• 225 syf.
    ·6 günde·Beğendi
    “Sis”e inceleme yazmayı düşünmüyordum ancak bazı düşünceler sıcağı sıcağına kağıdın güvenli kollarına emanet edilmezlerse kısa bir süre sonra unutuluyorlar ve ben bu hissi hiç sevmiyorum. Bu yazı bir tür “kendime hatırlatmalar ve çağrışımlar yazısı” olacak baştan belirteyim. İstanbul Okuma Grubu’nun toplantılarını seviyorum. Birkaç saat boyunca beyin fırtınası yoluyla herkesin kendine has fikirlerini özgürce ifade ettiği motive edici toplantılar yapıyoruz ve ben her defasında -toplantı sırasında pek fark etmesem de- sonrasında beynimde şimşekler çakarken buluyorum kendimi. Şimdi gecenin bir vakti yazmak için oturmuş olmam da yine bu etkiden.

    “Sis”e dair ne söylenebilir? Açıkçası Unamuno’nun hayat hikayesi “Sis”ten daha enteresan geldi bana öncelikle onu ifade edeyim. Dik duruşu, hiçbir totaliter sistem karşısında hiçbir zaman boyun eğmemesi, hayatı boyunca doğru bildiğini savunması, bildiği yabancı diller, hatta sevdiği bir yazarı okumak için o yazarın dilini öğrenmesi hayran etti beni kendine. (Detaylı okumak isteyenler şu yazıya bakabilir: (http://www.cumhuriyet.com.tr/...guel_de_Unamuno.html)

    Romana dair neler söylenebilir dediğimizde ise… Öncü bir roman olduğu, pek çok postmodern romanda görülen teknik özellikleri çok erken bir tarihte kullandığı, katmanlı bir yapısı olduğu, yazarın bu romanla “Aslında bütün edebi eserler bir kurgunun parçası, onları pek de ciddiye almayın, onlar yazarın zihninin oyunları, diyalog diye okuduklarınız da yazarın monologları.” dediği / demek istediği söylenebilir. Yazarın kitabının türüne “nivola” demesinden yola çıkarak kendi türünü oluşturma çabası içine girdiği, nivola’nın novela’dan farklı olarak Unamuno’ya has bir tür olduğu, hatta Unamuno’nun romanına “nivola” adını vermesinin eleştirmenlerin eleştirilerinden kurtulma yöntemi olduğu da ifade edilebilir. Kitaptaki metinlerasılıktan söz edilebilir, hatta Unamuno’nun eserlerine göndermede bulunduğu isimler ve yazarlar tek tek tespit edilip buna dair bir çalışma yapılabilir. “Neden sis?” Sorusu sorulup sonra yazarın sis metaforu ardına neler gizlediği üzerine uzun uzun yazılabilir. Roman kahramanının bir -ya da birkaç kadının- peşinden koşmasından yola çıkarak romanın bir aşk romanı olarak ortaya çıktığı sonra başka bir şekle evrildiği ifade edilebilir. Romandaki her biri nev’i şahsına münhasır karakterlerin tek tek özellikleri çıkarılıp bu karakterler üzerine uzun yorumlar yazılabilir hatta felsefeci köpek Orfeus’un bile romana konulmasının bir anlamı olduğundan söz edilebilir bununla da yetinmeyip Orfeus isminin tercih nedenleri üzerinden bir isim sembolizasyonu çözümlemesi yapılabilir. Bu liste uzar gider…

    İnsanın dünyaya gelme gayesi nedir? Neden kitap okuyoruz, herkesin gezip tozduğu bu güzel bahar gününde sıcak ve havasız bir salonda kendimizden geçercesine neden bir kitabı tartışıyoruz, bütün bunlar niye? Unamuno, Danimarkalı filozof Kierkegaard’ı anlamak için Danca öğrenmiş bir yazar. Onu çok iyi anlıyorum zira ben de bir ara Aytmatov’u anlamak için Rusça öğrenmeye başlamıştım ve Unamuno kadar azimli çıkmasam da empati kurabilecek durumdayım. Kierkegaard’ın “Ölümcül Hastalık Umutsuzluk” kitabını okurken kitaptaki bir bölüm çok dikkat çekici gelmişti bana ve üzerinde uzun uzun düşünmüştüm. Sonra Sis’te de şu cümlelere rastlayınca bendeki taşlar yerine oturdu. Alıntıları arka arkaya paylaşacağım:

    “Yalnızlık gereksinimi her zaman içimizde tinsel bir yan olduğunu kanıtlar ve bu tinselliği ölçmemizi sağlar. Kuşbeyinli insanlar sürüsü, birbirinden ayrılamayanların kalabalığı bu gereksinimi o kadar az hisseder ki, muhabbet kuşları gibi yalnız kaldıkları an ölürler; kendilerine şarkı mırıldanmadıkça uyumayan küçük çocuklara benzerler; onlara yemek, içmek, uyumak, dua etmek ve aşık olmak, vs. için gerekli toplumsallığı sağlayan şarkı nakaratlarına gereksinimleri vardır.” (Soren Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, çev: Mukadder Yakupoğlu, Doğu Batı Yayınları, s. 75)

    “Hemen hemen hepimiz bilinçsizce sıkılıyoruz. Sıkıntı yaşamın temeli; oyunları, eğlenceleri, romanları ve aşkı bulan sıkıntıdır. Yaşamın sisi, tatlı bir sıkıntı, ekşimtırak bir likör damlatıyor. Bütün bu günlük ve anlamsız olaylar; vakit geçirdiğimiz, yaşamı uzattığımız bütün bu tatlı söyleşiler dünya tatlısı sıkıntıdan başka nedir ki?” (Unamuno, Sis, s.21)

    Yani özetle "her şey can sıkıntısından" diyor Kierkegaard da Unamuno da. İnsanın bu hayatta ilk yüzleşmesi gereken konu yalnız olduğu gerçeğidir. Ne zaman bu hakikati kabullenir ve bu doğrultuda hareket edersek rahat ederiz. Ne zaman ki yalnızlığı bir külfet olarak değil de bir nimet olarak görmeye başlar bakış açımızı değiştiririz ve bu durumu eser yaratmak için bir fırsata dönüştürürüz işte o zaman hayatımız çok daha yaşanabilir hale gelir. Yalnızlığımızla yüzleşmek ve bu yalnızlıktan ve onun getirdiği can sıkıntısından kurtulmak yerine yalnızlığımızla barışmak kastettiğim. Gece vakti bir kitabın zihnine doldurduklarını sıcağı sıcağı yazmanın mutluluğu, bir deniz kenarında tabiatın yeni yeni uyanmaya başladığı bir bahar gününde güneşin verdiği mutlulukla kanatlarını yıkayan martıları seyretmenin coşkusu, çimlerin arasında nasılsa açıvermiş mor bir gelinciğe rastlamanın çılgın sevinci, üç yapraklı yoncaların arasında dört yapraklı bir yoncaya rastladığında duyduğun o tarif edilemez hayranlık, demli bir çay, bol köpüklü bir Türk kahvesi, ruhu ruhuna eş bir yazar bulmanın keşfi… Yoksa şarkıda da dediği gibi "yalnızlık ömür boyu"...

    BLOGUMDAN İLGİLİ ŞARKI EŞLİĞİNDE OKUMAK İÇİN:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...yalnizlik-omur-boyu/
  • 212 syf.
    Nâsihât ehli, cümleleri maksadı gözeten en kısa ve sade olanlarından seçtiğinde, muhatabın ihtiyacatına adeta devakâr bir sağnak isabet ediyor. Öyle bir yağmur ki bu, her damla, özün turabına bereket izhar edip ona bir sığınak olma, ruhun köklerine nüfuz etme keyfiyeti bahşediyor. O an değil belki ama vakti geldiğinde bu farkındalığı zihnimizin satırlarında okuyabilmek lutufların en güzeli...

    "De ki, göklerde ve yerde Allah`tan başka kimse gaybı bilmez..." (27/65)

    "Gayb Allah`a mahsustur" (10/20)

    "Gaybın anahtarları onun katındadır, onları ondan başkası bilmez" (6/59)

    "Allah sizi gaybe muttali kılacak değildir. Fakat Allah Resüllerinden dilediğini seçer (ve onlara gaybi bildirir)" (3/179)

    "Gaybi bilen O`dur. Resullerinden diledigi dışında kimseyi gaybına muttali kılmaz" (72/26)

    Kur'an-ı Kerim'de "gayb" kelimesi ellisekiz yerde geçmektedir.

    Ve 'gayb' ile ilgili bilgilerimize, şulesini indiren bir Hadis-i Şerif de, Resulullah Efendimiz şöyle buyurur;

    "Beş şeyi Allah`tan başka kimse bilmez:
    1- Kıyametin zamanı Allah katındadır.
    2- Yağmuru indirir.
    3- Rahimlerdekini bilir.
    4- Hiç bir canlı yarın ne yapacağını bilmez. 5- Kimse nerede öleceğini bilmez ( el-Camius-Sağîr-H. No: 3963 4-Askalanî F`ethul-Karı 1/124 )

    'Futuhu'l Gayb' ; Rahmani olana Seyrisüluk... Gizli olana değil, sen de âşikâr olana, özünde yer tutan fazlın ümidiyle yükseliş...

    Bundan seneler evvel, uzaklardan gelen bir dostumu, şehrin en yüksek yerlerinden birinde ağırlarken, her nasılsa yol üstünde denk geldiğimiz kermesten birşeyler alıp, uzunca bir sohbete koyulmuştuk. Dostum bu eseri bana hediye etti ve ara ara eserden kısımlar okuyup üzerine uzun uzun konuşmuştuk. Şimdi dahi okudukça, o sohbetten bende kalanlar az fakât oldukça taze...

    https://i.hizliresim.com/P1WMP9.jpg

    Fütûhu’l-Gayb, Abdülkâdir Geylânî Hazretleri'nin oğlu Abdürrezzak’ın 78 adet sohbet, vaaz ve hutbesinden derlemiş olduğu eserdir.Şimdi biraz makalelerin muhteviyatına değinelim inşallah.

    "Münkesiret’ül-kulüb " zümresinden söz eder Abdulkadir Geylânî Hazretleri,Kalbi Allah için hüzünlü olanlar... Dünyevi ve uhrevi bütün nimetleri terkeden kulun, yalnız Rabbini dinlemenin, O'nun varlığıyla zenginleşmenin, O'nun izzetini amelen ve kalben övmenin lezzetini herşeyden üstün tuttuğunu ve Rabbin sevgisini kazandığını bildirir.

    Allah Sevgililerine açılan iki keşif perdesinden, yani Cemal ve Celal sıfatlarından, Cemâl sıfatının tecellisinden bahsederken Abdulkadir Geylani Hz. şöyle der;

    "Cemal sıfatının tecellisine gelince: Bu sıfatın tecellisinde kalb nurla dolar ve
    bununla boş olur. Bu halde kalb rahat eder. Lütuflara erer.Güzel konuşmaları
    burada duyar. Güzel sözleri bu halde işitir. Bununla beraber, kendisine yüksek
    hediye müjdeleri burada verilir. Ve yüksek derecelere çıktığı kendisine burada haber verilir. Bu öyle bir makamdır ki; bundan sonrasında kulun hiçbir dahli olmaz.Her şey ezeli nisbete bağlanır. Kalem kurur. Artık taksim ne ise o gelmeğe başlar.Allah fazlını ve rahmetini istidatlar nisbetinde verir, rahmet ve şevkatini onlara ispatlar. Bu hal ecel gelinceye kadar devam eder. Ki, bu malum olan ölüm zamanıdır. Bundan sonra daha fazla açılır. Perdeler kalkar.
    Yükseldikçe yükselir.Bunun dünyada verilmemesinin sebebi, Allah’a karşı olan sevgi ve muhabbetlerinin onları bir tehlikeye götürmemesi içindir. Sonra takâtları kesilir. Helak olurlar, zayıf
    düşer, ibadetlerini yapamazlar. Halbuki onlar ölünceye kadar ibadet etmekle
    mükelleftirler. Bunlara, bu maddi hayatta tam tecelli etmemesi ve tam tecelliyi
    öteki aleme bırakması O’nun merhametinin eseridir. "

    Bu paragrafı okuduktan sonra, bizi istikametimizde, yürüdüğümüz, mihmanı olduğumuz yol üzerinde en son noktaya eriştirmeyen Mevlâ 'nın bundan muradının bizim nefsimize ağır gelmesi, belki rehavete ve kibre kapılma ihtimalimize istinaden nasipleri ertelemesi ve bizim bundan duyduğumuz üzüntüler saatlerce düşündürdü beni. Demek ki alim zatların; 'mümin ne verilene sevinen, ne de kaybettiğine üzülendir. ' öğütlerinin işaret ettiği hâkikât burada devreye giriyordu. Aslında Mevlâ kulunu O'nunla kavuşma anını erteleyecek kadar ÇOK seviyordu... Bunu hissetmek dahi, bir sevginin şafağına ilişmek değil midir... Bu hususla ilgili bir akşam sohbetinde babamın anlattığı bir kıssa geliyor hatırıma.

    İmam-ı Azam Ebû Hanîfe Hazretleri gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırmış. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslenmiş.
    "Ya imam, gemin battı!..."
    İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra "Elhamdülillah" demiş.
    Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber vermiş.
    " Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş. "
    İmam-ı Azam Hazretleri, bu havadise de, "Elhamdülillah" diyerek mukabele etti. Haber getiren kişi hayrete düşmüş.

    "Ya imam, gemin battı diye haber getirdik Elhamdülillah dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim yine Elhamdülillah dedin. Muradın nedir?

    İmam-ı Azam Hazretleri izah etmiş.

    "Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah'a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah'a şükrettim."

    Allah dostlarının Zühdünü niyaz ediyoruz Rabbirahimimizden.

    Rabbin'le öyle dost ol ki diyor Abdulkadir Geylânî Hazretleri, diğer bütün dostlukları ve yakınlıkları yalnız aslolan kurbiyyete rehgüzar eyle. Hayrına şükreyle,sıkıntısına sabreyle, dostluğun gereği budur.

    Yunus Suresi,107. Ayeti Kerime'sini, 'Hakkı Şikâyet Etmemek' isimli makalesinde şöyle tefsir ediyor;

    “Allah (CC) sana bir zarar verecekse alacak yine O’dur (CC). Şayet sana bir hayır murat edecekse, o hayrı senden çevirecek yoktur.”

    "İhsanını istediği kullara verir. O (CC) hem Rahîm (CC), hem de Gafûr’dur (CC)…
    Afiyette bulunduğun halde Hakk’ı (CC) şikayete kalkışma. Yanında Allah’ın (CC) bol nimeti olduğu halde fazlasını isteme. Sana verdiği nimeti görmez olup inkar yoluna sapma. Bu halin bir nevi istihza olur. Sonra, Allah-ü Teala (CC) seni inceden inceye hesaba çeker. Dünyada belanı arttırır, ahirette ise seni azarlar. Cehenneme atar.Sonra, seni manevi halden soyar, rahmet nazarını senden çeker."

    Kâlbi, Allah'ın ihsanıyla terbiye etmek... Önüne serilen dünyevi zenginliği umursamayıp, uhrevi ziynetler peşinde ömrünü infak etmek...

    Mus’ab bin Ümeyr'i (r.a) bilir misiniz? Hem anneden,hem de babadan zengin,soylu bir ailenin oğluydu. Ailesi putperestti ve Islamiyetle şereflendiğinde ,bütün varlığını infak icin yola cıkmıştı... Evveli hayatından bir leyli,fecrin eşiğine silkeler gibi,gecip gitmişti... Resulullah’ın da izniyle Habesistan’a hicret etti ’Selvi Cihan’ ve bir süre sonra yeniden Mekke’ye Peygamber Efendimizin yanına döndü.

    Bu anı, Hz.Ali (r.a) şöyle naklediyor:
    "Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus'ab bin Umeyr geldi. Üzerinde yamalı bir elbiseden başka giyeceği yoktu. Resûlullah onun bu hâlini görünce, mübârek gözleri yaşla doldu ve:

    - Kalbini Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resûlünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir, buyurdu."

    O’na verilen pürüssüz beyan gücünü, gölgelerle hemhal olmuş yüreklere Sırat-i Mustakim’in emin kapılarını, kadirşinas bir asaletle ardına kadar müşehhes kılarak hamdini ölümsüzleştiriyordu.Uhud harbinde şehit düştü ve defin sırası gelince, Mekke’nin en zengini olan Mus’ab bin Umeyr için kefen bulunamıyordu.

    Ashab-ı Kiram'dan Habbab (r.a) o ana dair şunları anlatıyor:

    Mus’ab bin Umeyr Uhud günü şehid olmuştu da, kendisini saracak bir kefen dahi bulamamıştık. Yalnız şehidin bir kaftanını bulmus ve bu aziz şehidi ona sarmaya çalışmıştık. Ancak başını örterken ayakları açılıyor, ayaklarını kapatırken de başı açığa çıkıyordu. Bu yoksulluk karşısında Hz. Peygamber bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de izhir denilen kokulu ottan koymamızı emretti" (Buhari, Cenaiz 27; Ibn Sa'd, a.g.e., III, 121).

    Evet onlar Ensâr-ı Kirâm’dı ve “Seni kendi nefsimizden üstün tutacağız!”
    diyerek infak etmişlerdi ruhlarını…

    Bir müminin imtihanı, onu gafletten alıkoyar ve en çetini Peygamberlere, sonra ulemalara, sonra velilere, sonra da mertebe sırasıyla diğer kullara verilmiştir. Derdini seven, ilahi dermanı bulmuştur vesselâm.

    Dua'nın aile kurmakta ki önemine, "Allah'ın Rahmet Kapısına Teşvik' makalesinde etraflıca değiniyor Abdulkadir Geylânî Hazretleri . Dua, mukadder olanın halâsiyetidir. Kalbe indiği vakit, nasipler yola çıkmıştır. Evladın da, eşin de taktir edilen bir zamanı vardır. Talip olurken dahi ölçülü olun diyor, isterken aşırıya kaçmayın.O'ndan O'nu isteyin. Ne dünya nimetini, ne de Ahiret lezzetini...

    Futuh'ul Gayb'ı elinize aldığınızda, belki de sizin dahi üzerinde durmadığınız size dair çok şey söylediğini göreceksiniz. Muhtelif konularla ilgili en insani noktalara, açık seçik bir izah bulacak, cevaplardan sizde ki soruların keşfine varacaksınız.

    Hayır ve şerri aynı kökten gelen iki ayrı dala ve meyvelerini de şifaya ve zehre benzetiyor. Hangisini seçerse o istikamette yürüyen kulun, Allah'ın yardımından asla ümidini kesmemesi gerektiğini öğütlüyor ve sözlerini şu Hadis-i Şerif'le perçimliyor;
    “Hiç kimse ameli ile cenneti kazanamaz.”

    İhlaslı kulların Allah (c.c) tarafından korunduğunu pek çok makalesinde vurgulayan Abdulkadir Geylani Hazretleri, gayretin ve samimiyetle yönelmenin ne denli büyük bir Rahmeti celbettiğini Kur'anın nuruyla beyan ediyor.

    Eserin sonunda ki münâcaat şöyle;

    "Allah (CC) cümlemizi bu iyi işleri yapmaya muvaffak buyursun. Allah (CC)
    cümlemizi sözü özü bir olanlardan eylesin. Ömrümüzün son deminde imanla
    götürecek her türlü yararlı işi yapmamız için bize yardımcı olsun. Nefsimizin ve
    şeytanın şerrinden hepimizi korusun.
    AMİN…"

    “Böylece ondan kötülükleri geri çevirdik; çünkü o, bizim ihlas sahibi
    kullarımızdandı.” ilahi müjdesine mazhar olabilmek duası ile...

    Feyizli okumalar...
  • 288 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    *
    “Cahilliğin dağlarında gezenler için; almasını bilene bilgece öğütler, yaşanmışlıkların getirdiği doğru tespit ve öneriler, samimi itiraflar; bir o kadar da topluma tenkit yağmuru. İlber Ortaylı’nın sakınmadan söylediği her söz, gençler için altın değerinde. Toplumun her kesimine ustaca entelektüel bir dokunuş, hazır olun; bu bir kültür seyahatidir. Başlangıcınızı not edin, bitişte fikirlerinizde yenilik tohumları filizlenecektir.”

    Ç News
    *

    Bu kitap “Çok Cahiliz Keşke Bilgilensek” adlı İlber Ortaylı Etkinliği kapsamında okunmuştur.
    #41115222

    Cahil deyip duruyoruz, nedir bu cahillik?

    TDK’ya göre “cahilin” tanımı:
    Cahil: Öğrenim görmemiş, okumamış, belli bir konuda yeterli bilgisi olmayan.

    Yarı Cahil nedir peki? İlber Hoca şöyle tanımlar:
    "Yarı cahil, Goethe ve Faust'u duymuştur ama o mu ötekini yazmış, öteki mi onu yazmış onu bilmez." der.

    Bilir ama neyi bildiğini bilmez, emin olmadığı şey hakkında da biliyormuş gibi konuşur, akıl vermeye çalışır.
    İlber Ortaylı, cahilden korkmaz; yarı cahilden korktuğu kadar.

    Bu konuya açıklık getirebildiysek, haydi şimdi cahilliğimize bilgi kattığımız, ufkumuzu birkaç tık daha açtığımız kitabın incelemesine. Sürekli yazdım, yine tekrar edeyim, muazzam bir kitap. :)

    Öncelikle bu kitap kişisel gelişim kitabı değildir; tam olarak kişisel ve toplumsal değişim kitabıdır.

    İlber Hoca’nın gençliğini yaşadığı dönem ile şimdi ki dönem arasında büyük farklar var. Ne Ankara eski Ankara ne de İstanbul eski İstanbul. En çok yakındığı konuların başında bu durum geliyor. Cumhuriyet dönemi öncesi Ankara, çorak bir arazi aslında. Yeşilin olmadığı bir vaha gibi diyebiliriz. Bunu özellikle Falih Rıfkı Atay okuyanlar çok iyi bilir, hele ki Çankaya okuduysanız daha iyi bilirsiniz. Gazi Paşa’nın inatla başardığı eseridir Ankara.

    İlber Ortaylı hem üslup olarak hem de konuşma jargonu olarak kendi tarzını yaratmış bir insan. Birçok tenkitine rağmen, özellikle gençler onun sözlerine önem veriyor. Yoksa cahil dediğiniz insan size kızar ya da bir tepki verir, hoca deyince tepkiden ziyade memnuniyet doğuyor. Çünkü insanlar onun söylediğinde bir mana arıyor, yaptıkları bir hatanın sonucu olarak hak ettiklerini düşünüyorlar. Tabi ki bunun dışında, hocaya karşı eleştirilerde yok değil. Ben o kısımla ilgilenmiyorum, bizim işimiz şu halimizle bilgi bakımından yanına yaklaşamayacağımız bir insana çamur atmak olamaz. O başkalarının işi olsun, olsa olsa temenni eder, fikir beyan ederiz o kadar. Bilmeden konuşmanın alemi yok çünkü. Bu arada özellikle Türk Tarih Tezi konusunda farklı düşündüğümü de hep söylerim, her konu da hem fikir olmak zorunluluğumuz yok sonuçta…

    *
    "Önündeki modeller başka dünyalar kurabilen insanlar olunca, sen de o başka dünyaya adım atabiliyorsun." #41708907

    İlber Ortaylı’nın, İlber Ortaylı olmasının ana etkeni öncelikle kendisinin merakı ve sürekli bir şeylerin peşinde koşması, ikincisi ise gençliğinde ulaşabileceği ve yol gösterici insanların olması. Bunu kesinlikle şans olarak nitelendirmemek önemli, çünkü bizzat o insanlardan ders almak için uğraşmıştır. Doğru insanlardan, doğru tavsiyeler almıştır.

    Yaşadığımız hayat ve bulunduğumuz ortam kendi seçimlerimizden oluşmayabilir. Bunun seçimini yapamayabiliriz, nasıl ve nerede, kimin çocuğu olacağımızı seçemeyeceğimiz gibi bir şeydir bu. Zengin ya da fakir olmak meselesi değildir bu, imkansızlıktan imkan yaratılacağı gibi, imkandan da hiçbir şey yaratılamayabilir. İnsanların içlerinde bir şey yoksa, zorla ortaya çıkaramazsın. Bizim toplumumuz, belirli kıstaslara göre hareket eder. Okursun ya da okumazsın, erkeksen askere gidersin, işe girersin, evlenirsin ve çoluk çocuğa karışırsın. Ana teması bu şekildedir. Kadın ise çocuk baksın mantalitesi ile yetiştirilmek istenmektedir.

    Özellikle bu teknoloji çağında, çocukların gelişimi daha iyi olması gerekirken, daha kötü bir hale gidiyor. Sistemin sistemsizliği bir kenara dursun, ailelerin sistemsiz ve disiplinsiz tavırları da ortada duruyor. Disiplin derken, askeri bir disiplinden bahsetmiyoruz, çocuğun alacağı terbiyeden bahsediyoruz. İlber Hoca, çocuğa her istediğini almayacaksın diyor, kesinlikle haklı. Bu bir şımarıklık ortaya çıkarıyor. Ne olursa olsun, ilk önce hak etmeli. Çocuk ağlamasın diye yapılan her şey, ilgisiz bir aile örneğidir.

    *

    "Sorumluluk alamayan insanlar boş olur.

    Bir de hak talep ediyorlar. Sorumluluk duygun yoksa hak talep edemezsin. Çünkü hakkın temelinde sorumluluk vardır." #41697024

    Her insan sorumluluk almayı istemez ve sevmez, yalnız hayattan bir şeyler istiyorsan, hayata da bir şeyler vermen gerekir. Televizyon dünyası insanlara cazip geliyor ama öyle bir hayat gerçek değil. Hayal ya da taklit ettikleri şeyler asla olamayacaklar. Kolay para kazanıp yan gelip yatma peşinde olan milyonlarca insan olduğu malum bilinen bir durum. Bu paralara sahip olsalar ne kendilerine ne ülkelerine ne de insanlığa bir şey katarlar. Daha önce gördük ki, bu paralar haydan gelip huya gitmiştir. Kişi ilk önce kendini geliştirmelidir, bunun içinse çok çalışmalıdır. Hiçbir şey dışarıdan gözüktüğü kadar kolay değildir.

    İlber Hoca bir programda şöyle demişti;

    “İnsanın hayatta en kıymetli şeyi zamandır, para değildir. Çünkü hiçbir şekilde telafi edilemez, yerine konamaz. Para gelir, zaman gelmez.”

    İşte bu minvalde zamanı doğru kullanmak gerekir. Herkesin zamanı kendinedir ama hızlı geçer zaman, ne yaptığını anlamadan yaşamın sonuna gelirsin ve bomboş bir hayat geçirmiş olursun. Kıymetini bileceğin bir hayatı boşuna harcamak istemezsin, işte bu yüzden bu şansı iyi kullanmak gerekir.

    Hoca’ya baktığımda bunu çok iyi kullanmış. Özellikle Ankara’da yaşadığı yılları fırsata çevirmiş. Dil öğrenmiş, turizme merak salmış, tiyatroya merak salmış. Bizim görme fırsatımız dahi olmayan büyük insanlarla ahbaplıklar kurmuş. Bunları da oturduğu yerden yapmamış. Dışarı çıkmış, peşinden koşmuş. Genç yaşında dilini geliştirmiş. Ne olmak istiyorsa onu yapmış. Bir yere takılı kalmamış, sürekli gezmiş. Kendisine zemin hazırlamış ve kendi yarattığı imkanları da değerlendirmiş. Daha sonra kapılar elbet kendisine açılmaya başlamış bu seferde bu şansı iyi kullanmış. Bunların hiçbirini yapmayıp, üniversitesinde ona ayrılan koltuğa oturup, iki de ders verip maaşını alabilirmiş ama yapmamış. O yapmamışsa, biz neden yapıyoruz? Ne kazandık bu hayattan? Neyin peşinden koştuk? Cidden dolu bir cevap vermek zor iş.

    Kitap içeriğinde sinemadan, müziğe, müzelerden gezilecek ülkere kadar çok güzel İlber Ortaylı listeleri bulunuyor. Bölümlerin sonunda bunları toplamaları gerçekten iyi olmuş. Birkaç örnek vermek gerekirse;

    İlk önce "Petra, Antakya, Palmira, Enfes ve İskenderiye," nin gezilmesini istiyor,
    *Londra’da British Museum, *Paris’te Louvre Müzesi, *Vatikan Müzeleri, *Roma’daki Capitol ve daha fazla müzenin gezilmesini öneriyor. Bu müzeler için bile seyahat edilebilir diyor.

    Kitap içeriğinin hepsini paylaşmak gibi bir huyum olmadığı için, örnekleri kısa kestim. Bu listeler dediğim gibi kitap sonlarında uzunca listelenmiştir. Birçok okurun işine yarayacak listelerdir. Ve seyahat acenteleri İlber Ortaylı turları düzenleyeme başlamış. Tesadüfen karşıma çıktı. Söylediği rotalara turlar düzenleniyor. Sonuçta ticari kar gibi gözükse de, gitmek isteyenler için bulunmaz bir fırsat.

    Ayrıca önerdiği kitapların yüzde seksenine sahip olmak beni mutlu etti.

    Halil İnalcık, Yaşar Kemal, Falih Rıfkı Atay, Şevket Süreyya Aydemir yerlilerden,
    Goethe, Bernard Lewis, Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski, Ciano, Maalouf, Çehov ise önerdiği yabancı yazarlardan bazıları. Bu liste kitap adları ile veriliyor ve daha uzun.

    Klasik müzik seviyor Ortaylı, en çok Bethoveen dinliyor, Mozart ve Chopin’de dinliyor.

    *

    İlber Hoca’nın tarihe bakışı çok samimimi ve anlayışlıdır. Kötülemek bir kenara dursun, yad etmeyi sever. Yeri geldiğinde tenkitten kaçınmaz.
    Ortaylı, Atatürk’ün açtığı yolun çok gerisinde kaldıklarını belirtir her seferinde. Özellikle yurt dışına talebe göndermesi, eğitim gören talebelerin ülkelerine geri dönmesi ve bu insanlardan fayda sağlanmış olmasına değinir. Aldığı eğitimi veren hocaların birçoğu, Cumhuriyet yetiştirmesidir. Mezun olduğu Ankara Atatürk Lisesi’ni ayrı bir yere koyar.

    "Mustafa Kemal Atatürk'ün bir aydın olduğu hakikattir." #41703089

    İncelemeyi bu sefer kısa tutacağım, son son birkaç kelam daha edip bitireceğim…

    Kitabı okumaya başladığınızda, zaten farklı gelen fikirler kendi hayatınızı da süzgeçten geçirmenize neden olacak. Başarmış olduğu şeyleri, o yapabiliyorsa ben niye yapamadım ya da yapmadım sorusunu soracaksın kendinize. En basiti neden birkaç dil bilmiyorum? Neden tatil anlayışım Ege’den, Akdeniz’den ibaret, neden yurt dışına çıkmadım, neden risk alıp başka şeyler yapmadım, neden diploma için okudum, kendim için ne yaptım, hayatın neresindeyim ve nereye gidiyorum? Gezilmesi gereken yerleri gezmek bir kenara, belki de bulunduğun şehir olan İstanbul’u bile niye bilmediğini sorgulayacaksın.

    "Evet, eğitim çok uzun... Daha kötüsü, bu uzun eğitim hiçbir işe yaramıyor. Eğitimimizle övünüyoruz ama övündüğümüzle de kalıyoruz.

    “Artık bir ortaokul çocuğu bile Aristo’nun bildiklerini biliyor,” diyorlar. Yok canım! O çocuk Aristo’nun bildiğinin çeyreğini bilmediği gibi, onun yaptığını da yapamıyor.

    Bu eğitim tam aksine, insanların yaratıcı taraflarını öldürüyor. " #41693730

    Eğitim konusunda her zaman eleştirisini yapar hoca. Özellikle okullarda verilen eğitimin yetersiz ve gelen iktidarların dayatması olduğunu söylüyor. Ders kitaplarının yetersiz, içeriklerinin detaysız, tarih bilgisinin zayıf olduğunu söylüyor. Hepsinde haklı. Bir de EBZER eğitimin tekrar gelmesi gerektiğini söylüyor. Ezberden kasıt, sınav için ezberlenen bilgiler değil, bir konunun ezberlenip anlaşılmasından bahsediyor. Ezberlemediğin şeyi nasıl anlayacaksın, anlamadığın şey aklında nasıl kalacak? Bunun mutlaka geri gelmesini istiyor. Öğrencilerin tembelliğinden şikayetçi. Özellikle üniversite kantininde yemek yemek dışında, kahve içmek dışında çok takılanların kesinlikle tembel insan olduklarını söylüyor. Hocalarda bunu yapıyorsa, onlarda tembeldir diyor.

    Öğretmenlerin, silkinip eskisi gibi idealleri olan insanlar olup, toplumda tekrar yerlerini almanı istiyor. Özellikle eğitim enstitülerinin kapanmasını buna sebep oldu. Nitelikle öğrenci yetişmiyor diyoruz, çünkü nitelikli öğretmen yok. Öğretmen ona verilen ders programını işleyen kişi değildir, öğretmen yol gösterir, bir çocuğun yeni şeyler keşfetmesini sağlar ve rol model olabilir. Eskiden öğretmenler maaş bir kenara, insan yetiştirmek için çalışırlardı. Çünkü Cumhuriyet terbiyesi bunu gerektiriyordu. Kendilerinden daha fazlasını vermesi beklenen bir meslek grubu olmasına karşın, değişen yönetimle tamamen normalleşme yaşıyorlar ve bariz bir şekilde önemlerini yitiriyorlar. Ve İlber Hoca onlardan toparlanmalarını ve aramızdaki yerlerini geri almalarını istiyor. Bir lider olarak!

    Her okur bir şeyler keşfedecek bunu biliyorum. Özellikle gençlerin zaman kaybetmeden, kendilerine çeki düzen vermesi gerekiyor. Hepimiz bazı fırsatları kaçırmış ya da tembellik etmiş olabiliriz ama başkalarının bu treni kaçırmamasını sağlayabiliriz.

    İlber Hoca kitabın başında “12-25 yaşları arası, 25-40 arası, 40-55 arası ve 55 sonrası” diye bir ayrım yapıyor. Bu bölüme özellikle dikkat edin, treni nerede nasıl kaçıyorsunuz kendi kendinize mutlaka sorun.

    Keyif alarak okudum, üzülerek kaçırmış olduğum şeyleri gördüm. Vakit hiçbir zaman geç değil, o yüzden hayal etmek yerine, harekete geçmenin tam vaktidir!

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür eder, kitabı hızlıca temin edip, okumanızı öneririm. 10/10

    *

    Ve son söz;

    "Herkes kendi talihinin mimarıdır(...)

    Hayat, derbederlik ve tembellik için çok uzun; fakat hırsla, yağma ve haydutluk yapmaya değmeyecek kadar kısadır." #41681934
  • Ortaokulda iş eğitimi derslerini hiç sevmezdim. Salata yapmak, düğme dikmek, kartondan şekiller yapmak gibi şeyleri ders olarak görmüyordum. Bana bunlar çok gereksiz gözükürdü. Bu derste hep test çözerdim. Malum sınav yaklaşıyor. Hangi sınav olduğunu sormayın. Çünkü mutlaka yaklaşan bir sınav vardır.

    Bir gün yıne benim arka sırada test çözdüğüm bir iş eğitimi dersinde öğretmen, bana test çözdüğüm için kızmıştı. Ancak sert bir tonda bir kızma değildi. Daha çok ogretmemin gözlerinde acıma duygusu ve bu duygunun arkasında da sağlam bir gerekçe vardı. Bunu o gün anlamış miydim bilemiyorum. O gün ona daha çok kızmıştım. Çünkü test çözmemi engelliyordu. O gün öğretmenim bana bir konuşma yapmıştı. Şu an konuşmanın net olarak hatırladığım kısmı şu: "Çok sevdiğim bir aile dostumuzun bir çocuğu vardı. Sana çok benziyordu. Sürekli ders çalışırdi. Hayatında her şeyi dersti. Asosyal, içine kapanikti. Amacı olan tıbbı kazanmıştı. Bir süre sonra giderek daha çok içine kapandı. Herkese yabancilasti. Nihayetinde intihar etti." Bu anda sınıfta büyük bir suskunluk olmuştu. Ogretmenimin gözleri dolmuştu. Sonra da zil çalmıştı.

    Bu adını bile bilmediğim bu kişinin intihar vakası, benim Oidipus'um oldu. Aklımın bir köşesinde ara ara kendini sürekli hatırlattı. Öğretmenim o gün adeta bir kehanette bulunmuş gibiydi. En azından şimdi bana öyle geliyor. O kişiyle aynı yolu izlemişim. Bunu şu an anlıyorum. Yatağımda oturmuş, ellerim saçlarımda yere bakıyorum. Sağ yanımda keskin bir bıçak, sol yanımda bir silah ve komodinin üzerinde beş kutu ilaç duruyorken aklımdan öğretmemin 'kehaneti' geçiyor. Oidipus olmak veya olmamak, bütün mesele buymuş.

    Şu an anlıyorum ki, ben hiçbir zaman bir ben bulamadım kendime. Hep aradım ben'i. Testlerden kafamı kaldırdığım ilk zamanlarda kendimi futbola verdim. İçine kapanık olmanın insana en büyük etkisi, kişinin sürekli endişe ve korku duymasıdır. Yeni herhangi bir adım atmaya, yeni bir sokağa girmeye, yeni bir herhangi bir şey yapmaya duyulan korku ve endişe... İnsanların sürekli senin hakkında konuştuğunu düşünürsün. Giderek daha çok yabancilasirsin onlara. Öte yandan adım adım bu uzaklaşma neticesinde bir uçurumun yanına geldiğini anlarsın ve kendini insanların yanına atarsin. Ancak bu insanlar neler konuşur, neler yaparlar bilmiyorsun. Onları gözlemliyorsun. Evet, buldun, futbol konuşuyorlar. Sen de futbol konuşuyorsun ama seni Ali gibi dinlemiyorlar ve Ali'ye verdikleri cevaplardaki sıcaklık sana verdikleri cevaplarda yok. Grupta hep bir adım dışarda olduğunu hissediyorsun. Bu bir adım bazen ikiye üçe hatta beşe çıkıyor ama hiç azalmiyor. Sonra yatılı okula gidiyorsun. Artık bir adım dışarda bulunduğun ortamdan kaçmak istediğinde hemen dönüp sigindigin evin uzakta kaldı. İlk defa bu kadar yalnız hissediyorsun kendini. Ve güçsüz !

    Ben daha ben'i bulamadan bir sürü başka insanın ve başka ortamın içinde buldum kendimi. İçine kapanıklığın diğer bir etkisi de özgüvenin sifirlanmasi ve ardından bu kaybını gidermek için sürekli çabalamaktır. Bu oldukça yorucu bir çabalamadır. "Ben buradayım." diye bağırmak istersin. Ve bağırırsin. Ancak olağan bir bağırmak değildir bu. Diğer insanların ortamına girmeye çabalarsin. Daha çok ders çalışan grupta başka bir maske takarsin, daha az ders çalışıp, tembellik yapan grupta oraya göre bir maske takarsin. Ancak her iki gruptaki kişilerin olağan tavrını, onların içinde bulundukları grubta sergiledikleri samimi davranışları sergileyemezsin. Hep bir maske vardır yüzünde. Maskeleri çıkarıyorsun birer birer atıyorsun ancak son maskeye bir türlü ulasamiyorsun. Ben'i bulamiyorsun.

    Üniversite hayatın da benzer çabalarla geçiyor. Giderek daha hırçın oluyorsun. "Ben buradayım" bagirislarini kimsenin duymamasi seni olur olmadık şeylere karşı öfkeli hale getiriyor. Bunlardan bazılarına olan öfken, dışardan bakınca mantıklı gözükse de aslında senin bu öfkenin temelinde bu konular değil, "Ben buradayim" bagirisini kimsenin duymamasi yatıyor. Sonradan 'keşke' diyecegin birçok hata yaptırıyor sana bu öfkeler.

    Üniversite bitiyor ve gerçek hayatla karşılaşıyorsun. Üniversitede kurduğun iyi kötü ortamın da artık ellerinden kayıp gidiyor. Sanki dünyadaki herkes belli bir rotada hareket ediyor ancak sen öylece durmuşsun gibi. Boşluktasin. Ve bütün dünyaya bagiriyorsun son bir kez daha "Ben buradayım!" diye. Ancak herkes rotasinda sen yokmuşsun gibi seyrediyor. Artık bağıracak gücü bulamıyorsun kendinde. Hayatın boyunca yanlış seçimler yaptıgini fark ediyorsun. Özelikle meslek seçiminde çok büyük yanlislik yaptığını anlıyorsun. Devlette is yok ve özelde de calismak icin kendine güvenin... Sevmiyorsun bu mesleği, neden tercih ettim ki bunu diyorsun. Tercih etmek? Tercih etmek için farkındalık gerekir. Ben'i bulmak gerek. Ancak sen kafanı test kitabından kaldirmadin ki hiç. Sürekli kaçtın ve kabuğuna çekildin. Korktun, endişe duydun her şeyden. Kim olduğunu bilmiyorsun. Tanımıyorsun kendini. Ve artık maskeler yüzüne takılıyor. Kim takıyor önemli değil. Biri nasılsın diye sorunca, gülümseyip iyiyim diyen maske takıldı. Sorunun olunca bunu en yakın dediğin kişiye bile samimice anlatamayip, sorunu geçistiren maske takıldı. Hayatta bütün zorluklara katlanırim diyen ancak ilk zorlukla uçup giden maske takıldı. Ailene karşı maske takıldı. Komşulara karşı maske takıldı... Artık sen bir maskesin.

    Sabahları sevmiyorsun. Yeni bir güne uyanmak kalbini sizlatiyor. Bunca saat nasıl geçecek diyorsun ve kitap okuyor, film izliyorsun. Yeni maskelerin: Kitaplar ve filmler. Ve güneş batıyor. Ona bakıp, "Lütfen bir daha doğma" diyorsun. Gece olunca kalbindeki sizi geçmiş oluyor ve nispeten rahatliyorsun. Gözlerin kapanıyor. Ve uyumak istiyorsun. Aynı zamanda da uyumamak; çünkü uyuyunca bir an gibi zaman geçecek ve yine sabah olacak. O döngü yeniden başlayacak. Uyanmak istemiyorsun. Ölüm işlerine bakan her kimse ona yalvariyorsun, "Bu gece gel ve işini yap!" Ancak gelen giden yok. İş başa düştü.

    Ellerini saçlarından çekiyorsun ve aşağıya indiriyorsun. Duvara bakıyorsun. Duvarda öğretmenini görüyorsun. Sana aciyarak bakıyor yine. Sola dönüyorsun. Kitapliktaki kitaplarına bakıyorsun. Ayağa kalkiyorsun. Pencereye doğru yürüyorsun. Güneş batıyor. Ancak sizi geçmiyor bu sefer. Mutfağa gidip bir bardak su alıyorsun. Geri geliyorsun. Komodinin üstündeki hapları ağzına atıyorsun. Bir an durup aynada kendine bakıyorsun. Aynadaki senin arkasında biri bakıyor. O da sensin ama onun gözlerinde başka bir şey olduğunu fark ediyorsun. Suyu içiyorsun. Aynaya tekrar bakıyorsun. Aynadaki sen yavaş yavaş kayboluyor. Arkadaki gözlerinde farklılık gördüğün sen ise aciyarak bakıyor sana. Ve "Hoşgeldin." diyor.
  • 112 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Nasreddin Hoca kim ?
    Kimisine göre böyle bir zâtın olduğu meçhul, kimine göre isminin anlamından mütevvelit (Nasreddin : Dine hizmet eden insan) âlim, İran edebiyatına göre aptal bilge,bana göre ders çıkarılması gereken meselelerde insanların dikkatini çekmenin en iyi yollarından birisi olan mizahı benimsemiş âlim. Örnek vereyim bir fıkrasından ;
    *Hoca merkebini kaybetmiş. Hem arar, hem şükredermiş. "Arıyorsun iyi, fakat neden şükrediyorsun? "demişler. "Nasıl şükretmeyeyim ya üstünde ben de olsaydım da beraber gitseydim." *
    Hayatta kaybettiğimiz , elimizden gittiği için üzüldüğümüz çok şeyler var. Ya sağlığımızdan olsaydık, ya canımıza zevâl gelseydi diye düşünmemizi sağlar bu fıkrası gibi.
    İş stresi, yaşama gayesi, insanlarla uğraşması, üçüncü sayfa haberleri, öleni, öldüreni , fanatizm kavgaları,başkalarının ideolojileri ve bunu kayıtsız şartsız kabul edenlerin hırlamaları, belden aşağı espri anlayışları sıktıysa okuyunuz keyfiniz yerine gelsin .
    Dünyaya bir kere geldik be canım !
    Hocanın dediği gibi :
    ".... hanım ölürse küçük kıyamet ,ben ölürsem büyük kıyamet kopacak "

    Dip not :
    1- Hocanın yaşadığından şüphe duyanlar ve yalnız kazan , maya fıkralarıyla bilenler , yolu Fransa'ya düşecekler için ;
    Paris'teki Bibliotheque Nationale De France'ta Nasreddin Hoca'nın el yazma kitabı bulunmaktadır.
    2- Coşkun Dokumacı Liya Yayınları'na ait kitap 210 sayfadır.( Burada 112 diye belirtilmiş.)
  • 127 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    İncelemeye başlamadan önce kitabı bitirdikten sonra içimi saran hüzün ve yeni bir yazar keşfetmiş olmanın hazzı birbirleriyle çatıştılar. Saç başa girdiler. Bir tarafım kalemine hayran olduğum , beni dehşete düşüren yeni bir yazar keşfettiğim , bu kadar güzel bir kitabı okuma listeme kattığım için mutlu, diğer tarafım “Bir daha bu kadar güzel bir kitabı ne zaman okuyacağım?” “Neden bu kadar çabuk bitti sanki?” sitemleriyle beraber ağlamaklı bir halde.

    Evet Ayfer Tunç, sen bana ne yaptın!

    Suzan Defter , iki karakterli , iki cinsiyetli , iki yaşantılı bir defter. Defterin bir yüzü bir kadın günlüğü, diğer yüzü ise bir erkeğin. Çok ilgi çekici değil mi? Bana çok ilginç gelmişti modern anlamda bir şeyler yapmaya kalkmış Ayfer Tunç ve başarmış. Bu sayfa oyunundan okurken ayrı zevk aldım.
    Bir erkeği bir kadın gözüyle çok iyi anlatmayı başarabilmiş Ayfer Tunç. Karakterlerimiz hayatın içinden, çok sıradan kardeşlerimizden. Kocalardan, annelerden, babalardan… İçimizdeki hüzünlerden kısaca. Bu yüzden daha bir çarpıcı, dağın görünmeyen kısımlarında neler oluyor ya da neler olabilir? Bunu düşünmemi sağladı. Bir erkek bu kadar duygulu olabilir mi? Az rastlanan erkek profillerinden birini karşımıza çıkarıyor Ayfer Tunç. Hayatı, evliliği sorgulama şekliyle hayran bırakıyor okurları kendisine bu adam. Çevresindeki insanları tasvir ediş şekli efsane, şiirsel bir üslup, yine dilin sınırlarını zorlayacak derecede bir dili kullanma yeteneği, hayatla barışık olmayan, aşık olmama hastalığının annesinin üzerinden kendisine geçtiğini düşünen, başarısız bir evlilik yapmış, başarısız bir baba, başarısız bir insan, evrende başarısız küçücük bir nokta.

    Kitabın bir diğer yarısı kaplayan kadınımız ise bambaşka bir karakter. O da yaralı. Okurken çok eğlendiğim bir o kadar da içimin burkulduğu, kendimi sorguladığım bir karakter. Artık kız kardeşime daha farklı bakmamı sağlayan karakter. Çok yönlü , çok karakterli, kendiyle kavgalı, sevgi dolu, yalnız , yapayalnız bir karakter. Hayatta aşık olduğu tek erkeğin abisi ve onun sevgilisinin Suzan olduğu gerçeğini de incelemimize eklersek, kafamızda çizdiğimiz kardeş, abi, sevgili görüntüsünün yarattığı alakasız tablo ile , dudaklarımızın kenarına alakasızlığı sembolize eden itici bir gülümseme yerleştirebiliriz. Ama bu itici gülümsemenin içinde yaşamış bir kadının hayatını okumak o kadar da gülünç olmuyor. Kitabın adının Suzan Defter olması belki biraz size ipucu verebilir.

    Kitabı kapattığım anda boşluğa düştüm. Boşluk beni içine hapsetti. Hemen inceleme yazmak istedim, yazarsam Suzan benden uçup gider sandım, Derya benden nefret eder, bir daha yanıma yaklaşmaz, hayal gücümün kapılarını zorlamaz, beni kızıl saçlarıyla rahatsız etmez sandım. Ya da Ekmel Bey’in tasvirlerinden ömrümce mahrum kalırım… Bu incelemeyi yazarsam hikaye benden uçar gider, belki başkalarının gözüne yapışır. Ama yapışsın, yapışmalı. Sizi de rahatsız etsin, sizinle de alay etsin bu defter.

    Bu kitabı şiddetle
    Asla pişman olmayacağı bir rahatsızlık arayanlara,
    Tavsiye ediyorum.
  • 632 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Hepimiz Oblomov doğarız, ama bazılarımız öyle kalır...

    Öncelikle kitabın elime ulaşmasını çok kısaca yazmak istiyorum. Daha önce alıntılarını gördükçe sipariş edeceklerime eklemiştim. Ve çok uzun zaman sonra Kitapyurdu yerine Kigea'dan istemeye karar verdim. Ancak Kigea'dan sipariş edeceklerimi hazırlarken, Anne Frank'in hatıra defteri'nin olmadığını gördüm. Kitapyurdu'nda ise Anne Frank var ama Oblomov yok. Kigea'da Oblomov var, Anne Frank yok. Bu yüzden iptal ettim. Sonra derken Sezen B. bana bir mesaj attı ve haftalar önce Oğuz Aktürk'ün bir sorusu üzerine verdiğim cevaptan kitabı kazandığımı öğrendim ve kitap onun aracılığıyla elime ulaştı. Kendisine teşekkür etmek istiyorum.

    Şimdi kitap hakkında bilgilendirmeye gelelim.

    Oblomov, sahi kim bu Oblomov? Akrabalarınızda, çevrenizde, arkadaşlarınızda, dostlarınızda var mı böyle biri? Okuyan her insan bilir ki, kitap sanki 2. dereceden bir Suç Ve Ceza gibi. Raskolnikov gibi özelliklere sahip bir karakter. Şimdi böyle bir durumda Oblomov=Raskolnikov mu diyeceğiz? Elbette değil. Ancak Suç Ve Ceza'yı okumadan Oblomov'u okumanızı önermem(ikisini de okumayanlar için)

    Kitabın ana karakteri olan Oblomov, 30 yaşında, saf, zeki, Hukuk, Ekonomi ve Yüksek Matematik okumuş biri. Eve tıkılmış, göbek çıkarmış, insani ilişkilerini salmış ki okuyucuların çoğunluğu bu ayrıntı sayesinde benimsemiştir. 300 maraba(köylü)sı olan Oblomovka'nın sahibidir. Oradan gelen para ile geçinimini sağlamaktadır. Ne bir hesap, ne bir kitap bilmektedir. Kitap okumayı sevmez, okusa da aynı iki defa okumaz. İnsani ilişkileri çok zayıftır, neredeyse kimseyle konuşmaz. Kendisinden ve üzerinden rant sağlayanları umursamaz, para tırtıklayan kahyasını bile azarlamaz...

    Biraz da önce çıkan karakterlerin analizini yapalım.

    Oblomov: Tertemiz bir ruha sahip, heyecanlı, Zeki, dürüst, fedakar, umursamaz, üşengeç, saf(iyi niyetli de diyebiliriz), duygu yoğunluğu fazla, sahiplenici gibi özelliklere sahip ana karakterimiz.

    Olga: Oblomov'dan çok daha zeki, aşırı duygusal, sahiplenici, asil, zarif, minik bir serçe yavrusu gibi masum...

    Ştols: Oblomov'un en sadık ve en iyi daha doğrusu tek dostudur. Kendisi memuriyette genel müdür sıfatındadır. Oblomov'u çukurdan çıkaran ve o andan itibaren(Olga ile tanışması ve yeni bir adım atması) ters giydiği göleğini düz giymesine sebep olan karakter. Kendisi bir Alman'dır. Akıllı, sadakat nedir bilen, bazen dostunu kendinden daha çok düşünen, Oblomovka'nın işlerini üzerine alan(bir aralar), hesapları gözden geçiren kısacası dost gibi dosttur. Hatta şu kalıba uyuyor: 10 koyuna sahip olacağına, Ştols gibi bir dostun olsun yeter.

    Zahar: Oblomov'un kahyasıdır. Çok paragöz biri olmasına rağmen çokta düzensiz, kirli, ağzı bozuk biridir. Para çalar, bazen gelen misafirlere hakaretler bazen de efendisi hakkında ileri geri konuşabilir. Ancak karakterimizin bir özelliği vardır ki, bunca şeye rağmen efendisinin(Oblomov) sözünden ve emirlerinden asla dışarıya çıkmaz. Kısacası iyi yönü olarak itaatkar, sadık, çıkarları koruyan bir karakterdir.

    Tarantyev: Bu karakter, gerçek hayatta da çok sık rastlayacağınız aşağılık, dolandırıcı, paragöz, nankör, çıkarcı, insanlığın yüz karası tiplerdendir. Oblomov'un saflığından faydalanarak sürekli para tırtıklar, parasını alır, tuzağa düşürüp borçlandırır ve utanmaz bir şekilde evine gidip yiyip içer ve yatar. Kısacası dediğim gibi, insanlığın yüz karası bir karakter.


    Şimdi karakter analizi yaptığıma göre kitapta dikkat çekici birkaç anektod paylaşmak istiyorum.

    Yukarıda Ştols'un Alman olduğunu söyledim. Nedendir bilinmez ama birçok yerinde Almanlar'a karşı çok aşağılıyıcı söylemlere denk geldim. Tarantyev'in ağzından, 'O Alman'dır, ne zehirdir o. Sonuçta o Alman, Ruslar gibi değildir onlar. '' Aklıma gelmedi ama daha ağır şeylerde okudum. Almanlara olan nefreti bilemedim, eğer bilgisi olan varsa yazabilir. Tahminen dönemin yazarları arasında çekişme veya siyasi olaylardan kaynaklı.


    Ve şimdi geldik karşılaştırmaya. Size yukarıda Suç Ve Ceza'nın 2. Dereceden bir kitap olduğunu söyledim. Şimdi onu açıklayacağım. Oblomov aşka ve sevgiye kapalı biridir.
    Öyle ki kendini evine kapatmış, pek kimseyle konuşamaz olmuş ve insanlardan soyutlanmıştır. Peki Raskolnikov nasıldı? İnsanlığa olan nefreti, sevgisizliği, değişen ruh hali, vurdum duymazlığı, hıncı ve öfkesi...

    Oblomov'un kahyası olan Zahar ile Raskolnikov'un hizmetine bakan Nastasya ile benzerliği yakaladınız mı? İkisi de fazla cüretkar ama bir o kadar da fazla sadık. Def ol dense dahi yine de üsteleyen karakterler.

    Peki Razumihin ve Ştols? Bunu da yakalamadıysanız eh yuh diyeyim ben! Razumihin=Ştols(karakter bazında) Oblomov'un ve Rasko'nun da konuşabileceği ve aksi bir durum söz konusu olsa dahi güvenebileceği tek dostudur.

    İki karakterde aşırı sadık, aşırı sahiplenici ve düşünceli karakterlerdir. Çıkar peşinde koşmayan, faydalanmayan sadaket kavramının özü olan karakterlerdir.

    Ve Sonya... Seni açık etmek ihanet olmaz mı leydim?... Kısaca değineceğim.

    Oblomov'un aklına bile gelmeyeceği ama yok böyle bir sevgi dedirten ve hayatını değiştiren aşkı olan Olga, bizim Suç Ve Ceza kitabındaki masumiyet abidesi Sonya'nın birkaç özelliğini barındırmaktadır.

    Gonçarov, bir erkeğin insanlıktan ve duygudan soyutlanan bir karakterin bile bir gün ki bunun zamanı ve yeri hiç önemli değil. Bir gün bir kadının karşısında diz çökeceğini belirtmek istemiştir.

    Suç Ve Ceza kitabında Raskolnikov Sonya'nın evine gider ve ayaklarına kapanır, ayaklarını öperdi hatırladınız mı? Burada da Oblomov ormanda aniden Olga'nın ayaklarına kapanır ve öper. Bingo!

    ''Oblomov, önünde diz çöktü: Olga, benim karım ol!'' (s-350) Bunu da yakaladım. :)

    Mesela Raskolnikov'un Sonya'nın evinde kendisine hitaben söylediği sözün bir benzerini daha yakaladım.

    ''Size baktıkça tekrar ağlayasım geliyor... Görüyorsnuz ya, nazlanmıyorum; duygularımı saklamıyorum(259)''

    İki kitap karşılaştırmasında şunu anladım. Albert Camus'un dediği gibi, ''Hayatta en büyük fenalık sevilmek değildir, sevmemektir.'' Benim söyleyeceğim aklıma gelmez hatta katıla katıla gülmeme sebep olan bir şey söyleceğim. Sevmek özgürlüktür, sevmek temiz bir hava solumaktır ve sevmek yaşamaktır...

    Olga hakkında kısa bir şey daha yazmak istiyorum. Olga'nin sevgisi öyle büyük ve öyle yüksek ki, o evlenmenin bir ihanet olduğunu düşünüyor. Çünkü evlenmek, ikili arasındaki sevgiyi yok eder ve aşkı söndürürmüş. Oblomov ile ayrılmalarının sebebi...

    Kitap hakkında dikkat çekici birkaç noktayı paylaşmak istiyorum. (Soru sorarak kitaptan cevaplar ile)

    Gidenlerin yeri nasıl doldurulur. Bu mümkün müdür? Peki bu döngü sonucu ortaya çıkanlar neler, devam eden bu yaşayış nasıl sona erer?

    ''Gidenlerin yerini gelenler tutar, çocuklar büyür, nişanlanır, evlenir, kendilerine benzeyen çocukları olur ve böylece hayat hep aynı minval üzerine sürer gider ve hiç farkına varılmadan mezarın tam yanı başında biter.(147)''

    Bu söylerken aklıma Deniz Geçmiş'in oğluna yazdığı mektup geldi. ''Sevgili oğlum; insanlar doğar, yaşar ve ölürler.''

    Yaşadığımız şey nedir? Daha doğrusu bu koca ütopik alanın içinde tıkıldığımız ve birbirimizi düzmekle meşgul olduğumuz, çıkarlar ve ihanetler ile sürdürdüğümüz düzenin adı, amacı ve işleyişi nedir?

    ''Hayat bu, hayat, der; kimi ölür, kimi doğar, kimi evlenir. Biz de boyuna yaşlanıyoruz. Değil yıllar, günler bile birbirine benzemiyor. Ne iştir bu. Keşke bugün tıpkı dün gibi, dün de tıpkı yarın olsa, ne güzel olurdu...(153)''

    Hayat... hayat yapmacıkları sevmez, umursamaz ve acımaz. Bu yüzden istisna sağlıyorsa bir söylemi çok fazla çok çok fazla tekrarlar. ''Reddedildi.''

    Bu onun vazgeçilmezi ve inandığı tek şeydir. Hayat der ki, ''Reddetmek bir erdemdir.'' Peki hayat, bu senin için mi geçerli? Sorumu değiştiriyorum ve cevap veriyorum. Evet hayat, bu yalnız senin için geçerli.

    Neden yalnız dedim? Çünkü benimsemeye kalkışan herkes bedelini öder. Bir kitap karakteri, hayali bir karakter olman da önemli değildir. Kısa ve net:''Cezanı çekeceksin. Çünkü ağır bir suç işledin!''

    Yukarıda da belirttiğim gibi, Suç Ve Ceza'yı okuduysan ve yeni bir klasik arayışındaysan bu kitabı okumalısın. Gerçekten karşılaştırarak, benimseyerek ve içinde olarak kazanım elde edersin.

    Bu arada son bir şey daha belirtmek istiyorum. Yine Suç Ve Ceza, Altıncı Koğuş gibi kitaplarda da görmek mümkündür. Dönemin sosyoboyutunu perspektif bir şekilde okuyuca sunması ve belli paradokslar eşliğinde sıralaması takdire şayandı.

    Keyifli okumalar.