• Balıkesir Kongresi yapılmış, Celal bayar Akhisar cephesinde alay komutanlığına getirilmişti. 25 Aralık 1919’da yapılan seçimlerde ise Saruhan’dan milletvekili seçilmişti. İstanbul’un işgal edilmesiyle Bursa üzerinden Ankara’ya gitmek için harekete geçiyordu. Ancak Atatürk Anzavur kuvvetlerinin Bursa’ya hareket ettiğini haber almış, Bursa’da kalarak Kuvay-i Milliye örgütü ile iş birliği yapmasını istemişti. Bayar, ilk TBMM açılışında bulunamamış, Ankara’ya 8 Mayıs 1920 günü gelebilmişti. 1922
    sonbaharında ise Lozan Barış Konferansına giden heyette danışmandı. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra girdiği TBMM’deki görevlerini de aynı kararlılıkla sürdürmüş ve İsmet İnönü’nün başbakanlıktan ayrılması (20 Eylül 1937) üzerine görevi vekaleten, 25 Ekim’de de asaleten üstlenmişti. Atatürk’ün vefatının ardından İsmet İnönü Cumhurbaşkanı olmuş, Bayar’ı da
    hükümeti kurmakla görevlendirmişti. 14 Mayıs 1950 Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü Cumhurbaşkanı olduğu tarihtir. 1960 darbesi ise birçok devlet adamı gibi onun için bir dönüm noktası olmuş, Yassıada’da yargılanmış, aldığı idam cezası ömür boyu hapis cezasına çevrilmişti. İlk idam kararını verildiği tarih 15 Eylül 1961’di. 10.15’te hücumbot ile götürüldüğü İmralı’daki hücresini şöyle tarif edecekti. “Bizi harap, perişan bir halde tahta merdivenlerden yukarı çıkardılar. Birkaç adım sonra açtıkları
    kapıdan karanlık odaya adeta ittiler. Oda zifiri karanlıktı. Üstüme kapıyı kapattılar. Kapıda tabak sığacak kadar bir delik vardı. Ayağım yerde bir cisme çarptı. Bunun ot bir minder olduğunu anladım. Üzerinde en ince cinsinden kilime, battaniyeye benzer bir örtü vardı. Ellerim arkadan kelepçeli olduğu için rahat
    edemiyordum. Çömelerek sırtımı duvara dayadığımda dizlerim bükülü olduğu halde ayaklarım karşıki duvara değdi. Bu suretle hücrenin genişliği hakkında bilgi vermiş oldum. Biraz sonra da tavanda bir cep feneri kuvvetinde ışık yandı. Tavanda hava alabilmek için bir yarık gördüm. Kendi kendime: ’İnsan iradesine hakim olursa ve mantığı ile hareket ederse pekâlâ burada yaşayabilir.’ Diye telkinde bulundum ve yaşamaya devam azmini sağladım.”
    Bayar’ın daha sonra idam cezası kaldırılacak ve 350 kişi ile birlikte 23 Eylül sabahı Kayseri Cezaevi’ne nakledilecekti. Başı hep dik olmuş, arkadaşlarından ayrı muamele gösterilmesini reddetmişti.
    Ama yorgundu. Sağlık durumu bozulmuş, 22 Mart 1963’te geçici olarak tahliyesine karar verilmişti. Ardından karar geri alınıyor, Ankara Hastanesi’nde gözetim altında tedavisine devam ediliyordu. 6 ay süren tedavisinin ardından yeniden Kayseri Cezaevine gönderilmişti. Bu günler, eşi Reşide Hanımı
    kaybetmesinin birinci yılıydı. Ve Celal Bayar, günlüğüne yazdığı en duygusal satırları ikinci kez götürüldüğü Kayseri Cezaevinde kaleme alacaktı:

    “23 Aralık 1963 Pazartesi,
    23 Aralık gününü 24’e bağlayan gecede sevgili eşim ve iyi kalpli bir Türk anası olan Reşide Bayar şimendiferle beni görmeye gelirken bir yıl önce bu tarihte hakkın rahmetine kavuşmuştu.
    Bu gece aynı zamanda Peygamber’imizin miracına rastladığı için mukaddes sayılan dini günlerimizden biridir. Rahmetli şimendiferde Kuran okurken ve bu günü takdis ederken ruhunu teslim etmiştir. Asıl ölümüne sebep olan hastalığın ne olduğunu, defnine izin veren doktorların raporlarını hâlâ görmediğim için bilmiyorum. Fakat hususi doktorumuz General Recai Ergüder’in bana söylediğine göre yol yorgunluğuna ve heyecana mukavemet edememiş, kalbine bağlı damarlar vazifelerini yapamadıkları için ölüm hadisesi vukua gelmiştir. Dinine, milletine, vatanına çok bağlı tam manası ile faziletli bir eş, bir
    anne idi. Karşısında kim olursa olsun bildiğini söylemekten ve herkese karşı hakşinas olmaktan çekinmezdi. Bütün siyasi hayatımın meşakkatlerine şikâyet etmeden katlanmış, bana manevi bir destek olmuştu. Bugün de hatırasını gözyaşlarımla taziz ettim. Allah rahmet eylesin.”

    Oysa cezaevinde günlük tutmaya başladığında böyle satırlar yazacağını aklına bile getirmemişti. Özlemlerini dile getirirken tahliye olduğu gün karşılayanlar arasında ihtimaldir ki eşini de hayal etmişti. Bayar’ın günlüğünden Reşide Hanımlı satırlara bir bakalım:

    “9 Aralık 1961: Mahmut Bey ve refikası ziyaretime geldiler. Hanımın gönderdiği pijamayı hediyelerle birlikte teslim ettiler.

    3 Şubat 1962: Hanım İstanbul’dan ziyaretime geldi. Kendisi ile görüşürken Kayseri hastanesinden iki doktor geldi. Muayenemi yapmak istediler.

    11 Mart 1962: Bugün ziyaretlere (Bayramın dördüncü günü) tahsis edilmişti. Leman Fatma, hanımdan haber ve bayram şekeri getirdi.

    31 Mart 1962: Hanım gelemeyeceğini bildirdi.

    1 Nisan 1962: Bugün hanıma uzunca bir mektup yazdım. Durumu bildirdim. Bazı isteklerde bulundum. Bakalım savcının sansüründen geçecek mi?

    8 Nisan 1962: Hanım, kızım gelmedi. Hanımı bekliyordum. Hayal kırıklığına uğradım. Aileden kimsenin gelmeyişi bana dokundu. Garipliğimi hissettim. Haksız yere hürriyetimin gasp edilmiş
    olmasından duyduğum teessür ve acı bu sebeple tazelendi.

    21 Nisan 1962: Hanım, Zarife Hanım, Emine, Akile geldiler. Akile’yi biraz zayıf buldum. Hanım da biraz farklı yüzünün hatlarındaki çizgiler artmış, kilosu eksilmiş. Bedeni kudreti biraz zaafa uğramış, fakat iradesi ve azmi yerinde. Ev işlerini, umumi işlerimizi görüştük. Mahkeme yolu ile eski İş Bankası hisse
    senetlerimizin satılarak avukatlara ve diğerlerine borçlarımızın ödendiğini anlattı. Merak edilecek ortada bir şey olmadığını, ancak sıhhatimi korumamı, sabırlı olmamı tavsiye etti.

    7 Temmuz 1962: Bu hafta hanımı beklerken Bursa’dan Armağan, Semih Bey ve kızları Bengi geldi. Memnun oldum. Önümüzdeki hafta hanım gelecekmiş.

    1 Ağustos 1962: İki haftadan beri Kayseri’de bulunan hanım ve Zarife Hanım bugün de ziyaretime geldiler. Yarın trenle İstanbul’a döneceklerdir. İşlerimiz hakkında konuştuk.

    12 Ağustos 1962: Bu hafta evden gelen olmadı. Hakları var. Hanım yeni döndü.

    28 Eylül 1962: Bugün hanıma mektup yazdım. Hediye Şeker Hanıma mukabil hediye hazırlamasını, Mursallı Köyü çeşmesinin tamamlanması için 20 bin lira bulmasını rica ettim.”

    Celal Bayar, 1963 yılı başında defterinin ilk sayfasına şu notu düşer: “1962 senesi Miraç gecesine rastlayan Aralık ayının 23’ü 24’e bağlayan gecede yolda şimendiferle gelirken vatanperver kadın olarak çok takdir ettiğim ve sevdiğim eşim Reşide Bayar vefat etmiştir. Turgut’a yazdığım mektupta bu acıklı vakayı anlattım.”

    Hürriyetine kavuştuğu tarih 8 Kasım 1964’tür. Dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından geri kalan cezası affedilmişti. Dr. Müfid Ekdal, Celal Bayar’ın 55 yıl doktorluğunu yaptığı süre içinde asırlık çınardan dinlediklerini “Tanıdığım İnsanlar-Yaşadığım Olaylar” kitabında yer vermiştir. Ancak yazmadıkları büyük bir ihtimalle dağ gibidir. Çünkü 55 yıla sığan hasta-doktor ilişkisi, yerini ihtimaldir ki sağlam bir dostluğa
    bırakmıştır. Ekdal, Celal Bayar’ı Cemal Kutay sayesinde tanımıştı. Ancak öylesine bir dostluk kurulmuştu ki, onun kimleri sevip sevmediğini oturuşundan anlardı. Onun tabiri ile memnun olmadığı durumlarda konuşulanları “Buda heykeli” gibi sessizce dinlerdi. İttihat ve Terakki’nin muhasebe defteri de getirildiğinde aynı tavrını sürdürmüş ama kolay devlet adamı olunamayacağına da en iyi örneği vermişti.

    “Yine bir misafir elinde uzunlamasına siyah kaplı bir defterle gelerek ‘ Beyefendi bu defter İttihat ve Terakki’nin muhasebecisinin defteridir.’ dedi. Bayar’a defteri uzattı. Defterin içeriğini ben de gördüm. Defterin bir tarafında son derece güzel düzgün yazılar ve karşısında da o harcamaların sayıları yazılıydı.

    Defteri getiren kişi:’ Beyefendi bu defteri tutan muhasebeci aylık iki buçuk altın alırmış.” deyince Bayar hiç ses çıkarmadı. Defteri elinde tuttu ve iade etti. Biraz sonra Cemal Kutay ve ben izin isteyip kalktık. Bizimle birlikte kalktı ve bizi bahçe kapısına uğurladı. Bu hareketi Cemal Kutay ile arasındaki dostluğun
    önemli bir göstergesiydi.”

    Ekdal’ı, ertesi günü Cemal Kutay arar:
    “Sabaha karşı 03.00 sularında telefon çaldı. Arayan Celal Bayar’dı. Kutay, o muhasebecinin aylığı 2,5 altın değil, 3 altındı.’ diyerek telefonu kapattı.” Aradan uzun yıllar geçmiş. Savaşlar görmüş, devletin en yüksek makamında bulunmuş ve demir parmaklıklar ardında her zorluğa göğüs germiş yorgun bir beyin. Defteri tanımak, muhasebecinin kim olduğunu ve en önemlisi ne kadar ücret aldığını bilmek... Evet, gerçek bir devlet adamı olmak kolay değil... Bayar, bu özellikleri taşıyan bir liderdi. Siyasi haklarını yeniden elde etmiş olmasına rağmen, teklif edilen senatörlük görevini kabul etmemişti. Ancak yaşamının sonuna kadar saygı gösterilen bir siyasetçi olmuş, ikâmetgahı kendisini sevenlerle dolup taşmıştı. 22 Ağustos 1986 günü vefat ettiğinde 103
    yaşındaydı.


    Celal Bayar cezaevinde tuttuğu günlükleri Yücel A. Demirel’in “Kayseri Cezaevi Günlüğü” isimli kitabı ile okurlara ulaşmıştır. Günlüklere Bayar’ın eşi Reşide Hanım’a yazdığı mektupların da
    eklenmesiyle ortaya sadece hatırat değil, Yassıada duruşmaları sırasında bilinmeyen ayrıntıların çıktığı bir yakın tarih eseri meydana gelmiştir.
    Bayar’ın mektuplarında inanılmaz bir nezaket görülür. Eşine “Hanım”, ”Hanımım” ve “Aziz Refikam” diye hitap eder. Yapılması gerekenleri söylerken kullandığı ifadeden onun yaşamı boyunca hiç kimseye bir işini yaptırmadığını kolaylıkla anlayabilirsiniz.
    Mektupların bazıları 5-6 sayfaya varan uzunluktadır. Ancak hiçbir zaman yaşadığı zorlukları uzun uzun anlatmaz. Demir parmaklıklar arkasında geçirdiği günlerde mahkûmlardan yöneticilere kadar büyük saygı gördüğü satırlarına yansır. Yalnız ailesinden değil, sevdiği dostlarından da maddi yardım görmüştür. Ama gerekli olanı kendinde bırakarak büyük bir bölümünü ihtiyacı olanlara dağıtacak kadar paylaşımcı olmuştur. Günlüğündeki 10 Mayıs 1962 tarihine şu notu düşmüştür:

    “Eczacıbaşı Ferit Bey’in gönderdiği bin lirayı çocuk mahkûmlara bayram hediyesi almak için sarf ettik. Kurban da alınacak. Ayakkabı alındı ve dağıtıldı. Çok sevindikleri bana ifade olundu.”

    İşte o mektuplardan bazıları...

    5 Ekim 1961/ Kayseri
    Hanım,
    Buradan bir telgraf çektim, bir de mektup gönderdim. Dün bir mektubunuzu aldım.
    Teşekkür ederim.
    Başımdan geçenlere rağmen sıhhatim yerindedir. Bu maddi kuvvet, vicdan rahatlığından ileri gelmektedir. Şimdilik bu bahsi kapatalım. İleride bütün tafsilatı ile tarih ele alacaktır. Şu kadarını
    söyleyeyim, kendim için üzüntüm yoktur. Benim için kimseye hiçbir dilek için başvurmayın. Böyle davranacağınızdan şüphe etmiyorum. Eşyaları Yassıada’dan torba ve bavulla intizamsız doldurmuştum. İçlerinde elbiseler, evrakım ve gazeteler vardı. Bunları tasnif edersiniz. Talimat gereğince küçük bir çanta içinde çamaşır, yünlü gömlek gibi bazı şeyler almıştım. Feyyaz bana bazı şeyler göndermişti. Pijamalar için bir şey söyleyemeyeceğim. Ancak, ben kapalı bir odada yalnız başıma yaşatıldığım için başkalarının eşyasının karışması zordur. Bakarsınız. Onlarındır. Adaya ilk getirildiğim zaman eşyasızdım. O vakit vermişlerdi. İade etmek istemiştim. Dursun demişlerdi. Onlar eşyalara karıştırmışlar. Geri veriniz. Benim önümüzdeki kıl için bazı şeylere ihtiyacım olacaktır. Ancak durumum sarih değildir. Ankara’da
    yeni davalar başlayacakmış. Bizlere tutuklu elbisesi giydireceklermiş. Biraz bekleyelim. Gönderdiğiniz paraları geçen gün aldım. Arkadaşlara borcumu ödedim. Yassıada’dan üç yüz küsur bin yemek harcamamız varmış. İstedikleri zaman ödersiniz.
    Nilüfer’in gayretlerini takdir ediyorum. Seni görmek, benim şiddetli bir arzumdur. Ancak görüşme şartları hiç müsait değil. Bu yüzden rahatsız olmanı istemem. Göreceğiniz manzaradan çok üzüntü duyacağınızı biliyorum. Turgut bana mektup yazsın, neşriyatı toplasın. İsteyen vefalı dostlarımız da mektup yazabilirler. Sizden de daha sık yazmanızı beklerim. Mektubumun
    kusuruna bakmayın, masamız henüz yok. Elde bu kadar yazılabiliyor. Herkese sonsuz selamlar.

    10 Ekim 1961/Kayseri
    Hanım, 3 Ekim 61 tarihli mektubunuzu ve paketi aldım. Verdiğiniz geniş bilgiden memnun oldum. Sizden sık sık tafsilatlı mektuplar beklemekteyim. Ben de size, fırsat buldukça hayat hikâyelerimden bahsetmek niyetindeyim. Bilhassa son günlerin tarihe olduğu gibi intikalini temine çalışacağım. Gazetelere hadiselerin yanlış aksettirildiğini işittim. Tabi üzüldüm. Hiç kimse, en ufak zaafa uğramamıştır. Bütün masum insanlar gibi metin ve kahramanca davranmışlardır. Şimdilik bu kadar... Ben yeni hayatıma alıştım. Tahammüle karar verdikten sonra her şey kolaylaşıyor. Günler gelip geçiyor, sıkılmıyorum. İyilik olarak kaydedeceğim bir husus vardır. Sıhhiye Teşkilatı. Yani bize bakan
    doktorlar, hepsi insan kişiler. Şefleri de dahil şefkatle muamele etmesini biliyorlar. Benim oda arkadaşlarım Tevfik İleri’dir. Kendisini umumi bir muayeneden geçirmek için tam teşkilatlı bir memleket hastanesine götürdüler. Yine yanıma gelecek.
    İleride daha fazla yazmak şartıyla selamlar.
    18 Aralık 1961/Kayseri

    Hanım,
    11 Aralık 1961 tarihli mektubunuzu aldım. Kitaplarım hakkında bilgi veriyorsunuz. Kütüphanedeki kitapların adedini Özel iyi bilir. Benim hatırımda kaldığına göre kitap adedi 14 bine yaklaşmıştı. Şimdi bildikleri miktar 12.185’tir. Tetkik ettiriniz. Hangisi doğrudur. Göndermek istediğiniz Fransızca kitabı bekliyorum. Bu mektubu acele, eski harflerle yazdım. Turgut’lara çoktan beri cevap yazamadım. Türkan’ın adresini de not ettiğim halde bulamadım. Turgut yılbaşında çocuklarının yanında olacaktır. İlişik mektubumu İsviçre’deki adreslerine acele gönderiniz. Ben iyiyim. Gelecek sefere uzun ve yeni harflerle yazarım. Selam ve hürmetlerimle...
    14 Mart 1962/Kayseri

    Hanım,
    Mektubunu aldım. Fatma Leman da geldi. Bayram hediyesi şekerleri getirdi. Teşekkürler ederim. Ramazanda rahatsız olduğunuzu, muntazam uyuyamadığınızı yazıyorsunuz. Ramazan gecelerini normal uyku ile geçirmek herhalde zordur. Burada Dr. Ali Harputlu, benim sıhhatim ile ilgilenmektedir. Bana verdiği faydalı bulduğum ilaçları, kızı Fügen Hanımla size göndermiş bulunuyoruz. Bu ilaçların terkibinde afyon vs. olmadığı için zararlı olmadığı temin edilmektedir, kullanabilirsiniz. Nilüfer’in de rahatsız olduğunu işittim, çok üzüldüm, geçmiş olsun. Zavallı Kayseri, Ankara yollarında ve dairelerde meram anlatmaya çalışmaktan çok yoruldu. İşlerimiz ne halde? Size ait olanları için ne yapıyorsunuz? Beni doğrudan doruya ilgilendiren davalar
    hakkında gazetelerin birbirini tutmayan haberlerinden sağlam bir netice çıkarmak mümkün olamıyor. Halbuki karar verip hareket tarzımı tayin etmek zorundayım. Sayın avukatlarımın geleceklerini bildirmiştiniz. Şimdiye kadar bekledim. İşlerimin umumi seyrinden malumat almak için yine de bekleyeceğim.
    Size yazacak çok şeyim birikti. Fırsat buldukça yazacağım, hem de tafsilatlı olmasına dikkat edeceğim. Bunların başında sıhhatim meselesi gelmektedir. Peşin olarak söyleyeyim ki, esas olarak
    doktorların söyledikleri arızadan, ben hiçbir şey hissetmiyorum. Onlar da daha önce yazdığım gibi ilacı kesmişlerdir. Yalnız tansiyonum birkaç gün sabit bir halde kaldıktan sonra, zaman zaman inip çıkmakta ve baş ağrısı yapmaktadır. Kayseri’nin yüksek rakımlı olmasından bu hal böylece devam edip gidecektir
    sanırım. Çünkü bu hususta yalnız değilim, yüze yakın tansiyonu bozulmuş arkadaşı vardır. Selam faslı için görüyorsunuz yerim kalmadı. Kimleri düşündüğümü bilirsiniz. Hürmetlerimi,
    selamlarımı sıralarsınız.
    Sevgi ve saygıyla gözlerinizden öperim.
    9 Nisan1962/Kayseri

    Hanım,
    Bu hafta sizi çok bekledim. Geleceğinizi kati biliyordum. İntizarım boşa çıkınca çok üzüldüm. Bir haber alamayınca da kendimi şiddetli bir meraka kaptırdım. Neden böyle oldu? Hâlâ bilmiyorum. Sıhhat ve sağlık haberinizi sabırsızlıkla bekler, gözlerinizden öperim.
    3 Mayıs 1962/ Kayseri

    Hanım,
    Dün, avukatımız G.Başak’a bir telgraf çektim. Beni acele gelip görmesini rica ettim. Bu günlerde Ankara’da alınan yeni karar ve kanunlarla bizi ilgilendiren işlerinde, yeni bir istikamet alacağı tabidir. Halbuki ben, bunlardan habersiz yaşıyorum. Yalnız benim hakkımda tatbik olunan istisnai rejim yüzünden milletvekilleriyle dahi görüştürülmüyorum. Bu sebeple zaman zaman bunalıyorum. Herhalde avukatlarımla işlerimizi görüşmekten men etmezler, Başak Bey’in şu bir iki gün içinde gelmesini bekleyeceğim. Nilüfer söylemiştir, sıhhatim bildiğiniz gibidir. Cümleye selam, saygılar.
    10 Mayıs 1962/kayseri

    Hanım,
    Gönderdiğiniz eşya ve ayakkabıyı aldım. Hepsi iyi... Hakikatli kızımız Armağan da Bursa’dan çorap ve havlu gönderdi. Rahat rahat kurban bayramını bekliyorum. Ayrıca yazmayacağım. Bayramınızı tebrik ederim. Hepiniz için bayram, neşe ve iyilik getirsin. Sizin, Nilüfer’in, çocukların muhabbet ve hasretle
    gözlerinden öperim. Akrabalara, doktorlara iyi dileklerle çok çok selamlar...
    28 Mayıs 1962/ Kayseri

    Hanım,
    Mektuplarım seyrekleşti. Biliyorum, hatta üzülüyorum. Ama başka çare yok. Bu bayram bini aşan tebrik aldım. Bunları cevapsız bırakmak istemiyorum. Geçen gün taahhütlü mektubunuzu aldım. Ben bu avize işinin ne evvelini ne de sonucunu biliyorum. Hediyedir denilince bildiğiniz gibi iadesini doğru bulmuştum. Bana şimdi verdiğiniz malumata göre, son hareketiniz isabetli olmuştur. Hiç olmazsa mal beyanı işinde nasıl eşyalarımıza kıymet tekdir ettikleri meydana çıkmıştır. 10 bin lira dedikleri avizenin tam değerinin 463 lira olduğu anlaşılmıştır. Demek ki, adamların hiç insafı yokmuş. Yalnız yıkmak, yok etmek için uğraşmışlar. Benim de, sizden, Turgut ve çocuklardan malumat aldıkça hasretim yarı azalıyor. Bütün aileden mümkün olduğu kadar sık haber ve yazı bekleyeceğim. Yavuz imzalı bir tebrik telgrafı almıştım. Cevabını vasıtanızla gönderiyorum. Adreslerini bilmiyorum. Benim için bu kadar yetişir sanırım. Hepinizin sevgiyle gözlerinden öperim.
    10 Haziran 1962/Kayseri

    Hanımım,
    Mektubunuza cevap vermek için sizi fazla beklettim. Fakat ben de burada boş durmadım. Davalar için okudum, hazırlanmak için uğraştım. Daha da çalışmam lazım geleceğine kaniyim. Çünkü ortada verilmiş karar ve istikrar görmüyorum. Kimseye itimadım da yok. Kimse dediğim zaman mesuliyet mevkiinde bulunan kimseleri kastettiğimi tabi anlarsınız. Duruşmaların ne vakit başlayacağı malum değilmiş. Başladığı takdirde uysal hareket etmeyeceğim. Baştanbaşa düşmanlıktan, iftiradan hatta alçaklıktan başka bir şey olmayan isnatlarını millet muvacehesinde mahkeme yoluyla yüzlerine vuracağım. Bunun için de fazla hazırlanmaya gerek yok. Ancak bazı eksiklerim var. Bunları tamamlamak istiyorum. Remzi Bey’in tahliye edildiğini gazetelerde okudum. Memnun oldum. Silahlandırma davasından tevkif müzekkeresinin geri alındığı anlaşılıyor. Anayasa Mahkemesinin buna ekseriyetle karar verdiğini bir gazetede okudum. Acaba muhalefet eden hakim üye kimdir veya kimlerdir? Bunu bilmek istiyorum. Öğrenip bildirmenizi istiyorum. Bu davadan dolayı bende duruşmada bulunacağım. Her şeyi bilerek konuşurum. Param kalmadı. Bana birkaç yüz lira gönderiniz. Bir de Nilüfer’in verdiği kalem işlemiyor. Kullanılması kolay pahalı olmayan bir dolma yazı kalemi yollayınız. Siz de ne yapacaksınız? Bana mütalaalarınızı ve yapacaklarınızı yazınız. Ankara’ya, Kayseri’ye gelmeniz zamanı yaklaşıyor. Hasretle
    gözlerinizden öperim.
    24 Haziran 1962/ Kayseri

    Aziz Refikam,
    Sizden mektup beklemekte devam ediyorum. Bu husustaki müşkülatınızı biliyor, sizi mazur görüyorum. Fakat yine de intizardan ve intizarın üzüntüsünden kendimi kurtaramıyorum. Çünkü maruf tabiri ile mektubunuzu okumak, sizinle yan yana görüşmek oluyor. Avukat Yılmaz Bey hediyeler hakkındaki ilamı, bana gösterdi. Sizlere bir sürü yeni işler zuhur etti
    demektir. Yorulacaksınız ama başka çaremiz yoktur.
    Yılbaşında sizi göreceğimden memnuniyet duymaya başladım. Burada yalnızlık koymaya fazla tesir yapmaya başladı. Gerçi sabır ve tahammülüm kırılmış değildir. Buranın, işkenceden cesaret olsa da haline usulüne alıştık. Sizi yakınımda görürsem mukavemetim artacak, tesellim daha kuvvetli olacaktır. Geçen gün hapishane postacısı 500 lira getirip verdi, aldım. Nilüfer’den, Ahmet Bey’den mektup alıyorum. Eksik olmasınlar, beni işlerimizden haberdar ediyorlar. Çeşme inşası için beş bin lira gönderilmesi haberine fazlasıyla sevindim. Bu hususta mahkeme denilen topluluğun gaddarlığını unutamıyorum. Ne kadar caniyane bir hüküm... İdam kararlarını hazmedemiyorum. Fakat bu adi insafsızlığı ancak kalbim sızlayarak hatırlıyorum. Bereket “vicdan-ı milli” her hakikati biliyor. Turgut’tan mektup aldım. Cevapta gecikmesi işinin çokluğuna bağlı imiş... Ne yapalım canı sağ olsun. Atilla’dan gelen mektuba çok sevindim. Demirtaş ve Atilla’yı demek çok özlemişim. Askerlik işlerini kendilerine bildirmenin yolu bulunsa çok iyi olur. Adres bildirmemişler.
    Hasretle gözlerinizden öperim, aziz refikam.
    Not. Yılbaşında geçen sene olduğu gibi iki doktora tarafınızdan hediye göndermek iyi olur. Bu yıl müdüre de gönderiniz. Bu da terbiyeli ve insaflı bir insandır.
    22.12.1962

    Aziz Refikam,
    Geçen gün yazdığım mektuba ektir. Sizden yılbaşı için bazı kimselere yılbaşı hediyesi istemiştim. Hediye verilecek bir hayli kimse varsa da bunların bir kısmını önümüzdeki bayrama bırakmak istiyorum. Evvelce yazdığım üç zattan başka karı koca eczacılar vardır. Buraya geldiğiniz günden beri bizimle alakadar olurlar. İlaç vesaire taşırlar, karşılığında bir şey almazlar. Bir de bana pastacı bir bey her gün tuzsuz hususi ekmek imal edip göndermektedir. Bu da karşılığını kabul etmiyor. Şu halde bu üç zata münasip bir yılbaşı hediyesi vermek istiyorum. Siz, bu üçü beş altıya çıkarırsanız, ayrıca memnun olurum. Herkese selamlar, hasretle sizi bekliyorum. Gözlerinizden öperim.

    Evet, bu Celal Bayar’ın eşine yazdığı son mektuptu. Reşide Hanım büyük bir ihtimalle eşinin tüm istediklerini tedarik edip yola çıkmıştı. Ama ne Reşide Hanım’ı, ne de bavulundaki yılbaşı hediyelerini görecekti.
  • 2142 syf.
    ·Beğendi·10/10
    EĞER DEĞER GÖRÜRSENİZ İSTEDİĞİNİZ ZAMAN,İSTEDİĞİNİZ YERDE BU YAZIYI KULLANABİLİRSİNİZ.PAYLAŞIN ARKADAŞLAR,İSTEDİĞİNİZ YERDE PAYLAŞIN Kİ BU KİTABI OKUSUN HERKES,EKSİK KALMASIN HİÇKİMSE.ADIMI KULLANMANIZA DA GEREK YOK.SAYGILAR...


    “Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir. Getirdiğin iyilikler de, belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır. Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin. Allah seni bir tek şey, bir tek, bir tek şey için yarattı, başkaldırman için yarattı. Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana. Onun verdiği umutla, sen eğer başkaldırmayı öğrenseydin, ölümü bile yenerdin.”

    Umudunuz hiç bitmesin,yitmesin...Her ne olursa olsun umut etmeye devam edin.Başınızda hiç eğilmesin...Okuyan arkadaşlar,hepinize teşekkürler,sevgiler saygılar,keyifli okumalar...

    Bu yazı Yaşar Kemal ve İnce Memed'in hakettikleri bir yazı olmadı,olamaz da,zaten dünya üzerinde ''benim'' diyen hiç kimse bunlara hakettikleri bir yazı yazamaz.Elimden geldiğince çizdim bir şeyler,aslında ben de yapmadım bunu ben sadece kalemi tuttum,kalem kendisi gitti kağıdın üzerinde...Kalem ve kağıt bile o kadar özlemiş ve istemiş ki Yaşar Kemal ve İnce Memed hakkında iki kelam yazmayı...Yaşar Babam Huzur İçinde Uyu,Ardında Bıraktıklarına Değer Biçilemez!


    ------------------------------
    “Uğraşmak haktır”
    ------------------------------


    İNCE MEMED BİR ROMAN DEĞİL BİR BAŞKALDIRI ŞİİRİDİR...PROLETER DESTANIDIR...EDEBİYAT ve İNSANLIĞA SUNULMUŞ EN BÜYÜK HİZMETLERDEN BİRİDİR...

    Aşksız ve paramparçaydı yaşam
    bir inancın yüceliğinde buldum seni
    bir kavganın güzelliğinde sevdim.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK

    Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
    aşk ile sevmek bir güzelliği
    ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
    işte yüzünde badem çiçekleri
    saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
    sen misin seni sevdiğim o kavga,
    sen o kavganın güzelliği misin yoksa...


    Üzüldün Yaşar Baba,çok üzdüler seni ve "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" dedin...Dedin ama...Seni ''sen'' yapan,beni de ''ben'' yapan bu romanı yazmasan olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i.Ben seni okumasam olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Ve sakın bana " Ben sana hiçbir şey öğretemem oğlum, Bütün çarelerini kendin yaratacaksın." deme Yaşar Baba.Öğrettin...Dizginlenmemeyi,her şey için her zaman umut olduğunu ve başkaları için verebileceğim bir nefesin onlar için bin nefes olabileceğini öğrettin...


    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..


    Yalan olmasın ya 12 ya da 13 yaşlarındayım ve babamın kütüphanesinden çekip çıkardığım,tamamıyla okuyup bitirdiğim ilk roman İnce Memed (2 ciltti ) öylesine merak edip bir bakayım demiştim...Dolaylı da olsa yönlendirme ile.İşte!Demiştim...
    (10 yaşlarındayken yine o kütüphaneden merak edip rastgele kitap seçmişliğim vardı ve her seferinde elime bir kitap aldığım da ''o kitabı yerine bırakırmısın''dendi bana.Ne güzel adamdı babam :( Bu kitabı almamı bekliyordu,bundan eminim,çünkü daha sonraları farkettim ki bu kitabın yeri hep bir önce ki yerine bırakmamı istenen kitabın yerine geçerdi.Bu kitapla başlayayım istedi taa içimde hissediyorum,sevdi Memed'i hem de çok sevdi ve kendi Memed'ini yetiştirmek istedi. ;( Keşke sen gitmeden önce farkedebilmiş olsaydım Babam,ya da hiç gitmemiş olsaydın,ne güzel bir öğretmen olurdun bana :( Neler konuşurduk kimbilir seninle...)


    Dedim dedim ama öyle kalmadı,iyi ki de kalmadı,okumaya başladığımda vaktin nasıl geçtiğini havanın nasıl karardığını anlamamıştım bile,kaç saattir okuduğumu inanın bilmiyordum.Ve...Yaşar Kemal ve onun isyankar edebiyatı ile böyle tanıştım.Şu an da şu akıl ve mantık yapısı ile eminim ki eğer bu kitap değil başka bir romanla başlasaydım okuma serüvenine bu kadar istekli ve uzun soluklu olmayacağına inanıyorum bu serüvenin.


    Muhtemelen bu yazıda İnce Memed yorumu bekleyeceksiniz ancak alabileceğinizi pek sanmıyorum...Bir kaç satır da kitaptan ve içeriğinden bahsedeceğim tabi ama bu kitabın sadece bana değil dünyaya verdiği haz ve okuma isteğinin üzerinde durmaya çalışacağım.Ne kadar anlatabilirim bilmem çünkü iş Yaşar Baba'yı anlatmaya gelince pek bir yeteneğim olmadığı ortaya çıkıveriyor.Yaşar Kemal eserlerine yorum yapmayı kendime yakıştıramadım bir türlü affedin...
    Biraz benden,biraz alıntı yine biraz benden,böyle böyle bu destan için ufak bir yazı çıkarmaya çalışacağım.Olmayacak biliyorum ama Yaşar Kemal'in İnce Memed'i zaten anlatılamaz...Kendinizi Memed'in yerine koyup onunla birlikte yaşamalısınız,o zaman BELKİ biraz anlarsınız...


    Dedik ya: “Uğraşmak haktır” Kaçma,duy,o acıyı yaşa!Pragmatistler,Anarşistler,Hümanistler onlarca yüzlerce yıldır bir anlam,bir kavrama arayışına girmişler felsefenin üzerinden hep kendilerine sormuşlardır:Nedir yaşamın anlamı??Amaçsızca yaşamak mı,yoksa başkaları için bile olsa acı duyacağını,kayıplar vereceğini bilerek bir amaç edinmek mi?O-KU-YA-CAK-SIN!Felsefi bir düşünce eseridir İnce Memed bu bağlamda ve Yaşar Kemal bunu anlatmıştır en baba felsefeciden bile daha net olarak...Bakalım:Abdi ağa ölür, köylüler kurtulur. Kitaba bir göz atalım; köylüler her yıl çift sürmezden önce düğün bayram yapar, çakırdikenliği ateşe verir, bu ateşle birlikte Alidağın tepesinde bir top
    ışık patlar… Peki, mutlu son mu? Değil!Olmaz! Yaşam mücadele alanıdır, devinim bitmez, çatışma
    bitmez. Abdi ağa gider, yerine Hamza ağa gelir. Onca bela, onca eziyet, mücadele, kayıp, çile
    yeniden başlar.
    “Sonunda Abdi Ağayı öldürdüm, fakir fıkara kurtulsun deyi. Kurtuldu da… Abdi Ağa öldükten
    sonra millet şadlık şadımanlık etti, olmaya gitsin. Toprağı paylaştı. Köylü de ben de hep böyle
    gidecek sandık… Sonra ne oldu? Sonra Kel Hamza geldi, Abdi’den bin beter. Eli kanlı. Kan
    kusturdu millete. Eee, bunun sonu ne olacak? Abdi gitti, Hamza geldi. Bir Hamza, bin Abdi etti…
    Eeee, benim emeklerime, çektiklerime ne oldu, nereye gitti? Büyük aklınız, büyük hüneriniz var,
    çok gün görmüşlüğünüz var, söyleyin bakayım ben ne yapayım? Bir akıl verin bana.”
    Koca Süleyman:
    “Hep öyle oldu,” dedi. “Ali gitti, Veli geldi. Deden gitti, baban geldi. Baban gitti, sen geldin. Sen
    gideceksin, oğlun gelecek…”
    “Öyleyse niye uğraşıyoruz, canımızı dişimize takmışız, sen, ben, Ali, Yel Musa?”
    “Uğraşıyoruz,” dedi güvenli. “Uğraşmak haktır.”
    İşte Yaşar Kemal felsefesi.Bir cümle çoğu zaman bir çok soruya verilebilecek en iyi cevaptır,tam buradaki gibi.


    Bir kitap okuyacaksın kardeşim,öyle bir kitap okuyacaksın ki,hayatın boyunca aklından çıkmayacak,senin enlerinden biri olacak,sana çok şey öğretecek bir kitap.Hiç pişman olmayacaksın...


    Bir avuç toprak alıp ağzınıza atın ve başlayın çiğnemeye,yapın bir deneyin,bakalım ne hissedeceksiniz...Yapanlara sözüm şimdi de:işte tam o his ağzınızda değil taa yüreğinizin içinde olacak!Çöreklenecek oraya.Ve hiç bir zaman unutmayacaksınız...
    Memed'le birlikte yol alırken sık sık vazgeçmeyi düşüneceksiniz,sıkılacak,isyan edecek,darlanacaksınız,kitabı masada bırakıp pencereye gidip dışarıyı izleyeceksiniz ve size en uzak dağları görmeye çalışacaksınız,belki Memed'i de görürüm diye.


    Memed'le birlikte dağlara çıkmak haksızlıklara,zulümlere karşı koymak ve kurşun sıkmak isteyeceksiniz,hele ki Memed'deki onuru gururu vicdanı ve canlı sevgisini gördüğünüzde bir daha hiç yanından ayrılmak istemeyeceksiniz.Hangi çağda hangi tarih de olursanız olun bir Memed olmak isteyecek ve onun başkaldırışını kendinize rehber edineceksiniz.


    Okutmayacak direnecek kitap size,karşı koyacaksınız ve tıpkı Memed gibi ta ciğerini söküp almayı,onu yaşamayı,içinizde hissetmeyi,bir kuşu bile vuramazken bütün haksızlıkları,kötülükleri savaşarak öldürmeyi öğreneceksiniz.Ve...Ölmeyeceksiniz...Hiç bir zaman ölmeyeceksiniz...Memed'le birlikte sonsuzluğa...


    Okuduğunuz İnce Memed romanını bir daha hiç kaybetmeyeceksiniz,kimseye vermeyeceksiniz,bir emanet gibi saklayacaksınız.''Çocuklarım da okuyacak bu kitabı'' diyeceksiniz.Ve o kitap nesillerce sizde kalacak ve nesillerce Memed'le dostluğunuz devam edecek...Sıcak olacak sımsıcak,kitap sizin yüreğinizi ısıtacak ve elinizde olduğu müddetçe hiç üşümeyeceksiniz.Eğer hala almadıysanız zararı yok,şimdi alın ne farkeder ki?Hem aldığınızda sadece bir roman da almayacaksınız,İnce Memed bir roman değil ki Cumhuriyetin ilk yıllarının,ofkenin,isyanın,ezilmişliğin,kimsesizliğin,sevdanın,insanlığın ve en önemlisi her şeye rağmen umudun ve umut için savaşmanın destanıdır,şiirsel bir tarihdir,hayatınızın öyküsü,çocuklarınızın masalıdır İnce Memed.Sadeliktir,temizlik,masumiyet,samimiyet,adalet,inançtır.Bir dersdir,görkemli bir yapıt,nesilden nesile aktarılacak bir efsane,dilden dile değişmeyecek bir eser ve Türk edebiyatının yüzakıdır İnce Memed...

    Bir şeyler için başka şeyler vermek gerekir bazen,değerli şeyler sevda gibi,aşk gibi,yürek gibi,hayat gibi değerli şeyler,Memed'de verdi en değerli hazinesini,sevdasını ölümün kucağına bıraktı ama sevdasını verirken azraile,yanında insanlara umut,inanma hissi,adalet duygusu,yaşama gücü verdi.Memed bir sevda kaybetti ama insanlar bin umut kazandı.İşte Memed'in bu yüceliğini böyle anlattı Yaşar Kemal,anlatılamaz hissedilebilen bir şekil de...

    İnce Memed'de yaşadıkları dünyayı tanımayan,onun farkında olmayan,dünyayı sadece sürdükleri ırgatlık yaptıkları toprak bilen,ezilmeye,aşağılanmaya alışmış,alıştırılmış bir toplumun dayatılan düzene hiç ses çıkarmadan boyun eğişi,kabullenişi ve bir adamın,içlerinden birinin adalet arayışına şahit olurken uyanmalarını ve nasıl bir kahramana dönüştüğünü görmelerini anlatır.

    Bu kitabı okumaya başlarken Yaşar Kemal yazmış diye başlamayın,bırakın yazar kitap bitene kadar anonim kalsın,Yaşar Kemal'in içinde bulunduğu sosyal ve kültürel yapı dikkate alınmadan hakkı verilerek okunsun.Önyargı olmasın...Üslubun sadeliği ama aynı oranda da derinliği ve zenginliği anlaşılsın.Gerektiğinde otoriteye şiddetle karşı koyarak,başkaldırarak aynı otoritenin sömürülerden beslenmesine karşı çıkılmasının,rejimin adaletsiz gücünün nasıl anlatılabileceğinin örneğinin görülmesi olsun bu kitap.

    İnce Memed adaletsizlik karşısında manevi arayışını ,sorgulamalarını,kayıplarını kendisi için değil başkaları için,yarar için,iyilik için,insanların ezilmemesi,sömürülmemesi için yaptığının anlaşılmasını ister ve hayranlık duyulur.

    Yalnızlığı yalınlığı anlatır size İnce Memed.Konformist camia tarafından sürdürülen baskı ve zulüm önce kişiyi sonra da bütünü nasıl başkaldırıya iter?İşte bunu izletirken kışkırtır sizi.Felsefesi anlaşılmalı dikkatli okunmalıdır,zaman zaman ideolojik yönlendirmeler gelebilir size.Kısaca İnce Memed'de kimliksizlerin,hiçlerin kimliklerinin tanınması ve insan olarak kabul edilmelerini görürsünüz,işte burada da durumsal karşı çıkışı öğrenirsiniz.

    Daha iyi anlaşılabilmesi açısından İnce Memed'den önce gönül isterdi ki haberdar olayım ve Eric J. Hobsbawm'ın Eşkıyalar kitabını okuyayım ama olmadı,çok da bir şey kaybetmedim aslında,ilk okuduğumda İnce Memed bir kahramandı gözümde ama o kitaptan sonra tekrar okuduğumda Sosyal Eşkıyalık kavramı ile tanıştım ondan sonra İnce Memed'in Devrimci değil Reformcu olduğunu öğrendim.Bu kahramanlık etiketini değiştirdimi?Kesinlikle hayır.
    Hobsbawm'a göre Sosyal Eşkıya'nın hedefi sömürünün tam olarak ortadan kalkması değil,adil ölçüyü aşmaması ve güçlünün güçsüzü makul sınırların dışında ezmemesi,ancak bu şartların dışına çıkıldığında ki bu her çağda her coğrafyada olabilir,o zaman İnce Memed'ler eşkıya olarak adlandırılır,aynı zamanda da bir Robin Hood'a eşkıya demeye utanır bu adı verenler...

    ''Dostoyevski’yi okudum, ondan sonra hiç huzur kalmadı bende.''
    Bunu demiş Cemal Süreya demek ki bulmuş Kitabını ve yazarını.Oku oku aramak gerekir bazen yıllarca binlerce kitap arasından bunu bulmak için,ne büyük şansdır bilmezsiniz belki,bu aramalar olmadan karşınıza çıkıvermesi sizi derinden etkileyecek,yaşamınıza yaşam ekleyecek,sizi düşündürecek ve hakkı haklılığı öğretecek,ruhunuzu isyan ateşi ile anarşistleştirecek,size istediğiniz şey için onurluca savaşmayı gösterecek bir yazar ve kitabıyla tanışmak.

    Evet Yaşar Kemal anarşist,gururlu,karşı koyulmaz,ne olursa olsun dinlemez,dizginlenmez,ille de haklının yanında,bağıra çağıra isyan edebilen,bu yanlış diyebilen,seçmeyi öğrenen ve yanlışı görünce ne ve kim olursa olsun arkasına hiç bakmadan çekip gidebilen asi bir ruh verdi bana,yoğurdu beni,şekillendirdi,yonttu ve bana ruhumun derinliklerinde bir eşkıya olmayı öğretti.Vicdan denen şeyin hiç bir zaman unutulmaması gerektiğini ve her zaman içimde en iyi en değerli köşeye koyulması gerektiğini söyledi.İyi ki de yaptı,bana karakter armağan etti,her okuduğum eserinde bir şeyler üfledi ruhuma,ve hiç bir zaman doğru bildiğinden şaşma burnunun diki diye bir yol var o yoldan da ayrılma evlat dedi.

    Her insanın bir kitabı,bir yazarı vardır.ne şanslıyım ki ben bunları ilk okuduğum romanla buldum.Sizin de kendinizinkini bulmanız dileğiyle...

    -------------------------------------------------------------------
    -------------------------------------------------------------------

    İNCE MEMED: HAKLI İSYANIYLA BÜTÜN MECBUR İNSANLARIN İDOLÜ OLAN EŞKIYA!

    II. Adnan Menderes hükümeti görevde. Mecliste sert tartışmalar sürüyor. CHP'nin İstanbul şubesi mühürleniyor. Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Avrupa Birliği'nin 4 ay içinde kurulacağı haberleri çıkıyor. 1953 Nobel Edebiyat Ödülü İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e veriliyor. İngiltere veliahtı Prens Charles 5 yaşında henüz. Cemiyet haberlerinde yayımlanan resminin altına "Annesi Kraliçe Elizabeth tarafından çok sevilen Prens Charles sıkı bir terbiye altında yetiştirilmektedir" notu düşülüyor. Rita Hayworth'ın "Miss Sadie Thompson" adlı filmi Birleşik Amerika'nın birçok şehrinde sansüre uğruyor. Filmin prodüktörü Columbia şirketi bile şehvet rollerini fazla realist bulduğunu kabul ediyor. Öte yandan Atıf Yılmaz'ın İtalya'da çektiği ve Sansür Kurulu tarafından, filmin geçtiği garı Mussolini'nin yaptırması ve Mussolini heykellerinin gözükmesi nedeniyle kuşa çevrilen "Hıçkırık" filmi ilk defa Ankara'da Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet erkanının katıldığı gala ile davetlilere gösteriliyor.Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Yıl 1953... Kore Savaşı bitmiş. Elvis Presley fırtınası gün sayıyor. Beckett'in "Godot'yu Beklerken"i Paris'te sahneleniyor ilk kez. Türkiye-Amerika telefon hattı açılıyor. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e taşınıyor. Gazetelerin manşetleri günlerce bu taşınmayı yazıyor. İstanbul'un efsanevi kışı da başlıyor o yıl. Hava 'buz gibi'... Bu deyim değil. Sahi...Tuna'dan Karadeniz'e akan dev boyutlu buz tabakaları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz pistine çeviriyor. O kadar ki, insanlar İstanbul Boğazı'nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyor. Poyrazköy'den çıkıp yola, buzların üzerinde ilerleyerek Rumeli Kavağı'na varılabiliyor. Deniz trafiği duruyor, vapur seferleri iptal ediliyor. İstanbul tek kelimeyle donuyor. Bu durum Mart 1954'e kadar sürüyor.O günlerde Beşiktaş Serencebey'de küçük bir apartman dairesinde de bir 'tarih' yazılıyor.Sessizce.

    Birkaç yıl önce evlenen Yaşar ve Thilda Kemal çifti, yeni yapılmış ve bazı bölümleri henüz tamamlanmamış bu dairede yaşıyor. Yaşar Kemal'in Cumhuriyet gazetesine yaptığı röportajlarla hayli ünlü olduğu bir dönem bu. Ne var ki Thilda Kemal işten atılmış; aile, gazetenin verdiği 180 lirayla geçinmeye çalışıyor. Geçinemiyor. Kömürün kilosu 15 kuruş o vakitler. Kış da fena bastırdığından kömür darlığı sözkonusu. 1 ton kömür alacak olsalar gitti bir maaş... DONDURUCU 1953 kışı Bakıyor ki olacak gibi değil, gazetenin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal. 1951'de İstanbul'a geldiğinde yanında getirdiği, kafasında çoktan yazdığı, hatta ilk satırlarını 1947'de kaleme aldığı ama henüz bütününü kağıda dökmediği "İnce Memed" romanından söz ediyor Başkut'a. "Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var" diyor, "Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz..."Hemen muhasebeye gönderiyor Başkut, Yaşar Kemal'i...

    Dünyalar Yaşar Kemal'in oluyor.İşte o avansın ardından tutuluyor Serencebey'deki çini sobalı ev. Hayat dergisine verdiği bir öyküsünün telifi olan 50 lirayla 1 aylık odun alıyor. Ama ev yeni olduğu için ısınmıyor da doğru düzgün. Alt katın bacası, Kemal çiftinin oturma odasındaki duvarın ortasından geçiyor, bereket. Thilda Kemal, sırtını yaslayıp bu duvara, kitabını okuyor. Yaşar Kemal de, üstünde kat kat giydiği ceketler, "İnce Memed"i yazmaya başlıyor.Türk edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da unutulmaz kahramanlarından İnce Memed, işte o muazzam 1953 kışında, Yaşar Kemal'in Erzurum'dan aldığı ve yazarken taktığı eldivenli ellerinde hayat buluyor. Çini sobalı ev de 3 ay sürüyor yazması...

    1953 kışında başladığı "İnce Memed", İstanbulluların Boğaz'ın üzerindeki buzlarda resim çektirdiği o karlı günlerden birinde bitiyor. Bir de yaptığı anlaşma var Cevat Fehmi Başkut ile. Roman beğenilirse 1800 lira daha alacak Yaşar Kemal. Ama beğenilmezse 1000 lirayı geri verecek.

    Dosyayı teslim alan Başkut bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırıyor."Önceki gece romanına başladım, ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım," diyor.Bundan sonra romana yazarın ismi konulsun mu konulmasın mı tartışması başlıyor. "Olmaz Cevat Bey, ben bu romana adımı koymayacağım," diyor Yaşar Kemal: "Çünkü ben bu romanı para için yazdım. Üstelik de üç ayda. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak."Başkut ısrarlı: "Adını koyacaksın. Üstelik de o baştaki uzun Çukurova tasvirini çıkarmazsan gene basmam romanını gazetede."

    Yaşar Kemal 30 yaşında henüz. Ama Yaşar Kemal yine bildiğimiz Yaşar Kemal; ilkeli, tavizsiz. "Vermem o zaman romanımı" diyor Başkut'a: "Başka gazeteye götürür, size borcumu öderim." "ROMANA ADIMI KOYMAM!" Araya Nadir Nadi giriyor ama Yaşar Kemal kararından dönmüyor. Durumdan Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik haberdar oluyor ve Yaşar Kemal'den romanı kendisine getirmesini istiyor.Romanı inceleyen Bedii Faik on gün sonra çağırdığı Yaşar Kemal'i uyarıyor "Böyle bir romana adını koymazsan çok pişman olursun!"Romana Yaşar Kemal imzasının konulmasında ısrar edenler cephesi biraz daha genişliyor böylelikle. Onlardan biri de Thilda Kemal. Uzun uzun tartışıyor Yaşar Kemal ile, o kadar ki kavgaya kadar varıyor iş.Sonunda ikna oluyor Yaşar Kemal. Ama gene de kararlı: "Romanımdan tek satır atmam!" Bedii Faik'ten bir telefon alıyor o günlerde. Faik, Cumhuriyet'in romanı basmayı çok istediğini, Doğan Nadi'nin Yaşar Kemal'in bütün şartlarını kabule hazır olduğunu söylüyor.Elinde "İnce Memed", Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal.Başkut soruyor: "Adını romana koyuyor musun, eşkıya?"Ve "İnce Memed", Yaşar Kemal imzasıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlıyor.

    1955 yılında da iki cilt olarak yayımlanıyor.Refik Erduran ve Ertem Eğilmez'in kurdukları Çağlayan Yayınları'ndan çıkan "İnce Memed" kısa sürede tükeniyor.1956'da da sürüyor "İnce Memed"in başarısı. Seçici kurulunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Suut Kemal Yetkin'in de bulunduğu jürinin oy çokluğuyla, Varlık Roman Armağanı "İnce Memed"e veriliyor. "İnce Memed"in dünya dilleriyle ilk buluşması 1957'de Bulgarcaya çevrilerek oluyor. 1959'da ise Rusça çevirisi çıkıyor. Bu çevirinin ardındaki isim Nâzım Hikmet. İngilizce çevirisini Edouard Roditi ve Thilda Kemal, Fransızca çevirisini ise Güzin Dino'nun yaptığı "İnce Memed" 1961'de İngiltere'de, ABD, Fransa ve İtalya'da yayımlanıyor.

    Ertesi yıl ise Almanca ve İspanyolca çevirileri çıkıyor. Çeviriler birbirini izliyor ve "İnce Memed", 40'ı aşkın dile çevriliyor. Körler için Braille alfabesiyle de yayımlanıyor. Bütün bu başarılarla birlikte giderek zorlaşıyor Yaşar Kemal'in hayatı. O kadar ki yıllar sonra "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" diyor üzülerek: "İnce Memed birden patladı. O zamana kadar, çok az roman çevrilmişti başka dillere. Hiçbiri de hiçbir ülkede tanınma olanağı bulmamıştı. İlk olarak 'İnce Memed' 'bestseller' oldu dünyanın birçok ülkesinde... İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı." İnce Memed yüzünden çekmedik sıkıntısı kalmayan Yaşar Kemal'in başına gelenler, kitabın filme çekilme öyküsünde de sürüyor.

    Bu, trajikomik anekdotlarla dolu upuzun bir hikâye aslında. 1965'teki Demirel kabinesinde Kültür Bakanlığı yapan Nihat Kürşat örneği bile her şeyi anlatmaya yetiyor tek başına. Kürşat, "İnce Memed"in film haklarını satın alan 20th Century Fox'a bir mektup yazıyor: "Eğer Yaşar Kemal'in filmini Amerikalılar çekerse Amerika ile ilişkimiz çok zarar görecek..."Bin bir badire atlatan ve sansür kurullarından asla geçmeyen filmi, Peter Ustinov 1984'te Yugoslavya'da çekiyor.. Film Amerika'da çok beğeniliyor, çok para kazanıyor. Ah bir de Türkiye'de oynasa...Hem o zaman filmin geliri Yaşar Kemal'in hesabına yatacak...Bakanlar Kurulu toplanıyor ve filmin oynanmamasına karar veriliyor. Ne var ki, filmin korsanının Türkiye'de çıkmasına engel olunamıyor; "İnce Memed" o yıl Türkiye'de en çok seyredilen film oluyor.

    Bakanlıktan ültimatom Memed'in öyküsünü 1987'ye kadar devam ettiriyor Yaşar Kemal. Toplam 4 cilt olarak tamamlıyor romanını."İnce Memed"in devamını yazarken çok uğraşıyor. İkinci kitabı yazmadan önce defalarca birinci kitabı okuyor. İstiyor ki romanın dili devam kitabında da aynı yapıda kalsın. Başarıyor da... Üçüncü kitabı yazarken de aynı kaygılarla başlıyor işe. Yine ilk kitabı defalarca okuyor. Ortak dil üç kitapta da korunuyor. Ama dördüncü kitapta bundan vazgeçiyor. Sonuçta daha olgun ve daha görkemli bir dil ile bitiyor "İnce Memed" efsanesi.Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i...

    Feodalitenin baskısından bunalıp 'isyan bayrağını' açan, haklı isyanıyla bütün 'mecbur' insanların idolü olan Memed... Onun, herkesin özgür yaşadığı bir dünya özlemi... Düzene karşı çıkışının eşkıyalığı kadar uzanışı... Efsaneler, ağıtlar, halk hikâyeleri içinde dev bir roman kahramanı! O ince yapılı yoksul köylü çocuğundan dünyanın en bilinen roman karakterlerinden birini yaratan Yaşar Kemal'in 34 yıla yayılan bu unutulmaz romanı

    Alıntı- Yaşar KEMAL'in Hatıralarından
    ----------------------------------------------------------------------------
    ----------------------------------------------------------------------------

    Yaşar Baba Konuşur :
    ------------------------------------

    “Yaratıcılığın kaynağı üstünde düşünürken, orasını çok aydınlık, ışık içinde görüyorum. Orada çok umut görüyorum. Orada bizim yaşama bu kadar bağlanmamızın gizi var sanıyorum. O aydınlığa, o umuda tutunuyorum. Karanlığın yaratıcı gücü olabilir mi, diye soruyorum hep kendi kendime. Bizi bu dünyaya, bu yaşama böylesine bağlayan ne? Romanlarımda hep korkunun, korktuklarının üstüne yürüyen insanlar bulacaksınız. Ben hep korkunun, korktuklarımın üstüne yürürüm. Bu, benim huyumdur sanıyordum. Sonra öğrendim ki, çok insanın da huyuymuş. Yaratıcılığın kaynağına doğru, ondan beri de neye rast gelirsek… Yeni Sofokleslere, yeni Cervantes’lere, yeni Moliere, yeni Shakespeare’lere. O zaman dünyamız daha mutlu olacak.”

    “Bir karanlıktan gelip bir başka karanlığa düşüyorsak da bu çok çok acıysa da ben aydınlığın türkücüsüyüm. Ben bir karanlıktan gelip bir karanlığa düşüyorsam da ben aydınlığı gördüğümden, bu vazgeçilmez yaşam sevincini duyduğumdan dolayı doğaya minnettarım. Ya doğmasaydım, ya bu görkemli dünyayı yaşamasaydım ne olurdu? Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik türküleriyle doldurmalıyız. Yaşama minnetimizi her olanakta söylemeliyiz. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkarmalıyız.”

    “İnsanların içindeki yaşama sevinci ölümsüzdür. Ben ışığın, sevincin türkücüsü olmak istedim her zaman. İstedim ki benim romanlarımı okuyanlar sevgi dolu olsunlar, insana, kurda kuşa, börtü böceğe, tekmil doğaya.”

    "Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin.

    Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.
    Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar." (Ömrüm boyunca dinleyeceğim seni ama savaşmamın gerektiği yerde de savaşmayı senden öğrendim)

    İşte böyle büyük bir insan dı Yaşar Kemal.Sevgi dolu cesur ve asi yüreğiyle İçimizden biriydi.

    Bir Barış Savaşçısı,yoksulun,ezilenin,sömürülenin en yakın dostu,
    İnsanlığın,İnsan olmanın onurunu yaşatan bir değer Yaşar Kemal...

    “Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türkü” demiş Sait Faik ve hediye ettiği kitabın kapağına böyle yazmış. O hiç bir zaman ırkçı olmadı. Olması gerektiği gibi oldu. “İnsan”dı onun için değerli olan, ırk değil.

    Haydi Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik,sevda türküleriyle dolduralım. Yaşama minnetimizi her olanakta söyleyelim. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkaralım.Gerektiği yerde de Gerektiği gibi başkaldıralım...

    Memed atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
    O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.

    Okuduğunuz için teşekkür ederim...HOŞÇAKALIN...
    Öyle bir sessizlik ki benimkisi..
    Dışım sükut, içim kıyamet..
    Ne kimseye ses edecek tınım var, ne kimseye doğru yürüyecek dermanım..
    Almış yüreğimi gidiyorum..
    Ardımda kalan umut ve düş kırıklıklarımadır eyvahım...

    Birkaç Alıntı Bırakalım:
    --------------------------------------------

    Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.
    --------------------
    İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.
    --------------------
    İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç. İpin ucunu bir verirsen ellerine yandığın günün resmidir.
    -------------------
    Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur.
    -------------------
    Vicdanın karışmadığı iş yoktur. Hayır gelmez. İlle de vicdan...
    -------------------
    Insanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri işte oraya değmemeli.
    ------------------
    Bir insan ne kadar korkaksa o kadar yüreklidir.
    ------------------
    Allah kulu kul yaratmış, kulu kimseye kul yaratmamış. Diretmeyen insan Allah'a karşı insandır.
    ------------------
    İnsan soyu canavar olmuş da bizim haberimiz yok...
    -----------------
    yürek bir sırça çiçektir. Bir kere kırılınca o çiçek bir daha öyle bir çiçek olur mu, olmaz.
    -----------------
    şu dünyaya kim bilir ne kötü, ne alçak, tanıyınca ne kadar utanacağımız insan gelmiştir, kim bilir?
    -----------------
    Dünyada her şey olmak kolay ama insan olmak zor .
    -----------------
    İnsanlara umut vermek iyidir de, o umudun altından kalkamamak kötüdür. Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir.
    ----------------
    Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir.
    ----------------
    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..

    Zülfü Livaneli - Ince Memed Türküsü
    https://www.youtube.com/watch?v=zSSLdnTXqm0

    -------------------------------------

    Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek - Adnan Yücel - Yaşar Kemal'in Cenaze Töreni
    https://www.youtube.com/watch?v=tH5L4pYdc9M