• Yaz
    Yaz Yerçekimli Karanfil'i inceledi.
    @okuyucu_·16 Oca 17:10·Kitabı okumadı
    434 syf.
    Bireyi toplum içinde somut olarak görünür duruma getirmek, giderek daha da derinlerine inerek, onun içsel dramını kurcalamak çabasında bir şairin kaleminden dökülenlerdir bu kitaptaki şiirler. İkinci Yeni akımının üstatlarından Edip Cansever, bu derleme eserinde uzun uzun yazılmış şiirleri ile şiir tutkunlarına ziyafet çeker. İmgesel yoğunluk ile bezenmiş dramatik şiirler ile hüzünlendirir. İnsanın sınırlı, tekdüze dünya kargaşasında yerini araştıran ve düşünce payı ağır basan şiirlerinin yanı sıra dönemin toplumsal muhalifliğine de parmak basar bu eser. Temelde de umuttan ayrılmaz.

    Odaya dair şiiri varken evden bahsetmez. Neden? Çünkü otellerde yaşamayı tercih etmiş bir yalnızdır Cansever.

    Bazı şiirlerinde geçen sembollerin başka şiirleri için hazırlık olduğunu görürüz. Sherlock misali merakla takip ettirir bize izleri.

    Mavi!
    Neden mavi? Hüznün ve sonsuzluğun simgesi. İnsanın özü gibi...

    Yalnızlık!
    Cansever’e göre insanın insandan başka dayanağı yok. Yalnızlık bile başka insanların varlığı bilindikçe bir anlama kavuşuyor. Öyleyse bizim yalnızlık dediğimiz şey, bir kendini ayırmadan (tecrit etmeden) çok, kendine yönelme, kendini daha yakından inceleme yetisi, olup bitenlerin hesabını kendimizden sormak gibi bir şey. Böylesi bir yalnızlık çok doğal ve olumludur, övülmeye değer.
    “Her yalnızlık biraz ihtilal.”

    Alkol!
    Övüyor görünür ama yazdığı şiirlere kokusunu sindirmez. İçkiliyken tek satır yazmadığını söyleyen Cansever, hem sağlıklı bir kafayla, hem de küçük, ufak tefek mutluluklarla şiir yazmayı denediğini vurgular. örneğin, bazen meyhanede içerken aklına bir şey geldiğinde, garsondan bir tükenmez kalem alıp kağıt peçeteye bir şeyler yazsa da oradan bir dize çıkardığımı bilmediğini söyler.

    Eller ve gözler!
    Erdal Öz şöyle tahlil etmiş Cansever’in şiirlerindeki bu imgeleri: “Ellerini, gözlerini bu kadar seven bir adam görmedim ben. İnat bu ya, oturdum, üşenmeden saydım, yirmi iki şiirde tam (30) tane el, tam (53) tane göz kelimesini kullanıyor. Bu çok kelimeli ozan, kelime torbasına bol bol göz atmış, el atmış, bütün ellerini gözlerini doldurmuş o torbaya: bolca kullanıyor, bolca seviyor onları. Nasıl sevmesin, onlarla, elleri ve gözleriyle, yeni bir dünyayı yaratıyor. Ancak onlarla yaratıyor da ondan. Her şey, ancak o gözünü göz edip gördükten, elini el edip dokunduktan, her şeyi eliyle, gözüyle yeniden süsleyip bitirdikten, yeniden yarattıktan sonra güzel oluyor, bir anlam kazanabiliyor.”

    Muhalefet!
    “Çağrılmayan Yakup”, “Kirli Ağustos”, “Sonrası Kalır” gibi şiirleriyle toplumsal mücadelenin bizzat içinde yer almış bir şair olarak düşünsel ve duygusal bağını yansıtır şiirlerine. Bir yandan umudu korumaya çalışırken, öte yandan öfkeyi ve eleştiriyi de sakınmaz şiirlerinden.

    Eşyalar!
    İnsanın içsel ve dışsal dramını yazmaya çalışan Cansever, bu karmaşık dünyayı sergilerken de, hem insanın hem de nesnelerin boyutlarını çoğaltmaktadır. Bölüp parçalamakla, sonra da bütünlemekle, çok yanlı uzamsal konum elde eder. Nesneleri didik didik etmesi, insanı didik didik etmesinden kaynaklanır bir bakıma. Her şiirin bir dekoru, yani bir 'nesneler altyapısı' vardır çünkü insanın doğal göstergesidir nesneler. Onları (nesneleri) bir yana bırakırsa, insanı da, toplumu da soyut ve tamamlanmamış olarak bırakması gerekir ki bu da Cansever’e göre değildir.

    Cevaplar arıyorsanız bulamayacağınız, sorular çoğaltarak yeniden dönmek üzere veda edeceğiniz bir eser!

    Keyifli okumalar...

    Bestelenmiş bir şiiri (GÖZLERİ) eşlik etsin okurken:
    https://m.youtube.com/watch?v=iTanAsy6rlc
  • 256 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Tomris Uyar'ın en çok merak ettiğim dört şairi de kendine bağlamasını ve hayatlarına dokunuşlarını nasıl sağladığıydı ve Turgut Uyar'ın hep onu kaybetme endişesiyle yaşamasının nedeni? Tabiki bi de ilerisi için okumayı düşündüğüm Gündökümü - Bir Uyumsuzun Notları 1 Gündökümü - Bir Uyumsuzun Notları 2 kitaplarına bir ön hazırlık...
    Tomris Uyar'a ithafen yazılan şiirlerden bulunmaması şaşırttı beni. Şiirlerin kahramanlarını bilmek şiiri bir tık daha değerli kılıyor içimde. Daha bi güzel görünüyor. Gelinlik giymiş şiire dönüyor âdeta. Buna alternatif olarak farklı bir yöntem geliştirmiş yazar. İçine yazarın kendini şairler ve Tomris yerine koyarak yazdığı mektuba benzer metinler mevcut hatta ilk etapta bunların şairlerin ve Tomris'e ya da Tomris'in onlara yazdığı metinlerden ya da mektuplardan alındığı yanılgısına düştüm.
    Kitapta ismi geçenlere dair fotoğrafların bulunması güzel bir düşünceydi. Hani o anları daha iyi canlandırabiliyorsunuz.
    Ve en önemlisi hiçbir hayatın sadece ışıltıdan ibaret olmadığını görüyorsunuz şairler ve yazarların da hayatları dahil
    Zaman ayırdığınız için teşekkürler...
  • "Bilmedikleri, anlamadıkları, tadına varamadıkları için lise kitaplarından Fuzûlîleri, Bâkîleri, Şeyh Gâlipleri çıkarmak isteyenler bile vardır. Fakat bütün güzel ve değerli şeyler gibi, Divan şiiri de anlaşılmak için bir kültür, hazırlık ve anlayış ister. Yüksek resim ve mûsıkî eserleri de böyle değil midir? "
  • 304 syf.
    ·5 günde·Beğendi
    "... Ben bu ülkede irticaın yaptığı kışkırtmaları, irticaın bu ülkeye getirdiği zararları herkesten daha çok, burada bulunan sayın arkadaşlarımdan daha çok nefsinde denemiş bir insanım. Tarihten bahsedeyim size. İkbalin en yüksek zirvesinde bulunduğumuz zaman, irtica, bu ülkeyi geride bırakmak için en azılı zararlarını vermiştir. Türkler İstanbul'u 1453 yılında aldılar. Büyük bir dünya olayı. İkbalin bunun üzerinde daha yüksek bir noktası var mıdır?
    Şimdi bakınız, 1453 yılında tüm dünyada matbaa icad edildi. Ve tüm dünya matbaa sayesinde yeni bir kalkınma, yükselme ve ilerleme devresine girdi. Türkiye'de irticai tercih edenler Türklerin matbaa kurmalarına izin vermediler. Fatih'in kudreti, tüm dünyada matbaa açıldığı zaman, İstanbul'da, Türkiye'de matbaa açmaya yetmedi. İrtica kuvvetini hafif görmeyiniz. İrtica kuvvetine rüşvet vermeyiniz. İrticaın, bu ülkeye getirdiği zararların daha büyüklerini getirmeye eğilimi, kudreti vardır. İrtica size masum bir adam biçiminde gelir. İrtica size büyük bir gazete biçiminde fesat yuvası olarak gelir. İrtica milletvekili olarak kürsüye çıkar, 'işte son peygamberiniz' diye hitap etmek cesaretini bulur..." (İsmet İnönü, 1966)

    Bu kitabı okurken bir kez daha İsmet İnönü’yü, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve bu uğurda mücadelesinden vazgeçmeyen insanları çok iyi anladım, bir daha teşekkür ettim kendimce onlara.

    Aslında bu kitaba inceleme yazmayacaktım çünkü kitabın kendisi de okuması da oldukça çirkin ve zorluydu, küçük bir kitapçığı bu yüzden birkaç güne yayarak okumak zorunda kaldım, her satırı okurken biraz yutkundum, biraz insanlıktan utandım ama bu incelemeyi öldürüldüğünü, katledildiğini öğrendiğim o kadar insan sonrasında yazmayı borç bildim.

    “Sonra geldin bir şeydin 
    Tanrı da tanrı misafiri bu dünyada 
    Diyenlerin arasına girdim; hafif ıslak bir ağız vardı avuçlarımda 
    Dört tarafı cüce zürafalarla çevrili bir ormandaydım 
    En iyisi ben seni seveyim dedim kestirmeden 
    O patikadan, o biraz engebeli yoldan, çıkayım seni seveyim dedim 
    Kim bilir, üçümüz beşimiz bir araya gelir indiririz mahlukatı 
    Sen de unutursun eski arkadaşlarını beni seversin 
    Benim mürekkebim leke yapar ellerine 
    Gece yarısı şarap içeceğine birileriyle 
    Beni okursun onlara sahilde saat ikide, dertliyken, 
    Delirmiş kadınlar gibi bağıra bağıra gemiler geçer ansızın 
    Sersem sepet kabarır deniz, su sıçratır, aşk sıçratır diye
    Sonra geldin bir şeydin
    Ağlıyordun, kucağında yandıkları iyi oldu bu şairlerin diye diye 
    Şiir yazdığını sanan bir celladın kitabı 
    Celladın sırtını sıvazlayan bir tıfıl zakkum 
    Zakkumun dibinde ise tırtıllar, böcekler ona alkış tutan .. 
    Ama ben geldim aşkım, sen daha zehir zemberek bir tohumsun 
    Açacaksın, zıplayacaksın aha gökyüzü şuracıkta 
    Tutup indireceksin göğü 
    'oteller kenti'ni otellerin yağmalandığı bir memlekete dönüştürenlerle 
    hayatını bir otelde kalınanın mahcubiyetine sığdıranlar arasında 
    kalacaksın incecik bir gevşeyişle.
    Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım 
    Böyle bir lüksüm yok, böyle bir kimlikle gelmedim yeryüzüne; 
    Seninle aynı gezegeni paylaşmak evrenin en güzel şeyi, amma, 
    Onlarla paylaştığım oksijenden nefret ediyorum 
    Ateşi, ah o otel ateşini körükleyen pis kokulu her nefeslerinde.
    Sonra ben geldim sen hep bir şeydin, bunları dedim tek tek,
    Kelime kelime, 
    Ağlıyordun, gözyaşların yere düşmeden önce 
    Ben düştüm yere, 
    Oraya
    Hayatın kefenini diken sahte şairlerin 
    Parmaklarımla kazdığım
    Mezarına Şerefine”

    -Küçük İskender

    Küçük İskender bu şiiri Sivas Katliamı için yazmış. “Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım 
    Böyle bir lüksüm yok...” diyor, çünkü bu masum insanlar “Muhammed’in askerleriyiz”, “Allah, Allah” diyerek öldürüldüler, yakılarak...

    Hep aynı tarz sloganlarla yapılan taciz ve saldırılar farklı ölü sayılarıyla sonuç buluyordu. İşte bu kitapta yazan katdedilmiş bazı isimler:

    *6-7 Eylül olaylarının görünürdeki başlangıcı, 6 Eylül akşamına doğru, Kıbrıs Türk'tür Cemiyeti'nin Taksim alanında düzenlediği açık hava toplantısıdır. Toplantıda, "Yunanlıların Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evi bombaladıkları" haberi ortalığı kaplıyor. Sonuç korkunç: İki günde üç ölü, 30 yaralı. 73 kilise, bir Havra, sekiz Ayazma, iki Manastır, 3584'ü Rumlara ait olmak üzere 5538 gayrimenkul tahrip ve yağma edilerek yakılıp yıkılıyor. Saldırganların sloganları yine aynıdır: "Allah İçin Savaşa, Kafirlere Ölüm, Müslüman Türkiye..."


    *-14 Şubat 1969: Solcu gençler, Amerikan 6. Filosu'nün gelişini protesto için yürüyüş düzenlediler. Milli Türk Talebe Birliği ve Komünizmle Mücadele Derneği, günlerce cihat çağrıları yaparak, yürüyüşü "Komünizm geliyor, din elden gidiyor" diye yorumluyordu. Camilerden çıkan gericiler, Dolmabahçe'den Taksim'e yürüyen gençlerin üzerine "Müslüman Türkiye", "Allah İçin Savaşa", "Komünistleri Geberteceğiz", "Yaşasın Toplum Polisi" diye bağırarak saldırdılar. Sonuç; Duran Aydoğan ve Turgut Aytaç adlı iki genç ölü, 204 yaralı.
    Gericiler komünizme saldırıyorlar ama 6. Filo'nün gelişi için genelevde günlerce hazırlık yapılıp baştan başa badana edilirken saldırı sadece Amerikan askerlerinin Türk kızlarıyla güven içinde fuhuş yapmasına yarıyordu.

    *-9 Temmuz 1969: Türkiye Öğretmenler Sendikası, TÖS'ün Kayseri'dcki genel kurulu, şeriatçılar tarafından basıldı.
    Genel kurul devam ederken, iki cami avlusunda, İmam Hatip Okulu ve Kayseri Türk Kültür Derneği önünde patlama olayları oldu. Yer yerinden oynadı. Binlerce kişi, TÖS Genel Kurulu'nün yapıldığı salonu bastı. Şehirde işyerleri kapatıldı, kısa aralarla elektrikler kesilmeye başlandı. Vali Abdullah Asım İğneciler belediye hoparlörlerinden halkı sakin olmaya çağırıp TÖS Genel Kurulu'nün çalışmalarına son verdiğini açıkladı. Oysa Genel Kurul sürüyordu ve binlerce kişi, "Komünist öğretmenler camilerimizi bombaladı" diye bağırıyordu. Kalabalık, "Endonezya kadar olamayacak mıyız?", "Camilerimizi komünistlere çiğnetmeyeceğiz", "Din düşmanları kahrolsun" diye slogan atıyor; tekbir getirerek sinema salonunu yakmaya uğraşıyordu.
    Polisin olayları engelleyememesi karşısında askeri birlikler devreye girdi ve öğretmenler orduevine yerleştirildi. Bu sırada, olaylar sürdü ve TÖS şubesi ile TİP il binası tahrip edildi. Topluluk durmak bilmiyordu. Otelleri, bar ve pavyonları bastılar; çırılçıplak soydukları konsomatris kadınları yerlerde sürüklediler.
    Altı saat süren olaylarda üç toplum polisiyle yirmi kişi yaralandı. Dokuz kişi yakalandı. Öğretmenler, askeri araçlarla Kayseri'den çıkabildiler.


    *-23-25 Aralık 1978: 'Kahramanmaraş katliamı' meydana geldi 23 Aralık, Cumartesi günü sabah, erken saatlerde kent içinde gruplar oluşturan gericiler, "Müslüman Türkiye", "Ordu Millet el ele", sloganlarıyla yürüdüler. Av tüfeği satan dükkanların kapılarını kırdılar ve silahlandılar. İki günün bilançosu; 105 ölü, 176 yaralıyla kapandı. 210 ev ve 70 işyeri yakılıp yıkıldı. Bunun üzerine, 26 Aralık'ta 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi.

    *-4 Temmuz 1980: Çorum'da, camide namaz Talan bir grup, "Komünistler camileri yakıp yıkıyor", "Camilere bomba atıyorlar', kışkırtmalarıyla sokaklara döküldü. Gericiler, evlere ve dükkanlara saldırdılar. Ölü sayısı, 10 Temmuz'da 26'yı buldu. Yüzlerce yaralı vardı. Bu tablo karşısında Çorum'un Mecitözü ve Alaca ilçelerinde yaşayan 600 aile, başka illere göç etmek zorunda kaldılar.

    *6 Eylül 1986: İstanbul Kuledibi'ndeki Neve Şalom Sinagog'una silahlı dört kişi tarafından yapılan saldırıda, ayinde bulunan Musevi vatandaşlardan 23'ü öldü. Sabah 09.15 sıralarında sinagoga giren saldırganlar, önce kapıdaki görevliyi, sonra da iç kapıdaki bir başka kişiyi öldürdüler; ardından kapıları kapatıp katliama başladılar.
    Kanlı saldırıdan sonra Beyrut, Lefkoşe Rum Kesimi ve İstanbul'daki haber ajanslarını arayan kimliği belirsiz kişiler, saldırıyı İslami Direniş, Filistin İntikam Örgütü ve Kuzey Arap Birliği Teşkilatı adlı örgütler adına üstlendiklerini söylediler. İçişleri Bakanı ve hükümet yetkilileri ile İstanbul polisi, saldırganların iki kişi olduğunu ve gerçekleştirdikleri intihar eylemi sırasında parçalanarak öldüklerini belirtirken; görgü tanıkları teröristlerin dört kişi olduğunu ve ikisinin eylemden sonra kaçtığını öne sürdüler. İstanbul, Ortadoğu kökenli örgütlerin şiddete dayalı siyaset ve katliam alanı olmuştu.

    *1 Şubat 1987: İslami anlayışa aykırı hareket ettiği ileri sürülen taksi şoförü Zafer Toplu, ciğerleri sökülerek öldürüldü. Toplu'nun cesedi Yalova'dan denize atıldı.

    *- 3 Mayıs 1987: Şirin Tekin 17 yaşındaydı. Öğrencilerin demokratik haklarını savunuyordu. Oruç tutmuyordu. O, ramazan günü Van 100. Yıl Üniversitesi'nin karşısındaki kahvede oturuyordu. Elli kadar bıçaklı, sopalı şeriatçı geldiler. Kendilerine "İslamın Bekçileri" diyorlardı. Kendilerine mukalete (öldürüşme) emrolunduğuna inanıyorlardı. Şirin Tekin, oruç tutmadığı için öldürülmüştü.

    *-14 Mart 1989: Kocamustafapaşa Seyitömer Camii imamı Kazım Üstün, sabah ezanını okuduktan sonra pusuya düşürülerek öldürüldü. Kazım üstün, laiklik yanlısı vaazlarına son vermesi için sık sık uyarılıyor ve tehdit ediliyordu.

    *6 Haziran 1989: Ali Gül adlı yurttaş, İslami kurallara uygun yaşamadığı gerekçesiyle Vatan caddesinde öldürüldü.

    *-31 Ocak 1990: Atatürkçülüğün ödün vermez savunucusu Prof. Muammer Aksoy, Ankara Bahçelievler'deki evinin girişinde susturucu takılmış silahla ateş eden kişi veya kişiler tarafından öldürüldü. Cinayeti, "İslami Hareket Örgütü" ve "İslami İntikam Örgütü" ayrı ayrı üstlendiler.

    *-7 Mart 1990: Hürriyet gazetesinin yönetim kurulu üyesi ve köşe yazarı, 35 yıllık gazeteci Çetin Emeç, Suadiye Suyolu Sokak'taki evinden işine gitmek üzere çıkarken, silahlı dört kişi tarafından şoförü Aydın Sinan Ercan ile birlikte öldürüldü. Cinayet planı, 6 Mart 1990 gecesi, Güneş gazetesi Hukuk Danışmanı Erdoğan Tuncer'in 34 FFE 21 plakalı otosunun silahlı kişiler tarafından gaspedilmesiyle yürürlüğe sokuldu. Emniyet Müdürü Hamdi Ardalı'nın polis telsizinden, bizzat emir vermesine karşın otomobil bir türlü bulunamadı. Otomobil ertesi sabah, 09.15 sıralarında Emeç'in evinin bulunduğu sokağın başında belirdi. Otomobilden inen, kar maskeli iki kişi, Emeç'in otomobile binmesinin ardından silahlarını çıkartarak ateş etmeye başladılar. Olayın şokuyla koşarak kaçmaya çalışan şoför Aydın Sinan Ercan, arkasından koşarak ateş eden saldırganlar tarafından 15-20 metre ötede öldürüldü.
    Olaydan altı saat sonra, Sabah gazetesini arayan Karadeniz şiveli biri, 'İslam düşmanı olduğu için Çetin Emeç'i öldürdük" diyerek olayı "Türk-İslam Komandoları Birliği" örgütü adına üstlendi. Bundan sonra, çeşitli teoriler ortaya atıldı. Suriye uyruklu Celal Dehabi'nin altın ve döviz kaçakçılığı konusundaki yayınlardan rahatsız olarak, Emeç'in öldürülmesini istediği savlan ileri sürüldü.

    *4 Eylül 1990: Gazeteci, din araştırmacısı ve eski müftü Turan Dursun, Koşuyolu'ndaki evinden çıkışta, ucuna susturucu takılmış bir silahla kurşunlanarak öldürüldü.
    Tahran Radyosu, cinayeti ilk haber olarak verirken şöyle diyordu: "Türkiye'nin Salman Rushdi'si, sol eğilimli Yüzyıl Dergisi yazarlarından Turan Dursun, bugün tanınmayan kişilerce kurşunlanarak öldürüldü. Dursun'u öldüren failler olaydan sonra kaçtılar. Hatırlatmak gerekir ki, Turan Dursun yazılarında yüce İslam dini ve Hz. Muhammed'e defalarca ihanet ve edepsizlikte bulunmuştu."

    *6 Ekim 1990: SHP Parti Meclisi Üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok, İstanbul'dan gönderilen bir paketin içine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu parçalanarak yaşamını yitirdi. Laik yayınları ve siyasal yaşamıyla tanınan İlahiyat Fakültesi eski öğretim üyesi Doç. Üçok, şeriatçıların öfkesini 1988 yılında yayınlanan bir tesettür açıkoturumunda çekmiş, sürekli tehdit edilir olmuştu. Bahriye Üçok'a Expres Kargo'dan gelen paketin, 3 Ekim 1990'da İstanbul, Perşembepazarı, Hırdavatçılar
    çarşısı, No: 104, Karaköy-İstanbul adresinden gönderildiği ortaya çıktı. Ne var ki, paketin üzerinde gönderenin kimliği, 'İlmi Araştırmalar Vakfı' olarak belirtilmişti ve vakfın adresle ilişkisi yoktu.
    Üçok cinayeti hala karanlıkta...

    *1 Mart 1992: Cizreli Şeyh Zeki Atak'ın Hizbullahi müridleri, Galata'daki Neve Şalom Sinagog'unu bombaladı. Eylemin, İsrail'in Filistin halkına zulmetmesini protesto amacıyla yapıldığı açıklandı.

    *24 Ocak 1993: Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Uğur Mumcu, Ankara Karlı sokaktaki otomobiline yerleştirilen, C-4 tipi plastik bombanın patlaması üzerine öldü. Saat 14.00 sıralarında, haberin öğrenilmesinden itibaren yurdun her yerinde şeriatı lanetleyen gösteriler ve yürüyüşler başladı. İnsanlar ayakta, en duyarlı anlarını yaşarlarken bile şeriat durmadı. İstanbul Halaskargazi caddesindeki Bulgar Kilisesi'nin yanında Uğur Mumcu anısına düzenlenen Mumcu kitap standı, 26 Ocak'ın ilk saatlerinde yakıldı.
    Mumcu'nun cenazesi; Ankara'da, onbinlerce kişinin katılımıyla, 27 Ocak 1993 günü yapıldı. Tören, şeriatçılara karşı Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük gövde gösterisi olarak nitelendi. Onbinlerce insan bağırıyordu:
    "Katiller bulunsun, hesap sorulsun", "Türkiye İran olmayacak", "Faşizme karşı omuz omuza", "Uğur'un katili kontrgerilla", "İrtica'nın başı Çankaya'da", "Genciz, Güçlüyüz, Atatürk'çüyüz", "Mollalar İran'a'Y'Bir mum söndü, yeni mumlar yanacak", "İrtica'nın maaşı Çankaya'dan", "Çankaya'nın şişmanı, laiklik düşmanı", "Kahrolsun Şeriat", "Uğurlar ölmez", "Uğurlar ölmedi, ölmeyecek", "Solda birlik", "Mollalar orduya alınamaz".
    Onbinler ağıt yakıyordu:
    "Ne bir haram yedi, ne cana kıydı/ Ekmek kadar aziz, su gibi aydı/ Hiç kimse duymadan, hükümler giydi/ Yiğidim aslanım, burda yatıyor/ Yiğidim Uğur'um, burda yatıyor."
    Onbinler haykırıyordu:
    "Ankara'nın taşına bak/ Gözlerimin yaşına bak/ Uğur Mumcu şehit olmuş/ Şu feleğin işine bak."

    *2 Temmuz 1993: Sivas'ta 35 aydın, şeriatçıların tekbir sesleri arasında ve devletin gözü önünde yakılarak öldürüldü. İslamcılar için artık, söz bitmişti...

    Ve bunlar sadece bu kitapta geçen olayların bazıları, hepsi değil. Kimbilir bu kitapta kaydedilmeyen, medyaya yansımayan kaç kişi düşünce suçu nedeniyle öldürülmüştür. Tabii bir de bu kitabın kapsamadığı günümüz olayları var.

    Bu gericilik olayları aslen taa Osmanlı’ya dayanıyor, nasıl ki Osmanlı tarihte Protestanları ve Ortodoksları destekleyip mezhep, din kavgasında tuzunu bulundurduysa Osmanlı’nın zayıflamasıyla da emperyalist devletler aynı şeyi yaptı: ilk olarak Almanya, sonra İngiltere, sonra Amerika... Bu devletlerin destekleriyle oluşturulan ve güçlenen Kudüslü, Cezayirli, Arabistanlı, İranlı Cihadist oluşumlar Türkiye’de örgütleniyordu, Türk karşıtı söylemlerle insanları cihada çağrıyorlardı. Sonuç ölüm ve daha fazla ölüm...

    Eli kanlı bu insanlar Atatürkçülere, Solculara, hatta onlarla aynı fikirde olmayan dindarlara bile saldırmışlar, bombayla, ateşle, kesici alet ve silahla öldürmüşlerdi, sonra da ağızlarına bir “zulüm” sözcüğü dolamışlar ve suçların üstünü örtmeye çalışırcasına ajitasyona başlamışlar. Tıpkı her milli bayramımızda provake amaçlı yapılan ajitasyonlar gibi. Ama tarih kitaplarının tozlu sayfalarında gerçek zulüm yazılıdır, düşünce suçu işlediği gerekçesiyle öldürülen bu masum insanlar sürüsü ne kadar unutturulmaya çalışılsa da tarih hatırlatır.

    Hani çoğumuzun bildiği Hozier’in bir şarkısı vardır ya Take Me To Church, insanlar bu şarkıyı genellikle dini bir şarkı zanneder ama aslında Kilisenin eşcinseller üzerinde kurduğu baskıyı anlatmak için yazılmıştır. Sözleri enfestir. Şöyle diyor:

    “Take me to church
    I'll worship like a dog at the shrine of your lies
    I'll tell you my sins and you can sharpen your 
    knife
    Offer me that deathless death
    Good God, let me give you my life 

    If I'm a pagan of the good times
    My lover's the sunlight
    To keep the Goddess on my side
    She demands a sacrifice
    To drain the whole sea
    Get something shiny
    Something meaty for the main course
    That's a fine looking high horse
    What you got in the stable?
    We've a lot of starving faithful
    That looks tasty
    That looks plenty
    This is hungry work
    Take me to church
    .....

    No masters or kings when the 
    ritual begins
    There is no sweeter innocence than our gentle 
    sin
    In the madness and soil of that sad
     earthly scene
    Only then I am human
    Only then I am clean
    Amen. Amen. Amen “

    Türkçesi şöyle: “beni kiliseye götür
    yalanlarınızın tapınağında bir köpek gibi ibadet 
    edeceğim
    size günahlarımdan bahsedeceğim, siz de 
    bıçaklarınızı bileyleyebilirsiniz.
    bana ölümsüz ölümü bahşedin.
    yüce tanrım, hayatımı sana vereyim
    iyi zamanların bir paganı olsaydım
    sevgilim gün ışığı olurdu
    tanrıçayı yanımda tutmak için(mutlu 
    etmek için)
    benden bir kurban isterdi
    tüm denizi kurutmak için
    ışıldayan bir şeyler al
    ana yemek için etli bir şeyler
    işte bu harika görünen bir gösteriş
    değişmeyen neyiniz var?
    bizim doymak bilmeyen sadakatimiz var
    lezzetli görünen
    bol(bereketli) görünen
    bu bir açlık işidir.
    ritüel başladığında hiç kral ve efendi 
    olmayacak
    daha tatlı bir masumiyetimiz yok 
    hoşgörülü günahımızdan başka
    bu üzgün dünyevi sahnenin toprağında 
    ve deliliğinde.
    işte o zaman ben insanım
    işte o zaman ben temizim
    amin amin amin” (kendim çevirmedim, başka bir yerden aldım. Çeviride sıkıntı olabilir ama zaten önemli olan kısım bu değil)

    İşte tarih yaptıkları, düşündükleri bir dinin kitabına uymuyor diye baskı görenlerle ve öldürülenlerle doludur. “Yalanların tapınağında köpek gibi ibadet etmek..” O kadar güzel özetliyor ki... Aklıma çocukken namaz kılmadığı için şiddet gören arkadaşım, başörtüsü takmak istemediği için şiddet gören ve intihar teşebbüsünde bulunan arkadaşım geliyor. Bunları yaşamadığım için mutlu mu olmam gerekiyor yoksa onlara yardım edemediğim için mutsuz mu olmam gerekiyor bilmiyorum. Belki onlara yardım edemedim ancak bu azınlığın yaşadığı sıkıntıları ve sorunları dile getirerek başkalarına yardım edebilirim.

    “Özgürlük vazgeçmeniz için kışkırtıldığınız bütün hediyelerden daha değerlidir” demiş, Baltasar Giracian. İnsan doğasına aykırı olan kolektivist baskıcı hareketler (seküler ya da dini) bir dönem parlar belki ama asla düşünme ve eylem özgürlüğünü kısıtlamaya yetmez, hep bir yerden patlak verir. İnsanları ayakta tutan da bunun umududur diye düşünüyorum.
  • milyonların kavgasında
    kara kuru bir el
    gün gelip asılacaksa eğer
    serin olsun şafaklar
    ey gönlü yüce dostlar
    deyin ki bir ağaç dalından,
    dal yaprağından incinmiş
    deyin ki yaşama kavgasından
    toy bir ozan kesilmiş
    Nevzat Çelik
    Sayfa 41 - Alan Yayıncılık
  • 235 syf.
    ·2 günde·9/10
    Yeni nesil 5. Sınıfların dersindeyim. Derse girmeden önce işleyeceğim konuya hazırlık yapıyorum. Güzel bir şiir işleyecektik o gün. Şiiri okuduğum gibi çok etkilenmeye başladım. Şiir resmen beni alıp kendi çocukluğuma götürdü. Şehirde top oynadığımız bütün arsalar yavaş yavaş bina olarak karşımıza çıkıyordu. Her arsaya bir bina dikilmeye başlıyordu. Kaç yıldır meyvelerini yediğimiz ağaçlarımız da birer birer gidiyordu. Ne meyvesini yiyeceğimiz ağacımız ne tırmandığımızda kendimizi “Tarzan” gibi hissedeceğimiz bir ağacımız ne de saatlerce hiç yorulmadan top oynayacağınız bir arsamız kalıyordu.

    Son bir tane küçük bir bahçemiz ve o bahçenin içinde iki tane ağacımız kalmıştı. Bütün mahalledeki çocuklar o bahçede top oynamak için kavga eder. Sonra gücümüz takatimiz bitince takım takıma kavga ettiğiniz arkadaşlarla top oynardık. Kafam 6 yerden kırıldıysa 4’ü o bahçede top oynamak içindir. Bana çocukluğunu anlat deseler, mahallemizdeki boş arsaları anlatırdım. Çünkü gün gelir o arsalar: “top sahası”, gün gelir “cephe hattı” gün gelir “Formula rallisi” olurdu. Vel hasıl dolu dolu geçen çocukluğumun en büyük anısıydı onlar.


    Bir sabah uyandığımda her sabah yaptığım ilk iş gibi kendimi arsamıza atacaktım. Fakat orada bir şeyler olduğunu gördüm. Yakından baktığımda elimizde kalan son arsamızın otopark olacağını söylediler. O an dünyam başıma yıkılmıştı. Çünkü bir daha orası bizim olmayacaktı. Aslında arsa otopark olmuştu ama bizim çocukluğumuz ölmüştü. Gerçekten de öyle oldu. O mahallede oynayan son çocuklar bizim neslimiz oldu. Ve bizden sonra hiçbir çocuğu o mahallede görmedim. Aradan yıllar geçtikten sonra tabi ki o meşhur arsamızda bina oldu. Geçen merak edip gidip saymak istedim. Eskiden bu sokakta kaç ağaç vardı diye. Yerlerini hatırladığım kadarıyla saydım. Dile kolay ufak bir sokak ve çevresinde benim çocukluğumdan itibaren 28 ağaç gitmişti. Tabi her ağaç kendiyle beraber bir çocukta götürmüştü. Ve gitmişti masallara sığmayan evrenimiz…


    Peki okuduğum şiir hangisiydi: “

    Kentlerde Yaşayan Çocuklar da Oyun Oynamak İster / Eray Canberk”
    kentler daralıyor yollar daralıyor
    kaldırımlar daralıyor daralıyor bahçeler bile,
    daralıyor masallara sığmayan evrenimiz
    yüreklerimiz daralıyor gün geçtikçe
    oynayacak yer bırakın bize
    önce cadde kenarları sonra kaldırımlar
    bahçeli apartmanların bahçeleri
    size ayrıldı sizin otomobillerinizle doldu
    okulumuzun önü düşlerimizin içi
    oynayacak yer bırakın bize
    caddelere şimşek gibi fırlıyorsak
    haşarılıktan değil yaramazlıktan değil
    bizim olması gereken yerler bize yasak
    büyükler söz anlamaz büyükler bencil
    oynayacak yer bırakın bize
    hey babalar abiler amcalar yöneticiler
    bir makina yığınına kurban etmeyin bizi
    aklınıza gelsin boş arsalarda oynadığınız günler
    ama şimdi boş arsalar bile otomobil sergileri
    oynayacak yer bırakın bize...

    Şiiri okudum sonra ne oldu biliyor musun? Öğrenciler hiçbir şey anlamadı. Açıklamaya çalıştım. Kendi çocukluğumdan örnek verdim. Eski günleri anlattım. Anlatım da anlattım. Tık etmedi. Hayal kırıklığına uğradım. Baya üzüldüm. Bu çocuklarda artık ne masal vardı ne de kendi hayatlarını masal düzeyine getirecek bir arsaları. Anlamadılar… Çünkü bu çocuklar daha önce hiçbir şekilde sokakta oyun oynamadılar zaten. Ve bir neslin böyle çöktüğünü görünce bende orada çöktüm. İlkin “Serbestsiniz, ders bitmiştir.” dedim. Sonra: “Baro!” dedim Youtube işleri nasıl gidiyor? Baran cevap verdi. “Hocam her geçen gün takipçi sayım artıyor. Yakında ünlü bir Youtuber olacağım.” dedi. Bir baktım bütün sınıf şak şak konuşmaya başladı. Artık arsaları hatırlayacak bir nesil bile yoktu. (Bazen de Piisa sınavında sonuncu oluşumuzu burada aramak gerekiyor herhalde.)

    Gel gelelim kitabımıza “Pal Sokağı Çocukları” 1907 yılında Budapeşte’nin yoksul semtinde yaşayan çocukların muhteşem hayatını ele almış. Ellerinde kalan son oyun yerleri için ellerinden gelen her şeyi yapan çocukların hayatını ele alıyor. Kitabı tüm yetişkin arkadaşlarıma tavsiye ediyorum. Ben iki gündür kitabı bıraktım hala etkisinden çıkamıyorum. Resmen aldı beni çocukluğuma götürdü. Muhtemelen de uzun bir süre etkisinde kalacağım. Yaşadınız çocukluğu tekrar hatırlamak istiyorsanız. Kesininle okuyun derim. Çocukları okutmayı tavsiye etsem mi etmesem mi bilmiyorum. Muhtemelen okuduklarında neden o kadar uğraşmışlar ki “Puncing” oynasaydılar diyecekler…

    Son olarak kitabı bitirdikten sonra, kitap hayatınıza yepyeni bir arkadaş daha katacak “Erno Nemeçsek” ve onu en az kendi çocuğunuz kadar seveceksiniz.

    Sevgiyle Kalın…
  • 112 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    İncelemeye geçmeden önce şunu belirtmek istiyorum kitap içerik bakımından "kadın, depresyon, sanat" ve "Kadın ve Depresyon, Tanı ve Tedavi " olmak üzere iki bölüme ayrılmış. Ben kitabı bitirdikten sonra maalesef kitabın pdf'ye eksik olarak aktarıldığını fark ettim. Tamamını okuyamadığım bir kitaba inceleme yazmayı ne kadar doğru bulmasam da yazmaya karar verdim. Çünkü kadın ve depresyon üzerinde durmak istediğim bir konuydu. Kitabın daha çok 1. Bölümü üzerinde duracağım fakat eksik olan bölüm üzerine kitap hakkında yaptığım araştırmalarda denk geldiğim önemli kısımları da aktarmaya çalışacağım.

    1.)Ortaçağ'da Bir Kadın Bilge: Hildegard von Bingen

    Hildegard von Bingen, yaşadığı çağda obstetrik ve jinekoloji alanında büyük üne sahip olmuştur. Küçük yaşta manastıra verilmiştir ve hayatı boyunca birçok alanda araştırmalarda bulunup incelemeler yazmıştır.
    Hildegard von Bingen, melankoli üzerine de önemli incelemeler yazmıştır. Melankoli yazılarının büyük kısmı Causae et curae'de yer almaktadır.
    O halde manastırda bir kadının gözüyle melankolik bireyin tanımına bakalım:
    "...Melankolik kişi sıkıntılıdır, yüzü karanlık ve kasvetlidir, gözleri cansızdır, bakışları engerek yılanını andırır. Damarları serttir, kanı siyah ve koyudur, eti sert, kemiği ağırdır, kemik iliği ise çok azalmıştır. Bu kişiler, kadınlara karşı hayvan gibidirler. İnsan ilişkilerinde gerçek duygulanım yaşamazlar, iticidirler, hasis ve aptaldırlar. Heveslerinde uçarı ve ahlaksızdırlar, kadınlara davranışlarında katır gibi aşırıya kaçarlar. Melankolik kadınlarsa hasta mizaçlı, düşüncelerinde kararsız, dirençsiz ve kederlidirler. Adetleri sırasında çok fazla kan kaybederler, rahimleri zayıf ve güçsüz olduğundan kısırdırlar... Genellikle erken yaşta adetten kesilirler, baş ağrıları ortaya çıkar, sırt ve böbrek ağrıları olur. Bunlara hep kara safra yol açar. Her ay vücuttan atılması gereken kirli maddeler ve kan dışarıya atılamadığından içeride birikir ve eğer bir tedavi yolu bulunamazsa, bu kadınlar kısa sürede ölürler... "

    Hildegard von Bingen incelemesinde melankoliye teolojik ve patofizyolojik yorumlar da getirmiştir.
    Teolojik yorumundan bir alıntıyı paylaşmak istiyorum: #48003678

    Hildegard von Bingen melankoliyi yalnız teolojik ve patofizyolojik bakış açılarından yorumlamamıştır. Ona göre melankoli, aynı zamanda doğanın hakimiyetinin bir sonucudur:

    "Tanrı, doğayı insan vücuduna yerleştirdiği gibi, mevsimleri de onun bedenine sokmuştur."

    Örneğin; Hildegard, Kasım ayını melankolik bir ay olarak nitelemiştir. "Tanrı'nın İşi Üzerine" adlı kitabında depresyonun mevsimselliği ile ilgi şu bilgileri sunmuştur: "On birinci ay soğukla birlikte gelir. Yazın neşesini kovar, kışın kasvetini getirir. İnsan soğuğa karşı koymak için dizlerini karnına çekerek büzülür. Bu duruma iken dışarı akamayan keder ve acı vücudunda toplanabilir, o zaman neşe ve mutluluk yaşayamaz. Keder anlarında insan, ana rahmindeki embriyo pozisyonuna geçer, aynı kış soğuğu karşısında olduğu gibi... "

    2.) Cadı/Melankoli

    Orta çağda bilge kadınların çoğu cadı damgasıyla yargılanıp infaz edilmişlerdir. O dönemin akademisyenlerinden olan Johann Weyer, cadılık olgusu hakkında şöyle bir saptamada bulunmuştur:
    "Weyer'e göre, cadı damgası yiyen birçok kadın, aslında melankoliden mustarip, kendi halinde kişilerdi. Kara safranın ölümcül buharının (vapor melancholicus niger) yol açtığı halüsinasyonlar, toplum tarafından 'şeytani' ve 'lanetli düşünceler olarak algılanmıştı. Aslında bu kadınlar, şeytanın ele geçirdiği, zararsız, melankolik zavallılardı. Yani şimdinin psikotik özellikli depresyonunu yaşayan ve tedavisi olası kişilerdi."

    "Ya da kısaca: Melankolik kadın cadıdır!"

    Melankolik yapı ortaçağ boyunca tüm insanlar için aşağılanmış ve lanetlenmiştir. Peki, kadın neden bu aşağılanmalardan daha çok pay almıştır? Çünkü melankolik birey üretimin dışında kalıyormuş ve söz konusu birey kadın olduğunda üreme ve neslin devamı ile ilgili gereklilikler olasılıkla daha da öne çıkmaktaymış...

    3.)Sanat/melankoli

    Bir çoğumuzun bildiği, hayatı boyunca depresyonya baş etmeye çalışmış başarılı kadın şanatçılar vardır. Kitapta bu kadınların eserleri üzerinden hastalıklarının etkileri dile getirilmiş.
    Kısaca örnekler verip asıl üzerinde durmak istediğim kısma geçeceğim.

    -Victoria Döneminde Hüzünlü Bir Kadın Yazar: Charlotte Bronte
    Charlotte sürekli duygu değişimleri yaşamaktadır. Dostuna yazdığı mektuplardan bu gelgitli ruh haline tanık oluyoruz:

    "Varoluşa karşı kederli bir kayıtsızlık içine giriyorum sık sık -ümitsiz bir teslimiyet duygusu ile, dünyevi olan her şeyin bir an önce sona ermesini istiyorum."

    -Büyülü Bir Masal Prensesi: Virginia Woolf
    Virginia, bipolar hastalığı en iyi bilinen yazarlar arasındadır. Hastalığı daha da ilerlemiş ve duyduğu korkutucu seslerden hiçbir zaman kurtulamayacağını düşünerek 28 Mart 1941'de ceplerine taş doldurarak kendini Ouse nehrinin sularına bırakmıştır...

    "Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeksizin ey ölüm..."

    -Sırça Fanusta Bir Kadın: Sylvia Plath
    Plath, bu kadınlar arasında beni en çok etkilemiş olan şairdir... Onun eserlerinde manik depresifin etkilerine karşılaşmamak neredeyse imkansızdır.
    Sylvia sekiz yaşında iken babasını kaybeder ve aynı yıl ilk şiiri yayınlanır. Sylvia'nın hastalığında babasının büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. Babacığım şiirinde onu, yıllardır kurtulamadığı kan emici bir vampir olarak nitelemiştir. Bazı yazarlara göre, babasının ölümü karşısında bir savunma ve kaçış olarak şiire başlamıştır...
    Sylvia ölmü her şiirinde hisseder ve hissetirir:

    "Ölmek
    Bir sanattır, bütün diğer şeyler gibi.
    Ben de bunu çok iyi yaparım,
    Öyle bir yaparım ki, cehennem sanırsın,
    Öyle bir yaparım ki, gerçek sanırsın... "

    -Ölümün Çevresindeki Pervane : Anne Sexton
    Anne ilk şiirini 28 yaşında psikoterapistinin önerisiyle yazar.
    "Her yazarın, her sanatçının eminim ki ölüm saplantısı vardır, " der Anne Sexton. Ve bunu en çok paylaştığı kişi,1959'da Boston Üniversitesi'nde Robert Lowell'ın şiir sınıfında tanışıp dost olduğu Sylvia Plath'tır.
    #48004907
    #48010601
    Şiirini seslendirdiği şu kısa videoda bile Anne'nin ruh hali, intihara meyilliği o kadar bellirgindir ki...
    https://youtu.be/eJK5Gsa-9yY

    -Türk Edebiyatının Hüzünlü Prensesi: Tezer Özlü
    "Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk... Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum."
    Son cümle üzerine uzun uzadıya şeyler yazabilirim lakin bunu erteleyeceğim, yeterince uzattım gibi...

    4.) Neden Kadın?
    Evet, neden kadın? Sylvia, Anne, Virginia, Tezer ve yazabileceğim birçok kadın ismini birbirine bağlayan, aynı kadere sürükleyen şeyler nelerdir? Yapılan araştırmalar kadınların depresyona girme sıklığının erkeklerden daha fazla olduğunu gösteriyor . Farkındaysanız eğer hepsinin eserleri ortak bir paydada birleşiyor: "Toplumdaki kadın algısı", "Toplumdaki Kadına yönelik baskı", Toplumda Kadına dayatılmış sınırlar." Ben bunların ruh sağlığını büyük ölçüde etkilediğini düşünüyorum. Örneğin Anne'nin şiirlerinde karşılaştığımız "cadı" olgusu ve bununla özdeşim kurması bize cinsiyete bağlı sorunlardan etkilendiğini kanıtlıyor. Veyahut Sylvia'nın mutfak ve çocuklara dair yazdığı dizeler bu konuda iyi bir örnek teşkil ediyor.
    İçimizde bulunduğumuz düzen bizlerin sağlığını her anlamda kötü etkiliyor. Kadınların sürekli aşması gereken sınırlar var ve bunlar bir süre sonra yıpratıcı bir etki yaratıyor...
    Sylvia'nın hastalığı evlilik sürecinde daha çok ilerliyor çünkü hayalini kurduğu şeylerden uzaklaşmış bir şekilde kendini ev işleri içinde ve çocuk bakmakta buluyor. Sınırlar içinde kaybolup gidiyor... Burada aslında ev işleri veya çocuk bakımını eleştirmiyorum. Eleştirdiğim şey bunların sadece kadınlara yüklenmesi...
    Kitabın sonuç kısmında neden kadınlarda depresyonun daha sık görüldüğüne ilişkin olan bölüm pdf'de eksik olduğundan dolayı araştırırken kitapta o bölümü özetler nitelikte bir yazıya denk geldim. Bana ait olmadığını belirterek sizlerle paylaşmak istiyorum:

    [ Kadınlarda daha sık depresyon görülmesi
    biyolojik, sosyal ve kognitif (bilişsel) nedenler olarak 3 başlık altında toplanıyor.
    biyolojik olarak bakıldığında özellikle kadınların hormonal sebeplerle depresyona yatkın olduğu söyleniyor.
    sosyal nedenler ise kadınların strese daha duyarlı olması (aslında total olarak daha duyarlı olması da denebilirdi belki), kadınların toplumda sahip oldukları düşük sosyal statü ve sosyal desteğin eksikliği (arkadaşı, sırdaşı olmama ya da görüşememe) gibi başlıklar altında inceleniyor.
    kognitif nedenler ise öğrenilmiş çaresizlik ve depresyona yanıt biçimi başlıkları altında toplanmış. özellikle kadınlarda mevcut olan yaşamakta oldukları şeyin üzerinden tekrar tekrar geçme ve geviş getirircesine depresif duygularıyla ilgilenme davranışlarının depresyon süresini uzattığına dikkat çekilmiş.]
    ***
    Kitabın hem kadın yapısı hakkında hem de eserlerinin çevirisini bulmakta zorlanacağınız kadın sanatçılar hakkında bilgi edinmek için okunmaya değer olduğunu düşünüyorum.
    İyi okumalar diliyorum...