• İbn Mes'ûd r.anh'den rivayetle Resulullah asm şöyle buyurdu:

    "İsrailoğulları arasında dinden sapma, ilk defa şöyle başladı:
    Bir adam bir başka adama rastlar ve:
    Bana baksana! Allah'tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terket. Çünkü bu sana helal değildir, derdi. Ertesi gün, aynı işi yaparken o adamla tekrar karşılaşır ve kendisini yapmakta olduğu kötü işten nehyetmediği gibi, onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah Teâlâ kalplerini birbirine benzetti. Sonra Resûl-i Ekrem şu ayeti okudu:

    'İsrâiloğullarından kafir olanlar Dâvûd'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, baş kaldırmaları ve aşırı gitmeleriydi. Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mani olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi! Onlardan çoğunun inkâr edenleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin onlara ahiret hayatı için hazırladığı şeyler ne kötüdür! Allah onlara gazab etmiştir, onlar azap içinde temelli kalacaklardır. Eğer Allah'a Peygamber'e ve ona indirilen Kur'an'a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi, fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir' (Maide sûresi, 78-81)

    Hz. Peygamber bu âyetleri okuduktan sonra şöyle buyurdu:

    "Hayır, Allah'a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zâlimin elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; ya da Allah Teâlâ kalblerinizi birbirine benzetir, sonra da Isrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder."
    (Ebû Dâvûd, Melâhim 17)
  • Allah’ı zikretmek, sadece sübhânallâh, lâilâhe illallah, elhamdülillâh, Allâhü ekber gibi zikirleri söylemek değildir. Allah Teâlâ’ya herhangi bir şekilde itâat ve ibâdet eden O’nu zikretmiş olur.

    Tâbiîn muhaddis ve müfessirlerinden Saîd ibni Cübeyr (v. 94/713) -Allah ondan râzı olsun- ve daha başka âlimler de böyle demiştir. Fıkıh ve hadis âlimi Atâ el-Horasânî (v. 135/752) -Allah ona rahmet eylesin- şöyle demiştir:

    “Zikir meclisleri sadece zikir çekilen yerler değildir. Helâl ve haram, alım-satım, namaz, oruç, evlenme-boşanma ve haccetme gibi konuların konuşulduğu yerler de zikir meclisleridir.”
  • Baharı bir hatırlayın. Çiçeklerin rengarenk uçuştuğu, reyhanların ebedî saadet müjdesi sunduğu, ağaçların meyvelerle ikrama ve ihsana mazhar olduğu, tohumların günışığına uyandığı, canlıların neşe içinde oynaştığı bu eşsiz şehrâyin, aslında kuru bir toprak üzerinde gerçekleşir. Bahar toprak üzerinde gerçekleşir, topraktan kaynak alır, toprağı şenlendirir, toprakla görünür olur ve sonunda tekrar toprağa döner. Bahar toprak üzerinde olup biter; ancak topraktan öte bir tecelli, topraktan önce varolan bir gerçeklik, toprağı aşan bir varoluştur. Bahar topraktadır; topraktan değildir.
    Bahar ile toprak arasındaki ilişki, aşk ile ten arasında da geçerli olmalı. Aşk, kendine kalbi özne olarak seçerken, teni kendine nesne eyler. Tene konuk olur, tende canlanır, tende görünür olur, teni şenlendirir, ten üzerinde doyum arar, tende uyanır, teni giyinerek gelir. Aşk tendedir ancak tenden değildir.

    İşte nikâh, cemrenin toprağa düşmesi gibi bir bahar yakınlığıdır. Nikâhın gerektirdiği ve getirdiği sonsuz, sınırsız ve şartsız beraberlik niyetiyle, kalpler, semâ ve arzın biribirine yanaşması gibi, birbirine ısır, ülfet kazanır, yakınlaşır. Nikahın kalbleri birbirine hasreden o kerametli helal niyeti sayesinde, ten toprağına bereketler iner, böylece yârimiz, nezaketli kudsi ifade ile “tarla”mız olur. Ağyarın ulaşamadığı mahrem yakınlaşmalar sayesinde, sevda çiçeklenir, aşk hüsünlere gebe kalır, sevmek sahihleşir. Tende tezahür eden lezzetler, cisimde hissedilen lezzetler, bedende yaşanan keyifler, kalbin zamanda ve mekanda sınırsız beraberliği arayan niyetiyle, gölgesiz, gamsız, kaygısız, eksiksiz yaşanır hale gelir.
    Baharda, toprağa indirilen bir yağmur damlası, bütün semâyı ve arzı kuşatan diriliş niyeti sayesinde göründüğünden öte bir manzaranın detayını oluşturur; öylece tohumları toprağın derinliklerinden uyandırır, gün yüzüne çağırır. Çiçekleri ve yaprakları okşayıp duran rüzgâr, sonsuz çağrışımlar uyandıran bir haşir dekoru içinde olduğu için, avare, başıboş ve anlamsız bir esinti olmaktan çıkıp, çiçek tozlarının döllenmesiyle ağaçları doyumsuz meyvelere gebe bırakır. Çiçeklerin yüzü baharın taşıdığı ebediyet müjdeleri içinde gerçek güzelliği taşır hale gelir.. Meyvelerin tadı, baharın sevinci ve coşkusu içinde damaklarda eksiksiz hissedilir.
    Aşkı, helal niyetinin gölgesinde, nikâhın ebedîlik vaadi içinde, kul olmanın ölümün sınırlarını aşan vefası içinde yaşayabiliriz. Bahar topraktan ibaret olmadığı gibi, aşktan tenden ibaret değildir. Bunun tersini de söylemeliyiz kendimize. Bahar topraksız yaşanmadığı gibi, aşktan tenden mahrum olmamalı. Kalbini helaline ebediyen hasretmiş, tenini helaline sınırsızca helal etmiş kullar olarak, baharımızın her detayını yaşamalı, yoklamalı, hissetmeli, deneyimlemeliyiz.
    Yağmur damlalarının sevgili tenindeki her serüvenini, rüzgârın helalin yüzüne düşen tüm dokunuşlarını, gün ışığının helalin bakışına düşen her parıltısını, helali sevmek aşkına, helalinden sevmek adına temsil etmeliyiz. Yağmur gibi nazikçe tenezzül etmeli, rüzgâr gibi müşfik ve ılık dokunuşlarla yoklamalı, gün ışığı gibi sürurlu bakışlarla varmalıyız “tarla”mıza. İşte o zaman, helal sevmenin lezzeti ile , nikahın bereketi ile, helalimizden sımsıcak ve doyumsuz tensel meyveler devşirebiliriz. Tenin hakkını verdiğimizde, kalbin toprağında bekleyen aşk tohumları gün yüzüne çıkıp filizler verir, ağyardan saklanmış sevda çiçekleri açılıp yar yüzüne tebessümler gönderir, tesettür kabuğunda saklı el değmemiş inciler derinlerden çıkıp yâre zinet olur.
    Aşk ne ten ile sınırlıdır; ne de tensiz ve bedensiz bir ruhtur. Dudağın suya değmesi gibi, gözün ışığa açılması gibi, tende yaşanır ancak tenden öte doyumlar barındırır. Her birimiz “dilediğimiz gibi girebileceğimiz bir tarla” sahibi olarak, aşkın toprağını yeniden yeniye yoğurmak ve tazelemek üzere, helalimize olan aşkımızı kalbimizin semasında sürekli hazır bekleteceğiz, ancak yeri ve zamanı geldiğinde, tarlaya yağmur gibi tenezzül edeceğiz, günışığı gibi sürurla tebessüm edeceğiz, rüzgâr gibi incelikle dokunacağız. Baharı getirmenin şartlarını gerçekleştirdikten sonra, tarlamızın çiçeklenmesini, güzelleşmesini, doyumsuz meyvelere durmasını bekleyeceğiz.
    Ebedîyen ihya edilmenin müjdesiyle, bizi terütaze aşıklar eyleyecek haşrin yakiniyle, lezzetleri ihya edip tatlandıran ebedî saadetin beklentisiyle, kalbimizin alabildiğine kanatlandığı nihayetsiz mekanlarda, bitimsiz zamanlarda, kaygısız lezzetlerin coğrafyasında, her daim ihya edilmenin baharında, aşkımızı hiç korkusuzca tene taşıyalım, taşıralım. Aşkımızı tende görünür ve yaşanır kılalım. Başkalarının buz gibi soğuk, ölü yapraklar gibi dağınık, tende başlayıp tende biten aşkları, sokaklarda, vitrinlerde, meydanlarda metalik parıltılarla parıldayıp dursun. Biz, beka müjdesine dayalı ebedî beraberlik niyetiyle gerçekleşen helâl keyifler içinde ihya edelim aşkı. Ve bilelim ki, aşk ve beka, et ve tırnak gibidir. Bekadan nasibi olmayanın bahardan da aşktan da nasibi yoktur. Bahar toprakta beka için açmış cennet çiçeğidir. Aşk ise tende beka kokulu bir hurî tebessümüdür.
  • "Selef imamlarından kınamış olduğu şeylerden biri de helal-haram meselelerinde cedelleşmek ve tartışmaya girmektir. Bu İslam'ın imamlarının yolu değildir. Bilakis onlardan sonra gelenlerin ortaya çıkardığı bir şeydir."
    İmam İbni Recep el-Hanbeli
    Sayfa 46 - Nebevi Hayat Yayınları
  • “Herkes duysun bilsin ki, varsın nefesim söylediklerim yüzünden kesilsin. Ben doğru bildiğimi söylemekten caymam!” ÂŞIK İSMAİL MAŞUKİ
    Osmanlı döneminde Alevilerle ilgili hüküm, fetva, ferman ve buyruklarda ‘Işık Taifesi, Kızılbaş ve Rafizi’ terimi kullanılmış! Peçevi tarihinde Işıkçılar kastedilerek “Işık Taifesi, mezmun (ayıp) bir taife olduğu gibi kâfirden daha kâfirdirler” denilmekte! Kızılbaşların-Alevilerin katline dair dehşet verici, fetvalar, fermanlar, buyruklar, hükümler ve raporlar dönemin egemen sınıflarının, Aleviliğe bakışını çıplak bir biçimde, özetlemektedir. Tarihsel süreçte, fetva ve fermanlarla iftiralara maruz bırakılıp sürgün ve katledilen Aleviler, günümüzde bir başkasına özenme (benzeşme), asimilasyon ve manipülasyonla (hileli yönlendirme) yok edilmeye çalışılıyor.
    OSMANLI’DA KIZILBAŞLARIN-ALEVİLERİN KATLİ İÇİN VERİLMİŞ FETVALAR
    Yavuz Sultan Selim’in (1512) Alevi kırımı yapabilmek için Müftü Hamza’dan aldığı FETVA:
    “Ey Müslümanlar bilin ve haberdar olun ki, reisleri Erdebil oğlu İsmail olan Kızılbaş topluluğu, Peygamberimizin şeriatını, sünnetini, İslam dinini, din ilmini, iyiyi ve doğruyu beyan eden Kur’an’ı küçük gördüler. Yüce Tanrı’nın yasakladığı günahlara helal gözü ile baktılar. Kutsal Kur’an’ı, öteki din kitaplarını tahkir ettiler ve onları ateşe atarak yaktılar. Hatta kendi melun reislerini Tanrı yerine koyup ona secde ettiler. Hazreti Ebu Bekir’e, Hazreti Ömer’e sövüp, onların halifeliklerini inkâr ettiler. Peygamberimizin karısı Ayşe anamıza iftira ettiler ve sövdüler. Peygamberimizin şeriatını ve İslam dinini ortadan kaldırmayı düşündüler. Onların burada bahsedilen ve bunlara benzeyen öteki kötü sözleri ve hareketleri benim ve öteki bütün İslam dininin âlimleri tarafından açıkça bilinmektedir. Bu nedenlerden ötürü şeriat hükmünün ve kitaplarımızın verdiği haklarla, bu topluluğun kâfirler ve dinsizler topluluğu olduğuna dair fetva verdik. Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden ve yardımcı olanlar da kâfir ve dinsizdirler. Bu gibi kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanların vazifesidir. Bu arada, Müslümanlardan ölen kutsal şehitlerin yeri cenneti ala’dır. O kâfirlerden ölenler ise, hakir olup cehennemin dibinde yer tutacaklardır.
    Bu topluluğun durumu kâfirlerin (kitap sahibi Hıristiyan ve Yahudilerin) halinden daha kötüdür. Bu topluluğun kestiği veya gerek şahinle gerek ok ile gerekse köpek ile avladığı hayvanlar murdardır. Onların gerek kendi aralarında gerekse başka topluluklarla yaptıkları evlenmeler muteber değildir. Bunlara miras bırakılmaz. Sadece İslam Sultanı’nın, onlara ait kasaba varsa, o kasabanın bütün insanlarını öldürüp mallarını, miraslarını, evlatlarını alma hakkı vardır. Ancak bu mallar İslam’ın Gazileri arasında taksim edilmelidir. Bu toplamadan sonra onların tövbe ve nedametlerine inanmamalı ve hepsi öldürülmelidir. Hatta bu şehirde onlardan olduğu bilinen veya onlarla birlik olduğu tespit edilen kimse öldürülmelidir. Bu türlü topluluk hem kâfir ve imansız hem de kötülük yapan kimselerdir. Bu iki sebepten onların öldürülmesi vaciptir. Dine yardım edenlere Allah yardım eder, Müslüman’a kötülük yapanlara Allah da kötülük eder.”
    Yavuz Sultan Selim’in Şeyhülislamı olan Müftü Nurettin El Hamza’nın 1512 tarihli Kızılbaşlarla ilgili bu fetvasında katliamlara onay verilmiştir. Bu fetvada, Kızılbaşları kâfir olarak tanımlamış, Kızılbaşları öldürmenin vacip olduğu söylenmiştir. Allah adına fetva ve dolayısıyla karar veren bu sarıklı cellâtlardan en tanınmışı Ebussuud’dur. Kimi tarih kitaplarında büyük âlim diye tanıtılan, Kızılbaş-Alevi düşmanı bu callâdın 16. yüzyılda verdiği fetvalar!
    Hallac-ı Mansur’la ilgili fetva: Soru: “Birisi Hallacı Man-sur, şeriate göre kâfir olduysa, gerçeğe göre de en yüce mümindir. Gerçekten de Hallac’ın davası doğrudur” dese ve inancı da bu yönde olsa bu kişiye ne yapılır? Cevap: Hallacı Man-sur’a yapılan yapılır. (Öldürülür…)”
    Şeyh Bedrettin ve Bedreddinilerle ilgili fetvası: Soru: “Şeyh Bedrettin Simavi ki; “Varidat” sahibidir “Bedrettin yandaşlarına küfür ve lanet etmeyen kâfirdir” diyen birisine ne yapmak gerekir? Cevap: “Aslında, Bedreddin yandaşı olanlar kâfirdir, demek doğrudur.”
    Soru: “Birisi, “dolu cennetten, boş cehennem yeğdir” diye şaka yollu konuşsa, ne gerekir? Cevap: “O kişi kâfir olur.” Soru: “Bir bölük insan, namaz kılmayıp Ramazan ayının farz olduğunu yadsısa ve Ramazan gelince oruç tutmasalar, bunun nedeni sorulunca da, “Biz yoksul insanlarız. Bize beş altı gün tutmak yeter.” deseler ve yine “Şarabın yapıldığı bağlara bakan bizleriz, o bizim emeğimizdir, bu yüzden bize helaldir” deseler ve kadınlarıyla birlikte şarap içseler… Ayrıca kâfirlerin toplantı günleri gelince o günlere kâfirler gibi uysalar, saygı duysalar… Bunun gibi şeriata aykırı birçok davranışları olsa, bu insanlara ve bunlara Müslüman gözüyle bakıp söz ve davranışlarını benimseyenlere ne yapmak gerekir?” Cevap: “Bunlar kâfirdirler. Öldürülmeleri gere-kir.” Soru: “Birisi şarap içse ve içerken hâşâ, “bu şarap güzel bir nesnedir, hoş şeydir. Diğer birisi de, “iyi dersin” dese, bunlara ne yapmak gerekir?” Cevap: “İkisi birlikte kâfirdir. Öldürülmeleri gerekir.”
    Yunus Emre ve beyitlerine ilişkin fetvası: Soru: “Bir tekkenin mescidinde, değişik kişilerle genç oğlanlar toplanıp değişik nağmelerle tevhid ederken (Tanrısal şiirler okurken) bunu değiştirerek kimi zaman “dil-i men”, can-ı men” deseler, kimi zaman da “sen bir ulu sultansın, canlar içinde cansın/ Çün iyan gördüm seni, pinhan kapısı”, “Cennet cennet dedikleri, bir ev ile birkaç huri/ İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni” (*) biçiminde beyitler okusalar ve göğüsleri döğerek şaşılacak hareketler yapanlar ve bunların, Şeyh’lerine dinsel olarak ne yapmak gerekir?” Cevap: “Bunların halleri ve sözleri tam anlamıyla fuhş olduğu gibi, cennet hakkında dedikleri kötü sözler de açık bir küfürdür. Bu kişiler, bu inançtan dönmezlerse kesinlikle öldürülmelidirler. Öldürülmeleri de yasalara uygundur.”
    Soru: Şeyhlerin veya tarikat yolundakilerin bazılarına birisi, “Siz niçin namaza ve zekâta ilişkin çaba göstermiyorsunuz?” dese, karşıdaki de, “Batın ilim (öz) yanında, zahir ilim (biçim) utanılacak bir durumdadır. Batın ilmiyle uğraşan kişi zaten zahir ilmini alır” dese, ona ne yapmak gerekir? Cevap: “O da dinsiz ve günahkârdır. Onun yargısı, dinden dönenin yargısı gibidir. Bu geçersiz düşünceden dönmezse öldürülmesi gerekir.”
    Ramazan orucu tutmayanların öldürülmesini gerekli gören fetvası: “Soru: Bir kişi açıktan açığa ramazan gününde yemek yese, sorgulama sırasında, “Özrün yokken neden yemek yiyorsun?” diye sorulduğunda yine, “Ramazan hadistir, düzme koşmadır” diye cevap verse ve bu sözünde dirense, ona ne yapmak gerekir? Cevap: Elbette öldürülmesi gerekir…”
    Sünni Tekke Erbabı olmayanların cezalandırılmasını isteyen fetvası: Soru: “Tekkelerde toplanarak, “Biz tevekkül ehli-yiz” diyen insanların tutumları ve davranışları benimsenebilir mi?” Cevap: “Benimsenmez!” Soru: “Bazı sufiler, “Bize şeyhimiz böyle buyurdu” diye sürekli olarak zikretseler, onlara ne yapmak gerekir?” Cevap: “Şeyhleri olan dinsizin buyruğunu Tanrı Peygamberinin buyruğuna yeğledikleri için (Diğer ibadetleri yapmayarak) tümünün öldürülmesi gerekir…”
    Kızılbaş-Alevi topluluklarının ölümle cezalandırılmasını isteyen fetvası: Soru: “Kızılbaş topluluğunun, dine göre topluca öldürülmesi helal midir? Bunları öldürenler gazi, bu öldürme sırasında ölenler de şehit olur mu?” Cevap: “Kızılbaşların topluca öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu en büyük, en kutsal savaştır… Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur.” Soru: “Kızılbaşların öldürülmesi, İslam Sultanına (Osmanlı Padişahına) düşmanlık besledikleri için mi şarttır, yoksa başka nedenleri de var mıdır? Cevap: Bunlar hem sultana isyan ederler, hem de dinsizdirler…”
    Soru: “Nahcivan seferinde ele geçirilen Kızılbaş evladı kul olur mu?” Cevap: “Olmaz…” Soru: “Padişah buyruğuyla Kızılbaş topluluğu kılıçtan geçirilip büyüğü küçüğü tutsak alındığında, yakalananlardan bazıları Ermeni olduklarını söylerse, bu durumda kurtulurlar mı?” Cevap: “Ermeniler kurtulurlar. Eğer Ermeniler, Kızılbaş askeri ile birleşerek İslam askeri (Osmanlı-lar) üzerine gelmemişlerse dine göre tutsak edilemezler.”
    Şehhülislam Ebussuud’un, verdiği fetvalarla Kızılbaşlar-Aleviler “zındık”, “kestikleri yenmez” gibi benzeri terimlerle aşağılanmışlar, “mum söndü” gibi iftiralara da maruz kalmışlardır! Fetvacı, iftiracı zihniyetin yaptıklarının adı zulümdür, kırımdır! Geçmişte ve günümüzde kimileri tarafından saygı ile anılarak “örnek insan, büyük âlim” denilerek evliya mertebesi’ne çıkarılan Şeyhülislam Ebussuud, Kızılbaş-Alevi düşmanından başka bir şey değildir. Aslında lanet okunacak bir zalimdir.
    Ne yazık ki bu iftira dolu fetvalar. “laik Cumhuriyet” olarak tanımlanan dönemde de yayınlanmaya devam etmiştir. Kimileri efendimiz Ebusuud diyerek doktora tezleri hazırlamış. Kimileri de bu fetvaları onaylayarak, kitaplar yazmışlar ve böylece bu çirkin zihniyetin fikirlerini günümüze kadar getirmişlerdir. Baskı, inkâr ve nefret söylemlerinde Türkiye Cumhuriyeti dönemi de Osmanlı’dan geri kalmamıştır. Cumhuriyet döneminde, Alevilere yönelik nefret söylemlerini dillendiren yazarlar bakınız neler söylemişler!
    Reşat Nuri Güntekin; “Balıkesir Muhasebecisi / Tanrı Dağı Ziyafeti” adlı eseri, dönemin (1992) Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılıp dağıtılmıştır. Devlet ve Şehir Tiyatrolarında sahnelenen kitabın 13. sayfasında yer alan diyaloglarda Kızılbaşlara (Alevilere) karşı hakaret ve nefret suçu işlemiştir: “Karı amma vurdu ha. Eh bu da olur… Kızılbaşların mum söndü gecesi gibi tövbeler olsun…”
    Hüseyin Rahmi Gürpınar; “Toraman” adlı kitabında bir iki satır: “Karşısında dolaşan ay gibi evlatlığı görünce kendini tutamadı. Mezhebi geniş adam… Kızılbaş mıdır nedir?”
    Haldun Taner; “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” adlı yazılarında Kızılbaşlar (Aleviler) için hakaret ediyor ve nefret suçu işliyor. Kurduğu diyaloglar şöyle (sayfa 46): “Bırak allasen müdür bey. Bazen kanıma dokunuyor vallaha. Sen onun oruçlu olduğuna inanıyor musun? O ne hinoğlu hindir o, ne kahpe dinli Kızılbaş’tır o! Müslüman olsa acımak bilir.” Ve aynı eserden bir alıntı daha (sayfa 61): “Ve işte o anda, tövbeler olsun, abla kardeş, Kızılbaşlar gibi sarmaş dolaş oluverdik.”
    Nazım Hikmet; “Memleketimden İnsan Manzaraları (Şiirler 5) adlı eserde de Alevilere yönelik hakaret söylemleri dillendirilmiş! Kurduğu diyalog şöyle (sayfa 524): “Halil’i komiserin karşısına çıkardılar, fındık içi gibi yağlı, toparlak, ufacık bir adam sipsivri dişleriyle sırıttı:” “Sizin mezhepte karılar ortaklama kullanılır,” dedi, “Kızılbaşlık gibi bir şey, bu…”
    Ömer Seyfettin; Milli Eğitim bakanlığının “100 Temel Eser “ arasında yer alan “Harem” isimli kitabındaki satırlar (sayfa 29): “Sermet: Evvel zamanda, insanlar daha hayvanlara pek yakın iken, ferdi izdivaç yokmuş. Sürü halinde yaşarlarmış. Kabilenin bütün erkekleri, bütün kadınların musavi (eşit) surette kocası imiş.” “Nazan şaştı: doğan çocukların anası babası da kabilenin bütün halkı imiş. Bu hal ayin gibi hala bazı cemaatlerde devam eder. Mesela Kızılbaşlar gibi… Bir de Musahipzade Celal’in “Mum Söndü” isimli, adı bile ne amaca hizmet ettiğini gösteren bir eseri var ki, devlet ve şehir tiyatrolarında 1970’li yılların sonuna kadar temsil edilmiş.
    15. asırdan bugüne, zihinleri yalan ve inkârla zehirlenmiş, tekçi-inkârcı faşist zihniyet, kendi gibi düşünmeyene yaşama hakkı tanımamıştır. Osmanlı döneminde verilen fetvalarda görüldüğü gibi, Kızılbaşlara (Alevilere) akla hayale gelmeyecek iftiralar atmış, bir yandan gericilerle, bir yandan devşirmelerle-dönmelerle Anadolu’yu kasıp kavurmuş, Alevileri Anadolu’da yok etmek için elinden gelen bütün insanlık dışı uygulamaları gerçekleştirmiştir. Cumhuriyet döneminde de Alevilere yönelik hakaret ve nefret söylemleri dillendirilmiş, açıkça insanlık suçu işlemiştir. AŞK İLE.
    Kaynakça:
    1- Baki Öz, Alevilik İle İlgili Osmanlı Belgeleri, Can Yay, Mart 1997.
    2- Cemal Şener, Yayına Hazırlayan, Ahmet Hezarfen Osmanlıca’dan çeviren, Karaca Ahmet Sultan Derneği Yay, Yayın No: 10, Osmanlı Arşivi’nde Mühimme ve İrade Defterlerinde Aleviler-Bektaşiler, Ekim 2002 İstanbul.
    3- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yay, 2015.
    Mehmet Kabadayı
  • Kişinin izin alıp girmeden önce bir evin içine bakması helâl değildir. Eğer bunu yaparsa eve zaten girmiş olur.
    Abdulfettah Ebu Gudde
    Sayfa 111 - İmam Buhari, Edebül Mufred'de, Sevbân ra dan rivayet edilmiş