• Yazar: özlem
    Hikaye Adı : Oblivion
    Link: #31185532
    Müzik Parçası : Oblivion

    Saat gecenin üçü. Gece dahi uykuya dalıp beklerken sabahı ve muhakkak ki biriktirirken ışığı, varlığım yağmur tanelerinin misafir olduğu bir pencerenin ardından dünyayı seyrediyor. Görebildiğimce ve gözlerimden ruhuma süzülebildiğince yaşamı…
    Oysa ne çok tortu var, yağmurların bile aklayamadığı…

    Oturduğunda pamuk tarlasına alabildiğine uzanma hissini veren koltuğumda, elimde bez bebeğimle bu saat olmuş düşünüyorum. Uykunun huzurlu halinin ses ve nefes olduğu sesler eşliğinde. Elimde bez bebeğim; gün ışıyınca, dinlenince, ışık taneleriyle verilmeyi bekleyen…
    Gözleri tamam.. iki küçük zeytin tanesi.
    Saçları ise renksiz, ne uzun, ne kısa..
    Yüzü bir çocuğu mutlu edebilecek kadar mutlu!
    Yanakları bulutsu bir kiraz renginde.

    Ama bir şey eksik bu ifadede, mutluluğun dokunduğu bir şey…
    Gülüşünü, acısını, duygularını simgeleyen; dudakları.

    … Elime iğne ipliği alıyorum bir ifade, belirginlik oluşturabilmek için. Mutlaka güleç olmalı. Onu gören her çocuk gülüşünün gölgesinden dahi uzak bulmamalı bebeği.
    İğne ipliği elime alıyorum ki;

    O çok eskiyen ve yenisine lüzum görmediğim televizyonum açılıyor birdenbire.
    Minik sarı bir kutu, haberlerde duruyor!!
    Dünün özeti, dünlerin özetini sunuyor...
    Bugünü.
    Günün ışığına seslenen haliyle…

    Şöyle diyor, haberleri sunan spiker kadın cızırtılar ve altyazısında siyasetin, polemiklerin ve elbet magazin bülteninin eksik olmadığı yayın karesinde...
    En fazla 3 dakika ve süre başlıyor:

    “ . Ağrı'da dedesiyle bayramlaşmak üzere ailesiyle birlikte köye giden 4 yaşındaki Leyla Aydemir kayboldu Sayın Seyirciler.
    18 günlük arama çalışmalarının ardından dün kötü haber geldi; Leyla dere yatağının ağzında yüzü suya dönük olarak ve sırtında şiddet izleriyle bulundu. Otopsi raporları aç bırakılarak öldüğünüde göstermekte.

    . Ankara'nın Polatlı ilçesinde 22 Haziran günü kaybolan Eylül Yağlıkara ölü bulundu. Otopsisinde vücudunda kesici delici alet izlerine rastlandı, cinsel istismar sonrası boğularak öldürüldüğü de belirlendi. Katil zanlısı, Eylül'ü arama operasyonlarınada katılmıştı. Sezdirmedi ki büyük bir başarı ve unutmadan Sayın Seyirciler, kendisi şu an hapishanede.

    Korkmayın.. Yakında çıkar.

    . 12 yaşındayken dayısının oğlu tarafından kaçırılan ve alıkonulduktan sonra 18 yaşına girmeden iki çocuk sahibi olan Pelda, kalbinden vurularak öldürüldü. Pelda'nın hayalleri vardı, hepimiz gibi.. Öğretmen olmak istiyordu. Ama annelik zorla da olsa bir nevi öğretmenliktir değil mi? Okumaya ne gerek var...

    Evet seslerinizi tüm o kuru gürültüsüyle duyuyorum.



    Bir saniye.. Magazin bültenine bağlanıyoruz.
    SON DAKİKA!!!

    “ Ünlü Model, yurtdışından şu saatlerde uçakla dönüyor Sayın Seyirciler. Nefesler tutulmuş. Tüm duygularımız, insanlık dahil konuya yoğunlaşmakta.. Kendisi " İ " dizisinde toplumumuzun ahlak, kültür ve etnik yapısını karalayarak yükselen ve içi çürümüş bir güzellikle ve tabii bizimde yücelttiğimiz ve yitirdiğimiz değerlerle; öldürülen ve haberlerini sunduğum çocuklara destek için burada olduğu söylüyor.
    .. Yoğun olmasaydı muhakkak o topuklu ayakkabıları, çocuklarımızın öldürüldüğü, tecavüz edildiği ve çamura bulandığı topraklara ulaşırdı…
    Ama destek oluyor değil mi?
    “ Reklamın iyisi kötüsü olmaz. “

    Bize böyle öğrettiler ve biz de ellerine sağlık demekten geri durmadık. Her neyse Sayın Seyirciler; Modelimiz gelene kadar haberimize dönelim..


    1 dakika 1 dakikadır..



    Biraz geçmişe gidelim diyorum ve kesinlikle,
    derinleşmeden tabii...

    . 2016 yılının Ekim ayında evinin önünde oynarken kaybolan Irmak Kupalı, komşuları Himmet Aktürk tarafından tecavüze uğradıktan sonra vahşi bir şekilde öldürüldü. Himmet Bey (!?!) şuan nerede? Ne durumda? Tahminleri zorlayın.. Himmet Bey, o masum kişiliklerden biri, hangi güzel ve huzurlu gökyüzünü solumakta?

    . 31 Mayıs 2017 günü evden çıkan (6) yaşındaki Eylül'ün cesedi terk edilmiş bir inşaatta, bir bavulun içinde bulundu; tecavüz edildikten sonra boğazı sıkılarak öldürüldü. Ve dikkat edin buraya.. Boğazı sıkılarak… Acaba cezasında bu bir anlık öfke ve tabii pişmanlık, ne kadar indirim sağlar??
    Eylül mü? Sanıyorum ki kemiklerinin tozu kalmamıştır…
    Ailesine hiç girmiyorum, konumuz derinlik değil!!

    Tüm çocuklar dahil ve Bey'den ayrı " Çocuklar "lafım için; siz genel olarak kabul edin...
    Özür dilerim.


    Saniyeler kaldı... ve lütfen kahvelerinizi, çaylarınızı yudumlayın.

    Boş gitmez.

    “ Yardımcı olacaktır seyrinize. “


    Vee.. yeni haberler var elimizde…
    Son dakika diyebilir miyiz Seyirciler???

    " Arkadaşlar, 1 dakika daha lütfen!! "

    … .Hatay'ın Hassa ilçesinde, dün amcasıyla kaynaktan içme suyu almaya gittiği Amanos Dağları eteklerinde kaybolan, konuşma engelli Ufuk Tatar'ı (6) arama çalışmaları aralıksız olarak devam ediyor. Tüm ilçe merkezinde ve köylerdeki camiilerde Ufuğun kaybolduğu gün üzerinde bulunan kıyafetler tarif edilerek anons edildi.

    . Diyarbakır'da 14 yaşındaki bir çocuk, hayvan otlattığı sırada kayboldu. Kayıp çocuğu bulmak için ekipler seferber oldu. Ancak henüz bir sonuç alınamadı. Dikkat edin " bir çocuk " diye tabir ediyoruz.. Bize ulaşan bilgi bu ama biz ona yinede Yusuf Yılmaz diyelim.

    Bulunur maazallah..
    Suçlular cezalandırılmalı öyle değil mi?

    . Siirt'in Pervari ilçesine bağlı Güleçler Köyü'nde dün odun toplamak için eşekle yakındaki ormanlık ve dağlık alana giden zihinsel engelli 15 yaşındaki Salih Oral'dan haber alınamıyor.





    Neler oluyor sayın seyirciler?
    Neden bu haldeyiz?

    Çocuklarımız kaçırılıyor. Tecavüz ediliyor ve tecavüz edenin bir hakkı, cevabı varmış gibi serbest bırakılıyor. Kaç gün sürüyor acı? Bedelinde ne ödeniyor ki unutuluyor...
    Satılıyor.. Kişiliğimiz, ahlakımız, insanlığımız?

    Peki satın alan kim??

    Tecavüzcünün tezgahından uzak değil bu piyasa muhakkak.

    ...

    - Kestik –
    Cızırtılar..
    Kararan bir ekran, sonra tekrar açılan…
    Güleç yüzlü, yakışıklı bir spiker, özürleriyle kamera karşısına geçiyor.

    Tam açıklama yapacağı sırada yayın donuyor ve tuhaf olan o ki tüm bu haberin konusu eşliğinde; o magazin ve siyaset bülteninin üst karesi olarak çocuk resimleri ve kayıp ilanlarıyla..
    Spikerle sanatsal bir tablo gibi.


    Kapının telaşla çalışıyla irkiliyorum ve korkuyla kapıyı açıyorum. Zira biraz önceki televizyon rehavetini üzerimden atamadım..
    Kapının eşiğini tutmuş nefes nefese şunları söylüyor karşımda duran arkadaşım:
    - Özlem, duydun mu?
    Türkiye dahil Dünya'nın iletişim ağı çökmeye başlamış. Düzeltemiyorlar ve sorun bulunamıyor…

    Nasıl? Demeden.. bir çocuk geçiyor merdivenlerden..
    Apartmanda ise kaynağını nereden aldığını bilmediğim bir müzik çalıyor, sanki duyuru gibi… https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs

    ... Çocuğa odaklanıyorum, müzik eşliğinde.
    Beni gören arkadaşımda bakışlarını ona çeviriyor yalnız baktığımız aynı şey mi bilmiyorum....

    Çocuğun bir ağzı yok, ne kız ne oğlan diyebilirim..
    Hafif kirlenmiş beyaz kıyafetlerin içinde ve gözleri iri birer zeytin gibi.
    Elinde de bez bebek…
    Sadece bir ifadesiyle…
    Bulutsuluğu düşmüş nar kırmızı bir iple örselenerek dikilmiş bir ağız ve dikkatle bakıldığında ise bir gülüşü andırıyor bebekte.


    Çocuk gidiyor başını çevirip ve ben bez bebeğime doğru koşuyorum.

    İğne ipliğin hemen yanındaki.

    Gülüş olmalı diyorum..
    İncitmeden, dokunmadan kırmızıya...

    Yapamıyorum…
    Onun yerine gülüşümü, sözlerimi, söyleyemediklerimi bez bebeğin tam ağız kısmına dikiyorum.

    Ve işte..
    Şimdi, tamam.

    ...

    özlem.



    ... Çocukların olmadığı bir gelecek inanıyorum ki yok ve gözlerim geleceğe, yaşamın tadını daha çok çıkarmaya yönelik değil muhakkak. Gelecek onlarla ve onların olsun kafi.


    Çocuklarımıza sahip çıkalım.
    Küçücük bir ihmal onları bizden alır...
    Bu, İnsanla İnsanın mücadelesi
    En çetin ve belki...
    En lekeli haliyle.

    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim…
    Sevgiyle kalın.

    ⚝⚝⚝

    → (Mutlaka bakmalı, bilgi edinmeli ve bu bilgiyi paylaşmalıyız: http://www.mynet.com/...lara-uyari-4242998-1) ←

    ⚝⚝⚝
  • Ali şeriati 'Ne Yapmalı' diyerek, yapılması gerekenleri kendince sıralıyor. Katılırız veya katılmayız ama kendi zamanında bunun mücadelesini vermiş bir insanın düşüncelerinin kağıda dökülmüş halini okuyacağız. Dolambaçlı söylemler, uzun, zor,
    anlaşılmaz kavramlar, kelimelerle dans etmek yok; herkese yönelik sade ve net konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor ve 'ne yapmalı' sorusuna cevap arıyor. O zaman biz de okumaya başlayalım. Bizde kendimize göre cevaplar arayalım. Katılıp, katılmadığımız yerleri yazalım, söyleyelim, araştıralım, konuşalım ama önce Ali Şeriati'yi dinleyelim (ya da okuyalım).

    Bu kitap Ali Şeriati okuma (bkz: ~ Ali Şeriati Okuma Etkinliği ~) etkinliği kapsamında geçmişin içinden süzülüp masamın üzerine geldi. Yeni baskısını bulamadım ama bari eski baskısıyla etkinliğe katılayım diyerek okudum (Bu arada Fecr'den çıkmış kitabı da yakında alacağım ya da iyice arşivimde araştırma yapmam gerekecek). Bu kitabın ismi hoşuma gitti, kapağı hoşuma gitti ve bir anda yavaş yavaş okumaya başladım.

    Ne Yapmalı? Önemli bir soru. Neye göre, kime göre, nereye göre 'ne yapmalı'. Bunu öğrenmeye çalışacağız.

    Kitabın içindekiler kısmına baktığımızda;

    Ne Yapmalı
    Şimdi Ne Yapmalı?
    Hedefler
    Program
    Araştırma Ekibi 1
    Eğitim Ekibi 2
    Tebliğ Ekibi 3
    Kurum ve Kuruluşlar 4 kısımlarından oluştuğunu görmekteyiz.

    Kitap, 'Ne Yapmalı' başlığıyla İslam toplumundaki aydınlara seslenişle başlıyor. Batılı güçlerin ya da sömürgeci güçlerin tüm dünyayı nasıl da, kendilerinin satacağı malların alıcısı durumuna getirmeye çalıştıklarını anlatarak başlıyor.

    Bu kitapta kendi değerlerini reddeden, Batılı olmak veya Batı'ya herşeyini bağlayan insan ve toplumların karşılaşabilecekleri sorunlardan bahsediyor. Toplumun asimile olarak kendi özünden ayrılıp, ama Avrupalı'da olamayıp arada bir toplum olarak arafta yaşadığından bahsediyor.

    Burjuvazinin, 16.ve 17. yüzyıl başlarında, aydınlanma adı altında çeşitli insani akımları ön plana çıkararak dinle mücadele etmeye başladığından bahsediyor.

    Dini hurafeleri dinlerin içine sokanlara karşın, gerçek dinin insanları uyuşturmak değil, uyarmak olduğunu belirtiyor.

    Toplumda iki zıt kutbun, kendi çıkarları doğrultusunda doğru veya yanlışı belirlediklerini ama özünde ikisininde aynı yerden başlayıp, aynı şekilde insanı sömürgeleştirmeye çalıştıklarına değiniyor. Örnek olarak:
    "Bu, hedefleri madde olan dünya kapitalistlerinin emriyle başlayan kapital savaşındaki iki grup oyuncudan birisi; kostüm, maske, ahenk, oyun ve tavırlarıyla «Aydınlar» olarak görünürken, İkincisi de, kostüm, maske ahenk, oyun, jest, mimik ve açıklamalarıyla «Ruhban» olarak ortaya çıkarlar".

    İran toplumu içinde yaşanan dini, kültürel, siyasi sıkıntılardan yola çıkarak, toplumun kendini yenilemesi ya da özüne dönüp bu doğrultuda çalışmalar yapması gerektiğini, dinin ilerlemeye engel olmadığını ama toplum içinde kendi kabuğunu beğenmeyen insanların, Batılı güçlerin etkisiyle onlar gibi düşünüp, dinden ve kendi toplumlarından uzaklaştığını anlatmaya çalışıyor.

    Kendi ülkesinde iki zıt kesimin de kendi çıkarları doğrultusunda hareket edip kendilerini düşündüğünü belirterek, ülkeye yabancı sermaye, uluslararası sistemlerin girmesine sevinmenin ilerleme değil tamamen sömürgeleşme aşamasının bir unsuru olduğunu söylüyor.

    Diğer grubu yani dini referans alanlarında dinin yüce kuralları yerine, bir takım önderlerin düşüncelerini yayıp, gerçek metin yerine insan zihnini menkıbelerle, hikayelerle doldurmaya çalıştıklarından bahsediyor. Yani İran toplumu içinde yaşanan çatışmaları bire bir bize anlatıyor.

    Toplumun dış baskı yanında içten de yıkılacağını, bunu yapanların da düşmanların 'dost' elbisesi adı altında çalıştıklarından bahsediyor.

    Yine burada 'Dine Karşı Din' kitabından bolca bahsedilen bazı düşüncelere de yer veriyor. Ama yalanda değil anlatılanlar, örneğin;
    "İslâm’ı ve Kur’an’ı tanıyan herkes iyice bilir kİ, Islâm’ın ve İslâm ümmetinin doğrudan varlığına yönelik tehlikeleri yaratanlar, müşrik, kâfir, putperest, maddeci, tabiatperest, doğacı veya tanrıtanımazlar değildir. Çünkü İslâm sürekli olarak gerek askerî ve gerekse düşünce planında bunlara karşı zafer kazanmıştır.
    Asıl tehlikeli düşman; «Münafık»tır. İslâm adaleti elbisesine bürünmüş, puta, insana, paraya ve zora tapıcılığın adı Tevhid olmuş, bilim ve halkını satıcılık da kendini «Ahiret insanı>> biçiminde göstermiştir" diyor.

    Şeriati içe dönüyor. Aşura'ya Kerbela'ya, Hz.Ali'nin katledilmesine dönüyor. İslamın dış düşmana karşı zaferden zafere koştuğunu ama içerde, din adına köşe başlarını tutmuş kişilerin zulmü altında toplumun ezildiğini, yenildiğini anlatıyor. Din adına hüküm verenlere yine din adına insanları aldatmak için sözde şeriata uygun fetvalar verip, kendi saltanatlarını sürdürmek için herşeyi yaptıklarından bahsediyor.

    Şeriati'nin hafızasında herşeyden biraz var. Hristiyanlık, Hristiyanlık mezheplerinin ülkeler açısından kalkınma biçimlerinden de bahsetmeden geçmiyor.

    Protestanlığın yaygın olduğu yerlerde dünyaya değer verişi ve akılcılıktan bahsederken, katolikliğin ise daha çok ahiret hayatı etkisiyle hareket edip, bu çerçevede işler yaptığından bahsediyor.

    Yoksulluk, fakirlik karşısında direnmenin, hakkını aramanın, karşı çıkmanın, hak, hukuk, adalet arayışının dinin önemli bir unsuru olduğuna sert açıklamalarla anlatmaya çalışıyor. Susmuyor, sürekli konuşuyor, anlatmaya çalışıyor, sorguluyor, yani kısaca biat yok diyor Şeriati.

    Şeriati ülkesindeki aydınların, kendi tarihini kültürünü, ahlakını nasıl yozlaştırdığını, Batı'yı taklit ederek kendi değerlerine nasıl sırtını döndüğünü ve hatta inkar ettiğini, aşağıladığını, aydın sorunsalı anlamında eleştiriyor. Batı ve Doğu arasında yaşanan derin uçurumun yansımasını okuyoruz. Batıyı olduğu gibi doğru kabul etmenin ne kadar yanlışsa, doğuyu da olduğu gibi doğru kabul etmek arasında hiç fark olmadığını vurguluyor. İkisinin de birbirini tamamladığını ama birbirinin üstünü
    diye nitelendirmenin yanlış olacağına değiniyor.

    'Hedefler' başlığı altında yapılması gerekenler anlatılıyor. Tabi yine burada aydınlara yükleniyor. Aydınların sorumluluğunun Batı'yı olduğu gibi her yönüyle beğenmenin ve hatta
    kutsamanın son bulması ve kendi toplumuna yabancı olmadan bazı şeylerin başarılabileceiğini anlatıyor.


    Şeriati kendince madde madde aydın sorumluluğunu ve neler olması gerektiğini yazdıktan sonra ne yapmalı? veya 'nereden başlamalı' diye ortaya bir soru soruyor ve "gelenekçi bir toplumda aydın olmanın ilk sorumluluğu kendi toplumunu uyarmaktır (s:76)" diyor.

    'Program' başlığı altında ise Hüseyniye-i İrşad adı altında yapılacak işlerin ana iskeletini oluşturacak programın temelini madde madde yazıyor. Bu temele göre yapılacaklar sıralanıyor.

    İslam İctihadı ile zamanın ruhunu yakalayıp, çözüm yolu bulacakken, gelenekçi anlayışla dinin ilerici misyonunu sabitleyip bir noktaya hapsederek, ilerlemenin
    durağanlaşmasından bahsediyor. Aynı şekilde Hristiyanlığın da çıkış noktası devrimci-ilerici bir yapıyken sonra Roma İmparatorluğu'nun resmi dini olup, statükocu (durağan) yapıya
    bürünüp, ilk çıktığı noktadan sonra oturduğu konum arasındaki zıtların varlığından bahsediyor. Buna bir örnek olarak da, İslam'ın ilk dönemlerindeki yapı olan halifelik döneminin, daha sonra nasıl saltanata yani statükoya yani durağanlaşmaya yani ictihaddan ve ilericilikten kopup, geleneksel eski yapıya dönüştüğünü açık örneklerle anlatıyor.

    İslam'ın "Devrimci Yüzü'nün" zamanla statükonun emrine girmesini eleştiriliyor. İslam öncesi geleneksel yapının İslam sonrası din elbisesi giymesine rağmen o düşünce yapısının değişmeden bu zamana kadar gelişinden bahsediyor. İctihad kavramı yani ilerici yapıya karşı çıkan toplumların her türlü
    ilerlemeden geri kalacağından bahsediyor. Şeriati buna "bir asrın kalıbında donmak toplumun belli bir tarihi aşamasında sabitleşmesi (s:98)" olarak nitelendiriyor.
    Çünkü, İslam zaten geleneksel yapının, statükonun düşmanıyken şimdi onu belli bir yere oturtma, sabitleme İslam'ın kendi özüne ters bir durumdur.

    Şeriati, yine sert, dikkat çekici ve vurgulayıcı cümlelerini birer birer anlatıyor ve 'İslam'a karşıt ve zıt ideolojilerin saldırısına uğradığı şu anda savunmasız bir üs görünümünde...Bu saldırganlar her zaman bilim, felsefe, teknik, sosyoloji bir şekilde ilerlerken" diyor biz "vaaz, hutbe ve öğütlerle" nasıl onların karşısına çıkabiliriz diyerek de kısasa kısas formülünün mantığını anlatmaya çalışıyor. Eğer ki, vaaz, söylem, hutbelerle bazı şeyler çözülseydi, bugünün dünyasında çoğu meselesinin halledilmesi gerekmez miydi?
    Ama yok, sadece statükoya bağlı geleneksel yapı, gerçeklerin aydınlatılması yerine ritüellerin tatbiki yeterli, yerinde diyerek vaaz, söylemlerde bulunarak dini durağanlaştırıp, dinin ilerlemeci yapısına set çekmiş oluyor. Ortada bir buluş yok ama vaaz çok.

    İslam bilimsel keşiflere ve araştırmaya karşı olmadığı halde niçin bu tür çalışmalar yapılmıyor? Meşhur cümle olan "ictihad kapısı kapalı" bu yüzden mi? İyi de nasıl kapı bu?
    Kim kapattı? Kim açacak? Anahtarı kimde? Esasında ilerlemenin karşısında durağan yapı bu cümle değilmi? "...tek çare, budur: İctihad kapısını açmak. İslam ancak bu yolla
    gündeme gelebilir ve çağı sarsabilir. Öyleyse hiç kimsenin kapatmaya hakkı olmadığı halde kapatılmış olan ictihad kapısını yeniden açmak ilk görevdir (s:104)" diyor Şeriati.

    Şeriati, "halka hep Kur'an anlatılmalı diyor. Ne kadar doğru değil mi? Peki eylemde ne yapılıyor. Kur'an arka planda tutulup, hadis adı altında çoğu da birbiriyle çelişkili
    cümleler, hikayeler, söylenceler din diye anlatılmıyor mu? Örneğin, ülkemizde bile Ramazan ayında televizyon ekranlarına çıkan hocaların çoğu hep hikaye anlatmıyor mu?
    İnsanlar salya sümük karşılıklı ağlamıyor mu? Bu mu din? Burada da yine Dine Karşı Din devreye girmiyor mu?

    Şeriati "Ne Yapmalı" derken İslami kurumların yapısından, kurulum şeklinden, dernek, okul, vakıf, üniversite, Müslüman devletlerdeki tartışmalardan, araştırma kurumların kurulmasına
    kadar çok sayıda başlık altında düşüncelerini anlatıyor.


    Ezcümle: Kitap, "Ne Yapmalı" adı altında, varolan yapıyla, olması gereken yapı arasındaki durumu anlatmaya çalışıyor.
    Tavsiye ederim. Tüm Şeriati kitaplarını yavaş yavaş okumaya başladım. Hayırlısı olsun diyeyim kendime.

    Not: Okuduğum kitap, geçmişin içinden süzülüp masamın üzerine geldi. Okuduğum (yani bendeki) ve alıntı yaptığım kısımlar bu eski baskıya aittir. Yani, Nisan 1986, Bir Yayıncılık,
    Tercüme: Muhammed Hizbullah, 183 sayfadan oluşuyor. Yeni baskısı Fecr Yayınlarından çıktı. 19/27 Haziran 2018 tarihleri arasında okundu ve (27/06/2018) tarihinde
    yazıya dönüştürüldü. Ali Şeriati okumak ayrıcalıktır, farklılıktır, yeni bakıştır ve biata karşı çıkmadır. Ali Şeriati okuyun, okutun!
  • TEMMUZ AYI ETKİNLİĞİ SONA ERDi

    Son gün gelen iki hikayeyi de ekleyip sone erdirdik bu ayın etkinliğini. Deneysel dedik - 11 adet müzik parçası verdik- 10'unu kullandınız. Moğollar arkanızdan ağladı ama olsun. Ben de bulamadım ona yazacak bir şey:) Ağustos ayının etkinliğini erkenden paylaştık sabırsızlıktan. Ama güzel geçti temmuz da. Katılan (Bir defa da, beş defa da:) herkese çok teşekkür ederim. Müdavimler, ilk hikayesini yazanlar , ismini vermek istemeyenler ve dışardan gelenler, umarım Ağustos'da da hep beraber oluruz burada. İyi geceler şimdiden.
    ---------------------
    Hikaye/Denemeler #31079660 iletisinde paylaşılmaya başlanmıştır.
    ----------------
    İyi günler, Haziran ayının bitmesine 5 gün kala hikaye etkinliğimizi de bitirdik daha önce belirttiğimiz gibi. 37 hikaye yayınlandı, Mayısa oranla daha fazla (tabi ikişer hikaye yazan benim gibi tipler de vardı etkinlikte) Bir iki önemsiz şey dışında kazasız belasız tamamladık etkinliği. Konuda kaymalar oldu, hikaye içeriği taşımayan yazılar oldu, çok göze çarpan yazım hataları oldu, alıntı içeren hikayeler oldu, bir de sürekli kaybolan hikayeler oldu. Ama genel olarak güzel gitti etkinlik (Hikayelerin hepsini de okuyamadığımı utanarak kabul ediyorum, ama bugün bitireceğim)

    Güzel olan her şeyin bitmesine alıştığımız doğru, iyi giden her şeyi baltalamak ülke olarak milli geleneğimiz. Bu kapsamda ben de bu etkinliği şimdilik bitirmeyi düşünmekteyim, ara vermeyi daha doğrusu. Gerek sitedeki yaz rehaveti, gerekse hikaye/deneme karmaşası nedeniyle – başlıktan da fark edileceği gibi- yaz ayları (Temmuz- Ağustos) süresince, değişik şeyler deneyerek bir çuval inciri mahvetmeye niyetliyim. Eylül ayından itibaren çoktan seçmeli anketlerimize tekrar başlamayı düşünüyorum bir aksilik olmazsa.

    “Peki nasıl olacak bu Temmuz Etkinliği – konu ne olacak?”, şeklinde olmasını ümit ettiğim serzenişlerinizi duyar gibiyim. Dediğim gibi deneysel bir etkinlik olacak Temmuz ayında. Size bir kaç tane (Niye 11?) müzik parçası vereceğim. Bunlardan bir tanesini seçerek size hissettirdikleriyle ilgili bir hikaye ya da deneme yazacaksınız. Saçma gelebilir bazılarınıza ama sonuçta deneylerin güzel yanı genelde saçma olmaları:)

    Olabildiğince herkese hitap eden parçalar seçmeye çalıştım- hepsi enstrümantal. Şu da olabilirdi vb. şeyler diyebilirsiniz elbette, ama eleye eleye etkinliğe katmaya karar verdiklerim bunlar. İçlerinden en az birisinin size bir şeyler hissettirebileceğini düşünüyorum. Zaten buradaki amaç da o hislerin kağıda dökülmesi. Çoğunlukla hikaye tarzı bir şeyler çıkmayacağının farkındayım böyle bir etkinlikte. Ama bu seferlik böyle olsun.

    Her parça için en fazla bir hikaye/deneme çıkarabilir her yazar. Yani bir yazardan 11 tane yazı çıkabilir, sorun değil. Etkinlik 1-25 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek. Yazıları etkinlik iletisine 1 Temmuzdan itibaren eklemeye başlayacağım. Yazdığınız yazıları bu iletinin altına link olarak iliştirirseniz eklemem kolaylaşır. Daha önce olduğu gibi bana mesaj atıp gönderirseniz yazılarınızı ben de paylaşırım.

    Hikaye etkinliğini dört gözle bekleyen iki-üç arkadaştan özür diliyor ve parçalara geçiyorum. Dediğim gibi hayatın başlamasıyla -Eylül ayında- konulu hikayelere başlarız tekrar. Fark edeceğiniz gibi çoğu, daha önce bir şekilde duyduğunuz, tanıdık parçalar.

    İlk önce tüm parçaların olduğu spotify linki : https://open.spotify.com/...jV07gZQAW5PKPwjHenEQ

    Şimdi de şarkıların Youtube linkleri, yazınızın başına bu linki ve parçanın ismini kopyalamanız gerekmekte.
    1-Daft Punk–Veridis Quo - https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc
    2-Metallica–Orion - https://www.youtube.com/watch?v=c8qrwON1-zE
    3-Ludovico Einaudi-Primavera - https://www.youtube.com/watch?v=qYEooPeyz5M
    4-Yanni-The Rain Must Fall - https://www.youtube.com/watch?v=Iq3zo432sAU
    5-Astor Piazzolla–Oblivion - https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs
    6-Camel–Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s
    7-İbrahim Maalouf–Beirut - https://www.youtube.com/watch?v=wpg8jBFaj3c
    8-Moğollar–Ağrı Dağı Efsanesi - https://www.youtube.com/watch?v=gO9G1t40pH8
    9-Yavuz Çetin–Dünya- https://www.youtube.com/watch?v=H-3japrHgyM
    10-Melih Kibar–Sessiz Veda - https://www.youtube.com/watch?v=rsUwajVpDSI
    11-Yeni Türkü–Yılmaz Peşrev - https://www.youtube.com/watch?v=gcHZa8zMOhA

    Tüm parçaları dinlemenizi tavsiye ediyorum, linklerdeki ıvır zıvır için kusura bakmayın- sadece şarkılara odaklanmayı deneyin. Ne çıkacağını ben de bilmiyorum, dediğim gibi bir şeyler deniyoruz sadece. Hiçbir şey de çıkmayabilir sonuçta, belki de gerçekten beğeneceğimiz farklı bir şeyler ortaya koyarız. 1 Temmuz'dan itibaren ilgi duyan herkesi bekliyorum etkinliğin altına. Kolay gelsin şimdiden.
  • Yazar: Selim
    Hikaye Adı : Gece Müziği
    Link: #30861404

    1.

    Beş ay önce -bir gün orada çok kalmazdı ama - radyodaki işinden eve gece bir sularında geç bir saatte dönünce sıkı, sıkı örtülü perdelerin, yatak odasındaki komodinin dışında evi terk edilmiş bomboş buldu. Komodin üzerinde, eşi Leyla ile bir süre önce kadın erkek bir grup arkadaşıyla gittikleri piknikte topluca çektirdikleri bir fotoğraf bırakılmış duruyordu. Bu resmi merak etmişti, nihayet görmüştü de, fakat gördüğüne sevinemedi. Resmin arkasını içgüdüsel olarak çevirip baktı: ''Beni arama,'' yazıyordu. ''sakın.'' Özer bey gecenin içinde, ‘Olamaz’ diye söylendi, çınladı sesi. Beyaz tenli yüzü kıpkırmızı oldu. Elindeki fotoğrafı sıkarak buruşturdu, odanın tenha bir köşesine fırlatıp attı derin soluyordu, fino köpeğini hatırladı, yüzünü hüzünle asıp buruşturdu, ‘’laciverti, almış’’ diye zuhur etti. ‘’Hak ettim ama hak ettim’’ diye gürledi. O sırada peş peşe apartmandaki bir kaç gözcük evin ışıkları yandı. Ağzı olan konuşuyordu.
    ‘’Ne oluyor’’
    ‘’Kim bu’’
    ‘’Ayol deli mi ne’’
    ‘’Oh iyi olmuş’’
    ‘’Vay be, üzüldüm adamcağıza’’
    Böyle, belli belirsiz dakikalar içinde fiskoslar yükseldi döndü, gecenin ıssız karanlığında. Özer bey kapıyı hırsla çarparak çıktı. Bir ses ‘’Susun, gidiyor galiba’’ dedi. Bir an herkes kulak kabartıp kımıldamadan durdu. Merdivenden aşağı inen Özer beyin tıkırtıları işitiliyordu. Annesinin avuttuğu bir çocuk hıçkırarak ağlamaya başladı. ’’iyi bari bizim çocuklar uyanmadı.’’ dedi bir başka ses. ‘’hadi, hadi yatalım da uyuyalım artık.’’ Apartman katlarındaki dairelerin ışıkları tek, tek söndü. Özer bey apartmandan dışarı çıkıp uzaklaştı, sokak aydınlatmasının ilerisine düşen koyu karanlığa bata çıka ilerliyordu, gözden yitip giderken.

    2.
    Erdem, orta yaş bir bisiklet tamircisiydi. Şairler dünyasına ve şiire meraklıydı. İki yıl önce adı sanı duyulmamış bir yayın evinden çıkan şiir kitabı çıkmıştı. Şimdiyse bu nedenle hafta sonu yerel bir radyo kanalına konuk olacaktı. Yaklaşık bir hafta önceden radyo programcısı kitabındaki iletişim bilgilerini kullanarak kendisini aramış, geç fark ettikleri kitabı için onu tebrik ederek edebiyat dünyası için yeni bir soluk olarak adlandırdıkları 'Umuda Yolculuk' kitabı hakkında konuşmak istediklerini belirtmişti, acaba birlikte yayın yaparlar mıydı? Gelirse çok yerinde olurdu, bir kaç şiir okur bu sırada da hasbıhal ederlerdi. Bu programcının adı Ali'ydi. Erdem onu ev telefonundan dinlerken sanki radyo dinliyormuş gibi bir izlenime kapıldı ezkaza programcı Ali'nin soprano gibi çıkan ayırt edici sesine kulağı aşinaydı. Televizyon izlemezdi, nadir bir radyo dinleyicisiydi o kadar. Şehrindeki diğerleri arasında adı en çok anılan bu radyo kanalını iyi biliyordu. Provaya ön hazırlık için radyo dairesine mülakata gittiğinde yeni edindiği deneyime terk etti kendisini. Ön görüşmede kanalın sahibiyle tanıştı, çalışanlarıyla ayaküstü hoşbeş etti. Sonra yayın odasına buyur edildi içeriye girdiklerinde biraz sonra kapıdan çıkacak görevli onları tanıştırdı, Erdem orada Programcı Ali’yi dostane biçimde kulaklığını çıkarıp kendisini iskemlesinden ayağa kalkmış karşılarken buldu –‘’Hoş geldiniz, sizi bekliyorduk tanıştığımıza memnun oldum,’’ ‘’Ben de’’ dedi Erdem, el sıkıştılar. Karşılıklı iskemlelerine oturdular Programcı Ali, dar odada karşısındaki duvar saatine bakarak ‘’telefonda konuştuğumuz gibi, tam saatinde geldiniz çok dakiksiniz,’’ dedi sevinçli, ‘’Uzun bir müzik koydum araya,’’ diye ekledi, ‘’artık sesimiz dinleyicilerden izole, teknik detayları konuşabiliriz.’’ Pek çok şey konuşma fırsatı buldular. Erdem iyimser bir ‘’çekingenlikle, ''Daha önce medyaya hiç çıkmadım’’ diye belirtti, yüzü düşünceli, alnı biraz terlemiş, ‘’muhtemelen biraz gergin olurum, malum canlı yayın.’’ ‘’Pek tabii çok normal efendim’’ dedi Programcı Ali, karşısındakinin heyecanını ölçmeye çalışarak, siz sadece konuşun, ne konuşursanız konuşun akıcı olmaya özen gösterin gerisi kolay, olmaz ya diliniz sürçse bile ben varım evelallah. Siz hiç merak etmeyin, bizim dinleyicilerimiz çok anlayışlıdır, halden anlarlar.’’ Konuştular, konuştukça konular açıldı uzayıp gitti. Sohbet havasında yoğunlaştıkları teknik detaylar, seslendireceği şiirler, sorulacak soruları vb. içeriyordu. Yayın tarihini kararlaştırdılar, son buldu görüşme. Bu bir canlı yayın olacaktı. O çıkarken ‘’Ha! Unutmadan bir arabamız var ’’ dedi Ali kıvançla, kanal sahibinin eski arabası.’’ Candan gülüyordu, personeli getirir götürür ya şu an sanayide tamirde ama hafta sonuna kadar çıkmış olur onu yayın saatinden önce sizi alması için göndeririz, siz çıkarken çay odasındaki çocuğa adresinizi bırakmayı ihmal etmeyin lütfen.’’ Bay Erdem tek sözcük etmedi düşünceli ruh hali içerisinde ‘’Tamam’’ deyip çıktı. ‘’Demek şairler böyle oluyor’’ diye iç geçirdi, programcı Ali.

    Erdem,

    ‘’Bir yazar şair neden radyo programına davet edildiğinde teşrif eder ki? Yayın başlar dinleyiciler, onu dinleme hususundaki beklentilerinin ne olduğunu bilmez yalnızca tahmin eder.’’ diye akıl yürütüyordu. ‘’Dinlediğim radyo kanallarından hafızamdan arta kalanlar, dinleyicilerin akılları karıncalanır mıydı kararır mıydı? Zaman akardı bir iki gülücük duyulurdu, biraz zamanın akışına ayak uydurmaya çalışan temponun gerilimi hissedilirdi, bir iki öksürük, birkaç öğüt gibi söz sıkıştırılırdı araya. Yine böyle mi olacaktı yani’’

    Erdem yayın odasından çıkınca Özer bey karşısında belirdi, ‘’Bir çay daha içermez misiniz?’’ diye sordu. Onu uğurlamadan önce, Umut hakkındaki fikirlerini merak ediyordu. Canlı yayına çıkmadan önce onun fikirlerini bir parça duymak istemişti, kendi fikirleriyle örtüşüyor muydu acaba? Bildiklerine yenilerini ekleyebilecek miydi merak etmişti? Eskisi kadar kitap okumasa da hep bir öğrenme çabasındaydı -yaşı kaç olursa olsun. Personel görevlisi Elif de oradaydı Özer Beyle hem fikirdi, gülücükler içinde durumu belirtti.

    Özer beyin aklında kendisini nedensiz yere terk ettiğini düşündüğü eşi vardı. Özer bey 60 yaşlarındaydı, kendisini terk eden eşi ise 40 yaşlarındaydı 10 yıl önce evlenmişlerdi fakat hiç çocukları olmamıştı. Özer bey şimdi dul başına yaşıyordu. Bazen canlı yayın konuklarıyla aralarda rastlaşır, bazılarıyla uzun, uzun sohbet etmek isterdi. Aklı dolu gözüken Erdem, Özer Beyin sorusuna ‘’Tabii’’ dedi ‘’memnuniyetle, hay, hay’’ az sonra Elif çayları tazeledi. - Erdem çayını yudumlarken ‘’Umut insana en çok umutsuzluk anında lazım olur’’ dedi. Dikkatle dinliyordu Özer bey, Elif hanım, Erdem beyaz dumanı üzerinde ince belli çay bardaklarda taze çaylarını yudumluyorlardı. Konuştular sohbet koyulaştı. Özer bey çayını höpürdetti sonra af diledi. Çayını içerken büyük keyif aldığı anlaşılıyordu sohbetten. Sohbet tamamlanınca Özer bey ve Elif Hanım birlikte teşekkür ettiler, programcı Ali yanı başlarına geldi birkaç deste ‘Umuda Yolculuk’ isimli kitabı imzalattılar. Böylece her biri kütüphanesine yeni bir imzalı kitap daha eklemiş oldu. Prova sonlandı. Daha sonra canlı yayında tekrar edilen o sıra, ‘Umut’ üzerine konuşulan bir bukle düşünceyi hikayenin sonuna bırakalım.

    3.

    Hafta sonu

    Doğarız büyürüz ve ölürüz. Doğa’nın tüm canlılar için geçerli olan bir yasasıdır bu. Bunun kadar kesin olan bir şey daha varsa o da hiçbir insanın başından eksik olmayan hemen her türden sorunlardır, değil mi? Bakmasını bilenin yalnız kendisine ait olmadığını görebildiği, aşikâr olan, bir realite. O da toplumun her katmanı için geçerli olan bir yasası gibidir. Yeni bir güne başlarken bu ve benzeri şeyler günün ilk ışıkları evin içine nasıl düşerse öyle geçiyordu zihninden, hüzün, * 'şarkısı ortalığı karıştırıp ürkü yaratan erkenci kuşun biriydi; yastığınıza hüzün düşüren erkenci bir kuş.' idi.

    Erdem sabahleyin başını yastıktan kaldırınca antreye doğru yürüdü, portmantodaki kapüşonlu montunun iç cebinden not defterini çıkarıp siyah tükenmez kalemini aldı. Mutfak masasına oturup uygun sayfayı bulunca yazmaya başladı: ‘’ Şimdiye kadar Japon çizgi romanlarından (manga) yalnızca birkaçını okumama rağmen, yakın bir zaman önce resim kabiliyetim hiç olmadığı halde karakalem çalışmasına başlamıştım, **Paul Lung kadar becerikli olmasam da, kareli cep defterimi nerdeyse yarısına kadar resimlerle donatmıştım. Kimler yoktu ki o sayfalar arasında Charles Darwin, Charles Bukowski, Mohandas Karamçand Gandi vs.’’ yazmasına ara verdi, yatak odasından ayrılıp mutfağa geçti, kettle doluydu, çalıştırdı, aklı az önce yazdıklarında suyun kaynamasını bekledi, bu sırada mutfak tülünü aralamış pencereden dışarısını izliyordu. Araçlar az ötede önünden iki bin türü bulunan bütün gün ötebilme özelliğine sahip ağustos böcekleri gibi vızır, vızır geçiyordu ki ev telefonu çaldı. radyo'dan aramışlardı. Kendisi hazır mıydı acaba? Biraz sonra evden çıkınca orada canlı yayına katılacağı için kendisine gönderilen arabanın yola çıktığı haber verildi. Kısa bir an kol saatine baktı ‘’Hazırım,’’ dedi sakince ‘’bekliyorum daha.’’ teşekkür edip telefonu kapadı. Kahvesini alıp içeri geçti. Bir süre az önce yazdıklarını okudu sonra kaldığı yerden notlarını almaya devam etti: ‘’Oysa dün deniz kenarındaki ahşap banklardan birinde kitabıma ara vermiş çevremi izlerken, hep yanımda taşıdığım bu deftere her zamankinden farklı olarak doğaçlama bir resim çizdim. Manzara resmi değil hayır. Bu bir insan resmiydi. Resmi uzun, uzun inceledim. Resim tamamlanınca resmettiğim kişiye bir ad vermem gerektiğini düşündüm. Bulmak benim için zor olmadı: çünkü çizdiğim resimdeki orta yaş adamın yüzünde buruk bir acı vardı, fakat yine de kendisine bakana güvenle bakan o aydınlık bakış kendisini güçlü biçimde hissettiriyordu, böylelikle resimdeki, kasvetten bir parça sıyrılmış kurtulmuş gözüküyordu. Resimlediğim kişiye, herhangi bir inanç beslemediğim tarihsel karakterlerden birinin adını verdim. Kağıdın alt köşesine düştüm adını, İsa diye. ‘’

    Gece olmuştu, radyo'da canlı yayın akışında kelimelere anlamlarıyla hayat katmaya çalışan Erdem’in sesi duyuluyordu... Yarım saattir sohbet ediyorlardı, gece yeni bir güne evirilen yolculuğuna başlamışken edebiyat hayat yolculuğuna anlam katarak devam ediyordu.

    Edem, anlatmaya devam ediyordu: Ahşap bankta oturmuştum gündüz akşama evrilirken. Ayakkabıma değmeden ayağımın kıyısından akıp giden böcek mini minnacıktı fakat çok büyük bir enerjisi vardı. Adeta kalıbına sığmıyordu. Bir kaç kez durdu saniyelerle ölçülebilen zaman süresince, kısa araları saymazsak dur durak bilmeksizin son hız yoluna devam ediyordu. Bu tükenmez yaşam enerjisini nasıl buluyordu. Gelecekten hiç bir umudu yoktu. Çünkü tek boyutlu bir yaşam söz konusuydu. Yalnızca anı yaşıyordu. Geleceğe dönük bir umut değil ana bağlı kalma çabasıydı onu hayatta tutan şey, tümüyle içgüdüseldi yani. ***Oysa insanlık bazen atmosferi değiştirirdi. ****Değiştiremezse zayıflığının kurbanı olabilirdi. *****Yahut bir sabah Gregor Samsa olarak uyanırdı.

    Söyleşi Mozart’la son buldu: Requiem in D Minor, K. 626: VIII. Lacrimosa

    Son.

    * Henry Miller – ‘Uykusuzluk’ kitabından bir alıntı.
    **Paul Lung-Paul Lung dünyanın en iyi karakalem ustalarından birisi olarak biliniyor.- Google
    ***Örneğin ikinci dünya savaşı atmosferi, Nazilerin kaybetmesiyle sonunda tümüyle değişmiştir, Der Untergang filmi bu atmosferi güzel yansıtır.
    **** Stefan Zweig - Avusturyalı yazar. 2. dünya savaşının ruhunda uyandırdığı acıya daha fazla dayanamayarak karısıyla birlikte intihar etmiştir. -ekşi-
    ***** F. Kafka'nın dönüşüm adlı eserinin başlıca karakteri.
  • Yazar: Erhan
    Hikaye Adı : Umut Zeus'un Ekmeği
    Link: #30684604

    "Ve kutunun açılmasıyla bütün felaketler, savaşlar, yıkımlar, kötü olan ne varsa uçup gitti, dağıldı dünyaya. Pandora kutuya baktığında tek bir şey gördü sonra, en zor anlarımızda bize destek olan umudu."
    "Ama o zaman umudun da kötü bir şey olması gerekmiyor mu dede"
    "Nereden baktığına bağlı,bazıları için iyi olan diğerlerinin sonu olabiliyor"
    "Çok politik konuşuyorsun dede, tıpkı televizyondaki insanlar gibi"
    "Böyle efsane, her yerde aynı yazıyor, ben uydurmuyorum ki, anlat dedin anlattım işte."
    "Gerçek hayat böyle bir şey değil ama. Yunanlılar pek aptalmış zamanında"
    "Ee, siz çok akıllısınız sanki, nasıl bir şey peki gerçek hayat dediğin şey bay her şeyi bilen"
    "Bir kere insanlar ikiye ayrılmıyor iyi ya da kötü, diye- az iyi çok kötüler de var, birazcık kötü olanlar da, hatta hiç bir şey yapmayıp bütün gün bu konuda konuşmalar bile var."
    "Aslında Yunan mitolojisinde de tanrılara saf iyi ya da kötü diyemeyiz zaten. Zeus tanrıların kralı olmasına rağmen, günümüzde kötü olarak değerlendirilebilecek bir çok işe imza atmıştır."
    "O zaman kötü değil miymiş peki o imzaları?"
    "Bilmiyorum, o zamanlar önemli insanlar öyle yaptıkları için iyi olarak da bilinebilir belki"
    "Peki bizim mitolojimiz nasıl olurdu sence dede?
    "Ne demek o?"
    "Yani günümüzde tanrıların kralı nasıl birisi olurdu sence?"
    "Olmazdı ki, tanrılar yok artık o zamanki gibi"
    "Olsaydı diyorum zaten ben dede"
    "Herhalde iyi birisi olurdu"
    "Kimin gibi mesela?
    "O kadar iyi birisi gelmiyor aklıma, ama otoriter de olurdu galiba- onca tanrıya da sözünü dinletebilmesi lazım."
    "Yıldırım mı olurdu onun da silahı?"
    "Olabilir, ama ateş de olabilir belki, ne saçma şeyler soruyorsun bana sen."
    "Yunanlılar da saçma şeylere inanmış ama"
    "O zamanlar herkes saçma şeylere inanıyormuş zaten"
    "Neyse ki şimdi öyle değil"
    "Yani"
    "Peki Pandora ne yapmış kutudaki umutla daha sonra"
    "Ne bileyim, hikaye buraya kadardı, devamını sen getirebilirsin- yeterince geniş hayal gücün"
    "Bence o umut hiç bir şeye yaramazdı ki orada, o kadar deprem, savaş kıtlık ya da kötü adamlara karşı umudun ne önemi var?"
    "Bir de düşün o umudun olmadığını, insanlar bir kaç kötü karşında hemen teslim olup dünyayı onlara bırakacaktı. Umut sayesinde onlara karşı çıkabildiler. O kalmasaydı eğer ki kutuda, her kötü insanın karşısına bir kahraman çıkmaz, sona ermeyeceği düşünülen çaresiz dönemler asla bitmezdi."
    "Yine politik konuşuyorsun sanki dede"
    "Nereden çıkarıyorsun, umudu sordun söyledim ben de"
    "İnanıyor musun peki sen bütün bunlara"
    "Adım kadar eminim, iyilik her zaman kazanır?"
    " Hangi iyilik? Hem senin adın da acayip ki dede, tamam Yunan asıllısın ama Epitmet ne demek ya, Ekmelettin gibi, Ahmet diye değiştirseydin keşke"
    "Tamam , sen iyice azdın bu akşam, hadi yat artık"
    "Yarın akşam şu kitabı okuyacak mısın? Hani şu batan yolcu gemisi"
    "Transatlantik, bilmem, boş yere umut etme bence"
    "Eee, sen de böyle cinliklere başvurma bence"
    "Neler öğreniyorsun şu internetten, aklım almıyor hiç. Peki okurum - ama sen zaten biliyorsundur onu."
    "Baktım tabi, nasıl sinir ederim yoksa seni. Güç seninle olsun. İyi geceler"
    "Olsun bari. İyi uykular"
  • Yazar: Büşra A.
    Link: #30675548

    Bazen umudumuzu kaybediyoruz, bazende kaybetmeye göze alıyoruz.


    Sabah saat altıda kalktım. Kahvaltımı hazırlamaya başladım. Öncellikle çayımı demledim. Mis gibi çay Kokusu tüm evi doldururken domates ve salatalık doğradım. Sofraya zeytin, peynir, reçel koydum işte kahvaltım hazırdı.

    Hazırladığım kahvaltıya baktım ve işte benim zevkim de bu diye düşündüm. hayatımın basit zevkleri. Gün normal başlamıştı tuhaf olan herhangi bir şey yoktu. Ekmeğime tereyağı sürdüm, çayımdan bir yudum aldım.


    Tuhaf olan ne yersem yiyeyim hiçbir şeyin tadı yoktu.Çünkü bir gece önceki okuduğum kitapta, Umut ile ilgili hikaye okuyordum aklıma birden şu soru gelmişti.

    Umut kaybedilir mi? Belki saçma bulacak, belki de ilginç bulacaksınız, belki de siz de umudunuzu kaybettiniz...

    Ne kendimizi anlıyoruz, ne de bir başkasını.İşte bu yüzden hayat gitgide manasızlaşıyor.Çünkü sadece hayatın olumsuzluklarını, kirli yanlarını yaşıyoruz.
    Halbuki hayatta umut edilecek bir sürü güzellikler var.

    Çiçekler açıyor, çocuklar gülümsüyor, yağmur yağıyor, güneş doğuyor, yıldızlar göz kırpıyor...

    Hayatın yazı ayrı güzel; denizin meltemi, dalgası ayrı bir güzel. Ancak bunları fark edebilmek için görebilmek gerekiyor.

    Bunları göremiyorsak, bir anlamda bakar kör sayılmaz mıyız?

    Kuşların rengi ve ahengi ile uçuşu da, ötüşü de ayrıdır...her mevsim ayrı öterler. Her sabah kuşların ahenkli ritmiyle uyanmak sadece duymayı bilenler için ayrıcalıktır...Neredeyse çoğumuz kuşların ritmini duymuyoruz.

    Kuşları duymadığımız gibi, çevremizi ve ailemizi de dinlemediğimiz için duymuyoruz.

    Umut etmekten korkuyoruz. Anlayacağınız umutlansak bile sönmeye başlıyor umutlarımız...

    Elimizdeki güzelliklerle zenginlikleri fark etmediğimiz için, umudumuzu da yok sayıyoruz.

    Ve etrafımızdaki insanların hallerini idrak etmeden yaşıyoruz... Bazen umudumuzu kaybediyoruz, bazende kaybetmeye göze alıyoruz.
  • Yazar: Ömer Yaşar
    Hikaye Adı : Civanmert
    Link: #30672509

    Ormanda yürüyordum. Yüksek çam ağaçlarının yeşilinin tüm tonları ile renk cümbüşüne bezendiği, gökyüzünün masmavi berraklığı ile güneşin billur ışığının birlikte bu doğayı daha da güzelleştirme konusunda adeta yarışıyorlarmışçasına hareket ettikleri bir günde, patika yolda yürüyordum. Geçmişte yaşadıklarımı düşünüyordum. Hafızamın bir köşesinde sürekli yer eden ve hayatımdan hiçbir zaman tamamıyla çıkartamadığım sorular ile baş başa kalmıştım. Hayat dediğimiz nedir ki?
    Yürüdükçe aklımda bin bir türlü düşünce, hep planlar, acısıyla tatlısıyla yaşanmışlıklar, pişmanlıklar, keşkeler ve aklımdan geçenleri yapma iradesini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğim hissiyatıyla yol almaya devam ediyordum.
    Mert’le yaşadıklarımız aklıma geldi. Küçüktük. Sokakta dokuz taş oynuyorduk. Ben, Mert, Tuba, Salih ve Aylin özenle dizdiğimiz taşları devirmeye çalışıyorduk. Uzak mahalleden adına Tinni denilen, okulda bizim iki üst sınıfta okuyan bi mahalle kabadayısı, kendi arkadaşları ile birlikte sokağımızdan sürekli geçerdi.

    Sonralardan öğrendiğimiz kadarıyla Tinni’nin, sokağımızdaki Esra’da gönlü olduğu için hep sokağımızda gözükürmüş. Yine bir gün yanımızdan kaba güruhuyla geçerken, fedai tarzında yancılarından Recai’nin bizlere doğru;
    “-Şunlara bak, taşla oyun oynuyorlar” şeklinde alaycı bir bakış fırlattıktan sonra özenle dizdiğimiz taşları ayağıyla devirdikten sonra;
    “-Ah pardon! Bunlar sizin oyuncaklarınız mıydı?”
    Şeklinde alaycı ses tonu, gevrek bir gülümsemeyle pişkin suratında yayılır yayılmaz, Mert’in kendisinden yaklaşık iki katı uzunluğunda olan iri kıyım Recai’nin üzerine doğru fırlaması bir oldu.
    Burada Mert’in ne kadar korkusuz ve cevval birisi olduğunu belirtmek için hatıralarımdaki şu anı gözlerimin karşısında beliriverdi.

    Evimizin aşağısında yer alan boş tarlada maç yapar, uçurtma uçurur ve çiviyle toprakta oyun oynamayı çok severdik. Yine bir gün tarlaya maç yapmaya ve dönüşte de her zaman olduğu gibi gazoz kapakları toplamaya gitmiştik. Tarlada başıboş gezen çok fazla köpek vardı. Biz onlara karışmaz, onlarda bize saldırmazlardı. Ta ki o güne kadar. O gün topumuz tarladan aşağı doğru kaçmış ve bende topun peşi sıra koşarak yakalamaya gitmiştim. Her zaman sakin sakin duran köpeklerden birisi önce bana doğru hırlamış ve bende bir an tereddüt ettikten sonra topun peşinde koşmaya devam etmiştim. Ben topa doğru hamle attıkça köpekte bana doğru hızla koşmaya başladı. Ben toptan vazgeçip hızla koşmaya başlamamla, köpekteki atılganlıktan aşağı kalır yanı olmayan Mert büyük bir cesaretle beni kurtarmak uğruna köpeğe doğru koşmaya başlamıştı. Ben Mert’e doğru “Bırak! Kaç sende!” desemde Mert beni hiç dinlemedi. Köpek hırladıkça, Mert’in koşması daha da hızlanıyordu. Ve köpekle karşılaşmaları kaçınılmaz oldu. Beni kurtarmak için adeta kendini feda etmişti. Bir müddet boğuştuktan sonra köpek kuyruğunu kıstırıp kaçtı ama Mert’te yaralar içerisinde kalmıştı. Bir müddet hastanede yoğun bakımda kaldıktan sonra aynı neşe ve heyecanla arkadaşlığımız kaldığı yerden devam etmişti ama bende ömür boyunca taşıyacağım minnet ve bağlılık hissi oluşmuştu Mert’e karşı. Zaten kan kardeşi de olmuştuk. Hiç bitmeyecek dostluğumuz böyle perçinlenmişti.

    Yine o günde Recai’ye doğru bir ok gibi fırlamasıyla, altı kabadayının darbesine maruz kalması bir olmuştu. Biz yanına cılız adımlarla koşarken Mert zaten yiğitliğiyle onları dağıtıp kaçırmıştı bile. O günden sonra bir daha bizim sokağımızdan geçmeye cesaret bulamadılar.
    Yeşillikler içerisinde yürümeye devam ederken aklıma Yemen türküsü takılıverdi. Burası Muş’tur. Yolu yokuştur. Giden gelmiyor. Acep ne iştir.” Tarif edilemez duygular yaşıyordum bu türküyü mırıldanırken. Bir süre sonra gözümden sicim şeklinde yaşlar akmaya başladı. Türkü hem canlandırıyor hem de katıksız bir hüzün oluşturuyordu tüm benliğimde.
    Yıllar yılları kovaladı ve Mert ani bir kararla askere gideceğini söyledi. Benden helallik isterken içim fena halde burkulmuş, adeta kanım çekilmişti. Aslında Mert üniversite sınavında, Beden eğitimi ve Spor bölümünü kazanmıştı. İyi bir antrenör olmak, gençlere spor eğitimi ve bilincini aşılamayı arzuluyordu. Ama babası öğretmen olmasını istiyordu. İkisi de inadından vazgeçmeyince, Mert tecilini bozup, komando olarak Van’da askerlik yapmaya başlamıştı. Sonrasında askerliği çok benimsemiş, uzman çavuş olarak askerde kalmış, çok inatçı ve başarılı olunca astsubaylık sınavını kazanmış ve sonunda da komando öğretmeni olmuştu. Öğretme sevdasından askerde de vazgeçmemişti. Beni derin yasa boğan o haberi almam hayatımı derinden etkilemiş ve her şeyi sorgulamama sebep olmuştu. Normal koşullarda sırtı yere getirilemeyen Mert, silah arkadaşının tüfeğinden çıkan kör bir kaza kurşunuyla hayatı orada sonlanmıştı. Adeta silah çıktı, mertlik bozuldu cümlesinin tezahürü şeklinde devrilmişti, kendi küçük ama yüreği yanardağ gibi deli dolu arkadaşım.
    Sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben bu dünyada bundan sonra dost diye kime sarılacağım, nasıl nefes almaya devam edeceğim. Aldığım her nefeste aklımdan çıkmayan civanmert adam.
    Bu karmaşık duygular içerisinde ormanda yürümeye devam ediyordum işte. Hayata dair umudum kalmamıştı ama bir yandan da yıllar önce Mert’in , şu an yapmakta olduğum ve hayatımın pozitif anlamdaki dönüm noktalarından biri olan mesleğime girerken yaşadığım tereddüt ve ürkeklik esnasında bana şu sözleri söylemişti.
    “Hayata dair atacağın ilk adım daima umutla başlamak olsun.”
    O anda karşı koyulamaz bir güç ve moral bulmuş, hızlı bir şekilde yeni mesleğimde merdivenlerin basamaklarını tırmanmış ve dünyanın çeşitli ülkelerinde ticaret yapan bir işadamı olup çıkıvermiştim. Yine o söz aklıma geliyor ve umutsuz hayat yaşanmaz ki diyorum.
    Şu karşımda öten kuşun, bana olanca sıcaklığını sunan bu ağaçların, ayağımın altında belli belirsiz yaşayan organizmaların ve böceklerin bir rolü, bir amacı, doğanın kusursuz döngüsü içerisinde bir görevleri olduğu gibi, nefes alan, düşünen, sorgulayan ve olayları anlamlandıran kendisinin de bu dünya serüveninde bir görevi vardı tabiî ki.
    Evet. İşte, karşıda güneş açtı ve beni bekleyen sevdiklerim gözüktü. Sanırım beni epey aramışlardır. Kaç gün geçtiğini güneşin batıp doğmasından saydığım kadarıyla üç gün yürümüşüm. Bir umut beklentisi, bir ışık aramakla. O ışık yine bana Mert olmuştu ve kaldığım yerden dört kolla sarılarak yaşantıma devam etmeye karar vermiştim. Kuşkusuz Mert’te böyle olmasını isterdi. Önce küçük oğlum sarıldı, sonra eşim ve sonra da büyük oğlum.
    “-Nerelerdeydin? Ölp ölüp dirildik” dedi eşim her zamanki güven veren edasıyla.
    “-Seni çok özledim” dedi küçük oğlum Emre. “-Bir daha yanımızdan ayrılma olur mu” diye dudaklarını büzerken, kelimeler mırıltı şeklinde ağlamaklı dudaklarından dökülüverdi.
    Bende onlara, umudumu yitirmiştim. Neyse ki buldum. İşte tekrar yanınızdayım ve sizi hiç bırakmayacağım” dedim içten bir gülümsemeyle kucaklarken hepsini