• 724 syf.
    ·51 günde·Beğendi·10/10
    "Birçok meseleyi askıda bırakıp gittin. Beni bıraktın bu çarkların arasında. Ben de dişlilere ceketimi kaptırdım. Eteğimin ucundan bağlandım bu düzene. Ceketi çıkarmadan olmaz ceketi çıkarma talimatı da verilmedi daha. Çıkar üstündekileri KURTUL BU DÜZENDEN!..."

    Kitabı okuyalı bir ay oldu.Onun hakkında ne yazmam gerek bilmiyorum.Oysaki inceleme yazmayacağıma karar vermiştim. Ama bunu ona yapamazdım.Bu kitap kadar incelemeyi hak eden bir kitaba rastlamadım.

    Çok fazla detay vermek istemiyorum. Başkahramanlarımız Selim ve Turgut, ara ara Olric de eşlik ediyor onlara. Onların yaşadıkları, yaşayamadıkları, tutunma çabaları, tutunamayışları anlatılıyor kitapta.
    Bakanların okuyamadığı ( sayfalardan dolayı) okuyanların vazgeçemediği esrarengiz bir kitap.

    Kitabı okurken ben de Turgutlaydım.Ben de onun gibi acı çektim.Onun gibi Selim'in kaderini değiştirememekten, onu zamanında anlayamamış olmanın acısını taşıdım içimde.

    Sabahattin Ali'nin bir sözü vardır: "Zaten yalnızlığımın sebebi kitaplardaki kahramanları semtimde bulamayışım değil miydi?..."
    Yalnız değilim.Ama eğer bir şansım olsaydı Selim gerçekten yaşasın isterdim.Hatta ciddi ciddi neden gerçek hayatta yok diye de hüzünlendim.Belki de kendime çok benzettiğim için bilmiyorum.Kitap okuyanlar biraz kaçık oluyorlar galiba.:))

    Biraz da Oğuz Atay'dan bahsetmeliyim.Beni bu denli etkileyen, bu denli içine çeken adamdan.Onunla ilk defa tanışıyorum.Kitabı çok güzel kurgulamış, gerçi bu kurgu gibi değil yaşamdan çok daha gerçek. Çok daha doğru.Çok daha biziz. Onu çok ilginç ve çok gizemli buluyorum.Ama onu sevdim.Kuşkusuz o da bir Tutunamayandı.Kitabı bu kadar içselleştirdiğime göre belki ben de Türk Tutunamayanlar Ansiklopedisi'ne girmeliyim.:)
    Oğuz Atay'ın etkilendiğim bir diğer tarafı dili. İroni yapmak onun işi. Paragrafları okurken tam hüzünlendiniz gözleriniz dolacak ama birden kahkaha atarken bulabiliyorsunuz kendinizi.Kitabı dayanılır kılan da bu, aksi takdirde ağır bir dramı kolay kolay taşıyamazsınız içinizde.
    Ben çok beğendim. Bunlar sadece tarif edebildiklerim. Çok daha fazlasını tarif edebilmek isterdim, bu kitaba bir dünya sığdırabilmek istedim( gerçekten) .Çünkü geniş ve derin bir kitap. Okuyunca beni daha iyi anlayacaksınız.:)
    Şimdiden iyi okumalar.:)
  • Yalnız kalmaktan daha kötü şeyler de vardır hayatta ama genellikle bir ömür alır bunun farkına varmak o zaman da çok geçtir ve çok geçten daha kötü bir şey yoktur hayatta.
    cihinaski
  • 120 syf.
    ·Puan vermedi
    “Toplum mühendisliği: Basitçe zihin mimarlığı, veya daha kompleks bir ifadeyle Toplumsal psikolojik bilinç mimarlığı denilen faaliyet. Uygulama toplum geneline, dar topluluklara veya kişilere karşı yürütülebilir. Stratejik, pazarlama, eğitim veya dini amaçlar bu faaliyetlerin harekat noktası olabilir. Pazarlama, sürekli tekrar, çocuklar, gençler, fakirler, ya da kadınlar gibi daha savunmasız guruplara yönelik propoganda ve organizasyonlar, alternatif veya rakip düşünceyi düşmanlaştıran zihinsel örgü ve bu bilincin şartlandırma yöntemleri ile yayılması söz konusu olabilir. Kişisel hayatta; Uzun süreli beyin yıkamanın dışsal faktörler olarak kişiler üzerinde algı, antisosyal kişilik bozuklukları ve dissosiyatif bozuklulara yol açması mümkündür.
    Toplumsal hayatta; bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde ortaya çıkarılan bir düşüncenin gerçekleştirilmesi için yarı gerçek yarı senaryo bir hikâyenin psikolojik savunma mekanizmalarını harekete geçirmesi sonucu toplumsal hareket olarak isyan hareketleri ortaya çıkartılabilir.”
    Mühendisliği bir kenara bıraksak bile “toplum” kelime olarak da tanım olarak da zor bir kavram. İçinde olmak da zor dışında kalmakta. Mümkün olan en kısa çözümleri bulan bir bilim dalına harmanlamak bu toplumu daha bir içinden çıkılmaz hale getiriyor. Matematiği yok çünkü insan doğasının ele avuca sığmaz bir civa gibi. Şekli yok her şekle giriyor. Ve bu şekilsiz şemalsiz varoluş işlerine geliyor insan denen varlığın. Birbirine bulaşmak içinde sınır tanımıyorlar böylelikle. Toplum ise bu sınır tanımaz varoluşların toplamı.

    “Bu vahşi hayvanlar doğuştan donandıkları silahlar olan iki kol, iki bacak, on el ve on ayak parmağı, bir baş ve iki gözle birbirlerinin yaşam alanından olabildiğince büyük parçalar koparıp almaya çalışıyor, bunu da öyle büyük ustalıkla yapıyorlardı ki, çoğu zaman kendileri bile farkına varmıyordu. Otomatik bir tepkiydi verdikleri. Toplum içine karışan insanların gülümsemeleriyle bir başkasının elini sıkarken vaktinden önce gevşeyen parmaklarıyla, usulca kalkan kaşları yahut gülerken geriye atılan başlarıyla sadece bu dünyadan gelip geçmeye yazgılı ruhlarını taşımakla yükümlü bedenler olmadıklarını birbirine ispat etmeye çalıştıklarını düşünüyordum.”

    Birbirimize geçirdiğimiz parmak ve tırnaklarımızla oluşturuyoruz toplum denen olguyu ve bunun bir mühendisliği varsa da bilmiyoruz yaşarken bunu. Ama öğüt vermek bir başlangıç daima şöyle yap böyle yap ve galiba en kötüsü şöyle hayal kur böyle plan yap demeleri her halde. Ama “insan kendi coğrafyasını yaratıyor”. Bu coğrafya da her türlü iklim yaşanıyor zamansız mekansız varoluş içinde. Kişinin tüm gözlemleri ve ilişki kurduğu her şey her nesne bir ayrıntı taşıyor. Bu ayrıntılar bazen anda donup kalmamıza neden oluyor. “Bebe bisküvisinin çay içinde erişmediği” anda kalmak gibi oluyor. Takılıyor insan tüm yaşam döngüsü içinde kendine ait anda.
    Yazar öykülerinde işlediği her ayrıntıda isyan ediyor olup bitene ve olması gerekene. Hayal kurmanın, yaşamanın şartları olmadığı, olanın zaten zor olduğunu anlatıyor. Kısa öykülerinde konuşma dilini kullanmış seslerin ahengini ve tekerlemeleri yani çocukluktan yetişkinliğe geçiş içinde yaşananları:

    “Dedim ki siz bana gülerseniz ben hiç bulamam kendimi ve fakat upuzun bir vazgeçiştir hayat. Sonra kahkahalar yapış yapış sıvanırken duvarlara başımı çevirince baktığım yerde gördüğüm yerde duyduğum her şeyde vardı bir o. O bir bendi.
    Ben baktıkça eski bir bana benzedi.
    Sen miydin benden giden demek ister gözlerle ardı sıra bakarken o da bana sen misin peşime düşen geride kalma pahasına diye bir bakış attı. İşte tam o sıra ilkokul dağıldı.
    Seslerin arasında çocukluğumdan kalma bir kalabalık vücut buldu. Oysa içimde dolma saran bir teyzenin sessizliği. Bir ilkokul çocuğunun verev payet demesi kadar yersiz yurtsuz, tatsız tuzsuz, dangıl dungul bir cangıl sessizliği.”

    Sessizlik ise kaçışı çıkar noktası olmuş yazarın. Yaşayandan çok sadık sessiz itaatkar nesnelere bel bağlamış toplum içinde. Kendine mektup ve telgraf gönderen yalnız bir adamın isyanı olmuş ataştan yapılma bir yılan. Ya da bir çok kurum oluşturmuş ölçüp biçip toplumu kendine veya kendini topluma uydurmak için ya da giyinmek için toplumu. Kısa net cümleler yanında uzun derin cümleler eklemiş mizah duygusunu yitirmeden.
    Keyifli okumalar!
  • Huzur içinde insanca yaşamak istiyorsan, bunu yalnız doğrulukla bulacağından emin ol. Ve şunu bil ki, hayatta mufavvak olmak demek, doğruluğun ve namusluluğun gösterdiği yolda yürümek suretiyle hedefe varmak demektir.
  • İnsan ne yapmak zorunda? İnsan hayatta tıpkı hayvanlar gibi mücadele etmek zorunda. Yalnız şu farkla ki; onu yalnız başına alt etmek isterse, yok olur. Onu kendi için değil, herkes için alt etmek zorundadır. Ve bunu yapıyorsa mutludur, hayatı mantıklıdır.
  • 336 syf.
    ·2 günde·Beğendi·6/10
    Yazarın anlatım şekliyle başlamak çok mu adil olur bir kitaba? Misalen, ilk kitabı Sapiens’de insanın maymundan başlayarak nasıl dünyanın efendisi olduğunu anlatması, ikinci kitabı Homo Deus’ta insanların Tanrı gücüne ulaşması ile zeka ve bilincin doğası derken bu kitabında da günümüze yakın bir bakış açısı ve durumunu sorgulayıcı niteliğinden söz etmek haksızlık mı olur? Önce içerikle mi başlasaydık, bilemedim. Tabii o bir Yahudi. Yani biraz taraflı bir yorum olacak, ona göre sonradan fırça yemeyelim.
    Kitap aslında soru cevap gibi ilerliyor desek yeridir. Tabi sorular gözükmüyor. Önceden sorulmuş sorulara cevap niteliği taşıyor. Misalen şu soruların cevaplarını arayabiliriz. Günümüzde Dünyada Neler Oluyor ve Bu Olayların Altında Yatan Anlam Ne? Bu genel sorunun özele giden şeklini de soralım. Trump nasıl böyle yükseldi, Yalan haber salgınlarının nedeni, Liberalizm niye tehlike içinde, Tanrı, Dünyaya Hakim Medeniyet (Batı, İslam, Çin) ve Göçmenler (son dönemde takıldığım husus) ile Milliyetçilik. Bunları çoğaltabiliriz tabi okudukça.
    Kitabın iç kısımlarına odaklanalım. Yani içeriği neler, kaç bölüme ayrılmış bunu inceleyelim. Kitap 5 kısımdan oluşuyor. Teknolojik Zorluk, Siyasi Zorluk, Umut ve Umutsuzluk, Hakikat ve Direnç. Bunların içeriklerini de sırasıyla inceleyeceğiz.
    TEKNOLOJİK ZORLUK: İçerisinde Uyanış, İş, Özgürlük ve Eşitlik bölümlerini barındıran kısım. Abraham Lincoln örneğini görüyoruz burada. Tüm insanları bir süre kandırabilirsiniz, birtakım insanları sürekli kandırabilirsiniz, tüm insanları sürekli kandıramazsınız. Oldukça özgür bir Uyanış sözü kanımca. İnsanlara evrensel temel gelir (kapitalist cennet) sağlanması mı, evrensel temel hizmet (komünist cennet) sunulması mı daha iyidir? Oldukça kararsız bıraktıracak bir seçim aslında.
    1938 yılında Komünizm, Faşizm ve Liberalizm mizaçtadır. 2. Dünya Savaşı ile Faşizm çöker. SSCB sonrası Komünizm çöker. Sene 2016 olduğunda Liberalizm krize girer ve çöker. Tüm dünyada egemen olan bir güç vardır ama herkese değil sadece zenginlere paralarına para katsınlar diye bir seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Bildiniz! Kapitalizm. Ancak bunun da büyük bir devrimi olduğu açıktır. Devrim, en büyük gücüne ulaşmıştır. Che, bile bu kadar güce ulaşmamıştır. Yapay Zeka ve İnternet Devrimi! Bilgiye en sadık Millet olarak tanımladığımız Japonlar bile artık Tokyo Metrosunda telefonlarından oyunlar oynamaktadır. İşte devrim budur.
    Hadi gelin bir de Özgürlük kuramından değerlendirelim bunu. Yapay Zeka, bir insanın ruhsal durumunu hiçbir koşulda taşımayacağından yapan mühendis de buna dikkat ederek yaparsa harika seçimler yaparak hayatımızı kolaylaştırır. Misalen bir kitap baktınız, aradığınız sitede fiyatı 35 TL olarak gözüktü. Google size bu konuda yardımcı olarak girdiğiniz sayfalara aynı kitabın reklamını farklı sitelerde 25-30 TL olarak gösterebilir. Bu size yapay zekanın bir faydasıdır. Hadi bir de olumsuzuna bakalım ama basitin de basiti bir örnekle değil. Yani işte 2 yapay zekaya sahip araba çarpışacaksa çarpışmalı ve sürücüler (yani içinde bulunan siz) mi ölecek yoksa karşıdan gelen yaya mı şeklinde bir yazı değil bu. Alt paragrafı ayıracağım buna.
    Yazarın Yahudi olmasına istinaden bunu örnek vereceğim. Mesela Filistinli bir işçi Facebook ya da Instagram sayfasında bir resim paylaşsın. Yanında da Dozer olsun. Sadece Günaydın yazsın. Yani ‘Ysabechhum’ ama Yapay Zeka bunu ‘Ydabachhum’ olarak algılasın ve bilinen anlamıyla ‘Saldır’ komutu olduğuna karar versin. Bir intihar saldırısı olacağını ön görüp her tarafı uyarıya geçirsin. Bunun sonunda ne olacak? İşte bu tehlikeli.
    Eşitlik kısmı da önemli. Taş Devri dönemine kadar uzanıyor bu. Kimi mezarlarda altınlar gümüşler inciler cirit atarken kimi mezarlar sadece boş çukur niteliğinde. Örneğe buradan başlayarak anlatınca durum değişiyor tabi. İnsan en başından beri hak veriyor. Yazarın en hoşuma giden cümlesi: Malvarlığı uzun süreli eşitsizliğin önkoşuludur, cümlesiydi.

    SİYASİ ZORLUK: Bu kısım da kendi içerisinde Topluluk, Medeniyet, Milliyetçilik, Din ve Göç başlıklarından oluşuyor. Topluluk kısmında günümüzde internet kullanıcıların neredeyse tamamının gördüğü bir cümle oldukça dikkatimi çekti. “Dolayısıyla insanlar her zamankinden daha bağlantılı bir gezegende her zamankinden daha yalnız hayatlar yaşıyor.” Aslında bu tarz cümlelerden her kısımda incelerken birer tane bulmak çok iyi. Misalen Medeniyet bölümünde de bir örnek vereceğim. Ne kadar haklı bir isyan değil mi? “Avrupa Medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ve Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, 14. Louis ile Napolyon’u ve son olarak Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi?” diyordu yazar cümlesinde. Hak verdiğim bir cümle oldu bu da.
    Milliyetçilik ise çok farklı konuların birleşimini oluşturuyor. Ülkemizi ve geleceğimizi kurtarmak da milliyetçilik değil mi? Sadece üzerinde yaşadığı toprağa körü körüne bağlanmak mı Milliyetçilik yoksa Vatan, Bayrak, Devlet üçgeninin karşısına gelecek kuşakları kurtarmayı, günü değil geleceği kurtarmayı da eklemek Milliyetçilik sayılmaz mı? Bence güzel bir yaklaşımdı. Peki bu nasıl olabilir örneklendirelim. Bir fabrika var. Sürekli olarak havaya karbon salınımı yapıyor. Denize atık salarak canlıları katlediyor. Hava kirliliği bizim oksijenimizi azaltıp aynı anda suyun kirlenmesi de ağaçları yani oksijen kaynağımızı azaltırsa bu üzerinde yaşadığımız hem besin hem de yaşam kaynağı olarak kullandığımız kaynakları tüketmez mi? Bunları savunmak da büyük milliyetçilik ve milletçiliktir. Peki, ne yapabiliriz? Karbon salımına vergi getirebiliriz. O zaman görelim bakalım neler oluyor. Tamam ya çevreci falan deyip linç etmeyin.
    Din kısmına da ayrı bir paragraf açacağım. Yazar, dinlerde Ekonomiyle ilgili yerler olmadığını, günümüze dair ekonomik kısımları içermediğini anlatıyordu. Çok aklıma takıldı bu konu. Ekonomi deyince parasal dengeler geliyor benim aklıma. İşte Dolar ve TL karşılaştırması değil bu. Mesela şirketler, hatta esnaflar dahi devlete bir vergi veriyor değil mi? (Daha geçen ay 700 lira ödedim oradan biliyorum) Yani bir ülkede yaşıyorsan o ülkeye vergi vermen gerekiyor. İşte bir dine inanıyorsan onun da vergisi var. İslamiyet’te İslam’ın 5 şartından biri olan Zekat Vermek mesela. İşte bu kadar basit bir durum. Bir insanın karnı açsa onu doyurmak, hastaysa doktora götürmek de bir zekat. Kendi ekonominle onu desteklemek. Kaçınız komşusu rahatsızlandığında hastaneye götürebilecek kişiyken duymamazlığa verip yatabiliyor? Vicdan rahat bırakmaz. Buradan başlayan bu usul ticarete kadar gidiyor ve yaptığınız ticaretin bile dinde kuralları var. Ayetleri dahi var. Sadece İslam için değil. Misalen İncil’i (evet okudum) örnek verelim. Ne diyor Yaratılış 34’te: “Ticaret yapın, mülk edinin (10). Topraklarımız geniş, onlara da yeter bize de (21).”
    Göç kısmında da yazar çok detaya giriyor. Ancak Irkçılık bitse de bunun yerini alan başka bir kavram var. Kültürcülük. Doğudan Batıya gelen birisine herkes kötü gözle bakıyor. Yani illa bunun merkezine bizi koyalım biz ezilelim değil. Afrika Amerika göçü de değil. Örneğin bir Afgan gelip Almanya’ya gidiyor ve orada kültürsüzlükle, bağnazlıkla, kıyafetiyle sorgulanıyor. Aynı Afgan, Türkiye’ye gelip o sert ve kara bakışlı karakteristik özelliğini yansıttığında burada da Kültürsüzlükle karşılanıyor. Tabi bir de bunun illa da kötü niyetli olmadığını belirtmek gerek. Niye mi? Hayatı boyunca sertlikle ve açıkça kendini ifade etme kültürüyle yetiştirilmiş Alak ülkesiyle; kolu kopsa ‘Ayyy 1 tane daha var o bana yeterrr’ diyen Balak ülkesinin insanları birbirlerinin ülkelerine göç ettiklerinde Kültürel karmaşa içerisine giriyor. Tabi akıllara hemen hoşgörü gelebilir. Bunun da karmaşası mevcut. Hoşgörü dediğimizde 16. Yüzyıl Batı Avrupası mı yoksa Osmanlısı mı diye sorarlar adama ya da Çağdaş Danimarka ve Taliban yönetimindeki Afganistan mı kıyas alınacak. Bu tamamen beynin merkezinde yerleşmiş temel inanç akidelerine bağlı kanımca.

    UMUT ve UMUTSUZLUK: Bu kısım da Terörizm, Savaş, Alçakgönüllülük, Tanrı ve Laiklik olarak 5 bölümde inceleniyor. Terörizm’in bir zihin kontrolü aracı olduğunu ve farklı bir bakışla dünyada Trafik Kazaları ve Salgınlarda ölenlerinin her yıl Terörizm’den ölenlerden kat be kat fazla olduğuna dair kanıtlanmış belgeli yazılar görüyoruz. Şöyle diyelim. Son 15 yılda 25 bin kişi terör yüzünden hayatını (buna ülkelerin savaşlarda karşılıklı olarak kaybettikleri söz konusu değil) kaybederken her yıl Trafik kazasında 1.25 Milyon, Diyabet ve Şekerden 3.5 Milyon ve Hava Kirliliğinden ölen 7 Milyon insan var. Evet, hava kirliliğinden. Asıl terör soluduğumuz havaya yapılıyor ama kimseye kabul ettiremiyoruz. Bazılarına bunu kavrattırabilmek için -çok acı ama- ailesinden veya yakınlarından birini aynı sebeple yitirmesi gerekiyor.
    Savaşlar çok farklı bir durum. Kimileri, bizzat yazarın ülkesi çeşitli bahanelerle bu savaşı sürdürürken kimileri zorunlu bir durumdan hatta kimileri -Okyanus Ülkeleri- de sırf can sıkıntısından bu savaşın hazırlıklarını yapıyor. Ancak orada yazarın bir sözü vardı. Erdoğan gibi Milliyetçi kişiler her ne kadar dünyaya karşı sert dursalar da bir savaşın getirisini ve zorluğunu biliyorlar cinsinden. Haklı bir söz. Bende savaş olmasın, kardeşim huzur içinde evinde otursun, yanımda olsun istiyorum ama Şırnak’ta işte. İnsan hüzünleniyor ama işte…
    Alçakgönüllülük kısmını çabuk geçeceğim. Sorsanız herkes böyle ama kendi çıkarlarımız söz konusu olduğunda ne hallere giriyoruz hepimiz biliyoruz. Son olarak Tanrı ve Laiklik bölümleri kalıyor bizlere. Tanrı’nın adını ananların başka Tanrı veya Tanrılara inanları gördüğünde aldığı tutumdan yakınıyor aslında yazar. Açıkçası yazarın bu bölümde anlattığı Tanrı ve Laiklik kısımlarına bakışlarını yazarın eşcinselliği ile bağdaştırıyorum. Bu konuya benim de sıcak bakmadığımı belirtmek istiyorum. Sonuçta insanlar bir şeye inandıklarını veya sevdiklerini özgürce belirtebiliyorsa bende hiçbir şiddet ve aşağılayıcı unsuru içermeden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 19. Maddesine dayanarak “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır” görüşüne dayanıyorum.

    HAKİKAT: Cehalet, Adalet, Hakikat Sonrası ve oldukça merak uyandıran başlığıyla Bilimkurgu içeriğini barındıran kısım. Hepsini tek bir cümlede özetleyebilir miyiz peki? Özetleriz. “Benliğin sınırlı tanıtımından kaçmak, 21. yüzyılda hayatta kalmak için zaruri bir yetenek haline gelebilir.”

    Direnç: Bu son kısımda Eğitim, Anlam ve Meditasyon üzerine durularak kitap sona eriyor. Bir soruyla başlıyoruz. Eski anlatıların çöküp, yerine yenilerinin gelmediği bir şaşkınlık çağında nasıl yaşanır? Eğitimin önemini evden dışarı çıkıp bir yere çay içmeye gittiğinizde hatta bir sahilde oturup çekirdek çöplerinizi poşete atarken diğer insanları gördüğünüzde bile net bir şekilde anlayabilirsiniz. Anlama gelince, Ben Kimim, sorusuyla başlayan ve verilecek her cevapta aslında bu sorunun cevabına nokta koydurmayan bir sorunla karşılaşıyoruz. Her seferinde farklı cevaplar verebileceğimiz bir soru bu. Haliyle cevaplar da birbirinden farklı ve 7 milyar insanın kaç tane cevabı olacağını hayal edin.
    Anlam konusu oldukça uzun ve detaylı ama güzel bir hikayeyle ben bu konuyu halledeceğim. Yaşlı bir bilgeye hayatın anlamı hakkında ne öğrendiği sorulmuş. “Valla,” demiş adam, “bu dünyaya başka insanlara yardım etmek için geldiğimi öğrendim. Henüz çözemediğim şey diğer insanların neden burada olduğu.”
    Kitabın anlatısı fena değildi. Bana hitap eden de etmeyen bölümler de mevcuttu. Fena olmayan bir tartışma kitabı. İyi okumalar diliyorum. Akşam 2 temsilcimizin de maçları var. 2 takıma da başarılar diliyorum..