1000Kitap Logosu
Hayat
Hayat
Hayat
TAKİP ET
Hayat
@hayattan
Sussam olmuyor susmasam olmaz
Üç kişi giyotinle idama mahkûm olur. Bunlardan biri papaz, biri hâkim, biri de fizikçi... *İdam sehpasına ilk papaz çıkarılır. Başını giyotinin altına yerleştirir ve sorarlar: Son sözün nedir? Der ki: Ben Allah'a inanıyorum, O beni kurtaracaktır. Allah... Allah... Allah... Giyotini indirdiklerinde boynuna birkaç santim kala giyotin durur. Halk şaşırır ve hep bir ağızdan bağırır: Onu serbest bırakın; Allah sözünü söylemiş ve onu korumuştur. Böylece papaz idam edilmekten kurtulur... Sıra hâkime gelir, ona da sorarlar: Demek istediğin en son söz nedir? Der ki: Ben papaz gibi Allah'a inanmıyorum. Ama adalete güveniyorum. Adalet... Adalet... Adalet... Giyotini indirirler, giyotin hâkimin de boynuna birkaç santim kala durur... Bunun üzerine insanlar tekrar şaşırır ve bağırırlar: Adalet sözünü söyledi, onu serbest bırakın. Böylece hâkim de boynunun kesilmesinden kurtulur... Sıra fizikçiye gelir. Ona da Son sözünü söyle derler Der ki: - Ben ne Allah'a inanan bir papazim, ne de adalete güvenen bir hâkim.. Bildiğim tek şey şudur: Giyotinin ipinde bir düğüm var ve o düğüm giyotinin tam inmesine engel oluyor. Görevliler giyotini kontrol edince gerçekten de bir düğüm olduğunu görürler. Düğümü açıp tekrar bırakırlar, böylece fizikçinin başı bedeninden kopar.. Toplumdaki "düğümler" ve sorunlara işaret edip gerçekleri söylemenin acı sonuçları olabilir!.. Gerçeğe talip olanlar, bedel ödemeyi göze almalıdır.. Arthur Schopenhauer
10
Necati Güngör'ün Notlarından
EDGAR ALAN POE: Karanlık korkusu, hafıza kaybı ve halüsinasyonlar yaşardı. HEMINGWAY: Depresyonlar, intihar tutkusu, herkesi kendine düşman görme. İntiharla yaşama veda etti... KAFKA: Nevroz hali, periyodik olmayan sinir krizleri, uyku düzensizliği, korku, ilgisizlik, durup dururken ağlama krizleri, psikosomatik bozukluklar yaşardı. J.J.ROUSSEAU: Sürekli takip edildiğini sanıyordu. GOGOL: Şizofrendi; vücudundaki organların yer değiştirdiğini ileri sürerdi. Yazdıklarının bazılarını yaktı; çünkü bunların şeytan işi olduğuna inanıyordu. NIETCHE: Şizofrendi. Kendi idrarını içerdi. Garip esler çıkarır, yerde uyurdu. Keçi gibi zıplardı. Sol omuzu önde yürürdü. BEETHOVEN: Uzun süre kendini dış dünyaya kapatırdı. Otuzundan sonra sağır oldu. En güzel yapıtlarını ve 9. Senfoniyi bu sağır döneminde besteledi. PROUST: Bütün pencereleri karanlığa batarcasına bezlerle kapatırdı. Bunu, hasta olabilirim korkusuyla yapıyordu. YESENİN: İçkiye düşkündü. Gittiği meyhanelerde, ortalığı dağıtırdı. Akıl hastanesine kapatıldı. Bir otelde bileklerini kesti. Kanıyla "intihar yeni bir şey değildir" diye Mayakovski'ye yazdı. Başka bir otelde, kendini astı. Kremlin tarafından, bütün yapıtları yasaklandı, hatta cenaze töreni yaptırılmadı. MAYAKOVSKİ: Yeseni'nin intiharını eleştirdi, ama kendi de bileklerini keserek yaşamını sonlandırdı. Onun için de cenaze töreni yaptırılmadı. VIRGINIA WOOLF: Kapalı bir dünyası vardı. Lezbiyen olduğu ileri sürülür... Yazdıklarının kimi ölümden söz eder... Bir sabah Tahmis'in sularına kendini bıraktı. H.V. KLEIST: Önce sevgilisinin, sonra kendi yaşamını tabancayla sonlandırdı. DOSTOYEVSKİ: Yalnızlık psikozu. Epilepsi nöbetleri. Bu halleri, bazı yapıtlarında yansıtır. Yazma süreçlerinde vahiy gelir gibi buram buram terlerdi. Ardından da bayıldığı rivayet edilir.
3
Haysiyet Budur
BABASININ OĞLU CAN YÜCEL Can Yücel'in ilk gençlik yılları Ankara'da geçmişti. Babasının Milli Eğitim Bakanlığı sırasında, o da liseye gidiyordu. Babası, sabahleyin makam aracına binip görevine yollanırken, delikanlı Can, tabana kuvvet, okula kadar yürüyordu. Oğlu yürüyerek okula giderken, kendi arabasına binip gitmeyi içine sindiremeyen Hasan Âli Bey, onu da yanına almak isterdi. Kimi günler okula geç kalma pahasına babasının makam aracına binmek istemez; yürümeyi yeğlerdi Can. Babası, oğlunun bu tutumu karşısında dayanamadı bir gün: "Oğlum, bu arabaya binmek ayıpsa, ben de binmeyeyim bundan sonra!" "Yok" dedi Can Yücel. "Neden ayıp olsun? Sen Bakan'sın. Bakan olduğun için vermişler o arabayı sana.Benim ne işim var?" Kar kış, yağmur çamur... Bir kez bile babasının makam aracına binip okula gitmedi o insan evladı! Ayak izleri Ankara'nın yollarını süslüyordu.
4
MISRA AVLAMAK O yılların İstanbul'unda kırlık alanlar çoktu. Orhan Veli böylesi ıssız yerlerde dolaşmayı pek severdi. Kâh adaların ıssız tepelerinde, kâh kıyı semtlerinin kuş seslerinden başka bir şey işitilmeyen geniş alanlarında dolaşırdı. Ne diyordu üstat? Gün olur alır başımı giderim, Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda Şu ada senin, bu ada benim, Yelkovan kuşlarının peşi sıra. Havaların güzelleştiği bir bahar günü, edebiyat fakültesinde okuyan şiir tutkunu iki genç, biri kız biri erkek, kendilerini Florya kırlarına atmıştı. Kırların ıssızlığında dolaşırken, şiirlerini severek okudukları şairin karşıdan gelmekte olduğunu gördüler... Orhan Veli'ydi bu. O, inlerin cinlerin top oynadığı kırlarda üstadı görmenin şaşkınlığı içinde yaklaştı ve sordular: "Hayrola üstat, siz burada ne arıyorsunuz?" Orhan Veli en içten haliyle yanıtladı: "Ne olsun be çocuklar? Mısra avına çıktım..."
5
Yazarlara Dair-1
"BABA" DEDİ Mİ, AKAN SULAR DURURDU Tarık Dursun K., Orhan Kemal'i ne zaman anacak olsa "Baba" diye söz ederdi ondan. Bunu derken de, ağzından bin baba sözcüğü birden dökülürdü sanki... İçten, yürekten söylerdi çünkü. Boşuna değildi bu niteleme. Hayatının en zor zamanlarında Orhan Kemal'in babalığını görmüştü. Ankara'da yaşadığı yıllarda işsiz kalır Tarık Dursun K. İçine düştüğü işsizlik sıkıntısını aşmak umuduyla kalkıp İstanbul'a gelir; genç karısını da baba evine, Kayseri'ye yollar. İstanbul'da iş bulacak, bir ev tutacak, karısını öyle alacaktır yanına. Gazeteci, edebiyatçı, yayıncı, kimi tanıyorsa başvurup iş aradığını söyler. O, tanıdıkları arasında bir tek Orhan Kemal'e başvurması sonuç verir. Üstat, gazetelerde romanları tefrika edildiği için, hemen tüm basının yazıişlerini tanımaktadır. Genç hikâyeci için konuştuğu yazıişleri müdürlerinden biri yeşil ışık yakar: "Gelsin konuşalım, başlasın!" Gider, konuşur ve işe başlatırlar. Sıra karısını alıp İstanbul'a yerleşmeye gelmiştir; ama... Yol giderlerini karşılayacak para nerde? Kaygılıdır, düşüncelidir, çaresizdir... Orhan Kemal Baba, onu böyle kaygılı ve mutsuz görünce bir kez daha devreye girer. Yazıişleri Müdürüne ikinci kez çıkar: "Oğlum, bu çocuğa biraz avans verin!" der. "Karısını getirecek parası yok..." Babıali'nin gün görmüş yazıişleri müdürleri vardı bir zamanlar, ah, evet! Şimdiki gibi kraldan çok kralcı değildi o dönemin insanları. Halden anlar kimselerdi. "Avans yazdırayım, hayhay!" der. "Nereye gideceksin sen evladım? Kayseri'ye mi? Güzel! O gittiğin yerden birkaç gün tefrika edebileceğimiz bir röportaj yap getir; senin masraflarını karşılayalım!" Körün istediği bir göz, Allah verir iki göz! Muhasebeden verilen avansı alıp cebine koyar Tarık Dursun K. Ver elini Kayseri... Bir hafta sonra İstanbul'a döndüğünde yanında hem sevgili karısı vardır, hem de "Haritada Beş Nokta" adlı yazı dizisi... Basındaki ilk röportaj dizisi olacaktır bu, Tarık Dursun K.'nın. Yazısı ilgiyle karşılanır. O yıl ayrıca Gazeteciler Cemiyeti Röportaj Ödülü'nü kazanır. Yıllar, yıllar sonra bile, ne zaman Orhan Kemal'in adı geçse, özlemle içini çeker Tarık Dursun K; "Baba!" diye vurgulardı!
1