1000Kitap Logosu

Haydi Anadolu

tolga özdemir
bir alıntı ekledi.
ANADOLU KADINI Anadolu'da gezerken o zavallı köylü kadınlarının durumunu gördükçe, ''Osmanlı Devleti'nin bütün yükü bunların üzerinde'' diyordum. Bunu arkadaşlara söylediğim zaman, nasıl olur der gibi yüzüme bakıyorlardı. O zaman onlara anlatıyordum, bana hak veriyorlardı. Köylerde kız erkek 15-16 yaşlarında evlendirilir. Erkeğin askerlik çağı gelinceye kadar birkaç çocukları olur. Erkek askere gider, artık onun ne zaman, nasıl geleceği bilinmez. Askerlik en az altı yıldır. Bu arada o savaşlarda ölebilir, esir düşebilir, sakat kalabilir. Kocası giden kadının ise üzerine bütün işler yüklenmiştir. Tarla ve bahçenin sürülmesi, ekilmesi, hasadı, hayvanların bakımı, sağılması, süt, yoğurt, peynir yapılması hep onun işidir. Evin giyeceğini de o dokur ve diker. Ülkede kumaş, patiska yapacak fabrikalar yok. Dışarıdan getirilenleri de alacak para nerede? Kadın tarlayı sürer, buğdayını eker, biçer, harmanını savurur, haydi bakalım öşürcüler gelir. Kadın elde ettiği ürünün yüzde 10'unu devler namına vergi memurlarına vermek zorundadır. Memurlar eğer namuslu iseler haklarını, değilseler daha fazlasını yürütürler. Kadının kocası rastlantı olarak dönerse, adam ya hastadır ya sakat. Artık o çok yorulduğu için dinlenmelidir. Kadın nasıl olsa alışmıştır işine, çalışmasını sürdürür durur. Bu arada kadının oğulları büyür, evlenir, askere gider. Bu defa gelin kaynana aynı işleri yürütür ve böylece yıllar geçer, kadınlar bütün evlerinin, köylerinin, ekonomik ihtiyaçlarını sağlar, devlete vergi verir, asker verir. İşte bu nedenle savaştan sonra İngiliz başvekili '' Biz Osmanlı Devleti'ni yendik ama, Osmanlı evini yenemedik'' demişti. Çok haklıydı. Kasabalarda bile her evin sağılan hayvanı, yumurtlayan tavuğu, işleyen bir dokuma tezgahı vardır. Tarhanası, bulguru, eriştesi, sucuğu, pekmezi ile kışlık yiyecekler bile evlerde hazırlanır. Halkımızın dışarıdan yiyecek, giyeceğe gereksinimi yoktu ki. Kurtuluş Savaşı'mızda onların yardımları olmasaydı askerimize ne giyecek ne yiyecek bulabilecektik. Cephane taşımaları da cabası idi. Anadolu kadını yalnız onlarla da kalmadı. Cemiyetler kurarak İzmir, Adana, Gaziantep, Maraş, Urfa şehirlerinde işgalcilerin halkımıza yaptıkları zulüm ve haksızlıkları dile getiren protesto telgraflarını, padişaha, işgal eden devletlerin başkan eşlerine çektiler ve ülkemizi kurtarmak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını bildirdiler. Bu kadar çalışkan ve özverili kadınlarımızın hiç kıymeti bilinmiyor, dövülüyor, üzerlerine başka kadınlar alınıyordu. Onları bu durumda kurtarmak bütün isteğim. Çıkardığımız kanunlar tam bir eşitlik getirmiyor, fakat ne olursa olsun eski geleneklerden, alışkanlıklardan kurtulamayan erkeklerimize bunları bile kabul ettirmek büyük başarı sayılır. Kadın erkek sinemaya, tiyatroya gitmeyi, lokantada birlikte yemek yemeyi, bir arada toplantılar yapmayı öğreniyor. Bunlar kısa zamanda atılan büyük adımlar...
1
Mine aksoy
Alemdağ’da Var Bir Yılan'ı inceledi.
136 syf.
·
1 günde
·
8/10 puan
ALEMDAĞ’DA VAR BİR YILAN “İşte karşı karşıyasın. Haydi bakalım. Söyle söyleyeceğini. De diyeceğini. Dinler de. Tatlı tatlı dinler de. Sevgiden söz aç. Ne çıkar; o seni anlarsa değil, sen onu anlarsan bir şeyler olacak.” Yeni haftaya yeni tanıştığım bir yazar ile giriş yapıyorum. İyi ki de okumuşum dediğim bir öykü kitabı oldu Alemdağ’da Var Bir Yılan. Kitap ismiyle Anadolu topraklarında geçen hikayeler okumayı düşünmüştüm ama kitap İstanbul’da geçmekteymiş. Birbirinden farklı oldukça fazla öykünün bulunduğu ve okunması gayet akıcı bir kitaptı. Bilinçakışı tekniğinin kullanılmış olması ve Panco gibi bir hayali karakterin varlığı bana Oğuz Atayı anımsattı ve bu yüzden biraz daha fazla sevdim. Bir de yazdıklarının anlaşılmaması üzerine ben kendim kendimi anlıyorum demesi de Oğuz Atay gibi yaşarken değeri bilinmeyenlerden olmuş. Sait Faik’in ölmeden önce yazdığı son kitabıymış. Diğer kitaplarında gerçeklik unsuru ön plandayken bu eserinde sürrealizm etkisi görülüyor. Peki sizler Sait Faik’in Abasıyanık kitabını okudunuz mu? - Yazarın kitaplarını okuduysanız yorumlarda buluşalım . İyi okumalar. Kitapla kalın…
Alemdağ’da Var Bir Yılan
Okuyacaklarıma Ekle
4
...VAKİT İRFAN VAKTİ...
1K DA 4.. ŞEBİ ARÛS(MEVLANA HAZRETLERİNİ ANMA) ETKİNLİĞİ; TARİH :17 Kasım 17 Aralık. Ölümü düğün gecesi (Şeb-i Arûs) olarak anlayan insana tesir edecek hangi güç vardır? O güçlü, yenilmez insan, Mevlâna'dır. Ölüme ve hayata, zamana ve tarihe yenilmeyen insan. Diyerek başlıyor Mevlana adlı eserine Sezai Karakoç…. ‘’Hz. Mevlânâ hem ilâhî sırların, hem de bütün peygamberlerin vârisi ve tercümanıdır. Çünkü o, Kurân-ı Kerime, inanmış, ona bende olmuş, ondaki "Irciî" yani "Bana dön" emrine uymuş, Hak'ta yok olmuş, vuslata ermiştir. Hz. Mevlânâ ölümsüz olarak sonsuza kadar yaşayacaktır, belki zaman bitecek, ama o bitmeyecektir!’’ Torunu Celaleddin Bakır Çelebî’de Mevlana Okyanusundan adlı eserde bu kelimelerle anlatıyor büyük büyük dedesini… Kelimeleri bir araya getiremedik onun hakkında… Üstadların dilinden faydanalım istedik Hz Mevlana için; Bakın Ethem Cebecioğlu’da ‘’Mevlana Üzerine Bazı Notlar’’ adlı kitabının sonuç bölümünde neler yazıyor onun için… Hz. Mevlânâ çok yönlü değerlendirildiğinde, onun hakkında onu anlama mihverinde maddeler halinde şu notları düşebiliriz. 1. Hz. Mevlânâ , Kur'ân insanıdır. Onun şahsiyetinin temelinde küçük yaşlarda hıfzettiği Kur'ân-ı Kerim vardır. O, Kur'ân kafa yapısı temelinde kendini ve her şeyi değerlendirmiş çözmüş bir sûfidir. "Ben Kur'ân'ın kölesiyim" ve "Mesnevi Kur'ân'ın özü" (nü anlatan bir kitaptır) derken kendi şahsiyet çizgisini ortaya koyan Hz. Mevlânâ hayatı iyice incelendiğinde, ahlakının Kur'ân'dan ibaret olduğu görülür. Batılılar buna, Homo-Coranicus, derler. Eserleri Divân-ı Kebîr ve Mesnevi başta olmak üzere, hep Kur'ân-ı Kerim ve ayetlerine telmih ve işaretlerle doludur. 2. Hz. Mevlânâ, sünnet insanıydı. Yani o Kur'ân-ı Kerim'i Hz. Peygamber (s.) gibi yaşardı. O, "Ben Ahmed-i Muhtâr'ın yolunun toprağıyım!" derken ve O'nun yolunun izleyicisi olduğunu, kendisini bundan başka bir tarzda tanımlayanlardan da şikayetçi olduğunu söylerken, şahsiyetinin Kur'ân'la direkt bağlantılı en önemli özelliğini vurguluyordu. Evinde yemek pişmediği günler " Evimiz Resulullah'ın evine benzedi" diyerek mutluluğunu ifade ederdi. 3. Zahir ilmine vakıf, kendisini Anadolu, Şam, Halep gibi ilmi merkezlerin medreselerinde iyi yetiştirmiş bir âlimdi. Rumca, Arapça, Farsça dillerine, şiir yazacak kadar hâkimdi. Bu dillerle, devrini yakalamış, çağının gerisinde kalmamıştı. Müderrislik yıllarında başta Karatay olmak üzere çeşitli medreselerde ders vermişti. 4. O, bilgisinin karşılığı aylık maaş olarak medreseden alıp maişetini temin ederken, bilgisinin zekâtını da medrese dışında elit, avam, küçük büyük herkese ilmi sohbetler yaparak ve ücretsiz olarak, karşılık almadan ödüyordu. Osmanlılarda her medrese müderrisi parasız olarak İstanbul'un selâtin camilerinde belirli zamanlarda ders verir, para almaz ve halkın her kesimi ondan istifade ederdi. Böylece ulema halktan ve sosyal gerçeklikten kopuk olmaz, meseleleri içeriden görüp, anlayıp çözerdi. Fildişi kulesine bugünkü ulema gibi kendini hapsetmiş bir hayal insanı değildi, asansördeydi, asansör boşluğunda değildi, yani çözüm üretiyor, problem üretmiyordu, ayağı yere basıyordu. 5. Mevlânâ Sosyal hayattan kopuk değildi. O toplumun her kesimi ile küçük, büyük, tüccar, bürokrat, yönetici, fakir, zengin hemen her kesim sosyal sınıfla iç içeydi. Onlarla beraberdi ve onları ve onları doğrudan tanıyor, üzerine düşen emr-i mârûf ve nehy-i münkeri yapıyordu. Yani ilim adamı sorumluluğunun bilincindeydi, topluma rağmen değil toplum için yaşıyordu. Fakirle zengini, yöneticiyle yönetileni, alt ile üstü buluşturuyordu. Sosyal köprüydü o. 6. İnce zevk sahibiydi, şâirdi. Şiirlerini yazarken bile, "Bizim Belh'te şiir hoş karşılanmaz, ama etrafımın isteği ve gönülleri hoş olsun diye şiir yazıyoruz!" diyecek kadar engin bir tevazu sahibi idi. Günümüz şairleri gibi egosu dik değildi. Terbiyeliydi. Önüne geleni eleştiri kılıcıyla kesip biçmezdi, ham şair değildi. 7. Ahlaken çok yüksekti. Cömertliği, ikramı, doğru sözlülüğü, kibarlığı, nezaketi, yardımseverliği, hoşgörüsü, sevgisi, merhametiyle devrinde zirveydi. Esasen her sûfi ahlakçıdır. Zira tasavvufun meyvesi güzel ahlaktır. Kişi o meyveden devşirebildiği kadar tasavvuf eğitiminden behredâr olur. 8. Yönetici kesimle yakın temas halindeydi. Sohbetleriyle onları irşad ediyor, uyarıyor, sözünü esirgemeden doğru yolu gösteriyordu. Halkın ezilen kesimlerinden sorumlu olduklarım söyleyerek onları insaf ve adalete, merhamet ve ikrama, yardıma davet ediyordu. 9. Ferdi planda hep Allah'ıyla baş başa tüm ömrünü huzur içinde geçiren bir vasıl-ı ilallah merd-i kâmil idi. Uzun uzun murakabeleri, geceleri seher vakitleri namazı, duası ve gözyaşlarıyla bir vâris-i Nebi idi. 10. Bilgisini amele ve imana dönüştürmüştü bu haliyle ilim amel ve iman bütünlüğüne ulaşmış tam bir tevhid ehliydi. 11. İnşam okumaya, çözmeye muvaffak olmuştu. Bu yüzden konuştuğu dili çağındakiler anladığı gibi, yüzyıllar sonrasında hâla farklı coğrafya, kültür ve dinden insanlar da anlamaya devam etmektedir. Onun öğretisiyle pek çok kişi hidayete erip İslam dinine girmektedir. 12. Onun UNESCO tarafından 2007'de doğumunun 800. Yılında dünya Mevlânâ yılı ilan edilmesi onun bütün dünyada önemini ortaya koymuştur. Ancak Mevlânâ'nın bizim toprağımızın insanı, ilâhiyatçısı, mürekkep yalamışı, aydın geçineni tarafından anlaşılamaması son derece düşündürücüdür. Bizim insanımızı Rıza Araste, William Chittik, Nicholson gibi yabancıların üzerinden ancak anlayabilen zihniyetin üzerinde söylenecek sözlerin çokluğundan, susmayı tercih ediyoruz. Ve izâ hatabehumu’l câhilûne gâlû selâma. Allah Hz. Mevlânâ'ya ve sevenlerine rahmet eylesin^ vesselamu alâ meni't-tebea'l-Hüda... Son olarak da oğlu Sultan Veled’in İbtida-Name eserinden bir bölümü Gölpınarlı çevirisinden okuyalım… Hakk'a kavuşmak bir duraktır ve hasların son durakları budur; bundan sonra hasların haslarının, Hak'ta bir başka gidişleri vardır ki bu, durakta gidiştir. Yolda gidişin sonu vardır; ama durakta gidişin sonu yoktur; çünkü yolda gidiş, kendinden, varlığından geçmektir; insan varlığının sonu vardır. Ama durakta gidiş, Tanrı'da, gerçeklik ve vuslat âleminde gidiştir ki bunun sonu yoktur. Bu başlangıçtan sonra haydi gelin 17 Aralık 1273’de Hakka yürüyen Hz Mevlana’nın eserlerini okuyarak, yeniden bir kendini bulma serüvenine atılalım okuyacağımız her satırda kendi nefsimizi aramaya çalışalım, bakalım binlerce beyit arasında kendimizi nerde bulacağız… PDF dosyaları için linkimiz: disk.yandex.com.tr/d/PvUdRPFzrAAMhw Bu TELEGRAM grubundan da indirebilirsiniz. t.me/Sebbiaruz AYRICA; İçerisinde etkinliğimizle alakalı bir çok kitap eklediğimiz TELEGRAM grubu kurduk. Dileyenler buradan ulaşabilir. t.me/joinchat/p7qpIcQIsc... ALINTI, İNCELEME VE İLETİLERİMİZİ BU İLETİNİN ALTINA EKLİYORUZ. ..ETKİNLİĞE KATILANLAR.. 1- Fatma Zehra DURAK ~Mevlana 2- Kelâmgâh ~ Mevlana 3-Leyl_im 4- Elem 5- Melek Oktn 6-`Münzevi ` ~ Mevlana 7- Yokkii 8-Ömer Hoca ~ Mevlana 9- Ahmeedii 10-Takane No Hana ⸙ ~Mevlana 11- mahfî 12- Zeynep Alan 13- @1buyistan_ 14- Saime⁷⁴ 15-Naifî. ~ Fihi Ma Fih 16- Elif Gibi 17- Piraye 18-• Gűntűlű • 19- Mihrü Mah 20- mehmett b. ~ Mesnevi'nin Ruhu 21- Indvision 22- hatice yılmaz 23- 1000kitap.com/ruhumeyyit 24- Mir'at-ı Cünun 25- Ya’ aburnee 26-Nurcihan 27- NOKTA İ SÜVEYDÂ... 28-1000kitap.com/Napalimyani 29-Numan (Hiç Yok) 30-Gülfiraz 31-Celal Kocabey 32-carpediem 33-Esra Yavuz 34- 1000kitap.com/Rumi_Algazel 35- Ⲋꪮᠻỉ ꫝꪖsꪖ᭢ Fihi Ma Fih 36- mehlika 37- Elif Rubailer 38- Cennet Mevlana 39- Kahve Kitap 40-lazcuk 41- özlem 42-Zeynep Alan 43-MERDÜM İ DÎDE 44- Ömer 45- TUNCER EĞİLMEZ 46- Ömer 47-Leylâ ليلى ⸙ 48-A. Melek 49- C. 50- Betül P. Mesnevi 51- MEYRO CAN 52- Tatlı Limon 53- Fatma Kara 54- genius Mevlana Celaleddin Rumi ve İnsan 54-Canislupus ~ Fihi Ma Fih 55-Adem Yavuz~ Fihi Ma Fih 56-Tezkiye 57-1000kitap.com/_Ruberuu ~ Mevlana 58-Rosalía 59- cessie balık 60-پْنَيَْZ 61-ülfet 62-1000kitap.com/llta 63- Ya’ aburnee Mevlana 64- Meczup 65- Sıla 66- RABIA✓ 67-Desamor 68-KendineYabancı 69- Gökyüzü Yolcusu Mevlana 70- Şevval 71- Gülce 72-Zakire Gök 73-Y u s u f Ç e l i k
59
422
166 syf.
kitaphaber.com.tr/sokak-basi-dile-gel... Sokak Başı Dile Gelirse 06.09.2021 - Ülker Gündoğdu Sokak Başı Dile Gelirse Hala oradasınız ha! Olamaz, inanılacak gibi değil! Yok olun haydi! Aydınlığın çağındayız! Bu şeytansı insanlar kuralları umursamıyor! Aklımız yerinde hepimizin, yine de aramızda Kötü ruhlar görüyoruz. Aklın sınırlamaları olduğunu bildiğimiz içgüdülerin ardında ne var? Schopenhauer’a göre irade. İrade, insan benliğinin insan özelliği taşıması için önemli unsur. Bizleri egemenliği altına alan gerçeklerle dopdolu bir dünyada tarih boyunca insanlığın düştüğü çıkmazların izleğinde varoluşunu sürdüren bizden başkası değildi. İnsanlık tarihinden bu yana olayların bu kadar gelişmesi, insanlığın yoğun bir iletişim ağı içerisine dâhil olması nedeniyle olmuştur. Artık her şeyi yoğun, içsel serüveni ise seyrek bir biçimde yaşar hale büründük. Bir anda birçok işi halletmeye çalışırken beynimiz farklı bölümlere ayrılıyor ve her iş işin ayrı bir serüvene dahil ediyor bütün benliğimizi. Dahil ettiğimiz unsurlar; bize bizi anlatan, bizden başkasına yansıyan, başkasından da tüm insanlığın benzer yanlarına vurgu yapan unsurlarla insanlık ile eklemleniriz. İnsanlık; bu dünyanın sürgünü… Bize bizi anlatanlar oldukça bizler kendi keşfimizi daha iyi bir halde yürütebileceğiz. Bu anlatıcılar; kimi zaman edebiyatçılar, kimi zaman müzisyenler, kimi zaman sokak başında oturup çevreyi izleyen bir ihtiyar, kimi zaman evde beslediğimiz kedimiz, kimi zaman da bir kitap. İşte bu kitaplardan biri de Hasan Ejdarha’nın Sokakbaşı adlı eseridir. Sokakbaşı. İsmi bile bize bir çok kapıyı aralıyor. Hasan Ejderha, Sokakbaşı adlı eserinde; zaman, mekân, olay üzerinden bireysel ve toplumsal tepkiselliğin sonuçlarını karakterler üzerine eklemleyerek dikkat çekici bir dille, içten ve edebi bir biçimde anlatımını sergiliyor. Halkın sahnesi konumundaki sokakbaşının tanıklık ettiği bireysel olaylara toplumsal verdiğimiz tepkileri sorgulatmaktadır. Olaylar nasıl görünürse görünsün göründüğü gibi olmadığının kazanımı edinilmektedir. Algıladığımız olaya sergilediğimiz tutum üzerinden tepkiselliğimizin gelişimine katkı sağlamaktadır. Karakterler ile birlikte okur öfkeyi, şefkati ve acıyı yaşar. Yoksullukla ve kimsesizlikle mücadelenin toplumsal desteğe muhtaçlığındaki önemi vurgular. Zeynep'in kocası Arif’in muavini Yamuk’un ihmali sonucunda Arifin şaibeli ölümü, Zeynep ile evlenmek isteyen Yamuk’un kötü niyetli oluşuyla yaşananların doğurduğu sonuçları okura derinlemesine düşündürtmektedir. İnsanın, insana yapabileceği en küçük bir iyiliğin topluma büyük bir iyilik olarak mal olacağının algısı kurgulanmaktadır. Zeynep’in onca kötülük gördüğü Yamuk ve aklını kaçıran eşi Ayşe’nin iki çocuğuna sahip çıkarak gösterdiği anne merhametinin sırrında yatan sevginin toplumsal sevginin tohumu olduğunu anlamak sarsacaktır. Eserin Kısa Yansıması Sekiz yaşlarında olan İhsan, Şazibey Caminin karşısındaki evlerin damında serili tarhana ve pekmez sucuklarına baka baka kamyonun yanına indiğinde gördükleri karşısında olduğu yere mıhlanıp kalır. Şaşkınlıktan nefesi kesilmiş dili damağı kurumuştu. Neredeyse düşecekti direnmese ama gördüğü manzaradan gözlerini alamıyordu: Kamyon şoförü Yamuk’u, tanımadığı, ameleden olmayan iki kız biri sırtından diğeri göğsünden olmak üzere arka arkaya bıçaklıyorlardı. Yamuk hiçbir şey yapamadan sadece her bıçak darbesinde yalpalıyordu. İhsan, bir an, gördüğünün bizzat karşısında olup bittiğine inanamadı. Yalnız İhsan değil, kamyonun etrafında bulunan ameleden de hiçbir kimsenin bir müdahalesi olmadığı gibi ne caddeden geçenlerden ne de çevredeki esnaftan müdahale eden bir Allah’ın kulu yoktu. Olayı gören herkes olduğu yere mıhlanmış, yüzünü eğip bükerek kızların şoför Yamuk’a sapladıkları bıçak, kendi vücutlarına giriyormuş gibi “Ah! Ah!” diyerek eğilip doğruluyorlardı. Gariptir, bıçağı bizzat yiyen Yamuk bile olayı seyredenler kadar ah vah etmiyor, sadece yüzündeki acı ve şaşkınlık ifadesi artıyordu. Bir dakikalığına süren bu şok geçtikten sonra çevredekiler ulaştılar ancak Yamuk hem sırtından hem göğsünden sayısız bıçak darbesi almış; önce beyaz gömleği kıpkırmızı olmuş, sonra yer kan gölüne dönmüştü. Yamuk ise yüzükoyun, kan gölünün üzerine düşmüştü. (s28) Sokakbaşı romanı, gündelik konuşmalarda işittiğimiz Anadolu insanının sıcaklığı, samimiyeti ve İmanı’nı bizlere membaından taze ve arı duru bir şekilde sunuyor. Romanın başkarakteri İhsan ile birlikte Anadolu’nun bir köyünden çıkıyor, Maraş’a varıyor, onunla birlikte yeniden yetişkinliğe adım atıyorsunuz. Sokakbaşı romanında fakirliği, açlığı ve mahrumiyeti bir ana yüreği hassasiyetinde müşahade eden yazarın kaleminden okuyacaksınız. Sokakbaşı’nda sevgiyi dile gelirse uçup gidecek ürkek bir güvercin, hasreti dağlarda kaybolmuş bir ceylanın soluğu olarak bulacaksınız. Hasan Ejderha, 10 Temmuz 1962 Tarihinde Kahramanmaraş'ın Karadere kasabasında doğdu. İlkokulu doğduğu yerde, Ortaöğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamladı. Anadolu Üniversitesinde İşletme Okudu. 1980 Yılında bir grup arkadaşıyla Tomurcuk Sanat-Edebiyat Dergisini çıkardı. Tomurcuk Dergisinin Genel Yayın yönetmenliğini yaptı. 1980-85 yıllarında Gündüz Gazetesinde yazdı. Çoğu Sanat-Edebiyat alanında 219 makale yayınladı. Ayrıca 19 ayrı aylık edebiyat dergisinde 173 şiir ve 82 hikâye yayınladı. Bir süre gazetecilik yaptı. 1985 yılında bir süre serbest muhasebecilik yaptıktan sonra, 1987 yılında Kahramanmaraş Valiliğinde Memuriyete başladı. 1994-1995 yılları arasında Karadere Belediyesinde Hesap İşleri müdürlüğü yaptı. 1997 Yılında Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesine naklen geçti. Milli Eğitim Bakanlığı (Kahramanmaraş MEM-Yeni Ufuk Dergisi)’nın Türkiye genelinde Düzenlediği Öğretmenler, Öğrenciler arası iki ayrı kategoride yapılan Şiir ve Hikâye yarışmasına 2004-2005 ve 2007 yıllarında jüri Başkanlığı yaptı. Şiire Ortaokulda başladı. Önce mahalli yayınlarda, daha sonra; Dolunay, Türk Edebiyatı, Milli Kültür (Kültür Bakanlığı), Gençliğin Sesi (Kültür Bakanlığı, Güneysu, Yeni Hasat, Taşra Kırağı, Gülbang, Genç Adım, Evvelbahar, Ayna, Tomurcuk, Şardağı, Yitik Düşler, Dört Mevsim Maraş, Dergâh ve Kırklar gibi birçok dergide şiir ve hikâyeleri yayınlandı. Senaryo ve sahneye koyup yönettiği iki oyun yazdı. Hikâyelerini daha çok Dergâh Dergisi’nde yayınladı. Fotoğraf çekmekte ve bir fotoğraf karesi için dağ-taş dolaşmaya devam etmektedir. 2 fotoğraf sergisi, 11 fotoğraf slayt gösterimi, 2 şiir ve resim sergisi açtı. Halen Osmaniye Korkut Ata Üniversitesinde çalışan Ejderha Sırasıyla; Kültür Sanat ve Eğitim Derneği Başkanlığı, Türk Hava Kurumu Şube Başkan ve Genel Merkez Delegeliği, Avrasya Yazarlar Birliği Üyeliği, Türkiye Yazarlar Birliği Üyesi ve uzun süre Birliğin Kahramanmaraş Şube Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. Sokakbaşı Hasan Ejderha Eşik Yayınları Baskı Ekim 2016 Sayfa 166 Ülker Gündoğdu - 06.09.2021 Ülker Gündoğdu Sokakbaşı Hasan Ejderha
Sokakbaşı
9.0/10
· 25 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
13