• 173 syf.
    Dahi Diktatör'ü, Celal Hoca'dan Atatürk hakkında kısa ama gayet doyurucu bir kitap diye tanımlayabilirim. Celal Hoca'nın konuşmalarına aşina iseniz kitaptaki birçok kısmı okurken bunu dinlemistim diyebilirsiniz. Ayrıca okurken benim gözümün önüne Celal Hoca'nın konuşma tarzi, olayları anlatışı, tonlamalari geldi ve bu çok güzel bir durum oldu.

    Celal Hoca ülkemizin halihazirda yetiştirdiği dünya çapında bir bilim adamı ve aynı zamanda aydını. Ara ara sivri çıkışları, toplumda infial yaratan demeçleri olduğu için 'aydin' kısmında herkes hemfikir olmayabilir. Ancak bence aydın bir insan. Çünkü, her söylemine katilmamakla beraber ben bir aydindan, toplumunu rahatsız etmesini beklerim. Toplumunda, yönetiminde ve ülkede gördüğü eksiklikleri, yanlışlıklari korkmadan olduğu gibi dile getirmesini beklerim. Bu konuyu burada bitirip kitaba geçmek istiyorum.

    Kısa süre önce Nutuk'u okumuştum. Onun üzerine bu kitabı okumam yerinde olmuş. Çünkü Celal Hoca, Atatürk yöntemini anlatmak için sık sık Nutuk'a atıfta bulunmuş ve Nutuk'tan örnekler vermiş. Atatürk'ün yönteminin, eleştirel akılcılik olduğunu söyleyen yazar, bunu Nutuk'tan örneklerle ifade etmiş. Mesela, Atatürk'ün Samsun'a çıkışında ülkenin halini ve sorunları ortaya koyuşu, bu sorunlara dair çeşitli çevrelerden öne sürülen çözüm önerilerini sıralaması ve bunların neden mantıksız ve işlevsiz olduğunu açıklamasi, nihayetinde kendi çözüm önerisini ortaya koyup açıklaması... Nutuk'u okurken bu husus benim de dikkatimi çekmişti. Bu kitabı da okuyunca daha iyi idrak etmiş ve emin olmuş oldum. Atatürk, Nutku boyunca eleştirel akılcılığı uyguluyor.

    "Eleştirel akılcılık, sorun çözmek için varsayım önermek ve önerilen varsayımları gözlem raporlarıyla kontrol ederek, gözlemle çelişenleri, bir diğer deyişle “yanlışlanmış” olanları elemek olarak ifade edilebilir."

    Kitabın adı neden Dahi Diktatör diye soruyor olabilirsiniz. Bunun sebebini kitabı okuduğunuzda çok daha iyi anlayabilecek olmanizla beraber ben bir iki cümleyle bunu açıklamak istiyorum. Bir kere perişan ve felaket halde bir Anadolu ve son derece cahil bırakılmış, sefil halde Anadolu insanı var. Bu konuda Ahmet Haşim'in mektubuna atıf yapar Celal Hoca. Bu mektubu okuduğumuzda Anadolu'nun ne halde olduğunu çok iyi anlayabiliyoruz. Atatürk'ün elinde böyle bir ülke ve üzerinde böyle bir halk var. Şimdi kimi insanlar iyi niyetle veya kötü niyetle Atatürk dikta uyguladı, demokrasi getirmedi gibisinden şeyler söylüyorlar. Lakin demokrasiyi hangi insanlarla yapacaksın? O devrin cahil, sefil bırakılmış halkıyla mi? Bunlari küçümsemek için söylemiyorum. Peki arkadaşlarına karşı tutumu, onları dinlese daha iyi olurdu, diye düşünecek olabilirsiniz. Bu önceki tezden daha mantikli. Lakin Atatürk daha Samsun'a ayak basarken aklında Milli egemenliği düşünürken, halifeligi, saltanatı bitirmisken arkadaşları halen durumun farkında değiller; halifelik ve saltanat gibi artık devri kapanmış, köhne yapılarda takılıp kalmışlar. Atatürk, her zaman arkadaşlarından bir, iki ve bunu baya ilertebilecegimiz bir sayıda adım kadar öndedir. Arkadaşlarının çoğu hala Osmanlılik ile yeni devir arasında kalmışken Atatürk yeni devre çoktan geçmiştir. Bu manzara olağanüstü bir devrin manzarasıdir. Bu sebepten ötürü, şimdi 2019 senesinde sıcak koltuklarimizda oturup, türlü zorluklar geçirip şu anki seviyeye gelmiş demokrasinin o zorlu aşamalarıni es geçip yani o devrin şartlarını göz önünde bulundurmayip 2019 şartlarına hapsolarak o devri değerlendirip, "Ya Atatürk de hiç demokrat değilmiş, bir şekilde kendi fikirlerini dikta etmiş ve nihayetinde hep onun dediği olmuş." diye eleştirmek hakkınız olmakla beraber abesle iştigal etmektir aynı zamanda.

    Evet, Atatürk fikirlerini uygulamayı büyük ölçüde basarabilmis ancak bunu insanlari ikna ederek yapmıştır. Meclis'i de ikna etmiş ve halkı da... Her zaman bir uygulamanın altında Meclis'in imzasının olmasını istemiştir. O da biliyor ki sadece kendi imzasiyla yapılirsa kendisinden kısa süre sonra bu inkilaplar devre dışı kalacak, kalıcılık saglanamayacaktir. Celal Hoca, diktatör kavramı ile zorba kavramının birbirine karistirildigini söylüyor ve tarihten de Atatürk'ün durumuna benzer Kral veya yöneticileri örnek gösteriyor.

    Bu noktada tekrar Atatürk'ün yönteminde çok önemli bir noktaya kısaca değinmek istiyorum: Yöntemin temel prensibi her zaman yeniliğe açık olmak ki bir keresinde "Bizim partimizin doktrini yoktur." diyerek bunu çok iyi ortaya koymuştur. Ayrıca yaptığı hatada diretmemesi ve hatasını kabul edip bundan vazgeçilmesi yönteminin en önemli halkalarindan birisidir. Nitekim eleştirel akılcılik ve bilimsel yöntem bunu gerektirir. "Hayatta en hakiki mürşid ilimdir, fendir." diyen bir liderden de bu beklenirdi.

    Yine toplumumuzda ara ara duymakta olduğumuz bir duruma değinerek kitapta Celal Hoca'nın vurguladığı bir noktaya değineceğim. Hep duyarız; "Çanakkale Savaşı'i sırasında bulut geldi, yabancı askerleri aldı" şeklinde mucizeleri, melekler indi geldi bize yardım etti (bu en popüler olanıdır her daim, Kıbrıs hareketi için de söylenir) ve imanimizla, inancimizla kazandık... İnsanların savaşmak için imanlari ve inançlarından kuvvet almalarını yadsimiyorum lakin biz ne Çanakkale'de ne Kurtuluş Savaşı'nda meleklerle, mucizlerle veya iman kuvvetiyle falan kazanmadik. Eğer öyleyse Balkan Harbi'nde ve Viyana'dan beri neredeydi bu melekler, bulutlar? Viyana'dan beri Osmanlı vatandaşları imanlarini kaybettiler de mi habire tokatlaniyorduk? Bunlarla kendimizi kandirmayalim. Akıl akıl akıl...

    Atatürk'ün zafer için gösterdiği yol budur: Akıl... Nitekim Celal Hoca'nın bu konuda şu sözleri çok güzeldir:

    "Atatürk bize aklın neler yapabileceğini göstermiştir."

    "Atatürk hâlâ önemli mi bizim için? Çok önemli. Çünkü Atatürk adını sil, yerine akıl yaz, akılsız hiçbir şey yapamazsın, aklın olmadan atacağın her adım seni felakete götürür."

    Sakarya Savaşı sırasında olsun Büyük Taaruzda olsun veya daha gerilere gidelim; Vahdettinle gittiği Almanya'daki tatbikatta, Çanakkale'de veya Birinci Dünya Savaşı öncesi güney hududunda nasıl bir taktik izlenmesini söylediğinde olsun Atatürk göklerden bir haber beklemedi. Aklını kullandı. Olması gereken de budur.

    Celal Hoca'nın önemle değindigi diğer husus Atatürk'ün din konusundaki izlediği yoldur. Atatürk, halkın inandığı dini anlamasini istedi, bunun için Kuran'ı, hadisleri Türkçe'ye çevirtti. Çürümüş ve murid denilen köle yetistiren tekke, zaviye, tarikatlari kapattı. Çünkü insanların insanlara köle olmasını istemedi. İstiyordu ki her insan okusun, düşünsün, sorgulasin ve kendi başına karar verebilsin. Dine dayalı eğitimi noktaladi. Çok da iyi yaptı. Bir ülkenin eğitimi dine dayalı olamaz. Din dediğimiz olgu üzerinde daha ortak kanıya varılmis evrensel bir sonuç yokken bunu alıp eğitimin temeline sokmak insanları rüzgârla uçuşan yapraklar haline getirmektir. Kitaptan bu konuda bir alıntı yapmak istiyorum:

    "Atatürk şunu söylüyor: “Bu hurafelerin üzerine bir toplum bina edemeyiz. Sen buna inanmak istiyorsan inanabilirsin, ama bunu dayatmana müsaade etmeyeceğim. Sizin dayatmanızdır ki, toplumu felakete götürdü, çürüttü, yok etti. Ben bu çökmüş toplumun çocuğuyum, yeni nesillerin bu felakete doğmasına müsaade etmeyeceğim.”

    Bunlar ve bunlardan fazlasını kitapta bulabilirsiniz. Celal Şengör, anlatırken mutlu olan birisi ve biraz da bundan kaynaklı olarak kendisini dinlettirmeyi de okutmayi da başarıyor. Bir oturusta bitirdigim bir kitap oldu. Herkese tavsiye ediyorum.

    Keyifli okumalar.