• Bazı şeyler vardır ki yalnız ilim ve adalet önünde açıklanır, başka zaman bahsi edilmez. Bir çocuğun doğumundan bahsedilir ama o çocuğun doğması için bir çiftin cinsî münasebette bulunduğunu anlatmaya hiç lüzum yoktur; faydasızdır, çirkindir.

    Bir toplum içindeki ahlâksızlıklar, özellikle cinsî ahlâksızlıklar ancak psikologların, sosyologların, tarihçilerin, devlet adamlarının konusu olmalıdır.

    Bu sebepledir ki aklı başında milletler, okullardaki tarih derslerinde kendi milletlerinin büyük kusurlarını çocuklarına öğretmezler. Çocuk bunları kısmen veya tamamen ya üniversitede veya hayatta, o da kısmen öğrenir. Kendi milletinin kusurlarını ufak çocuklara tarih derslerinde öğretmek çok olumsuz sonuçlar doğurur. Çocuk kendi milletini sevmez olur. Aşağılık duygusuna kapılır. Hele bu çocuk başka milletlerin ballandıra ballandıra anlatan bir tarih kitabını okul müfredatı diye okumak talihsizliğinde ise ondan hayır gelmez. Bugün ortada gördüğümüz züppe alayları peyda olur
  • AVCI

    Akşam karanlığı çökmek üzereydi. Tunç, her zamanki gibi oyuna dalmıştı. Yaz sıcağında güneşin altında top oynuyordu. Üvey babası Zaim’in vardiyası bitmek üzereydi. Sokağın başından babası göründü. Üstü başı çamur içindeydi. Dizlerinde ufak yaralar oluşmuştu. Top yukarıya doğru kaçtı. Babasının geldiğini göremedi, topu almak için hareketlendi. Koşarken köyün girişinde babasına rastladı. Korkudan dili tutulacaktı neredeyse ve kaçmaya bile fırsat bulamadan babası onu yakaladı. Topu elinden aldı. Cebinden çıkardığı sustalıyla topu patlattı. Oğlunun ensesinden yakaladığı gibi bir elinde top, diğer elinde oğlu eve doğru hareketlenmeye başladı. Çocuklara köy meydanında bağıran Zaim, hiçbir şeyden korkusu olmadan çocukları kaçırdı. Eve girdiklerinde küçük odaya oğlunu atan Zaim, belinden çıkardığı kemerle oğlunu dövmeye başladı. Üvey oğlunu öyle bir alıştırmıştı ki canı yansa bile ona ses çıkarmamayı öğretmişti. Bu bir insan için hayvanca bir duyguydu. Annesi araya girmeye çalışsa da engel olmayı başaramadı. O arada annesi de birkaç darbeye maruz kaldı.
    Ablası Elif kapıda göründü. Kızın okuldan gelme saati yaklaşmıştı. Elif, çok güzel bir kızdı ve üvey babası ondan çok hoşlanıyordu. Onu ikinci eşi olarak almak istiyordu. Bunların hiçbirinden haberi olmayan Elif, evden ayrılmak için son senesinin bitmesini bekliyordu. Çok ısrar etmesine rağmen annesini o adamla evlenmekten vazgeçirememişti. Bu yüzden annesine çok kızgındı. Bir gece içtikten sonra Elif’in odasına girmeyi kafasına koyan Zaim, herkes yattıktan sonra harekete geçti. Küçük oğlu Tunç, Zaim’i odaya girerken gördü. Mutfağa gitti ve bir bıçak aldı. Ama babasından öyle korkuyordu ki bunu başaramadı. Odadan tuhaf sesler geldi. Çok geçmeden babası odadan çıktı. Ablasının odasına gittiğinde ablasını perişan bir halde buldu.
    Sabah olduğunda ise babası hiçbir şey yokmuş gibi işe gitti. Ablası gün boyu odasından çıkmadı. Annesi Tunç’u zorla okula gönderdi. Tunç’un morali kız kardeşine olanlardan dolayı çok bozuktu. Kız kardeşi annesine hastayım diyerek akşama kadar odasından çıkmadı.
    Tunç en yakın arkadaşlarına durumu anlattı. Arkadaşları ne olduğunu bilecek yaşa gelmişlerdi. Hep beraber bir plan yaptılar ve Tunç’un üvey babasını öldürmeye karar verdiler. Onu gizlice öldürmenin tek bir yolu vardı; köye yakın olan ormana Tunç’un babasını çekecekler ve böylece sessizce işini bitireceklerdi. Yanlarına 4 tane bıçak aldılar. Hepsi aynı boyda ve aynı renkteydi. Karanlık çöktüğünde Tunç köyün girişinde beklemeye başladı. Babası işten köy girişine geldiğinde, Tunç’u ve elinde de çekmecesinden yürüttüğü paraları gördü. Öfkeden kıpkırmızı olan Tunç’un üvey babası Zaim, kendisinden kaçan Tunç’u ormana kadar kovaladı. Babası Tunç’u tam köşeye sıkıştırmışken arkasından 3 arkadaşı bıçaklarıyla çıktılar. Tunç da cebindeki bıçağı çıkartıp Zaim’e doğru yürümeye başladı. Zaim ne olduğunu anlayamadan, Tunç önden ve üç arkadaşı arkadan bıçaklarıyla saldırdılar. Çok geçmeden babayı öldürdüler. Aralarından biri köye inip kazma kürek getirdi ve babayı gömdüler. Dört bıçakla beraber dört arkadaş ölümüne yemin edip bıçakları ayrı ayrı gömdüler. Hiçbirinin birbirinden haberi olmayacaktı. Köye birbirlerinden ayrı bir şekilde girdiler. Köye geldiklerinde polisler köyü çevrelemişti. Çok korktular ama hiç bir şey olmamış gibi polislerin durduğu yere gittiler. Yaklaştıkça ne olduğunu fark ettiler. Tunç’un ablası intihar etmişti. Herkes ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. Ama anlam veremedi. Polise babasının ablasına tecavüzünü anlatan Tunç, polislerin babasının peşine düşmesini sağladı. Polisler haftalarca hatta aylarca adamı aradı. Ama bir sonuç çıkmayınca olay kapanıp gitti.
    15 YIL SONRA
    Mert, ormanda yalnız başına gezmekteydi. Akşam karanlığı çökmek üzereydi ve çok korkmuştu. Piknik için geldikleri bu alanda, anne babasının dalgınlığından yararlanıp, köpeğiyle tek başına gezintiye çıkmıştı. Ormanda kaybolabileceğini tahmin etmemişti. Babası Avni ve annesi Seher onu aramaya çıkmıştı. Dik bir yamaçtan aşağıya inen Mert çok dikkatliydi. Köpeği Tommy de yanındaydı. Köpeği bir şeyin kokusunu alıp yanından hızla koştu. Ona durmasını emretti. Köpek ise oralı bile olmadı. O da köpeğin peşinden koşmaya başladı. Ayağı birden ağaç dalına takıldı. Yokuştan aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. Nihayet düz zemine geldiğinde üstü başı toprak olmuştu. Ayağa kalktığında elinin acısını hissetti. Ellerinde yaralar oluşmuştu. Yukarı, düştüğü yere doğru baktığında köpeğin bir yeri kazdığını gördü. Köpeğinin yanına gitti. Köpeğin kazdığı yerden bir insan eli çıktı. Hızla koşmaya başlayan Mert, iki yüz metre kadar koştu. Arkasına dönüp baktığında köpeği peşinden gelmemişti. Koşmaya devam etti. Sonunda sertçe birisine çarptı. Önüne döndüğünde karşısındakinin babası olduğunu anladı. Babasına olan biteni anlatan Mert çok korkmuştu. Babası ona kaçtığı yere götürmesini söyledi. Tekrar aynı yere gittiklerinde karşılarında bir ceset gördüler. Babası hemen telefon açıp polise haber verdi. Polisler geldiğinde ifadelerini aldı. Kazılan yerden bir kimlik çıktı. Kimlikte yer alan isim Sabri Uzuner’di ve eski bir bebek tecavüzcüsünün adıydı. Bir yıl kadar polisten kaçmış ve insanlar en sonunda belki de cezasını bulmuştur diye düşünüyordu. Polisler mezarı kapatmak üzereyken cesedin çıktığı yerden bir maktul daha çıktı. Bu isim de Zaim Kabasakal’dan başkası değildi. Olay büyüyordu. Cinayet Masası amiri Tunç DEMİRÖZ, iki cesetten daha fazlası olabileceğini düşünerek, daha fazla kazılmasını emretti. Narkotikten ilave köpek istediler. İki zanlı vahşice öldürülmüştü. Üzerlerinde hâlâ ok izleri duruyordu. Ama oklar ölüm sebebi değildi. Buraya diri diri gömülmüşlerdi. Toprak derin kazılmamıştı. Birisi cesetlerin bulunmasını istiyordu. Köpekler, toprağın farklı yerlerinden yaklaşık otuz dört ceset daha çıkardılar. İlk bulunan iki ceset hariç diğerlerin üzerinden hiçbir şey çıkmadı. Polisler olayı derinlemesine araştırmaya başladılar.
    Ormanda araştırma yapan Komiser İlkay ve Olay Yeri İnceleme komiseri Serdar, ormanın derinliklerine daldılar. Biraz ilerledikten sonra ormanın içinde bir dağ evine denk geldiler. İçeride Salih Atmaca ve Cem Kalyon ikilisi vardı ve ormandaki ağaç kovuklarına koydukları gizli kameralarla onları izliyorlardı. Eve gelince kapıyı çaldılar. Salih ve Cem, soğukkanlı bir şekilde evde bulunan av malzemelerini kaldırdılar. Yerde hemen bir ayı postu duruyordu. Kapının geç açılması üzerine Komiser İlkay, evin etrafını araştırdı. Olay yeri inceleme komiseri Serdar ise kapının açılmasını bekledi. Kapıyı Salih Atmaca açmıştı. Onu biraz sorguladılar; ama bir şey çıkmadı. Kendisi bir öğretmendi. Burayı eşiyle satın aldıklarını ve beraber yaşadıklarını belirtti. Polisler hiçbir şeyden şüphelenmeden oradan ayrıldılar.
    Polislerden Komiser İlkay olayın sıradan cinayetler olmadığını, ağır suçluların sıradan bir av hayvan gibi avlandığını anladı. Diğer cesetler kıyafetleriyle gömülmezken bunların neden gömüldüğünü merak ettiler. Cesetlerin çoğunun; bıçak, ok, kılıç, eski savaş aletleriyle öldürüldüklerini anladılar. Çıkan otopsi sonucu herkesi çok şaşırtmıştı. Bu yıllar boyunca işlenmiş bir seri katil olayıydı. Dosyalar incelendiğinde, şehirde bunun gibi ağır suçluların ortadan kaybolduğu bildirilmişti. Polisler internet üzerinden derin bir araştırma yaptı. Sonunda kendisine “Adalet Avcısı” diye isim veren bir grubun internet ortamında çokça duyulduğunu gördüler. Ama gerçek hayatta şimdiye kadar bu guruba rastlanmamıştı. Suç örgütünün kendilerince iyi bir şey yaptıklarına olan inançları tamdı.

    Örgütü kim, ne için ve hangi amaçla kurmuştu? Polisler ilk olarak internet ortamında olayı araştırmaya başladılar. Ekşi sözlük dahil her yerde isimleri vardı. Ancak bu gruba nasıl ulaşılacağına dair bir bilgi yoktu. Bu olaya Siber Suçlar Erişim Bürosu da dahil oldu. Deep wep yani internetin karanlık olayları olarak bilinen yerde, çokça bunun gibi ilanlara rastlanıyordu. Hangisinin gerçek olduğunaysa, deneme yanılma yöntemiyle öğreneceklerdi. Bunun için sahte bir suç profili oluşturdular. Ancak Adalet Avcıları bunu yemedi. Yakalanmaları için belki de gerçek bir suçluya ihtiyaçları vardı.
    Başsavcı Zeki olayın çözülmesi için baskı yapıyordu. Eğer bu iş çözülmezse hepsinin sürgün ya da emekli edileceğini söyledi. Aynı zamanda Emniyet ve İçişleri de olayın çözülmesi için başlarına müfettiş göndermişti. Çok yakın arkadaş olan Emniyet Amiri Tunç ve Başsavcı Zeki olayın çözülmesi için beraber omuz omuza vermişti.
    Tunç’un eşinin gizli bir ilişkisi vardı ve ilişkisi olan kişi ise Başsavcı Zeki’ydi. İhaneti bilen birisi daha vardı. Bu kişi ise ihaneti tesadüf sonucu öğrenen, Komiser İlkay’dan başkası değildi.
    Tunç’un eşi Halide’nin, eşinden gizli Başsavcı Zeki’yle olan ilişkisi çok tehlikeli bir hal almıştı. Sapığın teki onu arıyordu. Sürekli ihanetinden ve geçmiş günahlarından bahsediyordu. Çok korkan Halide, eşinin bu durumu öğrenmesi durumunda onu yaşatmayacağını biliyordu. Böyle bir adama karşı yapılan ihanet karşılıksız kalmazdı. Çocukların ikisi de eşinden değildi. Bunu bilen Halide bir hal yolu bulması gerektiğinin farkındaydı. Başsavcı Zeki ise hem çocukları hem de Halide’yi istiyordu. Eski arkadaşını bunun için harcamaya hazırdı.
    İnternetten bu Adalet Avcılarıyla ilgili bütün bilgiler toplandı. Çok daha fazla bilgi için Derin İnternete girildi. Bir internet sitede, Suç ve Günah isimli bir web sayfasına denk geldiler. İnternet sitesine fotoğraf konuluyor ve karşısına günahı yazılıyordu. Daha sonra fotoğrafı ve suçu yazılan suçlu kısa süre sonra ortadan kayboluyordu. İlkay ve polisler, sitedeki yorum bölümlerinden hangisinin gerçek olduğunu araştırmaya başladılar. Karşılaştıkları olaylar karşısında çok şaşıran polisler, kaybolan suçluların internet sitesindekiyle aynı olduğu ortaya çıkardı. Buldukları cesetlerin çoğunun, sabıkalı olan bu kişilerle DNA’sı uyuşuyordu. Burada daha fazla cinayet olduğunu anladılar.
    Adresleri tespit etmeye çalışsalar da bunu bir türlü beceremediler. Hemen gerçeğe yakın bir suç profili oluşturmaya karar verdiler. Bunun için en uygun kişi, Siber Suçlar polisi Ahmet’ti ve onu ikna ettiler. Suç profilini oluşturduktan sonra onu izlemeye başladılar. Bir bara giden Ahmet, peşindekilerin onu izlemesinden memnundu ama aynı zamanda da korkuyordu. Hiç daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Karanlık internete nerede çalıştığını da yazmışlardı. Barda çalışacaktı. Önce Cem Kalyon geldi. Ortalığı tespit edip kolaçan etmeye başladı ve elinden geldiğince kameralara görünmeden dışarıya çıktı. Polislerden İlkay ve Serdar’ı görünce hemen tuzak olduğunu anladı ve oradan uzaklaştı. Etrafı kolaçan eden Salih Atmaca ise arkadaşının dışarıya çıkmasıyla oradan uzaklaştı.
    Boşa kürek çektiklerini anlayan polisler için artık geriye tek bir hedef kalmıştı. Siteyi takip edip gerçek bir suçlu bulup, suçlulardan önce onu yakalamaktı. Çok geçmeden gerçek bir hedef belirmişti. Hedef bir uyuşturucu satıcısı ve imalatçısıydı. Bunu gören polisler, hedefi hemen takibe aldılar. Adamlar polislerden önce davranıp, onu almaya başardılar. Ancak olay yerinde düşürdükleri bir aksesuar, İlkay’ın dikkatini tekrar Cem Kalyon’un kaldığı orman evine çekti. İlkay orman evine arama yapmak için gitti. Ancak Cem Kalyon’un evinde hiçbir şey bulamadı. Daha sonra ormana kameralar yerleştirdiler. Ancak Cem Kalyon ve Salih Atmaca bütün kameraların yerini biliyordu. Her yerde, insan avı başladı yazıyordu. Soğuk hava depolarından birinde, adamı vahşice eline bir silah tutuşturup avladılar.
    İlkay ve polisler her adım attıklarında, Adalet Avcıları onlardan bir adım öndeydiler. Bunu nasıl başarıyorlardı? İlkay ve polisler kaçırdıkları adamlar yüzünden ve olayı çözemedikleri için işlerinden olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Siteyi takip etmeye devam eden polisler bir suçlunun daha ismini gördüler. Fotoğrafı gördüklerinde ise polisler tam bir şok etkisi yaşadılar. Gördükleri fotoğraf, Tunç’un eşinden başkası değildi. İhaneti bir tesadüf sonucu öğrenen İlkay, Başkomiserin adamlara haber verdiğini düşündü. Polisler hemen Tunç Başkomiseri göz altına aldılar.
    Kadın ortadan kaybolmuştu. İlkay ve polisler kadının peşine düştüler. Tunç’un eşini bulduklarında ise karşılarında Salih Atmaca’yı ve Cem Kalyon’u görünce gerçek suçluların kim olduğunu anladılar. Ancak suçluları ellerinden kaçırdılar. Nerede olabileceklerini ve üzerlerine kayıtlı mal varlıklarını araştırmaya başladılar. Bir fabrikanın adresine ulaştılar. Operasyon için hazırlanmaya başladıkları sırada gözaltı yerine gelen Başsavcı Zeki, Başkomisere eşinden olan çocuklardan bahsetti ve artık çocuklarını alma zamanı geldiğini söyledi. Oradan ayrıldıktan sonra Başkomiser Tunç kaçması gerektiğini anladı. Hemen bayılmış numarası yaptı. Gözaltı yerinde bulunan Yasemin polis, hemen yardımına koştu. Silahı alan Başkomiser, Yasemin’in başına doğru tutup onu rehin alarak oradan kaçmayı başardı.
    Depoya vardıklarında Başsavcı Zeki, çocuklarını almanın gururunu yaşadı. Başsavcı Zeki, Cem Kalyon ve Salih Atmaca ile buluştuğunda Zeki’nin Adalet Avcılarının başı olduğu ve Cem Kalyon’un, Salih Atmaca’nın ve Başkomiser Tunç’un da diğer çete üyeleri olduğu anlaşıldı. Bu 4 kişi çocukken ormanda Tunç’un babasını öldürüp gömen 4 arkadaştı. Polisler operasyona başlamak üzereyken Başkomiser Tunç olaya dahil oldu ve gizlice depoya girmeyi başardı. Arkadaşları olan iki seri katile fotoğrafı gönderenin kendisi olmadığını, bunu yapanın Zeki olduğunu ve onları yakalatmaya çalıştığını söyledi. Arkadaşı Cem’den bir kurşun yiyen Başkomiser Tunç vuruldu. Ama gelirken çelik yelek giymişti. Yere düşen Tunç arkadaşlarının kendi aralarında olan konuşmayı duydu. Silahını tekrar ateşleyen Cem Halide’yi vurdu ve Halide orada can verdi. İçeriye giren polisler, hiçbir şeyin farkında olmadan Salih Atmaca’yı kolundan vurdular ve hepsinin üzerine kurşun yağdırmaya başladılar. Polislerin, Zeki tarafından kandırıldığını anlayan Başkomiser ve Salih Atmaca hemen silahlarına sarıldılar. Adamları vurmayacak şekilde sıkmaya başladılar. Tek hedefleri ise Cem Kalyon ve Zeki Başsavcıdır. Ama ikisini de vuramadan arka taraftan kaçmayı başardılar ve bir araca atlayan Salih ve Tunç oradan uzaklaştılar. Peşlerinde ise polisler vardı ve üzerlerine giderken kurşun yağdırdı. Bir köprüye geldiklerinde, araçtan inip atlamak üzereyken Tunç vuruldu ve ikisi de nehire düştü.
    Mutlu bir tablo çizen Başsavcı Zeki, çocuklarından biri olan Çağlar’ın kaçırılmasıyla şoka uğradı. Yıllarca oğlunu aradı ama bulamadı. Çocuğu kaçıran Salih Atmaca’ydı ve onu bir seri katil olarak yetiştirdi. Oğlunu babasına düşman etti.
  • Ortaokulda iş eğitimi derslerini hiç sevmezdim. Salata yapmak, düğme dikmek, kartondan şekiller yapmak gibi şeyleri ders olarak görmüyordum. Bana bunlar çok gereksiz gözükürdü. Bu derste hep test çözerdim. Malum sınav yaklaşıyor. Hangi sınav olduğunu sormayın. Çünkü mutlaka yaklaşan bir sınav vardır.

    Bir gün yıne benim arka sırada test çözdüğüm bir iş eğitimi dersinde öğretmen, bana test çözdüğüm için kızmıştı. Ancak sert bir tonda bir kızma değildi. Daha çok ogretmemin gözlerinde acıma duygusu ve bu duygunun arkasında da sağlam bir gerekçe vardı. Bunu o gün anlamış miydim bilemiyorum. O gün ona daha çok kızmıştım. Çünkü test çözmemi engelliyordu. O gün öğretmenim bana bir konuşma yapmıştı. Şu an konuşmanın net olarak hatırladığım kısmı şu: "Çok sevdiğim bir aile dostumuzun bir çocuğu vardı. Sana çok benziyordu. Sürekli ders çalışırdi. Hayatında her şeyi dersti. Asosyal, içine kapanikti. Amacı olan tıbbı kazanmıştı. Bir süre sonra giderek daha çok içine kapandı. Herkese yabancilasti. Nihayetinde intihar etti." Bu anda sınıfta büyük bir suskunluk olmuştu. Ogretmenimin gözleri dolmuştu. Sonra da zil çalmıştı.

    Bu adını bile bilmediğim bu kişinin intihar vakası, benim Oidipus'um oldu. Aklımın bir köşesinde ara ara kendini sürekli hatırlattı. Öğretmenim o gün adeta bir kehanette bulunmuş gibiydi. En azından şimdi bana öyle geliyor. O kişiyle aynı yolu izlemişim. Bunu şu an anlıyorum. Yatağımda oturmuş, ellerim saçlarımda yere bakıyorum. Sağ yanımda keskin bir bıçak, sol yanımda bir silah ve komodinin üzerinde beş kutu ilaç duruyorken aklımdan öğretmemin 'kehaneti' geçiyor. Oidipus olmak veya olmamak, bütün mesele buymuş.

    Şu an anlıyorum ki, ben hiçbir zaman bir ben bulamadım kendime. Hep aradım ben'i. Testlerden kafamı kaldırdığım ilk zamanlarda kendimi futbola verdim. İçine kapanık olmanın insana en büyük etkisi, kişinin sürekli endişe ve korku duymasıdır. Yeni herhangi bir adım atmaya, yeni bir sokağa girmeye, yeni bir herhangi bir şey yapmaya duyulan korku ve endişe... İnsanların sürekli senin hakkında konuştuğunu düşünürsün. Giderek daha çok yabancilasirsin onlara. Öte yandan adım adım bu uzaklaşma neticesinde bir uçurumun yanına geldiğini anlarsın ve kendini insanların yanına atarsin. Ancak bu insanlar neler konuşur, neler yaparlar bilmiyorsun. Onları gözlemliyorsun. Evet, buldun, futbol konuşuyorlar. Sen de futbol konuşuyorsun ama seni Ali gibi dinlemiyorlar ve Ali'ye verdikleri cevaplardaki sıcaklık sana verdikleri cevaplarda yok. Grupta hep bir adım dışarda olduğunu hissediyorsun. Bu bir adım bazen ikiye üçe hatta beşe çıkıyor ama hiç azalmiyor. Sonra yatılı okula gidiyorsun. Artık bir adım dışarda bulunduğun ortamdan kaçmak istediğinde hemen dönüp sigindigin evin uzakta kaldı. İlk defa bu kadar yalnız hissediyorsun kendini. Ve güçsüz !

    Ben daha ben'i bulamadan bir sürü başka insanın ve başka ortamın içinde buldum kendimi. İçine kapanıklığın diğer bir etkisi de özgüvenin sifirlanmasi ve ardından bu kaybını gidermek için sürekli çabalamaktır. Bu oldukça yorucu bir çabalamadır. "Ben buradayım." diye bağırmak istersin. Ve bağırırsin. Ancak olağan bir bağırmak değildir bu. Diğer insanların ortamına girmeye çabalarsin. Daha çok ders çalışan grupta başka bir maske takarsin, daha az ders çalışıp, tembellik yapan grupta oraya göre bir maske takarsin. Ancak her iki gruptaki kişilerin olağan tavrını, onların içinde bulundukları grubta sergiledikleri samimi davranışları sergileyemezsin. Hep bir maske vardır yüzünde. Maskeleri çıkarıyorsun birer birer atıyorsun ancak son maskeye bir türlü ulasamiyorsun. Ben'i bulamiyorsun.

    Üniversite hayatın da benzer çabalarla geçiyor. Giderek daha hırçın oluyorsun. "Ben buradayım" bagirislarini kimsenin duymamasi seni olur olmadık şeylere karşı öfkeli hale getiriyor. Bunlardan bazılarına olan öfken, dışardan bakınca mantıklı gözükse de aslında senin bu öfkenin temelinde bu konular değil, "Ben buradayim" bagirisini kimsenin duymamasi yatıyor. Sonradan 'keşke' diyecegin birçok hata yaptırıyor sana bu öfkeler.

    Üniversite bitiyor ve gerçek hayatla karşılaşıyorsun. Üniversitede kurduğun iyi kötü ortamın da artık ellerinden kayıp gidiyor. Sanki dünyadaki herkes belli bir rotada hareket ediyor ancak sen öylece durmuşsun gibi. Boşluktasin. Ve bütün dünyaya bagiriyorsun son bir kez daha "Ben buradayım!" diye. Ancak herkes rotasinda sen yokmuşsun gibi seyrediyor. Artık bağıracak gücü bulamıyorsun kendinde. Hayatın boyunca yanlış seçimler yaptıgini fark ediyorsun. Özelikle meslek seçiminde çok büyük yanlislik yaptığını anlıyorsun. Devlette is yok ve özelde de calismak icin kendine güvenin... Sevmiyorsun bu mesleği, neden tercih ettim ki bunu diyorsun. Tercih etmek? Tercih etmek için farkındalık gerekir. Ben'i bulmak gerek. Ancak sen kafanı test kitabından kaldirmadin ki hiç. Sürekli kaçtın ve kabuğuna çekildin. Korktun, endişe duydun her şeyden. Kim olduğunu bilmiyorsun. Tanımıyorsun kendini. Ve artık maskeler yüzüne takılıyor. Kim takıyor önemli değil. Biri nasılsın diye sorunca, gülümseyip iyiyim diyen maske takıldı. Sorunun olunca bunu en yakın dediğin kişiye bile samimice anlatamayip, sorunu geçistiren maske takıldı. Hayatta bütün zorluklara katlanırim diyen ancak ilk zorlukla uçup giden maske takıldı. Ailene karşı maske takıldı. Komşulara karşı maske takıldı... Artık sen bir maskesin.

    Sabahları sevmiyorsun. Yeni bir güne uyanmak kalbini sizlatiyor. Bunca saat nasıl geçecek diyorsun ve kitap okuyor, film izliyorsun. Yeni maskelerin: Kitaplar ve filmler. Ve güneş batıyor. Ona bakıp, "Lütfen bir daha doğma" diyorsun. Gece olunca kalbindeki sizi geçmiş oluyor ve nispeten rahatliyorsun. Gözlerin kapanıyor. Ve uyumak istiyorsun. Aynı zamanda da uyumamak; çünkü uyuyunca bir an gibi zaman geçecek ve yine sabah olacak. O döngü yeniden başlayacak. Uyanmak istemiyorsun. Ölüm işlerine bakan her kimse ona yalvariyorsun, "Bu gece gel ve işini yap!" Ancak gelen giden yok. İş başa düştü.

    Ellerini saçlarından çekiyorsun ve aşağıya indiriyorsun. Duvara bakıyorsun. Duvarda öğretmenini görüyorsun. Sana aciyarak bakıyor yine. Sola dönüyorsun. Kitapliktaki kitaplarına bakıyorsun. Ayağa kalkiyorsun. Pencereye doğru yürüyorsun. Güneş batıyor. Ancak sizi geçmiyor bu sefer. Mutfağa gidip bir bardak su alıyorsun. Geri geliyorsun. Komodinin üstündeki hapları ağzına atıyorsun. Bir an durup aynada kendine bakıyorsun. Aynadaki senin arkasında biri bakıyor. O da sensin ama onun gözlerinde başka bir şey olduğunu fark ediyorsun. Suyu içiyorsun. Aynaya tekrar bakıyorsun. Aynadaki sen yavaş yavaş kayboluyor. Arkadaki gözlerinde farklılık gördüğün sen ise aciyarak bakıyor sana. Ve "Hoşgeldin." diyor.
  • İnsan başına geleceklerden habersiz yaşar. Güzeldir bu. Gelecekte nelerin olacağını bilmediğin bir yaşam sürmek, insanın bugününü yaşamasını kolaylaştırır. Bilmemek bir nimettir bu yüzden. Ama insanın bitip tükenmeyen bir merakı ve bilme isteği vardır. Kendini tehlikeye atmayı bile göze alabilir bunun için. Zorluklara göğüs gerebilir, yanlış anlamalara bel bağlayabilir ve işin sonunda üzülmeye, hatta kahrolmaya bile razı olabilir. İnsan tüm bunlara gerçekten katlanabilir mi, orası muamma. İnsanın çocukluktan çıkamadığı ve bir türlü büyüyemediği yer, burasıdır işte.

    Ateşin yaktığını henüz çocukken kibritle oynadığımızda öğreniriz, büyüyünce de sanki o bilgiyi unutmuşcasına hâlâ kibritle oynamaya devam ederiz. İnsanız; duvara toslamadan, yanmadan, mahvolmadan, heder olmadan hiçbir şey öğrenemeyiz. Hayatta öğrendiğimiz ne varsa hepsini; bizi acıtan, kanatan ve derin bir üzüntüye gark eden hadiselerden öğrendik. Kendimizi dipsiz bir kuyuya düşerken, tarifsiz bir can sıkıntısıyla boğuşurken, aldığımız bir kararın sonuçlarıyla kavga ederken, acımasızca eleştirirken ve yaşadığımız kırılma anlarıyla kıyasıya hesaplaşırken buluruz. Eğer insanın kendisiyle bir derdi varsa tüm bu ıstırapları yaşıyor demektir. Geriye dönüp baktığımızda pişmanlıkların, keşkelerin ve ertelenmiş mutlulukların hayatımızda çok yer kapladığını görürüz. İşte bu çok acıdır: İnsan geleceğini şekillendiremediği gibi geçmişinin baskısından da kurtulamıyor, sürekli baskı altında hissediyor kendisini. Bir köşeye kıstırılmış, kolları ve ayakları bağlanmış, hatta ağzı da bantlanmış gibi. Çok garip ama bu böyle. İnsanın yaşadığı hayatı fark etmesinin yegâne yolu budur belki de.

    Keşke çok güzel bir kelimedir, bu yüzden çok sık kullanılmamalıdır. Oysa hayatımız hep keşkelerle doludur. Şu an bile, bu cümleyi okurken, içimizden onlarca keşke geçmiştir. Keşke yapmasaydım, keşke gitmeseydim, keşke gelmeseydi… Bunlar hiç bitip tükenmez bir halde zihnimizde debelenip durur; bizi yorar, bizi kendimize yabancılaştırır ve bazen de çıkmaza sokar. Kim bilir, belki de insan çıkmaza girmek ve orada uzun bir süre kalmak istiyordur. Buna söylenecek bir sözümüz yok.

    İnsandan insana şükür ki fark var denilmiştir. Ne kadar insan varsa o kadar hayat var. Kimseyle mutabık olamıyoruz, belki de olmamalıyız. Herkes kendine ağlıyor, kendisi için konuşuyor ve kendisi için ölüyor. Bir arada yapılan onlarca iş varken, kişinin kendisini bu kadar yalnız hissetmesi, belki de bunu bir zorunluluk olarak görmesi, yaşadığımız hayatın özeti. Sıradan insanların böyle bir derdi olmayabilir;ama kırılgan, hüzünlü ve ince ruhlu insanlar hayatla bir uyumsuzluk sorunu yaşıyor. Kimse onları görmüyor mu?

    Geleceğin bilgisinin bize verilmemiş olması, çok bariz bir şekilde bir imtihanda olduğumuzun göstergesi. Sınırları belli bir akılla ve anlayışla hareket edişimiz de elimizi kolumuzu bağlıyor. Her şeyi anlama ve anlamlandırma çabamız da çoğunlukla boşa gidiyor; yoruluyoruz, her şey birbirine karışıyor. Gerçeklerle yalanları ayırt etmek zorlaşıyor. İşin içinden çıkılamayacak meseleleri haddinden fazla düşünüyoruz. Yaşadığımız hayat bize basit düşünebilmeyi unutturmuş, farkında bile değiliz.Dünyada çok fazla çeldirici var. Ayağımız her an takılabilir ve yere yüz üstü kapaklanabiliriz; her yanımız kana bulanabilir, elimizi de kana bulayabiliriz. Bıçak sırtında yürüyoruz, hatta bıçağın sırtında değil, keskin tarafında. Gidilemeyecek yerlere gitmek isteğimiz, olmayacak sevdalara kapılmamız, düşülmemesi gereken çukurlara düşmemiz, söylenmeyecek şeyleri söylememiz, olmayacak kıyafetleri üstümüze geçirmemiz, hep başkası olma hayallerimiz bu yüzden. Bir türlü karar veremeyişimiz ve kendimize bir merkez tayin edemeyişimiz de bu yüzden: İnsan kendinden çok uzaklara gitti ve artık haber alınamıyor ondan.

    Sürekli bir şeyleri değiştirmeye çalışıp durduk ve değiştirmeye çalıştıklarımız olduk sonunda. Her şey olduğu yerde kaldı; ama bizde de birçok iz, yara ve is kaldı. İnsanların dumanları tenimizde tütüyor. Taze ve ıslak et parçacıkları. Nemli gözler ve yağlı saçlar. Kirli çarşaflar ve tozlu raflar. Kokular hiç silinmiyor. Sizi geçmişiniz asla bırakmıyor: tehditkâr, müdahaleci ve sorgulayıcı.

    Kutsal sözlere sarıldım: Anne, Allah ve Kitaplar… Kurtulmayı bekliyorum. Gelecekten habersiz bir şekilde yaşamayı sürdürüyoruz. Ah kendimiz. Kıyılarına vurduk kendi sahilimizin. Bir adada mıyız? Kimsecikler yok etrafta, olmasın, kalabalıklar varken de yalnızdık nasılsa. Şimdi kendimizle konuşabiliriz: Nasılsın, iyi misin?

    Her konuşma, zincirin kopmaya başladığı yerden başlıyor. Tutunacak dallar da birer birer çatırdamaya başlıyor. Bazı ağaçlar ise kökünden çürüyor. Ellerinin üşüdüğünü mü hissediyorsun? Avuç içlerine hohla. Nefesinle ısıt kendini. Nemli ve ılık nefesinin sana yaşam kaynağı olacağını bile düşünmemiş olabilirsin. Çünkü geleceğin bilgisinden yoksunsun. Bazen büyük adımlar, geriye dönmekle de başlayabilir. Serçe parmağını küçümseme bu yüzden. Bir ağaç kendinden başka hiçbir şeydir, insan kendinden başka her şey. Bazen yol olur kendine, bazen engel. Yazgının yasasıdır: olan olmalıydı/olacak olan olur/o halde olan olur.
  • Ne istediğini bilen insanların, acelesi yoktur şu hayatta.
    Çünkü onların geçmişten gelen ve içlerinde eskitemedikleri
    çok sağlam nedenleri vardır.
    Onlar; hayatın yanlış tarafında olmamak için, YALNIZ tarafında olmayı tercih ederler.
    BEN gibi , SEN gibi........