun aşkı uğruna mecnun oluşu, ideal aşkı arayan romantik Şükûfe Nihal’e şiirler yazdırdı:

    "Sana mecnun dediler/ Mukaddestir gözümde/ Cinnet, o günden beri..."

    Hafızasını kaybedene kadar düşüncesinde, dilinde, kaleminde hep Osman Fahri vardı...

    Köşklerden huzurevine uzanan bir hayat hikáyesi

    1896’da İstanbul Yeniköy’de bir köşkte doğdu.

    Dedesi, Sultan V. Murad’ın doktoru Emin Paşa’ydı. Babası Miralay Ahmet Abdullah Bey eczacıydı. Baba tarafından soyu Kastamonulu Katipzadelere uzanıyordu. Annesi Nazire Hanım asker kökenli bir ailenin kızıydı.

    Şükûfe Nihal’ın çocukluğu ve dolayısıyla öğrenimi, babasının görevleri gereği gittikleri Manastır, Şam, Beyrut ve Selanik’te geçti. Arapça, Farsça, Fransızca öğrendi.

    Babası entelektüel biriydi. Onun sayesinde küçük yaşlarında edebiyatla tanıştı. İlk şiiri "Hazan" Resimli Kitap’ta yayımlandı.

    18 yaşında üniversiteye gitti. Ancak babasının tayini Şam’a çıkınca İstanbul’da tek başına kalmaması için zorla evlendirildi.

    O dönemin yasalarına-kurallarına göre evlilik, üniversiteye gitmeye engeldi. Bu hakkı boşandığında elde edebildi. 1919’da üniversitenin coğrafya bölümünden mezun olan ilk kadın oldu. Ve ilk kadın lise öğretmeni. Emekli olduğu 1953 yılına kadar İstanbul’un çeşitli okullarında öğretmenlik yaptı.

    Siyasal, toplumsal meselelerle hep ilgiliydi. Kadınların eğitim hakkı konusunda dönemin dergi ve gazetelerinde makaleler yazdı. Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti ve Asri Kadınlar Cemiyeti’ne üye oldu.

    İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini protesto eden Sultanahmet Meydanı’ndaki mitingde konuşma yapanlardan biriydi: "Ey aziz vatan beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın."

    Anadolu’daki ulusal savaşa katkı için İstanbul’da gizlice görev yapan kadınlardan biri de yine Şükûfe Nihal idi.

    O hep öncüydü. 1923’te kurulan Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucusu oldu; partinin genel sekreterliğini yaptı.

    1920’li yıllar şiirin yanında romanın başladığı dönem oldu. İlk romanı "Renksiz Istırap" 1926’da yayımlandı.

    1935’ten itibaren Cumhuriyet, Tan, Yeni İstanbul gibi gazetelerde yazmaya başladı.

    "Domaniç Dağlarının Yolcuları" adlı eseri "Unutulan Sır" adıyla beyazperdeye aktarıldı.

    Sosyal sorumluluk içeren çalışmalar içinde de yer aldı. İstanbul Hayırseverler Derneği, Çocuk Dostları Cemiyeti ve Türk Kadınlar Birliği’nde görev yaptı.

    1962 yılında başına talihsiz bir olay geldi; caddeyi karşıdan karşıya geçerken araba çarptı. Kaza sonucu birçok ameliyatlar geçirdi. Sol bacağı kısa kaldı.

    Hayatın zorlaşması sonucu yakın arkadaşları Hasene Ilgaz ve İffet Halim Oruz’un açtıkları Bakırköy’deki huzurevine yerleşti.

    Kızı Günay’ın bebeğini doğururken hayata gözlerini yumması, yaşamla ilişkisinin kopmasına neden oldu.

    Yurtdışında felsefe öğrenimi gördükten sonra Türkiye’ye gelip Taksim ve Osmanbey’de İstanbul’un en tanınmış iki kitabevini açan oğlu Necati Sander, annesinin bu durumuna çok üzülüyor ve onu böyle görmemek için yanına pek uğrayamıyordu.

    Kız kardeşleri Bedai Taş ve Muhsine Akkaş da artık yaşlanmışlardı; sık gelemiyorlardı huzurevine.

    Şükûfe Nihal zamanla konuşmayı tamamen kesti.

    Ve 24 Eylül 1973’te hayata gözlerini kapadı.

    Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi.

    Adı okullara verilen Şükûfe Nihal’in mezarı bugün iç acıtacak kadar bakımsızdır...

    Şükûfe Nihal’in eserleri

    Yıldızlar ve Gölgeler (1919-Şiir)

    Renksiz Istırap (1926-Roman)

    Hazan Rüzgárları (1927-Şiir)

    Tevekkülün Cezası (1928-Hikáye)

    Gayya (1930-Şiir)

    Yakut Kayalar (1931-Roman)

    Çöl Güneşi (1933-Roman)

    Su (1935-Şiir)

    Şile Yolları (1935-Şiir)

    Finlandiya (1935-Gezi kitabı)

    Yalnız Dönüyorum (1938-Roman)

    Sabah Kuşları (1943-Şiir)

    Domaniç Dağlarının Yolcusu (1946-Gezi kitabı)

    Çölde Sabah Oluyor (1951-Roman)

    Yerden Göğe (1960-Şiir)

    Oğlu Necati Sander tarafından derlenen "Toplu Şiirler" (1975)

    1955 yılında Yeni İstanbul Gazetesi’nde tefrika edilen "Vatanım İçin" adlı romanı kitap olarak basılmamıştır.
    Osman Yalçın
  • 336 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    Bir yerde okumuştum, bebeklik çağından itibaren kör-sağır ve dilsiz olan Helen Kellere, asıl körlerin kim olduğu sorulması üzerine cevabı şöyle olmuş; ‘‘Görme yetisiyle doğup etrafındakileri görememek’’ demiş. Bu soru ve cevabı kitabın içeriğine uygun bularak incelemeye giriş yapmak istiyorum..
    Bu güzel kitaba dair en az onun kadar güzel bir şekilde inceleme yazmak için dün bitirmeme rağmen bugün yazmak istedim düşüncelerimi. Önce şunu belirtmek isterim, bu roman 1998 Nobel edebiyat ödülünü de kazanarak başarısını kanıtlamış. Romanın Yazarı Jose Saramago ise 88 yaşında 2010 senesinde hayata gözlerini yumarken aslında çok seneler öncesinde 1990’lı yıllarda) yazdığı bu kitap ile ölümüne doğru yaşadığı son zamanı içerisinde ki dönemi de ileri görüşlülüğüyle ortaya koymuş bir insan. Yazarın bu kitap da asıl amacı körlük metaforu üzerinden toplumun yaşamını ve duygularını, düşünce ve eylemlerini imgeleyerek anlatmak. Bunu yaparken hikayenin geçtiği yeri, yaşayan insanların etnik kökenlerini ve kimliklerini belli etmeyerek okuyucuya evrensel olduğunun mesajını vermek istemiş. Toplumun her kesiminden farklı özellikli ve farklı yaşlardaki insanlardan oluşan kahramanlarımızın kitap da çağrışımları meslek veya kişisel özellikleriyle ifade ediliyor.
    Kitabın hikayesine girecek olursam; Araç seyrinde iken trafik ışıklarında duran ve yanan kırmızı ışıktan sonrasını göremeyen bir adamın aniden kör olmasıyla hikaye başlıyor. Yalnız bu körlük emsallerinden farklı olarak daha önce hiç rastlanmayan bir körlük olayı şöyle ki muayeneler sonucunda hiçbir doku hasarı olmamasına rağmen ve körlüğün getirdiği kapkaranlık bir görüntü yerine bembeyaz bir ışıklar içerisinde kör olması sanırım ince bir mesajı da barındırıyor(Aydınlık bir hayat içerisindeki görmeyen gözler olarak). Bu olay yaşandıktan sonra arabasını hareket ettiremeyen ilk kör trafik ışıklarında ki karmaşıklığa yol açıyor.Bu sırada etrafına toplanan insanlardan biri olayı anlaması üzerine gönüllü olarak ilk başta içindeki iyi niyetle yardım ederek ilk körü isteği üzerine hastane yerine evine arabasıyla ulaştırıyor. Kendisi yaptığı bu iyiliğin ardından tam zıttı olarak da içindeki kötülük güdüsüne uyarak fırsattan istifade ederek bir kötülüğe eşlik edip körün arabasını çalarak devam ediyor fakat o da bir süre sonra körlüğe yakalanıyor. Bu arada evinde uzanmakta olan ilk körümüz karısının da eve gelmesiyle olayı kendisine aktarması üzerine karısıyla birlikte hemen çare aramak için göz doktoruna gidiyorlar. Göz doktoru teşhis üzerine bu vakaya şaşkınlıkla tepki vererek hastaya ertesi güne kadar zaman geçmesini tavsiye ediyor. O günün akşamına kendisi de evinde aynı körlüğe yakalanıyor. Bu körlük salgın gibi yayılırken hastalık öncesinde hiçbir belirtisi gözükmeden aniden, sadece içlerine kör olacakları hissi doğduktan hemen sonra körlüğe yakalanıyorlar. Ve gittikçe hikayede olayın başında ki kahramanlarımızın; ilk kör, ona yardım eden hırsız ve muayene eden doktor olan insanların çevrelerinde etkileşim ve iletişimde bulundukları herkesin resmen zincirleme halinde zamanla bu salgına yakalanarak körlüğün çoğalması devam ediyor, fakat tek bir kişi hariç, körlük ona bulaşmıyor. Tek kör olmayan bu kişiyi ise şöyle yorumluyorum; hayatın içinde de, her bölgede, her kesimde, her millette, mutlaka körlere veya düşünemeyenlere ışık saçan, yol gösteren, rehberlik eden veya insanlık değerlerinin azalmış olduğu, insanlıktan çıkmış toplumlarda bile hala insan kalmayı sürdüren, içinde insanlık bulunduran birileri mutlaka her zaman olabilir ki olmuştur da tarih bunlara tanıklık etmiştir, kendi yorumlamam bu şekildedir.
    Bu kör olan insanlara çözüm olarak hükümet yetkilileri boşta olan bir akıl hastanesinde (bu da ironi bir mesaj sanki) karantinaya alınarak tecrit edilip orada ki yeni bir yaşam hayatına sevk ediliyorlar. Hastanenin zorlu yaşamı ve hayatta kalma kuralları oldukça katı ve buna daha da zorluk ekleyen kör hastalarla birlikte bir yaşam mücadelesini, hastanede geçen olayları, insanların yaşam biçimlerini ve insanlık özelliklerinin değişkenliğini, her eylemin duygularla meydana geldiği ve bu aşamadan önce duyduğumuz gereksinimlerinin oluşup oluşmaması sonucu olarak ortaya çıktığını neden sonuç kuralı içerisinde inanç ve ideolojilerine de değinerek hikayede ortaya dökülüyor.İçlerindeki insanlığın zamanla ilkelleşmesini anlatan, ihtiyaçları olan gereksinimlerin olmadığında insanı insan yapan değerlerin, ilkelerin ve inançların kaybolmasıyla insanın düşüncelerin değişerek yaşamını nasıl şekillendireceğini de hikayenin içerisine aktarılmış buluyorsunuz. Görmenin aslında yaşamımızda duyularımız arasında çok daha önemli bir derecede olduğunu betimlemeleriyle ve duygulu sözcükleriyle kanımıza hatta iliklerimize entegre ederek damarlarımızda yaşatıyor hikayeyi resmen yazar. Bilimkurgu türünde olan bu kitabı okumaya başlayınca inanılmaz gerilimli ve akıcılığı olan hikayeyi elinizden bırakmak için geçerli bir sebebiniz olması gerekiyor yoksa okudukça merakla bağlanıyorsunuz. Karantinaya alındıktan sonra yeni bir hikaye başlıyor. Yeni bir dünya, yeni bir evrende sanki toplum hayatı baştan kuruluyor yada körler kendini yeni bir hayat da yaşam mücadelesi içinde buluyor. Kitabın içinde geçen deyimle cehennemden daha cehennem olan bu yeni hayatı aslında somut olan göz organları ile göremeyenler değil soyut olarak kalp ve yürek gözleri ile göremeyenler bu biçime getiriyorlar. İnsanın içindeki inanç ve insanlık duygularının aslında sağlam olmadığında nasıl yıkılmaya müsait olduğunu da aşılıyor okuyanlara. İçlerinde ki iyilik ve kötülük taraflarının ağır basan taraflarını ortaya çıkaran insanlar, kişisel menfaatleri için insanların haklarını düşünmeden kendilerini düşünerek, yaşamak için zorbalıkları, anlayışsızlık ve düşüncesizliklerini okumaya devam ediyorsunuz.
    Bu karantinada başlayan hayatın ilk kısımları baya heyecanlı akıcı geçerken kendinizi maceraya kaptırıyorsunuz fakat orta kısımlarında bu hayatın zorlukları, gerçek dünyadan da tanık olduğumuz veya duyduğumuz iğrençlikleri ve pis tarafı da ortaya çıkınca sindirerek okumakta biraz yavaşlayabilirsiniz fakat devamında onurlarını ve ahlaklarını kaybetmemeye direnen insanların yaşam mücadeleleri tekrar kitabın içine sizi çekerek hikayeye devam ettiriyor.
    Kitabın hikayesinin içinde aynı zamanda amaç edindiği yazarımızın bizlere vermek istediği mesajları da kelimelerin içinde cümlelerin altında bulabilmek için ağır ağır, düşünerek okunmasını tavsiye ediyorum. Kitabın vermek istediği mesajlara değinecek olursam ; Görmenin sadece görüntünün boyutundan, renk ve cisminden ibaret olmadığını, nesnelerin değil, eylemlerin ve hareketlerin etik ve ahlaki açısından da ifade ettiklerini görebilmenin mesajı veriliyor. Asıl görmemiz gerekenlerin tüm çıplaklığıyla somut olarak karşımızda bulunmadığını bazılarının düşüncelerimiz içinde saklandığını ve bunları içimizde ki gönül gözümüzle de fark ettiğimizde tam olarak beynimizde fikirleri kavrayacağımızı mesajını hissettiriyor insanda. Ve verilmek istenen mesajı başarılı derecede ancak bu şekilde verilebileceğine imza atmış yazarımız gerçekten. Her şeyden önce hikayenin ne kadar hayali bilimkurgu özelliği olsa da gerçek olabilecek kadar etkili yazılması insanın görebilmesine ve gördüklerine şükran sunmasına yol açıyor. Bazı farkında olmadığımız değerlerin farkına vardırıyor; temiz bir su ve yağmur gibi özellikle. Ben resmen gözlerim için şükranlığımı, banyo yapabilme gibi nimetin bile minnettarlığını duydum kendimde hikayenin içerisinde. Bu yönüyle de özellikle farkında olmayıp içlerinde kibir bulunan insanların eğer bu kitabı okurlarsa ne kadar çaresiz ve acizliğini hissetmelerinin faydalarına olacaklarını düşünüyorum. Kitabın ayrıca blindness isminde sinemaya da uyarlandığını bitirdikten sonra fark etmemin de ayrıca bir sürprizi oldu. Filmde tanıdığım simalardan olan Mark Ruffalo’nun da doktorluğa yakıştığını ve karısını oynayan kişinin de baya başarılı oynadığını ifade etmeliyim. Kitabı okursanız eğer filmi de izlemeniz ayrıca bir pekiştirme olanağı ve zevki sunuyor. Bunun ilk defa farkına vardım çünkü daha öncesinde tam tersi durumu gerçekleştirmiş ve bu yüzden açlık oyunları serisinin yalnızca ilk kitabını bitirebilmiştim konuya hakim olduğumdan dolayı. Beğenmediğim ve kötü bulduğum tek tarafı kitabın yazım kuralları, içeriğine göre üslubu maalesef aynı güzellikte değil. Çünkü konuşma diyaloglarında sıralama belirtilmemiş, konuşma çizgileri bulunmuyor gittikçe konuşma sıralarını takip etmek için baya odaklanarak dikkat etmek zorunda kalıyorsunuz. Bir diğer yandan diyalog bitiren noktalama işaretleri yetersiz, kim konuşuyor, kim cevap veriyor konuşma çizgileri de olmadığından bazen birden fazla okumak durumunda kaldım gerçekten fakat kitabı yarıda bırakma gibi bir düşüncenin akla gelmesini bırakın tam aksine okumayı bırakmak için bile kendinizi bırakamıyorsunuz yine de. Her ne kadar konuşma cümleleri fazla bulunsa da kitap içerisinde yine de buna uygun bir çözüm bulmasını dilerdim. Bundan dolayı da biraz okunması ve konusunun yoğunluğundan dolayı biraz yormuş olmasından dolayı Jose Saramogayla tanıştığım bu ilk kitabının bir devamı veya benzeri olan Görmek adlı kitabını da hemen arkasından değil bir müddet sonra okumayı düşünüyorum. Bu kitabı kendisi sayesinde okumaya eriştiğim için can dostum olan K.’a da teşekkürlerimi iletmeliyim. Okunarak mesajların farkına varıp ders çıkarıĺırken aynı zamanda keyifli bir macera yaşamak için güzel eserlerden biri olan bu kitabı okumalısınız.
    Helen Keller'in şu cümlelerinin kitabı okuyan okurlar için hislerini ortaya çıkaracağını düşünüyorum;
    "Yalnızca üç gün daha görebileceğinizi düşünün. Nasıl tüm ayrıntıları gördüğünüzü anlayacaksınız. Üç gün daha işitebileceğinizi düşünün. Her bir sesin, her bir notanın nasıl özlemle ruhunuza dolduğunu göreceksiniz. Yaşanacak üç gününüz kaldığını düşünün. Yaşamın tüm saniyelerini nasıl özlemle yaşadığınızı göreceksiniz "
    HELEN KELLER
    Ve bende derim ki; bu kitabı okuyup da bunların farkına varabilirsiniz,keyifli ve iyi okumalar dilerim. :)
  • 96 syf.
    ·2 günde
    Alman edebiyat eleştirmeni, düşünür, kültür tarihçisi ve estetik kuramcısı olarak söz ediliyor yazarın biyografisinde, önceden hakkında fikrim olmadığı böyle bir adamın deneme kitabı da beklediğimden zor metinlerden oluşuyordu. Aslında son zamanlarda deneme kitaplarından aldığım tadı bulacağımı düşünmüştüm. Özellikle edebiyat üzerine beklentilerim vardı. Lakin felsefi boyutta, rüya imgeleri, hatta yazarın belli konulardaki aforizmaları tarzında yazılmış metinlerle karşılaştım. Çok değişik konularda fikir beyan etmiş ki on üç tezde yazarlık tekniği hakkında söyledikleri şöyledir:
    “1.Büyücek bir eseri kaleme almaya girişen kimse kendini hoş tutmalı ve günlük yazacağı kadarını bitirdikten sonra kendine, yazmayı sürdürmesini engellemeyecek her şeyi bahşedebilmelidir.
    2.İstiyorsan, yapıp bitirdiğin işten başkalarına söz et, ama çalışma sürdükçe bir yerlerini okuma. Bu yoldan kazanacağın her hoşnutluk çalışma hızını kesecektir. Bu düzene uyulursa zamanla artacak olan kendini anlatma isteği gittikçe, çalışmanın tamamlanmasına yarayan ek bir itici güç olacaktır.
    3.Çalışma çevresi konusunda gündelik hayatın orta-kararlığından kaçınmaya çalış. Adi gürültülerin eşlik etiği bir yarı-sessizlik onur kırıcıdır. Buna karşılık bir müzik etüdünün ya da iş hayatından gelen bir ses kargaşasının eşliği, tıpkı gecenin kulakla duyulur sessizliği kadar yararlı olabilir. Böyle sessizlik insanın içindeki kulağı keskinleştirirse, o iç kulak kendi yoğunluğu sayesinde en sıradışı gürültüleri bile silip geçen bir söyleyişin mihenk taşı haline gelir.
    4.Sıradan el araçları kullanmaktan kaçın. İnce eleyip sık dokuyarak belli kâğıtlar, kalem uçları, mürekkeplerde ısrar etmek yararlı olur. Bu araçların lüksü aranmayabilir, ama bolluğu olmasa olmaz.
    5.Kafandan hiçbir düşüncenin tebdilikıyafet geçmesine izin verme ve not defterini Emniyet’in yabancı uyruklular kayıtlarında gösterdiği sıkılıkla tut.
    6.Kalemini ilhama karşı duyarsız kıl, o zaman mıknatıs gücüyle çekecektir kendisine ilhamı. Aklına gelen bir şeyi yazmakta ne kadar düşünceli bir çekingenlik gösterirsen, o ölçüde gelişip olgunlaşmış biçimde, gelip ellerine düşecektir. Söz düşünceyi fetheder, oysa yazı egemenliğine alır.
    7.Hiçbir zaman, aklına bir şey gelmez olduğu için yazmayı bırakma. Edebiyatçı onurunun bir buyruğu, yazmayı ancak ya uyulacak bir saat geldiğinde (yemek zamanı, bir buluşma) ya da eser bittiğinde kesmek yolundadır.
    8.İlhamın gelmediği zamanı yaptığın işi temize çekerek doldur. Sezgi bu sırada uyanacaktır.
    9.Nulla dies sine linea – ama haftalar, pekâlâ geçebilir.
    10.Bir esere hiçbir zaman, üzerinde bir kere akşamdan gün aydınlanana kadar oturup çalışmadan bitmiş gözüyle bakma.
    11.Eserin sonunu alıştığın çalışma odasında yazma. Gereken cesareti orada toplayamazsın.
    12.Yazıya geçirmenin evreleri: düşünce – üslup – yazı. Temize çekmenin anlamı, dikkatin bu sırada artık yazı güzelliğinde toplanmasıdır. Düşünce ilhamı öldürür, üslup düşünceye gem vurur, yazı üslubu ödüllendirir.
    13.Eser tasarımın ölü maskıdır. (sayfa 37-38)”

    19. yüzyılın ikinci yarısında mobilya tasvirlerini doyurucu bir şekilde yapan ve analiz eden tek kaynak polisiye romanlardır. Eşyaların yerleştirilişi aynı zamanda ölüm tuzaklarının kuruluş planıdır ve böyle evlerin henüz ortada olmaması Poe gibi yazarlar açısından ters düşmez diyor Benjamin ve bu durumu şöyle açıklıyor : “Çünkü büyük şairler eserlerini, istisnasız olarak, kendilerinden sonra gelecek bir dünya içine oturtarak kurar, nitekim Baudelaire’nin şiirlerindeki Paris caddeleri ancak 1900’den sonra gerçekleşmiş, Dostoyevsk’nin insanları da daha önce görülmemiştir.(sayfa 15)”

    No.13 diye bir bölüm var ki kitaplar ile fahişeleri kıyaslamaktadır. Bu bölümün başlangıcında “ ‘on üç – bu sayıda duraklamaktan zalim bir zevk aldım..’ – Marcel Proust” alıntısıyla başlamakta ve 13 tane kitaplar ve fahişelerle ilgili fikrini paylaşmaktadır. Bunlardan ikisini paylaşayım: “5. Kitaplar ve fahişeler- her ikisinin de, sırtlarından geçinen ve onları sömüren, ezen, kendilerine özgü erkekleri vardır. Kitaplarınki eleştirmenlerdir.” “13. Kitaplar ve fahişeler – birinde dipnotları, öbürünün çorabında kâğıt paralar.”(sayfa 39)

    Poliklinik adlı bölümde yazarı bir doktor benzetmesiyle şöyle anlatmaktadır: “Yazar, düşünceyi kahvenin mermer masasına yatırır. Uzun uzadıya bakış: zamanı değerlendirmektedir, çünkü bardağı – hastayı muayene edeceği mercek- daha gelmemiştir önüne. Sonra yavaş yavaş alet takımını çıkarır: dolmakalem, kurşunkalem ve pipo. Kahve müşterileri, amfitiyatro biçiminde sıralandıklarında, klinik izleyicilerini oluşturmaktadır. İhtiyaten doldurulmuş ve gene ihtiyaten içilmiş olan kahve düşünce üzerinde kloroform etkisi yapar. Yazarın düşüncesini taktığı şeyin konunun kendisiyle ilgisi kalmamıştır artık, narkoz altındaki kişinin cerrahi müdahale ile ilgili olmadığı gibi. Düşünce elyazısının ihtimamlı çizgileri boyunca kesilir, cerrah vücut içinde ağırlık merkezlerini değiştirir, kelimelerin ur gibi çoğaldığı yerleri kesip alır ve gümüşten bir kaburga parçası gibi bir yabancı kelime yerleştirir. Sonunda noktalama ince dikişlerle yarayı kapatıp diker ve cerrah garsona, asistanına, ücretini nakit olarak öder.” (sayfa 64)

    Pulcu adlı bölümde Türk pullarından şöyle söz etmektedir : “Paralık Türk pulları üstündeki yazılar İstanbul’dan gelen, ancak yarı yarıya Avrupalaşmış acar bir tüccarın kravatındaki, eğri duran, pek fazla havalı, pek fazla pırıltılı iğne gibidir. Bunlar postanın sonradan görmeleri, Nikaragua ya da Kolombiya’nın kötü kenarlı, adeta banknot kılığına girmek istemiş, büyük boyutlu çeşitleri meşrebindedir.”(sayfa 70)

    Dua değirmeni adlı bölümde geçen paragraf için çevirmenin notları içinde dua değirmeni için şöyle bir açıklama yazılıydı : “Kâğıt şeritlere yazılı veya basılı dualarla dolu olan ve kolu çevrilerek hareket ettirilen bir kap; her dönüşünde duaların bir kere okunmuş olduğu kabul edilir.”(sayfa 84). Bu şekilde dua etmekte gerçekten ilginç. :)

    “Bakış insanın eğilişidir” (sayfa 57) diyen Walter Benjamin’in deneme kitabı 60 başlık altında bir birinden farklı konularda düşünülmesi ve anlaşılmaya çalışılması gereken bence zor bir eser.