• 264 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Bilinçaltımızdaki kök inançlarımız hayatımıza nasıl etki ediyor? Bir şeyi kırk kere söylersen gerçek olur mu? İnandığımız tüm fikirler gerçekten bize mi ait? Mutlu bir hayatın sırrı nedir? Hepsinin tek bir cevabı var. Kendi içimize bakmak..
    Peki ama nasıl?
    Başak Sayan bu otobiyografik kitapta kendi hayatı ekseninde, kendimizi keşfetmemizi sağlıyor ve elimizdeki lambayı nasıl kullanmamız gerektiğini akıcı bir dille aktarıyor.
    Kendinizi arıyorsanız rehber niteliğindeki bu kitabı mutlaka okuyun.
  • Deniz kenarında ıssız bir gece. Bir genç adam duruyor. Bağrında üzüntüler , başında şüphe . Gamlı dudaklarla dalgalara soruyor:"Çözün bana ne olur hayatın sırrını... Azap veren bu çok eski sırrı... Söyleyin, nedir insan?
    Nereden geldi ? Gıttigi yer neresi? Kimler yaşar yukarıda , altın yıldızlarda " Dalgalar edebi mırıltılarında , rüzgâr esiyor , bulutlar geçiyor. Kırpışan yıldızlar kayıtsız, soğuk ve bir genç durmuş cevap bekliyor ...
  • Curly: Hayatın sırrı nedir, biliyor musun?
    Mitch: Hayır. Nedir?
    Curly: İşte bu. [Bir parmağını havaya kaldırır.]
    Mitch: Parmağın mı?
    Curly: Tek şey. Sadece tek bir şey... Buna bağlı kaldığın sürece başka hiçbir şeyin anlamı yoktur.
    Mitch: Harika, iyi de nedir bu tek şey?
    Curly: Bunu sen düşünüp bulacaksın.
  • kızcağız gülümseyip dedi ki
    nedir bu altın yüzüğün sırrı
    parmağımı bu denli sıkan
    bu yüzüğün sırrı nedir
    bu yüzüğün sırrı, çehresindeki
    bu kadar parlaklıkta ve albeni de mi
    adam şaşırdı ve şöyle dedi:
    mutluluğun, hayatın yüzüğüdür
    herkes, kutlu olsun dedi
    kızcağız: eyvah dedi, beni
    yine bir şüphe sardı
    yıllar önce ve bir gece
    üzgün bir kadın o altın yüzüğe baktı
    onun parıltılı deseninde
    vefalı bir kocanın ümidiyle
    heder olup giden günlerini gördü
    kadın perişan oldu, ahh ... diye inledi
    ahh, bu yüzük çehresindeki
    bunca parıltıya ve parlaklığa rağmen
    esirliğin ve köleliğin halkasıdır
  • İsterseniz sizlere modern bir menkıbe anlatarak başlayalım bu yazımıza;

    Allah’ın velî kullarından biri radyoda program yapıp halkı irşat ediyormuş. Hayatı devamlı bir surette ibadet ve taatle geçirmekten bahisle, son nefeste iman ile ahirete göçmenin ehemmiyetini anlatıyormuş. O sırada dinleyicilerden biri telefonla programa bağlanıp:

    “Şimdiden neden uğraşayım boşu boşuna baba yaa!” demiş.

    “Mâdem ki, her şey son nefese bakar, diyorsun… Son nefeste bir tevbe ederim! Ohh… Tabiri caizse, günahların kaydedildiği hard diske “format” çekerim.”

    Program yapımcısı ârif zât demiş ki:

    “Bizi nereden arıyorsunuz? Mesleğiniz nedir?”

    “Modacıyım, Nişantaşı’nda!” diye cevap vermiş adam.

    “Peki son nefesini verirken, size kaliteli, nefis bir kumaş getirsem! Bana şık bir takım elbise çıkarabilir misiniz acaba?”

    “Hacı sen benimle kafa mı buluyorsun? Ölürken o dediğini nasıl yaparım ayol!” demiş adam ve alaylı alaylı gülmüş.

    “Peki muhterem! Bir ömür modacılık yaptığın halde, son nefesinde şu kadarcık işi yapamayacağını söylersen… Hayatın boyunca ibadet etmediğin Allah’a nasıl tevbe edebileceksin ki?” Hemen ardından da, cezbeli bir “Aalllaaaahhh!” “Haaayyy!”feryadı gelmiş efekt olarak. Stüdyo imkânları hâliyle…

    Program yapımcısı Allah dostu “Ey hasta gönül umma medet son nefesinden / Âzâd edeyim mürg-i dili ten kafesinden” isimli eseri çalmayı geçirse de içinden; “Bu adam bu şarkıyı da anlamaz ki?” diye düşünüp “Sıradaki parçayı size armağan ediyorum efendim!” demiş ve Nil Karaibrahimgil’in “Ben Aptal mıyım?” şarkısını modacı adam ve arkadaşları için çalmış.

    “Bu şarkı ne alâka?” diyecekseniz, onun izahı da başka bir zamane menkıbesiyle gelecek.

    Program yapımcısı arif zât, radyodaki irşat vazifesi bitince evine doğru yola çıkmış. Sebze hâlinden geçerken bir manavın nidası dikkatini çekmiş. Adam müşteri çekmek için ha bire bağırıyormuş: Ödemeye bir sonraki aydan başlıyorsunuuuuzzz!”

    Bizim program yapımcısı hak dostu (bu sefer ki sahiden, stüdyo efekti değil!) “Alllaaaah!” diye feryâd ederek olduğu yere yığılıvermiş. Etraftan insanlar koşuşmuş. Demişler ki “Efendi n’oldu?”

    “Hıyarın onu bir liraymış, duydunuz mu?” demiş Allah dostu…

    Manav bir keyfe gelmiş ki sormayın! Tekrara seslenmiş ahâliye: “Haydeee! Duyan bayılıyooo! Koşuuun, hıyarın onu bir liraaa!”

    Bizimkisi yine fenalaşmış. Ahali anlamış ki bu işte bir sır var; demişler ki: “Efendi bu hıyar işinin sırrı nedir?”

    “Hıyarların (Ahyâr, yani hayırlı kimseler, iyiler, ebrâr) onu bir lira ederse, üstelik kredi kartına 18 ay taksitle verilecek kadar kıymetsizse… Hayırsız günahkârların hâli nice olur!” demiş ve başlamış ağlamaya…

    Hani yazımıza ilhâm kaynağı olan şarkının sahibesi bayan diyor ya: “Bırak başkalarını / Ben aptal mıyım?” Gözyaşlarının seline gark olan Allah dostu da, çarşıdaki “başkaları” gibi duymadığı, görmediği, başkaları gibi yaşamadığı için, “hıyar” sözünü üzerine alıp kendi fiyatını, değerini düşünmüş.

    Eğer sizler de menkıbesi anlatılan hak dostunun aksine, başkaları gibi “hıyar” kelimesinin muhatabı olmamayı tercih ediyorsanız, “Ben aptal mıyım?” sorusunu kendinize soramayacaksanız, bu yazı sizler için pek bir şey ifade etmeyebilir.

    Şimdi anlaştıysak düşünmeye başlayabiliriz. “Ben aptal mıyım?” yoksa “Hıyar mı?”

    Kırmızı ışık yanınca durup da, ezan okununca namaza durmadığım zaman ben ne olurum? Allah Teâlâ, araba gibi hemen çarpıvermiyor diye mi düşünüyor, kendimi emniyette mi hissediyorum? Ben otomobilden korktuğum kadar Allah’tan korkmuyor muyum yoksa? Ben aptal mıyım?

    Ashâb-ı kirâm namazını kaçıranlar için taziyede bulunurlarmış: “Başın sağ olsun!” derlermiş… Ben uçağı kaçırdığımda veya bir randevuma yetişemediğim de daha beter hissediyorsam kendimi, acaba ben aptal mıyım? Mesela Cuma namazına, farzında yetişirsem, kurtarmış sayıyorum kendimi… Yahut da son vaktine falan bakmadan, vakit namazlarımı kılabildiysem, “Buna da şükür!” diyorum. Uçuş saatinden bir saat önce havaalanında hazır bulunmam, acaba ahirette aleyhime delil olarak kullanılır mı ki? (Kendimi aptal gibi hissetmeye mi başladım ne!)

    “El-Âlem görürse ne olur” diye namaz kılmaktan çekiniyorsam bu nedendir?

    Ya “Allah” “el-âlemin” namaz kılmadığını görüyorsa –ki görüyor- o zaman bırakayım da el-âlem düşünsün ne yapacağını… Ben aptal mıyım?

    Sanki kazandığım ekstra puanlar ödediğim paradan çokmuş gibi, “Bonus” veya “Para Puan” verilecek diye deli gibi alış-veriş yapan, lüzumlu lüzumsuz her şeyi satın alan ben, iki rekat nafile namaz kılmamaya, ekstradan bir gün oruç tutmamaya yeminli miyim? Yoksa ben aptal mıyım?

    Ben miyim hapse tıktığım

    Neden suçlu kılıklıyım

    Söyle gardiyanım “Çok yatar mıyım?”

    Veya çok yanar mıyım? Kendimi yakar mıyım?

    Ergenekon davasıyla ilgili falanca Paşanın ses kayıtları çıkarılınca zevkten dört köşe oluyorum! Peki “yarın” benim de ses kayıtlarım çıkmayacak mı? “İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf Sûresi 18) demiyor mu Allah Teâlâ! “Ses kayıtları delil teşkil etmez kii!” desem de ne fayda… Oradaki sorgu suâl vazifelileri beni bülbül gibi öttürmeyecekler mi zaten! Orada beni savunacak veya beni yayınlarıyla destekleyip masumiyetimi iddia edecek bir yayın organım da olmayacağına göre, ben aptal mıyım ki düşünme organımı bu kadar az kullanıyorum.

    Hız sınırını aşmaktan çekindiğim kadar, hayatın sınırlarını aşmamaya dikkat ediyor muyum? Yarın “haddinizi aştığınıza dair tutanaktır” denilip “hayat faturası” “oku bakalım!” diye takdim edildiğinde…

    Melâike-i kirâm “çorba parası” da kabul etmez ki! Dünya hayatında, peşin peşin plakaya gelmiyor diye mi “kul sınırını” aşmaktan çekinmem? Trafik polisinin keseceği cezadan korktuğum kadar Allah’ın gazabından korkmuyorsam… Ben aptal mıyım?

    Unuttum mu ben kendimi

    Kuruttum mu güllerimi

    Biriktirdim dünlerimi

    Ben aptal mıyım?

    En ufak bir faturanın bile son ödeme tarihini kaçırmamaya çalışan ben, randevularımı, iş görüşmelerimi, sevdiklerimin telefon numarasını ve dahi hayatın bin bir türlü numarasını unutmazken, kendimi unutuveriyorsam; bu sefer daha ciddi bir şekilde düşünmem gerekiyor: “Ben aptal mıyım?”

    Evimde ve işyerimdeki çiçeklere baktığım, kurumamaları için gösterdiğim özen kadar, gönlümde de kurumaması icap eden bir çiçek olduğunu unutuyorsam?

    Biriken fatura faizlerinin, her ne şekilde olursa olsun; ama bir şekilde mutlaka ödenebileceğini; lâkin biriken dünlerin telâfisinin hiçbir şekilde mümkün olmadığını bile bile, neden hâlâ günlerimi bu şekilde geçiriyorum? Ben aptal mıyım?

    “Sevgililer günü”nde biricik aşkıma, eşimin dostumun “doğum günü”nde onlara, “anneler ve babalar günü”nde ebeveynime, evlilik yıldönümünde eşime, seyahat dönüşünde evdekilere “Acaba ne alsam…? Eli boş da gidilmez ki şimdi” diye dert ediyorsam! Acaba, “Allah Teâlâ Samed’dir.” (Hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır) diye mi ben “Ahiret günü” için bir hazırlık yapmıyorum? İyi de ben “Samed” değilim ki? Yoksa “Ben aptal mıyım?”

    Gel her gün aynı şeyi yap

    Git her gün aynı yola sap

    Sonra gelince hesap

    Ben manyak mıyım?

    Her gün bekar evinde öğrenci menüsü “çorba, pilav, makarna” yemekten bıkan bir kaç öğrenci, belediyeden bursları aldıkları bir gün: “Hadi gidelim de Emirgan’da Beltur’un köşklerinden birinde açık menü bir güzel yemek yiyelim.” demişler. 30-40 liraya kıyıyorlar, bir öğrenci için kolay değil; ama niyetlerinde de en az on çeşit yemek var… Açık menüden beğenmişler yemekleri. Yine çorbayla başlamışlar. “Pembe Köşk’te yemek yese öğrenci yine öğrencidir.” demiş ya Ziya Paşa! Alışkanlık bu! Çorbayla başladın bari ekmeğe fazla yüklenme artık, değil mi? (Bak Nil Hanım bile şikâyetçi her gün aynı şeyi yapmaktan!)

    Bol kepçe porsiyon çorbayı bitirdiklerinde kendilerinde hafif bir tokluk hissedince akılları başlarına gelmiş öğrencilerin. Demiş ki çocuklar kendi kendilerine: “Gittik Pembe Köşk’te çorbayla doyurduk karnımızı! Ah aptal kafam! Ödediğimiz paraya mı yanalım, yiyemediğimiz yemeklere mi!...”

    Arkadaşların bu hatırasını hatırladıkça çok gülerdim doğrusu… Fakat sonra düşündüm ki: Ben aptal mıyım? Açık menü dünya softasında karnını; ama sadece karnını doyurmak, sadece ten lezzetlerinin tadına bakmak da bir nevî aptallık değil midir?

    Yemem ben artık bunları

    Ters düz ettim hayatımı

    Dedim yak lambalarını

    Oyna sen de zarlarını

    Bırak başkalarını

    Ben aptal mıyım?

    Yoksa hıyar mı?

    Eğer kafanızda herhangi bir şek ve şüpheye yer kalmadıysa yazımızı aynı şarkının sözleriyle bitirebiliriz:

    Niye sordum soruları

    Biliyordum cevapları

    (Arıyoosun sen belânı!)
  • Hayatı boyunca hiç evlenmemiş olan bir adam varmış. Bu adam 90’lı yaşlarında evinde ölüm döşeğinde yatarken komşuları gelmişler. Ve ona ölmeden önce bir şey sormak istediklerini söylemişler.

    “Doksan yaşına geldin ve ölüyorsun, neden bu yaşına kadar evlenmedin. Bu işin bir sırrı mı vardır, evlenmemenin sebebi nedir? Eğer bir sırrın varsa bize söyle de merakımızı gider, zaten artık ne önemi kalmış olabilir ki.”Adam da azıcık kalmış haliyle doğrulmuş ve başlamış anlatmaya, “Evet, bir sır var. Ben evliliğe karşı değilim ama mükemmel bir kadın arıyordum. Yıllarca aradım, aradım, aradım, ve sonunda bu yaşa kadar geldim.”

    Komşuları da şaşırmış, nasıl yani yıllarca arayıp da bulamadın mı? Bu koca dünya üzerinde, milyonlarca insan var, bir tane mükemmel kadın bulamadın mı?” demişler.Ölmek üzere olan adamın gözlerinden yaşlar aktı. “Evet, bir tane buldum” dedi. Soruyu soran tamamıyla şoka uğramıştı. “Peki öyleyse neden o kadınla evlenmedin, ne oldu?” diye sordu. Yaşlı adam, “Kadın da mükemmel bir koca arıyordu.”

    Hani bir söz var ya, “Kusursuz dost arayan dostsuz kalır” diye aynen öyle kusursuz eş arayan eşsiz, kusursuz aile arayan ailesiz kalır. Çünkü her insanın kusurları vardır. İnsan için en büyük kusur da kusursuz insan aramasıdır.

    Olgun/Kamil insan, insanı tanıyandır, insanı bilendir. İnsanların hatalarını, kusurlarını, zayıflıklarını göz ardı etmesini, görmezden gelmesini bilmek gerekmektedir. Şu yaşadığımızın hayatın şifresi de budur.