• Okulda bize Bayezid’in ne büyük bir komutan olduğu, Ankara Savaşı’nı ihanet ve talihsizlik yüzünden kaybettiği öğretiliyordu. Halbuki mevcut kaynaklar Timur’un bu savaşı bir nakış işler gibi dikkatle planladığını, Bayezid’in ise ordusunu aptalca tehlikeye attığını gösteriyordu.

    İkinci kavga konusu İstanbul’un feyhiydi. Bizlere durmadan Fatih’in buradaki askeri dehası anlatılıyordu. Donanma ve Macar Urban’a yaptırılmış toplarla mücehhez minimum 80.000 kişilik bir ordunun tüm savunma gücü 8000 muharipten ibaret olan aç ve perişan bir şehre saldırdığını düşünün; bu saldırı esnasında 140 parça donanma savunmadakilere yardıma gelen yalnızca dört parça (bunların da sadece üç savaş gemisi biri nakliye gemisi) gemiyi durduramasın ve savunma iki ay sürsün. Herhalde Timur’a veya Cengiz Han’a bu büyük bir zafer diye anlatılsa gülerlerdi.

    Cengiz Han’ın zamanının en müstahkem şehirlerinden biri olan Pekin’in fethi yalnızca iki hafta sürmüştür. Ama o zafer için Cengiz Han daha 12. yüzyıla tarihin ilk kurmay akademisini kurmuştu(meşhur “Kaşık”). Osmanlı ise ilk kurmay akademisini Avrupa’yı taklide 19. yüzyılın ortasında kurabildi. Kanuni bize “Muhteşem Süleyman”diye tanıtılırdı.

    Ben ise Viyana’da aldığımız malibiyeti, Hint Okyanusu’nda Portekizliler’den durmadan sopa yememizi, yetenekli şehzade Mustafa’nın sarhoş Selim tahta geçsin diye babasının gözleri önünde boğazlanmasını, Anadolu softa şekavetinin başlamasını ve büyük coğrafi keşiflere katılamamamız bir yana, coğrafyaya önem vermemizi öğütleyen zavallı Piri Reisimizin muhteşem Süleyman’ın emriyle katlini bir türlü bu sözde ihtişamla bağdaştıramazdım. Kısacası, onuncu padişaha kadar sözümona muazzam olan Osmanlı Devleti’nin azameti benim için hep boş bir böbürlenmeden ibaret kalmıştır.

    Osmanlı, çevresindekiler gariban olduğu sürece azametli görünüyordu. Rönesansla ve bilim devrimiyle bu durum değişince Osmanlı’nın ne mal olduğu kabak gibi ortaya çıkıverdi (gerçi Timur bunu daha önce gözler önüne sermişti).

    Bugün safsata yüklü eğitimin pratik zararlarını görmeye başladık. Kafaları o safsatalarla dolu Tayyip Bey ve “onun” başbakanı Bay Sıfır Problem, aynı Enver Paşa ve arkadaşlarının yaptığı gibi, bilgiye dayanmadığı için akılsızca olan dış politikaları ile ülkemizi tam bir ateş çemberi ile çevirmeyi becerdiler. Üç komşumuz ile (Suriye, Yunanistan, Güney Kıbrıs) savaş arifesindeyiz.

    Onun için, Şii komşumuz İran bizi tehtide başladı. Ya bu arada ABD’deki Yahudi lobisi desteğini çekip bir de ABD’ye Ermeni tezlerini tanıttırıverirse? ABD bir taşla iki kuş vurmuş olmaz mı? Eski başbakanımızın Mısır’dan Gazze’ye gitmek isterken, Sünni Mısır “haydi oradan” deyivermişti. Bizimki de “gitmeyeceğim” demek zorunda kalmıştı.

    Sevgili okuyucularım: Atatürk döneminde zamanın en güçlü ülkesi İngiltere’nin Kralını, hem de o muazzam devleti askeri ve diplomatik olarak yendikten sonra, ayağına getiren Türkiye, Osmanlı hayranı AKP ile burnumu tam bir diplomasi ve dış politika duvarına çarpmış durumda. Burnumuz kanamaya başladı, farkında bile değiliz. Umarım yakında kaşınmaz.

    Ama işte tüm bunların sorumlusu, okullarda Tayyip Beylere, Bay Sıfır Problemlere ve bu arada tabii muhalefetteki siyasetçilerimize de verilen zırva tarihi eğitimidir. O nedenle bu kişiler Türkiye’yi bir masal dünyasında yönetiyorlar. Sanıyorlar ki, mektepte kendilerine öğretilen safsata gerçektir. Sanıyorlar ki, Osmanlı dirilebilir.Bununla da kalmayarak AKP Hükümeti’nin politikası ordumuzun da moralini bozmuş, şevkini kırmıştır.

    Bu politika, diplomasi, tarihi, strateji ve piskoloji bilmeyen takım Türkiye’yi alkışlar arasında bir felakete sürüklemektedir. Durdurulmazlarsa, sonları o pek hayran oldukları Osmanlı gibi olacaktır. Ama unutmayalım: Onların sonları bizim de sonumuz demektir. Ne yazık ki onlarla aynı gemideyiz ve geminin tüm idaresini kötü eğitim almış kişilere teslim etmiş vaziyetteyiz.
  • Eskilli hemşehrimiz Seyit TALAŞLI intihar etti.
    Neden intihar etti?
    Bir yıl önce hanımı kanserden vefat etti.
    4 çocukla kaldı.
    Babası kanser hastası, annesi de rahatsız.
    Eskil´de iş bulamadı. Konya´da üç kuruşluk bir işe girdi.
    Geceleri işte çalışıyor, gündüzleri de hastanede babasının tedavisi ile ilgileniyordu.
    Eskil´de kalan çocukları buram buram burnunda tütüyordu.
    4 çocuğundan ikisi de hastaydı.
    Hasta babası ile mi ilgilensin, hasta anası ile mi ilgilensin yoksa hasta iki yavrusu ile mi ilgilensin?
    Hangisine yetişsin, hangisine para bulsun? Annesine;
    - Anne, çocuklarımı çok özledim, burnumda tütüyorlar, diye ağlamaya başladı.
    Gözyaşları dizinden tırnağına indi.
    Anne sen de hastasın, çocukları da senin başına yıktım geldim diyordu, gene ağlıyordu.
    Maddi imkansızlıklar diz boyu.
    Yetişemiyordu, yetiştiremiyordu.
    Ne bir zengin çağırıp bir iş veriyordu, ne de bir siyasetçi; ´Gel arkadaş, sen ihtiyaçlısın seni işe alalım, çocuklarının başında dur!´ diyordu.
    Ezanlar okunuyordu.
    Eskil´deki 15 civarında camiden birbiri peşi sıra.
    Ama bu imamlardan biri de gelip; "halin vaktin nasıldır?" diye sormuyordu.
    Biri de ben olmak üzere, çocuklarını okutan öğretmenlerden biri de, evini ziyaret edip, halini durumunu sormuyordu.
    Bir komşusu, bir hemşehrisi, kısaca bir Allah´ın kulu halini sormuyordu.
    Gittikçe büyüyordu çaresizliği.
    Esnaf oturduğu kasanın başında kredi kartı post makinesi ile cırt cırt tahsilat yapıyordu.
    Siyasetçiler O'nu görmüyor, zengin çocuklarını işe alıyordu.
    Biz memurlar ise maaşlarını alıp çoluk çocuğumuzla elbiseler alıp, afiyetle yiyorduk.
    Biz mutluyduk, siyasetçi mutluydu, komşular mutluydu, esnaf mutluydu.
    Ama Seyit´in evinde çaresizlik her tarafı sarmıştı..

    Dayanamadı Seyit, taşıyamadı Seyit.
    4 çocuğunu geride yapayalnız bırakıp ölüme yürüdü.
    Arkasından dediler;
    - Keşke yapmasaydı, canına kıymasaydı, öbür dünyasını da mahvetti!..

    Öyle mi?
    Öyle mi?
    Öyle mi?

    Demek bu çaresizlik ve yalnızlık içerisinde canına kıyan Seyit cehenneme gidecek, bizlerde cennete gideceğiz öyle mi?
    Öyle mi?
    Öyle mi?
    Eskil´in siyasetçisi, esnafı, memuru, vatandaşı biz cennete gideceğiz öyle mi?
    Öyle mi?
    Öyle mi?

    Bugün cuma namazında imam camiden bizi kovalamalıydı;
    - Demek Seyit yoksulluktan, çaresizlikten, yalnızlıktan canına kıyacak. 4 tane yavrusunu hem öksüz hem yetim hem yalnız bırakacak. Siz buna seyirci kalacaksınız, haberdar olmayacaksınız.
    Şimdi burada kılacağınız iki rekat namaz ile Allah´ın rızasını kazanacaksınız, cennete gideceksiniz öyle mi?
    Hadi varın gidin işinize! deyip, camiden kovalamalıydı bizi.
    Ben de dahil olmak üzere hepimizi.
    Birbirimize; ´Cumanız mübarek olsun´ diye mesaj attığımız için, Cumamız mübarek oldu öyle mi?

    Cennet bu kadar ucuz mu?
    Seyit çaresizlikten canına kıyarken bizim yediğimiz lokmalar helal mi?
    Seyit çaresizken canına kıyarken Hacc´a gitmek bize farz mı?
    Bilmiyorum, hocalar daha iyisini bilir.
    Seyit canına kıydığı için geride kalan 4 çocuğunun üzerine güneş batarken, biz evlerimizde çoluk çocuğumuzla yemeğe kaşık sallarken, o lokmalar bizim boğazımıza durmalı, çakılıp kalmalıydı.
    Lanet olsun fakiri görmeyene,
    lanet olsun fakiri gözetmeyene,
    lanet olsun bana, lanet olsun bize,
    lanet olsun hepimize.
    Daha ne diyeyim?
    Sakın bize hakkını helal etme Seyit!
    Çekelim cezamızı sonuna kadar, sonuna kadar, bize merhamet etme, biz merhameti hak etmiyoruz.

    Seyit´in büyük oğlu Recep, görev yaptığım Eskil 75. Yıl Anadolu Lisesinde okuyor. Babasının vefat ettiği gün, babasının Eskil´e kendilerini ziyarete gelmelerini bekliyormuş.
    Kara haberi alan öğretmen arkadaşlar, sınıftan Recep´i çağırmışlar.
    Recep heyecanla çıkmış sınıftan, ´Herhalde babam geldi!´ diyerek.
    Söyleyememiş arkadaşlar; ´Baban öldü!´ diye..

    Bu yazıda sarfettiğim kem sözler önce kendime sonra da üzerine alınan herkese..
    Seyit gitti, gelmez geri.
    Haydi bari seferber olalım geride kalan 4 yavruya, anasın

    Aksaray 75. Yıl okul müdürünün klavyesinden
  • 214 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Yaban || Yakup Kadri Karaosmanoğlu(Kitap Yorumu)
    .
    Herkese yeniden haftanın ortasından merhaba arkadaşlar. Nasılsınız,keyifler nasıl? Umarım her şey yolundadır. Havanın ısınışıyla bahar kendini gissettiriyor artık. Dışarısı kitap okumak için harika bir yer. E o zaman haydi dışarıya‍️!
    (Kitap hakkında düşündüklerimi belirtip ben de h emen kitabımla dışarı koşacağım.)
    Yaban kitabını bu yıl okudum. Yazarla da ilk kez bu kitap sayesinde tanışma fırsatı buldum. Ben anlatım ve üslubu beğendim. Anlamakta zorlandığınız çok fazla kelime yok. Olanlar da parantez içerisinde belirtilmiş zaten. Bu konuda hiç sıkıntı yaşayacağınızı zannetmiyorum. Kitap, Yunan işgal sırasında Anadolu'da yaşayan köylülerin savaşa ve yunanlılara olan tutumlarını anlatıyor. Ben okurken bize okullarda anlatılan klasik hikayeler olur ya öyle bir şey bekliyordum. Halk hemen düşmana karşı direnir,hep birlikte tek vücut olurlar falan bunları okurum diye tahmin ediyordum. Büyük yanılmışım. Kitapta Eskişehir tarafında olan bir köy mekan olarak seçilmiş. Kitabı Istanbul'da kolunu kaybedip emirerinin köyüne gelmiş Ahmet Celal'in ağzından okuyoruz. Ahmet Celal köye geldiğinde çok tuhaf karşılanıyor. Biraz daha sıcak bir karşılama bekliyordu. Köy kahvesinde insanlarla savaş hakkında konuşmak istiyor,halk asla oralı değil. Ekinlere bir şey olmasın yeter. Ahmet Celal kitap okuyor ona çok tuhaf bakıyorlar. Savaş hakkında köylüye malumat veriyor. Ya da onlarla konu hakkında tartışmak istiyor. Köylünün tek derdi ekinlere bir şey olacak mı? Ahmet Celal haliyle yaşadığı yerde olan insanlardan yaklaşıyor ve kendi küçük kulübesinde yaşamaya başlıyor. Çok geçmeden Yunan ordusu oraya da yaklaşıyor. Ahmet Celal,hakkı uyarıyor ama dinleyen yok. Hatta köy Yunanlıların geldiğinden çok memun. Çünkü yaptıkları gürültü kargaları kaçırıyor ve ekinler zarar görmüyor. Daha sonra Yunan ordusu köye gelip halktan yumurta,un vs. alıyor ve karşılığında Rumca yazılı bir kağıt veriyor. Ahmet Celal,bunların hiçbir işe yaramayacağından bahsesiyor ama halk asla kaale almıyor. Ellerindeki kağıtların çok önemli olduğuna kesin inanıyorlar. Böyle ilerliyor roman. Birkaç bir şey de ben eklemek istiyorum. Yani halkımız, özellikle Anadolu'da yaşayan kesim, zaten çok fazla bilgili değildi. Yukarıda birkaç örenekle bunu teyit ettim. Ancak hepsi de öyleydi diye bir söz söyleme hakkında da sahip değilim. Oralara gelen öğretmenlerin ve bilgili her kişinin çabalarını kimse göz ardı edemez. Tüm bunlardan yola çıkarak şu konuya değinmek istiyorum. Harf devrimiyle kimse cahil kalmadı. Aksine harf devrimi ve sonrasında açılan köy enstitüleri sayesinde halkın büyük bir çoğunluğu okumayı öğrendi. Yanlışlık bunun neresinde ben anlayabilmiş değilim. Ayrıca savaş öyle hemen kolay kazanılmadı. Romanda halkın durumu gayet net anlatılmış. Böyle bir durumda insanları savaşmak için ikna etmek hiç kolay iş değil. Lütfen böyle konular hakkında tespit yaparken dikkat edelim. Eleştiri yapıyorum başlığı altında altı boş çok söylem okuyorum. Tek temennim bu insanaların beyinlerinin küçük bir kısmını düşünmeye ayırıp öyle eleştiri yapmalarıdır. Benden bugünlük bu kadar. Sevgiyle ve bol kitapla kalın. .
  • ÜSTAD BEDİÜZZAMAN'IN SON GÜNLERİ...

    Takvim yaprakları 20 Ramazan 18 Mart 1960 Cumayı göstermekte...

    Bediüzzaman Hazretleri, Emirdağ'da şiddetli hastadır.
    Dr. Tahir Barçın gelerek serum verir, iğne yapar. Doktorun ifadesine göre, ağır zatürredir. Serum ve iğneden sonra biraz dalar. Az sonra gülerek uyanan Bediüzzaman'ın, o esnada başında bulunan Zübeyir Gündüzalp, Hamza Emek ve Doktor Tahir Barçın'a:

    "Kardeşlerim! Risale-i Nur bu vatana hâkimdir. Mason ve komünistlerin belini kırmıştır. Biraz sıkıntı çekeceksiniz. Fakat sonunda çok iyi olacak" der.

    Bu sözleri üç defa tekrarlayan Bediüzzaman yine daldı.

    Sabahleyin doğruldu. Sanki hiç hastalığı yokmuş gibi giyindi, abdest aldı ve sabah namazını kıldı. Namazdan sonra diğer talebelerini de çağırttı. Hepsi ile ayrı ayrı kucaklaştı, vedalaştı. Onlara hitaben: "Allah'a ısmarladık! Ben gidiyorum" dedi. Gözleri yaşlı idi. Her zaman "Merak
    etmeyiniz kardeşlerim, ben yakında geleceğim" diyen Bediüzzaman bu sefer öyle bir şey demiyordu. Vedalaşıyor, sanki bir daha dönmeyeceğini hissettirmek istiyordu.
    Emirdağlı dost ve talebeleriyle vedalaştı ve Isparta'ya hareket etti.

    Bediüzzaman Hazretleri'nin Isparta'da Ramazan onbeşine kadar sıhhati normaldi. Yatsı namazlarını kendisi, teravihi ise talebesi Tahiri Mutlu kıldırıyordu.

    Talebelerini çağırarak onlara, "Evlâtlarım çok perişanım, çok
    rahatsızım. Fakat hiç merak etmeyin. Risale-i Nur on misli fazlasıyla benim vazifemi yapıyor. Bana hiç ihtiyaç bırakmıyor" diye gideceğini, artık vefat edeceğini bildirdi.

    Talebeleri sırayla başında nöbet bekliyorlardı. Nöbet sırası Zübeyir Gündüzalp'la Bayram Yüksel'e gelmişti. Saat gecenin 02.30'unu gösteriyordu. Zübeyir Gündüzalp başı ucunda göz kırpmadan bekliyordu. Said Nursî, bir ara gözlerini açmış ve dudaklarından, zor anlaşılabilen bir kelime
    dökülmüştü: "Gideceğiz..."
    Bayram Yüksel, "Nereye gideceğizÜstadım?" deyince,
    "Urfa'ya gideceğiz. Hazırlanın" cevabını almıştı.
    Bunun üzerine Zübeyir Gündüzalp: "Üstad çok hararetlidir. Ateşinden
    böyle söylüyor" der.
    Sahur vakti, nöbeti Tahiri Mutlu ile Hüsnü Bayram devralır.
    Bayram Yüksel, Hüsnü Bayram'a, "Kardeşim, Üstad gideceğiz diyor" der.
    Hüsnü Bayram, "Araba arızalı. Biraz tamire ihtiyacı var" cevabını
    verir.
    Durumu Bediüzzaman'a arz ederler. Beidüzzaman ise, "Başka bir arabaya
    bakılsın. İki yüz lira verebiliriz. Hatta cübbemi de satabiliriz" der.
    Sabahleyin talebeler arabayı hazırlamaya koyulurlar.
    Bu esnada Bediüzzaman, başında bekleyen Tahiri Mutlu'yu da "Haydi sen
    de git, onlara yardım et. Araba çabuk hazırlansın, tahammülüm yok"
    diyerek yardıma gönderir.
    Nihayet araba sabah saat 9'da hazırlandı. Bediüzzaman, sadık
    hizmetkârlarının kolları arasında arabaya yerleştirildi. Bu arada ev
    sahibesi Fıtnat Güngür Hanım: "Halinden belli idi. Ebedî mekânını
    arıyordu" diyerek müşahedesini ifade etmiştir.
    Hizmetkârı Zübeyir Gündüzalp arabaya binerken sorar:
    "Üstadım! Urfa'ya gidiyoruz?"
    "Evet..." diye ancak başıyla cevap verir. Konuşamayacak kadar
    hastadır. Yanında üç talebesi vardı. Şoför Hüsnü Bayram, Bayram
    Yüksel ve Zübeyir Gündüzalp... O gün, yani 20 Mart 1960 Pazar günü
    saat 9'da Isparta'dan ayrılmalarıyla birlikte yağmur da başlamıştı...
    Tahiri Mutlu nöbetçi olarak evde kalmıştı.
    Her sabah kapıdan arabaya bakan vazifeli memur, bu sefer arabayı
    göremeyince Tahiri Mutlu'ya sordu:
    "Nereye gitti?"
    "Bilmiyorum. Belki Eğridir taraflarına gitmiştir."
    Tatmin olmayan memurlar:
    "Gel seni emniyet müdürüne götüreceğiz" derler.
    Emniyette sorgu, sual...
    Bu esnada Bediüzzaman'ın arabası şiddetli yağmur altında süratle
    Urfa'ya doğru yol almakta. Isparta'da ise telsiz, telefon işliyor.
    Eğridir'den, Barla'dan, Emirdağ'dan gitmesi mümkün olan yerlerden
    soruluyor. Fakat netice alamıyorlardı. Emniyet telâş içinde kalmıştı.
    Arabanın tanınıp da geri döndürülmemeleri için, talebeleri plâkayı
    çamurla kapatıp okunamayacak hale getirdiler. Böylece Eğridir'den
    kimse görmeden geçtiler.
    Şarkikaraağaç'da biraz dinlendiler. Bir taşın üzerinde öğle namazını
    eda ettiler. Talebeleri Üstadın iyileşmesinden dolayı çok
    sevinçliydiler. "Allah'a şükür Üstadımız iyi oldu" diyorlardı.
    Üstad Konya'ya kadar evrad ve dualarını okudu.
    Karapınar'a geldikleri zaman Bediüzzaman göz yaşları içinde
    talebelerine şunları söyledi: "Evlâtlarım! Risale-i Nur dinsizlerin,
    komünistlerin, masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima
    galiptir. Siz hiç merak etmeyiniz. Bunlar [siyasîler] beni
    anlayamadılar. Bunlar benim şahsımı siyasete bulaştırmak istediler."
    Gerek Merambağlar'da gerekse Ulukışla'da talebelerin hazırladıkları
    iftar yemeğini yiyemedi. Ceyhan'da ise bir saat mola verdiler. Yol
    kenarında teravih namazını kıldılar. Üstad ilk defa arabadan
    çıkamadığı için yatsı namazını arabada kıldı.
    Sabah namazını, Adana-Gaziantep arasındaki Amanosların "Nur Dağı"
    tepesinde kıldılar. Bediüzzaman, yine namazını arabanın içinde eda etti.

    Gaziantep'ten geçiyorlar
    21 Mart Pazartesi sabahın erken saatlerinde Bediüzzaman Said Nursî
    Gaziantep'e girdi. O günlerde hemen bütün Anadolu'da olduğu gibi,
    Gaziantep'te de çamur yağıyordu. O sabah kalktıklarından her taraf
    kırmızı bir çamur tabakasiyle kaplı idi. Âdeta gökyüzü kanlı göz
    yaşları döküyordu.
    Gaziantep eski postahane binasının önünde durdular. Arabadan inen
    Bayram Yüksel, lokantadan çorba aldı ve Urfa yolunu sordu. Sonra da
    Urfa'ya doğru sür'atle Antep'ten uzaklaştılar.
    Halilürrahman'ın mânevî iklim ve ülkesine doğru yıldırım hızıyla yol
    alan otomobilin arkasından bıraktığı toz, başta İstanbul, Ankara ve
    Anadolu'nun birçok şehrini yer yer kapladı. Toz duman içinde günlerce
    çamur yağdı Türkiye'ye... Doksan yaşındaki aziz zatın elvedasından
    sema ağlıyordu. Evet, ehl-i imanın ölmesiyle semavat ve arz ağlarlar.

    Son menzil Urfa'ya varış

    Nihayet Bediüzzaman Hazretleri, 21 Mart Pazartesi günü saat 11'de
    Urfa'ya girdi. On yıldır Urfa'da bulunan talebesi Abdullah Yeğin'in
    kaldığı Kadıoğlu Camiine giderek onu da arabaya aldı. Ondan şehrin
    temiz bir otelini sordular. Abdullah Yeğin'in tavsiyesi üzerine İpek
    Palas Otelinin üçüncü katındaki 27 numaralı odaya yerleşti.
    Bediüzzaman Said Nursî'nin Urfa'ya geldiğini işiten binlerce Urfalı,
    sevinç ve heyecan içinde akın akın İpek Palas'ın önüne koşmuşlardı.
    Urfalılar: "Üstadın geleceğini niçin bize önceden haber vermediniz?
    Biz Üstadı merasimle karşılardık" diyorlardı. Yüzlerce Urfalı, otelde
    Bediüzzaman'ı ziyaret etti; elini öptü ve duasını aldı.
    Ertesi gün sabahleyin otele iki sivil geldi. Ve şoförü sordu: "Şoför
    nerde? Hazırlanın gideceksiniz" dedi.
    Az sonra da on-onbir polis memuru daha otelin etrafını sardı. Bir
    kısmı da içeri girerek Bediüzzaman'a kararı tebliğ ettiler: "İçişleri
    Bakanı Namık Gedik'in emri var. Derhal Isparta'ya dönmeniz lâzım!"
    Ölüm döşeğinde hayatının son demlerini yaşayan Bediüzzaman Said
    Nursî:
    "Acaip!... Ben buraya gitmeye gelmedim. Ben belki de öleceğim. Siz
    benim halimi görüyorsunuz. Siz beni müdâfaa edin" dedi.
    Zübeyir Gündüzalp ile Hüsnü Bayram'ı emniyete celb ederler. Sorgu-
    sual başlar:
    "Niçin geldiniz buraya? Kimden izin aldınız?"
    Zübeyir Gündüzalp şu cevabı verir: İslâmiyet güneş gibidir,
    üflemekle sönmez. Gündüz gibidir. Göz yummakla gece olmaz. Gözünü
    kapayan yalnız kendine gece yapar.
    Münazarat'tan
    "Biz Üstadımıza tabiyiz. Biz taş gibiyiz, camidiz. Üstad vurur, biz
    yuvarlanır gideriz. O nereye derse biz o tarafa gideriz."
    "Yaman Üstadınız var. Ona söyleyin, yukarıdan, vekâletten kat'i emir
    var. Hemen Urfa'dan çıkacaksınız. Doğru geldiğiniz yere. Kendi
    arabanızla gidemezseniz size ambulans vereceğiz."
    "Efendim! Hastalığı şiddetlidir. Tekrar 24 saatlik yol zahmetine
    katlanması imkânsız. Biz Üstadımıza müdahale edemeyiz. Zaten bitkin
    bir haldedir."
    "Buraya nasıl kalkıp geldi ise öyle de gidecek. Bizzat Vekil Bey'den
    gelen emir kat'idir. Hemen Urfa'dan çıkacaksınız."
    "Biz hiç müdahele edemeyiz. Siz gelin söyleyin. Durumu arzedin.
    Bize 'Gidelim' derse biz de gideriz. Biz kendisine hiç bir şey
    söyleyemeyiz. Sizin emrinizi de biz ona tebliğ edemeyiz."
    Emniyet müdürü ve memurlar hiddetlenip, bağırıp çağırıyorlar:
    "Ne demek öyle? Siz ona en küçük bir şey de mi söyleyemezsiniz?
    "Evet efendim, söyleyemeyiz. Üstadımız ne derse harfiyyen onu
    yaparız."
    "Ben amirlerime bağlıyım. Derhal iki saat içinde burayı terk
    edeceksiniz, doğru Isparta'ya gideceksiniz."
    Bu arada otele bir doktor geliyor, fakat hastayı görmeksizin tekrar
    çıkıp gidiyor.
    Bu esnada Bediüzzaman'ın Urfa'dan çıkarılacağını haber alan Urfalılar
    galeyana geliyor, çeşitli yerlere müracaat etmeye başlıyorlar. Durumu
    haber alan D.P. İl Başkanı Mehmet Hatipoğlu koşa koşa emniyete
    geliyor ve emniyet müdürüne sertçe çıkışıyor:
    "Ne oluyor? Eğer Bediüzzaman Hazretlerini buradan bir yere
    çıkarırsanız, karşınızda beni bulursunuz. Bir kılına halel
    gelmeyeceği gibi, buradan bir adım bile attıramazsınız. Bu bizim
    misafirimizdir."
    "Efendim, üstten, vekâletten emir var. Derhal geldiği yere dönecek."
    "Nasıl döner yahu? Adamcağız şiddetli hasta, kıpırdanacak halde
    değil. Çok muhterem bir zattır. Bu misafir olarak buraya gelmiş.
    Tanrı misafiridir. Bu kadar tazyike lüzum yok."
    "Efendim! Ankara'dan gelen emir çok şiddetlidir ve kat'idir. Derhal
    dönmesi icab eder."
    Hiddetlenen Hatipoğlu, tabancayı masaya dayar...
    Bediüzzaman'ın Urfa'dan götürüleceğini haber alan beş-altı bin kişi
    otelin önünde toplanır. Nur talebeleri bu durum karşısında
    hastahaneye koşarlar. Baştabibe bir dilekçeyle müracaat ederler. Yola
    devam edemeyecek olduğunu arz ile muayenesini isterler. Mehmet
    Hatipoğlu, hükûmet doktorunu getirir. Bediüzzaman'ı muayene eden
    doktor, talebelere: "Siz ne cesaretle buraya geldiniz. Kırk derece
    ateşi var. Yarın 9'da gelin. Bu zâta heyet raporu verelim. Bu haliyle
    bir yere gidemez" diye teminat verir.
    Şahiner
    Son dakikalar
    (22 Mart 1960 Salı)
    Nur talebeleri otelde sıra ile nöbet tutuyorlar. Otele gelen polisler
    Bediüzzaman'ın arabasının anahtarını alıyorlar.
    Emniyet amiri otele bizzat gelerek Bediüzzaman'la görüşmek istiyor.
    Durum Bediüzzaman'a bildiriliyor. "Gelsinler" diyor. Emniyet amiri
    geliyor. Emrin kat'i olduğunu, mutlaka Isparta'ya dönmesi
    icabettiğini tebliğ ediyor. Bediüzzaman:
    "Ben şimdi hayatımın son dakikalarını geçiriyorum. Ben gideceğim.
    Belki de burada öleceğim. Siz benim suyumu hazırlamakla
    mükellefsiniz. Amirinize bildiriniz" diyor.
    Emniyet amiri ve polisler müteessir vaziyette oteli terk ederler.

    O gün Urfa'dan Ankara'ya yüzlerce telgraf çekilir. Dernekler,
    cemiyetler ve halk, telgraf... telgraf... Yüzlerce... "Nasıl olur da
    Bediüzzaman'ı Urfa'dan çıkaracaksınız?" diye.
    Bu arada Bediüzzaman'ı yüzlerce Urfalı sıra ile 27 numaralı odanın
    önünde kuyruk olup ziyaret ediyor, elini öpüyor ve duasını alıyor.
    Hayret! Bediüzzaman Hazretleri hiç bu kadar insanla görüşmezken
    hepsini kabul ediyor. Hepsiyle vedalaşıyor. Gidecek... Ebedî âleme...
    Rabbine kavuşacak.
    O gün böylece geçti. Akşam oldu. Ortalığ derin bir sessizlik kapladı.
    Talebeler herhangi bir taarruza karşı kapıyı içerden kilitlediler.
    Nöbet sırası Bayram Yüksel'e gelmişti. Bediüzzaman'ın ateşi çok
    yükselmiş, devamlı üzerinden yorganı atıyordu. Bayram Yüksel de
    devamlı üzerini örtüyor ve bir siyanet meleği gibi Üstadına itina
    gösteriyordu.
    Sadık talebeleri, Üstad rahatsız olmasın diye ayaklarının ucuna
    basarak dolaşıyorlardı. Artık Üstad da konuşmuyor, yalnız dudakları
    kıpırdıyordu. Nuranî siması pırıl pırıl, ışıl ışıl parlamaktaydı.
    Gece saat 02.30-03.00 sıralarında başı ucunda hizmetkârı Bayram
    Yüksel, ellerini göğsüne koyuyor ve kendi kendine:
    "Üstad biraz iyileşti, uykuya daldı... Elhamdülillâh, Üstad uyudu"
    diyerek üstünü iyice örtüp, sobayı yakıyor.
    Evet, Üstad Bediüzzaman dalmıştı. Hem de çok derinlere... Sonsuz
    âlemlere... Takvim yaprakları 23 Mart 1960 Çarşambayı gösteriyordu.
    H. 1379 Ramazanının 25'inci günü idi. Saat 03.00'ü gösteriyordu.
    Sahur vakti Bediüzzaman'ın diğer talebeleri Zübeyir Gündüzalp, Hüsnü
    Bayram ve Abdullah Yeğin de geldiler.
    Artık sabah olmakta, yeni bir gün başlamaktaydı. Sabah namazı vakti
    Urfa minarelerinde Ezan-ı Muhammedî okunuyordu.
    Hizmetkârlar, Üstadın her zamanki gibi kalkmasını, "Sabah namazı
    vakti girdi mi?" diye sormasını bekliyorlardı. Fakat, Üstad
    kalkmıyor, namaz vaktini sormuyordu.

    RUHUNA BİNLER FATİHA......
  • Cahit Sıtkı askerliğini yedek subay olarak yapmak üzere birliğine gider.O yıllarda yedek subay sayısı az olduğundan her yedek subaya emir eri verilmektedir.
    Birliğine gittiğinde bölük yazıcısından künye defterini ister. Sırayla isimlere bakmaktadır bir isim dikkatini çeker. Abbas oğlu Abbas. Sakat çolak eli yüzünden çürüğe ayrılmış biridir Abbas. Talim bitiminde askerin yanına gönderilmesini ister.
    Öğle saatlerinde kapı çalınır. Karşısında civan mert yiğit biri selam çakıp;

    -Abbas oğlu Abbas Emret komutan! der.
    Aralarında söyle bir konuşma geçer.
    -Nerelisin?
    -Memleket Mardin, kaza Midyat komutan.
    -Sen benim emir erim olur musun?
    -Sen bilir komutan!

    Askere eşyalarını toplamasını ister ve kendi evinin altındaki boş yere taşınmasını ister. Zamanla askerin zekiliği sıcakkanlılığından etkilenir.
    Abbas her sabah erkenden kalkar Cahit Sıtkı ‘ ya kahvaltı hazırlar. Öğle yemeğini sormadan hazırlar. Tüm ihtiyaçlarını karşıdan bir istek gelmeden düşünüp yerine getirir. Erkenden kalkıp Cahit Sıtkı ‘ nın kıyafetlerini ütüler hazırlar ve evin temizliğini yapar. Akşamları olunca Cahit Sıtkı ‘ nın sevdiği yemek ve mezeleri hazırlar.
    Zamanla aralarında komutan asker ilişkisinden daha güçlü bir dostluk bağı oluşur. Bu saf ve temiz Anadolu çocuğundaki sadakat ve temiz yürekten etkilenmiştir Cahit Sıtkı…
    Zaman zaman karşısına alıp dertleşir ve bu Anadolu çocuğunun ruhunda gizli şeyleri keşfeder…
    Akşamları rakı sofrası kurup en güzel kızartma ve mezeleri hazırlar Abbas… Aralarındaki duygu bağları güçlenir. Böyle bir keyif geçesi akşamında alkollü Cahit Sıtkı sorar;

    -Sen İstanbul ‘ u bilir misin Abbas?
    -Bilir komutan.
    -Orda bir Beşiktaş var bilir misin?
    -Bilir komutan! Ben orda acemi birlikteydim.
    -Orda benim bir sevgilim var. Sen bana kaçırıp onu getirir misin?
    -Elbet komutan!

    Sabah olur Cahit Sıtkı bakar ki. Abbas yeni asker kıyafetleri giymiş, tıraş olmuş hazırlanmış.

    Cahit Sıtkı sorar;
    -Hayırdır Abbas neden böyle hazırlık yaptın?
    -Ben istanbul ‘a gidecek komutan!
    -Ne yapacaksın sen İstanbul ‘da?
    -Sen söyledi bana. Ben gidecek sana Sevgiliyi getirecek!

    Gözlerindeki hüznü ve gözyaşlarını gizlemek istercesine arkasını dönüp kapıyı çarpar ve çıkıp gider Cahit Sıtkı…
    Fakat bu mert askerin, yüreği sevgi dolu Anadolu çocuğunun samimiyeti ve sıcaklığından duygulanır.
    Akşam olur. Ağaç altında rakı sofrası kurdurur ve Abbas ‘ı karşısına oturtur. Birlikte yer içerler ve Cahit Sıtkı o meşhur şiirini kaleme döker!……

    Haydi abbas, vakit tamam;
    Akşam diyordun işte oldu akşam.
    Kur bakalım çilingir soframızı;
    Dinsin artık bu kalp ağrısı.
    Şu ağacın gölgesinde olsun;
    Tam kenarında havuzun.
    Aya haber Sal çıksın bu gece;
    Görünsün şöyle gönlümce.
    Bas kırbacı sihirli seccadeye,
    Göster hükmettiğini mesafeye
    Ve zamana.
    Katıp tozu dumanı,
    Var git,
    Böyle ferman etti Cahit,
    Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş ‘ tan;
    Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan
  • Türkiye Doğulu bir ülke görünümünden çıkıyordu. Çarşaflı sayısı çok azalmış, entarili, fesli erkek kalmamıştı. Sarığı da yalnız görevlerini yaparken din görevlileri takıyorlardı. Köçeklik sona ermiş, sapıklık gözden kaybolmuştu. Sarkıntılık, laf atma gibi alışkanlıklar azalıyordu. O çekingen, korkak kadınların yerini çantasını, şemsiyesini yılışığın kafasına indiren özgür, kişilikli kadınlar almıştı. İstanbul'da ve İzmir'de, deniz kıyılarında ailece gidilebilecek birçok lokanta, çayhane, gazino açılmıştı. Artık kıyılarda aileler birarada güle eğlene, el ele, kol kola dolaşabiliyorlardı. Anadolu'da bazı şehirlerde denize bakan yamaçlarda ya da dere kenarlarındaki ağaç altlarında kadınlar yazları altlarına hasır ya da kilim sererek oturabilmeye, sohbet etmeye başladılar. Çocuklar doğayla arkadaş oldular. Erkekler saygı gösterip yaklaşmıyorlardı. Eskiden olsa, ahlak zorbaları, 'haydi evinize! ' diye hepsini kovalarlardı. Ya da beş adım ötede oturur, kadınları kaçırana kadar göz hapsine alırlardı. Ahlak zorbalığı, toplum baskısı hayli azalmıştı. Bu şehirlere yakında başka şehirlerde katılacaktı. 
    Büyük şehirlerde ana caddeler hava kararınca iyice aydınlatılıyordu. Gece olunca şehirlerin üzerine kapanan mezarlık karanlığı, ölü sessizliği giderek yok oluyordu.