• "Senin keyifsizliğinden bana ne?" diye yanıtladı kocasının soğuk tavırlarına öfkelenen Barones. "Senin sıkıntın benim umurumda mı? Keyifsizliklerinizi kendinize saklayın ya da işyerinizde dışavurun; para ödediğiniz çalışanlarınız olduğuna göre öfkenizi onlardan çıkarabilirsiniz!"
    Alexandre Dumas
    Sayfa 110 - II. Cilt
  • Asiye Güldoğan

    Şule Yüksel Tayyip ve Emine Erdoğan'ı nasıl tanıştırdı

    Şule Yüksel Şenler, “Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben hâlime; titrerim mücrîm gibi baktıkça istikbâlime.”  dönemini gerçekten de bütün ızdırabıyla Ankara’da yaşadı. Hz. Ömer rolünü oynayan tiyatrocuyla yaptığı evlilik, “Allah’ım tekrar hapishaneye geri döneyim” dedirtecek kadar zorlu geçiyordu. Ancak Müslümanlara örnek bir hanım olarak, bu durumunu yansıtamıyor, durumunu öğrenen “inançlı insanların hayal kırıklığına uğramasından” çekiniyordu.
    Ama sabır da bir yere kadardı ve beş yıllık evliliğine son vererek, “esaret ve eziyet” dolu bir hayattan kurtulmuş oldu. “Tiyatrocuyla evlilik bitti, perde kapandı!” dedi, uzun zaman sonra barışabildiği ailesine.
    Altı yıl aradan sonra Milli Gazete’de yazmaya başlayarak, “Duyuşlar” köşesine kavuşmuştu. Yıllarca neden sustuğunu, susmak zorunda kaldığını ilk yazısında anlattı. Bazılarının sandığı gibi “köşesine çekilmemişti, evlenince rahata erip davasını bırakmamıştı.” Yazmak istemiş “yazamamış,” konuşmak istemiş “konuşamamış”tı.
    Artık yazabilecek, konuşabilecekti. Bir grup genç kızla dernek kurma çalışmaları başlatmıştı. Bu duyulunca birçok hanım bir araya geldi, tartıştı. “Neler yapalım? Birlikte mi kuralım? Ayrı ayrı dernekler mi daha faydalı olur?” görüşmeleri yapıldı. Ayrı dernekler kurmanın daha verimli olacağına karar verildi.
    İDEALİST HANIMLAR DERNEĞİ
    İdealist Hanımlar Derneği, böyle ortaya çıktı. Derneğin başkanı Türkân Cumhur:  
    “Şule abla, ne olur, sen şimdi eskisi gibi değilsin ve bize çok lâzımsın. Herhangi bir mevzû olur, tekrar cezaevine girersen biz sensiz bir şey yapamayız!” diyordu. “Sen bizim mânevî başkanımız, başımız ol! Müsaade et, sakın başka türlü anlama, başkan ben olayım. Cezaevine girersem, ben gireyim. Ben senin idarende olayım ama bu resmiyette böyle olmasın!”
    Dernek Üsküdar’da büyük bir hanın teras katıydı. Hem çok büyük bir terası vardı, hem kapalı alana sahipti.
    O sırada Erbakan’ın 12 Mart muhtırasında kapatılan Milli Nizam Partisi’nden sonra kurduğu Milli Selamet Partisi’nin Gençlik Kolları Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, dernek kurduklarını öğrenmiş, ziyaretine gelmişti.
    Arkadaşı Tenzile Hanımın oğlu Tayyip, aktif, heyecanlı, güzel konuşmalar yapan hitabeti güçlü bir gençti.
    “Şule abla, hayırlı uğurlu olsun,” dedi. “Çalışın ama lütfen dışarı işlerini kesinlikle sizler yapmayın. Katiyyen buna müsaade edemeyiz. Bize bildirin, biz yaparız. Herşeyinize koştururuz.”
    MTTB’de iken kendini gösteren genç Tayyip, o zamandan beri gösterdiği başarı neticesinde bu yaşta İstanbul’da partisinin gençlik kolları başkanı olmuştu. Gençlerin bir gayenin etrafında toplanması kadar, hanımlar faaliyetine de çok önem veriyordu.
    Şule Yüksel Şenler’in toplantılarının organize, duyuru işlerini de sağlıyordu. Derneğin düzenlediği “büyük günler” ses getiren etkinliklerdi. “Vahdet’e Davet” gecesi düzenlediklerinde, bütün gruplardaki hanımları bir araya getirdiler. Taksim’de muazzam bir program oldu. En fazla beş bin kişi alan salona, yedi bin kişi gelmişti. Genç Tayyip bu tür yapılan toplantıların resmî çalışmalarını sağlıyor, yer temin ediyor ve Şule Yüksel Şenler o toplantılarda konuşmasını yapıyordu.
    Daha sonra genç Tayyip’in başkanı olduğu gençlik teşkilatının hazırladığı “Erbakan günleri” yapıldı. Yarıdan itibaren ortada bir podyum ayrılmış; erkekler bir tarafta, hanımlar bir taraftaydı. Adeta izdiham oluyordu o toplantılarda.
    EMİNE GÜLBARAN’IN RÜYASINDA GÖRDÜĞÜ EVLENECEĞİ GENÇ
    O toplantıların birinde, derneğin ikinci başkanı Emine Gülbaran, sunuculuk ve takdimcilik yapan genç Tayyip’i görünce çok dikkatli ve hayretle bakmıştı. Yanında oturduğu için, Şule Yüksel Şenler bunu fark etti.
    “Ne oldu, yüzün kızardı?” dedi.
    Emine aynı hayret ve şaşkınlıkla konuştu.
    "Gece rüyamda yaşlı, cübbeli, sakallı, başında sarık olan bir zat gördüm. Elini uzattı, birini işaret ediyordu. ‘Sen bununla evleneceksin’ diyordu. Hiç tanımadığım birisi, beyaza yakın krem takım elbiseli, boylu poslu, yakışıklı birisi. Şule abla, rüyamda gördüğüm erkeği, şimdi toplantıda gördüm çok şaşırdım.”
    “Allah Allah,” dedi Şule hanım. “Hayırdır inşallah. Gördüğün kişinin kim olduğunu biliyor musun, öğrenebildin mi?”
    “Evet Şule abla. Rüyamda gördüğüm kişi gençlik teşkilatının başındaki sunuculuk ve takdimcilik yapan Tayyip Erdoğan. Kıyafeti de rüyamdaki gibiydi. İnanamadım. Üstelik onun da bana baktığını gördüm.”
    Şule Yüksel Şenler:
    “Hayrolsun inşallah,” dedi yine.
    Fatih’te oturan Emine Gülbaran on beş yaşına geldiğinde ağabeyleri örtünmesini istemiş ama örtünmek istememesine rağmen ağabeylerinden korkusuna örtünmek zorunda kalmıştı.
    Hatta Hüseyin Gülbaran ağabeyi ona örtünmesi gerektiğini söylediği zaman intihar etmeyi bile düşünmüştü. “Nasıl olur da örtünürüm!” diyordu. Çevresinde bir tane örneği yoktu. Köy gibi bir yerde olsa neyse...  (Nasıl Örtündüler, Gülay Atasoy, Nesil Yayınları.)
    Genç kızlığı boyunca romanlar, cep fotoromanları okumuştu. Gardırobunun içinde çeşitli sanatçıların küçük küçük kartpostalları asılıydı. Türk Sanat Müziği’ni çok seviyordu. Radyoda da sık sık çalan “Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım”, “Mavi dünyam benim ömre bedeldir”, “O ağacın altı”, “Bir gece ansızın gelebilirim”, “Gözlerini gözlerimden ayırma hiç ne olur”, “Eski dostlar, eski dostlar” gibi şarkılar dilindeydi. Emel Sayın, Neşe Karaböcek ve Ajda Pekkan en sevdiği şarkıcılardı.
    Evdeki cumbaya kurulu yatak, akşamları sokak lambasının sarı ışığıyla, ayın beyazı karışarak pencereden içeri süzülürken, genç Emine de o yatakta ya cep fotoromanları ya da sevdiği şairlerin dizelerini okuyordu. Necip Fazıl Kısakürek favori şairlerindendi. Said Nursi’nin ‘Nur Risaleleri’ olmak üzere pek çok dini eser genç Emine’nin hatmettiği kitaplar arasındaydı. Genç Emine, Karacaahmet Camii’ne de gidiyordu.
    Ama ağabeylerinin baskısıyla örtündüğü için karışık duygular içindeydi. Aslında örtünmek istiyor, fakat çevresinde örtülü kimse olmadığı için kendini yadırgıyordu.
    Bu dönemde bir vesileyle Şule Yüksel Şenler ile tanışmış, kıyafeti onu çok etkilemişti. Bir Müslüman hanımın “hem modern, hem kültürlü, hem de örtülü” olabileceğini görmüştü. Artık sadece örtünmekle kalmıyor, hanımlara yönelik faaliyetlere de dahil oluyordu.
    Genç Emine’ye pek çok talip çıkıyordu ama o, bütün taliplerini reddetmişti. Çünkü kendi kafasında seçimleri vardı. En başta da âşık olduğu bir erkekle evlenmek istiyordu. Ancak dini görüşleri olduğu için erkeklerle görüşmesi yoktu. Annesi Hayriye Hanım ve babası Cemal Bey, birbirlerine âşık bir çiftti. Onlar gibi, birbirini seveceği kişiyle evlenmeyi hayal ediyordu.
    GENÇ TAYYİP TOPLANTI YERİNİN AMPÜLLERİNİ TAKARKEN
     Rüyasında gördüğü beyaz takım elbiseli Recep Tayyip Erdoğan, hitabet yeteneği sayesinde hemen her İslami toplantıda sunumlar yapıyor, konferanslara katılıyor, gecelerde şiirler okuyordu. MSP İstanbul Gençlik Kolları Başkanlığı’na kadar yükselen genç Tayyip, Necip Fazıl Kısakürek hayranlığıyla ve dönemin hızlı hareketi Akıncılar’a yakınlığı ile tanınan bir isimdi.
    Necip Fazıl Kısakürek de, genç Tayyip’in sunuculuğunu, takdimini ve şiir okumasını çok beğeniyordu. Özellikle Sakarya şiirini seslendirmesi çok hoşuna gitmişti.
    Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
    Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..
    “Ayağa kalk sakarya!” derken bütün salondakilerin tüyleri diken diken oluyordu. Genç Tayyip’in sesinden o şiiri dinlemek bambaşkaydı.
    MTTB’de, Akıncılar Derneği’nde ve şimdi Gençlik Kolları’nda sayısız toplantılar düzenlemiş, gençlerle “o zamana dek yapılmadık faaliyetler” göstermiş, en gidilmeyecek yerlere kadar gidip MSP’yi, İslamı anlatmıştı. Kahvelere gidip insanlarla konuşuyor, sarhoşlarla muhatap oluyor, Beyoğlu barlarına bile gidip oradaki insanlara hiç çekinmeden davasını anlatmanın yolunu buluyordu.. 
    Genç Tayyip, ilk kez karşılaştıkları toplantıda, en ön sırada oturup kendisine hayretle ve dikkatle bakan genç kadının kimliğini merak ediyordu.
    İkisinin bir iki toplantıda daha birbirlerine baktığını Şule Yüksel Şenler fark etmişti. Hatta bir gün genç Tayyip, toplantı yerinin lambalarını takarken, Emine’nin bir ara ona baktığını görünce, “Emine istersen hayırlı işe vesile olalım” dedi. Utanan Emine, sesini çıkarmamış, ama gülümsemesiyle rızasının olduğunu belli etmişti.
    O günlerde Tenzile Hanım, dostu Şule Yüksel Şenler’den derneklerinden bir kızı oğluna tavsiye etmesini istedi. Bunun üzerine Tayyip Erdoğan’ı çağırdı.
    “Annenin benden bir arzusu var,” deyip Emine’den bahsetti. “Karşı taraf da boş değil. İster misin bir teşebbüs edelim. Hayırlısıyla dünya evine girersin.”
    Tayyip Erdoğan gülerek:
    “Abla o derdimi hiç sorma,” dedi. “Bilirsin ben hiçbir kıza gözümü kaldırıp bakmam. Bu nasıl oldu bilmiyorum, hakikaten bugüne kadar duymadığım bir duyguydu. Dikkatimi çekti. Ama annem izin verir mi bilmiyorum. Çünkü o beni hem Karadenizli, hem çarşaflı bir kızla evlendirmek ister.”
    “Ben bir konuşayım bakalım,” dedi. “Nasipse olur.”
    Tenzile Hanım, gerçekten de oğlunu İdealist Hanımlar Derneği’nden ama Karadenizli ve çarşaflı bir kızla evlendirmek istiyordu. Şule Yüksel Şenler, ona bu tercihin, “oğlunun geleceği” açısından iyi bir seçim olmayacağını söyledi.
    “Tenzile Hanımcığım, Tayyip evladımızın siyasi geleceği parlak görünüyor. Çok çalışkan, iyi hatip, ileride partide aktif görev alabilir, belki milletvekili olabilir. Gençler onu çok seviyor. Erbakan da ona çok değer veriyor. Gelecekte böyle siyasi makamı olursa çarşaflı bir kızın yanında olması, sıkıntı oluşturur.”
    Tenzile Hanım ikna oldu. Şule Yüksel Şenler, Emine Gülbaran’dan bahsetti, meziyetlerini anlattı, Tayyip’in de ilgisi olduğunu, birbirlerine alaka duyduklarını söyledi. Tenzile Hanım da münasip bulmuştu.
    HEKİMOĞLU İSMAİL’İ ŞOK EDEN HABER
    Şule Yüksel Şenler, hanımlar faaliyetinde uygun gördüğü kişileri uygun adaylarla tanıştırma, “yuva kurmalarında aracı olma” gibi hayırlı girişimlerde örnek olmaya çalışıyordu. Tayyip-Emine Erdoğan çiftinin evlenmelerine de vesile olmuştu.
    Kendisi “bahtsız bir evlilik” yapmış olmasına rağmen, pek çok dindar genç kızların evliliğine ön ayak olmak onu mutlu ediyordu. Hz. Ömer rolüyle tanınan eski eşinden beş yıl sonra ayrılmış, o sürede ayrı kaldığı hizmetlere yine kavuşmuştu.
    Bir süre sonra eş dost tavsiyesiyle varlıklı ve tanınmış bir avukatla ikinci evliliğini yaptı. “Kültürlü, zengin” avukat eşiyle Maltepe’de deniz gören bir evde yaşamaya başladı. Ancak konferans konferans gezerken soğuktan kaptığı, hapishanede daha da ilerleyen tüberküloz hastalığı, ilk eşinden gördüğü şiddetten kaynaklanan beynindeki rahatsızlık nedeniyle sağlık sorunları yaşıyordu.
    Fakat ne olduysa bu evliliği de kötü sonuçlandı. 1986 yılında avukat eşi, Şule Yüksel Şenler’i kapının önüne koydu. Sokağa atılan Şule Yüksel Şenler, çaresizdi ve kimsesizdi. Yardım için aradıklarından sadece Hekimoğlu İsmail karşılık verdi. Minyeli Abdullah romanıyla tanınan Hekimoğlu İsmail, durumunu öğrenince şok olmuş, çok üzülmüştü. Kendisini hiç görmediği, tanımadığı halde, “Şule Yüksel Şenler İslam’a hizmet etmiş bir hanım kardeşimizdir, onu bu halde bırakamayız” dedikten sonra, sahibi olduğu Timaş Yayınları’nın yöneticileri olan oğlu Osman Okçu, Hayati Bayrak ve Mustafa Kılıç’a talimat verdi. “Şule Hanım’a bir ev tutun ve istediği gibi evi döşeyin, ihtiyaçlarını karşılayın.”
    Özellikle Mustafa Kılıç, Şule Yüksel Şenler’in “manevi oğlu” gibi oldu, onun alınması gereken eşyalarını aldı, hastanelere getirip götürdü. “Evladı gibi” her türlü hizmetini gördü. Hekimoğlu İsmail, Şule Yüksel Şenler’in “yıllardır telif alamadığı yerlerden” kitaplarını Timaş’a aldı. Şule Yüksel Şenler, böylece kitaplarından telif almaya başladı. Yayınevinin yönetim kurulunda da yer alan, Milli Gazete sahibi Hazım Oktay Başer de önemli destekler sağladı ve bir süre sonra Şule Yüksel Şenler’e bir ev satın alındı.
    MANEVİ EVLATLARI BUGÜN TÜRKİYE’Yİ YÖNETİYOR
    Tabii Şule hanıma her zaman destek olan “manevi kızları” da vardı. Bunların başında Tayyip Erdoğan ile evlenen Emine Erdoğan geliyordu. Şule hanımın “hastalıklı” ve “çileli hayatında” en “mutlu olduğu” an, tanışmalarına ve evlenmelerine vesile olduğu genç Tayyip Erdoğan’ın yıllar sonra Başbakan, Cumhurbaşkanı olması ve ülkeyi yönetmesiydi. Yetişmesinde emeği geçtiği gençler artık “Türkiye’nin önemli makamlarına” gelmişti. Manevi kızlarından Emine Hanım, Başbakan eşi ve daha sonra Cumhurbaşkanı eşi olmuştu. Yıllar önce “siyasi geleceği parlak görünüyor” dediği arkadaşının oğlu Tayyip, artık “inançlı” bir Cumhurbaşkanıydı. Verdiği mücadelenin, çektiği çilelerin “boşa gitmediğini” dünya gözüyle görmüştü.
    Şule Yüksel Şenler’in evliliğine vesile olduğu Tayyip Erdoğan, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı süreçlerinde, eşi Emine Erdoğan ile birlikte “manevi annelerine” vefalarını eksik etmediler ve her zaman sahip çıktılar, yanında oldular. Hastanede yoğun bakımda yatarken Şule Yüksel’in durumuyla yakından ilgilendiler, başhekimden gün gün bilgi aldılar.
    Bir devre damgasını vuran Şule Yüksel Şenler’e ve kardeşi Gonca Gülsel Şenler’e  Allah rahmet eylesin.

    Asiye Güldoğan
  • MODERN İSLAM DÜŞÜNCESİNİN FİKRÎ VE TOPLUMSAL TAHRİBATI
    "Dinin sekülerleştirilmesi" veya "dinî bir çözülme" olarak nitelendirilmesinin pek de yanlış olmayacağını düşündüğümüz Modern İslam Düşüncesi kendisini orijinal bir yaklaşım olarak takdim etse de, varlık sebebi ve en temel karakteri olan tepkisellik, onu sanıldığından daha belirsiz ve kaygan zeminlerde hareket etmeye itmektedir. Buna bir de hareketin literal yapısındaki heterojenite ve argümanlarının kendisini ispat etmiş bir metodolojiden yoksunluğu vakıası eklenince, ortaya kelimenin tam anlamıyla bir "karmaşa" çıkmaktadır.
    Hemen bu noktada, İslâm Modernizmi'nden bahis açıldığında mutlaka hatırda tutulması gereken bir hususu vurgu­lamamız gerekiyor.
    İslâm dünyasında Modernist çalışmalara kuşbakışı baktığımızda görünen manzara şudur: Aslında ortada bütünlük arz eden, sistemini kurmuş, altyapısını ve üstyapısını oluşturmuş ve kendi literatürünü geliştirmiş yeknesak bir "İslam Modernizmi" yoktur. Görünen, sadece belli "sloganlar"ı benimsemekten başka ortak bir tarafı bulunmayan Modernistler topluluğudur.
    Bunun içindir ki, Modern İslâm Düşüncesi'nin yapısını tahlil etmeyi hedefleyen hemen bütün çalışmalarda yapılan, İslâm Modernistleri'nin belli konulardaki görüş ve düşüncelerini alt alta koyup sıralamaktan ibarettir. Başka türlü olması mümkün de değildir. Çünkü "geleneğin sorgulanması", "aklın otoritesi", "dinde kolaylık", "değişimin belirleyici kılınması" ve "ilerlemecilik" gibi şemsiye kavramlar altında serdedilen görüşler, detaylara inildikçe farklılaşmakta ve giderek birbiriyle uzlaşmaz tavırlar sergilendiği dikkat çekmektedir.
    Bu bakımdan, Modern İslam Düşüncesi dendiğinde ne anlaşılması gerektiği konusunda yanlışlara düşülmemesi için, sorun ya sadece bu şemsiye kavramlar etrafında irdelenmeli, ya da tek tek modernistlerin görüşleri ele alınmalıdır.
    Burada muhtemel yanlış anlamalara ve istismarlara meydan vermemek için birer cümleyle de olsa bu kavramlara değinmeden geçmenin bir eksiklik olacağını düşünüyoruz. Zira Modern İslâm Düşüncesi için vazgeçilmez olan bu kav­ramların, âyet ve hâdislerle, hatta Mecelle kaideleriyle desteklenmeye çalışıldığı görülmektedir. Hattâ İslâm Tarihi'nde ilk defa, Hanbelî mezhebine mensup olduğu söylenen ve İslam Uleması tarafından ağır ithamlarla suçlanmış bulunan[1] Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî tarafından, "Maslahat ile nass ve icma çatışırsa maslahat esas alınır" şeklinde fıkhî bir üslûpla formüle edilen şey[2] de aslında aynı yaklaşımdır.
    Sondan başlayacak olursak;
    "İlerlemecilik" ve "değişimin belirleyici kılınması", diğerlerine göre Modern zamanlara aidiyeti hakkında daha kesin şeyler söylememizi mümkün kılan hususlardır. Bizim bu kavramlara itirazımız, bizatihi anlattıkları olgulara değil, onlara yüklenen fonksiyon ve temsil ettikleri dünya görüşü noktasındadır. Zira kuşkusuz değişimi ve ilerlemeyi besleyen pek çok faktör ve bunların felsefî, kültürel, sosyal ve tarihî bir arka planı vardır. Bunlar tahlil edilmeden, bunlara bugünkü şeklini veren unsurların kritiği yapılmadan bunlara ne karşı çıkmak, ne de bunları olduğu gibi kabul etmek doğru değildir. Hele değişim ve ilerlemenin, her şeyi, hatta dini bile (ahkâmı, he­defleri ve topluma vaziyet ediş biçimi noktasında) belirleyen, değiştiren ve şekillendiren hususlar olarak algılanması, kana­atimize göre Müslümanlar'ın karşı karşıya bulunduğu en teh­likeli fikrî badirelerden birisidir.
    "Dinde kolaylık" ilkesi ile bizzat Kur'ân ve Sünnet'te ifadesini bulmuş olan "kolaylık"ın kastedilmediğine dikkat edilmelidir. Dinin sâbitelerinden, Zarûrât-ı Diniyye'den ve kesin nasslarla sabit olmuş hususlardan, herhangi bir kişi, kurum ya da toplum adına "feragatte bulunulması" söz konusu olamaz. Bütün zaman ve mekânları düzenlemek için gönderilmiş olan bu din Allah'ındır ve O'nun iradesi Kur'ân ve Sünnet'te nasıl ifade edilmişse öyle yaşanacaktır. Bunun ötesinde –Mecelle'de "Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz", "Âdet muhakkemdir", "Nâs'ın isti'mâli bir hüccettir ki, ânınla amel olunur"... gibi kaidelere dayandırılan– "kolaylık" ilkesi, ancak kesin nasslarla belirtilmemiş ve Müslümanlar'ın tercihine bırakılmış olan meşru seçenekler hakkında işletilebilir.
    "Aklın otoritesi"ne gelince, burada çerçevesini ve hareket alanını vahyin belirlediği aklın değil, "felsefî aklın", yani Rasyonalite'nin kastedildiği açıktır. Felsefe'yi öteden beri uğraştıran "aklın otoritesinin ve yetkisinin sınırları" konusu Batı'da bile o denli istismar edilmiştir ki, iş sonunda Paul Feyerabend'e "Akla Veda" dedirtecek noktalara gelmiştir. Öyleyse akıl, vahyin hizmetine verildiği oranda gerçek fonksi­yonuna kavuşacak ve İlahî İrade'nin istekleri doğrultusunda icra-i faaliyet edecektir.
    "Akılcılık" ilkesi ve akla yüklenen fonksiyon, bizdeki ilk rasyonalistler olarak değerlendirilen Mu'tezile tarafından bile Modernistler'in tavrına göre nispeten daha makul bir çerçevede kendisini göstermiştir.[3] Özellikle aşağıda bir kaç örneğini zikredeceğimiz Modernist tavır göz önüne alındığında gerek bu konuda, gerekse Sünnet'in fonksiyonu konusunda Mu'tezile, Modern İslam Düşüncesi'nin kimi mümessilleri yanında gerçekten daha anlaşılabilir ve makul bir çizgidedir.
    Önde gelen Mu'tezilî alimlerden Kadı Abdülcebbâr, diyalektik yöntemle kaleme aldığı "el-Muğnî" adlı ünlü eserinde, "Sem'î [Vahiyle bildirilen] Maslahatların Durumunun Aklî İstidlal İle Bilinmesinin Caiz [Mümkün] Olmadığı Hakkındadır" diyerek açtığı bir fasılda –ki bu başlık bile oldukça dikkat çekicidir– şöyle demektedir:
    "Eğer denirse ki: "Aklî delil, tıpkı ni'meti verene şükrün gerekli olduğuna delalet ettiği gibi, en büyük ni'met vericiye [Allah Teala'ya] ibadetin de gerekli olduğuna delalet eder. (...) Peygamberlerin getirdiği [tebliğ ettiği] bütün bu fiillerde (Yaratıcı'ya) "boyun eğme ve tezellül" vardır. Şu halde aklın, bunların [ibadetlerin] ahkâmına da götürmesi ve bu alanda peygamberlerden müstağni olunması icabeder."
    "Buna cevaben şöyle denir: "Akıl, senin dediğin gibi Allah Teala'ya şükre ve kulluğa götürür. Ancak akıl, ibadetin kendisiyle yerine getirildiği fiillerin bizzat kendisine, şartlarına, vakitlerine ve mekânlarına götürmez. Çünkü şayet akıl bunlara götürecek olsaydı, bu da tıpkı aklın diğer aklî gerekliliklere –ki bunların sebepleri mevcut olduğu zaman mükelleflerin bunlar karşısındaki durumları muhtelif olmaz– delaleti gibi olurdu. (...) Akıl, abdestsiz kılınan namazın ibadet olmadığına ve abdestli kılınan namazın ibadet olduğuna nasıl delalet edebilir? Oysa her iki durumda da "boyun eğme ve itaat" durumu aynen mevcuttur! Keza Kurban Bayramı günü oruç tutmanın ibadet olmadığına ve fakat bu günden önce tutulan orucun ibadet olduğuna; aynı şekilde farz olan zekâtın, havl müddeti dolmadan [malın elde edildiği andan itibaren üzerin­den bir yıl geçmeden] önce verilmesinin ibadet olmadığına ve fakat havl müddetinden sonra verilmesinin ibadet olduğuna; bu ödemenin, başkalarına değil de belli (durumdaki) insanlara verilmesinin gerekli olduğuna nasıl delalet eder? İşte bu durum, ibadetlerle ilgili bu yöne akliyyatın herhangi bir surette dahli olmadığını açıklamaktadır."[4]
    Mu'tezile'nin sem'iyyât [vahiyle bildirilen hususlar] konusunda burada kısaca örneklemeye çalıştığımız tavrıyla Modernistler'in aynı konudaki tavrı arasında nasıl bir fark bulunduğunu biraz daha net bir biçimde ortaya koymak için bir de Modernistler'in –en azından bir kısmının– yaklaşımına bakalım:
    "(...) İlk şekliyle Muhammed Abduh tarafından ortaya atılan bu iddia, Muhammed İkbal tarafından felsefî bir terminoloji ile yeniden ifade edildi. Buna göre Kur'an'ın son vahiy ve Hz. Muhammed'in son peygamber olduğu gerçeği, insanlığın gelişmesi açısından oldukça anlamlıdır. Bu demektir ki, insan öyle bir olgunluk seviyesine çıkmıştır ki, artık onun hazır vahyin yardımına ihtiyacı yoktur. İnsan, kendi ahlakî ve fikrî kurtuluş kaderini kendisi çizebilir..."[5]
    Bu pasajda modern insanın, İlahî irade ve vahyin egemenliği karşısında istiklalini ilan etmesi, Kur'an'ın tabiriyle "tuğyân"ı, oldukça çarpıcı biçimde dile getirilmektedir. Tablo oldukça nettir: Eğer "gelenek", dini yozlaştırmış, Kur'an ve Sünnet'i yanlış okumuşsa(!) Modernistler daha kötüsünü yapmışlar, onu buharlaştırarak tamamen fonksiyonsuz hale getirmiş ve bu suretle hayatın dışına itmişlerdir!
    Zihinsel ve teorik düzlemde önümüzde duran bütün bu olumsuzluklar, Modern İslam Düşüncesi'nin pratiğe intikâl ve sorun çözme kabiliyeti hakkında da bizlere hatırı sayılır ipuçları vermektedir. Esasen günümüzde, ülkemiz de dahil olmak üzere İslam Dünyası'nda yaşanan sıkıntı ve bunalımlar, pratikten hareketle teori hakkında pek çok şey söylenmesini mümkün kılmaktadır. Ancak gündemlere ağırlığını koyan konjonktürel gelişmeler, bütün bu sıkıntı ve bunalımların temelinde, İslam'ın şu veya bu görünüm ve başlık altında modernizasyonu operasyonlarının yattığı gerçeğinin çoğu zaman gözden kaçırılması sonucunu doğurmaktadır. Sorunun pratik boyutuna geçmeden önce, Modern İslam Düşüncesi'nin, pratiğe sadece karmaşa ve çözülme îsal eden teorik stratejisi hakkında kısa bir irdelemesini yapmamız uygun olacaktır.
    Modern İslam Düşüncesi'nin en bariz vasfının "tepkisellik" olduğunu söyledik. Bu tez, ilk bakışta tartışmalı görünebilir. Ancak İslam Dünyası'nda bu yaklaşımın temsilcileri olarak öne çıkan isimlerin çalışmalarına baktığımız zaman, orijinal bir duruştan ziyade, "yanlış bulma" gayretinin daha baskın bir tavır olarak belirdiğini müşahede ediyoruz. Bir başka deyişle, bizdeki Modernist yaklaşımın, geçmiş ulemanın nadiren metodolojik, ama ağırlıklı olarak tikel konulara ilişkin söylediklerinin ve yazdıklarını, çoğu zaman enteresan bir şekilde yine "klasik" olarak adlandırılan eser ve kişilere dayanarak yanlışlamaya çalıştığını görmekteyiz.
    Burada bindörtyüz yıllık koca bir ilim ve kültür birikiminden bahsediyoruz. Bu devasa yapı içerisinde yelpazenin her iki ucunu temsil eden yaklaşımların bulunması, hatta bunun da ötesinde söz gelimi aynı ekole mensup insanların birbirine uymayan görüşler serdetmiş olması tabiidir. İslam "geleneği", kendi içinde geliştirdiği "tahkîk" ve "tenkît" mekanizmalarının sağladığı devinim ile zaten kendisini sürekli olarak yenilemiş ve canlı tutmuştur.
    Dolayısıyla Modernist İslâm ya da İslâm Modernizmi adına ortaya konan bu türden çalışmalar "geleneğin toptan eleştirisi" gibi başlıklar altında sunulmayı hiç de hak etmemektedir.
    İslâm Dünyası'nda bugün görülen iç karartıcı manzara, her alanda yaşanan problemler ve Batı dünyası ile kıyasladığımızda ortaya çıkan fark, Modernistler tarafından –tezlerinin temel hareket noktası olmak üzere– kestirmeden "gelenek"in omuzlarına yıkılıvermiş ve Modern zamanlarda ferdî ve içtimâî planda din ile aramızdaki mesafenin sebepleri sorgulanmadan, "ihlas", "takva", "amel-i salih" ve benzeri ölçüler konusunda Ümmet'in fertlerinin sergilediği olumsuz manzara üzerinde durulmadan din anlayışının yeni bir bakışla yeniden oluşturulması, dinin yeniden tanımlanması ve yorumlanması gibi telafisi mümkün olmayan bir hata işlenmiştir.
    "Madem ki Batı'dan geri kaldık, öyleyse dinin tarihte ortaya çıkmış olan tezahürü ile dinin bizzat kendisi birbirinden ayrılmalı ve dine yeni bir yorum getirilerek tarihteki tezahüründen farklı bir din görüntüsü ortaya konmalıdır" şeklinde ifade edebileceğimiz öldürücü mantık, ne yazık ki şu ana kadar ciddi biçimde mercek altına alınabilmiş değildir.
    Burada hayatî soru şudur: İslâm gibi son ve ekmel bir din, özünden bir şey kaybetmeden ve tahrife uğramadan tarihin farklı dilimlerinde farklı görüntüler sergileyebilir mi? Dinin doğası buna elverir yapıda mıdır? Bu soruyu, içeriğini daha bir netleştirmek için şöyle de sorabiliriz: Allah'ın iradesi farklı zamanlarda farklı neticeler doğuracak şekilde tecelli eder mi? Eğer bu soruya "evet" diyebiliyorsak ardından şu soru gelecektir: Eğer tarih içindeki tecelli biçimi doğru ve ilahî iradeye uygun ise bugün niçin yanlış olsun ve eğer tarih içindeki tecelli doğru ise bu, İlahî İrade'nin bugünü öngöremeyecek kadar sınırlı olduğu sonucunu doğurmaz mı? Bugün din adına tarihteki tezahür ile taban tabana zıt bir sonuç ortaya çıkması normal kabul edilebilir mi?
    Bütün bu sorular bizi şu temel tesbite götürmektedir: Modern İslam Düşüncesi için aslolan "murad-ı ilahî" değildir. Bu düşünce için aslolan, beşer taleplerine azami ölçüde cevap veren bir hayat tarzını yakalayabilmek için dinden ne kadar istifade edilebileceğidir.
    Tam bu noktada şu ilahî ikaz ile yüz yüze bulunduğumuzu fark etmeliyiz:
    "Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o sizin için hayırlı olur; bir şeyi de sevdiğiniz halde o da sizin için şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz."[6]
    Hz. Ali(r.a.)'nin şu hikmetli sözü de bu noktayı dikkatlerimize sunmaktadır:
    "İnsanların, dünya işlerini yoluna koymak amacıyla dinlerinden terk ettikleri her nokta için Allah onların başına, düzeltmek istedikleri o işten daha zararlısını getirir."
    Keza, Abdülmelik b. Mervân'a şöyle hitabeden şair de aynı hikmeti yakalamıştır:
    "Dünyayı yamamak için parçalarız dini biz,
    Sonra ne din kalır elde, ne yama diktiğimiz."[7]
    Burada önemle altı çizilmesi gereken bir diğer nokta da, Modernist çalışmaların, teorik planda önemli ölçüde Batı'daki İslamiyât çalışmalarından intihallerle payandalandırıldığı gerçeğidir. Bu tesbitin İslam Modernistleri'ni hayli rahatsız ettiğini biliyoruz. Ancak bu sadece bizim şahsî bir tespitimiz olmayıp, yandaş ya da karşıt hemen herkesin paylaştığı bir hakikattir. Hatta Modern İslam Düşüncesi'nin bayraktarlarından olan ve düşünce sistemini önemli ölçüde sözünü ettiğimiz çalışmalarla beslediğini gördüğümüz Fazlur Rahman bile bu gerçeği açıkça dile getirmekte bir sakınca görmemiştir.
    O şöyle der: "İslamî gelişmelerin ilk safhaları ile daha sonraki safhaları arasındaki bu fark bize açıkça görünmektedir. Oryantalistlerin çok büyük katkılarda bulundukları bu büyük tarihsel keşif, artık bu dört ilkeyle –Kur'an, Sünnet, İçtihad ve İcma ilkeleriyle– ilgili geleneksel ortaçağ teorisinin arkasına gizlenemez."[8]
    Ne var ki, usûlüyle, fürûuyla, Hadîs, Tefsir, Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf vd. sistemleriyle İslâm Kültür ve İrfanı'nı bir bütün olarak toptan karşısına almak ve eleştiriye tabi tutmak gibi devasa bir iddiayı sahiplenen İslam Modernistleri'nin, bunu nasıl yapacaklarına ilişkin kabul edilebilir herhangi bir sistemi henüz geliştirememiş olmaları düşündürücüdür. İşte bu sistemsizliktir ki, İslam Modernizmi'ni genel olarak yukarıda değindiğimiz –ve ortaya konan örneklerin tatmin edicilikten son derece uzak olması sebebiyle ciddiye alınma şansını şu ana kadar yakalayamamış bulunan– "yanlış bulma" çizgisinin ötesine geçememeye mahkûm etmektedir.
    Konuyu biraz daha açmak için Çağdaş İslam Modernistleri'nin –yukarıda üzerinde bir parça durduğumuz– en temel iki kurum olan Kur'an ve Sünnet hakkındaki görüş ve yaklaşımlarını kısaca ele alabiliriz.
    En genel anlamıyla Kur'an'ın ihtiva ettiği normatif hükümler bizlere bugün ne ifade etmektedir? Bu en temel soruya bile İslam Modernistleri'nin ortak bir cevabı yoktur. Ortada, "Kur'ân'ın ruhu" olarak ifade edilen ve bizzat doğasında belirsizlik bulunan bir kavram dolaşmaktadır. Bu ruhun nasıl tanımlanması gerektiği, metodolojik olarak neyi ifade ettiği, somut olaylar için önerilen çözümlere nasıl tetabuk edeceği ve varılan çözümün hangi somut verilere göre test edileceği, Kur'an'ın, meseleleri tahlil etmede ve çözmede nasıl bir yaklaşım izlediği... gibi sorular bu bağlamda cevap beklemektedir. Hatta daha da ileri giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Özellikle ülkemizde bu sorular Modernistler'in gündeminde dahi yoktur. İşte size kaygan bir zemin! Aklınıza yatmayan, canınızı sıkan, "bana göre şu istikamette olması daha uygun olurdu" dediğiniz her hüküm için "Kur'ân'ın ruhu"nu devreye sokup istediğiniz sonucu elde edebilirsiniz. Hatta "Kur'ân'ın ruhu"nu, yine bizzat Kur'ân'da yer alan emir ve hükümlerin karşısına bile dikebilirsiniz. Çünkü yapmanız gereken, "nassların sultası"ndan kurtulup, "nassların gölgesi"ne girmektir. Bunu gerçekleştirdiğiniz zaman önünüzde sonsuz bir hareket alanı buluyorsunuz.
    Bu söylediklerimizi abartılı bulabilecekler için, iki ayrı zaman dilimine ait birkaç çarpıcı iktibas sunalım:
    1- "Ey kardeş! Bil ki, insanlardan kimi, Allah'a, nebileri, resulleri, imamları ve vasileri ile yahut Allah'ın velileri ve salih kulları ile, ya da mukarreb melekleri ile ve onların kendilerine, mescit ve meşhedlerine ta'zim göstermek suretiyle; kendilerine, fiillerine, amellerine, vasiyetlerine ve bu yolda açtıkları çığırlara uymak suretiyle yaklaşır. İmkânları, iktidarın nefislerinde tahakkuku ve çabalarının ulaştığı noktalar nispetinde bu yolda yürürler.
    "Allah'ı hakkıyla tanıyan kimselere gelince, bunlar, kendilerinden başkasıyla ona tevessül etmezler. İşte bu, Ehl-i Ma'ârif'in mertebesidir ki bunlar Allah'ın velileridir.
    "Anlayışı, ma'rifeti ve hakikati noksan olan kimseler için ise, Allah'ın peygamberlerinden başka Allah'a götürecek bir yol yoktur. Allah'ın peygamberleri konusunda anlayışı ve ma'rifeti noksan olan kimselere gelince, bunları Allah'a götürecek tek yol, peygamberlerin halifelerinden ve vasilerinden olan imamlar ile Allah'ın salih kullarıdır. Bunları yeterince anlayıp tanıyamayan kimseler için, bunların yollarına uymak, açtıkları çığırlarda yürümek ve tavsiyeleriyle amel etmekten, onların mescid ve meşhedlerine gitmekten, onlara benzetilerek yapılan resimlerin yanında onların ayetlerini hatırlamak ve putlar vasıtasıyla onların hallerine vakıf olmak için dua etmek, namaz kılıp oruç tutmak ve kabirlerinin başında istiğfar edip bağışlanma ve rahmet istemekten ve Allah'tan, kendisine yakınlık talep etmek maksadıyla buna benzer şeyler yapmaktan başka yol yoktur.
    "Bil ki, her halukârda eşyadan herhangi bir şeye kulluk eden ve herhangi bir kimse vasıtasıyla Allah'a yaklaşan kimsenin durumu, herhangi bir dinî inanca sahip olmayan ve (böylece) Allah'a yaklaşmayan kimseden elbette daha iyidir. (...)
    "Sonra bil ki, böyle [herhangi bir dinî inanca sahip olmayan] kimselerin durumu, putlara tapanların durumundan her halukârda daha kötüdür. Çünkü putlara tapanlar, bir şeyi din edinmişlerdir, (onunla) Allah'a yakınlaşır, Allah'tan korkar ve O'na rücu ederler...."[9]
    Bu ifadeler, h. 4. asırda Basra'da gizli bir cemiyet halinde kurulmuş bulunan ve "hiç bir inanç, kanaat ve mezhebe taassup derecesinde bağlanmamayı, her din, inanç ve felsefeden, kendilerine güzel ve yararlı gelen noktaları almayı" ilke edinmiş olan İhvan-ı Safa'ya aittir.[10]
    2- "Mekkeliler'in baskısı altında ve amcası Ebu Talib'in özellikle rica etmesi üzerine, ayrıca diğer taraftan yeni dinin birçok aileye getirdiği zorluklar muvacehesinde onun [Hz. Peygamber (s.a.v.)'in] duygulu, hassas ve içten gelen şefkat ve acıma hissi, uzlaşmaya yanaşmasındaki hikmeti anlaşılır hale getirmektedir. (...)[11]
    "Mekkeliler [Hz. Peygamber (s.a.v.)'e] uzlaşma önerilerini sunmadan önce, belli başlı akidelerde Peygamber ile müzakere yapmak istediler. Eğer (Hz.) Muhammed onların tanrılarını, insan ve tanrı arasında aracı olarak kabul ederse ve belki de tekrar dirilme fikrini kaldırabilirse, onlar da Müslüman olabileceklerdi. Tekrar diriliş konusunda uzlaşma olamazdı. Aracı tanrılar konusunda ise İslâmî gelenek şunları söylüyor: Habeşistan'a göç zamanında oluşum halindeki Müslüman toplum büyük sıkıntılar içinde iken peygamber bir kez bu tanrılar lehine konuşmuş, 53. sureden uzlaşmaya (tavize) işaret eden bazı ayetler zikretmiştir. (...)
    "Birçok günümüz Müslümanı (Hz.) Muhammed'in bu tür sözler sarf ettiği rivayetini reddeder; fakat Kur'an'ın ışığında olaya bakacak olursak, bu pekâla mümkün de olabilir..."[12]
    3- "Peygamberlik melekesi tüm insanlara aittir. (...) Bir peygamberin vahiy yoluyla aldığı öğretileri, daha düşük bir seviyede tabiî idrakleri vasıtasıyla bir hakîm [bilge] tarafından da öğretilir. Çinli kâhinler yüksek manevî kavramları, Yunan felsefesi, İran düşüncesi, Hintli azizlerin asil fikirleri ile Hristiyanlık ve İslam'ın öğretileri arasında temel bir çelişki yoktur."[13]
    Bu alıntıyı yapan Sıddıkî burada şunları söyler:
    "Esas zorluk, Hintli bir milliyetçi olan Ubeydullah Sindî'nin, Hinduizm ile İslâm'ı bağdaştırmaya çalışmasındadır. Gerçekten kendisi, karşıt dinî gruplar arasına, vahiy yolu ile gelmiş dinler tarafından konulmuş engelleri ezebilecek bir "insanlık dini"ne, ya da evrensel dine inananlardandır."
    İslam Modernistleri'nin –en azından bir kısmının– görüşleri de böyle.
    İmdi, başka herhangi bir ilke ve bağlayıcı esas tanımaksızın, sadece "Kur'an'ın ruhu"ndan hareketle insanların nerelere varabildikleri konusunda daha net bir kanaat edinmek ve yukarıda söylediklerimizin abartı olmadığını anlamak kolaylaşacaktır sanıyoruz.
    Bu aslında bize şöyle bir tesbit yapma imkânı da bahşediyor: Adı ne olursa olsun, "sapma", her zaman "sapma"dır ve Modernizm, ismi dışında tarihten tamamen kopuk ve "yeni" bir şey değildir. Geçmişte de "Modernistler" vardı ve "Modernizm", dönemsel bir olguyu değil, niteliksel bir durumu anlatmaktadır. O halde sadece "İslam Modernistleri" ya da daha kısa olarak "Modernistler" olarak bahsettiğimiz çizgiyi "Çağdaş İslam Modernistleri" ya da "Çağdaş Modernistler" olarak anmak yanlış olmayacaktır.
    Çağdaş Modernistler'den, Kur'an'ın epistemolojik açıdan nerede durduğu konusunda da alabildiğine renkli görüşlerle karşılaşıyoruz. Kimi, tıpkı Tevrat ve İnciller'e yapıldığı gibi, Tarihsel Tenkit ve Metin Tenkidi yöntemlerinin Kur'an'a da uygulanması gerektiğini ve mesela bunun bir açılımı olarak Kur'an'daki kıssaların, "üslûpları gereği, ne mutlak anlamda doğrulanabilir, ne de yanlışlanabilir" olduğunu söylerken,[14] kimi de bu tarz hükümler ihtiva eden ayetleri, zorlama tevillerle "yumuşatma"ya çabalamaktadır.[15]
    Bunlardan daha önemlisi, vahyin mahiyeti ve niteliği konusundaki tartışmalardır. Vahyin lafzî boyutunun Hz. Peygamber (s.a.v.)'de şekillendiği görüşünden tutunuz, –yukarıda bahsi geçen– meşhur "Garanik" saçmalığının da vahiy kaynaklı olduğu tezine kadar aklen ve ilmen kabul edilemez bir yığın iddia, İslâm Modernistleri tarafından gündeme getirilerek tartışma konusu yapılabilmiştir.[16]
    Sünnet hakkındaki yaklaşım da farklı bir manzara arz etmemektedir ve esasen Kur'ân hakkında yukarıda iktibas edilen görüşleri fütursuzca sergileyenlerin Sünnet hakkında daha "rahat" hareket etmelerinde şaşılacak bir taraf yoktur. Bilindiği gibi hemen her ortamda Sünnet'in ölçü mü, yoksa örnek mi olduğu sorusuyla formüle edilen bağlayıcılık tartışması ile birlikte gündeme getirilen, "Hadislerin yazıya geçiriliş süreci" hakkındaki şüpheler, bu bağlamda Modernistler'in temel hareket alanlarını oluşturmaktadır.[17]
    Sünnet'i sadece bir "örnek" olarak gören yaklaşımın, klasik tabiriyle "Sünnet'in hücciyyeti" konusundaki Kur'an ayetleri konusunda ciddiye alınabilecek savunmalar yapmaktansa, ya tartışmanın zeminini Sünnet verilerinin tesbiti konusuna kaydırdıkları, ya da söz konusu ayetler hakkında zorlama tevillere gitmeyi tercih ettikleri görülmektedir. Sünnet verilerinin tesbiti meselesindeki itirazların ise, metodolojik olarak "klasik" diye nitelendirilen yaklaşımı aşmak şöyle dursun, tek tek somut konular hakkında bile ikna edici deliller sunmaktan uzak olduğu dikkat çekmektedir.
    Modernistler'in, İslam'ın temel kaynakları hakkında ortaya attıkları ve hepimizin bildiği bu ve benzeri şüpheler, sonunda "Gayrimüslim bile olsa, bir millet ne zaman reform yolunda bir adım atmışsa, bu, İslâm yolunda atılmış bir adımdır"[18] demeye kadar gitmiştir.
    Kur'an ve Sünnet hakkında burada kısaca değinmeye çalıştığımız bu yaklaşım –ki İcma ve Kıyas ile diğer Şer'î deliller de bu tartışmalardan nasibini almaktadır–, Kelamî ve Fıkhî mezhepler, Tasavvuf ve diğer İslâmî kurumlar konusunda da alabildiğine renkli görüşler sergilemektedir. Ancak burada bu hususları ayrıntılarıyla ele alma imkânına sahip değiliz.
    Kısacası adına "gelenek" dedikleri mevhum bir düşman ile mücadele, Çağdaş Modernistler'in tavırlarının kristalleştiği noktadır. Bunu yaparken düşüncelerini oturttukları zemin, hümansentrik [insan merkezli] yaklaşımdır. Yeni görüntüsüyle Modern zamanlara ait bu yaklaşımın dine bakışı, "çağın yükselen değerleri ile çatışmayan" bir Müslüman tipi öngörmektedir. Şayet din, bu değerlerden biri veya birkaçı ile çatışan teklifler içeriyorsa, "her şey gibi din de insan içindir" formülünün size bahşettiği geniş yorum yetkisi içinde bu teklifleri yorumlayıverir ve sorunu çözersiniz.
    Ana hatlarıyla çerçevesini çizmeye çalıştığımız bu teori pratiğe nasıl yansımakta ve ne gibi tesirler icra etmektedir? Kısaca bir de buna bakalım:
    Her şeyden önce Hristiyanlığın Batı'da geçirdiği tecrübeye paralel olarak din hakkında söz söyleme yetkisini kitlelere yayma ve Kur'an'ı herkes için bir "başucu kitabı" haline dönüştürme çabaları, Kur'an'ı bütün kayıt ve şartlardan azade olarak anlayıp yorumlama ve dinin sâbiteleri hakkında bile uluorta konuşma yetkisini elinde bulundurduğuna inanan fertlerin zuhur etmesine yol açmıştır. Bu anlayış, Allah'ın indirdiği hükümler hakkında, Kur'ân'a "aracısız olarak" başvuran insan sayısınca yorum ve kanaatin ortalıkta dolaşması sonucunu doğurmuştur.
    Yüce Allah (c.c.)'ın, Kur'ân'da, Mü'minler için örnek olduğunu belirttiği ve pek çok âyette "kendisine itaat edilmesini", "emrine uyulmasını", "verdiği hükümlerin hiçbir sıkıntı duymadan kabul edilmesini" emir buyurduğu Hz. Peygamber ve O'nun mübarek Sünneti'nin, adeta hayatın dışına itilmek ve "Peygambersiz bir İslâm" oluşturulmak istenmesi de dikkati çeken bir diğer noktadır.
    Oysa Kur'ân ve Sünnet'in nasıl anlaşılması gerektiği konusunda, uygulamaları Modernistler tarafından her fırsatta referans olarak kullanılan Hz. Ömer (r.a.)'in bile[19] bu türlü bir yorum serbestisine taraftar olmak şöyle dursun, böyle bir anlayış karşısında en sert ve "katı" tedbirler almaktan geri durmadığını görüyoruz. O, müteşabih âyetleri diline dolayarak, her ortamda bu meseleyi gündeme getiren Subeyğ isimli Irak'lı birisini yara bere içinde kalana kadar hurma dalından yaptığı sopayla dövmüş, sonra yaraları iyileşince tekrar dövmüş ve bunu birkaç kez tekrarlamış, en sonunda da kendisini Irak'a sürgün ederek, orada bulunan Ebû Musa el-Eş'arî (r.a)'ye, onu insanlardan tecrit etmesini yazmıştır.[20]
    Gerek Hulefa-i Raşidun'un, gerekse ileri gelen diğer sahabe ile onlardan sonraki otoritelerin bu noktadaki tavırları hakkında temel Hadîs kaynaklarında ve ilgili diğer çalışmalarda bol miktarda örnek bulmak mümkün olduğu için burada bu noktayı daha fazla uzatarak ayrıntılandırmayı gereksiz görüyoruz...
    Yine bu yaklaşımın pratik yansımalarından bir başka örneği, şöyle bir paradoksta kendisini ortaya koymaktadır: Son zamanlarda Çağdaş Modernistler tarafından sık sık gündeme getirilen "dinler arası diyalog", "Ehl-i Kitab'ın da ebedî kurtuluşa ulaşacağı" gibi meseleler, yine Çağdaş Modernistler tarafından "Kur'ân merkezli bir hoşgörü" zemininde açıklanmakta ve Kur'anî bir tavır olarak takdim edilmektedir. (İhvan-ı Safa'nın görüşlerini hatırlayınız.) Oysa aynı çevreler, "gelenek"[21] söz konusu olduğunda birden bütün hoşgörülerini yitirmekte ve bu "amansız düşman" karşısında en hasmane tavrı sergilemektedirler.
    Bütün bunların toplumu getirdiği nokta, özellikle son yıllarda ülkemizde yoğun olarak yaşanan gelişmelerde de kendisini açıkça ifade ettiğini gördüğümüz bir muhasamadır. Toplumun değişik kesimlerinin karşı karşıya getirildiği bu dönemde, bir kesimin "Allah'ın emri" ve hatta "insan hakkı" ol­duğunu söyleyerek talep ettiği kimi hususlar, bir başka kesim tarafından "Gericilik", "Arap İslâmı" ve "Demokrasi istismarı" damgalarıyla bastırılmaya çalışılmaktadır. Ortada birden fazla İslâm dolaşmakta ve bu "İslâmlar", toplumumuzu, Hristiyan Batı'da yüzyıllardır varlığını etkin biçimde sürdüren mezhepler arası çatışmanın oluşturduğu kaos ortamına doğru sürüklemektedir. İslâm'ın Modernist yorumlarının bu oyunda başrol oynamadığını kim iddia edebilir?
    Örnek olarak zikrettiğimiz bu pratikler, toplumun, "din" mefhumunun –ihtiva ettiği bütün kurum ve kurallarıyla– belirsizleştiği, netliğini kaybettiği tehlikeli bir noktaya doğru çekilmeye çalışıldığını işaret etmektedir. Ne gariptir ki, insanları, hatta farklı etnisite ve coğrafyalara mensup insanları bir araya getiren, getirmesi gereken "din" olgusu, ne yazık ki en onmaz ihtilâf mekanizması olarak işlev görür hale getirilmiş bulunmaktadır.
    Yukarıda da değindiğimiz gibi, en temel sâbiteleri hakkında bile her zeminde uluorta yorumların yapıldığı bir kurum, artık insanları bir arada tutma işlevini nasıl yerine getirebilir?
    Son yıllarda gündeme sokulan ve hakkında pek çok şe­yin yazılıp söylendiğini müşahede ettiğimiz "Türk Müslümanlığı", "Arap-Emevî Müslümanlığı" gibi ayrımlar, dinin yerine getirmesi gereken fonksiyonun nasıl tam tersine döndürülmeye çalışıldığının en bariz örneğidir.[22]
    "İslâm" ile "Müslümanlık"ı birbirinden ayırmak mümkün müdür? Eğer "İslâm" olarak "orada öylece" duran, ama işin içine beşer unsurunun girmesiyle birlikte pratiğe farklı "Müslümanlıklar" olarak yansıması normal olan bir olgudan bahsediyorsak, bizi bir "ümmet" kıldığını söyleyen bu dinin, birlikteliğimizi nasıl sağlayacağı sorusuna da cevap verilmeli değil midir ve bu "Müslümanlıklar"dan hangisi ilahî iradeyi yansıtmaktadır?
    Burada temel bir tesbit yapmamız gerekiyor: "Türk Müslümanlığı" tabiri neyi anlatmaktadır? Bu tabirden, Türkler'in Müslümanlığı kabul edişinden itibaren tarih boyunca benimsenen İslâm anlayışını mı, yoksa günümüzde Türk Dünyası'nda gördüğümüz Müslümanlığı mı anlamalıyız?
    Eğer bunlardan ilki kastediliyorsa, Türkler'in tarih boyunca kabul ettiği ve uyguladığı İslâm anlayışının diğer kavimlerin İslâm anlayışından farklı olmadığı aşikârdır. Fars kökenli Ebû Hanîfe ile Arap kökenli iki talebesi Muhammed b. el-Hasan ile Ebû Yusuf'un, ya da Buhara'lı Muhammed b. İsmail el-Buhârî ile Benu Kuşeyr kabilesine mensup saf Arap Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî'nin, Müslümanlık anlayışı arasında bir fark bulunduğu söylenebilir mi?
    Eğer söz konusu ayrım, günümüz Türk Dünyası'nın İslâm anlayışını vurguluyorsa, Çin'den Balkanlar'a kadar geniş bir coğrafyayı kuşatmış bulunan Türk topluluklarından hangisinin İslâm anlayışıdır bu?
    Sonuç olarak geriye bir tek şık kalmaktadır: "Türk Müslümanlığı" tabiri ile anlatılmak istenen, aslında "Türkiye Cumhuriyeti Müslümanlığı"dır. Bu, doğrudan doğruya resmî ideolojinin öngördüğü "ahkâm ayetlerinin ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in uygulamaya yönelik Sünneti'nin artık geçersiz olduğuna inanan, din adına, sonradan ortaya çıkmış bir takım bid'atlerle amel etmeyi yeterli sayan, kalbi temiz, yaptığı hataları ve işlediği günahları bile iyi niyetle işleyen, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, kendisine lütfen bahşedilenle yetinen, amelsiz, talepsiz tatlı su Müslümanı"dır.
    Eğer bu tesbit yanlış ise, Türk Müslümanlığı tezini ortaya atan ve savunan Çağdaş Modernistler'e buradan açık bir çağrıda bulunmak istiyoruz:
    Antep'li Bedruddin el-Aynî, Sivas'lı Kemaluddin İbnu'l-Humâm, Tokat'lı Mustafa Sabri Efendi, Düzce'li Muhammed Zâhid el-Kevserî, Elmalı'lı Muhammed Hamdi Yazır gibi alimlerin temsil ettiği Türk Müslümanlığı'nda buluşmaya ne dersiniz?
    [Ebubekir Sifil]
    --------------------------------------------------------------------------------
    DİPNOTLAR
    * Bu yazının aslı, Meltem Tv. tarafından 17-18 Ekim 1998 tarihleri arasında İstanbul'da düzenlenen "Dinî ve Millî Bütünlük Kurultayı"nda tebliğ olarak sunulmuş ve bilahare "Altınoluk" dergisinin 155, 156, 157. sayılarında (Ocak-Şubat-Mart 1999) genişletilmiş olarak (şimdiki haliyle) yayımlandıktan sonra "Çağdaş Dünyada İslamî Duruş" adlı çalışmamıza (11 vd.) alınmıştır.
    [1] Biyografisi için bkz. İbn Receb, "ez-Zeyl alâ Tabakâti'l-Hanâbile", IV, 366-70; İbn Hacer, "ed-Düreru'l-Kâmine", II, 154-7; İbnu'l-İmâd, "Şezerâtu'z-Zeheb", VIII, 71-3.
    [2] et-Tûfî, İmam en-Nevevî'nin "el-Erba'ûn"u üzerine yazdığı şerhte, "İslam'da zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur" şeklindeki hadisi şerhederken bu konu üzerinde durmuştur. Bkz. "Kitâbu't-Ta'yîn fî Şerhi'l-Erba'în", 234-80.
    Burada, sözünü ettiğimiz hadisi şerhederken, önce Maslahat'ı –tıpkı bugün Modernistler'in değişik ifadeler kullanarak yaptıkları gibi Yüce Allah'ın kendi hakkı olarak öngördüğü maslahatlar –ki bunlar "İbadetler"dir– ve mahlukatın menfaatini öngördüğü maslahatlar –bunlar da âdât (muamelât)'dır– olarak ikiye ayırır. Müteakiben Maslahat ilkesinin, nass ve icma ile çeliştiği zaman bu iki delile takdim [tercih] edilmesini, Maslahat'ın bunları "devre dışı bırak­ması ve geçersiz kılması" olarak değil, bunları "tah­sis ve beyan etmesi" olarak anlamak gerektiğini belirtir; ardından da Maslahat'a niçin bu derecede itibar edilmesi gerektiği tezini Kitap, Sünnet, İcma ve akıl yürütme (Nazar) yoluyla, bunlardan çıkardığı delillerle temellendirmeye çalışır.
    Ancak ilerleyen sayfalarda İcma'ın hüccet olduğunu gösterdiği söylenen delilleri sıralar ve bunları çürütmeye çalışır ve bunu, İcma ilkesini kötülemek veya yıkmak için yapmadığını söyler.
    Ona göre ibadetler vb. konularda İcma'a riayet gereklidir. Bununla birlikte "İslâm'da zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur" hadisinden çıkan "Maslahat'a riayet" prensibi, gerek ilke olarak ve gerekse dayanak olarak İcma'dan daha kuvvetlidir. O, İcma hakkında söylediği şeyleri de bunu ortaya koymak için yapmıştır!
    Daha sonra et-Tûfî, Sünnet'te de Maslahat'a riayet ve Maslahat sebebiyle nasslar'ın terki ilkesinin bulunduğunu birkaç örnek vererek ortaya koymaya ve –yukarıda işaret ettiğimiz– İbadât-Mu'amelât ayrımını temellendirmeye çalışır ve bu konuda ileri sürdüğü aklî delillerle tezini ispatlamaya gayret ederek bu konudaki sözlerini nihayetlendirir.
    et-Tûfî'nin, söz konusu hadis üzerinde dururken Maslahat hakkında söyle­diklerinin tam bir tercümesini ve bunların kritiğini ileride –inşâallah– kaleme alacağımız ayrıntılı bir çalışmaya bırakarak bu konuyu burada nokta­lıyoruz.
    Bu konuda kendisine yapılan itirazlar için bkz. Muhammed Zâhid el-Kevserî, "Makâlâtu'l-Kevserî", 331; Muhammed Ebu Zehra, "İmam Mâlik", 376.
    [3] Aslında aklın fonksiyonu ve yetkisinin sınırları konusunda –yaygın kanaatin aksine– Mu'tezile, aklın mutlak hakim ve belirleyici olduğunu benimseyen bir tavır sergilememiştir. Onlar da tıpkı Ehl-i Sünnet gibi mutlak hakimin Yüce Allah olduğunu söylemektedirler. Ancak onların Ehl-i Sünnet'ten ayrıldığı nokta şöyle özetlenebilir: Bir şeyin Şeriat tarafından emredilmiş ya da nehyedilmiş olması dikkate alınmaksızın, akıl bu şeyin ahkâmını ve iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu bilebilir. Şeriat de aklın bu konudaki tesbitini tekit etmektedir. Bir diğer nokta da şudur: Mu'tezile, bir şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğu konusunda aklın ancak icmalî olarak hüküm verebileceğini, mesele hakkındaki tafsilî hükmün ise sem'î delille bilineceğini söyler. Bkz. Kadı Abdülcebbâr, "el-Muğnî", XV, 117.
    Yine Mu'tezilî alimlerden Ebu'l-Hüseyin el-Basrî de, eşya hakkındaki "ma'lu­mât"ı, yalnız akılla bilinenler, yalnız Şeriat ile bilinenler ve her ikisiyle bilinenler" şeklinde üçlü bir tasnife tabi tutarak ele alır. Onun, burada bizim için önemli olan bir tesbitine işaret etmekle yetineceğiz: "... Sadece Şeriat ile bili­nenlere gelince bunlar, hakkında aklî bir delil bulunmayıp, sem'î [vahyî] delil bulunan hususlardır; Şer'î maslahatlar ve mefsedetler gibi..." (Bkz. "el-Mu'temed", II, 327-9.)
    [4] "el-Muğnî", XV, 27-8.
    [5] Fazlur Rahman, "İslam", 307-8.
    [6] 2/el-Bakara, 216.
    [7] Hz. Ali (r.a.)'nin sözü ve bu şiir için bkz. el-Kevserî, "Makâlât", 115.
    [8] "Islamic Methodology in History", (Preface), 5.
    [9] "Resâilu İhvâni's-Safâ ve Hullâni'l-Vefâ", III, 483 vd.
    [10] İhvan-ı Safa'nın Allah ve alem hakkındaki görüşleri ile bu grup hakkında ülkemizde ve yurtdışında yapılmış çalışmaları muhtevi bibliyografya için bkz. Dr. Enver Uysal, "İhvân-ı Safe Felsefesinde Tanrı ve Alem", MÜİFV Yayınları, İstanbul-1998.
    [11] Fazlur Rahman, "Ana Konularıyla Kur'an", 190.
    [12] Fazlur Rahman'ın, "Allah'ın Elçisi ve Mesajı" adıyla tercüme edilen makaleleri, 34-5.
    [13] Mazheruddîn Sıddıkî, "Modern Reformist Thought In The Muslim World", 56.
    Bu kitap "İslam Dünyasında Modernist Düşünce" adıyla tercüme edilmiş ve Dergâh Yayınları tarafından yayımlanmıştır (İstanbul-1990).
    (Ubeydullah Sindî'ye ait olan bu düşünceler, Sıddıkî tarafından, Muhammed Server'in "Maulana Ubaidulla Sindhi Halat-e-Zindagi, Ta'limat aur Siyasi Afkar" adlı eserinden (98) alınmıştır.)
    [14] Dr. Tahsin Görgün, IV. Kur'ân Haftası Kur'an Sempozyumu'nda sunulan, "Kur'ân Kıssalarının Mahiyeti (Neliği) Üzerine" başlıklı tebliğinde bu k­onuda geniş bilgi vermektedir. Bkz. "Kur'ân Kıssalarının Anlam Ve Değeri", 19 vd.
    [15] Mesela Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk, hırsızın elinin kesilmesini öngören 5/el-Mâide, 38 ayeti hakkında şunları söylemektedir:
    "Geleneksel kabul ve uygulamaların dışında Kur'an'ın beyanını esas alarak bakarsak şu sonuca varılabilir: El kesmenin icrasında kanatıp işaretleyerek bırakmakla, eli kesip atmak arasında bir tercihi, yaşanan zaman ve mekâna göre kamu otoritesi belirleyecektir. Bu iki şıktan birini tek yol olarak alıp her devre uygulamaya kalkmanın Kur'ân'ın ruhuna uygun olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Uygulamanın Asr-ı saadet'te bazı el kesme örnekleri sunması yine, o devre göre yapılmış bir yorumdur. Yorum ancak kendi zamanını bağlar." (Bkz. "Kur'an'daki İslam", 679-80.)
    [16] Fazlur Rahman'ın bu konulardaki görüşleri için bizim "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı çalışmamıza ikinci cildine bakılabilir.
    [17] Yaygın kanaatin aksine Hadislerin Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sağlığında yazıya geçirilmediği iddiası, Modern zamanların bir "keşfi" değildir. Bişr el-Merîsî (v. 218 veya 219. Biyografisi için bkz. el-Hatîbu'l-Bağdâdî, "Târîhu Bağdâd", VII, 61-70; ez-Zehebî, "Mîzânu'l-İ'tidâl", I, 322-3) de aynı iddiada bulunmuş, hatta Osman b. Sa'îd ed-Dârimî (v. 282. Bu zat, "Sünenu'd-Dârimî" adlı eserin sahibi meşhur Ebû Muhammad Abdullah b. Abdirrahman ed-Dârimî (v. 255) ile karıştırılmamalıdır), "Nakzu'd-Dârimî" diye bilinen ve "Reddu'l-İmâm ed-Dârimî Osmân b. Sa'îd alâ Bişr el-Merîsî el-Anîd" adıyla neşredilmiş bulunan (Beyrut-1358) kitabında (127) Bişr el-Merîsî'nin bu iddiasına özel bir bab ayırarak kendisine cevap vermiştir. Ancak Bişr el-Merîsî, hadislerin yazıya geçirilmeye başlandığı tarih olarak Hz. Osman (r.a.)'ın şehid edildiği dönemi göstermektedir.
    Burada bir noktaya dikkat çekmek yerinde olacaktır: Hadislerin gerek yazıya geçiriliş sürecinde, gerekse nakil bağlamında işin içine beşer unsuru girmiş olması dolayısıyla şüpheden ari olmadığını, dolayısıyla amele konu edilemeyeceklerini söyleyenler, bu yaklaşımlarına özellikle Hanefî usulcülerin, "haber-i vahid" kategorisine giren hadislerin ilim gerektirmediği yolundaki ifadelerini de dayanak olarak göstermektedirler. Oysa bunu söyleyen usulcüler –ki bunun da belli istisnaları vardır–, bu tür hadislerin –ilim gerektirmeseler bile– "amel" gerektirdiği noktasında görüş birliği içindedirler. Hatta Mu'tezile'ye mensup usulcüler bile bu konuda Modernistler'den daha makul bir çizgidedir. Onlar arasında, haber-i vahidlerin belli özellikleri haiz olanlarının ilim bildireceği görüşünde olanlar bile mevcuttur. Bkz. Kadı Abdülcebbâr, a.g.e., XV, 342 vd.
    [18] Mazheruddin Sıddıkî, a.g.e.; 108
    Dr. Halife Abdülhakîm'e ait olan bu sözler, Sıddıkî tarafından onun "Fikr-e-Iqbal" adlı kitabından (239) alınmıştır.
    [19] Bu konu hakkında detaylı bilgi ve tartışmalar için yukarıda zikrettiğimiz çalışmamıza bakılabilir.
    [20] ed-Dârimî, "es-Sünen", Mukaddime, 19.
    [21] "İslam geleneği" tabiri, tarihsel bir realite olarak bir ucunda Zahirîler'in, diğer ucunda Mu'tezile'nin yer aldığı oldukça geniş bir yelpazeyi anlatması gerekirken, ilgi çekici biçimde çoğunlukla sadece Ehl-i Sünnet kastedilerek kullanılmaktadır.
    [22]Böyle bir ayrım yapıldıktan sonra, "İslam tekdir, ama Müslümanlık birden fazla şekilde tezahür edebilir" türünden, en hafif tabiriyle "gülünç" yorumların dikkate alınmaya değer hiçbir tarafının bulunmadığını düşünüyoruz.
  • 248 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Kitabın iki kapağının arası adeta bir güzergah,sayfaları Ankara ile Denizli arasında kıvrılan yollar gibi... Bu aşina olduğum güzergah bende bu kez değişik hisler uyandırdı. Memleketimin Köroğlu Beli adeta gözümde canlandı. Okurken adeta yolculuğa çıktım ve yol boyunca hikayeleriyle tanıdık gelen, sıradan hayatlarıyla hiçte sıradan olmayan dersler veren samimi insanlara rastgeldim.Köy ile şehir arasındaki köprüden çok kez geçtim.Memleketten turşu, bulgur ve tarhana kokuları karıştı yolculuğuma; radyodan içli türküler çalındı kulağıma.Ağaçlar, telgraf direkleri, tepeler geriye doğru kaydı bir bir.Yollar hep kendime çıktı, çok kez kendimi buldum satırlarda.Arada bir belirip kaybolan atı okudukça, ölüm karşısında ne kadar aciz olduğumuzu, yaşarken nasıl ölüme koştuğumuzu hatırladım tekrar tekrar.Komşusunun, akrabasının, yolda kalanın zor gününde hemen yanında olan, derdi kederi, sevinci ve mutluluğu bölüşen yüreği güzel insanlar vardı yol boyu.Başa gelen kötü şeylere rağmen isyan etmeyen ve değişmeyen samimiyetle akıp giden tutkulu hayatlar...Kiminin araba sevdası, kiminin at sevdası... Şehrin vurdumduymazlığından ve boğuculuğundan köye kaçan o aksi ihtiyar, tek bacağıyla hayatla verdiği mücadelede hiç pes etmeyen, birine yük olmaktan kaçınan, evin girişini kapatmasına rağmen erik ve asmanın yaşam hakkına dokunmayan,hiçbir malzemeyi hiç bir parçayı atmayıp etrafı hurdalığa çeviren, plansız, başına buyruk ihtiyar...Ve bu başına buyruk ihtiyarın hayatının son demlerinde yatağa mahkum olması ve sanki ölümün yolunu gözlermiş gibi pencereden dışarıyı izlemesi, pişmanlıklarının, içindeki ukte kalıntılarının ve anılarının bir bir günyüzüne çıkması oldukça hüzün verici.Evlatlarının ve eşinin ölümü yakın bir adamın etrafında çırpınışı ve onu ölümden kaçırma arzusu tam bir sadakat ve vefa örneği... Elliyedi yıllık eşlerin birbirinden razı vedası beni çok derinden etkiledi.

    Hasan Ali Toptaş her gün yüzlercesiyle yüzyüze geldiğimiz sıradan insanlardan sadece bir tanesinin hikayesini anlatarak her insanın bir kitap olduğu gerçeğini yüzümüze vuruyor. Yazar bu eserinde köy ile şehirin ayrılamaz bütünlüğünü, köylülük ile şehirlilik arasında sıkışmışlığımızı ve memleket özlemini, doğadan kopuşumuzu, yiten değerlerimizi, baba ve evlat olmanın gerektirdiklerini,hayat ve mematı işliyor. Rüyalarla, belirip kaybolan düşlerle ve batıl inançlarla mistik bir yanı da var kitabın. Yazar sesleri renklendirmenin, zihinde rahatlıkla canlanan tasvirlerin yanısıra okuruna birsürü yeni kelime kazandırıyor.

    Yazar adeta efkar dağıtmak için yazmış ve başarmışta sayfalar ilerledikçe dağıttığı efkardan payımızı aldık elhamdülillah.Kitap bittiğinde kendi  kendime sorular sormaktan ve niyazda bulunmaktan kendimi alamadım.Ömür denilen doğumdan ölüme bir güzergah değil mi, yolda ilerlerken geriye doğru kayan hayat değil mi? İnsan bir yol hali değil mi? Evet insan yolun yalın hali, yaşamak yolun bulunma hali, ölüm yolun ayrılma hali... Yol, yolda, yoldan... Allah hepimize güzel bir yaşam ve ölüm bahşetsin. Zor günümüzde yanımızdan sevdiklerimizi eksik etmesin.Bizlere razı olacağımız hayırlı bir eş ve evlatlar nasip etsin. Bizlere yataklara düşürüp pencerelerden baktırmasın, elden ayaktan düşürmesin... Amin...

    Başın sağolsun Hasan Ali Toptaş... Acın acımız oldu... Kuşlar gibi bizde yasına geldik...