• Aşkın sahibi, ben insanın sırrıyım, insan ben’im sırrım buyurdu Şahım
    Yarın kaygısına itmeyen bir duan varsa teheccüt vaktine gel dedi Ulular
    Ben değilse, kim? Şimdi değilse ne zaman? Aşkın davetlisi şems vakti d/okunur duada kendiyle dedi Pirim
    Mutlu olma sanatı, mutluluğu ortak ismet olan şeylerden çıkarma gücünde yatar dedi Mirim
    Harikulade gecede güneşi görmek, dünyanın tüm gizemlerinin anahtarıdır dedi Sır Katibi
    Bir adım varsa, bir iz olmalı. Eğer karanlık varsa, ışık olmalı dedi Meczup
    Sevilmeyi sevmek karar almak için ideal mekân duada açılmayı bekleyen birçok kapı var dedi İhtiyar Bilge
    Yetim ve öksüzlerin çoğaldığı dünyada, gülmek bizim gibilere göre değil dedi Hırkasız Derviş
    Merhamet et, çünkü bu nurdan yaratılmış vücuda taştan gönül yakışmaz dedi Üçler
    Ötesini söylemeyeceğiz şems vakti öyle güzel cevaplar geldi ki, g/özlerinden okuduk geceyi dedi Yediler
    Merdinimiz duayla mesafe alıyoruz teheccüt vakti dedi Kırklar
    Kim, öğrencilerden şikayet ederse ona inanmayın dedi Erenler
    Nuh tufanı gibi kendi kendine yazar kimsesizler mezarlığında bu şiiri ölüm dedi Zahit
    Allah’ın ve Resul’ünün hükmünde ağlayan bir çocuğun güzelliğidir kurtuluşa erenler’in teslimiyeti dedi Abdal
    Saklı gerçekler arasında veriliş tarzı hediyenin kendisinden önemlidir. Ancak insanlar genellikle tersini yapar dedi Miskin
    Sevilmeyeni sevebilmek erdemdir dedi Deliler Şeyhi
    Ve bir dikenci geçti onu b/ekliyor duada kana kana aşk şarabından içenler teheccüt vakti misafirlerini dedi Aklı Kıt Adam
    İyice yorgun düşmüş rüzgarlı gece, belleği belli belirsiz dünü anımsayanlar, uzaktır bugüne dedi Münzevi
    Bir anıdır hiçlikten oluşmuş, kimi zaman geri dönüyor güne kar taneleri gibi dedi Sufi
    O uzak şaşkınlık içinde kıpırtısız ışık bir mezartaşına yansıyınca boş pencereden dedi Naib
    Ve çocuk diri b/akardı geceye, şaşırırdı üst üste yığılmış gözyaşları orada mutluluğa ait her şey dedi Neyzen
    Bir b/aşka yaşamdı ve hiçlikten kimi zaman geri dönen dualar kar taneleriyle şaşkın ışıklar gibi geri dönüyor dedi Garib Çoban
    O v/aktin mucizesi daha derin zamandan, bir akşam ona rastladım gecenin sisinde dedi Türbedar
    Hep kaçıyor benden, uzaklara götürüyor güzel mi bilmiyorum, yitmiş zamanlardan bir ses dedi Ermiş
    Yaşanmış çocukluğun uzak bir anısı çıkageldi şems vakti sabah gibi g/özleri buna, en sevdiğim şeylerin en derinlerinden duada dedi Abid
    Karanlıktaki her şeyi bilebilirim, biraz sessizlik, gürültü yeterli ve her şey aşkla duruyor dedi Fakir
    Ve her şeyden kopmuş hissediyor kendini vakit, biraz sessizlik yeterli kendi gerçek yerinde besmelenin beslemesini dinliyorum bir su akışında dedi Aşk
    (Y.ed - Böyle Nereye Gidiyorsun Aşık)


    Engin Demirci Şiirleri © Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.


    https://www.antoloji.com/...r-garib-coban-siiri/
  • Mekke'nin fethinden sonra İslâm'ı kabul edenler arasında Hz. Ebû Bekir'in babası Ebû Kuhâfe de bulunuyordu. Yaşı sekseni aşmış, âmâ bir kişi olan Ebû Kuhâfe, Hz. Peygamber'in huzurunda hidayete ermekte geç kalmışlığını telâfi edercesine aşkla kelimei şehadet getiriyordu. Bu esnada sevinmesi gereken "Sıddıyk" (yürekten tasdik edip, sorgusuz sualsiz bağlanan) lakaplı Ebû Bekir ağlıyordu. Fakat bu ağlayış bir sevinç ağlayışı değil üzüntü ağlayışıydı. Bu, meclisteki herkesin hayretine sebep olmuştu. Sordular:

    - Ey Ebû Bekir, neden sevinilecek bir günde gözyaşı döküyorsun? Cevap verdi:

    - Allah'ın Resulünün en büyük arzusu amcası Ebû Talibin müslüman olmasıydı. Fakat bu dileği bir türlü gerçekleşmedi. Ben isterdim ki şu anda benim babamın yerinde şehadet getiren Ebû Talib olsun, babamın Müslüman olmasından dolayı benim gönlüm hoşnud olacağına, amcasının Müslüman olmasından dolayı Allah Rasûlünün gönlü hoşnud olsun. İşte bu olmadığı için ağlıyorum.



    O NE YAPARSA DOĞRUDUR



    Peygamberimiz (s.a.v) azadlı kölesi Zeyd bin Hârise'yi çok severdi. Oğlu Üsame'yi de. Babayı da oğulu da gerektiğinde kollardı.

    Hz. Ömer bir gün ganimet malı dağıtıyordu. Oğlu Abdullah'a üç verirse Üsame'ye dört veriyordu. Abdullah bunun sebebini öğrenmek istedi:

    - Ben Üsame'nin katılıp da benim katılmadığım tek gaza (savaş, cihad) hatırlamıyorum. Neye dayanarak ona benden fazla veriyorsun?

    Hz. Ömer şöyle açıklamada bulundu:

    - Hz. Peygamber onun babasını senin babandan, Üsame'yi de senden çok sever ve kollardı. O'nun her işinde muhakkak bir hikmet vardır. Ben O'nun sevdiğini kendi sevdiğime tercih ederim.



    BAL ŞERBETİ



    Bir Ramazan'da Medineli bir müslüman Halife Hz. Ömer'i iftar yemeğine davet etti. Yemek sırasında yalnız Hz. Ömer'e bir kab içinde bir içecek

    sunuldu. Hz. Ömer sordu: "Bu nedir?" Ev sahibi cevab verdi: "Bal şerbetidir efendim, sizin için ayırmıştık da..." Hz. Ömer onu içmeyi reddederek şöyle dedi: "Benim yönetimini üstlendiğim halkın çoğu içmek için henüz kuyu suyunu bile bulamazken ben burada bal şerbeti içemem."



    EN BÜYÜK CÖMERT



    Önemli bir sefer hazırlığı yapılıyordu. Peygamberimiz herkesten yapabileceği yardımı en üst sınırda yapmasını istedi. Hz. Ömer bu isteğe uyarak büyük miktarda bir yardımla Hz. Peygamberin huzuruna çıktı. Hz. Peygamber sordu:

    - Ya Ömer, malının ne kadarını yardım olarak getirdin?

    Hz. ömer cevap verdi:

    - Tam yarısını getirdim ya Resulallah, size getirdiğim kadar da geride var.

    Biraz sonra Hz. Ebû Bekir geldi. O da büyük bir yardımda bulundu. Hz. Peygamber ona da sordu:

    - Malının ne kadarını getirdin? Cevap verdi:

    - Tamamını getirdim ya Resulallah, evimde Allah ve Resulünün sevgisinden başka bir şey bırakmadım.

    Bunun üzerine Allah'ın Resulü şöyle buyurdu: - Allah yolunda fedakarlıkta Ebû Bekir'i kimse geçemeyecek.



    BİR MUSİBET...



    Kumandanlarından biri bir zafer dönüşü Halife Hz. Ömer'in huzuruna çıktı. Yanında kısa boylu, tıknaz biri bulunuyordu. Hz. Ömer "Bu kim?" diye sordu. Kumandan anlattı: "Efendim bu benim sağ kolumdur. Hangi görevi verdimse başarı ile tamamladı. En gizli haberleri yerine ulaştırdı. Bazen bir orduya bedel hizmet gördü. Zaferlerimi onun sayesinde kazandım diyebilirim."

    Aradan zaman geçti, aynı kumandan halifenin huzuruna yeniden çıktı. Ama mağlup bir kumandan olarak Halife sordu:

    - Hani sağ kolun nerede?

    - Sormayın ya Ömer, ihanet etti, düşman tarafına geçti.

    Hz. Ömer bu defa konuştu:

    - Allah'tan başka hiç kimseye dayanmamak gerektiğini geçen sefer söyleyecektim vazgeçtim. Bir musibet bin nasihattan yeğdir diye düşündüm.



    ADAMIN ÖNEMİ



    Halife Hz. Ömer bir mecliste hazır bulunanlara sordu:

    - Eğer dileğiniz hemen kabul ediliverecek olsa ne dilerdiniz?

    Birisi, "Benim falan vadi dolusu altınım olsun isterim. Onu harcayarak İslâm'a daha çok hizmet edeyim diye" dedi. Bir başkası, "Şu kadar sürüm (davar, koyun, keçi), mal ve mülküm olsun isterdim. Gerektikçe onları sarfederek dine yararlı olayım diye" dedi. Herkes buna benzer şeyler söyledi. Hz. Ömer hiçbirini beğenmedi. Bu defa meclistekiler, Hz. Ömer'e sordu:

    - Ya Ömer peki sen ne dilerdin? Cevap verdi:

    - Ben de Muaz, Salim, Ebû Ubuyde gibi müslümanlar yetişsin isterdim. İslâm'a onlar vasıtasıyla hizmet edeyim diye.



    GURURA KARŞI İLAÇ



    Halife Hz. Ömer bir gün kırbasını (su tulumu, su kabı) sırtına yüklenmiş, Medine'nin en kalabalık sokaklarında dolaşıyordu. Babasının sırtında kırba ile dolaştığı oğlu Abdullah'ın da gözüne ilişti ve kendisine yetişip sordu:

    - Baba sen ne yapıyorsun, koskoca halife sırtında kırba taşır mı, taşıtacak kimse mi bulamadın?

    - Oğlum, bunu taşıtacak adam bulamadığım için veya başka bir mecburiyet dolayısıyla taşıyor değilim. Nefsime gurur gelir gibi oldu, kendimi beğenir gibi oldum, sırf onu küçültmek için bu yola başvurdum.



    HZ. ALİ'NİN BÜYÜKLÜĞÜ



    Birgün ashab Peygamberimiz (s.a.v)'den Hz. Ali'yi niçin çok sevdiğini sordu. Hz Peygamber o anda mecliste bulunmayan Hz. Ali'yi çağırmaya adam gönderdi ve orada bulananlara sordu:

    - Birisine iyilik etseniz, o da size kötülük etse ne yapardınız? Cevap verdiler:

    - Yine iyilik ederiz.

    - Yine kötülük yapsa?

    - Biz yine iyilik ederiz?

    - Yine kötülük yapsa?

    Ashab cevab vermedi, başlarını öne eğdiler. Bunun anlamı kötülüğe kötülükle mukabele etmesek bile iyilik yapmaya devam etmeyiz, demekti.

    Bu sırada Hz. Ali o meclise geldi. Rasulullah Hz. Ali'ye sordu:

    - Ya Ali, iyilik ettiğin biri sana kötülük etse ne yapardın?

    - Yine iyilik ederdim.

    - Yine kötülük yapsa?

    - Yine iyilik yapardım.

    Hz. Peygamber soruyu tam yedi defa tekrarladı. Hz. Ali yedi defasında da "yine iyilik ederdim" diye cevap verdi. Ashab,

    - Ya Rasulallah, Ali'yi çok sevmenizin sebebini şimdi anladık, dediler.



    HZ. ALİ'NİN RÜYA YORUMU



    Ashabtan (Peygamberimizin arkadaşları) Abdullah oğlu Cabir bir rüyasında, büyük ineklerin küçük inekleri sağdığını, hastaların sağları ziyaret ettiğini, kuru bir çay kenarında yemyeşil bahçeler bulunduğunu, minberde (camilerde imamın hutbe okuduğu yer) koca koca putlar durduğunu gördü. Bu, sıradan bir rüyaya benzemiyordu. Bunun önemli bir mesajı olmalıydı. Bu rüyayı yoracak kişi olarak ilk defa Hz. Ali aklına geldi. Hz. Peygamberin "İlim beldesinin kapısı" diye nitelediği Hz. Ali ancak güvenilir bir açıklama getirebilirdi. Bu düşüncelerle rüyasını yordurmak üzere Hz. Ali'ye müracaat etti. Rüyasını tane tane anlattı ve

    ne anlama geldiğini yormasını rica etti. Hz. Ali "Yanlış yorumdan Allah korusun" diyerek söze başladı ve şöyle devam etti. "Büyük ineklerin küçük inekleri sağması, yetki ve mevkilerini halkı soymak için kullanan görevlileri (amir ve memurları); hastaların sağları ziyaret etmesi, yoksulların hallerini arzetmek için zenginlerin peşinde koşmasını; kuru çay kenarında bulunan yemyeşil bahçeler, uzaktan veya dışardan bakıldığında çok büyük sanılan ve öyle ünlenmiş ama aslında içleri kupkuru çölden ibaret olan ilim adamlarını; minberde duran koca koca putlar ise, layık olmadığı halde ilmin, dinin ve devletin yüce makamlarına yükselmiş kimseleri ifade eder."



    GERÇEK NEDEN



    Hz. Ali'nin halifeliği sırasında, Hz. Osman'ın şehid edilmesiyle sonuçlanan fitne, fesad daha da arttı. Bu durumdan üzülen, şikayetçi olan bir mümin Hz. Ali'ye gelip sordu:

    - Ya Ali neden Hz. Ebû Bekir ve Ömer zamanında meydana gelmeyen bu olaylar senin zamanında meydana geliyor, müminler birbirine düşüyor?

    Hz. Ali cevap verdi:

    - Hz. Ebû Bekir ve Ömer zamanında biz vardık, ama bizim zamanımızda onlar yok.



    TİTİZLİĞİN BÖYLESİ



    İslâm dünyasında Kur'an'dan sonra en güvenilir kaynak Sahih-i Buhari adındaki hadis kitabıdır. İsmail el-Buha-ri'nin Hz. Peygamberin hadislerini toplamaya kendini vakfettiği, yeni bir hadis duymak ve almak için dere tepe dolaştığı, günlerce, haftalarca yol katettiği sıralardaydı. Kendisine birçok sahabi ile görüştüğü bilinen birinden söz edildi. Çok zaman yaptığı gibi uzun bir yol katederek bahsedilen adamı buldu. Fakat adamı bulduğu sırada kazığından boşanmış olan devesini boş torba ile aldatarak yakalamaya çalıştığına şahit oldu. Bu halde hiçbirşey sormadan geri döndü. Niçin boş döndüğünü, birkaç hadis not etmediğini soranlara şöyle cevap verdi:

    - Ben devesini aldatarak yakalamaya çalışan adamın rivayet edeceği hadise güvenmem.



    MAL SEVGİSİ KALBİ KAPLAMAMALI



    Büyük fıkıh (hukuk) bilgini, Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebû Hanîfe'nin (VIII. yüzyıl) ilmi faaliyetleri yanında ticaretle de meşgul zengin bir zat olduğu malumdur. Bu büyük insan, gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırdı. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslendi:

    - Ya imam, gemin battı!... (İmamın ticari mal taşıyan gemileri mevcut)

    İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra

    - Elhamdülillah dedi.

    - Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber verdi:

    - Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş.

    İmam bu yeni habere de:

    - Elhamdülillah, diyerek mukabele etti. Haber getiren kişi hayrete düştü:

    - Ya imam, gemin battı diye haber getirdik "Elhamdülillah" dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim yine "Elhamdülillah" dedin. Bu nasıl hamdetme böyle?

    İmam-ı Azam izah etti:

    - Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah'a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah'a şükrettim.



    İMAM-I ÂZAM VE KADILIK



    Zamanında İmam-ı Azam ile herhangi bir konuda tartışmaya girip de galip çıkan görülmemiştir. Hem derya gibi ilmi, hem de herkese nasip olmayan zeka ve mantığı sayesinde hepsinden kendisi galip çıkıyordu.

    Abbasi Halifesi Me'mun İmam-ı Azam'ı Kufe'ye kadı yapmak istiyordu. İmamı çağırdı ve bu niyetini açıkladı. İmam-ı Azam yönetimin yanlışlıklarına alet olmamak için bu teklifi kabul etmedi.

    - Ben kadılık yapamam, dedi.

    Halife de herkes de kabul ederdi ki ondan iyi kadılık yapacak bulunamazdı. Bu nedenle Halife sert çıktı:

    - Yalan söylüyorsun, sen kadılık yaparsın!

    İmam-ı Azam akan suları durduracak şu cevabı verdi:

    - Eğer ben yalan söylüyorsam, yalan söylediğim için kadılık yapamam, çünkü yalancıdan kadı olmaz. Eğer "yapamam" dediğim zaman doğru söylüyorsam, sözümün gereği olarak kadılık yapamam. O halde her iki halde de kadılık yapamam,





    KÂFİR Mİ MÜMİN Mİ?



    İmam-ı Azam'ın da bulunduğu bir mecliste birisi şöyle bir soru sordu: "Bir adam ki, cenneti istemez, cehennemden korkmaz, ölü eti yer, rüküşüz secdesiz namaz kılar, görmediğine şahitlik eder, fitneyi sever, hakkı istemez, bu adam kafir midir, mümin mi?" Mecliste bulunanlar ağız birliği etmişçesine "Bunlar kafirin sıfatlarıdır, böyle bir adam kafirin ta kendisidir." dediler. İmam-ı Azam susuyordu: "Ya imam sen ne dersin?" dediler. İmam-ı Azam, "Bunlar müminin sıfatıdır, böyle biri müminin ta kendisidir" dedi. itiraz ettiler: "Ya imam nasıl olur, mümin cenneti istemez mi, cehennemden korkmaz mı?.." diye. İmam tek tek açıkladı: "Gerçek (bilinçli) mümin cenneti istemez, sahibini (Allah'ı) ister, cehennemden korkmaz, sahibinden korkar, ölü eti dediğiniz balıktır, görmediğine şahitlik eder, çünkü Allah'ı görmez ama kesin inanır, rükusuz secdesiz kıldığı namaz

    cenaze namazıdır, fitneyi sever, çünkü fitneden maksat mal ve evladdır, (Kur'an'da mal ve evladın müminler için fitne -imtihan- olduğu belirtilmiştir); hakkı istemez, çünkü haktan kasıt ölümdür, mümin de olsa ölümü temenni etmez."



    SEN BİR KIZINI VERMEZSİN DE...



    Kufe'de bir adam üçüncü Halife Hz. Osman için "Yahudiymiş" diye tutturmuştu. Herkes bunun asılsız olduğunu, imkansız olduğunu söylüyor ama adam bir türlü ikna olmuyordu. Bu konu İmam-ı Azam'a da duyuruldu. "Adamı bu saçma inancından kimse caydıramadı, sununla bir de siz görüşseniz" dendi. "Hay hay" dedi İmam-ı Azam, bir akşam bu kıza dünürlüğe diye adamın evine gitti. Dereden tepeden konuştuktan sonra sözü esasa getirdi:

    - Biz Allah'ın emri, Peygamberin kavliyle kızına dünür geldik.

    - Kime istiyorsunuz kızımı, öğrenebilir miyim?

    - Kızını istediğimiz kimse son derece ahlâklı, dürüst çok zengin ve alabildiğine cömert, Kur'an'ı ezbere biliyor ve sürekli okuyor... (Bunların hepsi Hz. Osman'ın nitelikleri)

    Adam sözünü kesti:

    - Yeter, bunlardan bir tanesi bile kızımı vermek için yeterli meziyettir.

    - Ama bu damat adayının bir kusuru var, kendisi Yahudi.

    -Adam parladı:

    - Nasıl olur, benim kızımı bir Yahudiye istersiniz?

    İmam-ı Azam için artık taşı gediğine koymanın zamanı gelmişti:

    - Sen bir kızını yahudiye vermezsin de Hz. Peygamber iki kızını birden bir Yahudiye nasıl verir? deyince adamın artık bir inat ve itiraza mecali kalmadı, bilinen gerçeği kabul etti.

    (Hz. Osman peygamberimizin damadıydı, önce bir kızıyla evlenmiş, o ölünce diğer bir kızıyla evlenmişti. Bunun için Hz. Osman'a "Zi'nNureyn'' (İki nur sahibi) denmiştir.)



    ATEŞ DÜNYADAN GİDİYOR



    Abbasi'lerin ünlü halifesi Harun Reşid zamanında yaşamış olan Behlül Dana (VIII. yüzyıl) dönemin evliyasındandı. Zaman zaman aklından zoru olan kimselere has tavırlar takınır, herkes de bundan dolayı kendisini deli sanırdı. Ama bunu maksatlı yapardı. Behlül daima Harun Rediş'in yakınında bulunur, çeşitli sebepler hasıl ederek onu uyarırdı. Bir gün Behlül, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu:

    - Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?

    - Cehennemden geliyorum ey hükümdar.

    - Ne işin vardı cehennemde?

    - Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.

    - Peki, getirdin mi bari?

    - Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler.



    BEHLÜL DİVÂNE



    Birgün adamın biri Behlül'e akıl danıştı:

    - Ey Behlül Dana, ben zengin olmak istiyorum, bana ne tavsiye edersin?

    Behlül bir an düşünüp cevap verdi:

    - Demir al, demir sat.

    Demir ticareti eski çağlardan beri kârlı bir iş olarak biliniyordu. Çünkü demir hiç fire vermeyen, daima üstüne koyan bir maddeydi. Adam Behlül'ün tavsiyesine uyup demir ticaretine başladı ve gerçekten kısa zamanda dilediği gibi zengin biri oldu. Zengin olduktan sonra Behlül için "Bu ne budala adam, verdiği akılla herkes köşeyi dönüyor,

    kendisi fakirlikten kırılıyor" diye düşündü. Bir zaman sonra Behlül'ün karşısına çıktı, yeni bir akıl danıştı:

    - Ey Behlül Divâne (Dana yerine aptal yerine koyarak divane diyor) ben demir alıp satmaktan yeterince zengin oldum. Biraz da başka bir iş yapayım. Bu sefer ne tavsiye edersin?

    Behlül adamın içini dışını bildiğinden onu kötü niyetine kurban edecek bir tavsiyede bulundu: - Soğan al, soğan sat.

    Soğan ticaretinin de riskli işlerden biri olduğu bilinir. Soğan devamlı fire veren bir nesnedir. Adam soğan ticaretine başlayınca kısa zamanda iflas bayrağını çekti ve kötü kalbliliğinin cezasını pahalı bir biçimde ödedi.



    ÇARŞI PAZAR AĞALIĞI



    Behlül Dana birgün Harun Reşid'den bir vazife istedi. Harun Reşid de ona çarşı pazar ağalığını (denetimini) verdi. Behlül hemen işe koyuldu. İlk olarak bir fırına gitti. Birkaç ekmek tarttı hepsi normal gramajından noksan geldi. Dönüp fırıncı ya sordu: "Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının tadı var mı?" Adam her soruya olumsuz cevap verdi. Memnun olduğu bir şey yoktu. Behlül birşey demeden ayrıldı ve bir başka fırına geçti. Orada da birkaç ekmek tarttı ve gördü ki bütün ekmekler gramajından fazla geliyor, eksik gelmiyor. Aynı soruları bu fırının sahibine de sordu ve her soruya olumlu cevap aldı. Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid'in huzuruna çıktı ve yeni bir vazife istedi. Harun Reşid, "Behlül daha demin vazife verdik sana ne çabuk bıktın?" dedi.

    Behlül açıkladı:

    - Efendimiz çarşı pazarın ağası varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, bana ihtiyaç kalmamış.



    SARAYDA İFTAR



    Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih etti:

    - Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.

    Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı:

    - Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin..

    - Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.



    SENİN İŞİN DAHA ZOR



    Behlül Dânâ'nın menkıbelerinden kitaplar meydana getirilmiştir. Bunların hepsi insanları iyiliğe, doğruluğa, Allah rızasını kazanmaya özendirici bir nitelik taşır. Türk halkı arasında da bunlardan bir bölümü bilinmekte ve anlatılmaktadır.

    Bir hac ibadeti sırasında Harun Reşid ve Behlül yüksekçe bir yere oturup oradan ibadet ve dua eden ve bu arada ağlayıp gözyaşı döken insan selini seyrediyorlardı. Behlül Dana halifeyi uyarmak için yeni bir fırsat yakalamıştı. Dedi ki:

    - Ey müslümanların halifesi, bütün bu ağlayıp sızlayan insanlar kendi nefislerinin günahlarının hesabını verip veremeyeceklerini bilmedikleri için ağlaşıyorlar. Halbuki sen kendi nefsinin hesabı yanında bütün bu insanların da hesabını vereceksin.



    GERÇEK ZENGİNLİK



    Başlangıçta Türkistan taraflarında bir bölgenin hükümdarı yani dünya sultanı iken vâkî olan bazı ikazlarla hükümdarlığını bırakıp maneviyat sultanı olmaya azmeden, bunu da gerçekten başaran İbrahim Edhem (VIII. y.yıl) dünya malına karşı o kadar tenezzülsüzdü ki kimseden bir şey istemez ve beklemezdi. Nefsini yokluğa ve mahrumiyete o derece alıştırmıştı ki bir benzerine

    rastlanamazdı. Birgün büyük velilerden çağdaşı ve hemşehrisi Şakik Belhi ile karşılaştı ve ona sordu:

    - Ey Şakik nasıl geçiniyorsun? Şakik Belhi cevap verdi:

    - Bulunca yiyoruz, bulmayınca sabrediyoruz. İbrahim Edhem:

    - Horasan'ın köpekleri de aynı şeyi yapıyorlar, bulunca yiyorlar, bulmayınca sabrediyorlar, diye karşılık verdi.

    Belhi sordu:

    - Peki siz ne yapıyorsunuz?

    - Biz bulunca dağıtıyoruz, bulmayınca sabrediyoruz.

    Bizim İbrahim Edhem Hazretleri hakkında söylemek istediğimiz bu değil. İbrahim Edhem'in, amaç edindiği ve ulaşmayı başardığı yokluk ve mahrumiyeti o derece aşikar, o derece göze batıcı idi ki görenlerde kendisine yardım hissi uyandırıyordu.

    Varlıklı bir kişi İbrahim Edhem'e yardım etmek istedi. İbrahim Edhem:

    - Yardımını gerçekten zenginsen kabul ederim, dedi.

    Adam gerçekten zengin olduğunu, bir şeye ihtiyacı bulunmadığını söyledi. Büyük veli sordu:

    - Ne kadar paran var?

    - Üç bin altınım var.

    - Dört bin olmasını istemez misin?

    - Elbette isterim.

    - Beşbin olmasını?

    - İsterim.

    - On bin altının olsa çok sevinirsin değil mi?

    - Şüphesiz çok memnun olurum.

    - Zengin olduğunu söylüyorsun ama, sen gerçekte züğürdün birisin. Sen, on bin değil yüz bin altının olsa yine kanaat etmez fazlasını istersin. Kanaati olmayan insan zengin sayılmaz. Gerçekten zengin olsaydın yardımını kabul edecektim.



    TEVEKKÜL BÖYLE Mİ OLUR?



    Büyük velilerden Şakik Belhi (VIII. yyıl) bir kıtlık senesinde, herkesin kara kara düşündüğü bir ortamda, zengin bir adamın kölesinin şakır şakır oynadığına şahit oldu. Yanına yaklaştı ve sordu:

    - Herkes kıtlıkla, açlıkla karşı karşıya olmaktan inler dururken sen neye güvenerek böyle oynayabiliyorsun? Köle cevap verdi:

    - Herkesten bana ne? Benim için bir tehlike söz konusu değil. Benim efendimin 7-8 tane köyü var, her ihtiyacımız o köylerden sağlanıyor.

    Bu açıklama Şakik'i adeta bir şamar gibi sarstı. Çünkü kendisi de kıtlıktan dolayı endişe içindeydi. Ama köle onu uyandırdı ve kendi kendine şöyle dedi:

    - Hey Şakik kendine gel! Şu köle nihayet bir insan olan efendisine bunca güveniyor, kendini emniyet içinde hissediyor. Sen ki bütün canlıların rızkını garanti eden Allah'a inanıyor, tevekkül ediyorsun, Bu nice tevekküldür ki rızık endişesi içindesin?



    HEDİYE



    En büyük velilerden biri olduğunda şüphe bulunmayan Bayezid-ı Bestâmi'yi ölümünden sonra bir dostu rüyasında gördü ve kendisine sordu:

    - İlahi huzurda seni nasıl karşıladılar? Bayezid-i Bestami cevap verdi:

    - Bana, "ne getirdin?" diye sordular. Ben de dedim ki "Bir dilenci bir padişahın huzuruna çıkınca ona ne getirdin diye sormazlar, dile bizden ne dilersen" derler.

    Sözüme Rabbimin cevabı erişti: "Doğru söylüyor, doğru söylüyor."



    GÜVENE LÂYIK OLMAK



    Tasavvuf tarihinin önemli simalarından Zünnun Mısri (IX. y.yıl) kendisine bir yıl mürid olup hizmet ettikten sonra İsm-i Azam'ı (Allah'ın bütün vasıflarını ifade eden en yüce adı) öğrenmek isteyen Yusuf bin Hüseyin'in arzusunu yerine getirmedi. Bu isteğe gülüp geçti. Aradan tam altı ay daha geçti. Yusuf bin Hüseyin sabırla hizmete devam etti. Bir fırsatını bulup isteğini yine tekrarladı. Zünnun Mısri bu defa Yusuf bin Hüseyin'e ağzı bir bezle bağlanmış bir testi vererek, "Bunun içindeki hediyeyi falan yerdeki filan zata götür" dedi. Dikkatle götürmesini, içindekine bir zarar gelmemesini de ayrıca hatırlattı. Yusuf, hediyeyi aldı ve yola koyuldu. Yolda kendi kendine söyleniyordu: "Bir buçuk yıldır hizmetindeyim, benim bir dileğimi yerine getirmeyen şeyhim, hizmetinde bulunduğum bir buçuk yıldır bir defa ziyaretine bile gelmemiş olan bir dostunu hediye ile taltif ediyor..."

    Yolculuğu sırasında bir yerde dinlenirken, içini, özenle götürülmesi istenen bu hediye nedir diye şiddetli bir merak sardı. Merakına mağlup olarak testinin ağzandıki bezi çözdü ve açtı. Açmasıyla birlikte bir fare fırt diye atladı ve çalılıkların, arasında kayboldu. Yusuf bin Hüseyin çok üzüldü, pişman oldu. Emanete hiyanet etmişti. Artık götürülecek hediye kalmadığına göre yoluna devam etmesi gereksizdi. Çaresiz üzüntülü ve mahcup bir halde geri döndü. Olacağı kalbine malum olan Zünnun Mısri "Sıradan bir hediyenin bile güvenilemeyeceği bir kimseye İsm-i Azam nasıl emanet edilir?" diyerek her isteyene her şeyin emanet edilemeyeceğini anlatmak istedi.



    YUNUS HÜRMETİNE



    "Anadolunun iç aydınlığı" bütün Anadolu'nun sevgilisi insan sevgisinin, hoşgörünün sınırlarını,

    Yaradılmışı hoşgör

    Yaradandarr ötürü

    Bir kez gönül yıktın ise

    Bu kıldığın namaz değil.

    gibi söyleyişlerle kimseye nasip olmayacak ölçüde genişleten Yunus Emre (1240-1320) Tapduk Emre'nin dergahında uzun süre zevk ve hevesle odun taşımış, ayak işleri yapmıştı. Ama Tapduk bir türlü arzuladığı gibi Yunus'u ele almıyor, eren lerin gönül deryasından bir katre sunmuyordu. Yunus bu konuda bir dilekte bulunsa "Sen hâlâ dünya kokuyorsun" deyip savuşturuyordu. Yunus "Herhalde benim nasibim burada değil, bir başka şeyhin kapısında" diyerek Tapduk'a dahi haber

    vermeden dergahı terketti. Ama dergahtan uzaklaştıkça içini bir hüzün kapladı. Tapduk Emre'nin kapısında en basit işleri yaparken bile gönlünde bir aydınlık, bir ferahlık, bir yumuşaklık vardı. Dergahtan ayrılalı gönlü kararmış, katılaşmıştı, uzaklaştıkça içini Tapduk'a ve dergaha karşı bir hasret kaplıyordu. Bu yolculuk sürerken bir akşam vakti yedi kişilik bir başka yolcu grubuna rastladı. İçini kaplayan hüzün ve hasrette belki bir hafifleme olur diye kendi de onlara katıldı. Yol arkadaşları ermiş kılıklı, yaşlıca insanlardı. Güven veren halleri vardı. Birlikte sürdürülen bu yolculuk sırasında bir an geldi ki hiçbirinin çıkınında (azık çantası) birşey kalmadı. Biryerde mola verdiler, açlık canlarına tak etmişti. Bu yedi arkadaştan bi ri ellerini kaldırıp Yaradan'a niyazda bulundu. Bu dua ve yakarmanın akabinde önlerinde türlü yiyeceklerle donanmış bir sofra peydah oldu. Yediler içtiler Rablerine şükrettiler. Bundan sonra bu yedi yolcudan herbiri yolda acıktıkça dua etti ve yemekleri ilahi bir lütuf olarak ikram edildi. Sonunda dua sırası Yunus'a gelmişti.

    Yunus soğuk terler döküyordu. İşin içinde mahcup olmak vardı. Yol arkadaşlarının her biri Allah katında makbul kişilerdi ki duaları kabul görüyordu. Kendinin böyle bir imtiyazı yoktu. Ama duayı yapacaktı, çaresi yoktu. Bütün varlığı ve içtenliğiyle Allahla yalvardı: "Ya Rabbi, şu yol ar kadaşlarım sana kimin yüzü suyu hürmetine yalvarıyorlarsa ben de onun yüzü suyu hürmetine yalvarıyorum, beni mahcup etme..." Bu duanın arkasından öncekilerin iki katı yiyecek içecek lütfedildi. Şaşkınlık sırası yedi yolcudaydı. Sordular:

    - Ey arkadaş, sen kimin hürmetine dua ettin? Yunus,

    - Önce siz söyleyin dedi. Açıkladılar:

    - Biz Tapduk Emre'nin dergahında Yunus adında çok makbul ve muteber bir derviş varmış onun hürmetine Allah'a yakarmıştık.

    Yunus esas şimdi mahcup olmuştu. Yunus'un kendisi olduğunu açıklamaya utandı. Tapduk Emre'ye karşı da kalbini bozmuştu. Halbuki Tapduk ona Allah yolunda epeyi dereceler kazandırmıştı. Büyük bir pişmanlık içinde, bedeninden sıyrılmış bir ruh gibi akarak Tapduk dergahına döndü ve şeyhine bu defa kendini kayıtsız şartsız teslim etti.



    GÖREV ŞUURU



    Osmanlıların ilk Şeyhülislamı Molla Fenari (1350-1431) Şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alış-verişin hemen arkasından atın hasta olduğunu farketti. Geri ver mesi gerekiyordu, ama satın aldığı adamı zorluk çıkartır, atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi. Mahkemeye gittiğinde kadıyı (Molla Fenari) yerinde bulamadı. İşini ertesi güne bıraktı. Fakat at o gece öldü. Adam ertesi gün olanları kadıya anlattı, mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu. Molla Fenari "Senin zararını ben ödeyeceğim" dedi. Adam hayretle kadıya baktı, "Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla hiçbir ilginiz ve suçunuz yok ki..." dedi. Molla Fenari, "Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim. At da sahibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkân şimdi yok olmuştur. Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararını ben ödeyeceğim" dedi ve ödedi.



    ARADAKİ FARK



    Anadolu'nun yetiştirdiği en büyük velilerden biri olan Hacı Bayram (XV. y.yıl) Anadolu kökenli başka birçok bilgin ve erenin de üstadıdır. Bunlardan biri de Fatih'in hocalarından Akşemseddin idi. Akşemseddin Hacı Bayram'a bağlanışından kısa bir zaman sonra zekası, anlayışı, kavrayışı, en önemlisi de şeyhine tam teslimiyeti sayesinde icazet (diploma) aldı ve irşadla görevlendirildi. Akşemseddin'in bu başarısı Hacı Bayram'ın diğer müridleri arasında kıskançlığa sebep oldu. Bunlardan biri Hacı Bayram'a sordu:

    - Efendi Hazretleri, kırk yıldır talebeniz olanlar

    henüz halifeliğe (sizi temsile) layık görülmezken Akşemseddin'in kısa zamanda bu rütbeye ulaşmasının sebebi ne ola?

    Hacı Bayram, gerek maddi gerekse manevi hayatta yükselmenin veya yerinde saymanın sebebini açıklarcasına cevap verdi:

    - Bu köse (Akşemseddin) bizde ne gördü ve işittiyse hemen inandı ve teslim oldu. Sebep ve hikmetini sonra kendi kendine bulup öğrendi. Kırk yıldır hizmetimizde bulunanlar ise bizde gördüklerinin ve duyduklarının önce sebep ye hikmetini öğrenip sonra inandı ve teslim oldu. İşte aradaki fark budur.



    İKİ ER KİŞİ İLE BİR HATUN KİŞİ



    Hacı Bayram Veli, Sultan II. Murad'ın saygı duyduğu manevi önderlerdendi. Hükümdarın Hacı Bayram'a saygısı o derece büyüktü ki ona mürid olanlardan vergi almıyordu. Ama gelin görün ki bütün Ankara halkı Hacı Bayram'ın müridi olduğunu iddia ediyordu. Ankara'da kimden vergi istense "Ben Hacı Bayram'ın müridiyim" deyip işin içinden sıyrılıyordu. Bu durum hükümdara yansıtıldı. Hükümdar Hacı Bayram'a bir mektup gönderip, "Gerçek müritlerinizin sayısını bana bildiriniz, sizin bildirdiğiniz herkes vergiden mual tutulmak üzere kabulümdür"dedi.

    Hacı Bayram devletine saygılı bir maneviyet büyüğü olarak kendisine bağlılığın kötüye kullanılmasından zaten şikayetçi idi. Mektubu fırsat bilerek müridlik iddiasındaki herkese haber saldı: "Falan gün falan yerde toplanınız" diye. O gün hemen bütün Ankara halkı şeyhlerinin davetine uyarak bildirilen yere akın ettiler. Hacı Bayraı ı bir tepeciğe kurdurduğu siyah kıl bir çadırdan çıkarak kalabalığa sordu: "Beni seviyor musunuz?' Kalabalık hep bir ağızdan karşılık verdi: "Elbette seviyoruz." "Bana yürekten bağlı mısınız? İstesem benim için canınızı verirmisiniz?" Kalabalık cevab verdi: "Canımız senin yoluna feda olsun..." Hacı Bayram bunun üzerine "Bugün bana inananları şu çadırın içinde bir bir kurban edip

    canlarını cennete göndereceğim. Şimdi bir kişi çıksın" dedi. Kalabalıktan bir kişi çıktı. Hacı Bayram onu çadıra aldı. Çadırda önceden hazırlattığı koyunlardan birini kestirerek, kanını çadırdan dışarıya akıttırdı. Dışardakiler adamın gerçekten kurban edildiğini sanarak ürperdiler. Hacı Bayram dışarı çıktı, "Bir kişi daha gelsin"dedi. Bir adam daha çıktı. Onu da çadıra alıp aynı işlemi yaptı. Sonra dışarı çıktı ve bir kişi daha istedi. İşin şakayla gelir yanı yoktu. Giden gidiyordu. Bu defa bir şaşkınlık ve duraksama görüldü. Yine de bir hanım ileri çıktı. Hacı Bayram onu da çadıra aldı. Aynı olay tekrarlandı. Dördüncü defa Hacı Bayram kurbanlık isteyince tek kişi çıkmadı. Hacı Bayram artık hükümdara cevap verecek durumdaydı:

    - Sultanım, vergiden affedilmek üzere gerçek müridlerimi sormuştunuz. Benim gerçek müritlerim iki er kişi ile bir hatun kişiden ibaret üç kişidir.



    ALLAH HARAMDAN KAÇANI KORUR


    Ünlü hükümdar Timur'dan sonra yerine geçen oğullarından Şahruh (XV. y.yıl) babasının tersine bilime ve bilgine değer veren, dindar, halim, selim biriydi. Bilginlerle oturup kalkmaktan zevk alırdı. Şahruh'un çevresindeki bilgin kişilerden biri de Nimetullah Efendi idi. Aynı zamanda evliyadan olan Nimetullah Efendi'nin dilinden düşürmediği

    bir söz vardı: "Allah haramdan kaçanı korur" (Yani kişi haramdan kaçarsa Allah ona haram yedirmez, nasip etmez, demek istiyordu.)

    Bu sözü sık sık tekrar eder, bununla biraz da hükümdar ve adamlarını uyarmak amacı güderdi. Şahruh da bunun her zaman mümkün olmayacağını, insanın bazen bilmeden de harama el uzatabileceğini ileri sürerdi. Şahruh bir gün sarayında özellikle Nimetullah Efendi'yi ağırlamak üzere bir ziyafet düzenledi. Başta hükümdar ve Nimetullah Efendi olmak üzere davetliler sofraya oturdular. Baş yemek kehribar gibi kızarmış bir kuzu çevirmesiydi. Herkes gibi Nimetullah Efendi de iştahla yiyor, yedikçe "Allah haramdan kaçanı korur" sözünü tekrarlayıp duruyordu. Hükümdar ve

    adamları da bıyık altından gülüyorlardı. Nihayet yemek bitti. Şahruh Nimetullah Efendi'ye sordu:

    - Allah haramdan kaçanı her zaman ve her durumda korur mu?

    - Evet korur, haramdan kaçana Allah haram nasip etmez.

    - Ama hocam seni korumadı, sende bizimle birlikte haram yedin.

    - Hayır, ben haram yemedim haramı siz yediniz.

    - Boşuna iddia etme hocam, sofrada yediğimiz kuzuyu benim adamlarım çalmıştı, hırsızlık malıydı o...

    - Olabilir, size haramdı, ama bana helaldi. Hükümdar lahavle çekti:

    - Nasıl olur hocam, çalınmış bir kuzu bize haram, sana helal?

    Nimetullah Efendi sözünü bağladı:

    - Eğer inanmıyorsanız, kuzunun sahibini bulun sorun...

    Gerçekten hükümdarın adamları çaldıkları kuzunun sahibini buldular. Yaşlı bir kadındı kuzunun sahibi. Kuzuyu çaldıklarını, pişirip yediklerini itiraf ettiler ve parasını ödemek istediklerini söylediler. Kadın parasını almayı reddetti ve kendilerine beddua etti.

    - Ben o kuzuyu parası için değil, bu havalide Nimetullah Efendi diye mübarek bir zat varmış, ona ikram etmek için yetiştiriyordum, diye açıklamada bulundu.



    GERÇEK TEDBİR BUDUR



    İstanbul'un Vefa semtine adı verilen Şeyh Vefa, Fatih devrinin büyük alimlerinden ve evliyasındandı. Akşemseddin, Molla Gürani gibi devrin manevi önderlerinden biriydi. Bu büyük zatın oyun yaşlarındaki bir oğlu kötü bir alışkanlık edinmişti. Ucuna çivi çakılmış bir sopa ile o devirde evlere içme suyu taşıyan sakaların kırbalarını deliyordu. Evcil hayvan derisinden yapılmış su tulumu demek olan kırba, sivri bir madde ile dokunuldu mu kolayca delinecek bir nesneydi. Şeyh Vefa'nın oğlu da bunu yapıyordu. Sakalar, "Bir din ulusunun oğludur, çok sürmez geçer" diye bir müddet dayandılarsa da baktılar vazgeçeceği falan yok, Şeyh Vefa'ya şikayet ettiler. Vefa Hazretleri olanları duyunca hayretler içinde kaldı. Nasıl olur da bunca dikkat ve özenle yetiştirilen, haram lokmadan uzak tutulan bir çocuk böyle bir şey yapardı? Şeyh Vefa sakalara, "Tamam" dedi. Konu anlaşıldı, gereken yapılacak, sizin de zararınız

    ödenecektir. Önce kendinden işe başladı. "Acaba ben bu çocuğa yanlışlıkla da olsa haram yedirdim mi?" diye düşündü. Bir şey bulamadı. Hanımına sordu; "Sen bu çocuğa hamileyken veya süt verirken haram bir şey yedin mi, çok iyi düşün, bana bildir, yoksa oğlanın sonu kötü" dedi. Hanım

    düşündü, taşındı, rüyaya yattı, nihayet bir olay hatırladı. Oğlana hamileyken oturmağa gittiği bir komşu evinde, masadaki bir tabakta portakallar varmış. Görünce canı çekmiş ama istemeye de utanmış. Ev sahibi hanım bulundukları odadan dışarı çıktıkça yakasındaki iğneyi portakallara batırıp sularını içmiş. Bunu şeyhe anlattı. Şeyh Vefa "Aman hatun hiç vakit geçirmeden o komşuya git, olanı biteni dosdoğru anlat ve helallik dile" diye tenbihledi. Kendi de sakaları çağırdı, kimin kaç tane kırbası delinmişse hepsinin parasını ödedi ve haklarını helal ettirdi. Oğlana olayın başından sonuna kadar bir şey denmedi. Hakkında böyle şikayet var, bir daha yaparsan asarız, keseriz yollu tehdit edilmedi. Ama çocuk bir daha çivili sopa ile kırbaları delmedi.



    DAHA SIRA GELMEDİ



    Sultan Mahmud Sebüktekin (XI. y.yılın ilk yarısı) tarihte ilk Müslüman Türk devletlerinden biri olan Gaznelilerin en büyük ve en dirayetli hükümdarı idi. Tarihte ilk defa "sultan" adını kullanan Gazneli Mahmud Sebüktekin idi. İslam'ı yaymak için Hindistan'a 17 sefer düzenlemiş olan Sultan Mahmud din ve ilim ulularıyla görüşür, hiç erinmeden ziyaretlerine gider, onların tavsiye ve irşadlarına göre kendini ayarlardı.

    Birgün vezirleri, kumandanları ile birlikte zamanın tanınmış evliyasından Şeyh Ebu'l-Hasen Harakani'nin ziyaretine gitti. Adamlarından bazıları önce gidip Şeyh'e, hükümdarın kendisini ziyarete gelmekte olduğunu, karşılaması gerektiğini haber verdiler. Şeyh Harakani kös dinlemiş gibi hiç aldırmadı. Yerinden bile kımıldamadı. Hükümdar ve adamları dergahın kapısına kadar geldi. Baş vezir rica etti: "Ey din ulusu, hiç değilse bu değerli hükümdarı odanızın kapısında karşılayın!" Harakani bu kadarını bile yapmadı. Vezir feryad etti. "Ey mübarek insan sen Allah'ın Kur'an'da "Allah'a, Peygambere ve içinizden emir sahibi olanlara itaat edin" buyurduğunu hiç görmedin mi?"

    Şeyh Harakani cevap mahiyetindeki şu açıklamada bulundu:

    "Biz o sözünü ettiğin Allah emrinin 'Allah'a itaat ediniz' kısmına o kadar daldık ki, henüz peygambere bile sıra gelmedi. Nerde kaldı hükümdara itaat edelim..."

    Sultan Mahmud bu açıklama karşısında, Şeyh'in başından beri takındığı tavra zerre kadar kızmadığı gibi, kendi de müritleri arasına katıldı. Yanındakilerle beraber büyük bir saygı göstererek huzurundan ayrıldı.



    ALTINI DÜŞMAN BELLE



    Sultan Mahmud imanlı, amelli, bilgin bir hükümdardı ama güzel yüzlü değildi. Bundan müteessir de olmuyordu. Ne var ki halk güzel yüzlü hükümdarları daha çok severdi. Endişesi bundan ileri geliyordu.

    Devrinin büyük velilerinden birine sordu:

    - Efendi Hazretleri, malumdur ki halk güzel yüzlü hükümdarları daha çok sever. Halbuki ben bundan yoksunum. Ama halkımın da beni sevmesini istiyorum, bana ne tavsiye edersiniz?

    Allah dostu şu tavsiyede bulundu:

    - Halkın seni sevmesini istiyorsan altını kendine düşman belle... (Halkın refah ve mutluluğu için onu gözünü kırpmadan harca).
  • 116 syf.
    ·10/10
    Cemal Şakar’ı ilk defa okuyorum. İsmini duyar ama ben onu şair zannederdim. Değilmiş. Öykücüymüş. Pencere kitabını okudum, anladım ki has öykücüymüş. Kitap beni şaşırtan bir girişle başlıyor. Madde madde hikaye yazılır mı? Yazılmış, gördüm.

    Kitap iki bölüm halinde yazılmış. İlk bölüm, beş alt başlıktan oluşuyor. Bunlar: Pencere, Yöneliş, Denizin Sonsuz Maviliği, Biz Birbirimizi İçimizde Taşırız, Suskunluktaki Hayret Verici Aydınlık. İkinci bölümde ise birbirinden bağımsız Öykünmek, Otacı, Dilemma ve İstidrad adlı öyküler var.

    İkinci bölümdeki öyküler de dikkate değer çalışmalar olsa da ben daha çok birinci bölümdeki Pencere öyküsüne takıldım. İki dost var. Bir zamanlar yediği içtiği ayrı gitmeyen iki dost. Kuvvetle muhtemel üniversite yılları. Kurdukları derginin etrafında yazdıkları yazılarla dünyayı kurtarmaya çalışıyorlar. Çay ve sigara eşliğinde konusu yazmak, okumak ve kitap olan sohbetler ediliyor. Yıllar geçiyor. Hikaye de bundan sonra başlıyor. İki dosttan biri deniz kenarında zeytinliklerin bol olduğu bir kasabada felçli, evli ve iki çocuk babası olarak yaşıyor. Diğeri ise elinde çanta ülke ülke dolaşıyor. Dolaştığı yerlerin ilginç fotoğraflarını topluyor ve bunları felçli dostuna gönderiyor. Felçli dost ise bu fotoğraflara bakarak hayal aleminde kendince yeni şehirler kuruyor, oturduğu evin zeytinliklere ve uzağında denizi gören penceresinin önünde. Niçin felç olmuştur, bilinmiyor. Bilinen şey, çokça kitap okuduğu ve bir zamanlar yazılar yazdığıdır.

    Pencere hikayesi beş alt başlıktan oluşmuş hikaye dedik ya, aslında aynı hikaye beş farklı şekilde yeniden yazılmış. Felçli dosta bir telefon gelir. Hastalığında hastahanede de kendisini ziyaret eden diğer dost aramıştır. Hafta sonunda kendisini ziyaerete geleceğini belirtmiştir. Ziyaretten evin hanımı haberdar olur. Ev derlenir toplanır. Şezlonglu bağ evi de bir şekilde misafir için hazırlanır. Giriş bölümünde hikayeci senaryo yazar gibi durumu madde madde ortaya koyuyor. Bazı maddeler boş. Snırım vurgu için. İki dostun sessiz sarılmaları ve de anlatılmayan ama çok şey anlatan bakışları üzerinde çokça durulmuş.

    Yöneliş bölümünde hikaye evin büyük erkek çocuğunun ağzından anlatılıyor. Babasının hatıralarına, babasının sözlerine ve hallerine saygılı bir çocuk. Biraz da meraklı diyelim. Babasının gizemli dünyasını merak ediyor daha çok. Misafir gelmeden önce bahçeyi elden geçirmiştir. Dost kapıdan girdiğinde bahçedeki çiçekleri gördüyse de pek ilgilenmemiş ve doğruca dostunun yanına çıkmıştır. Burada iki dostun birbirine sarılması vardır ki delikanlı ömrü hayatında böyle bir dost sarılması görmemiştir. Gerçekte de bu öyle bir sarılmadır ki, kelimelere gerek bırakmamış, bütün özlemler, bütün hasretler ve geçmiş yaşanmışlıkların hepsi bu sarılmada yeniden yeniden hatırlanmıştır. Fazla da konuşmuyorlar zaten. Çoğu kez bakışıyorlar. Delikanlı iki dostu izlerken neler düşünmüyor ki: Felçli olan babası neden evini gurbet haline getirmiştir? Neden babası sislerin arasında kalmış, ve geçmişini ve hayal dünyasını sırlaştırmış. Halbuki annesi ev hanımı, herşeyi ortada olan bir anne işte.

    Denizin Sonsuz Maviliği alt başlığında aynı olaylar bu sefer annenin ağzından anlatılmaktadır. Felçli bir kocanın hizmetini görmek pek de kolay olmasa gerek. Kadın aslında kocanın şimdiki halinden değil de felçli olmadığı zamanlardaki yaşayışından şikayetçi gibi. Eviyle, çoluk çocuğuyla, bağıyla bahçesiyle ilgilenmemiş bir koca. Bütün işleri sağlığında da hastalığında da kendisi yapmıştır. Hem kocası kendisini İstanbullara da götürmemiştir. Yatırları, camileri gezdirmemiştir. Varsa yoksa kitaplarıdır. Keşke bir kitapla evlenseymiştir. İkaz etmişlermiş onu aslında okumuşla evlenme diye. Her ne kadar böyle böyle mızmızlansa da kadın, kadındır yani. Kocasını seviyordur aslında. Etrafındaki kadınların kocalarına baktığı zaman, melaike gibi bir kocaya sahiptir. Ne küfür, ne kabalık. Bir de işte o pencerenin orada sıkışıp kalmasa hayallerini bizimle de paylaşsa. Dünyasına bizi de alsa ne olurdu sanki. İstanbullardan dostu gelmiş. Bu nasıl bir dost böyle. İnsan bir sorar, haliniz nasıldır, bir ihtiyacınız var mıdır? Okumuş dostlar hep böyle midir?

    Biz Birbirimizi İçimizde Taşırız alt başlığında ise ziyaretçi dost girer devreye. Dostunu hastahanede ziyaret edeli üç yıl olmuştur. Gittiği ülkelerden resimler gönderse de, epey bir zamandır gönderemediği fotoğraflar da vardır. Bunları da yanında getirmiştir. Dostuna verecektir. Bu verdiği fotoğraflar acaba dostu için iyi gelmekte midir? Ziyaretten sonra bunu da sorgular. Çünkü dostu bu sefer fotoğraf dolu zarfı açmamıştır. Dolaşan ve yatan iki dost. Biri dolaşmış ve de sanki “Bak sen dolaşamıyorsun ama bak ben oralardan sana fotoğraflar getiriyorum, bak senin yerine de dolanıyorum.” der gibi mi? Hayır değil aslında. Misafirin böyle bir niyeti yok. Onun niyeti dostunu bu fotoğraflar sayesinde bulunduğu yerden uzaklaştırmak gibi. Misafir gelirken yanında evin hanımına verilmek üzere hanımından bir hediye getirmiştir. Hediyenin içine “Biz birbirimizi içimizde taşırız.” notu da koymuştur. Niye koymuştur? Kendi kendini sorguluyor misafir.

    Son olarak, Suskunluktaki Hayret Verici Aydınlık alt başlığında ise olaylar felçli ev sahibi tarafından aktarılır. Onun gözüyle en baştan hikayeyi bir kez daha okuruz. Ev sahibi dostun ziyareti esnasında ne hanımının ne de büyük oğlunun yanında kalmasına müsaade etmiştir. Yaşadıkları yaşayacakları sadece dostuyladır. Dostun gelişi onda eskiyi yeniden uyandırmıştır. Ortak okunan kitaplar, ortak içilen sigaralar, yazılan kitaplara getirilen eleştiriler yeniden zikredilecekmiş gibi hissederse de, hayır. Bunlar konuşulmaz. Bunlar bakışlarla ve sarılmalarla birbirinin içine akıtılır. Misafir yanında son çıkan iki kitabını da yanında getirmiştir. Pencere kenarında hiçbir yazı yazmadan sadece imzalayarak bırakmıştır. Ne yazsın ki. Yazılacak her şey görüldü çünkü. Vedalaşırken hangi ayrılık cümlesini kursun ki. Bakışlar yeterince her şeyi anlatmıyor mu?

    Bir öyküyü beş ayrı kurguyla yeniden yeniden okumak bana ilginç geldi. Aslında güzeldi. Biz yazılanları genelde ya yazıcının, ya da bir kahramanının ağzından dinliyoruz. Oysaki aynı olayları üçüncü kişilerden dinlesek belki de kitapla ilgili düşüncelerimizde çok değişiklikler olacaktır. Böyle bir şeyi her yazardan isteyemeyiz tabii ki.
  • Şu âyet-i kerime, iktisada katî emir ve israftan nehy-i sarih suretinde gayet mühim bir ders-i hikmet veriyor. Şu meselede Yedi Nükte var.

    BİRİNCİ NÜKTE

    Hâlık-ı Rahîm, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasâretli bir istihfaftır. İktisat ise, nimete karşı ticaretli bir ihtiramdır.

    Evet, iktisat hem bir şükr-ü mânevî, hem nimetlerdeki rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem katî bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medar-ı sıhhat, hem mânevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine ve zâhiren lezzetsiz görünen nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebeptir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhalif olduğundan, vahîm neticeleri vardır.

    İKİNCİ NÜKTE

    Fâtır-ı Hakîm, insanın vücudunu mükemmel bir saray suretinde ve muntazam bir şehir misalinde yaratmış. Ağızdaki kuvve-i zâikayı bir kapıcı, âsâb ve damarları telefon ve telgraf telleri gibi, kuvve-i zâika ile merkez-i vücuttaki mide ile bir medar-ı muhabereleridir ki, ağza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene, mideye lüzumu yoksa "Yasaktır" der, dışarı atar. Bazen da, bedene menfaati olmamakla beraber, zararlı ve acı ise, hemen dışarı atar, yüzüne tükürür.

    İşte, madem ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır; mide, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nevinden ancak beş derecesi muvafık olur, fazla olamaz. Tâ ki, kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dahiline sokmasın.

    İşte, bu sırra binaen, şimdi iki lokma farz ediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden hediye kırk para, diğer lokma en âlâ baklavadan on kuruş olsa; bu iki lokma, ağza girmeden, beden itibarıyla farkları yoktur, müsavidirler. Boğazdan geçtikten sonra, ceset beslemesinde yine müsavidirler. Belki, Bazen kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak ne kadar mânâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin.

    Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır. "Hâkim benim" der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak, ihtilâl verecek, yangın çıkaracak. "Aman, doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün" dedirmeye mecbur edecek.

    İşte, iktisat ve kanaat, hikmet-i İlâhiyeye tevfik-i harekettir; kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise, o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştihâ-yı hakikîyi kaybeder. Tenevvü-ü et'imeden gelen sun'î bir iştihâ-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.

    ÜÇÜNCÜ NÜKTE

    Sabık İkinci Nüktede, "Kuvve-i zâika kapıcıdır" dedik. Evet, ehl-i gaflet ve ruhen terakki etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hatırı için isrâfâta ve bir dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir.

    Fakat, hakikî ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatin ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası, Altıncı Sözdeki muvazenede beyan edildiği gibi, kuvve-i zâikası rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zâikada taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlâhiyenin envâını tartmak ve tanımak, bir şükr-ü mânevî suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte, bu surette kuvve-i zâika yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle, midenin fevkinde hükmü var, makamı var. İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazife-i şükrâniyeyi yerine getirmek ve envâ-ı niam-ı İlâhiyeyi hissedip tanımak kaydıyla ve meşru olmak ve zillet ve dilenciliğe vesile olmamak şartıyla, lezzetini takip edebilir. Ve o kuvve-i zâikayı taşıyan lisanı şükürde istimal etmek için leziz taamları tercih edebilir.

    Bu hakikate işaret eden bir hadise ve bir keramet-i Gavsiye: Bir zaman, Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) Şeyh Geylânî'nin terbiyesinde, nazdar ve ihtiyare bir hanımın birtek evlâdı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyare, gitmiş oğlunun hücresine, bakıyor ki, oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. O riyazattan zaafiyetiyle, validesinin şefkatini celb etmiş. Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs'ın yanına şekvâ için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs, kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından demiş:

    "Yâ Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor; sen tavuk yersin!"

    Hazret-i Gavs tavuğa demiş: "Kum biiznillâh!" O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mutemet ve mevsuk çok zatlardan, Hazret-i Gavs gibi kerâmât-ı harikaya mazhariyeti dünyaca meşhur bir zâtın bir kerameti olarak, mânevî tevatürle nakledilmiş. Hazret-i Gavs demiş: "Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin."

    İşte, Hazret-i Gavs'ın bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir.

    DÖRDÜNCÜ NÜKTE

    "İktisat eden, maişetçe aile belâsını çekmez" meâlindeki Müsned, 1:447; el-Münâvî, Feyzül-Kadîr, 5:454, no: 7939; el-Hindî, Kenzül-Ummâl, 3:36, 6:49, 56, 57. hadis-i şerifi sırrıyla, iktisat eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez.

    Evet, iktisat katî bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar katî deliller var ki, had ve hesaba gelmez. Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zatların şehadetleriyle diyorum ki:

    İktisat vasıtasıyla Bazen bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene (şimdi otuz sene) evvel benimle beraber Burdur'a nefyedilen reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefalete düşmemekliğim için, zekâtlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin reislere dedim: "Gerçi param pek azdır. Fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim." Mükerrer ve musırrâne tekliflerini reddettim. Câ-yı dikkattir ki, iki sene sonra, bana zekâtlarını teklif edenlerin bir kısmı, iktisatsızlık yüzünden borçlandılar. Lillâhilhamd, onlardan yedi sene sonra, o az para, iktisat bereketiyle bana kâfi geldi, benim yüz suyumu döktürmedi, beni halklara arz-ı hâcete mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu olan "nâstan istiğnâ" mesleğini bozmadı.

    Evet, iktisat etmeyen, zillete ve mânen dilenciliğe ve sefalete düşmeye namzettir. Bu zamanda isrâfâta medar olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde Bazen haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazen mukaddesât-ı diniye mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek, mânevî yüz lira zararla maddî yüz paralık bir mal alınır.

    Eğer iktisat edip hâcât-ı zaruriyeye iktisar ve ihtisar ve hasretse Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan Allah'tır. (Zâriyat Sûresi: 51:58.) sırrıyla, Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allaha ait olmasın. (Hûd Sûresi: 11:6.) sarahatiyle, ummadığı tarzda, yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüt ediyor.

    Evet, rızık ikidir:

    Biri hakikî rızıktır ki, onunla yaşayacak. Bu âyetin hükmü ile, o rızık taahhüd-ü Rabbânî altındadır. Beşerin sû-i ihtiyarı karışmazsa, o zarurî rızkı herhalde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda etmeye mecbur olmaz.

    İkincisi, rızk-ı mecazîdir ki, sû-i istimâlâtla hâcât-ı gayr-ı zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne geçip, görenek belâsıyla tiryaki olup, terk edemiyor. İşte bu rızık taahhüd-ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. Başka izzetini feda edip zilleti kabul etmek, Bazen alçak insanların ayaklarını öpmek kadar mânen bir dilencilik vaziyetine düşmek, Bazen hayat-ı ebediyesinin nuru olan mukaddesât-ı diniyesini feda etmek suretiyle o bereketsiz, menhus malı alır.

    Hem bu fakr u zaruret zamanında, aç ve muhtaç olanların elemlerinden ehl-i vicdana rikkat-i cinsiye vasıtasıyla gelen teellüm, o gayr-ı meşru bir surette kazandığı parayla aldığı lezzeti, vicdanı varsa acılaştırıyor. Böyle acip bir zamanda, şüpheli mallarda, zaruret derecesinde iktifa etmek lâzımdır. Çünkü sırrıyla, haram maldan, mecburiyetle zaruret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet, muztar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir. Hem, yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzetle fazla yenilmez.

    İktisat, sebeb-i izzet ve kemal olduğuna delâlet eden bir vakıa:

    Bir zaman, dünyaca sehâvetle meşhur Hâtem-i Tâî, mühim bir ziyafet veriyor. Misafirlerine gayet fazla hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor. Bakar ki, bir ihtiyar fakir adam, bir yük dikenli çalı ve gevenleri beline yüklemiş, cesedine batıyor, kanatıyor. Hâtem ona dedi:

    "Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyafet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk çalı yüküne bedel beş yüz kuruş alırsın."

    O muktesit ihtiyar demiş ki: "Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım; Hâtem-i Tâî'nin minnetini almam."

    Sonra Hâtem-i Tâî'den sormuşlar: "Sen kendinden daha civanmert, aziz kimi bulmuşsun?"

    Demiş: "İşte o sahrâda rast geldiğim o muktesit ihtiyarı benden daha aziz, daha yüksek, daha civanmert gördüm."

    BEŞİNCİ NÜKTE

    Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, en fakir adama en zengin adam gibi ve gedâya, yani fakire, padişah gibi, lezzet-i nimetini ihsas ettiriyor. Evet, bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisat vasıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlıkla yediği en âlâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyade lezzetlidir.

    Câ-yı hayrettir ki, bazı müsrif ve mübezzir insanlar, böyle iktisatçıları hısset ile itham ediyorlar. Hâşâ! İktisat, izzet ve cömertliktir. Hısset ve zillet, ehl-i israf ve tebzîrin zâhirî merdâne keyfiyetlerinin içyüzüdür. Bu hakikati teyid eden, bu risalenin telifi senesinde Isparta'da hücremde cereyan eden bir vakıa var. Şöyle ki:

    Kaideme ve düstur-u hayatıma muhalif bir surette, bir talebem iki buçuk okkaya yakın bir balı, bana hediye kabul ettirmeye ısrar etti. Ne kadar kaidemi ileri sürdüm, kanmadı. Bilmecburiye, yanımdaki üç kardeşime yedirmek ve Şâbân-ı Şerif ve Ramazan'da o baldan iktisatla otuz kırk gün üç adam yesin ve getiren de sevap kazansın ve kendileri de tatlısız kalmasın diyerek, "Alınız" dedim. Bir okka bal da benim vardı. O üç arkadaşım, gerçi müstakim ve iktisadı takdir edenlerdendi. Fakat, her ne ise, birbirine ikram etmek ve herbiri ötekinin nefsini okşamak ve kendi nefsine tercih etmek olan, bir cihette ulvî bir hasletle iktisadı unuttular. Üç gecede iki buçuk okka balı bitirdiler. Ben gülerek dedim: "Sizi otuz kırk gün o bal ile tatlandıracaktım. Siz otuz günü üçe indirdiniz. Afiyet olsun!" dedim. Fakat ben, kendi o bir okka balımı iktisatla sarf ettim. Bütün Şâban ve Ramazan'da hem ben yedim, hem, lillâhilhamd, o kardeşlerimin herbirisine iftar vaktinde birer kaşık Haşiye verip, mühim sevaba medar oldu. Benim halimi görenler, o vaziyetimi belki hısset telâkki etmişlerdir.

    Öteki kardeşlerimin üç gecelik vaziyetlerini bir civanmertlik telâkki edebilirler. Fakat, hakikat noktasında, o zâhirî hısset altında ulvî bir izzet ve büyük bir bereket ve yüksek bir sevap gizlendiğini gördük. Ve o civanmertlik ve israf altında, eğer vazgeçilmeseydi, bir dilencilik ve gayrın eline tamahkârâne ve muntazırâne bakmak gibi, hıssetten çok aşağı bir hâleti netice verirdi.

    ALTINCI NÜKTE

    İktisat ve hıssetin çok farkı var. Tevazu, nasıl ki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memdûhadır. Ve vakar, nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memdûhadır. Öyle de, ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden olan ve belki kâinattaki nizam-ı hikmet-i İlâhiyenin medarlarından olan iktisat ise, sefillik ve bahillik ve tamahkârlık ve hırsın bir halitası olan hısset ile hiç münasebeti yok. Yalnız sureten bir benzeyiş var. Bu hakikati teyid eden bir vakıa:

    Sahabenin Abâdile-i Seb'a-i meşhuresinden olan Abdullah ibni Ömer Hazretleri ki, Halife-i Resulullah olan Faruk-u Âzam Hazret-i Ömer'in (r.a.) en mühim ve büyük mahdumu ve Sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zât-ı mübarek çarşı içinde, alışverişte, kırk paralık bir meseleden, iktisat için ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş. Bir Sahabe ona bakmış. Rû-yi zeminin halife-i zîşânı olan Hazret-i Ömer'in mahdumunun kırk para için münakaşasını acip bir hısset tevehhüm ederek, o imamın arkasına düşüp, ahvâlini anlamak ister.

    Baktı ki, Hazret-i Abdullah hane-i mübarekine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti.

    Uzaktan bakan o Sahabe merak etti. Gitti, o fakirlere sordu: "İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?"

    Herbirisi dedi: "Bana bir altın verdi."

    O Sahabe dedi: "Fesübhânallah! Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de, sonra hanesinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden, kemâl-i rıza-yı nefisle versin!" diye düşündü. Gitti, Hazret-i Abdullah ibni Ömer'i gördü, dedi:

    "Ya imam, bu müşkülümü hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın."

    Ona cevaben dedi ki: "Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemâl-i akıldan ve alışverişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadakatin muhafazasından gelmiş bir hâlettir, hısset değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır."

    İmam-ı Âzam, bu sırra bir işaret olarak demiş. Yani, "Hayırda ve ihsanda-fakat müstehak olanlara-israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur."

    Haşiye: Yani, büyükçe bir çay kaşığı iledir.

    YEDİNCİ NÜKTE

    İsraf, hırsı intaç eder. Hırs üç neticeyi verir:

    BİRİNCİSİ: Kanaatsizliktir. Kanaatsizlik ise sa'ye, çalışmaya şevki kırar. Şükür yerine şekvâ ettirir, tembelliğe atar. Ve meşru, helâl, az malı Haşiye 1 terk edip, gayr-ı meşru, külfetsiz bir malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini feda eder.

    HIRSIN İKİNCİ NETİCESİ: Haybet ve hasârettir. Maksudunu kaçırmak ve istiskale mâruz kalıp teshilât ve muavenetten mahrum kalmak, hattâ Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir yani, "Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir" olan darbımesele mâsadak olur.

    Hırs ve kanaatin tesiratı, zîhayat âleminde gayet geniş bir düsturla cereyan ediyor. Ezcümle, rızka muhtaç ağaçların fıtrî kanaatleri, onların rızkını onlara koşturduğu gibi, hayvânâtın hırsla meşakkat ve noksaniyet içinde rızka koşmaları, hırsın büyük zararını ve kanaatin azîm menfaatini gösterir.

    Hem zayıf umum yavruların lisan-ı halleriyle kanaatleri, süt gibi lâtif bir gıdanın, ummadığı bir yerden onlara akması ve canavarların hırsla noksan ve mülevves rızıklarına saldırması, dâvâmızı parlak bir surette ispat ediyor.

    Hem semiz balıkların vaziyet-i kanaatkârânesi, mükemmel rızıklarına medar olması ve tilki ve maymun gibi zeki hayvanların hırsla rızıkları peşinde dolaşmakla beraber kâfi derecede bulmamalarından cılız ve zayıf kalmaları, yine hırs ne derece sebeb-i meşakkat ve kanaat ne derece medar-ı rahat olduğunu gösterir.

    Hem Yahudi milleti hırs ile, ribâ ile, hile dolabı ile rızıklarını zilletli ve sefaletli, gayr-ı meşru ve ancak yaşayacak kadar rızıklarını bulması ve sahrânişinlerin, yani bedevîlerin, kanaatkârâne vaziyetleri, izzetle yaşaması ve kâfi rızkı bulması, yine mezkûr dâvâmızı katî ispat eder.

    Hem çok âlimlerin Haşiye 2 ve ediplerin Haşiye 3 zekâvetlerinin verdiği bir hırs sebebiyle fakr-ı hale düşmeleri ve çok aptal ve iktidarsızların, fıtrî kanaatkârâne vaziyetleriyle zenginleşmeleri katî bir surette ispat eder ki, rızk-ı helâl, acz ve iftikara göre gelir, iktidar ve ihtiyar ile değil. Belki o rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile mâkûsen mütenasiptir. Çünkü, çocukların iktidar ve ihtiyarı geldikçe rızkı azalır, uzaklaşır, sakilleşir. Kanaat, tükenmez bir hazinedir.hadisinin sırrıyla, kanaat bir define-i hüsn-ü maişet ve rahat-ı hayattır. Hırs ise, bir maden-i hasâret ve sefalettir.

    ÜÇÜNCÜ NETİCE: Hırs, ihlâsı kırar, amel-i uhreviyeyi zedeler. Çünkü, bir ehl-i takvânın hırsı varsa, teveccüh-ü nâsı ister. Teveccüh-ü nâsı mürâât eden, ihlâs-ı tâmmı bulamaz. Bu netice çok ehemmiyetli, çok câ-yı dikkattir.

    Elhasıl, israf, kanaatsizliği intaç eder. Kanaatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar, hayatından şekvâ kapısını açar, mütemadiyen şekvâ ettirir. Haşiye 4 Hem ihlâsı kırar, riyâ kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.

    İktisat ise, kanaati intaç eder.

    Kanaat eden aziz olur; tamah eden zillete düşer. hadisin sırrıyla, kanaat, izzeti intaç eder. Hem sa'ye ve çalışmaya teşcî eder. Şevkini ziyadeleştirir, çalıştırır. Çünkü, meselâ bir gün çalıştı. Akşamda aldığı cüz'î bir ücrete kanaat sırrıyla, ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise, kanaat etmediği için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır.

    Hem iktisattan gelen kanaat, şükür kapısını açar, şekvâ kapısını kapatır. Hayatında daima şâkir olur. Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğnâ etmek cihetinde, teveccühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır, riyâ kapısı kapanır.

    İktisatsızlık ve israfın dehşetli zararlarını geniş bir dairede müşahede ettim. Şöyle ki:

    Ben, dokuz sene evvel mübarek bir şehre geldim. Kış münasebetiyle o şehrin menâbi-i servetini göremedim. Allah rahmet etsin, oranın müftüsü birkaç defa bana dedi: "Ahalimiz fakirdir." Bu söz benim rikkatime dokundu. Beş altı sene sonraya kadar, daima o şehir ahalisine acıyordum. Sekiz sene sonra yazın yine o şehre geldim. Bağlarına baktım. Merhum müftünün sözü hatırıma geldi. "Fesübhânallah," dedim. "Bu bağların mahsulâtı, şehrin hâcetinin pek fevkindedir. Bu şehir ahalisi pek çok zengin olmak lâzım gelir." Hayret ettim. Beni aldatmayan ve hakikatlerin derkinde bir rehberim olan bir hatıra-i hakikatle anladım: İktisatsızlık ve israf yüzünden bereket kalkmış ki, o kadar menâbi-i servetle beraber, o merhum müftü "Ahalimiz fakirdir" diyordu. Evet, zekât vermek ve iktisat etmek, malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi, israf etmekle zekât vermemek, sebeb-i ref-i bereket olduğuna hadsiz vakıat vardır.

    İslâm hükemasının Eflâtun'u ve hekimlerin şeyhi ve filozofların üstadı, dâhi-i meşhur Ebu Ali ibni Sina, yalnız tıp noktasında, Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Arâf Sûresi: 7:31. âyetini şöyle tefsir etmiş. Demiş:

    Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir.

    Yani, ilm-i tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir. Haşiye 5

    Evet, zaman, iki sene sonra bu keramet-i iktisadiyeyi, İkinci Harb-i Umumiyede her taraftaki açlık ve tahribat ve israfatla ve nev-i beşer ve herkes iktisada mecbur olmasıyla ispat etti.

    Câ-yı hayret ve medar-ı ibret bir tevafuk: İktisat Risalesini, üçü acemî olarak, beş altı ayrı ayrı müstensih, ayrı ayrı yerde, ayrı ayrı nüshadan yazıp, birbirinden uzak, hatları birbirinden ayrı, hiç elif'leri düşünmeyerek yazdıkları herbir nüshanın elif'leri, duasız 51, dua ile beraber 53'te tevafuk etmekle beraber, İktisat Risalesinin tarih-i telif ve istinsahı olan Rûmîce 51 ve Arabî 53 tarihinde tevafuku ise, şüphesiz tesadüf olamaz. iktisattaki bereketin keramet derecesine çıktığına bir işarettir. Ve bu seneye "Sene-i İktisat" tesmiyesi lâyıktır.

    "Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin." (Bakara Sûresi: 2:32.)

    Haşiye 1: İktisatsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müstahsiller azalır. Herkes gözünü hükümet kapısına diker. O vakit hayat-ı içtimaiyenin medarı olan san'at, ticaret, ziraat tenakus eder. O millet de tedennî edip sukut eder, fakir düşer.

    Haşiye 2: İran'ın âdil padişahlarından Nuşirevân-ı Âdil'in veziri, akılca meşhur âlim olan Büzünrcmehr'den (Büzürg-Mihr) sormuşlar: "Neden ulema, ümera kapısında görünüyor da, ümera ulema kapısında görünmüyor? Halbuki, ilim emâretin fevkindedir." Cevaben demiş ki: "Ulemanın ilminden, ümeranın cehlindendir." Yani, ümera, cehlinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki, ulemanın kapısına gidip ilmi arasınlar. Ulema ise, marifetlerinden, mallarının kıymetini dahi bildikleri için, ümera kapısında arıyorlar. İşte Büzürcmehr, ulemanın arasında fakr ve zilletlerine sebep olan zekâvetlerinin neticesi bulunan hırslarını zarif bir surette tevil ederek nâzikâne cevap vermiştir.

    Hüsrev

    Haşiye 3: Bunu teyid eden bir hadise: Fransa'da ediplere, iyi dilencilik yaptıkları için dilencilik vesikası veriliyor.

    Haşiye 4: Evet, hangi müsrifle görüşsen, şekvâlar işiteceksin. Ne kadar zengin olsa da yine dili şekvâ edecektir. En fakir, fakat kanaatkâr bir adamla görüşsen, şükür işiteceksin.

    Haşiye 5: Yani, vücuda en muzır, dört beş saat fasıla vermeden yemek yemek, veyahut telezzüz için mütenev-vi yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır.

    Bediüzzaman Said Nursi
    Risale Nur Kulliyatı
  • 335 syf.
    1.

    Zerdüşt, uzun süre dağda inzivada kalmıştır. Varlığın, hayatın anlamını anlamıştir. Lakin artık bunu anlamak kendisine yetmemektedir. Güneş nasıl bir enerji ise ve bu enerjisini yayiyorsa ve hayata enerji vererek onu var ediyorsa, onu aydinlatiyorsa; Zerdüşt de anladiklarini aktarmasi gerekmektedir. Ve Zerdüşt dağından aşağıya, insanların arasına iner.

    Öncelikle ormanda bir ermişin yanında kendisini bulur. Ermiş, insanlardan uzaklaşmış ve kendisini Tanrıya vermiş gibidir. İnsanlardan umudunu kesmiştir. Zerdüşt'e de bu yönde tavsiyelerde bulunur, kendisi gibi olmasını ister. Lakin Zerdüşt ermişi kaçtığı insanların bir üyesi gibi görür. Ermiş, insanı 'tamamlanmamış' olarak; Zerdüşt ise 'aşılması' gerekilen olan niteler. Ve Zerdüşt söyler: Ermişin Tanrının öldüğünden haberi yoktur. O hala eski değer kaliplarinin içindedir. Yoluna devam eder Zerdüşt..

    *

    İnsan kirli bir ırmağa benzetilir. Irmak ve Nietzsche denilince de aklıma oluş filozofu Heraklietos geliyor. Her şeyin her an oluş içinde ve değişim içinde olduğunu düşünecek olursak, insanın bu oluş irmaginda kirli bir 'ırmak' olması, onun ürettiği ve içinde saplanip kaldığı değerlerden, dinlerden, kavramlardan kurtulması gerekmektedir. Bunun için insanın 'deniz' olması gerekir. Bu deniz ise üstinsan olarak belirtilir.

    Üstinsan 'yeryüzünün' anlamı olarak nitelenir. İnsanın doğaüstünde değil yeryüzünde anlamını araması, bulması istenir. Bu anlamını ve hedefini kendisinin belirlemesi istenir. Ancak öncelikle mevcut düzenin insanı, bedeni, yeryüzünü aşağılamasinin, yoksaymasinin önüne geçmek gerekir.

    "Ne önemi var ki benim mutluluğumun?"
    "Ne önemi var ki benim erdemimin?"
    "Ne önemi var ki benim adaletimin?"
    "Ne önemi var ki benim merhametimin?"

    denilerek mevcut değer yargilarinin tedavülden kalkacagı ve insanın yeni değer yargilarina ihtiyacı olacağı mesajı veriliyor diyebiliriz. Bunları dedikten sonra "sizi diliyle yalayacak yıldırım nerede? Sizi aşağılayacak çılgınlık nerede?" denilir ve bu yıldırım ile çılgınliğin üstinsan olduğu belirtilir.

    İnsan, hayvan ile üstinsan arasındaki bir 'ip' olduğu soylenilerek, insanın kendi başına bir amaç değil; amaca giden bir 'köprü' olduğunun altı çizilir. İnsan tehlikeli bir geçişin kendisidir.

    *

    Zerdüşt bir pazaryerine gelir. İpin üstünde bir cambaz vardır. O hareket ettikten sonra arkasından bir soytari da hareket eder ve bu cambazi bir engel olarak niteleyerek düşmesine neden olur. Cambaz düşer ve herkes kaçar Zerdüşt dışında. Cambaz şeytandan bahseder. Zerdüşt ise şeytanın ve diğer kendisini korkutan ve dikkatini doğaüstüne veren unsurların olmadığını; söyler. Burada ruhunun bedeninden önce yok olacağı belirtilerek, bu anlatılır. Cambaz insan rahatlar ve Zerdüşt'e teşekkür ederek ölür. Zerdüşt bu insanın ölüsünü yanında taşırken sonra fark eder ki kendisi sürünün çobanı olmamalıdır. Çünkü henüz halk onu anlayamamaktadir. Kendisine yoldaşlar bulmalidir. Bu yoldaşlar da düzenin içinde amacını ve nereye gittiğini bilmeyen ölü cambazlar olamaz. Bu sırada bir yılan ve kartal gelir ve onlarla yoluna devam eder.


    2.

    Zerdüşt, Tinin Üç Dönüşümü'nden bahseder: Deve -> Aslan -> Çocuk

    Deve gibi tin ağır yüklerle yüklenir ve çölüne gider; çölünde ise Aslan kesilir: Özgürlüğünü eline almak ister, yani efendi olmak ister. Bunun için önceki yani son efendisi olan Nietzsche'nin ejderha dediği tanrısina düşman olup onunla dövüşmeyi arzular. Tanrı, tüm değerleri yarattığını ve artık sadece 'yapmalisin' vardır, 'istiyorum' yok der. Ancak Aslan ise 'istiyorum' demek ister. Lakin Aslan'ın bunu yapmaya gücü yetmez, sadece Tanrıya 'Hayır!' diyerek sonraki dönüşüm için özgürlük alanı oluşturur.
    Sonraki aşamada Çocuk olur tin ve çocuğun masumiyeti, unutuşu ile yeni bir başlangıç yapma imkanı bulur. Çocuk olarak tin, kutlu bir 'Evet!' der. Böylelikle kendisine indirilen yasaları egemen olduğu dünyayı arkasında bırakıp, kendi yasalarını yapacağı özgür yeni dünyaya ayak basar.

    *

    Sonraki bölümde Zerdüşt'ün söylevleri başlar. Bu söylevlerde insanların mevcut dünyasını ortaya koyar. Bununla birlikte kendi istediği dünyada da insanların nasıl olması gerektiğini bir nevi açıklar. Bunlardan birazina kısaca değinelim.

    ● 'Erdemin Kürsüleri Üzerine'

    Bu kısımda Zerdüşt, insanların bir bilgeyi dinlediklerini görür ve bu bilgeye kulak verir: Erdem vaizi dediği bu bilge, insanlara erdem olarak insanlara sonu uyku ve unutuş ile sonlanan ve karamsar bir tablo cizmektedir. Uykunun erdemlerin efendisi olduğunu, otoritelere saygı duyulması ve mutlak itaat edilmesi gerektiğini ve iyi uyumak için bütün erdemlere riayet edilmesi gerektiğini vaaz eder.
    Zerdüşt bunlara güler ve insanların bir zamanlar erdem diye aradiklarinin anlam bulamadıkları hayatta iyi bir uyku çekmek ve bunu da afyonlaştırilmiş erdemlerle yapıldığını görür.

    ● 'Öte Dünyacilar Üzerine'

    Zerdüşt, bir zamanlar kendisinin de bir öte dünyaci olduğunu söyler. O zamanlar dünyanın acı çeken bir tanrının eseri olarak kendisine göründüğünü ifade eder. Tanrının insanların cinneti ve eseri olduğunu ekler. Zerdüşt, ormandaki ermişin dediği gibi kül olarak çıktığı dağda acılarını, çelişkilerini ortaya koyup Tanrının aslında insanın eseri olduğunu anlayıp bir alev olarak dağdan inmiştir. "Ben tüm şeylerin ölçütü ve değeri olan ben!" der Zerdüşt ve insanlara, doğaüstünden medet ummamalarini; yeryüzünde kalarak her şeyin kendi ellerinde olduğunun farkına varmalarini söyler. Sonra da insanın çoğunlukla acı ve anlamsizlik olan bu hayatı kabul etmesini yani bunun farkında olarak bu yolu yürümesini telkin eder.

    ● 'Savaş ve Savaşanlar Üzerine'

    Zerdüşt etrafta pekçok asker gördüğünü ancak hiç savaşçı görmediğini ifade ederek; herkesin kendisinin belirlemedigi hedefler uğruna tek tip birer robot haline geldiğini anlatmak ister ve herkesin kendi hedefini belirleyip bu hedefinin askeri değil savaşçısı olmasını ister. İyi olmayı da cesur olmak olarak niteleyerek, kendisiyle savaşırken yenilseniz de sizi yükseltecek düşmanlar bulun der. Burada zannederim ki düşman insanın mücadele edeceği fikir, karşıt hedef ve en önemlisi insanın kendisidir.

    ● 'Yeni Put Üzerine'

    Zerdüşt, birçok memleket gezip birçok halk gördüğünü ve bu halkların hepsinin de iyi ve kötü değerleri olduğunu ve bu değerlerinin de komsularının değerlerinden farklı olduğunu söyler ve bunun böyle olmasi gerektiğini ifade eder. Lakin devlet denilen organın, kendisini halkın ta kendisi olarak gördüğünü ve tüm iyi ve kötü değerlere sahipmis ve bu konuda tek otoriteymis gibi davranarak insanları kendi benliklerinden uzaklaştırıp bir nevi intihar etmelerine neden olduğunu belirtir.
    Ve insanlara devletin bittiği yere yönlendirir. Bu yerde gökkuşağından bahsederek, halkların kendi değerlerinin oluşturduğu zenginliğe parmak basıyor diye yorumladim.

    ● 'Binbir Hedef Üzerine'

    Yeryüzünde gelmiş geçmiş tüm değer bicmelerin insanlar tarafından yapıldığı ancak bir süre bunu unutup, değer biçenin kendi yaratimi olan tanrı olduğunu zanneden insan giderek yeryüzündeki hayatından kopup ahirette yaşamaya, kendisinden kopup Tanrının yanındaki 'idea'sinda yaşamaya başlamıştı. Değerlerin altında Tanrı sevgisi var diye düşünmüştü. Lakin yadsidigi şey şuydu: Tanrı sevgisi diyerek aslında kendini kendini sevmesini yani kendi gücünü ve güç istemini koyuyordu değerlerin altına! İnsan, egemen olmak, zaferler kazanmak, başka insanlarda hayranlık, haset uyandırmak istiyordu; bunu istemesini sağlayan onun güç istemiydi ve bu istem, her şeyin anlamı ve belirleyicisidir. İnsan varlığını sürdürmek için anlamsizlik içindeki dünyasındaki her şeye bu güç istemi doğrultusunda değer bicmistir. İnsan değer biçendir der Zerdüşt.

    ● 'Komşusunu Sevmek Üzerine'

    Zerdüşt, komşuya duyulan sevginin insanın kendisine duyduğu kötü sevgi olduğunu ifade eder. İnsan kendisinden kaçmak için komşusuna gider ve dünyayı yaratma gücünü kendinde bulamayınca, soluğu ilk komşusunda alır ve komşusunun dünyasına, onun kendisine uygun olup olmadığını bile degerlendirmeden girer. Girdiği bu dünyayı acizliginden ve tembelliginden kutsallastirir. Çünkü ne kadar kutsallastirirsa konduğu bu dünyayı, kendi acziyetini, güçsüzlugunu o kadar unutur ve kendini tatmin eder.
    Bunun için Zerdüşt, komşu sevgisini değil en uzaktakini sevmeyi öğütler.

    ● 'Engereğin Isırığı Üzerine'

    Zerdüşt uyurken, bir yılan gelir ve onu ısırır. Zerdüşt sakin bir şekilde karşılar bunu. Yılana onun zehrinin bir ejderhaya işlemeyeceğini söyler ve zehrini geri almasını, onu hediye edecek kadar zengin olmadığını söyler.
    Önceki bölümlerde ejderhanin Tanrıyı nitelemek için kullanıldığını görmüştüm. Burada bir nevi yılan, Zerdüşt'u önceden cennetten kovulmasina neden olduğu insanlardan birisi sanmış ancak Zerdüşt, kendisini artık eski o insanlardan olmadığını ve yılanın kendisine hediye bile veremeyecegi bir Tanrı olarak niteler diyebiliriz. Tabi buradaki tanrı nitelemesini, doğaüstünden kendini kurtararak özgür olmuş ve kendi değerlerini oluşturup kendi belirlediği hedef doğrultusunda yürüyerek hayatını kendi adımlarıyla anlamlandiran 'yeryüzü' insanı olarak anlamak gerekir.

    ● 'Çocuk ve Evlilik Üzerine'

    Zerdüşt, insanların önce kendilerini özgür olarak inşa etmelerini, sonra da kendilerinden daha iyi bir inşa ustası olacak bireyler oluşturabileceklerse çocuk sahibi olmalarını istiyor. Yani yeryüzüne Üstinsan olabilecek bireyler getirin diyor.

    ● 'Armağan Eden Erdem Üzerine'

    Zerdüşt artık söylevlerini verdigi 'Alacali İnekler' şehrinden ayrilacaktir. Buradaki insanlar ona üzerine güneşe sarılmış bir yılan resmi olan bir asa hediye ederler.
    Zerdüşt, erdemin, övgü beklemeyen veya sövgü aldığında umursamayan bir armağan veriş olduğunu söyler. Bu armağanı verdiren kişinin egemen olmasıdır. Bu kişinin gücüdür. Bu gücün doğrultusunda kişiye egemen olan düşünceleri akıl sarmıştır. Buradan Zerdüşt'e verilen hediyenin üstündeki resmi, güneşi sınırsız güç ve onu saran yılanı da bu gücü, kontrol altında ve bir hedef doğrultusunda tutan akıl olarak yorumlayabiliriz.

    Zerdüşt ayrılmadan evvel, mümin olmamayi öğütler. Çünkü mümin, kendisine soylenilen yeniyi düşünmeden kabul eder, onu kutsallastirarak kendisinden üst seviyeye yerleştirir. Bu yüzden kendi hayatını kendi anlamlandiramaz. Zerdüşt bu nedenle bana saygı duymayin der; çünkü gereğinden fazla saygı putlaştirir. Kendiniz olmaya bakın, putlari yıkın ve özgür olun. Yalnızlığa kaçın ve birer birey olun: Küllerinizden alev olarak doğun. Bir gün bu birey-alevler bir halk olacak ve bu halktan da Üstinsan doğacak.

    3.

    Zerdüşt'ün bu bölümde Tanrıya degindigini görüyoruz. Tanrı, insanın yaraticiligina ket vuran; statik, tek, mutlak bir varsayimdir. Aynı zamanda Tanrı, doğruyu eğri yapan, yeryüzüne ve insana dair her şeyi ters yüz edip insanın değerini düşüren bir fikirdir. Eğer Tanrılar varsa yaratacak bir şey yok diyerek, bu durum özetlenir aslında ve insana yaraticiligi üzerindeki bu büyük engelden kurtulması telkin edilir. Bunun için insanın istemini ortaya koyması gerekiyor. Çünkü istemek insanı özgurlestirir.

    Sonra Zerdüşt'ün rahipler üzerine de konuştuğunu görüyoruz. Onların kurtarıcı dedikleri kişi tarafından yanlış değerler ile sıkı sıkıya zincirlendikleri ve kurtarildiklarini sandiklarini ama aslında hala kurtarilmaya ihtiyaçları oldukları soyleniyor. Rahiplerin alcakgönüllüğünün altında bir intikamci fikrin yattığı ve onların çok acı çektikleri için acı çektirmeye çalışan insanlar oldukları; içinde bulundukları kilisenin ise insanın ruhunu hapseden bir devlet olduğu ifade edilmiş. Aynı zamanda Rahiplerin insanlara tek bir yol gösterdikleri ve insanları bir sürü haline getirdikleri belirtilmiş. Bunun için de kullandıkları silah, her buldukları boşluğa yerlestirdikleri Tanrı olarak gösterilmiş. Ve Zerdüşt, özgürlüğün yoluna girmek isteyen insanların, tüm büyük kurtaricilardan kurtulması gerektiğini söylüyor.

    Zerdüşt, kendilerine erdemli diyen insanların, erdemlerin temeline ödül ve cezayı koyduğunu söylüyor. Erdemin yolunun bencilce yapilmayanda olduğunu söyleyen erdemlilerin aslında bu şekilde insanları benliklerinden ve gerçeklerden uzaklastirdiklari söyleniyor. Çünkü her insan aslında kendisi için hareket eder; ister bunun farkında olsun ister olmasın. Bununla birlikte insanların adalet anlayışının salt intikam almaya yönelik olduğunu ve insanların kendileri gibi düşünmeyen herkesten nefret edilmeye programlandiklari söylenilerek, "cezalandirma dürtüsü güçlü olan hiç kimseye güvenmeyin" mesajı verilir Zerdüşt tarafından. Ardından Zerdüşt devam eder ve insanların eşit olmadığını ilan eder ve olmaması gerektiğini. Çünkü insanlar birbirlerinden farklilardir ve hepsi birer bireydir. Kendi yollarında giderler. Bu yolda giderken birer savaşçı olmalilardir ve birbirleriyle düşman... Tabi burada savaşçı ve düşman kavramlarını ilk akla gelen şekliyle ele almak hatasına düşmemek gerekir. Önceki bölümlerde Zerdüşt, pek çok asker gördüğünü ancak hiç savaşçı göremediğini söylemişti. Buradan anlıyoruz ki savaşçıdan kasıt tek bir tipe girmeyen insandır. Bununla birlikte metnin tümünden anladigim kadarıyla, bir insan kendi belirlediği hedefleri doğrultusunda kendi değerleri ile birlikte yurumelidir. Ve bu hedef ve değerleri de komsularından farklı olduğu sürece bu insan bir birey olur. Diğer insanları düşman olarak belirler yani onlarla fikirsel mücadele içinde olarak onlar karşısında kaybetse dahi aslında kazanır ve yolunda özgür ve yaratıcı olarak yürümeye devam eder.

    Sonra Zerdüşt, ünlü bilgeler üzerine konuşur: Onların halkın duymak istediklerini söyledikleri için halk tarafından sevildiklerini ama aslında batıl inançlar empoze edenler olduklarını söyler. Hakikat ile halkı esitlerler ancak bunun oldukça yanlış olduğunu ifade eder. Asıl hakikatli insanın kendi çölünde yalnız, güçlü, tanrısız, zorba ve acikmis bir aslan olduğunu söyler.

    Ve Zerdüşt bu bölümün teması veya en önemli yeri diyebilecegimiz güç istemini işlediği kısma gelir. Bunu bir dört basamaklı bir merdiven çizerek görselleştirdim. Her basamakta bir insan bulunur:
    Birinci basamak: Ali
    İkinci basamak: Veli
    Üçüncü basamak: Can
    Dördüncü basamak: Ozan

    Veli, Ali üzerinde tahakkum kurmak, onun üzerinde egemenlik sahibi olmak ister. Yani onun efendisi olmak ister. Ancak bunu yapmak için veya bunu yaparken kendisinden bir üst basamakta olan Can'ın tahakkumune girmeyi veya onun egemenliğini kabul eder. Yani Can'ın efendi olduğunu kabul eder. Can da benzer şekilde Veli üzerinde bir efendilik sağlarken Ozan'ın egemenliğini kabul eder. Ozan ise en tepede olmanın gereği olarak fedakarlık yaparak hayatı ortaya koyar. Bu, cesaret ve tehlike ile ölümüne bir zar atmaya benzetilmis. Aklıma şu geliyor: İyi cesur olmak olarak belirtilmistir. İyi değerdir. Yani en üstte olan değer ortaya koyar. O bir armağan edendir Zerdüşt gibi.

    Bunları insanlara yaptıran unsur ise Güç Istemi'dir. İnsan her davranışında aslında gücü ister; egemen olmak, sahip olmak, efendi olmak... Bunun için değerler üretir: İyiler kötüler belirlenir. Her devirde her toplulukta bu iyiler, kötüler değişkenlik gösterir. Çünkü her devirde ve her toplulukta farklı insanların güç istemiyle yönlendirilir/yaratılır değerler. Buradan hiçbir değerin ölümsüz olmadığını da anlarız. Onlar hep aşılması gerekilen birer duraklardir. Ve iyinin kötünün yaratıcısı olmayı isteyenin ilk önce, bir yok edici olmasi gerektiği, önceki değerleri yok etmesi gerekir. Böylelikle Zerdüşt "En büyük kötülük de en büyük iyilikle beraberdir böylece: ama bu yaratıcı iyilik" der.

    Bölümün sonunda kurtuluş üzerine konuşur Zerdüşt: İnsanların sahip olduğu 'böyleydi' anlayışlarıni, 'ben böyle istedim!'e cevirebilmeye kurtuluş der. Böyleydi ile anlatılan tarihe/geçmişe ve kadere saplanisin, istemin en büyük düşmanı olduğunu söyler. İnsanın istemi, geriye dönmek istemez ancak böyleydi anlayışı onu ayaklarından tutup geçmişe götürür.

    Devam eder Zerdüşt ve hiçbir eylemin ceza veya başka bir şeyle yok sayilamayacagini yani yapılmamış/hiç olmamis gibi anlasilamayacagini söyler. Çünkü hayat Bengi dönüştür: Varoluşun hiçbir zaman sonu gelmeyecek ve tekrar tekrar her şey yaşanacaktir.

    En çok ihtiyaç duyulanin emirler oldugu; en zor olanın da büyük emirler vermek olduğu ve en bağışlanamaz olanın ise gücü varken hukmetmek istememek olduğu söylenir. Zerdüşt 'utanir' ve hükmetmek istemez. Bunun üzerine mağarasına/yalnizligina geri döner.

    4.

    Zerdüşt gemide yolculuk etmektedir. Gemidekiler bundan heyecan duymaktadirlar ancak hala Zerdüşt'u tam olarak anlamamaktadirlar. Onların heyecanı uzaklardan gelen ve ün yapmış birine duyulmuş bir ilginin tezahürüdür sadece. İnsanlar hala eski ve alışık oldukları erdemleri doğrultusunda tersyüz edip yanlis taraftan baktiklari şehveti, iktidar düşkünlüğünü ve bencilligi kinamaya devam etmektedirler. Bundandir ki Zerdüşt karada bir cüce ile konuşur. Bengi dönüş üzerine sohbet ederler ve sonucunda Zerdüşt, cesaretle yeniden yaşam, yeniden yaşam ve yeniden yaşam der adeta!

    Bu bölümde Zerdüşt'ü bir şehrin kapısında, kendisinin öğretisinden bir şeyler kapmış ve Zerdüşt'ün namını taşıyan biri karşılar. Bu kişi Zerdüşt'e şehri kötüler ve burada seni duyan olmaz der ve buradan gitmesini ister. Zerdüşt beklenmedik şekilde bu kişiye kızar. Kendisini anlamadigini söyler ona: Anlamış olsa karamsarligi, vazgecisi telkin etmezdi. Anlamış olsa bu kişi Zerdüşt'ü önce kendisini cesareti telkin eder ve evetlerdi hayatı.

    Zerdüşt, önceki bölümlerde ele aldığı ve hepsinin ortak özelliği, anlamsız olan hayattan el etek çekme, onu kötüleme veya anlamı öte dünyaya taşımak suretiyle yeryüzünden anlamı çekerek insanı hiçe ve tiksintiye indirgemek olan ogretilerin yazılı olduğu levhaları birbir kırar. Ayrıca insanlar Zerdüşt'e hep o tanrısız diyerek yaklaşırlar. Zerdüşt de evet ben tanrisizim ve benden daha tanrısız olanın ogretisini de kabul ederim diyerek karşılık verir ve ekler; tanrısız olmayi, her türlü boyun egmenin karşısında olan ve kendi istemini belirleyen olarak ortaya koyar.

    En önemlisi de bu bölümde Zerdüşt, Bengi hayatla mutlak olarak barışır, onun üzerinde yarattığı tahribatı ve hastalığı atlatir ve iyileserek; bu hayatın öğretmeni olduğunu tam anlamıyla benimser. Artık insanların arasına batmaya gider Zerdüşt. Güneş nasıl doğmak için batarsa, Zerdüşt de doğmak üzere batacaktir insanların arasında.

    5.

    Zerdüşt yüce insanın sesini işittigini düşünür ve magarasindan çıkıp kendi ülkesinde onu arar. Bu arayışı sırasında, Zerdüşt'un savaş ve cesaret hakkındaki sözlerini duyup onu aramaya gelen 'iki kralı', yine Zerdüş'ün sözlerini işitip onun yanına gelmek isteyen diğerlerini bulur: 'Tini vicdanlı', 'büyücü', 'hizmet dışı kalmış papa', 'gönüllü dilenci', 'en çirkin insan', 'gezgin ve gölgesi'.

    Bunlar arasında özellikle Hizmet dışı kalmış papa dikkat çekiciydi. Bu papa, Zerdüşt'un tanrının öldüğü ilanını duymuş ve tanrının ölmesine de şahit olmuş biri olarak gelir. Bunları anlatır: Tanrının başlarda aslında çok güçlü olduğunu söyler. Ancak süreç içinde yaşlandığını ve insanlara merhamet duyan mecalsiz bir nine haline geldiğini dile getirir. Bu sözlerinde aslında Ortadoğu dinlerindeki Tanrının dönüşümü özetlenmiş olur. Bununla birlikte insanın tanrı gibi bir tanığa dayanamayacaği da söylenir. Ayrıca bu papa aracılığıyla Tanrı hakkındaki sorgulamalar benim aklıma Hayyam'in rubailerini getirdi:

    Nietzsche:

    "Anlaşılmazdı da aynı zamanda. Neden öfkelendi ki bize, o burnundan soluyan, onu kötü anladık diye! Kendisi niye daha açık konuşmadı ki bizimle?

    Sorun bizim kulaklarımızdaysa, neden kendisini kötü işiten kulaklar verdi ki bize? Kulaklarımızda çamur varsa, pekâlâ! Kim koydu çamuru oraya?"

    Hayyam:

    "Beni özene bezene yaratan kim? Sen!.
    Ne yapacağımı da yazmışın önceden..
    Demek günah işleten de sensin bana:.
    Öyleyse nedir o cennet cehennem?

    Tanrı gönlünce yaratır da her şeyi.
    Neden ölüme mahkum eder hepsini.
    Yaptığı güzelse neden kırar atar.
    Çirkinse suçu kim kime yüklemeli?"

    *
    Mağarasına gönderdiği bu daha yüce insanların bir süre sonra eşeğe taptiklarini görür Zerdüşt ve çok şaşırır. Hepsine teker teker bunu neden yaptıklarını sorar. Bu insanlar, daha yüce insan adayları henüz tanrısızliga dayanamamaktadir. Yine de Zerdüşt onları terk etmez hemen ve onlardan birinin bengiliğe övgüsünü ve evetlemesini dinler.

    Ancak sabah uyandığında farkına varır Zerdüşt, kendisini yüce insan arayışina götüren kahinin sesinin, kendisine bir sınav yapmakta olduğunu... Zerdüşt'e son günahıni göstermek istemiştir: Zerdüşt'ün daha yüce insanlara duyduğu merhamet. Ve Zerdüşt, bu insanlardan uzağa yol almaya devam eder. Henüz insanların vakti gelmemiştir. Ancak şu ses yankılanir:


    "Siz bengi olanlar, sonsuza dek ve her zaman sevesiniz onu: ve acıya dersiniz ki: Yok ol ama geri gel! Çünkü her türlü haz- bengilik ister."
  • Hileniz düşmanınızın karşı koyamaycağı muhteşem bir hediyenin içinde gizli.
  • Eskiden köşk veya konak sahipleri tarafından Ramazan’da civar halkı için sofralar hazırlatılır, kim gelirse gelsin içeriye alınırdı.Misafirler, iftarını yapıp gitmek için kalktıklarında Konak sahibi kadife kese içerisine koyduğu altın veya gümüş paraları, gelen misafirlere diş kirası olarak verirdi. Bu adet gereğince iftara katılanlar dişlerini davet sahibine kiralamış oluyorlardı. Diş kirası denilen bu hediyenin zarif sebebi, her ne kadar davetlilerin o gece zahmet edip gelerek, hane sahibinin sevap kazanmasına vesile olması gibi sunulsa da aslında amaç bu vesileyle muhtaçlara yardımda bulunmak, onları sevindirmekti.