Giriş Yap
Hayat
@hayattan
Türkçe Öğretmeni
Yüksek Lisans
412 okur puanı
23 Mar 2018 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
261 syf.
·
3 günde
·
Puan vermedi
VAR MI KÖTÜLÜK GİBİSİ?
Sineklerin Tanrısı, Nobel edebiyat ödüllü İngiliz yazar ve şair William Golding’in, ıssız bir adada yaşları 6 ile 12 arasında değişen çocuklardan hareketle insanın ilkel yönünün nasıl ortaya çıkabileceğine dair yazdığı distopik bir romandır. 1954’te yayınlanan roman, yazarın ilk romanıdır ve kendisine uluslararası bir ün kazandırmıştır. Roman için gözlerden uzak bir adanın ve gelişim çağındaki çocukların seçilmesi tesadüf değildir. Yasalardan, ahlaki normlardan, eğitimden, sosyal kurumlardan uzak bir mekânda insan doğasının ilkel bir biçimde nasıl ortaya çıkabileceğine dair gerçekleri gözler önüne sermek için önemlidir kurgudaki bu unsurlar. Yaşları 6 ile 12 arasında değişen çocukları taşıyan bir uçak, III. Dünya Savaşı (ya da Atom Savaşı) sırasında düşman ateşi tarafından vurulur. Çocuklar, başlarında kendilerini yönlendirecek bir yetişkin bulunmayan ıssız bir adada hayatta kalma mücadelesine başlar. Adanın bitki, meyve ve yaban domuzu açısından bolluğu, mükemmel denebilecek bir iklimin ortasındaki konumu ve bol miktarda içme suyuna sahip olması onu bir tür cennet gibi algılamamızı sağlar. Ancak insanın uygarlıktan uzakta, nasıl bir kimliğe bürüneceği sorusunun yanıtı, bu cennet imgesini zamanla tersine çevirir. Romanda çocuklar arasında yaşanan liderlik ve güç savaşımı, önce kutuplaşma, sonra kargaşa ve son olarak şiddetle kendini gösterir. Ortak çıkarların güçlü olanın bireysel hırslarına yenik düşmesi, zorbalık ve denetimsiz iktidar hırsı insanın özü ile ilgili karamsar bir tablo çizer. Tarih boyunca sürekli savaşan, kendinden olmayanı yok etmeye odaklanmış insan ırkının şiddet ve kötülüğünün ardında yatan nedenler nelerdir? Uzun yıllar okul müdürü olarak çalışmış olduğu için gençlerin psikolojisi ve özellikle de grup dinamikleri konusunda tecrübe edinen Golding; günümüz medeniyetinin, öğretilerinin, manevî değerlerinin ve ahlak anlayışının yokluğunda insan özünün diğerleri ile olan ilişkilerinde nasıl olumsuz bir biçimde ortaya çıkacağını sunar. Roman Ralph ile Domuzcuk'un tanışmasıyla başlar. Ralph, adadaki en büyük ve en güçlü çocuklardan birisidir. Medeniyet ve demokrasinin temsilcisi olan Ralph, kurallara göre yaşamakta, ahlaki kurallara uymakta ve grubun çıkarlarını ön plana çıkarmaktadır. Deniz kuvvetlerinde binbaşı olan babası gelip onları kurtarıncaya kadar adada, yetişkinlerin baskısından uzak, çok hoş vakit geçireceğine inanmaktadır başlangıçta. Her ne kadar grubun oylarıyla liderliğe seçilmiş olsa da bilgi ve etik değerleri simgeleyen, çocukların en akıllısı Domuzcuk’a ihtiyacı vardır her zaman. Mantıklı bir kişiliğe sahip olan Domuzcuk, sorunlara her zaman akılcı ve gerçekçi çözümler önerir. Dış görünüşünden ve davranışlarından dolayı grupta Ralph tarafından bile sürekli dışlanan Domuzcuk’un vahşice öldürülmesi, Jack ve arkadaşlarının kan dökme ve avlanma isteğinin en bariz sonucudur. Acımasız bir diktatörlük örneği sergileyerek kitabın son bölümünde gözü dönmüş avcıların elebaşı haline gelen Ralph’in en güçlü rakibi Jack, denetimsiz gücün uygulayıcısıdır. Romanın asıl karakterleri Ralph ve Jack olsa da Domuzcuk’un yanı sıra Simon da arka plandaki güçlü karakterlerdendir ve okur bu iki güçlü yan karakter aracılığıyla çocukların günbegün nasıl insanlıktan çıktığını sorgulamaya başlar. Duyarlı ve sessiz bir çocuk olan Simon, cesur ve korkusuzdur. Dağdaki canavar ve Sineklerin Tanrısı hakkındaki gerçeği aramaya cesaret eden tek çocuk odur. Jack’in grubu tarafından avlanan büyük bir domuz kafasının sembolize ettiği “Baelzebub” yani İbranice “Ba’al Zevuv”un Yunan alfabesiyle yazılmış hâli, Sineklerin Tanrısı ya da bazı Yeni Ahit metinlerinde tasvir edildiği gibi gübre tanrısı ya da sinek basmış gübre yığını anlamına gelmektedir. Bu nedenle Sineklerin Tanrısı kötülüğün simgesidir ve insanın bir parçası olan canavardır. İnsan akıl ve anlaşmayı reddederse, binlerce yıldır süregelen uygarlıktan uzaklaşırsa içinde sadece vahşet ve ilkel içgüdüler kalacaktır. Golding’in Nazi soykırımı sırasında Nazilerin sürdürdüğü vahşeti takiben yazdığı bu roman, insanların doğasında var olan ve ortaya çıkmak için uygun yer ve zamanı bekleyen kötülüğü olaylardaki örneklerle somutlaştırmış ve insanın karşı konulmaz hırslarına nasıl yenik düştüğünü başarıyla yansıtmıştır. Leibniz’in “Daha fazla güce sahip olanlar, daha fazla günah işlemekten sorumludur; geometride hiçbir teori bundan daha kesin değildir.” cümlesini sık sık hatırlıyorsunuz bu kitabı okurken. Çünkü güç yozlaştırıyor ve dokunduğu her şeyi bozuyor. Öyle olmasaydı Ralph ve Domuzcuk gecenin karanlığında küçük bir çocuğun cinayetine ortak oldukları hâlde sabah bunu inkâr ederler miydi? Peki ya biz neleri görmezden geliyor, gün geçtikçe kanıksıyor ve vicdanımızın sesini bastırıyoruz? Unutmadık mı Uğur Mumcu’yu, Necip Hablemitoğlu’nu, Özgecan Aslan’ı, Madımak’ta yakılan canları ve daha nicesini… Anma günlerinde üç beş kısa mesaj, bir iki fotoğrafla sesimizi duyurmak yerine bu saldırılara dur demek için yeterince çaba gösterebildik mi? Bireysel çıkarlar ülkenin çıkarlarının önüne geçerken güçlüye dur demek için birleşmeyi göze alabildik mi? Yanı başımızda aklı selim Domuzcuklar ve Simonlar öldürülürken, baskı ve korkuyla susturulurken gözümüzü yumup bana dokunmayan yılan bin yaşasın edasıyla Trendyol ve Hepsiburada’dan sepetleri doldurmaya devam mı ettik canım Türkiye’m? O hâlde Sineklerin Tanrısı hep içimizde, hepimizin içinde!
·
2 yorumun tümünü gör
Reklam
293 syf.
·
7 günde
·
Puan vermedi
HER YERDE KAR VAR, HER YERDE ACI
Kütüphaneye ne zaman adımımı atsam yeni gelenler rafının ön bölümlerinde bu kitap bana göz kırpıyor. Sanki birisi bilerek oraya bu kitabı koymuş ve ilkin benim okumamı istiyor gibi geldi uzun süre. Geçen hafta küçük bir okuma grubu kuralım ve okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler üstüne bol demli çaylar eşliğinde sohbet edelim önerisinde bulunmuştum birkaç arkadaşa. Az yavaş gidelim, ayda 2 kitap 1 filmle başlayalım deyip samimiyetle yola çıktık. Kitapları belirleme ve oturumu yönetme işini de fikir sahibi olarak ilk ay ben üstlendim. Öyle bir kitapla açılış yapmalıydık ki okurken iliklerimize işlesin, 2022 için unutulmaz bir başlangıç olsun. Sabah akşam çocuk sesleriyle haşır neşir olan biz öğretmenler, çocukluğa aykırı yüz öykünün peşine düştük böylelikle. Diğerlerinin yorumunu henüz bilmiyorum ama benim kemiklerim sızladı okurken, kanım dondu. Geceleri okumaya ara verdiğimde beyaz duvara boş boş bakarken buldum kendimi. Çünkü aklım kesmedi anlatılanları. Evet, savaşta ölüm, acı, açlık ve yoksulluk vardı. Bunlar hep yaşandı dünyanın dört bir tarafında ve söylenegeldi geçmişten bugüne. Ancak zor olan şu ki bizler bu kitapları, yaşanılanları ilk ağızdan veya kurgu şeklinde okurken bile psikolojimiz alt üst oluyor. Peki ya tüm bunlara maruz kalanlar, yaşadıkları acıların farklı sarsıntılar şeklinde yaşamları boyunca belleklerinde yer ettiği çocuklar? İşte bu kitap o çocuklardan geriye ne kaldığının, hazin öykülerinin toplamı. Şimdiye kadar İkinci Dünya Savaşı’nı ele alan pek çok roman okumuş veya okumasanız dahi ismini duymuşsunuzdur. Cengiz Aytmatov’un “Cemile / Toprak Ana”, Günter Grass’ın “Danzig Üçlemesi”, Polonyalı yazar Jerzy Kosinski’nin “Boyalı Kuş”, Cengiz Dağcı’nın “Korkunç Yıllar”, Mihail Şolohov’un “İnsanın Kaderi”, Anne Frank’ın “Anne Franke’ın Günlüğü”, John Boyne’nin “Çizgili Pijamalı Çocuk”, Markus Zusak’ın “Kitap Hırsızı” gibi pek çok roman farklı açılardan İkinci Dünya Savaşı’nı anlatır. 1941-1945 yılları arasında yaşanan açlık ve hastalıklardan dolayı ölümler de dâhil edildiğinde, yaklaşık 60-80 milyon insanın öldüğü İkinci Dünya Savaşı’nı. Bu kitaplardan hangisini okursanız okuyun insanın insana ettikleri ile yerin dibine giriyorsunuz, ölümün en acımasız hallerine tanık oluyorsunuz. Gelelim bizim kitabımıza, Son Tanıklar’a. Babası Belarus, annesi Ukraynalı olan ve Ukrayna’da doğup büyüyen gazeteci ve yazar Svetlana Aleksiyeviç’in (1948- ) kaleme aldığı kitaplar “savaş” üzerinedir. Bir gazeteci olarak yazarın ilgi odağı, ülkenin yakın tarihinde yaşanan olaylar ve bunların toplumsal ve psikolojik sonuçlarıdır. 2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi olan yazar, yirminci yüzyıl Sovyet dönemi Rus edebiyatında belirgin olmaya başlayan sanatsal-belgesel edebiyat alanındaki kitaplarıyla dikkat çeker. 1985 yılında kaleme aldığı bu eserde savaştan sağ çıksalar bile yaşamlarının geri kalan bölümünde her daim acıyla, ölümle varlığını devam ettirmek zorunda kalan çocukları anlatır. O çocuklar yaşları ne kadar küçük olursa olsun unutamazlar yaşadıklarını, anbean kaydederler belleklerine çocukluklarını kana bulayan ayrıntıları. Nasıl unutsunlar ormanda karınlarını doyururken geride kalan Alman kurt köpeklerinin, insan kanının tadına alıştırılan köpeklerin, çocuklara ansızın saldırmalarını? Ninesini çırılçıplak yatağa bağlı halde gören, tecavüz edilerek öldürüldüğünü anlayan küçücük çocuk o ilk çığlığını, bas bas bağırdığını nasıl unutsun? Alman doktorlar beş yaş altı çocuklardan alınan kanın yaralıların iyileşme sürecini hızlandırdığına kanaat getirdiği için gözlerinin önünde yetimhaneden alınan ve şekerle kandırılan arkadaşlarının birer birer solduklarını nasıl unutsunlar? “Vagonun köşesinde kovalar duruyordu, tren hareket halindeyken küçük tuvaletimizi onlara yapıyorduk. Ufak bir kız çocuğu vardı... Emekleye emekleye kovaların oraya gidip bir tanesini elleriyle sımsıkı kavramış, kendine doğru çekip içindekini içmeye başlamıştı. Kana kana içmişti. Ama sonra kusmaya başladı...Kusup kusup tekrar kovaya doğru emekliyordu... Sonra tekrar kusuyordu...” Bu sahneyi gören bir çocuk nasıl umut yeşertsin yaşama dair ve kaldığı yerden devam etsin? Ölülerini toprağa gömmelerine dahi izin verilmeyen ve kargaların ceset yere konar konmaz nasıl havalandıklarını gören bir çocuk ansızın neden zangır zangır titremesin? Savaşın içinde ölümle kol kola gezerken, daha önce ölen bir kişi görmedikleri halde usta bir mezar kazıcı olan çocuklar bile ne ister yaşları gereği? “Öyle çok istiyordum ki oyuncağım olmasını! Çocukluğumu istiyordum... Bir tuğla parçası alıyoruz elimize ve onun bir oyuncak bebek olduğunu hayal ediyoruz. Ya da bazen en küçüklerimizden biri oyuncak bebek taklidi yapıyordu. Bugün bile kumun içinde renkli bonbonlardan görsem, içimden onları toplamak gelir. Bu yaşta bile güzel görünüyorlar gözüme.” Çocukluğunu geri isteyen bu çocukların, çocukluğa aykırı yüz öyküsünü, acı ama gerçek hayat hikâyelerini okumaya hazır değilseniz tavsiye etmiyorum bu kitabı. Böyle bir şeye insan kendini ne zaman ve nasıl hisseder orası da ayrı bir konu. Her ne kadar birebir sohbetler sonucunda oluşturulmuş olsa da aslında her biri kendi sesi ile ortak bir şarkıyı seslendiren bu kitapta acı, açlık, ölüm ve özlem var. Bunlarla arkadaşlarımı yüzleştirdiğim için, 2022’ye böyle bir başlangıç yapmayı seçtiğim için kendilerinden özür diliyorum. Bir sonraki kitabımız güllük gülistanlık konuları ele alacak inşallah.
·
1 yorumun tümünü gör
152 syf.
·
3 günde
·
Puan vermedi
"Bu Dünya Soğuyacak Günün Birinde"
Memet Fuat eleştirmen, denemeci ve yayıncı kimliğiyle, şiir beğenisi ve seçimleriyle edebiyatımızın öncü isimlerindendir. Dört yaşındayken annesi Piraye Hanım’ın Nâzım Hikmet’le evlenmesi nedeniyle çocukluk yılları bu ikiliyle birlikte geçmiştir. Bu mektuplar 1943-1950 yılları arasında Bursa Cezaevi’nden yazılmıştır. Nâzım, edebiyatla yeni tanışan Memet Fuat’ı desteklemek amacıyla yazar mektuplarını, ona yol yordam gösterir. “Sen benim oğlumsun. Sana oğlum derken içimin nasıl saadetle dolduğunu henüz kestiremeyecek kadar gençsin.” diyerek oğluna tüm samimiyetiyle mektuplar yazar. Piraye ile arası bozulduktan sonra bile mektup yazmaya devam eder düzenli olarak. Görünmez bir bağ Memet Fuat ile Nâzım’ı birleştirmiştir adeta. “Hiçbir baba oğlunu benim seni sevdiğim kadar sevmemiştir. İşte senden unutmamanı istediğim şeyler bunlardır. Sen benim biyolojimin değil, bende olan en güzel manevi şeylerin devamısın.” (s. 131) diyerek oğluna hayat ve edebiyat dersleri vermiştir bu mektuplarda. 19. yaş gününe özel olarak hapishanede portatif kütüphane yapıp göndermiş Memet Fuat’a. Kitaplar yollamış iyi yazarlarla tanışması ve kendi yolunu bulması için. İşte Nâzım’ın kimisini o dönemde hapishanede kimisini ise gençlik döneminde okuduğu ve genç oğluna önerdiği kitaplar: -Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu -Engels, Ailenin, Devletin ve Mülkiyeti Şahsiyenin Asılları -Germinal -Önce Ekmekler Bozuldu -Sırça Köşk -Baba Evi -Ekmek Kavgası -Don Kişot -Bizim Köy Kitapların yanı sıra o dönemde yayın yapan dergileri de takip etmiş usta şair. Yığın, Gün, Cumartesi, Yaprak, Kitaplar gibi dergileri inceleyip fikirlerini belirtmiş mektuplarda. Memet Fuat’ın edebî kişiliğinin oluşmasında Nâzım’ın önemli bir rol üstlendiği açıkça görülüyor. Onun ilk hikâyelerini ve şiirlerini ayrıntılı olarak değerlendiren, babacan bir tavırla eleştirmenlik yapan yine kendisidir. Mektuplar hem o döneme hem de kişilerin özel hayatına ışık tuttuğu için zaman zaman başvurduğumuz birincil kaynak oluyor. İlk ağızdan Nâzım ile Piraye arasında yaşananları öğrenmek istiyorsanız bu mektuplar size aradığınızı verecektir. Çünkü dayısının kızı Münevver ile ilişkisini öğrendikten sonra Nâzım’la iletişimi kesen, izini kaybettiren Piraye’ye Nâzım’ın tek ulaşma seçeneği oğlu Memet Fuat’tır. Bu olaylar ortaya çıkınca Nâzım, Memet Fuat’a yazıp içini ona dökse de aslında bu mektupları Piraye’nin okumasını istemekte ve ondan af dilemektedir. Yiğidi öldür hakkını ver demişler. “Bir daha tekrar edeyim, şahsen benim üstümde, iyi kötü bazı eserler verebildimse onların üstünde annenin selim zevkinin, dürüst aklının, pırıl pırıl karakterinin çok, ama pek çok tesiri olmuştur. Sanat eserinin halisini sahtesinden ayırt etmekte onun kadar becerikli ikinci bir insana daha rastlamadım dersem inan.” (s. 135) diyerek Nâzım, Pireye’nin kendisine yaptığı onca iyiliğin, ona kattıklarının sonuna kadar farkındadır aslında. Sorun nedir o halde? Aşk. Evet, Piraye onu “vekarla, vefayla, sadakatle, temkinle, itidalle, alışkanlıkla, haşmetle, akılla, yürekle” sonuna kadar sevmiştir. Ona bir insana hayran olur gibi hayran olmuş fakat aşık olmamıştır. “Bilir misin ki Piraye’m bana, bir kere olsun, gözlerimin içine bakarak ve söylediğinin farkında bile olmaksızın, ‘Seni seviyorum,’ dememiştir.” (s. 105) diyen ve bunun özlemini yıllarca çeken Nâzım, Piraye için “su gibi, ekmek gibi, hava gibi fizyolojik bir ihtiyaç” olmamıştır hiçbir zaman. Sevgi sadece o bir çift sözde mi gizlidir? Seven sevdiğini o bir çift söze sığdırmalı mıdır illa? Sevgiyi göstermenin tek yolu durup durup o bir çift sözü tekrarlamak mıdır yalnızca? Bu yapılmazsa yönümüzü başkasına çevirmek reva mıdır? “…eğer Piraye bana olan sevgisini belirtmeyi bir izzetinefis meselesi yapmasaydı ve beni dışarda ve içerde yalnız bırakmasaydı hayatıma başka hiçbir kadın girmezdi.” diyen Nâzım, bu gerekçeyle kendisinde hak görmüştür başka kadınlara sığınmayı. Gel zaman git zaman beklenen af bir türlü çıkmayınca, Münevver de kocasıyla arasını düzeltince Nâzım bir başına kalır meydanda. “Ben dünyanın en iyi, en yiğit, en namuslu insanını, annemizi arkadan bıçaklamış, bunu yaparken de sırf kendi belden aşağısının zebunu olmuş, iradesiz domuzun biriyim. Kabil olsaydı da bütün namuslu insanlar bir meydana toplansalardı ve ben onların önünde annemizin ayaklarına kapansaydım.” (s. 93) diyerek vicdanının sesine kulak veren bir insanın yakarışlarını okuyoruz mektuplarda. Memet Fuat’tan annesi Piraye’yi hiçbir zaman yalnız bırakmamasını ister günün sonunda. Çünkü yıllar sonra arkasına dönüp sevdiği ve hayran olduğu insanları tekrar gözden geçirdiğinde onlara ya güleceğini ya da hayranlık yerine merhamet duyacağını fakat annesine duyduğu hayranlığın bir kat daha artacağını söyler. Birçok kadın okur onun aşk dünyasının karmaşıklığı karşısında eleştirel bir tutum takınıp şiirlerine mesafeli dursa da göz ardı edilmemesi gereken gerçek Nâzım’ın bir dava insanı olmasıdır. Ve davası onu zorlu bir hayata sürüklemiştir. Bu mektupları okuduğunuzda içerde her türlü hastalık ve zorlukla mücadele eden bir insanın, Türk şiirinin gelişmesinde emeği yadsınamaz usta bir şairin nasıl yılmadan mücadele ettiğini göreceksiniz aynı zamanda. Onu kendi kaleminden okuyalım ve zor olanı yapmaya gayret edelim: Dünün insanlarını ve olaylarını bugünden, gözü kapalı bir şekilde değerlendirmeyelim.
Cezaevinden Mehmet Fuat’a Mektuplar
9.0/10 · 199 okunma

Okur takip önerileri

Pelin
@pelin_Hayat ile benzer
Aysun Kırıcı
@NikolaTesla11Hayat ile benzer
Begüm Çakır
@begumcakirHayat ile benzer
Daha fazla göster
348 syf.
·
8 günde
·
Puan vermedi
"Okuduğumuz o iyi kitaplar olmasaydı şimdikinden daha kötü durumda, daha uzlaşmacı, daha itaatkâr olurduk. İlerlemenin motoru olan eleştirel ruhun esamesi bile okunmazdı." Mario Vargas Llosa'nın bu cümlelerinden hareketle kitabının adını koymuş Emin Özdemir. Okuma, yazma, yaratma odaklı yazılardan oluşan bu kitap 5 bölümden oluşmaktadır: -O İyi Kitaplar Olmasaydı - Okumanın Gizemli Gücü -Yazma ve Yaratma Acısı -Savruluşlar - Yoğunlaştırılmışlığın Derinlikli Sesi: Şiir Kitabı benim için değerli kılan en önemli özellik Emin Özdemir'in birikimiyle iyi kitap ve yazarları keşfetmek, yazınsal değeri yüksek yapıtları yeni bir gözle ele almak. Bu sitedeki insanları birleştiren ortak bir nokta var: OKUMAK. Okumak başlı başına zor bir eylemdir. Okuma ediminin nasıl kazanıldığı, okumanın sürdürülebilirliği, okuma kültürü edindirme süreci, beyin ve okuma ilişkisi, okuma yöntem ve teknikleri gibi okuma ile ilgili pek çok konuda onlarca makale ve çalışma bulabiliriz. Üniversitede yüksek lisans ve doktora düzeyinde verilen "okuma eğitimi" derslerimiz var. Kimileri cehenneminden edebiyat sayesinde çıkıyor, kimileri insanın yüreğine ve zihnine giden ince yollları kitaplarla köprüler kurarak geçiyor. "Bencildir insanoğlu. Kendinden başkasını düşünmez, başkalarının dertlerine, acılarına ortak olmaz. Bizi bu bencillikten edebiyat kurtarır." diyen Ataç da haklı, "Dünyamızı kin, nefret ve şiddet değil; sevgi, güzellik kurtaracaktır. Sevgiyi, güzelliği üreten, besleyip büyüten güçlerden biri de edebiyattır." diyen Dostoyevski de. Son olarak kimilerini yeni duyduğum kimilerini de okumayı yıllardır ertelediğim iyi kitapları Emin Özdemir gibi iyi bir okurdan duyduğum için not alıyorum.
Huzur
Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu
Sanatın Gerekliliği
Karanlığın Yüreği
Kızıl Darı Tarlaları
İri Memeler ve Geniş Kalçalar
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Ciltli)
Ses ve Öfke
Eski Ustalar
Doktor Faustus
Ölümün Gölgesi Yok
Tutunamayanlar
Tehlikeli Oyunlar
film: Fısıltılar ve Çığlıklar/ Ingmar Bergman Hayat kısa, okunacak kitaplar listesi uzun :)
O İyi Kitaplar Olmasaydı
9.1/10 · 83 okunma
2 yorumun tümünü gör
128 syf.
·
2 günde
·
Puan vermedi
Bazı kitaplar var aradan yıllar geçip de yeniden okuduğumuzda farklı bir izlenim ediniyoruz. Aylak Adam ve Anayurt Oteli bu kitaplardan. Bu kez filmi izlediğim için yeniden okudum. Film yayınlandığı dönemde çok ses getirmiş, cinsellikle ilgili sahnelerden olsa gerek. Ama abartılı hiçbir tarafı yok bu sahnelerin, olması gerektiği gibi tam da. Film kitaba göre çok yalın. Zebercet’in neden intihar ettiğini, neden ortalıkçı kadını ve kediyi öldürdüğünü açıklama konusunda yetersiz. Halbuki 128 sayfalık bu kısa ve yoğun anlatımlı romanı okuduğunuzda bunun sebeplerini kestirebiliyorsunuz. Yazarın psikoloji ile ilgili derin bilgisi her satırda göze çarpıyor. Yıllar sonra yeniden okumak kısmet olursa belki başka bir gözle anlamaya çalışırım Zebercet’i. Bir bu kitabı , bir de Kör Baykuş’u hakkıyla okuyacağım zamanı hâlâ bekliyorum.
Anayurt Oteli
7.0/10 · 23,4bin okunma
Reklam
Reklam