• 294 syf.
    ·Puan vermedi
    Dikkat!
    Bol miktarda Fransızca kelime içeren bir kitap.
    Çevirmen, kitabın sadeleştirilmeden okuyup anlamanın mümkün olmadığını söylüyor, haklı da.
    Lakin bu haliyle bile Fransızca kelimeler çok fazla, tabi Fransızca biliyorsanız o başka :)

    Yazar Tanzimat devrinde yaşananlara atıfta bulunuyor.
    Hazin bir aşk hikayesi, değişik bir tarz.
    Keyifli okumalar...
  • 484 syf.
    ·10/10·
    Bir gemi düşünün....
    Binlerce kişinin sırf dini inancından dolayı zulüm gördüğü, ülkelerinden sınır dışı edildiği...
    Bu binlerce kişinin içerisinde bir kadın düşünün.... Serenad'ın onun için yazıldığı...

    Aklınızın ucundan geçmeyen bambaşka, eşsiz bir aşk hikayesi. Kavuşmak için yapılan onca mücadele...

    Neydi o şiddetli soğuk ve kara, Max'ı Sille'nin deniz kenarında donarak ölme ihtimali olmasına rağmen, israrla Serenad'ı çalmasına sebep olan?
    Ya da yıllar sonra tekrar onu İstanbul'a getiren sebep?

    Kitap hakkında hiçbir bilgi vermek istemiyorum. Okumayanlar için gizemi, güzelliği kalsın diye.
    Mutlaka okuyun dediğim kitapların başlarında geliyor.

    Ben Max ve Nadia'nın hikayesiyle yandım.

    Saygılar...
  • 163 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba:)En sevdiğim kitabın incelemesini yapmak için doğru zamanı bekliyordum buna layık dahi değilim zaten cesarette gösteremiyordum şuan içimden yazmak geldi sadece bir kitapta kendimi bulacağımı bilemezdim dostlarim. mükemmel bir kitap. böyle kitaplar okuyunca pis dünyadan uzaklaşıyor insan..
    benim için dünyanın en sürükleyici en başarılı romanıdır.Dostoyevski tarzinda olmasi benim icin yine farkli bir özelliği her yıl tekrar tekrar okumaya çalışıyorum yine de doyamıyorum ismi geçince burda alıntılarını gördükçe inanın farklı hissediyorum hem burukluk hem mutluluk bir arada bilmiyorum sabahattin ali'nin bu kadar yalin bir dille beni nasil ayni duygularla sardigini anlatamıyorum.Üstadin okuduğum ilk kitabıydı. tuhaf bir his bırakıyor hep sonunda içimde elime aldiğimda; biraz özlem, biraz duygusallık, biraz da huzur. okuduğum ilk kitabıyla çok sevdim Sabahattin ali’yi. benim gözümde ince, narin, saygılı ve hassas kalpli bir adam imajını çizdi. çünkü böyle olmayan bir adamdan o satırlar dökülemez diye düşünüyorum.Ama Sabahattin ali, hiçbir yazarla karşılaştırılamaz. nevi şahsına münhasırdır bunu ekleyeyim.Ayrica diğer eserlerini de okudum aynı güzel tadı hep aldım.
    Raif efendi’yi o kadar çok sevdim ki, kitabın sonunda oturup ağlayasım gelmişti. raif efendi karakteri daha güzel anlatılamazdı. şimdi yine duygulandım, bilmiyorum niye ama bu kitabın bende özel bir yeri var. bilmiyorum neden raif'in bu icine kapanis hikayesi, kara kapli defterinde sakladigi aski ve berlin sokaklarinin maria'dan sonra nasil ruhen degistigi beni bu kadar derinden üzmüştü.Cevremizdeki insanların ve hatta kendi yalnızlığımızın farkına varmak için, arada bir mesela 2-3 yılda bir tekrarlanmalı bu okuma bana göre.Bitirince ağlayan tek kişinin ben olmadığımi gördüğümden beri kitabin farkliligindan eminim Şu da var unutmadan;
    Türk edebiyatının en değerli, en derin romanlarından birinin, insanların aklında bir instagram sosyal medya malzemesi olarak yer etmesi ne kadar üzücü değil mi ayrıca ? fotoğrafını paylaşanlara kızdığımdan da değil aslında, herkesin sevgisini gösterme şekli ya da motivasyonu farklı sonuçta ama bu kadar değerli bir yazın nasıl böyle sıradanlaştırıldı hiç anlayamıyorum. Popüler kültüre kurban gitsin istemiyorum ya o kadar ünlü oldu ki "okudum" demeye utanıyorum...kahve ile cekilmiş fotografı 40 tl sadece kitap 20 tl :)Her neyse..
    hayatı asıl yönlendiren şeylerin teferruatlar olduğunu, hayatın içindeki görece kısa olan bir zaman diliminin aslında koca bir hayat olduğunu hatırlatan roman bana..
    özümüzde , hepimizin içinde derinlerde bir yerlerde "raif efendi" karakteri var. ve hepimizin hayatında bir "maria puder" olmuştur. bu eseri bu kadar kıymetli yapan da bu bence.., okuyan herkese cömertçe bir payın düşeceği mirastır. sevmiş, tutulmuş, özlemiş, hüzünlenmiş, yanmış, korkmuş her kişinin hissettiği, çoğumuzun da fikren vücuda dahi getiremediği, kelimelere dökemediği duyguları karakterlerin şahsında bizim aynadaki aksimiz gibi tasvir etmiştir. maria puder ve raif efendi'nin şahsında tüm hazin sonların muhatapları için gözyaşı döktürmüştür
    kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. bunun sebebi herhalde, 'bu öyle olmayabilirdi!' düşüncesi çıkardığım bu oldu..
    sevgi de imkansızlık ve fedakarlığı yaşayana hatırlatan değerli eser..bir resim sergisindeki tablodan yola çıkarak kahramanların iç dünyasını keşfedebileceğiniz çok güzel bir eser.
    her insanın mutlaka yaşadığı o aşk duygusunu hissettiren, aşkı en yalın haliyle anlatan bir eser aynı zamanda kesinlikle
    raif efendi duygularını, yalnızlığını, üzüntülerini anlatırken yüreğim sızladı diyebilirim.
    Raif’in kabulleneci tavrı, bu kadar mücadeleden uzak, pasif yaşayan biri olması beni daralttı bazen cidden Raif'in maria'dan sonra kabuğuna çekilip, o günlerin acısıyla hayatını idame ettirmesi, ruhunu hâlâ o Almanya sokaklarında, birlikte gezdiği maria'ya bırakması, fiziksel ruhunun ise herşeye eyvallah demesi, eve ekmek parası getirmek için herşeye tamam demesi.. insan düşünüyor ama neden? mutlu olmayacağını bile bile bir başkasıyla neden evlendi raif? ondan çocuklar yaptı? bütün varını yoğunu maria'nın yanına gitmek için harcamalıydı. maria ise keşke o türk diye bahsettiği kişinin ismini verse idi annesine, çocuk bari tanısaydı babasını, hoş babasından ruhen geriye ne kaldıysa artık. hadi herşeyi geçtim, o treni durdursaydın, çocuğuna sıkı sıkıya sarılsaydın be adam!Bitirdikten sonra raif efendi'nin babasından kalan tüm malı kaptırıp sefalet içinde yaşayıp gitmesini hala sindiremedim.
    ahh Maria puder! mutluluk en çok sana yakışırdı. kürk mantolu madonna'yı yeniden çizebilseydin keşke kaderin olarak kalmasına izin vermeden önce... yüreğimi dağladın güzel yürekli ve güçlü kadın!
    ahh Raif! daha güçlü olsaydın keşke. fedakarlık, kaybettiğin kişi için hayatını feda etmek değildir; kaybetmeye dayanamayacağına inandığın kişi için hayatını ortaya koyarak mücadele etmektir. çok yazık...
    Keşke devamını yazsaydın Üstadım ya her okuduğumda bu sorularla kafayı yiyecek gibi oluyorum.
    Sizlere iyi okumalar:)

    Iyi ki yazdın, iyi ki var oldun, iyi ki seni tanıdım..
    #Ruhun Şad olsun Üstadım..
  • 368 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    (Spoiler içerir)

    Bu kitap, Dostoyevski’nin okuduğum dördüncü kitabı. Beni derinden etkileyen bu hikaye ile ilgili içimden geçenleri, bu müthiş hikayenin uyandırdıklarını sizinle paylaşmak istiyorum.
    Romanın isminden de anlaşıldığı üzere maddi zorluklar ile mücadele eden, sağlık ile ilgili problemleri bulunan, zengin ve “üst kesim” diye nitelendirilen kişiler tarafından, hakları yenen, ezilen insanların hikayesi bu. O kadar gerçek bir hikaye ile karşı karşıyasınız ki, sanki birisi size biyografisini anlatıyor da onu dinliyorsunuz gibi. Zaten Dostoyevski’nin kendi yaşamından, yaşadıkları birtakım olaylardan da izler taşıyor gibi bu hikaye. (Belki de tamamen öyle, bilemiyorum).

    Kitapta, insanlığı, hem nasıl böyle yüce gönüllü ve muhteşem varlıklar olabileceğini hem de ne derece alçalabildiğini gördüğümüz, üzerinde çokça düşünülmesi, konuşulması, kafa yorulması gereken o kadar fazla şey var ki, muhtemelen bir incelemeye sığmaz :)

    Bunun için benim daha çok üzerinde duracağım konu, hikayemizdeki kahramanların farklı farklı aşkları olacak. Nasıl başlayacağımı bilemiyorum, çocukluktan beri aynı evde yetişen Vanya ve Nataşa’mız var ilk olarak. Nataşa çok kibar, güzel ve bilgili bir kız, Vanya’yı kardeşi gibi seviyor, yakın bir dostu gibi. Vanya’nın onu kardeş gibi sevmediğinin farkında, ama gönlü babası ile büyük bir kavga sonucu yolları ayrılan Prens’in oğlunda.

    Üstelik onu öylesine seviyor ki, gözünü karartıp, ailesini karşısına alıp ona kaçacak kadar. Tabi böyle çok sevdiği Prens’in oğlu Alyoşa’sı onu ne kadar seviyor, aşkına ne derece layık göreceğiz… Alyoşa, genç bir delikanlı, Nataşa’yı deliler gibi sevdiğini iddia eden onsuz yaşayamayacağını sürekli dile getiren, babasının ve babasının onu evlendirmek istediği kızın karşısına çıkarak, Nataşa ile evleneceğini söyleyen, aslında pek çocukça, pek havai ve dediklerinin bir türlü nereye varacağını bilemeyen bir yapıya sahip. Bunların dışında Bir Nely’miz bir de Alyoşa’nın evlenmesinin daha uygun görüldüğü Katya’mız var.

    Nely, küçük bir “büyük yürek”. Annesinin sevdiği adam ile kaçması sonucu başına birçok olaylar gelen, kızıyla birlikte geri döndüklerinde dedesinin onları kabul etmemesi sonucu annesi verem yüzünden hayata veda edince, bir şekilde Vanya ile yolları kesişen tatlı kız. (Kısaca bahsediyorum görüşlerimi yazdığımda rahatça anlaşılsın diye) Katya ise Prens’in oğlunu evlendirmek istediği zengin, genç, gençliğine rağmen oldukça olgun, son derece anlayışlı ve bilgili, güzel bir kız.

    Baktığınızda aşk ile ilgili birçok tanıma rastlarsınız. Kimisi için her şeyin ötesinde saf ve en hakiki duygu iken kimine göre ise hata, yanlış, belli bir amaca ulaşmada bir ön koşul gibi algılanmakta olduğunu görürüz. Bu kitapta yaşanan aşkları ve bunların getirilerini okudukça bir hayli ikilemlere düştüm. Nataşa’nın Alyoşa’ya karşı duyduğu aşk, aşktan ziyade sanki bir annenin çocuğuna karşı sevgisi, ilgisi gibi. Öyle ki, Alyoşa’nın başka bir kadına gitmiş olmasından onun, eğlenmiş olabileceğini düşünerek neredeyse mutluluk duyacak kadar  Ben böyle bir aşkla sever miydim? Ya da bu duruma aşk der miydim? Bir hayli düşündüm, sonucunda bunun çok da sağlıklı olmadığına, aşkın özünün böyle bir şey olamayacağına kanaat getirdim.

    Aynı şekilde Katya’nın Alyoşa’ya duyduğu aşkta da böyle bir izlenim aldım. Alyoşa’nın çokça çocuk ruhlu olması, içinde hiç kötülük saklamaması, dürüst ve içten olması bu iki kadını, Alyoşa’ya karşı anaç bir şefkatle dolduruyor. Kısacası Nataşa ve Katya’nın aşkı bana, çocuklarına karşı şefkat besleyen bir annenin sevgisi olarak göründü.

    Alyoşa’nın bu iki kadına olan aşkına gelecek olursak zaten baştaki hata aşkın iki kişiye aynı anda duyulabilen bir his olabileceğini düşünme durumudur Alyoşa, çocukluktan çıkamamış, her şeyi evcilik sanan saf bir genç. İki kadını da seviyor, Nataşa’ya tapıyor gibi hatta fakat aşkın anlamını kavrayamadığı ve gerçek anlamda bir aşk hissinde olmadığından gönlü çabucak kayabiliyor. Ne yazık ki
    Alyoşa’nın aşkı da gerçek bir aşk değil gözümde (hatta içlerinde en olmayacak aşk bu).

    Zavallı Nely’nin hayatında hiç onu seven birisi olmadığı için ona yakın olan, onu koruyup kollayan Vanya’ya hayran kalması hiç de şaşılacak şey değil. Nely’nin yüce gönlü ve hayran bir kalbi var, tabi ki aşk değil..

    Ve Vanya’nın sarsılmaz, hazin aşkı..

    Bilmiyorum ki Vanya gibi bir insan yaşamış mıdır, yaşıyor mu, yaşayacak mı? Benim kitaptaki tek gerçek aşk onun aşkıdır. Sevdiği kadın omuzunda başka bir adama ağlarken bile onu düşünen, teselli eden, her zaman yanı başında olup onu destekleyen, hatta “mektuplarınızı bile taşırım yeter ki evden kaçma” diyebilecek kadar düşünceli, benzeri bulunamaz bir aşık. Ona hayran olmamak elde değil. Ne sahip olma, kavuşma gibi bir beklentiyle seviyor, ne de bir acıma, üzülme ile… Sadece o olduğu için, sadece Nataşa olduğu için. Sadece mutluluğunu isteyerek… Vanya’ya kelimeler kifayetsiz kalıyor.

    Bana müthiş anlamda iyi bakış açıları kazandırdı bu kitap ve tabi ki Vanya…

    Okuduğunuz için teşekkür ederim, İyi okumalar dilerim…
  • 222 syf.
    ·4 günde·Beğendi·7/10
    İstibdat döneminde başlayan, hürriyet dönemi ve sonrasındaki savaş yıllarında devam eden bir Anadolu aşk hikayesi... Dönemin anlayışını, insan ruhunu, beklentileri ve hevesleri tasvir açısından oldukça başarılı sayılabilecek bir roman. Başlangıcı ve sonu itibarıyla hazin bir hikaye. Zengin fakir, iyi kötü, zalim mazlum, haklı haksız ikilemlerini tüm canlılığıyla ortaya sermiş bir eser. Keyifli okumalar...
  • 344 syf.
    ·4 günde·Beğendi·7/10
    İskender Pala'dan 3. kitabım. Gündüz şirkette bitirdiğim kitabın  yorumunu hakkıyla yazmak için akşamı bekledim desem yeridir..
    Bu kitap Katre-i Matem den sonra okuduğum en iyi kitabıydı ve sonraki kitaplarına yol olacağından eminim. Bir yunus romanı olan kitabımda Yunus Emre hayatına kurgusal bir geçiş yapıyoruz ve Yunus Emre yanında Mevlana'dan Barak baba'ya, Hacı Bektaş'tan Turakçın Baba' ya Temur Alp Ata dan Tapduk Emre'ye kadar Anadolu'da sabır inanç ve aşk ile yaşamış olan kıymetlilerimizin de hayatlarına dokunuyoruz.
    Yunus Emre nin hayatı şiirlerinde yer verdiği Molla Kasım'ın dilinden anlatılıyor.

    Kitaba dair,
    13.yy Anadolu'da Yunus Emre'nin Sitare diğer adıyla Elif'e duyduğu aşkı okuyoruz. Canından çok sevdiği övgüler yağdırdığı Sitare'sini ölümü ile yıkıma uğrayacaktır.
    Ebedi aşk, ilahi aşkın eşiği Sitare'nin gözleri ve sesindedir artık ve Yunus buradan şiire doğru gidecektir.Yani eşine duyduğu aşk için de Allah'a olan aşkını bulacaktır. Ayrıca Yunus romanda büyük oğlunu da bir köy baskınında yitirir. Küçük oğlu ise çeteciler tarafından kaçırılıp, köle diye satılmıştır. Artık Yunus'un tüm ömrü kalan son ailesi olan İsmail'ini  aramakla ve hak yoluna kendini adayıp, ilahi aşka uaşma yolunda geçer.
    Kaderin cilvesi ki  dervişlik mertebesine ulaşan baba ile cellat olan oğulun buluşması da yine hazin bir olay sonrası gerçekleşir.

    Genel düşüncem
    Özlemini ve içindeki yangınını kendini terbiye ederek nefsini körelterek, şiirlere dönüşüp, ilahi aşka kavuşmanın hikayesi! Her bir satırının altını hayretle okuyup içime işleyip, çizerken mest oldum. Sadece Yunus Emre hayatını merak edenler için değil, din ve tasavvufi ile ilgili bilgiler için dahi okunacağını düşündüm.. Şiddetle tavsiyemdir.