• 779 syf.
    ·2 günde·10/10
    Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
    gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
    onunla ben
    hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
    bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık
    .(Münacaat’tan… İsmet Özel)

    “İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz.
    Peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem, her bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar büyük imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim.
    Varımı yoğumu sadaka olarak dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmasa, bunun bana hiçbir yararı olmaz.
    Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez.
    Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz.
    Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir.
    Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır.
    Sevgi asla son bulmaz. Ama peygamberlikler ortadan kalkacak, diller sona erecek, bilgi ortadan kalkacaktır.
    Çünkü bilgimiz de peygamberliğimiz de sınırlıdır.
    Ne var ki, yetkin olan geldiğinde sınırlı olan ortadan kalkacaktır.
    Çocukken çocuk gibi konuşur, çocuk gibi anlar, çocuk gibi düşünürdüm. Yetişkin biri olunca çocukça davranışları bıraktım.
    Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim.
    İşte kalıcı olan üç şey vardır: İman, umut, sevgi. Bunların en üstünü de sevgidir.”(Korintliler 13)

    Son Sahne ve Başlangıç
    Karanlık bir oda… İki âşık… Aşklarının mahiyetleri ateşle deniz kadar birbirinden farklı iki âşık. Hayat ateşleri sönmüş ve sönen mumun etrafında şaşkınlaşan pervaneler gibi yapayalnız kalakalmışlar. Hayatların maksadının yok olması boşluklarını ortaya çıkarmış kalplerinin. Birinin boşluğunu diğeri dolduruyor artık. Her ân sonsuz kadar uzun… Birazdan boşalacak merhamet damlalarını biriktiren bulutlar gibi kalpleri. Birisinin okyanus kadar derin ve geniş kalbi herkesi sevmeye teşne; diğeri, aşk ateşini merkezileştirmesiyle çılgın. Birisi sevginin ve aşkın imanına sahip; diğeri aşk ve tutku ateşinden imanını kaybetmiş.
    Birbirlerine ışık yılları kadar uzak olan iki âşık, bir gözyaşı damlasında birbirlerinde eriyecekler birazdan. İnsanın, en üstün varoluş hâli ile en aşağı hâlleri bir potada eriyecek. Sönen mumun etrafında oluşan sonsuz manevi hâl, en aşağıdaki ile en üsttekini bir noktada birleştirecek.
    Dostoyevski’nin büyük romanı Budala’daki Rogojin ile Prens Mişkin’dir sözünü ettiğimiz iki âşık... Mişkin, Korintliler’de bahsedilen sevginin ete kemiğe bürünmüş hâlidir adeta. Rogojin ise bir tutkun. Her ikisi aşkın değişik hâllerinin yalın hale indirgenemeyen engin karmaşıklığına sahiptir. Bu karmaşıklığı anlamak için Zweig’in Dostoyevski üzerine incelemesinde yaptığı türden indirgemelere başvurulur zaman zaman. Zweig, Dostoyevski incelemesinde(*) Dostoyevski’nin gerek kendisi, gerek de eserlerinin çok katmanlı yapısını oldukça derin analiz edebilmesine rağmen, kimi yerlerde bu türden indirgemelere başvurmadan edemiyor. Zira teşbih ile tenzihin birbirinden son derece ayrı olduğu bir medeniyet içinden bakıyor Dostoyevski’ye. Aşktaki tevhidin, en aşağıdakini en üstteki ile cem edeceğinin farkında elbette. Dostoyevski’nin çamurlar içinden mücevherler çıkardığının da bilincinde. Ancak en aşağıdaki ile en yukarıdakini, birliğin kapsayıcılığı içinde değil ama oluşun nihilizmi içinde aynileştirmeden de edemiyor. Üstelik Dostoyevski’nin de hiçbir ayrım yapmadan böyle yaptığını sanıyor. Hâlbuki aşk, o son bölümdeki bir gözyaşı damlasından ibaret bir ân’da dahi olsa, teşbih ile tenzihi cem eder ve en aşağıdakini en üste taşır.
    Rogojin’in Mişkin ile birlikte, Filipovna’nın cesedi başında geçirdiği gecede olan tam da budur. Zweig, Dostoyevski’nin verdiği “psikopatça mekanik” ayrıntıların kendi tezini desteklediğini düşünür. Ama olan bu değildir Dostoyevski’de. O ayrıntılar, manevi ortamı dağıtmak için değil; tam tersi bir amaçla ve belki de sezgisel olarak, maneviyatın, aşkın maneviyatının ve aktığı o yüksekliğin yanında başka her şeyin değersizleştiğinin iması olarak sunulurlar. Romanın başından sonuna kadar nefsinin tutkunu olarak görünen ve aşkını “elde etmek” için öldürecek kadar fütursuzlaşabilen Rogojin, döktüğü gözyaşı damlalarıyla temizlenir. Aşkı tam o anda anlam bulur. Her şeyi adeta manevi bir ilham gibi anlayan Mişkin, o yüzden öper Rogojin’in gözyaşı damlalarını. Onun temizlenmesine bir hediye olarak…
    Zweig, Nastasya Filipovna’nın Rogojin’i cinsel tutkuyla, Mişkin’i ise manevi bir sevgiyle sevdiğini söylerken tam olarak hakikati belirtmiyor aslında. Rogojin’in Nastasya Filipovna’yı sevmesinde ve peşinden delicesine koşmasında herhangi bir cinsel imaya rastlanmaz. Filipovna’nın Rogojin’e kaçmalarında da… Evet, birbirlerine nefslerinin alt basamaklarından sesleniyor gibi görünüyordur her ikisi de. Ama bu seslenişte bile çok daha yüksek bir şeylerin içten içe duyulan bir tınısı vardır. Filipovna’nın Mişkin’e olan sevgisi manevidir evet. Ama Mişkin’in Filipovna’ya olan sevgisi bambaşka bir şeydir. Aglaya’ya olan aşkı ile Filipovna’ya sevgisi farklıdır Mişkin’in.
    Zweig’in sözünü ettiğimiz incelemesinde dediği gibi, Dostoyevski, sevgiyi ve aşkı, diğer tüm duygular gibi parçalarına böler ve her parça yeniden bölünür. Hiçbir duygu tek parçalı halde herhangi bir karakterde tümüyle temsil edilmez. Ancak Zweig’in bu parçalanmadan bir birleşme çıkarmadığını belirtmeliyiz. Tam tersi bir şekilde Dostoyevski eserlerinin, tümüyle çılgınca bölünme, parçalanma ve ârafta salınmasından ibaret olduğunu iddia eder Zweig. İyinin, yücenin içinde bayağılık, kötülük; kötülüğün içinde iyinin ve yücenin bulunmasıdır Dostoyevski’yi diğer tüm romancılardan ayıran. Ancak Zweig, diğer Batılı Dostoyevski eleştirmenlerinden bariz ayrılmasına rağmen, bir noktada onlarla benzeşir. Dostoyevski’yi aynı zeminde zikzaklar çizerek, iyiden kötüye, aşağıdan yukarıya ve kötüden iyiye, yukarıdan aşağıya amaçsızca dolaşır halde kurgular. Dostoyevski bir manevi sükûn noktası aramıyordur ona göre. Hakikat diye bir şeyin peşinde de değildir ona göre…
    Bu bakış, az önce sözünü ettiğimiz bir medeniyet içinden bakmanın sorunlarını içinde barındırır. Dostoyevski, tüm romanlarında kötülüğün içinde iyiyi; güzelin içinde çirkini arar da arar. Hiçbir yerde bir sükûn noktası bulamıyor görünür. Ancak bu görüntü sadece bir düzeyden bakınca öyledir. Biraz farklı bir perspektiften bakınca Dostoyevski’nin aynı düzlemde aşağı yukarı salındığını değil, adeta helezonlar çizdiğini görürüz. Dostoyevski her eserinde ve tüm eserleri düşünüldüğünde tüm hayatında, o helezonlar üzerinde hareket eder. Bir sonraki dönüş, bir öncekinin üstündedir muhakkak. Ve döne döne yükselir Dostoyevski. Zweig’in, yükselme ve düşüşleri, genel yükselmeden bağımsız ele alması, onun, Dostoyevski’nin hakîm özelliğini anlamak yönünde, kendi medeniyeti içinden bakmanın kimi eksikliklerini taşıdığını gösterir. Dostoyevski romanı, helezonlar çizerek Alyoşa’nın o müthiş zirvesinde bitirir serencamını. Budala’daki gelişim bile aynı yöndedir. Rogojin çok aşağılardan başlar dönmeye. Ama döne döne, öldürmenin çukurundan Mişkin’in yücelerinde bulur kendini, bir gözyaşı ânının sonsuzluğunda… “Sükûn yoktur ve öyle bir arayış da olmamıştır” demek, nihilizme hakikat payesi veren bir gelenek içinden yorumlamakla ilgilidir.
    Budala’nın son sahnesi, hem Dostoyevski poetikasını anlamak için bir başlangıç, hem de tüm köklerin birleştiği köke yönelik tefekkür etmenin bir çıkış yolu olabilir. Dostoyevski, Zweig’in, onu çılgın ve amaçsızca devinen bir romancı olarak göstermesine rağmen, “yukarıya” tutunmak için acı içinde merdiven atmaya çalışan bir şairdir. Tutunamaması bir şey değiştirmez. Merdiven atmaktan hiç vazgeçmez. Her seferinde biraz daha yukarı atar ve tutunmaya biraz daha yaklaşır o. Onun ruh sarraflığı Zweig gibi yazarların, onu bir psikolog olarak tanımlamasına, hatta “yeni psikoloji”nin başlangıcı olarak görmelerine sebep olmuşsa da, Dostoyevski’nin psikologluğu, onun, nefs-ilminin hikmetlerini sezgisel olarak kavrayan şairliği yanında çok önemli değildir.
    “…kahramanlarının her biri, bir kuyunun derinliklerin inercesine, bizi insanlığın şeytanî uçurumlarına doğru götürmekte, düşüncesinin en ufak bir kanat çarpması ise Tanrı’nın yüzüne dokunup geçmektedir.”(1)
    Zweig, Dostoyevski’nin, karanlık kuyulardan Tanrı katına çıkan yükselme ve düşüşlerini elbette bir şair keskinliğinde tespit eder. Ancak onun yorumundaki hata, aynen Batılı çoğu Nietzsche yorumcusundaki hatalara benzer. Gidip gelişleri, velâkin yokluğu ve oluşu kutsayan bir nihilizmin yorumudur tüm bunlar. Hâlbuki ne Nietzsche, ne de Dostoyevski, nihilizmin içinde rahat değillerdir. Dönüşleri bir hakikat arayıcısının dönüşüdür. “Hakikat yönünde bir derdi yoktur” yorumu Dostoyevski’den çok azını kavramak olacaktır.
    Budala’nın son sahnesindeki durum, Zweig’dan alıntıladığımız cümlelerden hareketle söylersek, kuyunun en derinlerinden ve şeytanî uçurumlarından Tanrı’nın yüzüne dokunup geçmek gibi midir? En derin şeytanî uçurumlardan geçmek, kuyuların derinliklerine inmek evet… Ama Tanrı’nın yüzüne dokunup geçmek değil, Tanrısal olanda kalmaktır bu büyük şairin amacı. Bir dokunup geçmek değil, oralara kadar yükselmek. Dostoyevski’nin, hırsızlarda, katillerde, velâkin en aşağılık görünen insanlarda bulduğu yücelikler, onun, insana, esfel-i sâfilîn’e atılmış bir varlık olarak ahsen-i takvîm’den haber vermek için gösterdiği çaba anlamına gelir. Günahkârlarla özellikle ilgilenir o. Rogojin’in Mişkin yanında daha silik görünmesi, ya da Filipovna’nın Aglaya yanında kusurlarının çokluğu, onların önemini azaltmaz. Günahlarının kefareti olan acı çekme yoluyla yükseltmek, Dostoyevski’nin en önemli özelliğidir. Filipovna kendi günahlarının farkındadır ve Mişkin’le her karşılaşmasında, günahlarının acısını daha derinden hisseder. Ve bu acı, ona, fedakârlık ve sevdiği için kurban olmak anlamına gelebilecek büyük bir duyguyu öğretir. Günahın büyüklüğünün verdiği acı ve acıdan duyulan kefaret ve kurban olma isteği… Ancak bu günah, acı ve kefaret döngüsü Zweig’in belirttiği gibi, sürekli yatay bir zeminde hareket etmez. Zweig’in iddiasının aksine sürekli bir günah işleme hâli ve acı ve kefaretin sonunda aynı düzlemde aynı günahın tekrarı söz konusu değildir Dostoyevski’de. Helezon üzerinde dönülür günah-acı-kefaret üçlemesi yardımıyla. Ama bir sonraki dönüş, öncekinin üstündedir. Nastasya Filipovna’nın kefareti, günahlarının acısı olarak fedakârlık ve kendine daha en baştan layık gördüğü öldürülmektir belki de. Aynı öldürme eylemi, Rogojin ile Filipovna’yı helezonun ters yönlerinde hareket ettirir. Ama o helezonda Rogojin’in cinayet işleyeceğini, tüm ayrıntılarıyla adeta sezen Mişkin de vardır. Bu üçlü helezon, bir noktada, Budala’nın sonundaki o olağanüstü manevi atmosferde sonlanır. Kefaret tamamlanmış, Rogojin gözyaşlarıyla erittiği kalbini Mişkin’in yücelerine teslim etmiş; Filipovna, ölerek iki aşığın yükselmesine vesile olmuştur…
    Ân’ın önemi…
    Zweig’in Dostoyevski incelemesinde bizim de önemsediğimiz çok önemli bir tespiti vardır: “Bir dönüm noktası teşkil eden olaylar, hiçbir hazırlık safhası olmaksızın, bir anda olup biter; on veya yirmi saniyelik bir coşkunluk ya da kendinden geçme hâli ve sonra tam bir yıkılış bütün kaderini belirlemektedir; tıpkı sara nöbetleri gibi: Bir anlık kendinden geçme ve sonra korkunç bir yıkılma. Her türlü coşkunluk ya da kendinden geçme halinin arkasında ağır bir darbe yemiş olan duyarlılığın uğursuz alacakaranlığı fark edilmekte ve kapkara bir bulutun içerisinde öldürücü bir şimşeğin çakmak üzere olduğu hissedilmektedir.”(2)
    Dostoyevski kahramanları, adeta mistik bir ilhamla aydınlanmış gibi, ân içinde sonsuza yaklaşırlar. O bir ân, sonsuzun içinden süzülüp gelen o kutlu bilgi, insanın hayatı boyunca elde edebileceği tüm bilgilerden değerlidir. Mişkin’in, birkaç saniyede söylenip biten bir sözü ve bakışı üzerine Nastasya Filipovna’nın hayatının değişmesi gibi... O ân’da Filipovna, insanlara göstermek istediği maskelerinin hepsinden kurtulur ve çırılçıplak hisseder kendini. Adeta ruhunu bilmiştir Mişkin: “Niçin böyle yapıyorsunuz. Siz, görünmek istediğiniz bu insan değilsiniz”… Hâlbuki Mişkin tanımıyordur Filipovna’yı, o zamana kadar görmemiştir de. Ama yüzündeki acıyı daha ilk anda hissetmiştir. “… Ben bir hiçim. Sizse acı çekmiş ve korkunç bir cehennemden tertemiz çıkmış birisiniz. Bu az şey değildir.”
    Acı çekmek ve korkunç bir cehennemden tertemiz çıkmak… Hiç cehennem görmemiş olmakla cehennemden tertemiz çıkmak arasında fark gözetir Dostoyevski. Aynı, kendi hayatında yaşadığı cehennemden kurtulmasının hayatını değiştirmesi gibi… İdam mahkûmu olan Dostoyevski’nin son anda Çar’ın emriyle kurtulması, adeta, onun tüm romanlarının altında akan nehir olmuştur. O, tüm romanlarını idam mahkûmu bir adamın son anlarındaki hisleriyle yazar. Ölümle yüzleşmeden hayatın farkına varılamayacağını bilen hakîmler gibidir o. Hz. İlyas’ın (a.s.)indiği cehennemlerden Hz. İdris’in (a.s.) çıktığı yücelere yollar olduğunu adeta mistik bir ilhamla bilir. Hz. İlyas’la, Hz. İdris’in “birlikteliğinin” hikmetini buluruz Dostoyevski’de. Mişkin’in Filipovna’ya söylediği sözler, kadının içindeki İdris’i ortaya çıkarır. O âna kadar İlyas gibidir ve Hızır’ını arıyordur Filipovna. Mişkin’in Hızır’ı olduğunun farkına varmasıdır onu tepeden tırnağa değiştiren…
    Dostoyevski’nin asıl büyüklüğü tam da buradadır. Nastasya Filipovna’nın, korkunç acılar çekmiş bu “düşmüş” kadının içindeki yüksekliği bütün karmaşıklığı içindeki tertemiz sadeliği ile ancak Dostoyevski ortaya çıkarabilirdi. Hem de hiçbir yol işareti vermeden… Suç ve Ceza’daki Sonya’da bir Meryem yatması gibidir Nastasya Filipovna’nın hâli. Neden sevdiği halde Mişkin’den kaçıyordur ve neden aşağıladığı halde her seferinde Rogojin’e geri dönüyordur o? Ve neden adeta bir vasiyet gibi, Mişkin’i Aglaya’ya teslim eder? Ve Aglaya ile tartıştığı o gecede, Filipovna’nın içinde neler olmuştur ki fedakârlığından vazgeçip Aglaya’ya emanet etmek istediği sevdiğini geri istemiştir? Ve neden öldürüleceğini bile bile Mişkin’le evleneceği gün Rogojin’e kaçmıştır yine?
    Zweig’e göre Dostoyevski’nin poetikasının asıl unsuru “duymak”tır. Yani ona göre, Dostoyevski, duyarak, kelimeleri işiterek karakterlerini var eder. Gerçekten de Dostoyevski, karakterlerini, mesela Tolstoy gibi, görsel yönleriyle uzun uzadıya anlatmaz. Onlar, Zweig’in dediği gibi konuşmaya başladıklarında, zihnimizde oluştururlar kendilerini. Ve bu oluşma hâli, yine ân içinde adeta bir şimşek hızıyla gerçekleşir. Nastasya Filipovna, Mişkin’in “Bu siz değilsiniz...” sözlerine karşılık, döktüğü iki damla gözyaşı ve sonrasında dönüp Ganya’nın annesinin ellerini öperek “Haklı, bu ben değilim” diyen kişidir tümüyle. Tam o ân, Filipovna’nın portresi zihnimizde tüm ayrıntılarıyla görünür olur. Tüm hâlleriyle bu küçücük ân içinde oluşur kalbimizde. O âna kadar sadece “çok güzel” olduğunu bildiğimiz Filipovna’nın yatay boyutlarına dikey bir boyut daha eklenir ve zihnimizde çok boyutlu hâle gelir o.
    Ân, Dostoyevski’de ebediyeti yüreğinde barındırır. Kelimelerin ve duymanın da ötesinde bir şeyler vardır o ân içinde. Çerçöpün içinden ayıklanacak bir şeyler. Samanlar içinde aranan mücevher gibidir “duyulacak” olanın seçilmesi. Bu seçme işlemi, Dostoyevski romanlarını asıl zor yapan şeydir. Zira birkaç boyutu ve perspektifi olan ve devamlı değişen bir yapıya bakmak gibidir onun romanları. Nerden, ne zaman ve nasıl bir ruh hâliyle baktığımıza ve medeniyet birikimimize göre şekillendirir kendini. Budala’yı ilk okumalarımızda, Zweig’in yaptığı gibi, Rogojin’i şehvet düşkünü ve nefsinin kurbanı bir insan olarak görebiliriz. Ancak sonraki okumalarımız, Rogojin’in daha önce göremediğimiz yönlerini açığa çıkarır. O da, aynı Filipovna gibi, sonunun ölme/öldürme olacağını bile bile aşkı ve tutkusu için kendini kurban edenlerdendir aslında. O son anda, gözyaşları içinde teslim olduğu sükûnet ve atladığı deliliğin şefkatli kucağı, ancak biraz daha derinden bakınca anlamını açar. Mişkin’le Rogojin’in o son andaki birlikteliği romanın aktığı okyanustur. O okyanusu anlamlandıramadan Budala’dan pek fazla şey anlaşılamaz.
    Her noktası birbirine bağlı ağ…
    Mişkin’in, Aglaya ve Nastasya Filipovna’ya hissettikleri arasında fark vardır. Aşkın ve sevginin değişik türden görünümleri bu iki sevgi türünde ortaya çıkar. Ama bu sevginin mahiyetini, Dostoyevski’nin, romanlarında bir örümceğin ağını kurduğu hassasiyetle kurduğu bağları anlayamadan kavrayabilmek zordur.
    “Deli o…” Mişkin, Nastasya Filipovna’ya kötü sözler söyleyen Aglaya’ya söyler bu sözleri. Filipovna, acılar ve aşağılanmalar içinde biridir ona göre. Ve onca insan arasında Filipovna’nın yüreğinin uçurumlarını ve engin yüksekliklerini bir tek o anlar. Aynen İsviçre’de hastanede tedavi görürken yaşadığı köyde herkes tarafından aşağılanan kıza gösterdiği şefkat gibidir Mişkin’in Filipovna’ya sevgisi. O köydeki zavallı kızı, annesi dâhil herkes aşağılarken, şefkatle yaklaşmış ve kızın onca aşağılama içinde bir vaha gibi sığındığı liman olmuştur Mişkin. Ve bir başka yaralı yürek, acılar içinde kıvanırken, fedakârlıktan başka yapacağı bir şey kalmamış kadın, Mişkin’e, benzer bir susuzlukla sarılır. Filipovna’nın fedakârlığı ve çektiği engin acılar, onun için günahlarının kefareti olduğu kadar, bir aşk hâlinin çıktısı olur zamanla. Aşkına “layık olmanın” tek yolu da ondan vazgeçmenin fedakârlığına sahip olmaktır. İç içe girmiş ve çoğunlukla çelişir görünen duygular ve her bir duygusal gerilimde bir üst kademeye atlama hâli, Dostoyevski’nin romanda kurduğu ağın temel özelliğidir.
    Budala’daki bağlantılardan birisi de Hans Holbein’in Hz. İsa’nın Cesedi tablosudur. Dostoyevski, bu tablo aracılığıyla Rogojin ve Mişkin’in sevgi ve aşkları arasındaki farkları ifşa eder adeta.
    “‘Sana ne zamandır sormak istediğim bir şey var, Lev Nikolayeviç. Tanrı’ya inanır mısın?’
    ‘Ne tuhaf bir soru bu böyle. Ve… Bakışların ne tuhaf.’ dedi Prens.
    Rogojin sorusunu unutmuş gibi susup bir süre resme baktıktan sonra ‘Bu tabloyu seyretmeyi severim.’ diye mırıldandı.
    Prens sanki ani bir ilhamın etkisiyle:
    ‘O tablo… O tablo insanı dinden çıkarabilir’ dedi.
    Rogojin de hemen onayladı onu:
    ‘Çıkardı bile’ “ (3)

    Tablo Hz. İsa’yı çarmıhtan hemen indirildikten sonra elleri ve yüzü morarmış halde, adeta sefil bir şekilde göstermektedir. Sefilliğin, çöplüğün içinde tanrısal olanı arayan Dostoyevski, bu tablo aracılığıyla insan olarak Hz. İsa’yı “Tanrısal olanla ilgili olan Hz. İsa”nın karşısına koyar ve iki seçenek koyar insanın karşısına. Ya Rogojin gibi imanını kaybedecek, ya da Mişkin gibi insanî olan içinde tanrısal olanı bulacaktır. Rogojin’le Mişkin’in aşkları arasındaki fark da temelde bundan kaynaklanır. Rogojin’in yukarıyla bağlarını koparması, onun aşk ve tutkusunu uçuruma kadar götürür. Sınırları zorlar Rogojin’le Dostoyevski. Mişkin ise, yukarı ile bağını her daim sağlam tutar. Aynen Alyoşa Karamazof gibi… Ve bu inanç, alıntıladığımız İncil ayetlerinde (Korintliler 13) olduğu gibi sevgi ile imanı ve umudu bir arada tutar. Bunlardan birisinin koptuğu noktada “her şey mubah hâle gelir”. Rogojin’in engel olunamayan kopuşu, bununla ilgilidir. İmanın koptuğu ortamda sevgi, dizginlenemez bir öldürme tutkusuna dönüşür…
    Ancak Zweig’in incelemesinde belirttiğinin aksine, Tanrıya iman veya inanmamak meselesi bir doğrusallık taşımaz Dostoyevski’de. Varlık içinde yokluk, yokluk içinde varlık, kötülük içinde iyilik bulunduğu gibi, Tanrının yokluğu ve varlığı arasında da bağlar vardır Dostoyevski’nin kurduğu ağ üzerinde. Ama Zweig’in zannettiği gibi o ağ üzerindeki her şey serbestçe ve amaçsızca salınmaz. İnançsızlıkta inanç, inançta inançsızlık görünmesi, daha önce de belirttiğimiz gibi bir yatay düzlemde gerçekleşmez.
    “Ey iman edenler, iman ediniz…”
    Kuran’ı Kerim’den yukarıda alıntıladığımız ayetler Zweig’in anlamakta zorlandığı bu iç içe geçmişliği anlamamız yönünde yol gösterici olabilir. İman, tek bir katman ve ölçekte sonlandırılabilen bir şey değil, aynen helezon gibi yükselen bir durum arz eder. Bu helezon her bir düzeyinde bir alt düzeyin imanından yüksek bir takva mertebesi taşırken, bir yukarıdakine ulaşmak yönünde bir susuzluk barındırır içinde. İbn Arabî’nin İbn Rüşd’e verdiği cevabındaki “evet ve hayır birlikteliği” gibidir Dostoyevski’nin çıktığı helezonlar. Hem “evet” hem “hayır”… Bu helezonda “evet” ile “hayır” her zaman iç içedir. Bir düzeydeki “evet”, öteki düzeyin “hayır”ını bünyesinde barındırır. O “hayır”a bir üst düzeyde verilen “evet” cevabı o düzeyin de üstünde bir başka “hayır”ı doğurur. İnsan, imanını asla tam göremez. Tam göremediği ve hakikati tüm unsurlarıyla elinde tutamadığı için bulunduğu konumdaki durumuna şüpheyle bakar. Bu sonsuz bir yükseliş arzusudur. Dostoyeski’nin inanan karakterlerinin, kimi zaman inanç krizine girmesi, onların bulundukları düzeydeki “kefeni yırtıp” bir üst düzeyde yeniden doğmaya yönelik bitmek tükenmek bilmez iştiyaklarından kaynaklanır. İmanı olmayanlarının içindeyse, bir ân içinde filizlenip kocaman bir ağaç olabilecek inanma potansiyeli vardır. Zweig’in manevi atmosferin gitmesi olarak yorumladığı o son gecede olan, Zweig’in iddia ettiğini tam tersidir. Rogojin, o son noktada Mişkin’in imanına ve aşkının hakikatine yöneldiği için gözyaşı döker ve Mişkin bu sebeple onun gözyaşlarını şefkatle öper… “Sarhoş ve zayıf kalplerin neler gizlediğini bir Tanrı bilir!”
    “İlk kez çocuğunun kendisine gülümsediğini gören bir ananın sevinci, gökyüzünden yere baktığında bir günahkârın bütün içtenliğiyle kendisine duaya durduğunu gören Tanrı’nın sevincine benzer”(4)
    Günahları yüzünden acı çeken ve kefaretini ödemeye razı olan insanlardır Dostoyevski’nin kahramanları. Onlar, derin uçurumlar üzerinden atlar, düşer, tekrar çıkar ve tekrar büyük bir tutkuyla atlarlar. Her günah, acı ve kefaretin bir üst boyutuyla tanıştırır insanı. Rogojin’in Nastasya Filipovna’yı öldürmesi ve bu en büyük günahı sonrası en derin acılarla yüzleşip, en yüce duyguları keşfetmesi bundandır. Uçurumun derinliği, çıkılacak yüksekliği de belirler. Ama bu, Zweig’in iddia ettiği gibi kesintisiz bir süreç ve “birliğin” hiçbir zaman yeğlenmemesi değil, çıkılacak yüksekliğin çok olmasından kaynaklanan bir titreşim hâlidir. Mişkin, Alyoşa, Zosima Dede bu titreşim hâlinden birliğin sükûtuna varabilmeleriyle, Dostoyevski’nin, sükûta olan bitmek tükenmek bilmez arayışını temsil ederler.
    Sara ve hakikatin anlık görünümleri
    Dostoyevski romanlarının en yüksek manevi anları, adeta bir sara krizinde yazılmış gibidir. Sara, Dostoyevski için kutsal bir hastalık, insanın normal zamanlarda anlayamayacağı hakikatlerin bir anda sır gibi kendini ifşa ettiği bir şey olarak hediye gibidir onun için.
    “Bunun gerçekten ‘güzellik ve ibadet’, gerçekten ‘yaşamın en yüksek sentezi’ olduğundan en küçük bir kuşkusu yoktu, olamazdı da. O anda, esrar, afyon ve şarap gibi bilinci bulandıran, ruhu çarpıtan şeyler alındığında görülebilecek türden gerçek dışı, anormal hayaller değildi gördüğü. Hastalık hâli geçtikten sonra son derece sağlıklı değerlendirmede bulunabiliyordu o ana dair. Şiddetle kendini fark etme, kendini şiddetle algılama süreci olarak tanımlanabilirdi belki o ân… ‘Bu ân bütün bir hayata değer’ diyebildiğine göre, bunun doğru olduğuna, o ânın tek başına bir hayata değdiğine kuşku yoktu. Yine de çıkarsamasını diyalektik açıdan savunmuyordu. Ahmaklık, ruhun karanlığa gömülmesi, budalalık, o ‘yüceler yücesi ân’ın, o ‘doruk ânı’nın pırıltılı sonuçları olarak önündeydiler… ‘O ân’ demişti bir gün Rogojin’e Moskova’dayken olağan görüşmelerinden birinde ‘o ân, artık zaman olmayacak’ sözleri benim için anlaşılmaz olmaktan çıkıyor, tümüyle açık, duru bir niteliğe kavuşuyor… ‘Herhalde saralı Muhammed de, devrilen testideki suyun bile tümüyle boşalamadığı bu ân içinde göğe yükselip Tanrı’nın katını ziyaret etti…”(5)
    Yukarıdaki alıntılar, Zweig gibi Dostoyevski’yi hemen hemen anlamaya çok yaklaşmış olan oldukça değerli yazarlar da dâhil olmak üzere, Batılı düşünürlerin anlayabildiği ile anlayamadığı Dostoyevski’nin görünümünün ipuçlarını verdiği için önemlidir. Dostoyevski, kutsal bir sara nöbetine dışardan bakan bir ruh hâliyle anlaşılamaz. “O ân, artık zaman olmayacak” sözleri, onun poetikasının ana çizgisini verir. Kutsal anlar üzerinde yükselir Dostoyevski. Bu anlar kimi zaman bir çöplüğün, izbe bir evin içinde, kimi zaman bir hırsızın günahına kefareti olarak kendisini aşağılamasında, kimi zaman dökülen iki damla gözyaşındadır. Bu anlarda, artık bildik anlamda zaman yok, ebediyet vardır. Hakikat arayışının tüm boyutlarıyla anlaşılması bu anların onun poetikasındaki mahiyetini anlamaktan geçer. İdam sehpasındaki bir adam, sara krizinin tam ortasındaki bir insan… Şair ve hakîm Dostoyevski budur… Ve onun salınımlarını, çılgınca baş döndürücü dönüşümlerini, iyiyle kötünün iç içe geçtiği hakikatin görünümlerini, Dostoyevski’yi anlamaya çalışan yazarların kahir ekseriyeti (Zweig da kısmen dâhildir buna) yanlış anlarlar. Onun “sara hâlini” ahmaklık, ruhun karanlığa gömülmesi, budalalık olarak görüyorlardı belki de. Ya da kötülüğe veya bir yerde sükûn içinde kalamayan nihilizme övgü… Ama aslında o ân’lar “Yüceler Yücesi”nin peşinde yüceler yücesi anlardı.
    “Dostoyevski’nin sırrı budur işte; Tanrı’ya ihtiyaç duymakta, ama ona ulaşamamaktadır; bazen onunla birleştiğini sanmaktadır; büyük bir coşkunluk kaplamaktadır benliğini. Aynı anda inkâr etme ihtiyacı onu tekrar yere vurmaktadır” (6)
    Zweig’in yukarıdaki yorumları bir perspektiften bakınca doğru, ama bir başka açıdan yanlıştır. Onun “kutsal sara krizine” dışardan bakan ve krizini “budalalık” ve “geçici sarhoşluk” olarak gören bir bakışın daha derin bir versiyonudur bu bakış. Hâlbuki nefs bilgisinden haberdar olan bir kişi, onun bu salınımlarını, yukarı tırmanan ve her durakta vardığı yerden mutmain olmayıp biraz daha tırmanmaya duyduğu aşkla, acılar içinde tekrar tırmanmaya başlayan olan birisi olarak tanımlardı Dostoyevski’yi. Ama mutmain olunan mevkie doğru helezonik bir yürüyüş vardır her halükarda.
    Zweig, Dostoyevski’yi ve onun tüm eserini Sisyphos’un macerası gibi görür. Tepeye kadar bin bir zorlukla taşıdığı kocaman kayayla tekrar aşağı düşen ve tekrar en baştan başlayan Sisyphos’un… Hâlbuki Dostoyevski ve onun eseri Sisyphos değil, Mantık-ut Tayr’ın kuşları gibidir. Her vadide farklı bir düşme ve yükselme mevcuttur. Ama artık eski vadinin düşmeleri sözkonusu değildir erişilen yeni menzilde. Her düşme ve yükselme o vadinin mahiyetini de bünyesinde taşır. Görünümleri, amaçları ve erişebilecekleri menziller de farklıdır.
    Aglaya(Aglea) ve Nastasya Filipovna…
    Aglaya ile Nastasya Filipovna, yukarıda sözünü ettiğimiz yürüyüşün değişik mertebeleri olarak Mantık-ut Tayr’ın aşk yolundaki kuşlarındandır. Üstelik birbirine çok benzeyen iki kuş… Farkları, ikisinin farklı vadilerde olmalarından kaynaklanır. Ama yönelişleri aynı yöne doğrudur. Bu yüzden, günahlarından büyük acı duyan ve kendisini Mişkin’e layık görmeyen Filipovna, Mişkin’i adeta Aglaya’ya doğru iter. Zira Mişkin’in aşkına layık görüyordur onu. Kendisini olanca acımasızlığıyla aşağılarken, Aglaya’yı, günahlarına karşılık fedakârlık yapabileceği bir insan olarak kutsar. Gururla fedakârlık, kendini aşağılamayla manevi bir sığınak arayışından ibarettir adeta Nastasya Filipovna. Delicesine ruh hâllerinde salınımlarıyla Rogojin’e benzer. Aşkı için fedakârlık edebilmesiyle Mişkin’e… Rogojin’e âşık mıdır? Yoksa onu Mişkin’e zarar vermemek için ve kendisine benzediği için bir sığınak olarak mı görür? Ama Mişkin de başka tür bir sığınaktır onun için. Ama bunun Zweig’in iddia ettiği gibi cinsel dürtü-maneviyat ikilemiyle açıklanabilecek bir görünümü yoktur. Zira Filipovna, Rogojin’e o yönde bir umut veriyor görünmez. Filipovna ile Rogojin aynı vadinin farklı kuşlarıdır aslında. Filipovna’nın yönelimi fedakârlığıyla genellikle “yukarıya”, Rogojin’in yönelimi ise, elde etme ihtirasıyla genellikle “aşağıya” doğrudur.
    “Her an taşkın bir öfkeyle kendinden geçmiş gibi suçsuzum ben diye haykırıyor; başkalarının kurbanıyım, bir ahlâksızın, bir caninin kurbanıyım diye haykırıyor. Ama ne söylerse söylesin, söylediklerine ilkin kendisi inanmıyor; hatta tersine bütün yüreğiyle suçun kendisinde olduğuna inanıyor. Onu içinde bulunduğu bu karabasandan kurtarmak istediğimde öylesine acı çekmeye başlıyordu ki, o korkunç anları unutana dek yüreğimin bungunluğu dinmeyecek. Hiç geçmeyecek bir yara açıldı sanki yüreğimde. Benden niye kaçıyor biliyor musun? Kendisinin ne kadar bayağı biri olduğunu bana kanıtlamak için! Ama burada asıl dehşet verici olan şu: O bana bir şey kanıtlamak için kaçtığını sanıyor, ama asıl, ayıplı bir iş yapmak, daha sonra kendini ‘işte yeni bir bayağılığın daha… Ne kadar aşağılık bir yaratık olduğunu anla’ diye suçlamak için kaçıyor ve kendisi bunun farkında değil”(7)
    Nastasya Filipovna, Dostoyevski’nin en büyük karakterlerinden birisi olarak onun karakterlerinin ruhunda ve nefsinde yaşadıkları iç çatışmaları bütün boyutlarıyla içinde barındırır. Bir yanı devamlı aşağı çekerken, diğer yanı acı çekme isteği ve sonrasındaki fedakârlıklar aracılığıyla ödeyeceği kefaretle gönlünü bir nebze olsun sükûnete terk edebilmenin umuduyla yaşar Filipovna. Mişkin, Hz. İsa benzeri bir iyilik ve inanma timsali olarak, Filipovna’nın ruhundaki gitgelleri ve dayanılmaz acıyı yüreğinde en derinden hisseder. Bu yüzden, Filipovna’yı görünce içinde derin acılar oluşur. Adeta onu görmeye dayanamıyordur.
    Kendini aşağılamak için dayanılmaz bir arzu duymak! Dostoyevski karakterlerinin belki de en önemli özelliği budur. Ancak bu aşağılanma, içinde bir yükselme barındırır. Gururla aşağılanma daima iç içedir. Günahlarının farkına varmak ve günah aracılığıyla kurtuluşa ermek… Paradoks görünse de Dostoyevski gibi bir hakîm için paradoks değildir bu. Bulunulan her durum için “evet” ve “hayır” kelimelerini bağrında saklar Dostoyevski. Her “evet” bir “hayır” barındırırken; her “hayır” bir “evet”i doğurur. Nastasya Filipovna’nın derin çelişki olarak görünen durumu bu evet ve hayırlar arasındaki hiç tükenmeyen dönüşümdür. Bir yandan Mişkin’e âşıktır ve onun mutlu olmasını ister. Öte yandan, kendisi gibi günahkâr birisinin ona acıdan başka bir şey veremeyeceğini bilir ve fedakârlık ederek onu, mutlu olacağını düşündüğü Aglaya’ya doğru iter. Kendini ne kadar aşağılarsa, hem kendini hem de Mişkin’i “kendisinin ona layık olmadığına” o kadar inandırabilecektir. Âşık olduğunun âşık olduğuna da âşıktır o.
    Aglaya, Mişkin’in ruhunu ilk anda “tanıması” ve aşkın mucizesini yaşamasıyla Filipovna-Mişkin ilişkisinin tersi bir ilişkiye sahip Mişkin’le. Filipovna, özlediğini ve kendinde olmayanı bulduğu için Mişkin’e âşık. Aglaya ise, kendinde olanla Mişkin’de olanın müthiş uyumunu gördüğü için… Aglaya Filipovna gibi “düşerek yükselen” Dostoyevski karakterlerinden değil; Mişkin, Alyoşa, Zosima Dede gibi kendinde olanın fıtrî olarak yükselttiği karakterlerinden birisi. Nastasya Filipovna’nın düşman kardeşi gibi… Filipovna, yüreğinin derinliklerinde yaşadığı ve günah sonrası kefaret ve fedakârlığın zevk veren acısını yaşadığı için, düştüğü kadar yükselebilen birisi. Derinlikleri yüksekliklerinin kanıtı… Aglaya ise Filipovna’nın yüksekliklerine çıkmak için düşmeye muhtaç değil… Mişkin’in âşık olduğu kadın o. Ve “aşkını tek başına yaşayabilme gücü ve sır tutabilen gururuyla” en az Filipovna kadar önemli bir karakter. Diğer insanların budala olarak tanımladıkları Mişkin’in, onların düşlerinde bile görmeyecekleri bir akla, “asıl akla” sahip olduğunu, Mişkin’inkine benzer bir ilhamla gören birisi…
    Dostoyevski, hemen hemen tüm romanlarında birbirlerine düşman kardeşler kadar benzeyen karakterleri bir çatışma alanında bir araya getirir. Tüm taşların döküldüğü, nefsin en alt katmanlarıyla, insan ruhunun en yücelerinin kıvılcımlar hâlinde ardı ardına döküldüğü alanlardır bunlar. Filipovna ile Aglaya’nın karşılaştığı ve Rogojin ile Mişkin’in onların “düellosuna” şahit oldukları o ilk an; Filipovna’nın da Aglaya’nın da karşı tarafta hissettikleri yücelikleri (ve kendi yüceliklerini) yerle bir etme çabasıdır adeta. Bu da Dostoyevski’ye has bir kendini aşağılama eylemidir adeta. Aglaya, o zamana kadar bir gurur abidesi olan Aglaya, o sırada Filipovna’ya söyledikleriyle ve nefsinin alt basamaklarının “acımasızlığının” dizginlerini açmasıyla Filipovna’nın yaptığına benzer bir kendini aşağılama eylemi yapmıştır aslında. Filipovna’nın Aglaya’ya yönelik his ve düşüncelerinin hüsrana uğraması ve fedakârlıktan vazgeçip kadınlık gururunun kamçıladığı bir savaşa girmesi, “kendinde olmayana” sahip olduğunu düşündüğü Aglaya’da, tam da “kendinde olanı” bulması yüzündendir.
    O ân, artık zaman olmayacak… Budala sinemaya nasıl uyarlanabilir(di)?
    Budala, diğer önemli Dostoyevski romanları gibi, kâmil bir sinemanın açılabileceği katmanları bünyesinde barındırmasıyla, sinema için de önemlidir. Budala’nın her katmanı, oluşturduğu her yeni perspektif, farklı bir algı ve anlayış düzeyinde yeniden inşa edilebilir ve bu inşa süreci Dostoyevski eserinin helezonik yükselme kabiliyetini tüm unsurlarıyla içinde barındırabilir. Ancak sinema, edebî yapıların kopyalanmasıyla kurulamadığı içindir ki, Dostoyevski uyarlamalarının çoğu gibi, Budala uyarlamaları da genellikle kötü sinema eserleri olarak kalıyorlar.
    Dostoyevski’yi sinemaya uyarlamak isteyecek yönetmenin ilk anlaması gereken şey, Dostoyevski’yi bir bodrum katı psikologluğuna, ya da Zweig’ın yaptığı gibi “yeni psikolojinin” kuruculuğuna indirgememe gereğidir. Dostoyevski, psikolog, düşünür, romancı ya da bilim adamı değil, her şeyden önce bir şair, bir hakîmdir. Bunun bilinmesi Dostoyevski’yi uyarlamanın birinci adımıdır bana kalırsa. Dostoyevski’nin, çoğunluğu Batı eleştirmenlerinin etkisinde gelişen kötücül yorumları, onun hakîm yönünü göz ardı ederek, Dostoyevski’yi bir tür “kötülük romancısına” indirgiyor. Ya da Zweig’ın yaptığı gibi, hakikat derdi olmayan ve oluşun akışına kendini bırakmış bir nihiliste… Hâlbuki Dostoyevski’nin en önemli özelli çamur içinden mücevher çıkarabilme kabiliyetidir. Ama çıkardığı mücevheri Zweig’in ima ettiği gibi tekrar çamur yapmak için değildir, bu mücevher çıkarma çabası…
    Bu anlamıyla Dostoyevski, Hz. İlyas(a.s.) ile Hz. İdris(a.s.) arasındaki hikmetli ilişkiyi anlayabilen birisidir bana kalırsa. Budala, çoğu eleştirmen tarafından, aynen diğer büyük Dostoyevski eserleri gibi, ilk düzeylerde kalır, ama o son müthiş düzeye asla ulaşamayan bir şekilde yorumlanır. Hâlbuki ilk düzeyler, sonraki yükselişi ima etmesi amacıyla oluşturulmuştur. Peki, nedir Budala’daki son düzey?
    Budala’nın son sahnesi, Rogojin ile Mişkin’in Filipovna’nın ölü bedeninin başında olduğu o sahne, Budala’nın son düzeyini oluşturur. Bu düzey Zweig’in belirttiğinin aksine, manevi tüm olasılıkların yok edilmesi değil, maneviyat dışında bir şeyin, birliğin dışında herhangi bir şeyin öneminin kalmaması meselesidir. Bir nefs mahpusu Rogojin’le Hz. İsa benzeri bir karakter Mişkin, o son sahnede aynîleşmiş, gözyaşlarının eriticiliğinde birleşmiştir adeta. Nastasya Filipovna, son kurban olma eylemiyle Rogojin’i bile mahpusluğundan kurtarmıştır.
    Akira Kurosawa’nın Hakuchi/ Idiot filmine kısa bir bakış, Budala uyarlamalarındaki ana sorunu görmemiz açısından önemli olabilir. Hakuchi, belki de en değerli Budala uyarlamasıdır. Ancak diğer birçok uyarlama gibi Kurosawa’nın uyarlaması da fazlasıyla “edebidir.” Dostoyevski, benzersiz ruhsal atmosferini, onca konuşma içinde, ancak gönlü açık olanın seçebileceği birkaç kelime, bir kıvılcım olarak akan birkaç cümle ile kurar. Ân içinde ebediyet oluşturur ve tüm roman o ebediyet içine akar, okyanusa akan nehirler gibi... İdam cezasını çekmek üzere idam sehpasında bekleyen bir adamın ruh hâliyle… Ya da saralı bir adamın sara krizi sırasındaki aydınlanma ânında… Sadece form değil, zaman da yoktur artık burada.
    “O ân, artık zaman olmayacak!” Dostoyevski’yi sinemaya uyarlamak için, ebediyetin, içinde gömüldüğü bu kısa, şimşek gibi kıvılcımlar saçan o ânların hikmetli diyarına yolculuk edebilmek ve form ve normların kaybolduğu o ânı, zamana geri taşıyarak, edebî formun dışında bir forma büründürmek gereklidir. Dostoyevski ilhamının oluşturduğu formun değil, o ilhamın kendisini yakalamaya çalışmak…
    Hakuchi’de Kurosawa, Dostoyevski’nin edebi dilinin ardındaki ilhamın peşine koşmak ve onu kendi diliyle zamana geri taşımak yerine, formu ve dili tekrar ediyor görünüyor. Bu da her kelimesinde ebediyet kadar bir zaman bulduğumuz o kutsal ânları, kısacık zaman dilimleri içinde önemsiz ayrıntılara çeviriyor.
    Sezai Karakoç’un bir yazısında sanat eserleri bağlamında söylediği gibi, yapılması gereken, öncelikle Dostoyevski’nin dilini musalla taşına yatırmaktır. Musalla taşında öldürülen “dile”, Lazaruz’u dirilten Hz. İsa gibi ve Dostoyevski’nin ilhamına benzer bir ilhamla yeni bir nefes üflemek gerekir. Artık eski dil ölmüş, yerine yönetmenin nefesini taşıyan yeni bir dil “yaratılmıştır”. Hakuchi’de Kurosawa, o son müthiş sahne hariç buna yaklaşabilmiş gözükmez. Dostoyevski’nin “diline” sadakat, sinemada, Dostoyevski’ye ve onun ilhamına sadakat anlamına gelmez. Hakuchi, forma olabildiğince sadık kalarak, ama ruhu ve ilhamı kurutarak, ân içinde sonsuzluğu taşıyan Dostoyevski ilhamına sadık kalmış görünmez.
    Hakuchi’de, Rogojin’le Mişkin’in olduğu o son sahne, belki de Dostoyevski ilhamına en çok yaklaşan sahnedir. Ancak orada da asıl sorun ebediyeti içinde taşıyan dürülmüş ân’ın, sinema diline taşınmasındaki sorundur. Kurosawa, planları oldukça çok keserek, sürekliliği ve hâlin derinliğini azaltmış görünüyor.
    Polonyalı büyük yönetmen Andrzej Wajda, Nastasja filminde, Budala’dan sadece son sahneyi almıştır. Ancak Wajda’nın yaptığı şey büyük oranda, Nastasya Filipovna, Rogojin ve Mişkin’in helezonik yolunda yükselişlerini göz ardı etmek ve genellikle psikolojinin yüzeyselliğine teslim olmaktır. İki Japon kabuki oyuncusunun Mişkin’le Rogojin’i oynadığı film, “artık zaman olmayan ân’ın” sinema diline tercümesinde Hakuchi’den daha başarılı görünür. Belki de Budala’yı filme uyarlamak için, Dostoyevski’nin “kutsal sara” hastalığına içerden bakabilecek bir ilham ve gönle sahip olmak gerekiyor kim bilir…
    Hâlbuki film sanatı, tercüme edilemediği söylenen “edebi şiirleri” dahi görüntü şiirine tercüme edebilme potansiyeliyle önemlidir. Zaten asıl önemi tam da burada yatar. Bunu yapabilen yönetmenler vardır aslında. Ermeni yönetmen Sergei Paradjanov, Ermeni şair Sayat Nova ve şiirlerini adeta görüntü diline tek kelime etmeye dahi ihtiyaç duymadan çevirmeyi becerebilmiştir.
    Son tahlilde söylememiz gereken şey, Dostoyevski ile ilişki kuracak yönetmenin, bu ilişkiyi sadece onun dili üzerinden değil, anlamı ve ilhamı üzerinden kurabilecek bir algı ve “görü”ye sahip olması gerekliliğidir. Dilin açılımlamaya çalıştığı hakikat düzeyini, o edebi dilin üzerine bir başka dil ile kurmaya çalışırsa, hakikatle arasında perdelerin sayısını artırmaktan başka bir şey yapamaz yönetmen. Ancak dili, hakikatin bir perdesi olarak görür, dil yerine işaret edilen hakikate yönelirse ve o hakikatin belki bir başka form, dil ile yeniden inşasını düşünecek olursa, yapacağı Dostoyevski uyarlaması, direk edebi bir uyarlamadan çok daha değerli bir uyarlama olacaktır.




    (*)Zwieg, Stefan; Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski(Çev. Ayda Yörükan); Doğu Batı
    Yayınları; İstanbul; 2011

    (1) Zwieg, Stefan; Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski(Çev. Ayda Yörükan),; Doğu Batı Yayınları; İstanbul; 2011; s.106
    (2) Zwieg, Stefan; Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski(Çev. Ayda Yörükan),; Doğu Batı Yayınları; İstanbul; 2011; s.117
    (3) Dostoyevski, Fyodor; Budala (Çev. Mazlum Beyhan); İletişim Yayınları; İstanbul;
    2003;s. 269-270

    (4) Dostoyevski, Fyodor; Budala (Çev. Mazlum Beyhan); İletişim Yayınları; İstanbul;
    2003;s. S 272
    (5) Dostoyevski, Fyodor; Budala (Çev. Mazlum Beyhan); İletişim Yayınları; İstanbul;
    2003;s. 278
    (6) Zwieg, Stefan; Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski(Çev. Ayda Yörükan),; Doğu Batı Yayınları; İstanbul; 2011; s.206
    (7) Dostoyevski, Fyodor; Budala (Çev. Mazlum Beyhan); İletişim Yayınları; İstanbul;
    2003;s..504
  • Yazar: İclâl
    Hikaye Adı : Gördünüz mü?
    Link: #29382781

    "Pardon, bakar mısınız?" Karşımdaki adam işaret parmağıyla göğsüne dokunuyor, 'ben mi' dercesine.

    "Evet evet siz. Şey ben gözlerimi arıyorum da gördünüz mü acaba?"

    Adam bana deliymișim gibi bir bakış atıp arkasını dönerek hızlıca uzaklaşıyor yanımdan. Dalga seslerinin eşliğinde, kalıveriyorum oracıkta. Yine... Tek başıma...
    ...
    Sanırım ömrümün yarısı gözlerimi aramakla geçti, diğer yarısı ise görememekle...

    Bu dediklerim şuan kulağa deli saçması geliyor olabilir. Fakat anlayacaksınız birazdan beni, neden gözlerimi aradığımı.


    Onunla karşılaşmadan önceydi. Yine bir gün işten çıkmışım. Mesai sonrası şehir trafiğinde araba kullanmaktan nefret ettiğim için metroyu tercih ederdim o zamanlar. Metroda yüzlerini tanıdığım ama tanışmadığım insanları izlerdim sonra. Hayatları hakkında tahminler yürütürdüm. Kimisinin pantolonunun ütüsüne bakardım mesela, kimisinin ayakkabısına... Birisinin ayakkabısına bakarak o insanın hayatı hakkında bir çok şey öğrenebilirsiniz. Kimisi hayatın ağırlığından yıpranır, üstünde zamanın ve yaşanmışlığın izini taşır. Kimi zaman beyaz bir çimento lekesi olur bu ya da tabanı burundan ayıran utangaç bir delik... Kimisi ayağı vurmasına rağmen, acıtmasına ve kanatmasına rağmen güzel duruşundan ödün vermez. Ama sadece kısa süreli 'seçenek' olduğunun da farkındadır. Sadece belli yerlere giderken giyilir. Kısa sürelidir ömrü. Bu ayakkabılar bana duyguları saklayan bir maskeyi andırır genelde.

    Hani İngilizler diyor ya 'putting yourself in someone else's shoes' diye. Ben de kendimi başkalarının ayakkabısının yerine koyuyordum işte.

    Zaten tek yapabildiğimde buydu. Onca yıllık ömrümde bir kez bile kendi ayakkabıma bakmamıştım ben o zamana kadar. Neden diye de sormadım. O kadar uzaktım ki kendime... Göremiyordum. Görmeye de çalışmıyordum: Bakmıyordum.

    İşte o gün yine kasvetli ve yorgun metroda ineceğim istasyonun gelmesini bekliyordum. Şuan geçmişe baktığımda siyah beyaz kasvetli bir film sahnesi olarak canlanıyor burası kafamda... Sonra yanıma O oturuyor. Onu da Schindler'in Listesi'ndeki kırmızı paltolu kıza benzetiyorum bu kısa film sahnesinde; o siyah beyaz sahnede rengi olan tek şey... Bu sahne bugünün çerçevesinden baktığımda o kadar net ki. O zaman fark etmemiştim bu renkleri… Ve renksizliği... Dedim ya hayatımın yarısı görememekle geçti diye... O yarıdaydım işte.

    Kulağında bir kulaklık vardı fakat sesi o kadar yüksekti ki kulaklıktan dışarı taşan piyanonun huzurlu melodisini rahatça duyabiliyordum. Kulak kesildim ben de o sese. Notalar bugün bile kulağımda çınlıyor... Nasıl unuturum ki?

    Tekrar yaşıyorum o günü...

    Gözlerimi kapatmışım sonra farkında değilim. Sadece sese odaklanmışım. O sırada omzuma değen parmağıyla açıyorum gözümü. Kulaklığının bir ucunu bana uzatmış bekliyor. Gözlerine bakıyorum o an. Onaylarcasına başını sallıyor. Kulaklığı takıyorum.

    İneceğim istasyon hiç gelmesin istiyorum.

    İneceğim istasyon geliyor.

    Yavaşça kalkıyorum oturduğum yerden. Kulaklığı çıkarıp ona uzatacakken kulağıma uzanan elimi tutuyor. O da benimle birlikte kalkıyor. Küçük bir çocuk heyecanıyla atıyor kalbim. Uzun zamandır ilk defa atan kalbimi, kanımın kırmızılığını hissediyorum iliklerime kadar.

    Çok saçma... Çok saçma ama engelleyemiyorum. Sanki bir yerlerde değişimi hissediyorum. O 'an'ı hissediyorum.

    Farkında değilsiniz belki ama "an"lar en büyük dönemeçleridir hayatınızın. En keskin virajlari...

    Ben de o gün benim 'an'ıma doğru yol alıyorum.

    Yeraltından çıkınca soru dolu bir ifadeyle bakıyorum suratına. ”Seni bir yere götüreceğim”, diyor. "Gel benimle"

    Gözlerime bakıyor. Henüz görmemiș olan gözlerime. Sessiz onayımla ilerlemeye başlıyor. Bir adım arkasında da ben.

    Yürüyoruz.

    Anlamaya çalışıyorum bu sırada ne yaptığımı, ne yaptığını... Nereye gittiğimi, gittiğimizi... Bu düşüncelerle ona bakıyorum sürekli. Yan profilden görebildiğim kadarıyla yüz ifadesinden bir şeyler çıkartmaya çalışıyorum. Paylaştığımız kulaklıktan notalar yayılmaya devam ediyor.

    Bu sırada sahil yoluna geldiğimizi fark ediyorum. Az ileride rıhtım var.

    Düşüncelerimin sesini kısarak takip ediyorum onu. Bir değişiklik var bugün hayatımda, doyasıya tadını çıkartmak istiyorum, sonunu düşünmeden.

    Beni denize kıyısı olan hafif yüksek bir yere getiriyor. Hiç kimse yok. Hava kararmış, biraz da soğuk; nefesimin buharı havaya karışıyor. Duyduğum tek ses dalgalar, kimisi sertçe çarpıyor bulunduğumuz yerin aşağısındaki beton duvara, kimisi ise kıyıya gelemeden yumuşak bir şekilde denize karışıyor. Kulaklığın kulağımdan çıktığını o zaman fark ediyorum.

    Bu farkındalıkla başımı denizden çevirip ona bakıyorum. Tebessüm ediyor. Sonra işaret parmağıyla bir yeri işaret ederek "Bak" diyor. "İşte, aradığın orada."

    İyi de ben bir şey aramıyorum ki... Bir şey kaybetmedim çünkü. Kaybetmeden bir şey aranır mı? Ya da kaybettiğini bilmeden…

    Yine de işaret ettiği yere bakıyorum. Kıyı şeridinin önünde bir karartı görüyorum. Karartıya yaklaşıyorum. Denizin korumalığına dayanmıș bir ayna var karşımda.

    Bu nasıl bir saçmalık böyle? Mantığını kaybetmiş absürt bir filmin içinde gibi hissediyorum kendimi. Arkamı dönerek ona bakıyorum.

    “Bu ne şimdi?”
    “Bir ayna.”

    Gerçekten mi?

    “İyi de, ben ne yapayım aynayı?”
    “Bak, kendine bak.”

    Ha?

    “Hava karanlık, nasıl bakayım? Zaten aşağı yukarı tahmin edebiliyorum nasıl göründüğümü; yorgun, sıradan ve her zamanki ben işte…” Bir kaç saniye duruyorum ve meraklı bir isyanla soruyorum:

    “Allah aşkına bu aynanın burada ne işi var?”

    O ise sakin:
    “Düşünme. Bak sadece ve gör.”
    Bu saçmalığın bir an önce bitmesi dileğiyle gözlerimi devirerek aynaya yaklaşıyorum.

    Garip bir şekilde kararmış olan havaya rağmen rahatça kendimi görebiliyorum. Biraz daha yaklaşıyorum sonra ve kendimi soyutladığımı hissediyorum. Dalgaların sesi bir kaç perde öteden belli belirsiz duyuluyor. Gözlerimi görüyorum sonra aynadan. Bir farklı bakıyorlar sanki. Bir an ürperiyorum. Benim gibi görünen ama ben olmayan birine baktığımı hissediyorum birden. Biraz daha yaklaşıyorum. Artık aynada gördüğüm tek şey kararmış havada parlayan gözlerimin yansıması. Daha yakından görmek istiyorum onları fakat bir süre sonra burnumun engeline takılıyorum. Ancak ben daha da yaklaşmak istiyorum. Gözlerimde bir şey var onu görmek istiyorum. Görüntünün komikliği ve saçmalığı umrumda bile değil! Bunun için burnumu bile söküp atabilirim o anda.


    Baktıkça görüntü değişiyor, baktıkça kendime yabancılașıyorum. Bir sözcüğü defalarca tekrar edince anlamını yitirmesi gibi, anlamımı yitirdiğimi hissediyorum.

    Derinlerdeyim. Hissediyorum. Göreceğim şeyi kaçırma korkusuyla gözlerimi bile kırpmıyorum. Gözlerim kırpılma isteğiyle acımaya başlıyor, göz altlarımda tuzlu bir sıvı birikiyor. Bir kaç damla yaş geçtiği yerde ıslak bir iz bırakarak usulca çenemden aşağı süzülüyor. Damlalar birikiyor ve birbirinden aldığı kuvvetle eskimiş ayakkabımın üstüne bir feryat gibi düşüveriyor.

    İşte tam o ‘an’da.

    Görüyorum.

    Gözlerimde ‘ben’i görüyorum. Görmezden geldiğim, kaçtığım, yok saydığım, kaybettiğim; kaybettiğimi bile fark etmediğim, diğerlerine kurban ettiğim ‘ben'i görüyorum.

    Ve ayna kırılıyor. ‘Ben’i gören gözlerim denize savruluyor.

    Bu ‘an’ı anlatabilmem, kelimelere dökebilmem imkansız…

    Sonra dalgaların sesi tekrar kulaklarıma doluyor. Dünyaya geri döndüğümü hissediyorum. Sessiz bir çığlıkla arkamı dönüyorum. Gitmiş…

    İşte ben o gün ‘ben’i gören gözlerimi bir ayna yansımasında kaybediyorum, o’nunla birlikte. O günden beri arıyorum o denize savrulan parçaları. Her Allah’ın günü o yere tekrar geliyorum ve kim varsa soruyorum.

    Çok aradım... Gerçekten… Bir çay kaşığının çukur aynasına baktım mesela, tersten de olsa görebilmek için gözlerimi. Bir gece vakti, şehrin ışıklarına karışmış odamın penceresindeki yansımamda aradım sonra. Aynanın düştüğü denizden yansıyan yüzüme baktım ardından bir umut bulurum diye... Savrulan ‘ben’in parçaları hatırına... Ama yok. Bulamadım. O gözlerimi bir daha hiç bir yerde bulamadım. Onu da…

    Gözlerimle birlikte, bana gözlerimi, gözlerimin aynasını göstereni de kaybettim ben.

    Elimde kalan ise sadece o 'an'. Hayatımı değiştiren, beni bir arayışa sürükleyen o 'an'.

    Ben ömrümün yarısı boyunca görmediğim, bir 'an'lık farkındalıktan sonra ise kaybettiğim 'ben'imi arıyorum: 'Ben’i gören gözlerimi…

    Siz, evet evet siz… Acaba görmüş olabilir misiniz 'ben'i gören gözlerimi?

    Hayır mı... Ben aramaya devam edeyim o halde. Ama yine de artık anlıyorsunuz değil mi beni, neden gözlerimi aradığımı?

    Sahi siz hiç gördünüz mü 'ben'i gören gözlerinizi?
  • ( KUKLABAZ, KUKLA’yı dikmektedir, bitirdikten sonra, ışık söner ve açıldığında, ikisi karşı karşıya bakışmaktadır. )
    KUKLABAZ – Sıkıldım usta… bedenim, geçmişin yorgunluğunu sırtlamış, geleceğin zihnine tacizde bulunuyor… dilim, yabancı topraklarda anlaşılma savaşında, oysa ki anlaşılmak… duyduklarım, gördüklerim, kalbimle, vicdanımla bir savaş halinde, oysa ki savaşmamak… barış bizim topraklarda sakil bir kelime, her gün giyotine vuruluyor düşünceler, duygular, seçimler, inançlar… doğruların yalan görüldüğü, yalanların doğru görüldüğü bir çağ, pozitiflikten, negatifliğe, negatiflikten… keşke… bir bilene ihtiyaç yok, herkes bilmiş, herkes gelmiş geçirmiş, herkes herkesleşmiş… çıkarların, tuhaf ama çıkmadığı bir çağ. Dağ gibi duruyor tabular, totemler, eski yüzler, eski bilenler, eskiler… eskicilerin gezdiği ama eskilerin bir türlü kaldırılamadığı topraklar…
    ( Ayağa kalkalar KUKLA’yı alır ve oynatmaya başlar. )
    KUKLA – Sessiz, sakin insanların asfalt gibi görünmesi, onları yol olarak kullanıp, üstünde yaşayan, kendince zeki görünen, bilgili davranan, örnekli, örneksizler toplulukları!. Maskesiz gezinen maskeliler!. Artık sessiz kelimeleri görün, duymuyorsunuz, bari en azından denersiniz, görebilirsiniz… Bugün hiç sokakta, Kafka’ya rastladınız mı bayım?. Ya da Eistein’a veya siz hanımefendi, gittiğiniz herhangi bir restaurant da Chopin’i gördünüz mü, dinlediniz mi O’nu?. Sizler öldürdünüz onları, yeniden doğmalarına izin vermiyorsunuz ama eğer etrafınıza dikkatle bakarsanız bayım, görebilirsiniz onları, belki de çok sevdiklerinizin arasında… yine aynı kaderi yaşıyorlar… Ben kim miyim?. Ben bir hiçim, benden medet ummayın, mevkim yok, mikrofonum da yok, sesim duyulmaz, ellerimi uzatamam, ölüm bekliyor onları…
    ( Bir hışımla KUKLA’yı oynatmayı bırakır. KUKLA yere yığılır. )
    KUKLABAZ – Hayatım, bir paradoks içinde gidip gidip, gelen gelen bir dolap, beynimin dışında, beynimin içini görüyorum, içini duyuyorum, içini sevdiğim gibi yapamıyorum, bir şeyler karşı geliyor, bir şeyler engelliyor, bir şeyler istemiyor… sizleri duyuyorum, sizleri hissediyorum, sizleri, sizleri, sizleri görüyorum!.
    ( Seyirciyi fark eder. )
    KUKLABAZ – Her yerde bir ekran, insan ekran, televizyon ekran, bilgisayar ekran, telefon ekran, dünya bir ekran, her daim izliyor ve izleniyoruz… ( Delirmişçesine. ) Merhaba bilinmeyen!. Her şey olması gerektiği gibi gidiyor, çok saygı değer bilinmeyenler… gibi gidiyor ama… gibi… nefesimizin üstüne inşa ediyoruz kelimelerimizi…
    KUKLA – ( Birden olduğu yerden kalkar, KUKLABAZ korkarak ondan uzaklaşır. ) Ne oldu?. İnsan yalnız kalınca anlar, yalnız bıraktıklarını... Adım yok benim, dilim yok, zihnim geçmişin içinden kurtulmak isteyen bir gelecek… Delilerin içerisinde deli olduğunu düşünen, düşünmeyen delilerin adlarını sayıklayan bir ben yok bu meydanda… Çizgideyiz Kaîr, ben ayaklarıma emanet, onlar bana…
    KUKLABAZ – Bıçak…
    KUKLA – Bir hayalbazın hayalleri küçük olursa, kuklaları da küçük olur…
    KUKLABAZ – Kan…
    KUKLA - O kadar büyük büyük kandırdılar ki insanları, küçük küçük gerçekleri söyleyenler, büyük yalanların içinde kayboldular…
    KUKLABAZ – Ne dedin?!.
    KUKLA - Bıçak…
    KUKLABAZ – Çık kafamın içinden!. Sen gerçek değilsin!.
    KUKLA – Kim ben mi?.
    KUKLABAZ – Evet, sen gerçek değilsin!.
    KUKLA – ( Seyirciyi gösterir. ) Ya onlar?.
    KUKLABAZ – Onlar da gerçek değiller…
    KUKLA – Düşemezsin daha derine, zaten en diptesin… Sen kahrolası aşağılık birisin!. Doğruyu bilemezsin, sen bilgisizin tekisin… Sayarsın yerinde çünkü hep yalan söylersin, devam et böyle… Sen böyle oldukça zaten onlar hep bir adım ileri de, onlar geçer senin hak ettiğin yere, boşver dostum… takma gel beni dinle, sende düşünme işte onlar gibi, gerçekten yalan söyle, doğruları öğretme, siktir et!. Bencil ol ulan, bencil ol işte!. Bırak düşene de sen bir tekme koy, sen koy yoksa… Sana tekme atmaya devam ederler. Kendine çeki düzen ver, gir düzene… hem bak düzende, düzen düzene… onlar mutlular, çünkü düzenbazlar, düzen bozanlar…
    KUKLABAZ – Kan…
    KUKLA – Bu hayatta tek gerçek sensin, senden öte herkes gerçeğin yansıması sadece… Dün öldü, bugün canlı, yarın meçhul Kâir… ( Seyirciye ) Siz benim iplerimi gördünüz mü?. Ben sizinkini görebiliyorum… Güzel oynuyorsunuz rolünüzü, berzahta değilsiniz, ne mutlu!. Siz virgülsünüz, ben ise… Ben bir noktayım, devam edemem… Hiç mürekkep yapıştığı kağıttan, kopar mı bayım?.
    KUKLABAZ – Kapa çeneni artık!.
    KUKLA – Sadece yenilgilerin insanısın sen, becerebildiğin tek şey yenilmek, her şeye uymak veya uymamak, işte tek gerçek bu…
    KUKLABAZ – Ben sadece görülmeyen bir rüyanın habercisiyim…
    KUKLA – Evet, aslında rüyalarımızda oynadık, bizler hayalimizde ki oyunları… Gözünün içinde inşa ediyorlar dünyayı… Ne diye ciddiye aldın ki, ciddilik kavramını?!.
    KUKLABAZ – Dilim yorgun, nefesim de yüzemiyor…
    KUKLA – Dilimizin ucunda bir gardiyan var Kair…
    KUKLABAZ – Tutuklandık mı?.
    KUKLA – Henüz değil…
    KUKLABAZ – Sen gerçekten var mısın?.
    KUKLA – Çok önemli mi?.
    KUKLABAZ – Dışarıdan nasıl göründüğümü merak ediyorum?.
    KUKLA – İstersen sor onlara?.
    KUKLABAZ – Beni dinlemiyorlar, benim var olduğumu bile umursamıyorlar.
    KUKLA – Şu an hangimizin beyninin içindeyiz?.
    KUKLABAZ – Herkesin, aynı anda… Senin bir beynin mi var?.
    KUKLA – ( Olduğu yeri gösterir. ) Bu beyin yalnız sana mı ait?.
    KUKLABAZ – Sorulardan bıktım… Cevapları istiyorum!.
    KUKLA – Evet, şu an senin beyninin içinde, var olmuş bir kuklayım, senin maskenim ve beni sunuyorsun, onlara… Benim benliğim içinde, senliğim gizli… ( Gider KUKLABAZ’ın saçından tutar. Sert bir şekilde seyirciye yüzünü çevirir. ) Yüzleş onlarla, bak sana bakıyorlar…
    KUKLABAZ – Konuşamıyorum…
    KUKLA – Korku çağındayız Kair!.
    KUKLABAZ – İnsanın içinin yanması nedir bilir misiniz?. Kendi kendine yanan bir candan bahsetmiyorum. Fiziksel şiddete maruz kalmış bir candan bahsetmiyorum… Zihinsel olarak can yanması bunun adı… Her şeyin sebebi olan zihnin yanması nasıl bir şey biliyor musunuz?.
    KUKLA – Ne diyorlar?.
    KUKLABAZ – Duymuyorum…
    KUKLA – Seni nasıl görüyorlar?.
    KUKLABAZ – Göremiyorum… ( KUKLA, KUKLABAZ’ın saçından tutmayı bırakır, KUKLABAZ kaçar ondan. )
    KUKLA – Hadi değiştir ekranı yine, yok et onları, kaç, kaç aptal, saklan kabuğuna… Gözlerini mi kapatmak istiyorsun!
    KUKLA – Hayır!.
    ( Işıklar söner. )
    KUKLA – Böyle iyi mi?.
    KUKLABAZ – Hayır, korkuyorum!.
    KUKLA – Kimden!.
    KUKLABAZ – Karanlıktan!.
    KUKLA – Burada kimse yok!?. İnsan yarattığı kötülükleri kendi gözleriyle görememekten korkar, ve bu olanağı tanıyan en verimli ortam karanlıktır. Aslında renksizlik olan siyah öyle bir renktir ki, tüm karanlığı, kötülükleri, nefretleri, her türlü kötülüğü içine alır, siyah saklar tüm iyi ve güzel duyguların zıtlıklarını… Sen karanlıktan değil, bilinmezlikten korkuyorsun!.
    KUKLABAZ – Sus!.
    KUKLA – Ya da yarattığın tüm kötü şeylerden!. Bunda siyahın suçu ne?
    KUKLABAZ – Sus lütfen!.
    KUKLA – Susarsam, varlığımı ararsın… İstersen başka bir rüyaya geçelim mi?.
    KUKLABAZ – İstemiyorum!. Gözlerimi aç!.
    ( Işıklar yanar. )
    KUKLA – Bir karar ver!.
    KUKLABAZ – Hiçbir şeyden kaçamıyorum…
    KUKLA – Ölelim mi?.
    KUKLABAZ – Sus, yeter!. Önce adımı fısıldadılar kulağıma, yürümeyi öğrenmek için emekledim, büyümeyi öğrenmek için koştum, zıpladım, dans ettim, eğildim, öğrendim, gördüm… işittim, hep konuştum, hep sustum… araştırdım, gezdim, dokundum, yazdım, sildim, hep sevdim… sevildim, oldu, evet, sevilmediğimde oldu, sevinmediğimde… Mutsuz oldum, mutlu oldum, inandım!. O’nun, o’nların olduğuna hep inandım, taptım, egoya yenildim, dürüst oldum ama yalan da söyledim… utandım, unuttum, dua ettim, sabrettim… evet evet ağladım, evet evet güldüm de… üşüdüm, ısındım ama hep düşündüm, derini gördüm, gökyüzünü, doğayı, tüm canlıları, canlı görünüp, cansız olanları, sadece cansızları, toprak altında ki evleri, yatakları, onlar uyuyorlar, bekliyorlar… bilmiyoruz… bilmediğimiz halde bizler çok konuşuyoruz… bitmek bilmeyen geceler, güneş, ay, gökyüzü lambaları, evet yıldızlar!. Saniyeler, saatler, günler, aylar, sus!... ( Derin bir sessizlik!. ) istenilen karanlık, istenilip de istenilmeyen şey, neden zor gelir insana şu aydınlık?. Birazdan kapı açılacak ve içeriye girecek, keşke… keşke… keşke…
    KUKLA – İnsanı ayakta tutan sadece ayakları değildir…
    KUKLABAZ – Ne dedin?.
    KUKLA – Hiçbir şey…
    KUKLABAZ – Hayır az önce bir şey söyledin…
    KUKLA – Ne dememi istiyorsun?.
    KUKLABAZ – Az önce dediğin şeyi…
    KUKLA – Ben hiç konuşmadım ki Kair?. Unuttun mu, benim dilim yok, adım yok benim…
    KUKLABAZ – Bıçak!.
    ( KUKLA daha önceden davranıp masanın üstünde ki bıçağı kavrar. KUKLABAZ, KUKLA’nın iplerinden tutup, KUKLA’yı yönetmeye başlar. Bıçağı KUKLA’nın iplerini kesmeye doğru yöneltir… Bir süre bakışırlar… KUKLA, boşta olan eliyle, KUKLABAZ’ın başında ki ipleri kavrar. )
    KUKLA - Bir hayalbazın hayalleri küçük olursa, kuklaları da küçük olur…
    ( KUKLA, bıçakla o ipleri keser. KUKLABAZ yere yığılır… Seyircinin üzerine ipler düşer…
    Işıklar söner, ışıklar hemen açıldığında,
    ilk başta ki gibi Kukla bu sefer,
    kadını bir Kukla olarak hazır etmek için dikerken görürüz... )

    SON
  • Sık sık başı ağrıyordu. Çok ders çalışmasına rağmen "anne çok çalışıyorum fakat unutuyorum" derdi. Bakkala birşeyler almaya gönderdiğimde ne alacağını unutuyordu. Not tutmaya başladı, not tutmasa unutuyorum diyordu. Keşke o zaman farkına varsaydım diye kendimi suçluyorum. Biz çok ders çalıştığı için belki zihni yoruluyor diye düşünüyorduk. Halbuki hastalığı o zaman başlamış, biz anlayamadık.

    Lise son sınıfta Ankara'da oturan halasının yanına gönderdik. Hem iyi bir liseden mezun olsun, hem de dershaneye gitsin diye. Orada da sabahlara kadar ders çalışıyormuş. Bir gün halası telefonda Serdar'ın sabahlara kadar ders çalıştığını söyledi. "Buna nasıl bir çözüm bulalım" dedi. "Çünkü uykusuz kalıyor". Ben de halasına onu dersten alıkoyamayacağını, çünkü o yine ders çalışacağını söyledim. En iyisi "elektrik faturası çok geliyor de. Belki çok ders çalışıp uykusuz kalmaz" diye öneride bulundum. Serdar halasına para verip "elektrik faturasını öde halacığım" dediğinde halası çok üzülüp onun uykusuz kalmaması için benim söylediğimi söylemek zorunda kalmış.

    Liseyi taktirle bitirmiş ve üniversite sınavına (öss) girmişti. Birinci baamağı kazandı. İkinci basamak sınavına bir ay kala su çiçeği çıkardı. Çok ağır hata olmuştu. Sınava kadar iyileşmişti fakat baş ağrıları devam ediyordu, ağrı kesici içmesine rağmen... Sınavda da başı çok ağrımış, yine de elinden geleni yapmıştı. Üç tercihle girmişti. ODTÜ İnşaat, Makine ve Hacettepe Tıp. Çok ta yüksek puan almasına rağmen kazanamamıştı. Çok üzülmüştü. Günlerce ağlamıştı, dışarıya çıkmak istemiyordu. Babası ve ben, ona sürekli moral verip teselli ediyorduk. O yine de devamlı üzülüyor; "hayır anne bu rüyamı ben nasıl kazanamam" diye sürekli ağlıyor, üzülüyordu. "Ben çocukluğumu yaşayamadım, çok ders çalışıp kendimi buna hazırladım" diye üzülüp duruyordu. Bazen bana takılırdı: "Üzülme anneciğim. Ben doktor olup seni iyileştireceğim". O zamanlar benim mide ülserim vardı, çok ızdırap çekerdim. Hiç bilemezdim ki oğlum hasta olup, belki de bir ömür boyu doktora kendisi gidecek.

    O yıl babasının tayini Bursa'ya çıkmıştı. Oğlumuz da eve gelmişti. Fakat çok zayıflamıştı. O yazı onu teselli ederek geçirmiştik. Derken okullar açılmıştı. Kardeşi de orta ikiye geçmiş, okula başlamıştı. Babası Serdar'ı dershaneye götürmüştü kayıt için. Birkaç gün deshaneye gittikten sonra bana, "anne, ben bu dershaneye gitmeyeceğim" dedi. "Neden" diye sorduğumda, "hep bildiğim konular, hiç gerek yok" dedi. Ben çok şaşırmıştım. Biz yine de gönderiyorduk. Gidiyordu fakat zoraki bir gidişti. Çok durgundu. Birşeyler seziyordum fakat bir anlam veremiyordum. Sanki oğlumuz eski Serdar değildi, farklılaşmıştı. Babasına anlattığımda "çok çalıştı sınavı kazanamadı, zamanla geçer" diyordu. Bense sebebini bilemediğim bir huzursuzluk ve sıkıntı içindeydim. Fakat oğlumun hasta olacağı hiç aklıma gelmiyordu. ​
    1988 Kasım ayında burun ameliyatı geçirdi. Doktorlar burnunda ve genzinde et olduğunu, onsekiz yaşında ameliyat olması gerektiğini söylemişlerdi ve oldu. Ameliyat olurken ben çok üzülmüştüm. Doktoru beni görünce: "Sizin haliniz ne? Bu kadar üzülmeyin, oğlunuz sizden daha cesur" demişti.

    OĞLUMDAKİ DEĞİŞİMLER

    Dershaneye devam ediyordu. Şubat tatilinden sonra artık dershaneye gitmeyeceğini söyledi. Konuların hepsini bildiğini, evde çalışacağını söyleyip, dershaneyi bıraktı. Yavaş yavaş birşeyler değişiyordu. Sonradan dershaneye beraber gittiği bir arkadaşından duyduğum şeyler beni çok üzmüştü. Dershaneye bizim oturduğumuz apartmandan bir kız da gidiyormuş. Serdar yaşının verdiği masumiyetle kıza arkadaşlık teklif etmiş, kız reddedince çok üzülmüş. Ben de mutsuzluğunu dershaneye gitmemesini, bu olaya bağlıyordum. Hiç dışarı çıkmak istemiyordu. Zoraki gönderiyordum. Gelince, arkadaşlarının konuşup şakalar yaptığını, kendisinin hiç konuşmadığını, buna çok üzüldüğünü söylüyordu. Birkaç gün sonra bakkala gönderdim. Dönüşte çok sinirli bir halde geldi ve insanların ona baktığını söyledi. "Baksınlar, bunda ne var?" dedim, cevap vermedi. Evin içinde sinirli sinirli dolaşıp oturdu. Biraz sonra komşu kapı zilini çalınca, birden korkup hızla kapıyı açtı. Ben hemen yetişip, komşuyu buyur edince odasına geçti. İki gün boyunca sessiz sessiz dolaşıp arada ders çalışıyordu. Pencerenin perdelerini gündüz bile kapatıyordu. Bir gün, evin içinde salon camına koşarak ve sinirli bir şekilde; "KÖPEKLER!" diye bağırıp, sonra sustu. "Kim oğlum, kime bağırıyorsun" diye sorduğumda, "yok birşey" diye tekrar odasına döndü. Arada bir kardeşini ders çalıştırıyordu. Fakat onu çok hırpalıyordu. Bir gün kardeşini çok kötü dövdü. Ben zor aldım elinden. Şaşırmıştım. Oğlum şimdiye kadar kardeşiyle, yüksek sesle bile konuşmamıştı.

    Kardeşi korkudan titriyordu. "Neden dövdün" diye sorduğumda; "Bir matematik sorusunu bilemediği için" diye cevap verdi. Yavaş yavaş bizden ve dünyadan kopuyordu. Kardeşi bana, "anne kardeşimde bir tuhaflık var, onu bir doktora götür" dediğinde, sanki tokat yemiş gibi oldum ve sadece, "oğlum, abin ergenlik çağında ve sınavı kazanamadı, onun strei var, geçer" diyebildim. Kafamda bir soru işareti de oluşmuştu. Acaba diye düşünüp, sonra, "olmaz, olamaz. Serdar mı? Hayır. O çok zeki, akıllı bir çocuk" diye kendi kendime teselli veriyordum. Serdar'dan dört yaş küçük kardeşi, bizden daha iyi anlamıştı o zaman abisinin hastalandığını. Biz anlayamamıştık.

    Bir gün banyoda saatlerce aynaya bakıyordu. Ben de sabırla onu bekledim. Acaba ne yapıyor diye. Hiç kıpırdamadan, sadece aynaya bakıyordu. Ama bu bakış normal değildi. Birkaç kez seslendim beni hiç duymuyordu. Yanına gidip yine seslendim duymuyordu. Kolundan tutup "Serdar" dediğimde, sanki derin bir uykudan uyanmıştı. Şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Ben de çok şaşırmış ama bir anlam verememiştim. Nereye göndersem gitmek istemiyordu. Hep durgun, neşesizdi. Arada bir gülüyordu. Neden güldüğünü sorduğumda, "yok bir şey" diyordu.

    Babasıyla çarşıya çıkmışlardı. Babası ona gri renkte bir takım elbise almıştı. Elbiseyi birkaç gün giydikten sonra bu renkte elbiseyi niçin aldınız, bu renk beni rahatsız ediyor demeye başladı. Bir daha giymedi. Artık evden dışarı çıkmıyordu. Çok durgundu. Hiç konuşmuyordu, dalgındı.

    Belki açılır, durgunluğu geçer diye sitede oturan gençleri eve çağırıyordum. Belki tanışır, arkadaşları olursa durgunluğu geçer diye düşünüyordum. Buraya yeni taşındığımız için yaşıtlarının çoğunu tanımıyordu. Gençler geliyordu fakat Serdar pek ilgilenmiyordu.​

    BENİM İÇİN, AİLEM İÇİN ÇOK ZOR YILLAR BAŞLAMIŞTI...

    Bir gün babası onu zorla pazara gönderdi. Biraz değişikliğin ona iyi geleceğini düşündük. Evden çıktığında babasının melektaşlarından birkaç kişiyi bir arada görünce, çok korkup, geriye eve döndü. "Babamın arkadaşları beni hasta etmek istiyor" deyince biz yine çok şaşırdık. Ona birşey söylemedik ama arada bir; "o adamlar bana neden baktılar? Onlar beni ya hasta etmek ya da öldürmek istiyor" derdi. Ben iş yaparken de çok rahatsız olmaya başlamştı. "Neden her gün evi temizliyorun" diye kızıyordu. Bana sık sık, "komşular benim hakkımda ne diyor" diye soruyordu. Sadece, "senin için kimse birşey demiyor" diyebiliyordum. Gittikçe neşesiz, durgun, rengi günden güne solgun, arkadaşlarından tamamen kopmuş birisi olmuştu. Bizimle de artık eskisi gibi konuşmuyordu. Arada bir "anne şey" diyordu. Ben ne kadar ısrarla "söyle oğlum, ne söylemek istiyorsun, söyle, ne olur söyle" dediğimde ya cevap vermiyordu yahut "yok bir şey" diyordu. Bazen kendi kendine gülüyordu. Bir gece odasına girdim. Yine ders çalışıyordu. Aniden bana; "anne yanımda kal, çok korkuyorum" dedi ve ellerimi tuttu. Şaşırdım. "Bak oğlum baban salonda, kardeşin yanında, neden korkuyorsun" diye sordum. "Bilmiyorum. İçimden çok kötü korkular geliyor" dedi. Yanına oturdum, izledim. Tam üç saat boyunca aynı sayfaya bakıyor, kitabın sayfasını hiç çevirmiyordu. Sonra ona, "Kalk oğlum, yat artık" dedim ve zorla kaldırdım. Yatağına girdi. Hemen babasına anlattım. O da çok şaşırmıştı.

    Ramazan Bayramı'na iki gün kalmıştı. Sabahleyin babası "oğlum neden korkuyorsun" diye sorduğunda, "hiçbir şey" diyebildi, o kadar. Biz "Bayram tatili için bir yerlere gidelim mi?" diye sorduk. Halasına gitmemizi söyledi. Biraz sonra, kendisinin gelemeyeceğini söyledi. Ben, kendisinin de gelmesini, onun için de tatil olacağını söyledim. Birden, çok yükek sesle bağırıp üzerime yürüdü, beni tartakladı. Ailece bir anda donup kalmıştık. Olamaz. Oğlumuz böyle yapamaz. Bize karşı hep sevgi ve saygı ile davranan bir insandı. Şaşırdık. Babası onu tuttu. "Tamam oğlum biz de gitmeyiz. Annen sana ne yaptı" deyince, odasına koşup, kapıyı hızla kapattı. Biraz sonra dışarı çıkıp, "tamam ben de geliyorum" dedi. Hazırlanıp, yola çıktık. Yolda hiç konuşmadan, dalgın bir vaziyette yol alıyorduk. Akşam üzeri otobüs mola vermişti. Biz de bir lokantaya yemek yiyelim diye oturduk. Yemekler geldiğinde birden kardeşinin elini tutup "sakın yemek yeme, bizi zehirleyecekler" dedi. Babasıyla bana da yedirmedi. Hemen ordan kalkmak zorunda kaldık. Eşim yavaşça bana "oğlumuzu bir doktora götürmenin zamanı geldi" dediğinde sanki beynime kurşun sıkmıştı. Sessizce ağlamaya başladım.

    Ve Manisa'ya halasına geldik. Bir saat kadar olmuştu geleli. Aniden bağırıp çağırmaya başladı. "Siz annem babam değilsiniz, sizi değiştirmişler. Ben annemi babamı isterim" diye hem ağlıyor, hem de bağırıyordu. Biz de, halası da çok şaşırdık. Yavrum bir bomba gibi patlamıştı. Öyle bir bomba ki, yıllarca enkazı temizlenmiyor.

    Gece hiç uyumadı. Sabaha kadar konuşup dolaştı arada bir yanıma gelip "anne beni öldürecekler" diye ağlıyordu.
    Allah'ım! Kapıya koşuyor, cama koşuyor. Dışarıdaki insanların onun hakkında konuştuğunu, onu öldüreceklerini söylüyor ve sabaha kadar hem konuşuyor, hem gülüyor, bazen de kahkaha ile gülüyordu. Allahım.. Yavrum sanki bir bomba gibi patlamıştı. Biz şaşkın, üzgün.. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Hastalığının ilk patlak vermesi Manisa'da halasının evinde olmuştu.

    Allah'ım hiç bilemiyordum ki..
    Ben, yavrum, ailem, uzun yıllar bir cehennem hayatı yaşayacaktık.​
    Hiç yerinde duramıyor, sürekli konuşup, dolaşıyordu. Konuşmalarında, bizi kurtaracağını, bize kimsenin kötülük yapamayacağını söyleyip duruyordu. Birden ağlamaya başlıyordu. RUS AJANLARININ ONU KAÇIRACAĞINI, onu öldüreceklerini, dilini keseceklerini söylüyordu. Sürekli bizim annesi babası olmadığımızı, bizi değiştirdiklerini, eski annesini babasını kaybettiğini söyleyip durmadan ağlıyordu. Olamaz, bir insan birden bire bu kadar değişemezdi. Ne kadar korku, panik ve şüphe içerisindeydi anlatamam. Anlatması çok zor. Bu acıyı, bu sıkıntıları ancak yaşayan bilir. "Allah'ım bize sabır ver" diye dua edip ağlıyordum. Söylediği her saçma sapan lafa sadece, "haklısın" diyebiliyorduk. Halasının eşinden de müthiş şüphelenmeye başladı. Sabahı zor ettik. Artık eski sağlıklı oğlumuzu kaybetmiştik. Bunu çok iyi anlamıştım. Ben ondan gizli ağladıkça, küçük oğlum, yavrum da çok üzülüyordu. Yarabbim, bu ne büyük bir acı! Anne yüreğim bu acıya nasıl dayanacak bilemiyordum. Şaşkın, çaresiz donakalmıştım. Tam da yaşadığım eski acılarım biraz küllenmişken neden tekrar ben acıyla ızdırapla kavruluyordum? Neden tüm sevdiklerim beni terk ediyordu? Yaşadığım acılarıma 'kader' diye hep sabrediyordum. Serdar'ımın hasta olmasına ne diyeceğimi bilemiyordum. Tarifi zor acılar, üzüntüler içerisindeydim. Allah'ım yavruma hastalığı yakıştıramıyordum. Böyle kader olamaz! Yavrum hak etmemişti. İçten içe bir yanar dağ gibi isyan ediyordum.

    O zaman çığlıklarımı sadece ben duyuyordum. Zaten yıllarca hep sessiz çığlıktı, kimselere duyuramıyordum. Hep çıkış yolu arıyor, ne yazık ki bulamıyordum. Neydi yavrumun beyninde dağ gibi infilak eden?

    İLK HASTANEYE YATIŞ

    Kardeşi ona ne olduğunu anlamaya çalışıyor, yavrum da bir yandan ne çok üzülüyordu. Olamaz, bir insan birden bire bu kadar değişemezdi. Hemen en yakın bir ilin tıp fakültesine götürdük. Fakat binbir güçlükle götürmüştük. Acile yetiştirdik. Ben üzüntü ve panikle doktorun odasına yavrumla beraber girdim. Doktor genç bir asistandı. Oğlum hala bağırıyordu: "Ben hasta değilim, beni niçin getirdiniz" diyordu. Doktorun ilk sözü, neyin var demeden, oğluma bakıp "sana senin dilinle konuşmak lazım" dediğinde şok olmuştum. "Oğlum Türkçe konuşuyor" diyebildim. Sonra bir iğne yaptılar. Doktor bey, "Biz bunu yatıramayız, kapalı yerimiz yok, başka hastaneye götürün" dedi. O anda oğlum ilk damgayı yemişti. Şaşkınlık ve üzüntüyle hastaneden ayrıldı. Yapılan iğnelerin yan etkisi nedeniyle oğlumda aniden çok şiddetli kasılmalar oldu. Sanki tüm vücudu felç olmuştu. Hemen hastaneye geri döndük. Bir iğne yaptılar, durumu düzeldi. Oradan ayrıldık.

    Halbuki oğlumu zorlukla ikna ederek o hastaneye götürmüştük. O DOKTOR BEY keşke görmüş olsaydı. Oradan hemen ayrıldık. Arabada çok zorluk çıkarmıştı. En yakın, Ruh ve Sinir Hatalıkları Hastanesi'ne götürdük. Arabadan inerken hastahanenin tabelasında 'ruh ve sinir' yazısını görünce müthiş korkup sinirlendi. "Ben hasta değilim" diye bağırıp, ağlayıp kaçmaya çalışıyordu. Kendisine benim hasta olduğumu, tansiyonumu ölçtürüp gideceğimizi, bana yardım etmesini söyleyince kabul etti. İçeriye girdiğimizde çok tedirgindi. Hemen yatışını yaptılar fakat oğlum bana sarılarak bağırıyor, ağlıyordu. "Anneciğim ben deli değilim, beni burada bırakma!" diye sürekli bağırıp, ağlıyordu. Benden çok zor kopardılar. Amcası da bizimle birlikte gelmişti. Amcasına yalvarmaya başladı. Kapı kapanırken; "Amca sende mi" diye haykırdı. Çok üzülmüştük. Ailece perişandık. Ölünceye kadar, oğlumun o halini ve sesini unutmam mümkün değil.

    Hemen oğlumun yatışını yapan doktorun yanına gidip, oğlumu çıkarmalarını istedim. Bu belki de hayatımın en büyük hatasıydı. Sağolsun bu doktor bey gerçekten oğlumun dilinden anlamış, yardım etmeye çalışıyordu. Bize "Alın götürün" dememiş, aksine; "Yapmayın, çıkarmayın, bırakın tedavi olun" demişti. Fakat biz ısrar edince hemen taburcu ettiler. Kapıdan çıkarken Doktor Bey; "Bir gün kendiniz tekrar buraya getireceksiniz" demişti, haklıydı. ​
    Ne yazık ki oğlum hastanenin tabelasında 'RUH VE SİNİR HASTALIKLARI HASTAHANESİ' yazısını ilk gördüğü andan itibaren ruh kelimesini yıllarca takıntı haline getirdi. Yıllarca kafasındaki hastalığından dolayı olan sesleri ruh olarak algıladı. Sürekli ruhların var olduğunu, kafasındaki seslerin ruh olduğunu söylüyor, üzülüp bağırıp ağlıyordu. Her ne kadar ruhun olmadığını söylesek de maalesef ikna edemiyorduk.

    "RUH YOKSA NEDEN HASTAHANENİN TABELASINDA VAR?"

    Belki de oğlum haklıydı. Beyinle ilgili hastalık olduğuna göre, hastane tabelaları "Ruh Hastalıkları Hastanesi" yerine "Beyin Hastalıkları Hastanesi" olarak yazmış olsalardı, belki de oğlumda bu saplantılar olmazdı.

    Hastalığının ilk alevli dönemlerinde, insanları, konuşulanları, hatta halıdaki şekilleri, elbiselerdeki markaları, tabelalardaki reklamları, yazıları çok farklı algılıyor, bunlardan anlamlar çıkarıyor, rahatsız oluyordu. İkna etmek mümkün değildi. Yine de oğlumuzu panikle, telaşla yatırdığımız bu hastaneden bilgisizliğimiz yüzünden hemen çıkardık. Keşke doktor beyi dinleyip çıkarmasaydık. Ne yazık ki o üzüntü ve panikle ayrıldığımız için doktor beyin ismini öğrenemedim. Yıllar sonra da olsa, bu mesleğinin hakkını veren, duyarlı, insan evladı doktor beye çok teşekkür ederim.

    Bir anne ve baba olarak çok üzüntülüydük. Panik ve dehşet içerisindeydik. Ne yapacağımızı, neye karar vereceğimizi bilemiyorduk. Sanki evladımız hastaneye yatırılırsa bir daha göremeyeceğimiz duygusuna kapılmıştık. Yoksa onu neden çıkaralım ki?

    "Neden yatıp tedavi olmasını düşünemedik", diye zaman zaman hala üzülerek hatırlarım. Demek ki insanlar yanlış yaptıkça doğruları buluyorlarmış.

    Oğlumuzu hastaneden çıkardığımızda, iğnesi yapılmıştı. Daha sakindi. Allah, hiçbir anne babaya evladının bu durumunu göstermesin. Hastanenin kapısından çıkarken ağaçları ve yeşillikleri görünce yarı uyur, yarı uyanık bir halde: "Anne ne güzel yer, burada piknik yapalım" dedi. Yanımıza bir hasta gelip sigara istemişti. Hemen; "Anne bu amcaya sigara verin" demişti. O anı hiç unutmam. Biz hemen halasının evine getirdik. Oturduğu yerde uyuyor, arada bir babasına, "Babacığım gidelim buradan" diyordu. Babası, "Nereye, Bursa'ya eve gidelim mi" diye soruyor, "Hayır, İstanbul'a dayımlara gidelim" diyor, başka bir şey demiyordu. Biraz sonra su istedi. Hemen verdik, içmedi. Beni halamlar zehirleyecek diye içmedi. Ne verdiysek, ne yedi, ne içti. Zehirleneceğinden korkuyordu. Ben neden korktuğunu, şüphelendiğini anlamıştım. Çünkü biz o ilk şaşkınlık ve panikle bir yanlış yapmış, onu sakinleştirmek ve doktora rahat götürmek için çayına uyku ilacı koymuştuk. Çay acı olmuş, rengi de bulanıktı. Bir yudum içince anladı çayda birşey olduğunu. İyice şüpheleri artmıştı. Bu yaptığımız çok yanlış bir şeydi fakat biz çaresizlik, biraz da bilgisizlikten bu yanlışı yapmıştık. Allah hiçbir ana ve babaya göstermesin çok çaresizdik. Oğlum ısrarla kendisini İstanbul'a götürmemizi istiyordu.

    Biz o gece hemen Bursa'ya evimize geldik. Yolda, otobüsün içinde, çok sıkıntılı ve korku içinde idi. Eve gelir gelmez uyudu. Biraz sonra odasına girdiğimde, çok kötü burnu kanıyordu. Çok korkmuş, üzülmüştüm. Babasıyla onu uyandırmaktan korkuyor, bir yandan da burnunun kanını nasıl durdururuz diye düşünüyorduk. Kaldırıp yüzünü filan yıkadık. Burun kanaması durmuştu.
    Sabah erkenden Tıp Fakültesi'ne götürdük. Çok kötü alevlenmeler başlamıştı. Hastanede hemen iğne yaptılar. Fakat hiç etkilenmemişti. Biraz sonra yine iğne yaptılar. O yine bağırıp, "Ben hasta değilim, beni çıkarın buradan" diyor, ayakta hiç durmadan dolaşıyor ve "annemi babamı değiştirmişler, bunlar annem babam değil" diye bağırıyordu. Arada bir babasına, "Beni buradan çıkar, İstanbul'a gidelim" diye tutturuyordu. Birden babasına saldırdı. Fakat ani bir hareketle, kapıya doğru koşup, kapıyı açıp kaçtı. Biz yakalayamadık. Aniden gözden kayboldu. Çok korkmuştum, bu kadar iğnenin tesiriyle yollarda araba falan çarpar diye. Bulamadık. Şehrin içinde her yeri aradık fakat bulamadık. Aklımıza ev geldi. Evi aradık. Kardeşi eve geldiğini söyledi. Fakat eve gitmeye çekiniyorduk. Ya bizi görünce kaçarsa.. Gitmezsek, bağırıp çağırıp kardeşini korkutursa. Aklıma onunla telefonla konuşup ikna etmek geldi. Hemen aradım. Zor konuşuyordu. Kendisine, kardeşine çay yapmasını ve bizim İstanbul'a gitmek için bilet alıp geleceğimizi söyledim. "Tamam" dedi. Yola çıkıp hemen eve geldik. Geldik ki uyuyor. İğneler etkisini göstermişti. Kardeşine çay yapmış, sofra kurmuş. Kardeşine de "Biz evden erken çıktık, sen açsındır bunları ye" diye hazırlamış ve hemen uyumuş. Kardeşine sorduk: "Bağırdı mı" "Hayır anne. Bana çay yapıp, sofra kurarken, hem uyuyor, hem de hazırlıyordu" diye yanıt verdi. O gece onu zor uyandırıp ikna ederek İstanbul'a hareket ettik.

    Kardeşlerime geldik. Kapıyı kardeşim açtı. Dayısını görür görmez, "Dayımı da değiştirmişler, gözlerini değiştirmişler" demeye başladı. İçeri girip oturduk. O oturmuyordu. Yine başlamıştı saçma sapan konuşmalara. Hiç oturmuyor, sürekli konuşuyordu. Sürekli bizleri kurtaracağını, korkmamamızı, bizi kimsenin öldürmesine izin vermeyeceğini, sürekli birilerinin onu ve bizi öldüreceğini korkuyla söylüyordu. Arada bir bağırıp çağırıyordu. Bizse ne yapacağımızı şaşırmıştık. Evden çıkarken o sıkıntılı haliyle bile birkaç kitap almıştı yanına. O kitapları elinden düşürmüyordu. Hiç oturmadan yürüyordu evin içinde.

    Aman Allah'ım! Olamaz. Evden bayram tatili için ayrılmıştık. İki gün içinde neler gelmişti başımıza. İnanması çok zor şeyler yaşamış, kendimizi Manisa'dan Bursa'da, Bursa'dan İstanbul'da bulmuştuk. Oğlumuz çok hastaydı. İki gün insan hayatında neleri değiştiriyor. Teyzem geldi. Önce bir sevindi, elini öptü. Hemen yine başladı salonda gezinmeye, yine başladı konuşmaya. Teyzem bir ara, "O kitapları masaya koy, gel yanımda otur konuşalım" dediğinde teyzeme çok sinirlendi. "Serdar o senin teyzen" dediğimizde "Hayır benim teyzem değil" yanıtını verdi. Biraz sonra gelip, "Teyze özür dilerim" demeye başladı. Teyzem tekrar, "O kitapları bırak, gel yanımda otur" dediğinde, "Hayır teyze ben bu kitapları çok okuyup ya doktor yahut mühendis olacağım" dedi.

    Yavrum; kaderini bilmeden hala üniversite okuyacağını ümit ediyordu. Kalbim kan ağlıyordu çaresizlikten.

    Teyzem ve ben ağlamaya başladık. hemen yanıma gelip, "Anne neden üzülüyorsun, üzülme" dedi. "Yok oğlum, üzülmüyorum" dememe rağmen, "vay kim annemi üzdü" diye bağırmaya başladı. Biraz sonra susup yine gezinmeye başladı. Teyzemden de şüphelenmeye başladı. Kesinlikle yemek yemiyor, çok şüpheleniyordu. Kardeşimin eşinden de çok şüphelendiği için yemek yemiyordu. Yengesine sürekli yemeğe çaya ne kattığını soruyordu. Ben gözünün önünde yemek ve çay yapıyordum, fakat yine şüpheleniyor yemiyordu. Sürekli korku ve şüphe içerisindeydi.

    Kapı zili çalınsa veya birisi gelse aşırı derecede şüpheleniyordu. Zor zaptediyorduk. Yavrumun yüzündeki ifadeden ne denli acı ve ızdırap içinde olduğunu anlıyordum. Bayram nedeniyle doktor bulamıyorduk. Herkes tatile çıkmış. Nihayet bir doktor bulduk. Hemen götürdük. Tabi ki zorla. ​

    Doktor Bey, ergenlik çağıdır, bir depresyon geçiriyor dedi ve reçete verdi. Hemen aldık fakat içmiyordu. İlaçları içirmek çok zordu. Kabul etmiyor, şüpheleniyordu. Hasta olmadığını, ilaç içmeyeceğini söylüyor, kesinlikle ilacı kabul etmiyordu. Yine de ikna edip içiriyorduk. hiçbir şey yemiyordu. Sudan çok şüpheleniyordu. Yolda su istedi. Dayısı hemen su aldı. Su şişesini eline alıp inceledi ve suyu nereden aldığını sordu. Dayısı "şu bakkaldan aldım" dediğinde hemen bakkala gidip suyu nereden aldığını sordu. Bakkal şaşırdı, biz müdahale ettik, suyu geri verdi. Dayılarından da şüphelenmeye başladı. Sürekli bana "nereden biliyorsun bunların senin kardeşin olduğunu" diyordu. Artık burada da herkesten şüplenmeye başlamıştı. birkaç gün sonra eve geldik.

    İlaçlarını zorla da olsa içiriyorduk. Fakat iyiye gitmiyor, günden güne kötüleşiyordu. Sonra bir profesör hanımın özel muayenehanesine götürdük. İyi bir muayene ettikten sonra, verilen ilaçları değiştirip, reçete yazdı. O ilaçlarla oğlum yavaş yavaş kendine geliyordu. Düzenli kontrollerine gidiyorduk. Evden çıkmıyor, yine ders çalışıyordu. Fakat bizle fazla konuşmuyordu. Ertesi yıl yine sınavlara girdi, kazanamadı. Yine ilaçlarını zorla da olsa içiyordu. Ben kontrollerini aksatmıyordum. Bir yıl daha geçmişti. İlaçlarını içtikçe, yavaş yavaş daha iyi olmuştu. Biz istemediğimiz halde o yine sınavlara girdi. Sınava girmeden bir gece evvel Serdar'a: "Oğlum sınava girme" dediğimde bana "hayır anne ben üniversite yüzünden bu hale geldim, kafam bilgi dolu çok emek verdim" dediğinde çok üzüldüm.

    VE ÜNİVERSİTE

    Selçuk Üniversitesi Mimarlık-Mühendislik Fakültesi Harita Mühendisliği'ni kazandı. Sınava girerken ilaçların etkisiyle yerinde duramıyordu. Babası, "Oğlum, sıkılırsan hemen çık" dedi. Serdar en son çıktı. Gülümseyerek soruların çok kolay olduğunu, fakat ilaçların etkisiyle dikkatini toplayamadığını, son tercihi olan Harita Mühendisliği'ni kazanacağını söyledi. Bizde buruk bir sevinç vardı. Çünkü kendisinin ideali ODTÜ İnşaat veya Hacette Tıp'tı. Biliyorduk ki kazansa da oğlumuz başaramayacaktı. Çünkü o çok hasta idi. Kendisine belli etmemeye çalışıyorduk. Ve neticede kazandı. Söylediği gibi Harita Mühendisliği'ni kazanmıştı. Okula götürmek zorunda kaldık. Bir ay yanında kaldıktan sonra, onu yurda yerleştirip döndüm. Beni yolcu ederken "anne ben ODTÜ veya Hacettepe'yu kazanırsam burayı bırakacağım" dedi. Ben de "tamam oğlum" diyerek eve döndüm.​YİNE CEHENNEMİ YAŞIYORDUK

    Fakat hiç de huzurlu değildik. Artık evimizin eski huzuru yoktu. Yıllarca ne acılara, nelere dayanmıştık. Yuvamızı, iki yavrumuzu mutlu etmeye, iyi yetiştirmeye gayret etmiştik. Fakat şanssızlık galiba peşimizi bırakmıyordu. Birinci ders yılı iyi geçmiş. İkinci sömestrde, Şubat ayında, ilaçlarını "ders çalışamıyorum, uykum geliyor" diye bırakmıştı. İlaçlarını bırakmasıyla çok kötü hasta olmuş.
    Bir akşam evi aradı. Konuşamıyordu. Ses tonundan oğlumun yine çok hasta olduğunu anladım. Gece hemen Konya'ya hareket ettim. Sabah okulda oğlumu bulunca yıkıldım. Çok zayıflamıştı, çok dalgındı. Beni bile tanıyamamıştı. On gündür yemek yememiş, uyumamış, odasından bile çıkmamış.

    Hemen Tıp Fakültesi Pikiyatri Kliniği'ne yatırdım. Bir ay tedavi gördü. Bu bir ay içinde babası da yanına gelmişti. Babası onu görünce çok üzüldü. Kolay kolay ağlamayan insan ağlamaya başladı. Dayanamamıştı. Çünkü oğlumuzu çok eviyordu. Ona onsekiz yaşına kadar bir tokat atmamıştı. her istediğini yapıyordu. Küçükken yaramazlık yaptığında ben sinirlenince, babasının arkasına saklanırdı. Bütün bunlar o anda film şeridi gibi hayalimde canlandı. Kendime, bağırıp ağlamamak için zor hakim olmuştum. Neden? Neydi evladımızın başına gelenler?

    Bir ay sonra taburcu edildi, eve geldik. Yine ilaçlarını içmiyordu, yine çok hasta idi. Evde bir cehennem azabı çekiyorduk. Bir türlü ikna edemiyorduk. Ne ilaçları, ne de doktora gitmeyi kabul ediyordu. Korkunç şüpheler içinde kıvranıyordu. Bir takım insanların onu başbakan yapacaklarını, zencilerin, çinlilerin, cinlerin gelip ülkemizi yönettiğini söyleyip bütün gün bu saplantılarıyla korku içinde dolaşıp duruyordu. Artık komşulardan da şüpheleniyordu. Aniden yerinden fırlıyor "alttaki komşu benim hakkımda konuşuyor" diye bağırmaya başlıyordu. Yolda yürüsek veya bir yere gitek, her şeyden herkesten şüpheleniyor, her kelimeden farklı bir anlam çıkarıyordu. İnsanların onun hakkında konuştuklarını, ona kötülük yapacaklarını düşünüyor ve bu çok anlamsız saçma sapan şüphelerle ızdırap içinde kıvranıyordu.

    Bize saldırmaya da başlamıştı. Bazen evin camlarını yumruklayıp kırıyordu. Bazen önüne ne gelse fırlatıp kırıyordu. Sazlarını kırdı. Bunlar beni hasta etti diye elektrosazını param parça ettiğinde sazın telleri parmaklarını kesmiş kanıyordu. Sadece o zaman müdahele edebildim. Biz karışınca daha çok sinirleniyordu. Parmaklarının kanının korkarak temizledim. Biraz daha sakindi. Benden özür diliyordu. Kendisinin yapmadığını, seslerin yaptırdığını söylüyordu.​Bir gün, deniz havası iyi gelir diye Mudanya'ya deniz kenarına götürdük. Fakat denizden müthiş korkmaya başladı. Biz şaşkın ve üzüntülü eve geri döndük. Bu halüsinasyonlarına bir anlam veremiyor, sadece sabır gösteriyorduk. Sürekli kendi kendine konuşuyor, bazen kahkahalar atıyor, bazen de bir noktaya bakıp sinirleniyor, bağırıyordu. Nihayet onu ikna edip yine profesör hanıma götürmeye karar verdir ve yola çıktık. Çok tedirgindi. "Ben hasta değilim, siz hastasınız" diye bize söylenip duruyordu. Babası onun günlerdir yemek yemediğini söyledi. Bir lokantaya girdik. Yemekler gelince aniden kalkıp dışarı çıktı. Ben peşinden gidip, neden yemek yemediğini sorduğumda korkuyla; "Babam garsonlara beni zehirletip, öldürmek istiyor" dedi.

    Aman Allah'ım! İnanamadım. Oğlumuz ne kadar korkunç bir girdap içinde. Hemen onu doktoruna götürdük. Yine iyi bir muayene edildi. Reçetesi yazıldı. O ara doktoruna, "Beni bunlar Manisa'ya yatırdı" diye şikayette bulundu. Doktoru, büyük bir talihsizlik yaşadığını, bunları unutmasını söyledi ve ben "Hocam, Serdar iyileşir mi?" diye korkarak sordum. Hoca, "Tabii ki iyileşir ama süre veremem " demişti. Bir anda korkularım, endişelerim geçmişti. İçimde bir umut ve sevinçle eve dönmüştüm. İlaçlarını hemen alıp içirmeye çalıştık. Fakat çok zor içiyordu. Evde pişen yemeklerden, çaydan şüpheleniyordu. Ne kendi yiyip içiyor, ne de bize yediriyordu. Bana "Bu yemekleri çöpe at" diye bağırıyordu. Ben de onun gözünün önünde çöpe döküyordum. Çay ve şeker paketlerini kendisi çöpe atıyordu. Kendisinin bulacağı yerlerden gıda maddesi alırsak bizi ve kendini, kimsenin zehirleyemeyeceklerini söylüyordu. "Tamam gidelim çarşıya" diyorduk. Çarşıya gittiğimizde saatlerce dolaşıp duruyorduk, lâkin hiçbir yerden güvenip bir şey almadan eve geri dönüyorduk. "Allah'ım sen bize sabır ver" diye hep dua edip, ağlıyordum.

    Devamlı burun deliklerine pamuk tıkıyor, ev ceset kokuyor, lastik kokuyor diye evin bütün eşyalarını balkona döküp, bütün evin eşyalarını yıkamamı, silmemi istiyordu. Ben ne derse onu yapıyordum. Yeter ki sakinleşsin diye her istediğini yapıyordum. Çünkü başka bir şansım yoktu. Sık sık "Evlenmek istiyorum, beni evlendirin" diye tutturuyordu. Yaşının çok genç olduğunu söyleyip ikna etmeye çalışıyorduk.

    Kol saatlerine karşı aşırı şüpheleri vardı. Saatlerin onu hasta ettiğini söyleyip kolundan çıkarıp kırıyordu. Bize tekrar saat aldırıyordu. Bir iki gün takıp ya çöpe atıyor yahut kırıp parçalıyordu. Bu takıntısı da on yıl kadar sürdü. Izdıraplı, acı ve üzüntülü günler yaşıyorduk. İlaçlarına yavaş yavaş alışmıştı. Fakat takıntı ve şüpheleri geçmiyordu. Bir gün aniden evden fırlayıp dışarı çıktı. Balkona koşup nereye gidiyor diye baktım. Çöp bidonlarının yanındaki kedileri taşlıyordu. Bir taraftan da bağırarak "Beni sizin cinleriniz hasta etti" diyordu. Babası ikna edip eve getirdi. Çok korkmuştum. İnanamadım. Halbuki kaçük yaştan beri kedileri çok severidi. Bir gün, dört yaşında iken, yavru bir kedinin peşine takılıp gitmişti. Onu saatlerce aramıştım. Bulduğumda kedinin başında oturmuş, seviyordu. Onu kediyle konuşup kediye "Senin annen yok mu, kayıp mı oldun?" diye konuşurken bulmuş, saatlerce onu oradan kaldıramamıştım. ​

    VE KEDİ CİNLERİ...

    O kedileri taşlamasından sonra artık bir de kedileri kafasına takmıştı. Sürekli olarak, "Beni babamın arkadaşları ve kedilerin cinleri hasta etti" diye bütün gün bağırıp çağırıp söyleniyordu. Biz bir anlam veremiyorduk. Hep sabır gösterip, oğlumuzu daha çok seviyor, ona yardımcı olmaya çalışıyorduk.
    Bu arada, sabahlara kadar hiç uyumuyordu. Ben onu sabaha kadar bahçede gezdiriyordum. Çok bitkin düşüp yoruluyordum. Eve girdiğimiz anda hemen dışarı çıkalım diyordu. Benden başka kimseyle de gitmiyordu.

    Bursa Orman Bölge Müdürlüğü çok geniş bir alan içinde yer almaktadır. Lojmanda oturduğumuzdan, bu geniş bahçe bizim için çok büyük bir avantajdı. Belki bu yönden şanslı idik. Onu sabahlara kadar bahçede gezdiriyordum. Gezerken ona sürekli sevdiği şarkıları söylüyordum. Benimle hiç konuşmuyor, sadece arada bir şarkılara eşlik ediyordu. Bense sürekli, "Bak oğlum, yıldızlar ne kadar parlak, ağaçlar, yeşillikler ne kadar güzel" diye sabahlara kadar hem yürüyor, hem de anlatıyordum. Belki dikkatini yaşama çeviririm diye... Fakat başarılı olamıyordum. Sık sık doktora, kontrole götürüyordum tabii ki zorla. Pes etmiyordum. Artık gündüzleri bir cehennem, geceleri bir kabustu ve böylece devam ediyorduk.

    Bir gün ikna edip çarşıya götürdüm belki dolaşırsak iyi gelir diye. Çaresizlikten ne yapacağımı bilemiyordum. Neyse geldi. Yine çok sıkıntılıydı. Kalabalıktan ve insanlardan çok rahatsız oluyordu. Birden beni tartaklayıp "Bak bütün insanlar sana selam veriyor, görmüyor musun" demeye başladı. Artık o günden sonra nereye gitsek insanların ona ve bize selam verdiklerini söyleyip duruyordu. Çok üzülüyordum. Ona belli etmiyor, her sözüne "Tamam peki" diyordum.

    Bahçedeki elektrik direklerinden şüpheleniyor, bu direklerin kendisini dinlemek için konulduğunu zannediyordu. Bize "çabuk bu direkleri buradan kaldırın" diye sürekli kızıyordu. Ne yapsak ikna olmuyordu. Uzaylıların kendisini dinlediklerini, bize zarar vereceklerini, korkuyla anlatıyordu. Bu evi terk etmemizi, Bursa'dan çok uzaklara gitmemizi söylüyor, hiç yerinde duramıyordu. Gün boyu bu saplantılar oğlumu bizden ve gerçeklerden uzaklaşıyordu. Saplantılarına her gün bir yenisi ekleniyordu.
    Evdeki çeşme suyunun nereden geldiğini, su borularının nerede olduğunu sorup duruyordu. Çok sinirli ve ısrarla sorunca "Bahçede ne yapacaksın" dememle hızla bahçeye çıktı, su borularını aramaya başladı. Zor ikna edip eve getirdim. Kimi görse tanısın tanımasın müthiş şüheleniyordu. Kafasındaki seslerin bu insanlardan geldiğine, insanların onun düşüncelerini okuduğuna inanıyordu. Sürekli birilerinin onun düşüncelerini okuduğuna inanıyordu. Sürekli birilerinin onu takip ettiklerini onu öldüreceklerini korku içerisinde anlatıp duruyordu. Dışarıya çıkmak istemiyordu. Pes etmiyordum. Onu sık sık çarşıya pazara götürüyordum belki insanlara alışır şüphelenmez diye.
    Yine onu alıp parka götürdüm. Kalabalıktan çok rahatsız oldu. Hemen eve dönmek için minibüse bindik. Yolda minibüs yolcu almak için durunca aniden arabadan indi. Ben de inmeye çalışırken bana kızıp gelmememi söyledi. Ben hemen para verip, gelirken patates almasını söyledim; mahsus geç kalmasın gelsin diye. Eve döndüm. Saatler geçmesine rağmen gelmiyordu. Endişelenmeye başladık. Gece 12'ye kadar gelir diye endişeyle bekledik fakat gelmiyordu. Babası çıkıp aramaya başladı. Yok bulamıyoruz... Gece bütün akrabaları aradım. Belki otobüse binip İstanbul veya Manisa'ya gider diye. Babası sabah altıda geldi. Bursa'yı dolaştığını, fakat bulamadığını söyledi. Ben polise bildirelim dedi. Babası kabul etmedi. "Polisi gördüğünde daha da çok korkabilir, iyice insanlardan uzaklaşır, şüpheleri daha çok artar" dedi.

    Babası çok yorulmuş. Biraz dinlenip; "Tekrar aramalıyım, hava da iyice aydınlandı, belki bir parkta uyumuştur" dediğinden ben ağlamaya başladım. Çünkü üzerinde ince bir tişört vardı. Biz konuşup üzülürken kapı çaldı. Açtığımda Serdar elinde patates torbasıyla geldi. Hiçbir şey yokmuş gibi davrandık. Bir şey sormadık. Biraz daha sakindi. Saatini kaybettiğini, zamanı bilemediğini, çok dolaşıp bir parkta sabaha kadar oturduğunu söyledi. Ben minibüsten inerken şaşkınlık ve çaresizlikten eve erken gelmesi için patates almasını söylemiştim, unutmamış almıştı.

    Bir gün yine yatmıyordu. "Hadi bahçeye çıkalım" dedim. Çok geç te olsa cevap verdi ve "Gelmiyorum" dedi. "Yat saat çok geç" dediğimde, "Yatmıyorum, çünkü ben Amerika'lıyım. Benim annem babam Amerikalı ve şu an Amerika'da sabah. Annem babam yatmıyor, ben de yatmıyorum dediğinde ben donup kaldım. Korku ve şaşkınlıkla ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemedim. Aklıma o anda gelen şey, onunla bir gün önce çarşıya çıkışımız, belki birşeyler yer diye bir lokantaya götürüşüm, yanımızdaki masada oturan turistlerin İngilizce konuşmalarıydı. Serdar onları dinliyordu. Yemeğini yemiyor, sürekli onlara bakıyordu. Oradan zorla kaldırdım. Anladım ki hastalığından dolayı etkilenmiş, kendini Amerika'lı zannediyordu. O günden sonra kendini hep Amerika'lı zannediyordu ve bu saplantısı da uzun yıllar sürmüştü. ​İKİNCİ DEFA HASTANEYE YATIŞ

    İkna ederek doktoruna götürdüm. Doktoruna son durumunu anlattığımda "hastaneye yatıralım" dedi. O an hem sevindim, hem de çok üzüldüm. Sevinmiştim, oğlum iyileşir diye. Çünkü o ana kadar hastalığı geçer diye düşünüp, çırpmıyordum. O an iyice anlamıştım, oğlum gerçekten çok hastaydı. Ne kadar uğraşsam da başaramayacağım kadar hastaydı. Doktoru, "Serdar seni biraz hastanemizde misafir edelim, ne dersin?" dediğinde, kabul etti.

    O gün yatırdık. Hastaneye yatış, o yatış. Çok uzun yıllar alacaktı. Bu arada babası da kendisini iyice alkole kaptırmıştı. Sanki yaşadığımız bu sıkıntılar kabuslar yetmiyormuş gibi bir de alkol başımıza bir kara bulut gibi çökmüştü. Ben artık, hastane ve ev arasında mekik dokuyordum. Oğlumsa her gün daha kötüye gidiyordu. Artık eski sağlıklı oğlumuzu tamamen kaybettiğimizi iyice anlamıştım ve tarifi imkansız acı çekiyordum. Hastanenin koridorundaki taşlara imreniyordum. Keşke taş olarak dünyaya gelseydim. Ne yazık ki ben anneydim.

    Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği'nin profesörleri, doktorları ve tüm çalışanları ellerinden geleni fazlasıyla yapıyorlardı. Fakat benim oğlum, çok dirençli bir hasta idi. Hiçbir ilaca cevap vermiyordu. Çok zor günler ve aylar geçiriyorduk. Yoğun ilaç tedavisi görüyordu. Her gün çok sayıda iğne yapılıyordu. Bense artık eve gidemiyordum. Yanında refakatçi kalıyordum. Çok zor yıllardı. Allah'ım, bu bir kabustu! Hastahaneye ilk yattığı zamanlar her gün hemşire hanımlar ilaçlarını saatinde veriyorlardı. Biz içtiğini zannediyorduk. Bir gün ilacını camdan atarken gördüm. Hemşire hanımlara söyledim. O günden sonra hemşire hanım da ben de çok dikkat etmeye başladık. İlk zamanlar ilacı kabul etmiyordu, zamanla alıştı.

    Bazen, keşke beni bu kötü rüyadan uyandırsalar, oğlum yine eskisi gibi okuldan gelince, daha içeriye girmeden "anne, ne pişirdin" dese diye hayal kuruyorum, "anne, dersim çok" demesini hiç unutamıyorum. Bir anda her şey o anda film şeridi gibi gözlerimin önünden kayıyordu. Ardahan'da o küçücük elleriyle kışın kızak yapardı. Kardeşini kızakla kaydırırdı. Küçükken kardeşini ne de güzel oyalardı. Onunla sürekli oyunlar oynar, ben evde olmadığım zamanlar nasıl da sahip çıkardı. Yine dördüncü sınıfta, öğretmeni sınıfta birkaç kişinin saçlarını kesmişti. Bunlardan biri de Serdar'dı. Eve geldiğinde çok üzülmüş, arkadaşlarının önünde mahcup olduğunu söylemişti. Ardahan çok soğuk olduğundan, üşütüp grip olur, hasta olur diye saçlarını kesmiyorduk. Bir an bunları düşünürken, çıldıracak gibi olurdum. Hastanede onun yaşadığı kabusları ben de yaşardım. Çok dirençliydi. O kadar ilaca, her gün yapılan iğnelere, serumlara rağmen yine de fazla bir iyileşme olmuyordu.​Hep hastaneden kaçmak, gitmek istiyordu. Birkaç kez kaçtı. Biz yakalayıp, geri getirdik. Bir defasında yine hastaneden kaçtı. Peşinden koştuk ama yetişemedik. Hemen bir minibüse binip onu takip ettik. Yetişip güçlükle hastaneye getirdik. Sürekli olarak kaçmayı düşünüyordu. Artık alışmıştım. Hergün odasındaki eşyalarını toplayıp, "eve gidelim" diye bana bağırıp; "neden gitmiyoruz, beni neden burada tutuyorsunuz" diye isyan ediyordu. Sağolsun doktorlar hemen yetişip, iğnesini yaptırıp, onu sakinleştiriyorlardı. Fakat birkaç saat sonra yine başlıyordu. Özellikle geceleri geç saatlerde "hastaneden gidelim" diye tuttururdu. Nöbetçi doktor, hemşire ve görevliler, onu ikna edemiyorduk. Şaşırıyordum ne yapacağımı...

    Sürekli doktorlarına ve bana; "beni mahsus hastanede tutuyorsunuz, ben hasta değilim çıkarın beni. Ben Amerikalı'yım, bırakın gideyim" diyor, bağırıyordu. Bazen hastahanenin çıkış kapısında saatlerce bekliyor; "benim annem babam Amerika'dan beni almaya gelecek, uçak beni bekliyor, bırakın gideyim" diyordu. Zorla ikna edip odasına getiriyordum. Çok sıkıntılı dönemlerinde, kendisine ve çevresine zarar vermesin diye yatağına bağlanıyordu. Yine bir gün yatağa bağlanmıştı.
    Sürekli aynı şeyler...
    Kediler... Siyah cüppeli kel bir adam... Türbanlı bir bayan... Ruhlar cinler ve Amerikalı'yım...
    Sürekli bu halisünasyonlarla uğraşıp, bağırıp çağırıyordu. Bana annesi olmadığımı, annesinin babasının Amerika'da oturduğunu, bizim kendisini onlardan çaldığımızı, annesine gitmek istediğini söylüyordu. Bana "annem değilsin"
    diyen oğlumun yine de ara sıra anne demesine çok seviniyordum çünkü oğlumda hala anne sevgisi vardı ve bu benim için çok büyük bir umuttu.

    Yine bir gün yatağına, bağlanmıştı. Birkaç saat sonra bana "anne, elimi çöz" diye sinirlenmeye başladı. Ben "çözemem"dedim.
    "Çöz, yüzüm kaşınıyor" dedi. "ben kaşırım" dedim. Yalvarmaya başladı. "Çöz, bir sigara içeyim" dedi ve dayanamadım çözdüm.
    Yüzünü kaşıyıp, bir sigara içtikten sonra kolunu uzatıp,
    "beni bağla anne" dediğinde bir taş gibi kaskatı kesildim. Boğazımda hıçkırığım düğümlendi.
    Yanında ağlayamadım. Sabırla elini bağladım. "Yavrum, bu nasıl zalim bir hastalıktı. Seni ne hale getirdi. Allah'ım, bana sabır ver" diye çıkıp salonda ağladım. Allah hiçbir anne ve babaya göstermesin. Çok zor. Yavrumun bu hali bana ölümden de acı geliyordu. Allah'ım... Biz ne hale geldik? Hiç aklımıza gelmeyen, hele Serdar'ıma hiç yakışmayan bir zalim hastalık, evimizin, hayatımızın tüm neşesini mutluluğunu nasıl da alıp götürmüştü.

    Geceleri camdan, şehrin çok uzakta olan ışıklarına bakıp, "acaba eşim, yavrum ne yapıyorlar" diye çok endişelenir, üzülür, zaman zaman da özleyip, ağlardım. Sık sık eve telefon açıp, babası yavrumuzu sorduğunda iyi olduğunu söylerdim ki, üzülmesinler. Halbuki oğlumuz hiç de iyi değildi.
    Sürekli halüsinasyonlarına inanıp, bazen çok kızıp, sinirlenirdi. Bazen doktorlarına "beni kurtarın ne olur" diye yalvarırdı. Zaman zaman kendini kaybediyordu. Kafasındaki seslere dayanamıyordu. Bana sürekli,
    "anne söyle, bu sesler ne? Kim, kim benim içimde konuşuyor? Söyle!" diye bağırıyordu. Çok yoğun sıkıntı içinde idi. Sürekli; "duymuyor musun benim içimde konuşanı? Bak burnumdan da konuşuyorlar" diye bütün gün bana bağırıp, soruyordu. "Hayır sen yalan söylemiyorsun, sen çok haklısın. Sana beynin yalan söylüyor. Çünkü beyninde rahatsızlık var. Fakat sen iyi olacaksın". Sürekli bunu söylüyordum belki onu ikna edebilirim diye düşünüyordum. Ben bunları söyleyince daha da çok sinirlenip; "seni duymuyorum, söylediklerini anlamıyorum" diyerek bana saldırıyordu.

    Bazen, "anne benim içimdekileri, beynimdekileri kov, çabuk kov gitsin, bak burnumdan da konuşuyorlar dinle anne, burnumda konuşanları dinle duymuyor musun" diyordu.
    Bazen yalvarırdı, bazen çok sinirli bağırır "anne sesleri kov benden gitsinler, çok korkuyorum" derdi.
    Bazen de yapılan iğnelerin etkisiyle biraz rahatlardı. O zaman da "ben iyi olamam, bu hastalığın ilacı yok" diye zaman zaman ağlıyordu.
    Bazen beynim yanıyor anne başım fırın gibi dediğinde başını soğuk suyla yıkardım, biraz rahatlardı. Sürekli "ben sizin evladınızım, bana acımıyor musunuz? Kurtarın beni" diye bağırıyordu.
    Kolunu uzatıyor: "Kolumu kesin, ayağımı kesin yeter ki beni bu seslerden kurtarın!" diyordu.
    Zaman zaman da dalıp dalıp gidiyordu. ​