• "Ortalıkta fırtınadan önceki sessizlik vardı."
    Harper Lee
    Sayfa 316 - Altın Kitaplar Yayınevi
  • 'İdraki olmayan doğru bilmez; vicdanı olmayan güzel eylemez.' demiş Fazlıoğlu.


    Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere, konu biraz çetrefilli bir konu. Yüzyıllar önce Henry David Thoreau diye bir birey varmış. Günün birinde vergi memurluğu kisvesi altında, birtakım paragözler, insan eti ile beslenen devletgiller bu arkadaşın kapısına dayanır, para ver der bize, tabi bizim delikanlı parasının gideceği düşüncesinden değil, ama yine de can havliyle atılır ve amiyane bir tabirle 'hayırdır oğlum ne parası, siz kime iş koyesiz' der. Alıyorlar bunu nezarete ve o asırları büyüleyecek olan meşhur hikayeye ortam hazırlanmış oluyor. Hikaye çok bilindik ama, ben yine de bilmeyenler için şuraya bırakacağım;
    Bizim delikanlı Thoreau, ABD ve Meksika savaşları sırasında kelle başına konan vergiyi ödemeyi reddiyor ve nezarete alınıyor. Gerekçe olarak da ödeyeceği para bir adam öldürmek için, başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasını istememesi. Yani şunu demeye getiriyor; sizler benden para alır, kurşun alırsınız. Onlar da kendi müridlerinden para toplar kurşun alırlar. E geriye İskender Büyük deyişiyle, ahmağın çok olduğu yerde kurşun havada gezer. Daha doğrusu bizler kendi ellerimizle imkan sağlayıp, alan açıyoruz bu tür şeylere. Buna benzer düşünceler aşılıyorlar kitap boyunca. Tabi kendisiyle fikirdaş ve arkadaşı ağabey Waldo bunu duyunca -Thoreau'nun nezareti boyladığını- davranır ve Thoreau'nun hücresine varır. Aralarında şöyle bir diyalog geçtiği söylenir;

    - Henry, neden buradasın?
    - Waldo, sen neden burada değilsin?

    Bu temel düşünce üzerine Thoreau 1840'lı yıllarda görev yaptığı bir okulda bir manifesto okur. Her şeyin başlangıcı olarak alınır manifestosu. Şimdi, o lafız nam salmış yürümüş, çok işler görmüş, toplum üzerinde baya cahillik zedelemesi üzerine yönetimler tarafından yasaklanmış, çeşitli şekillerde yayınlanması engellenmiş, bulundurulması bile yönetime rahatsızlık vermiştir. Bir çok yazara ilham kaynağı olmuş, hemen hemen okuyan her kişinin başucu kitabı olarak görülmüş, üzerine pek çok defa yazılmış. Evet evet Özel'in; Waldo Sen Neden Burada Değilsin?
    kitabı da burdan gebe.
    Bu kitabımız bu düşüncenin sonuçları, uzanımları ve temas ettiği noktaları, aralarında Gandhi'nin de bulunduğu bir kaç isim tarafından, bu düşünce üzerine görüşler sunulan derleme bir kitap.

    Kitabın tabiri caizse kalbinin bir odacağı bence bu dizelerle doluyordu;
    "Haksız yasalar varlığını koruyor: Bunlara boyun eğmekle mi yetinelim? Onları düzeltmeye uğraşıp başarana kadar da boyun eğmeyi sürdürelim mi? Yoksa bir an önce çiğneyelim mi onları? Bizimki türünden bir yönetim altında, insanlar genellikle çoğunluğu bu yasaları değiştirmeye kandırana kadar beklemek gerektiğini düşünürler. Karşı koymaları gerekirse peşine düşecekleri çarenin varolan kötülükten daha berbat sonuçlar doğurabileceği kaygısı taşırlar." Sayfa:62


    Lafın kısası her ne kadar kör kurşunlara gelmeyi istediğim günler içerisinde okumuş olduğum bir kitap olsa da, güzel bir kitap okudum, bana değil ama buna inanabilirsiniz. Benim dönüp dönüp okuyacağım bir kitap oldu, incelemesi de kitap sonunda sunulan farklı görüşlerden sonra o kadar kolay olmuyor, epey bir süre üzerine düşünmek gerekiyor. Belki tanımak istersiniz diye şeettimm.


    Ekstra Düşünceler

    İnceleme adı altında günlükler karaladığımız şu günlerde, bir kaç gün önce başımdan geçen ilintili bir olayı da şuraya bırakayım, bundan sonrasını sadece merak edenler okusun.

    Şehiriçi çalışan minibüslerin birine bindim geçenlerde, bir kaç durak ötede ortalama 9-10 yaşlarında elinde elma poşetleri ile bir kız çocuğu da benim olduğum arabaya bindi. Az bir yol aldıktan sonra yer olmadığı için ayakta olanlardan o çocuk bir iki sallandı, düşecek gibi oldu. Elimde bu kitap ve kulaklığımda Gasparyandan içimi dağlayan bir senfoni de benimle beraber. Tabii çocuğu tuttum, düşmesine mani oldum. Ama niyeyse dağılmasın veya ezilmesin diye elma poşetlerini yere bırakmak istemeyen kıza poşetlerini bana vermesini, benim taşıyabileceğimi söylemek istemedim. Konumumu biraz daha değiştirip bir ayağımı büyük poşetinin altına koydum, fark etmeyecek şekilde poşetin ağırlığını hafiflettim onun için. Pencereden dışarı bakıyorum, arabanın hız ortalaması 50-60, dağlar, binalar, ağaçlar, marketler ve camiler geçiyoruz, kimsenin veya hiçbir kurumun bu kız çocuğundan haberleri olduklarını zannetmiyorum. Bir ben varım o çocuğa el uzatabilecek, bir de bizim o an yaşadıklarımıza tanık ve seyre dalan arka koltuk seyircisi vardır belki de. Yolculuk bana çok şey düşündürttü, aklıma çocuk istismarcıları geldi bir ara, gözlerimi yumdum, dişlerimi sıktım, burnumdan bir boğadan farksız soluyordum. Tüm bu pislikleri, haksızlıkları, ortadan bir anda kaldıramayacağımın bilincinden ötürü, kafamı pencerenin arasına sıkıştırıp giyotin işlevi görür düşüncesiyle kafamı koparma hissine kapıldım. Aklıma Hidayet geliyor, Allahsız diyorum hep senin yüzünden bu haller. Proust geliyor, Camus geliyor ve haznemde hepsine yetecek kadar küfürler var, biliyorum. Neredeseniz diyorum, hay ben sizin ansiklopedinizi diyorum. Çocuk var diyorum, güçsüz diyorum, poşetler ağır geliyor ufacık kollarına. Kim bilir nicesi var bunların, bu sadece gözüme ilişenlerden. İnşallah onlara yardımdasınız diyorum...
    Şöför de beyinsiz, anca kız kessin aynalardan. Demiyor ki bunca insan ayakta ve birçoğu da desteksiz, hani fermuarı açık biri olsan, bunu farketmiş bile olsan tutunduğum yeri bırakırsam düşerim diyerekten çekmeye korkar insan. Bir başka çocuk daha var, belki bir belki de iki yaş büyük bir diğerinden. Elinde boyunca bir tablet, afedersiniz ama, neyse, başka bir deyişle hiçbir şey umrunda değil. Tabi çocuğu idraksız diye yaka paça arabadan atmayı düşünmüyordum. Ama ne bileyim, nasıl ki kendini gerçekleştiremeyen, mevcut otomatın sınırlarını aşamayan beşerlere insan diyemiyorsam, ona da çocuk demek gelmiyordu içimden.


    Kiminiz tüm bu anlatılanları ahlak felsefesi olarak da algılayabilir. Büsbütün yanlışlayamasam da, maksadım bu tür acı örneklerin -çoğaltılabilir- var olduğu gerçekliğini gözler önünde tutmak. Yukarıda söz ettiğim şeyler üzerine biraz düşünmenizi istiyorum. Çünkü Thoreau öyle temel bir düşünceyi gözler önüne getiriyor ki, belki o kız çocuğu orada oturup ağlasa, Thoreau'nun manifestosuna yakın nedenlerden ötürü olacaktı bu...
    İyi bir anlatıcı olamadığımı biliyorum, ama mühim bir konu ve üzerine düşünmek gerekiyor. Bizler, en azından bir çoğumuz, nasihat yaşlarımızı çok arkada bıraktığımızı düşünürüz, ama ben bugün değerli bir ablamın buyurduğu gibi, fikri anlamda çıplak hissediyorum kendimi. Ve o kadar çok susmamız gereken şey varken, neden bu kadar çok konuşuruz onu da anlamış değilim henüz. Ama yine de bir kaç soru sormaktan alıkoyamıyorum kendimi.

    Kaç hayatımız var ki bizim? Bize bu hayatta hangi kılıflar, ne sebeple meşru? Biz kimiz ya da kim olduğumuzu zannediyoruz? Çok mu değerli varlıklarız?
    Bu nasıl bir topluluk, bu yaşananlar ne tür bir izdiham?
    Daha ne kadar başkalaşacak, ne kadar değişeceğiz?
    Nasıl bir çözüm bulunacaktır? Bu belirsizlikleri giderecek olan nedir? Ve son olarak Baudrillard'ın sorduğu şu soru; Bir çok şey olması gerekirken, neden hala hiçbir şey olmuyor?


    Bu lanet edilesi girdap da neyin nesi, kim soktu ulan beni buraya?
  • İstanbul’un Topkapı semtinde, sur dışında, eski Edirne yolu üzerinde, 1591’de (Sultan Üçüncü Selim zamanı) yapıldığı sanılan bir cami var: Arakiyeci İbrahim Ağa Camii (Takkeci Camii, yahut İbrahim Çavuş Camii olarak da bilinir)…

    Camiyi yaptıran Arakiyeci (keçeden takke yapan) İbrahim Ağa eski İstanbul’un Topkapı’sında yaşayan bir garibandı. Kendisi ne kadar fakirse, gönlü o kadar zengindi. Ördüğü takkeleri, serpuşları çarşı pazar dolaşarak satar, karısıyla birlikte zar-zor geçinirdi. Zar-zor geçinirdi ya, yine de ebedi bir emeli, bir büyük hedefi vardı: Surların kıyısına bir cami yaptırmak istiyordu...

    Hep bunu konuşuyor, bunun hayalini kuruyordu. Hangi parayla cami yaptıracağını soran ve büyük emelini alaya alan tanıdıklarına ise, şu cevabı veriyordu:

    “İhtimaldir padişahım, belki derya (deniz) tutuşa!” (denizin yanması bile ihtimal dahilindedir).

    Takkeci garibi çevresine aldırmıyor, çok çalışıyor, üçü-beşe katıp biriktiriyor, umutsuzluğa düştüğü zamanlarda ise, “Nemrud ateşini gülistana çeviren Allah, isterse deryaları da tutuşur” diye söyleniyordu.

    Bir gece, bağlı bulunduğu tarikatın şeyhi rüyasına (şeyh rüyası yani) girdi ve hemen Bağdat’a gitmesini emretti. Sebebini düşünmek, akıl ve mantıkla bağlantısını bulmaya çalışmak, gönül erlerinin derdi değildir: Onlar ihlâs ile buyruğa koşarlar.

    Arakiyeci İbrahim Ağa da öyle yaptı. Hemen o gün Bağdat yoluna düştü. Bin türlü zahmetten sonra şehre girdi. Yorgundu, bitkindi ama ümit doluydu. Hanın avlusundaki tahta peykeye kıvrıldı. Gözlerini kapatmak üzereyken, yaşlı hancı dikildi başına: “Hayrola yolcu, nereden gelip nereye gidersin?“

    “Darülhilâfe’den“ diye cevap verdi Arakiyeci, Dersaâdet’den geliyorum.”

    “Hayırdır inşallah, geliş sebebin nedir?”

    Önce söylemek istemedi, ama hancı o kadar ısrar etti ki, rüyasını anlatmak zorunda kaldı.

    Rüya üzerine İstanbul’dan kalkıp Bağdat’a geldiğini duyan yaşlı hancı, kahkahayı bastı:

    “Hay akılsız! Hiç rüyaya ümit bağlanıp bunca zahmete girilir, bunca masarıf yapılır mı? Ben dahi geçenlerde bir rüya gördüm. Rüyama giren nur yüzlü bir ihtiyar: ‘İstanbul’a git, Topkapı’daki kulübesinde Arakiyeci İbrahim Ağa diye biri yaşar, onu bul, odunluğunda bir küp bizans altını gömülüdür, al keyfince yaşa’ dedi. Ama rüya ile amel edilmez dedim, hiç üstünde durmadım.”

    Hancıyı dinlerken, Arakıyeci İbrahim Ağa’nın gözleri parlamış, tüm yorgunluğu geçmişti. “İşte şimdi derya tutuştu!” diye söylene söylene yola çıktı. Gece demeden, gündüz demeden, yağmurdu, güneşti dinlemeden İstanbul’a döndü. Evinin odunluğunu kazdı. Altın dolu küpü topraktan çıkardı. Camiyi inşa etti...

    “Arakiyeci İbrahim Ağa Camii”, hedefe kilitlenmenin, sabrın ve sebatın sembolü olarak hâlâ duruyor.


    Yavuz Bahadıroğlu
  • Hata !!! Error beynim yandı.
    Neden çünkü hata edip es kaza böyle bir kitabı okuduğumdan değil haaa böyle bir kitabı birinin yazmış olması birilerinin basmış olması ve birçok kişinin (inşallah çok değildir)bu kitabı almış olması.Kitaba başladığımda güldüm,saf mısın ne ayaksın kadın dedim yazara ama yeter ama artık aaaa dediğim yeri okuyunca tamam dedim bırak kitabı.O neresimi anlatayım da duyun aaa dostlar.
    Yazara hayatında iki kez Allah cevap vermiş onunla konuşmuş ikinci konuşmasında Allaha teşekkür etmis,Allah ta ona "bişey değil" demiş.Biri beni çimdikleyip kendime getirebilir mi.
    Bu kitabı eşim bana iki yıl önce bu tarz şeyleri seviyorum diye almış ,adamcagiz bu tarz şeylerden hoşlanmadığı için açıp içine bakmamiş bile aklınca bana jest yaptığını sanıyor ama neyse bunu burda tartişmayacağım.Hayır iki yıldır okumadın şimdi niye okuyorsun olsun okuyacağım tuttu.
    Kitapla ilgili olarak otopark melekleri varmış bakın , arabanızı park edecek yer bulamayınca otopark meleğim bana yardım et diyormuşsunuz,şaaakkk o sizin yerinize buluyormuş.Ayrica dua Allah'a ,meleğe ,evrene hiç farketmezmiş Allah ona öyle demiş.
    Denişiklere musallat olmuş yazar ,ölmüş kadının arkasından nasıl konuşuyorum ya ben, Allah'ım sen beni affet.
    Haaa unutmamak lazım bir de vurgu yaptığı noktalar var -çok lüks bir otelde tatil yaparken(burda devamında anlatılan konuyla otelin lüks olmasında hiç bir bağlantı yok).ben Frankfurt ta ki daha önce de defalarca gelmiştim,arkadaşım otelvari bir rezidans ta kalıyor......Hayırdır abla sen bizi paranla mı ezmeye çalışıyorsun demek isterdim ki maalesef yazar yaşam koçluğu yaptığı bir danışanı tarafından silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmiş (melekler yardım edememiş )Zanlı da ifadesin de bana şeytanları gösterdi onlarla musallat etti beni onla görüşmeler e başladıktan sonra beynim den böcekler hiç gitmedi.Demiş.
    Denişikler var bu hayatta denişikler ,Allah muhafaza besmele mi çeker ben giderim
    Aaaa tabiki kitabı okumayı bıraktım.
  • Yavaş yavaş çürüyorum hayırdır inşallah.
  • „Baba! Beni burada bırakma!” diye bağırmak istemiştim. Her adım attıkça: “Baba!” diyeceğim geliyordu. O uzaklaşıyordu, kara, bol ceketinin eteklerini savurarak. Uzun boyu gitgide ufalıyordu. O gün: “Sağ gözüm seyriyor, hayırdır inşallah!” demişti.“
  • +dün gece rüyamda seni gördüm
    -yine ne gördün Yılmaz
    +bir kuyudaydın,yardım istiyordun benden.Seni çıkarıyordum,sonra beni kuyuya ittiriyordun.
    -hayırdır inşallah
    +Hayır Asuman hayır.Yıllardır bana yaptığını,bir rüyada görünce inandım.