• 368 syf.
    ·9 günde·Beğendi·7/10
    -MEÇHUL DELİKANLI İNCELEME-

    "Yıllar , yıllar önce genç bir delikanlı gelmiş İstanbul'a Kastamonu'dan.Hayat bu ya , yetim bir delikanlıymış gelen.Ailesiyle birlikte, annesi, kız kardeşleriyle birlikte, yaşam mücadelesinin geri sayfalarını burada doldurmak üzere, güzel bir insanın vesilesiyle düşmüşler yollara...

    Ne yazık ki hayat, bu güzel aileyi bölmek zorunda kalmış.Geçim zorluğu nedeniyle, okuma hakkını kız kardeşlerine bırakıp sesiz sedasız evden ayrılmış bir gün bu genç.

    Sokaklar meskeniymiş artık O gencin.Sokaklar kaderiymiş.İstanbul, ilmek ilmek örüyormuş kader örgüsünün ağlarını. Bazen öyle zorluklar çıkıyormuş ki karşına... Ama güçlüymüş hayata karşı umutsuzluğa karşı sevgisizliğe karşı. İşte o yıllarda tanımış , yıllar yılı can dostları olacak o iki güzel insanla.Ali ve Orhan..

    Hayat zormuş,hayat kimsesizler için cehennemmiş..
    Kağıt toplamaya başlamış O genç .Sokaklardan kağıt, karton, teneke kutu, işe yarayan her şeyi toplayıp ekmeğini çıkarmaya çalışıyomuş.O artık bir kağıt toplayıcısıymış.Üstü başı bazen pis ama yüreği tertemiz olan ...Bir de arabası varmış .Yani , Mahiri:)

    Bir gün, sokakları arşınlarken arabasıyla bir kız çıkmış apartmandan.Okula gitmekteymiş kız.Görür görmez vurulmuş, yüreği sımsıcak olmuş.Ama gösteremezmiş kendisini utanmış garibanlığından Yüreği güzel adam. Gizliden gizliye şuursuzca sevmiş hep .

    Aşkını , hasretini, sevdadını kaleme kağıda dökmeye başlamış böylelikle. Kendisini hiç bilemeyeceği düşündüğü sevdasını herkes bilsin diye Yüreğinden düşen her şiirini, kağıtlara yazıp, ağaçlara raptiyelemiş.Altına da mahlasını yazmış,.Meçhul Delikanlı.... Günlerce, haftalarca böyle sürmüş. Tabi ki şiirleri gören biri haber yapana kadar ...

    Sonrasında ne mi olmuş?Bu Meçhul Delikanlı meşhur delikanlı oluvermiş:)

    Okurken içimin sımsıcak oldugu şiirlerinin her zaman yüreğimi alaşağı ettiği bu kitap bana umudun , duanın, şükrün, aşkın dostluğun önemini sağladı.. He unutmadan en sevdiğim şiiride Osmanımın;
    "Gayrı yok bu yüreğin dayanası,
    Bu ateşte gel birazda sen yan.."
  • 126 syf.
    Merhaba sevgili 1000k kullanıcıları :)

    ---SPOİLER İÇERİR----

    Daha önceki incelemelerimden belki fark edenler olmuştur; normalde bir kitabı okumadan önce onun hakkında araştırmalar yapar ve o şekilde okumaya karar veririm. Bu sefer öyle olmadı. 1000k'da çok sık rastladığım bir kitaptı. Bir dönem sanki 3 kişiden 1'i bu kitabı okuyordu. Belki de bana öyle denk geliyordu. Açıkçası merak ettim ama almadım ya da herhangi bir araştırmaya girmedim. Ara sıra incelemelere denk geliyordum o kadar. Kitaptan bir arkadaşıma bahsettim ve sağolsun kendisi almış. Önce kendi okudu ve sonra bana gönderdi. Bu kitabı okumama vesile olduğu için kendisine çok teşekkür ederim. İnceleme yazısı yazmak konusunda kararsız kaldım aslında. Sanırım biraz üzgünüm biraz da kızgın olduğum için tutamadım kendimi ve başladım yazmaya. Kitabı bitirince kitap hakkında araştırmalar yaptım. Hem yararlandığım o bilgilerle hem de bende yaratmış olduğu etkilerle bakalım nasıl bir inceleme ortaya çıkacak? :)

    Öncelikle herkesin bu kitabı araştırdığında görebileceği bir bilgiden bahsetmek istiyorum.
    Bu roman 1774 yılında ünlü yazar Goethe tarafından iki haftada yazılmış ve mektuplardan oluşmuştur. Aslında mektup türü şeklinde de geçiyor ama asıl olan şey mektuplarla oluşturulmuş bir roman. Ve yazarımızın ilk romanıdır. Roman, mektuplar şeklinde yazıldığı için insanda bir gerçekçilik hissi uyandırır. Ve bunu okuduğunuzda gözünüzde ya da kafanızda canlanmasıyla da hissediyorsunuz. Büyük yazar bu küçücük romanı bitirdiğinde henüz 25 yaşlarındayken roman yayımlandıktan sonra büyük bir ilgiyle karşılanmış ve üstelik kısa sürede bütün Avrupa'da ün kazandırmıştır. Avrupa’da pek çok intihar vakası yaşanmış olması romanın etkisini göstermesi bakımından oldukça çarpıcıdır. Şahsen ben hala günümüzde de bu tür kurguların yaşanması açısından birçok kişinin hayatını etkilediğini düşünüyorum. Ayrıca o günlerde romanın popülerliği bağlamında gençler aynı Werther (romanın ana kahramanı) gibi giyinmiş ve duygulu bir şekilde sevdiklerine aşklarını ilan etmişlerdir. Goethe’nin bu Werther karakterini oluştururken esin kaynağı; aynı yıllarda yaşamış ve intihar etmiş olan arkadaşı Karl Wilhelm olmuştur. (ki zaten romanda Werther'in yazmış olduğu mektupların çoğu Wilhelm'edir.) Roman daha sonra tiyatro eseri ve opera olarak bir drama şeklinde oynanmış ve daha pek çok başarılar yakalamıştır.

    Ve şimdi gelelim kitabımızın içeriğine...

    Roman, romanın ana kahramanı olan Werther'in Lotte'ye olan aşkını anlatmaktadır. Mektuplarda kendi duyguları ile ahlaki yapısı çatıştığını çok sık görmekteyiz. Ki en son aldığı kararda bunun üzerine olmuştur. Bu yüzden romanın aşk ve ahlak çatışması üzerine kurulmuştur diyebiliriz. Bu romanda Goethe’nin yaşamından parçalar ve kesitler vardır. Kendisi de aynı şekilde Charlotte isimli bir bayana âşık olmuştur.
    Ne var ki bu hissettiği duygular aslında karşılıklı olmasına rağmen Lotte, Werther'e bir karşılık göstermeyip nişanlısıyla evlendiğini daha sonra da Werther ile arasına mesafe açmak istediğini mektuplardan görüyoruz. Aşk ve dostluk kavramının ne kadar ince bir çizgide olduğunu da görüyoruz böylelikle. Daha sonrasında Werther'in durumu ise oldukça trajik. Detaylara çok girmeden kitabın bitişi hakkında biraz söz edeceğim. Belki de sitem etmek istiyorum.

    Açıkçası Lotte'ye ben biraz kızdım. Yani engelleyebilirdi bu durumu (tabii onunla olarak değil ama sözle yapabilirdi). Çünkü ona değer veriyordu ve Lotte bunu çok iyi biliyordu bence. Werther'in ise seçtiği yola her ne kadar kızsam da ölümünde nefes alması beyni dışarıda da olsa nabzı atıyor olması, hareketsiz kalsa da oradaki telaşın farkında olmasını düşündüm bir an ve bu gerçekten benim için üzücüydü. He bir de cenazelerin genellikle akşam yapılması ve intihar olduğu için tek bir din adamı bile cenazelerde yer almayıp tabutu da zanaatkarların taşıması buruk bir acı bıraktı içimde. Kendini bu şekilde yok etmeyebilirdi. Keşke arkadaşının dediği gibi onların yanına gitseydi... Ne bileyim sonu intihar olmamalıydı işte... Gerçekten etkileyici bir romandı.

    ALINTI: Herkes hayatının bir döneminde bu aşk hastalığına tutulur, insan elde edemediği ya da kavuşamadığı aşkların tutsağıdır. Bu roman böylesine özel bir durumun en başarılı bir şekilde işlendiği ümitsiz aşkı anlatır. Ve biliyoruz ki yaratılan her aşk ümitsizdir.

    Okumanızı tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim ')
  • Kızcağız 16-17 yaşındayken evlenmiş. Çocukları var, eşiyle mutlu. Bir gün kapıya polis/jandarma dayanıyor. Eşi de babası da çocuk hakkında nitelikli cinsel istismarından tutuklanıyor. Birine 8 yıl 4 ay diğerine 3 yıl 8 ay ceza veriliyor.

    Kızcağız, "Beni kimse istismar etmedi, ben kendi isteğimle (hatta kimileri kocama kaçtım) evlendim." diyor.

    Devlet diyor ki "Hayır", seni istismar ettiler.

    Kızcağız diyor ki, "Yahu kocam da babam da hapse girdi, çocuklarla ortada kaldık. Bakanımız, gözetenimiz yok! Kendi rızamla evlendim!"

    Çok adaletli hukuk sistemimiz "Hayır, seni istismar ettiler!" diyor.

    Anlayan, akıl sır erdiren varsa beri gelsin! Çığlıklar âfâkı sardı, yetkililerden "çıt" yok tabiri caizse.

    Yahu bu nasıl bir adalet, hukuk, ceza, müeyyide anlayışıdır? Ellerinde nikah cüzdanları var, Devlet diyor ki "Evet o cüzdanı ben verdim, sizi içeri de ben attım! Var mı itirazınız?!"

    Daha acısı şu: Fiilen aynı durumu gayrimeşru yoldan yaşayanlara hiçbir müeyyide yok. Tabi canım... Diyelim ki (herkesten özür dileyerek) genç kız nikahsız birliktelikle hamile kaldı ve kendi rızamla yaptım, yaşadım dedi. Babasına yahut gayrimeşru durumlar yaşadığı erkeğe ceza veriliyor mu? Tabii ki hayır.

    18 yaşın altında olduğu cümle alemce bilinen sözüm ona yeni yetme "sanatçı" kızlar babaları yaşındaki adamlarla yatlarda, sahillerde rezilliğin kitabını yazarken kimse onlara bir şey diyor mu? Elbette ki hayır.

    Yazık günahtır şu evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış kızlara reva görülen muamele. Böyle bir şeyi aklı başında hiç kimse kabul edemez. Nikahlı yuva kurmanın karşılığı cezaevi, nikahsız kepazeliklere hatta cinsel sapkınlıklara (lgbt derneklerini meşrulaştırarak) alkış öyle mi?!

    Tek cümleyle: Yazıklar olsun.

    He he Müslüman ülkeyiz...

    (Yunus Emre Gördük-14/01/2020)
  • 256 syf.
    ·34 günde·Beğendi·7/10
    What unfolds in these pages is the tragedy of an atheist who loves a believer, a son who cannot love his parents , a young man with no clear way forward. Into this story , Böll will weave a deeply satirical portrait of postwar Germany , painting it as a nation populated by ex-Nazis who have struck it rich through false contribution , a hapless Catholic Church beholden to a morality dearly out of step with the times , and. those lost youths like Hans who by their choice or not have remained beyond the reach of Germany's postwar prosperity.

    Böll wrote this book in the early 1960s in full awareness of Germany's desperate struggle to sort out its postwar identity

    To cut this long story short , The clown is a. book you can love or dislike according to your expectations and your perspective .To me,It is was a book I didn't like much bcuz the protagonist was stuck with a woman and made his like to be kind of abyss.We always say there is a way to stand on your feet and look beyond the clouds to motivate yourself but this character made me get nuts and freak out :)The only nice thing is that he goes beyond his own dream rather than the career prepared and dictated by his own parents ...

    Kitap inançsız aynı zamanda anne babasını hiç sevmeyen bir genç olan Hans'in inançlı bir kız olan Marieye aşık olması bir kaç yıl birlikte yaşaması ve sonrasında ise Marienin Katolik birine kacmasi ve onunla evlenmesi sonucu Hans'in yaşadığı trajediyi ve travmayı anlatmaktadır. Hans Marienin gidişinden öyle bir etkilenmiştir ki kitabından ilk sayfasından son sayfasına kadar Hansin yaşadığı trajedi ve saplantısı dile getirilmektedir . tabi bu saplantı asil bir aileden gelen ama palyaço olmak adına ailesine yüz çeviren Hans'in is hayatına da etki etmiş ve kişiyi sefalet içinde yaşamaya itmiştir. Zaman zaman hansin çevresinden sürekli para istemeye de itmiştir. İkinci dünya savaşı sonrasını anlatması hasebiyle o dönemin bir portresi de sayılmaktadır .
  • 344 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    " Kitaplıklar aklın tedavi yerleridir. " demiş üstat. Ne kadar da doğru. Her kitap yeni bi dünya. Bu kitabın öyle övülcek bi yanı yok çünkü normal düzeyde. Çerez niyetine okunabilecek bi kitap. 3-4 saatte okunabilir. He kitap güldürdü mü evet Duru'nun odunlukları, Efe'nin Duru'yu koruma çabaları ve Levent'in Duygu'ya olan aşkı. Eğlenceli bi kitaptı sonuçta.

    #OKUDUMBİTTİ
    #ALINTI

    Her insanın pes ettiği bir dönem vardır hayatında. Tamam dersin, burası son durak, bitti artık. Savaşacak gücün kalmaz, bitsin istersin sen de. Ama sonra biri girer hayatına ansızın. Senin yerine savaşır zorluklarla, bitmesine asla izin vermez. Çekip alır son durak olduğunu düşündüğün yerden, en başa götürür seni; yeni, temiz bir sayfaya. İşte Levent, o karanlıktayken geldi ve umut ışığıyla aydınlattı onu. Asla pes etmedi, Duru'yu sevmekten hiç vazgeçmedi. Karanlıkta kalmaktan korkmayın, üzülmeyin her şey bitti diye. Belki de bir yerlerde ışığınız sizi aydınlatmak için karanlığa düşmenizi bekliyordur.
  • Kolların boynuma kement,
    He canım , kötüye inat...
  • Sanki bülbül sesi döndürdü yelkovanları,
    Sanki bizdik açtıran erguvanları .
    Öyle hülyadaydı adımlarımız
    İmkansız saadete gider gibi.
    Beyaz hürriyetler gibi
    Bulutlar açıldı üstümüzde kanat;
    Ve çın çın öterdi arkamızda
    Aksisedası gibi düşüncemizin
    Hala bülbül sesinden Mihrabat!