• Mesela, birisi kendine bir erkek evlat ister. Cenab-ı Hak, Hazret-i Meryem gibi bi kız evladını veriyor. "Duası kabul olunmadı." denilmez. "Daha evlâ bir surette kabul edildi." denilir. Hem bazen kendi dünyasının saadeti için dua eder. Duası âhiret için kabul olunur. "Duası reddedildi." denilmez, belki "Daha enfa' bir surette kabul edildi." denilir. Ve hâkeza...
  • 1 Çev. notu: Câmilerde “Mihrâbın gökkubbeye tekâbül eden tonozu ve yeryüzüne tekâbül eden zemin kısmıyla, o bilinen biçimi, onu “âlem mağarası”nın tutarlı bir imajı hâline getirir. Alem mağarası, bu, ister bir bütün olarak zâhirî âlemin ister bâtınî âlemin, yâni kalbin kutsal mağarasının bir durumu olsun, Uluhiyet’in “tezâhür yeri”dir (mazhar).

    Bütün doğu gelenekleri bunun anlam ve önemini kabul eder; Roma bazilikalarının eksedrası (toplantı eyvânı) ise, Tanrı’nın yerine imparatorun geçirilmesiyle bunun basit bir şekilde ve sâdece dünyevî bir uyarlamasıdır. Mihrâbın, Islâmî görüş açısındaki sembolizmini tespit etmek için, onun Kur’ânî bağlamıyla olan ilişkisini ortaya koymak gerekir. “Mihrap” sözcüğü, harfi harfine alındığında, “sığınak” anlamına gelir. Özellikle Kur’an bu sözcüğü, Kudüs’te bulunan mâbetteki Hz. Meryem’in inzivâya çekildiği ve melekler tarafından beslendiği gizli yeri anlatmak için kullanır. Bu, belli Arap müfessirler tarafından, Kuddüsler Kuddüsü ile, yâni Kudüs’teki mâbedin debir’i ile özdeşleştirilir; ama debir’e girişi düzenleyen Yahüdi yasalarını nazar-ı dikkate almamış görünen bu yorum, gerçekte patristik gelenekle ve Yunan Ortodoks Kilisesi’nin âyin şekliyle uyuşmaktadır.

    Mihrap kemerinin çevresindeki yazılar, Ayasofya’nın mihrâbıyla başlayarak, özellikle Türk câmilerinde, genellikle söz konusu Kur’ânî kıssayı hatırlatacak şekildedir ve böylece de onun Hz. Meryem’e adandığını teyit ve tasdik etmektedir: Mihrap ile Meryem anamız (Sayyidatna : Our Lady Mary) arasındaki bağlantı bizi tekrar duâ hücresi ile kalp arasındaki benzerliğe götürmektedir: Tertemiz rühun Allah’a niyaz ve münâcatta bulunmak için sığınması, kalpte olmaktadır; orada mücizevî bir şekilde ihsan edilen gıdâya gelince, bu da lutfa tekâbül etmektedir.

    Mihrâbın biçimi -isminini nazar-ı dikkate almazsak- Kur’ân’ın başka bir âyetini, yâni Nür âyetini akla getirir; bu âyette dünyâdaki insanın kalbindeki İlâhî Hazret, bir oyuğa (mişkât) yerleştirilmiş bir lambadan yayilan ışıkla mukâyese edilir: “Allah göklerin ve yerin nürudur. O’nun nürunun sembolü, içinde lamba olan bir mişkâttir (kandil hücresi). Lamba bir cam fânus içindedir ve bu cam fânus da parlak bir yıldızı andırır. (Nur) ne doğuya, ne de batıya âit olan mübârek bir zeytin ağacından beslenir ki, bunun yağı neredeyse ateş değmeden tutuşuverir. Nur üstüne nur. Allah dilediği kişiyi nuruna eriştirir; Allah insanlar için temsiller getirir ve Allah her şeyi bilir” (Nur, 24/35) Mihrap ile mişkât arasındaki benzerlik açıkça ortadadır; dahası bu durum, mihrâbın önüne bir lamba asılmak süretiyle vurgulanır. Eski mihrapların birçoğu deniz kabuğunu (sedef) andıran bir kubbe biçiminde düzenlenmiştir.

    Aslında bu motif Hellenistik sanatta da bulunuyordu, ancak, mânevî bir anlam ve önemi olmadıkça Islâm sanatına dâhil edilmemiştir; sedef, Ilâhî Kelâm’ ın Islâmî sembollerinden biri olan “inci” ile irtibatlandırilır;Hz. Peygamber’in bir hadisine göre, dünya beyaz bir inciden yaratılmıştır .İnciyi içine alan sedef, İlâhî Hitâb’ı alan kalp “kulağı” na benzer; gerçekten bu hitap da mihraptan icrâ edilir İbâdetin, enikonu, sâdece yardımcı bir unsuru olan mihrap gibi bir formun, özellikle zengin ve engin bir sembolizmin odak noktası hâline gelmesi şaşırtıcı görülebilir. Ama bu, kutsal sanat ile bâtınî kavrayış, yâni ilm-i bâtın arasındaki bağlantımn açık bir delîlidir.” Burckhardt, İslâm Sanatı, s.102-105.
  • Rabbimiz kadınları gerçekten değerli yaratmıştır. Onlar Rabbimizin kendilerine fıtraten verdiği bu değerleri korudukları zaman, gerçekten değerli insanlar oluyorlar. Mesela Meryem'i, Hazret-i Meryem yapan gerçek, kazandıklarından ziyade korudukları değerlerdir.
  • Önceki deneyimlerimden biliyorum, her yeni inanç bir önceki için kafirlik. Bana alkış, ona küfür ya, bu yeniyetme Aziz Paulos'un sözleri beni daha çok etkiledi. Anadolu'da yeni bir çağın eşiğinde olduğumuzu anladım. Kucağında Hazret-i İsa'yı taşıyan Meryem Ana'ya dönüştüm...
  • Hazret-i Meryem, babasız çocuk sahibi ve insanların en şerlilerinden sapmış Yahudi hahamlarının iftira ve rezilliklerine muhatab. Şehir şehir insanlar Meryem üzerinden iftira taşımakta, meydan meydan iftiralar haykırılmakta. Oysa bir masumiyetti ortada varolan. İmtihan edilen insanlık, tesettürü zerre sarsılmamış bir masumiyeti incitme derdine düşmüştü. Evet!.. Meryem bir kadındı ama herhangi bir kadın değil. İlahî emir üzere babasız çocuk dünyaya getiren, iffet ve izzet âbidesi kadın. Koynunda tuttuğu Mesih İsa idi, müjdelenmiş bir Peygamber idi. Bu sebeble kadında sır; sadakattir, çabucak imândır ve Gazalî’nin övdüğü tarzda “kocakarı” hesabı kadınca teslimiyettir, samimiyettir.
    (Ercan Çifçi-Akademya Dergisi, III.Dönem, 1.Sayı, 12 Eylül 2017)
  • Dua-yı kavlî-i ihtiyarînin(insanın kendi isteğiyle ve sözleriyle yaptığı duanın) makbuliyeti, iki cihetledir. Ya aynı matlubu ile makbul olur veyahud daha evlâsı verilir.

    Meselâ: Birisi kendine bir erkek evlâd ister. Cenab-ı Hak, Hazret-i Meryem gibi bir kız evlâdını veriyor. "Duası kabul olunmadı" denilmez. "Daha evlâ bir surette kabul edildi" denilir. Hem bazan kendi dünyasının saadeti için dua eder. Duası âhiret için kabul olunur. "Duası reddedildi" denilmez, belki "Daha enfa'(daha menfaatli) bir surette kabul edildi" denilir. Ve hâkeza...

    Madem Cenab-ı Hak Hakîm'dir; biz ondan isteriz, o da bize cevab verir. Fakat hikmetine göre bizimle muamele eder. Hasta, tabibin hikmetini ittiham etmemeli. Hasta bal ister; tabib-i hâzık, sıtması için sulfato verir. "Tabib beni dinlemedi" denilmez. Belki âh ü fîzârını dinledi, işitti, cevab da verdi; maksudun iyisini yerine getirdi.
    Mektubat - 301
  • 245 syf.
    ·Puan vermedi
    Çarpık Dünya, Mayıs-Aralık 2018 arasında çevrildi. Kitapla daha önceden tanışıklığım vardı, hatta o kadar sevmiştim ki bir tiyatro uyarlamasını da yaptım. Gerçi bu uyarlama İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın geçtiğimiz bir kaç yılıık karışıklığında Edebi Kurul’un okumasına bile giremedi, ama kim bilir belki bir gün sahneye konabilir.

    Bu yazıda Nabokov’un Çarpık Dünya’da kullandığı referanslar, kelime oyunları, bir çok dilden alıntılar, icat ettiği kelimeler, daha neler neler var. Kitabı okuyan ve bazı şeyleri tam olarak çıkaramayanlara yardımcı olması ve yazarın inanılmaz zengin çağrışımlarla yüklü dünyasını daha iyi yansıtması için hazırladım.

    Evet, Nabokov’un nispeten az bilinen ve Amerika’da ingilizce yazdığı ilk kitabı Bend Sinister karşılığını bizde pek bilinmeyen kraliyet armalarında ya da soylu ailelerin armalarında normalde sağdan sola çekilen çizginin soldan sağa çekilmesi anlamına geliyor. Bazılarına göre bu, armayı yaptıran kişinin gayrimeşruluğunu gösteriyormuş. Önsözde Nabokov anlattığı dünyanın çarpıklığını vurgulamak için bu ters arma kavramını kullandığını anlatıyor. Bizde arma ile ilişkili fazla bir geçmiş olmadığı için “Çarpık Dünya” adını uygunu gördüm, Nabokov’un istediği anlama en yakın olan başlık olduğunu düşündüm.

    Buna benzer bir çok noktayı açıklamak için kitapta bir sürü dipnot kullanmak zorunda kaldım. Tabii Nabokov önsözde kendisine dipnot kullanmasını tavsiye edenlere bayağı bir dokunduruyor, ama yapacak bir şey yok!

    Aşağıda her bölümün başlığı altında o bölümdeki çeşitli bilmeceleri/kelime oyunlarını ya da referansları bulacaksınız. Mümkün olduğunca linkler kullanarak bilgiye ulaşmanızı da sağlamaya çalıştım.

    Önsöz
    1) Craigie Meydanı: Nabokov’un 1945’lerde yaşadığı bu yerde artık meydan yok. Yüksek binalar dikilmiş ve bloğun önünden Craigie Caddesi geçiyor.
    2) Harvard Üniversitesi Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi: Burası hala var. 1991-1992 yılında çalıştığım Uygulamalı Bilimler bölümünden Oxford Street tarafından ayrılıyor ve Müze web sitesinde (https://mcz.harvard.edu/...-research-collection) Nabokov’un lepidoptera (pulkanatlılar) üzerine çalışmalarına referans veriliyor.
    3) Camera Lucida : 19. yüzyilda kullanılan bir optik alet. Üç boyutlu nesnelerin temel özellikleri kağıda kolay aktarılmasını sağlayan bu aletin çalışmasını bu videoda görebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=-W_naqT2M7Y
    4) Bend Sinister : Yukarıda belirtildiği gibi armalarda tersten çizilen bir çizgiyi belirten terim.
    5) “sessizlik” ve “temizlik” birdirbir oynar: Orijinal metinde bu sözcükler silence ve science. Aynı etkiyi vermek zordu çeviride, en yakın sözcükler olarak bunları bulabildim.
    6) Malheur gölü: A.B.D.’nin Oregon eyaletinde 200 km2 yüzölçümü olan göl. Biraz zorlarsanız haritadaki şeklinin bir mürekkep lekesine ya da su birikintisine benzediğine ikna olabilirsiniz.
    7) Amir… Finosu… Amiral… Filosu… : Orijinal metinde the admiral lost his fleet cümlesini Krug’un the animal lost its feet olarak duyduğunu az sonra doğru söyleyiş yinelendiğinde anlıyoruz (Bkz. 4. Bölüm). Yine dilimize çevrilmesi oldukça güç bir kelime oyunuydu bu.
    8) Bernadette’in Şarkısı: Prag doğumlu Franz Werfel’in Nazilerden kaçarken bir süre kaldığı Lourdes’da (Fransa) Meryem Ana’nın kendisine göründüğüne inanılan ve 1933’te Katolik Kilisesi tarafindan azize ilan edilen Azize Bernadette’in hikayesini anlattığı romanı. Nazilerden kurtulup Amerika’ya yerleşirse bu hikayeyi yazmak için yemin etmiş ve 1941’de bunu gerçekleştirilmiş. Daha sonra filmi de çekilmiş ve 4 Oscar ödülü almış (https://www.imdb.com/...036377/?ref_=nv_sr_1).

    9) Rüzgar Gibi Geçti: Bu popüler filmin adı Nabokov’un belirtiği gibi Ernest Dowson’un "Non sum qualis eram bonae sub regno Cynarae” Latince başlıklı şiirinden alınmış:

    "I have forgot much, Cynara! gone with the wind,
    Flung roses, roses riotously with the throng”
    “Çoğunu unuttum Cynara, rüzgarla gitti,
    atılmış güller, güller kalabalıkla isyankar"

    Nabokov kitapta şiirin ikinci mısraındaki Flung roses sözcük dizisini bir kitap başlığı olarak kullanıyor.

    Bu arada şiirin başlığı Horace’tan alınmış. Türkçe’ye çevrildiğinin aksine bu terim aslında rüzgarla uçup gitti anlamına geliyor.

    2. Bölüm
    1) Uççuyor: Orijinal metinde uydurma bir kelime olan flukhtung kullanılıyor. Almanca’daki Fluchtung’a biraz benziyor ama tam değil.
    2) Simplizissimus: Burada Nabokov 1896-1967 yılları arasında yayınlanmış Alman mizah dergisi Simplicissimus'a gönderme yapıyor olabilir.
    3) Strekoza: Burada Nabokov 1875-1918 yıllarında yayınlanan Rus mizah dergisini kastediyor olmalı.

    3. Bölüm
    1) Feilün tef’ilesi: Nabokov anapaestic terimini kullanıyor. Batı şiirinde bu iki kısa, bir uzun heceden oluşan tef'ileyi gösteriyor, divan edebiyatindaki karşılığı ise feilün. Aruz vezninde en sık kullanılan kalıplardan biri failatün failatün failatün feilün. Örnek şiir:

    Ne Süleymân / ne Selîm’in / kuluyuz

    Hazret-i Rab / b-i rahîmin / kuluyuz
    - Esrar Dede
    2) Chardin’in ‘İskambilden Ev’ kopyası : Jean-Siméon Chardin ’in 1736 yılında yaptığı ünlü bir yağlıboya resim.
    3) alt şase parçasının döner kapağı şişmiş: Burada Dr. Alexander, bir sonraki cümlede sigarayla ilgili yapacağı gibi uydurma bir cümle kuruyor ve bunu bahane olarak kullanıyor.

    4. Bölüm

    1) Bouchéé : Fransızca’da “lokma” anlamına gelen bu sözcük burada bir tür kurabiye olarak kullanılıyor.

    2) Rokoko merdiven: Rokoko merdivenler aşırı süslemeli olabilir.

    3) Pauvres gosses: Fransızca’da gosses “çocuklar” anlamında kullanılır. Ama eğer Kanada Quebec’te bu sözcüğü kullanırsanız “hayalar” anlamına gelir. Sanirım Nabokov bu versiyonunu kastetmemiştir.
    4) Clio : Yunan mitolojisinde Zeus ve Mnemosyne’in sanat ve bilimi simgeleyen dokuz kızından - perilerden - biri. Tarihi simgeler.

    5. Bölüm

    1) Collier de chien: Tabii ki burada kastedilen boyna takılan tasmaya benzer bir mücevher.

    2) Teosofist: Teosofi takipçisi. Kelime anlamı olarak “Tanrıların Bilgisi” demektir. 1875 yılında New York’ta Rus göçmeni Helena Blavatsky tarafından kurulan bu hareket, Tibet’te bulunan Aşkın Ustalar’ın sırlarına vakıf olduğu kadim ve gizli güçlere inanırlar. Sembollerini yüzyıllar boyunca benzeri hareketlerin seçtiği sembollerden seçmiş (sağdaki şekil gibi), Amerika’ya Güney Asya dinlerinin girmesinde etkili olmuşlar, 1925’erden sonra etkilerini yitirip tarihe gömülmüşlerdir. Bu kısa faaliyet dönemine karşın bugün popüler kültürün kalıcı bir parçası olan karma, reenkarnasyon, çakra, Atlantis gibi kavramları Batı’da bugünkü popülerliğine ulaştırmada önemli bir rolleri olmuştur.
    3) Kumlu Ekmek İsyanı : Bu isimle bilinen bir isyan yok, ama araştırdığımızda New York’ta 1849’da (kitapla aynı yıl) Astor Meydanı İsyanı’nı gorüyoruz. İsyanın nedeni ise - burayı dikkatli okuyun - Amerikalı oyuncu Edwin Forrest ve İngiliz oyuncu William Charles Macready arasında hangisinin daha iyi bir Shakespeare oyuncusu olduğu iddiası üzerine çıkan tartışmanın sokağa taşınmasıydı. Tabii ki burada Amerikalıların İngiltere’den bağımsızlıklarını kazandıktan sonra İngilizlere karşı duymaya devam ettikleri negatif duygular ve yeni oluşmaya başlayan Amerikan eğlence sektörünün (tiyatro da buna dahil ediliyor) halen İngiliz aktörler tarafindan doldurulması önemli bir etken olarak çıkıyor. Nabokov’un Shakespeare merakı, bu isyanı Orta Avrupa’daki bu esrarengiz ülkeye taşımış olabilir.
    4) Kraliyet Şairi : İngilizce adı Poet Laurate olan bu kadro Başbakanın önerisi üzerine İngiliz hükümdarı tarafından atama yapılan onursal bir kadrodur ve kesin bir görev verilmemesine rağmen belirli önemli olaylarda şiir yazması beklenir. 1616’da (Shakespeare’in ölüm yılı) Ben Johnson’a bir tür emeklilik maaşı bağlanmasıyla buna benzer bir girişim olmuş ama ilk Kraliyet Şairi 1668 yılında 2. Charles’ın atadığı John Dryden. Atama ömür boyu yapılıyor ama ilk şair Dryden protestan hükümdarlar döneminde Katolikliğini bırakmayı kabul etmediği için bu görevden alınmış. Shakespeare’in bu göreve atanan hangi şairlere tepeden bakıp bilineceği bilinmez ama şu anki Kraliyet Şairi 2009’da atanan Carol Ann Duffy (Bu son atamada bir kaç kuş birden vurmuş Kraliçe Elizabeth, bu göreve atanan ilk kadın, ilk İskoç ve ilk LGBT birey!).

    7. Bölüm

    1) Gravürler: Nabokov bu bölümde Shakespeare’in kimliği üzerine kurulan komplo teorileriyle dalga geçiyor. Burada referans verdiği gravürler, Shakespeare’in eserlerini aslında filozof ve bilimsel devrimin ilk öncülerinden biri olan Framcis Bacon’ın yazdığını iddia eden komplo teorisyenlerinin öne sürdüğü kanıtlardan birini oluşturuyor. Gustavus Selenus’un 17. yüzyılda yazdığı bir kritoloji eserinin kapağındaki gravürler Nabokov’un burada bahsettiği sözde kanıtlar.

    2) Wateley: Shakespeare’le ilgili bir evlilik dokümanında ismi geçtiği için Shakespeare’in evlendiği bazılarınca varsayılan Anne Whateley. Ancak bazı araştırmacılara göre böyle biri yok ve belgeye yanlış is yazılmış, bazılarına göre Skahespeare Anne Hathaway ile evlenmeden önce bir süre Anne Whateley ile evlenmeyi düşünmüş, bazılarına göre de Anne Hathaway hamile kalınca onunla mecburen evlenmiş. Gerçeği bilmiyoruz tabii ki...
    3) Lamord: Hamlet 4. Perde, 7. sahnede adı geçen bir Norman. Sahnede gözükmez.
    4) Undine: Mitolojik bir su perisi türü.
    5) Cottonwood Kanyonu: A.B.D.’nin Utah eyaletinde bir kanyon.


    11. Bölüm

    1) Faber 2 3/8: Bir tür kurşun kalem.
    2) Gainsborough’nun ‘Mavi Çocuk’ tablosu : Thomas Gainborough 18. yüzyılda yaşamış bir İngiliz ressam.
    3) Aldobrandini Düğünü : Antik Roma’da yapılmış, 1600’lerde keşfedilmiş bir fresk. Vatikan müzesinde sergileniyor. Resmi yanda.


    12. Bölüm

    1) Orinyasiyen: Orijinali Aurignacien. 37000 ile 33000 yıl öncesinde, Paleolitik dönemin içinde Avrasya coğrafyasında yaşayan ve bölgedeki ilk modern insanlar olarak düşünülen uygarlığa ait.
    2) Altamira: 1860’larda Avrupa’da ilk kez tarihöncesi mağara resimlerinin keşfedildiği İspanya mağarası.

    3) Bayan Storie: Nabokov burada 19. yüzyilda geçen gerçek bir olaya değiniyor. Bayan Storie rüyasında kardeşinin kaza geçirdiğini görür ve hemen arkasından kardeşi bir demiryolunun kenarında kaza geçirip ölür. Viktorya döneminde telepati ve benzeri doğaüstü güçlere inanışın oldukça arttığı bir dönemde Bayan Storie’nin rüyası kitaplara konu olmuştur.
    4) Rhind papirüsü: 19. yüzyılda İskoç antika uzmanı Alexander Henry Rhind tarafından - büyük ihtimalle yasadışı bir kazı sonucunda - bulunmuş ve kadim Mısır’ın matematiksel bilgilerini gösteren bir papirüs.

    5) Truganini: Son safkan Tasmanyalı olduğuna inanılan ve 1876 (evet Nabokov yanılmış) yılında ölmüş olan bir kadın. Kruganini’ye gelince, öyle biri yok, Nabokov karşıtlık olsun diye icat etmiş bu ismi.
    6) De Sitter: Nabokov’a göre “Çalışmak zorunda olmayan” de Sitter, 20. yüzyıl başında evrenin genişlediğini Einstein’dan önce - onun görecelik kuramını kullanarak - gösteren ve daha sonra bir model kurarak evrenin boyutlarını hesaplayan Hollandalı astronom ve Leiden gözlemevi müdürü.

    7) Cruquius: 17. yüzyılda yaşayan Flaman akademisyen Jacques de Crucque’un Latinleştirlmiş adı. Ünlü Romalı şair Horace’ın eserlerinin dört kopya Mont Blandin manastırında keşfederek bu kopyalarda adı bilinmeyen bir yorumcunun notlarını da derlemiş, sonra bu dört kopya manastır yangınında yok olunca elde yalnızca Cruquius’un derlemesi kalmıştır.
    8) Ivar Aasen: 19. yüzyılda yaşamış Norveçli dilbilimci. Şiveleri kullanarak iki resmi Norveççe dilinden biri olan Nynorsk’u (yeni Norveççe) oluşturmuştur.
    9) Psalmanazar: George Psalmanazar. 18. yüzyılda Formoza’dan (bugünkü Tayvan) Avrupa’yı ziyaret eden ilk kişi olduğunu öne süren bir Fransız. Uzun süre bu bilgiyle İngiltere’de epeyce insanı kandıran Psalmanazar’ın ahteciliği sonradan ortaya çıkmıştır. Formoza ile ilgili - sonradan tümüyle uydurma olduğu anlaşılan - bir kitap da yazarak İnka ve Aztek’lerle ilgili duyup hikayesine kattığı egzotik yalanlarla ilgi üretmeye çalışmıştır.

    10) Shchekotiki: Nabokov bu kelimeyi daha sonra yazdığı Ada’da da kullanacaktır. Bir şeyi hatırlamaya ya da çalıştığınızda, ya da tam anladığınızda hissettiğiniz gıdıklanmaya benzer duygu, olarak tarif ediliyor çeşitli popüler sözlüklerde.
    11) Baron Münchausen’in kafa kesilen at hikayesi: Baron Münchhausen 18. yüzyılda yaşayan gerçek bir kişidir. Rus-Turk Savaşı’nda savaştıktan sonra emekli olduğunda çeşitli abartılı savaş hikayeleriyle atrafındakilerin ilgisini çekmiş, 1785’te alman yazarı Rudolf Erich Raspe onun hakkında kurgusal - ve abartılı - hikayelerin olduğu bir kitap çıkarmıştır. Abartıları bizim Evliya Çelebi’nin seyahatnamelerindekiler ayarındadır.
    Bu arada Nabokov bu bölümde atın kafasının kesilmesinden bahsederken normalde kullanması beklenen “decapitation” yerine “decorpitation” kelimesini kullanıyor. Kimileri bu kelimenin kafanın saklandığı durumlarda daha doğru bir kullanım olacağını önermişler. Yani vücut (corps) kafadan ayrılıyor.

    13. Bölüm

    1) Lacedaemon: Laconia’nın (Yunanistan’ın güneydoğusunda ve antik Sparta’nın başkenti olduğu bir bölge) mitolojik kralı. Sparta Kralı Amyclas ve Argos Kraliçesi Eurydice’nin babasıydı.
    2) Salkım Söğüt Heraklitus: Heraklitus’a felsefesinin özelliklerinden dolayı Salkım Söğüt (Weeping WIllow) dendiğini biliyoruz. Burada Nabokov buna gönderme yapıyor.
    3) Duman Parmenides: Parmenides’e göre gerçeklik bir duman kümesi gibidir, yani aslında çabucak yok olabilir ve duyularımızla gizlenemez. Nabokov bu yaklaşıma referans veriyor olsa gerek.
    4) Pisagor : Aynı bölümde bir de Pisagor’un adı geçiyor. Öğretileri hakkında çok ayrintı bilinmiyor, daha çok Pisagor’cu başka filozofların düşüncelerini Aristo’dan öğrenebiliyoruz ama bilinen bir düşüncesi ruhun ölümsüzlüğüne ve ölümden sonra başka bir bedene geçtiğine inanması.
  • Hazret-i Meryem, Kur'ân'ı Kerim'de 34 kez nâmı geçen, iffeti, ibâdete düşkünlüğü ve Allah yoluna adanmışlığı ile medhedilen nümûne-i imtisal bir hanımdır.
  • Yeniden Selamun Aleyküm,

    Anlatmadan geçmek istemedim, öyle içime doğdu onu da anlatmazsam olmaz dedim, zaten hayatıyla alakalı kitapları çok defa okudum , ikişer, üçer defa hemde, ancak çok araştırıp en ince ayrıntılarını öğrenmek istedim, kimin mi? Yeryüzünün en hâyırlı kadını olan, (خديجة) Hz. Haticetül Kübra anneciğimizi. Milâdî 556 yılında Mekke’de doğduğu anlaşılmaktadır. Soyu dedelerinden Kusay’da Resûl-i Ekrem’in soyu ile birleşir.

    Biliyorsunuz Hazret-i Hatice, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in (sav) ilk eşidir. Aralarında onbeş yaş fark bulunmakla birlikte, Efendimiz onu hep özlemiş, “Hıristiyan kadınların en hayırlısı İmrân’ın kızı Meryem, Müslüman kadınların en hayırlısı ise, Hüveylid’in kızı Hatice’dir”, ya da “Dünya ve âhirette değerli dört kadın vardır: İmran’ın kızı Meryem, Firavun’un karısı Asiye, Hüveylid’in kızı Hatice ve Muhammed’in kızı Fâtıma” şeklinde hadislerle ilk eşini övmüş, ölümünden sonra bile akrabalarıyla yakından ilgilenmiş, hatta bu yüzden Hz. Ayşe, Hz. Hatice’yi kıskanmıştır. Öte yandan Hz. Hatice, “kişilik” olarak, bana çok ilginç gelen bir “kadın”dır. Tabii bunun çeşitli sebepleri var:
    1. Efendimiz’in peygamber olduğuna inanan ilk insan olması. (Bazı din âlimleri, “ilk Müslüman” olma şerefini bir kadına vermeyi kabullenememiş gibi, Hz. Hatice’nin “ilk kadın Müslüman” olduğundan söz ederler; halbuki, Efendimiz’e, Hz. Hatice’den önce iman eden kimse yoktur, dolayısıyla Hz. Hatice erkekler ve kadınlar arasında ilk Müslümandır)
    2. Kocasıyla aralarındaki yaş farkını kadın duyarlılığıyla telafi edip hissettirmemesi.
    3. Peygamber olduğunu söylediğinde kocasını yadırgamayacak, yargılamayacak, düşünmeye bile gerek görmeyecek kadar yakından gözlemlemiş, bir anlamda hayat arkadaşını derinlemesine okumuş olması.
    4. Efendimiz’e babalığı tattıran ilk kadın olması. (İkisi erkek, dördü kız olmak üzere altı çocukları oldu. Sırasıyla, Kaasım, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah)
    5. Eşine her şart altında çok güvenmesi.
    6. Efendimiz’e tüm varlığıyla âşık olması.
    7. Yıllarca çalışarak kazandığı servetin her kuruşunu, İslâm’ın geleceği için harcaması.
    Efendimiz’e o kadar âşıktı ki, yörede geçerli adetlere meydan okuma pahasına sevdiği erkeği istemiş, O’na evlenme teklifinde bulunmuştu. Kadının önemsenmediği, hatta kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bir dünyada, hem de evlilik gibi kuralları son derece belirgin bir konuda şartları zorlamak, toplumun hışmına uğramaya sebepti. Bu yüzden, Hz. Hatice Validemiz’in bu tavrı, erkek egemen dünyanın geleneklerine derin ve anlamlı bir meydan okuyuştu. Hz. Hatice bunu göze alabildi: Bu bakımdan, sadece Müslümanlığıyla değil, meydan okuyan kadınlığıyla da kadınlar dünyasında bir “ilk”tir.

    Efendimiz’e öyle âşıktır ki, deve kervanıyla ticari seferlere çıktığı sıcak günlerde, “O şimdi güneş altında yanıyor” düşüncesiyle evinin damına çıkmakta, güneş altında akşama kadar oturmaktadır.
    Tâ ki, onun yaşadıklarını yaşasın. Onun çektiklerini çeksin.
    Meziyetlerinden dolayı İslâm Tarihi ona “Kübra” lâkabını verdi, “Hatice’tül Kübra” (Büyük Hatice) olarak andı.
    Ve meziyetlerinden dolayı, 39-40 yaşlarında, başından iki evlilik geçmiş bir kadın olmasına rağmen, o tarihte 25’ini süren Son Peygamber’e eş olmayı hak etti.
    Efendimiz, aldığı vahyin etkisinden titreye titreye girdiği yatakta, “Ey bürünüp sarınan, kalk ve uyar!” emrini Allah’tan alır almaz, ilk uyarısını ona yaptı: “Ben peygamberim, peygamberliğime iman et!”
    Hatice Ana’mız, hiç tereddüt etmeden, düşünmek için zaman istemeden iman etti.

    Her insan için, eşinin desteği kuşkusuz önemlidir, ama Âlişan Efendimiz için, o an, eşinin desteği her şeyden daha önemliydi. Çünkü Hz. Âlişan Efendimiz öksüz ve yetimdi. Önce babasını, sonra annesini kaybetmiş, bir anlamda yapayalnız kalmıştı. Hatice Ana’mızla evlenince, bütün sevgisini ve ilgisini ona verdi, yüreğinde oluşan sevda boşluklarını onunla doldurdu. Bu yüzden onun tarafından onaylanmak çok mühimdi. Omuzlarına binen ağır sorumluluğu taşıma gücü ve cesareti veriyordu.
    Cebrail’den namaz kılmayı öğrenir öğrenmez de, yine ona koştu. Namazı ilk ona öğretti. İlk kez ona imam oldu ve ilk cemaatle namazı onunla kıldı.

    Bir gün Cebrail, Peygamber Efendimiz’e gelerek, “Hatice’ye Allah’ın selamlarını söyle ve onu Cennet’te inciden yapılmış bir sarayla müjdele” dedi. Resul-i Ekrem, “Ya Hatice, bu Cebrail’dir, sana Allah’tan selam getirdi” deyince, Hz. Hatice, Allah’ın selamını büyük bir memnuniyetle aldı. Bu hadise Hz. Hatice’nin Allah katındaki değerinin çok güzel bir göstergesi ve Cennet’le müjdelenmesinin de delilidir.

    Hatice annemiz müşriklerin zulmü karşısında Efendimiz'i hiç yalnız bırakmadı.
    Adeta bir kadının zor günlerde eşinin yanında nasıl durması gerektiğini gelecek zamanların hafızasına kazıyordu. Efendimizin güzel ahlâkını fark edip onu nasıl aşkla sevdiyse, vefatına kadar aynı şekilde üzerine titredi. İlk müslümanlar boykota maruz kaldıklarında, işte o Hatice boykot vadisinin kanatsız meleği oluverdi. Varını yoğunu eski ve yamalı elbiseler içinde boykota maruz kalmış müminlere harcıyordu. Hatta Hz. Fatıma'ya hazırladığı çeyizi bile, bu açlık günlerinde müminlere bağışladı. Boykotun son günlerinde açlıktan benzi sararmış ve yamalarla kendisini ancak örten bir elbiseyle efendimizin huzuruna çıktığında efendimiz gözyaşlarını tutamamıştı..

    Efendimiz, onunla yirmi beş yıl süren mutlu bir evlilik yaşadı. O kadar sevdi ki, kendisinden on beş sene kadar büyük olmasına ve Araplar arasında çok eşlilik geleneği bulunmasına rağmen, sağlığında başka kadın almadı.
    Hz. Hatice annemiz nübüvvetin onuncu yılında, Ramazan ayında vefât etti (Milâdi 10 Şubat 620). Mezarı Mekke’deki Hacun Kabristanı’ndadır.
  • Dua-yı kavlî-i ihtiyarînin makbuliyeti, iki cihetledir. Ya aynı matlubu ile makbul olur veyahud daha evlâsı verilir.

    Meselâ: Birisi kendine bir erkek evlâd ister. Cenab-ı Hak, Hazret-i Meryem gibi bir kız evlâdını veriyor. "Duası kabul olunmadı" denilmez. "Daha evlâ bir surette kabul edildi" denilir. Hem bazan kendi dünyasının saadeti için dua eder. Duası âhiret için kabul olunur. "Duası reddedildi" denilmez, belki "Daha enfa' bir surette kabul edildi" denilir. Ve hâkeza...

    Madem Cenab-ı Hak Hakîm'dir; biz ondan isteriz, o da bize cevab verir. Fakat hikmetine göre bizimle muamele eder. Hasta, tabibin hikmetini ittiham etmemeli. Hasta bal ister; tabib-i hâzık, sıtması için sulfato verir. "Tabib beni dinlemedi" denilmez. Belki âh ü fîzârını dinledi, işitti, cevab da verdi; maksudun iyisini yerine getirdi.
    Mektubat - 301
  • Kur'an-ı Kerim'e ismi zikredilen tek hanım odur. İsmi Kur'an-ı Kerim'in 34 yerinde geçmektedir.
  • Bir hak dostunun dediği gibi:

    "Neye yaklaşsam uzaklık ve kırgınlık...Anladım ki yok Allah'tan başkasına yakınlık."
  • Ailemiz bizi bir top kumaşa, lüks evlere, pahalı arabalara, şâşalı bir hayata adamışlar. Yetmedi diplomalara, kariyerlere adadılar. Bedenlerimiz tıka basa doyarken hiç huzur bulamadık. Ruhumuz aç ve perişan hâldeyken bir çöp misali savrulurken dünya rüzgarında, ömür takvimimizin yaprakları birer birer sararıp düştü toprağa.