• 632 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Sağlık uyarısı!! Uzun bir yazı, ben uyarımı yapayım da sonra “gözüm senin yüzünden bozuldu” deyip tedavi masraflarını ödetmeye kalkarsanız karışmam! Hiç okumamak seçeneğine de sahipsiniz, sağlık söz konusu, doktor tavsiyesi ile okumayacak olanlara hak veririm. Herkes kendince ölçsün: Kitabı yeniden yazmaya niyetlenip yarı yolda vazgeçmişim gibimsi bir uzunluğu var:)))

    İncelemenin içerisinde mini minnacık sinek ısırığı kadar hissedeceğiniz spoiler olabilir. Tamamen algıya bağlı.
    "spoiler bunun neresinde" diyenlere cevabım: adı üstünde sinek ısırığı;
    "çaktırmadan spoiler vermeye çalışmışsın ama kahretsin ki çok zekiyim benden kaçmaz diyenlere cevabım ise "çok duyarlı arı gibi çalışan reseptörleriniz var herhal" olacak.
    Zeytinyağı Mode: on

    Oblomov ile ilk karşılaşmam Tutunamayanlar’da gerçekleşmişti, okuması anca şimdi nasip oldu. Kitabı okumadan önce konusuna baktığımda çok beğeneceğimi ve karakterle özdeşleşeceğimi öngörmüştüm ki haklı çıktım. Tutunamayanlar’dan sonra ilk defa bilekağrıtangillerden bir kitabı yolda giderken okurum amacıyla yanımda taşıdım daha ne olsun! Tuğlalarda inecek vaar.. Haa Oblomov’u ‘tuğla’ kategorisine koymayıp burun kıvıranlar olabilir, onlara tavsiyem bir zahmet en civcivli saatlerde ayakta(!) sıkış tıkış metroda giderken okusunlar, ondan sonra gelip beni bulsunlar!!
    Siz sanırsınız ki Oblomov tembeldir, bir işe yaramaz. Yattığı yerden düşünmekten başka hiçbir şey yapmaz, boş boş oturur! Kesinlikle hayır! Hiç kılını kıpırdatmadan Zamanında pirimiz Oblomov’u savunmak uğruna Oblomovculuğa ters düşerek ne kazanlar kaynadı ve kaldırıldı burada, şu iletilerden bilen bilir:
    Ebru Ince ye selam #36376788
    Tuco Herrera ya selam #36517115
    Etiketlemenin Dayanılmaz Kolaylığı:)))
    Oblomov kafadan bir numaram, onun yeri ayrı… Ama o Zahar yok muuu oda müstesna bir kişilik olarak kalbimde yer etti. Tıpkı efendisi gibi tembel, iş yapmayı sevmez, eski çağda takılı kalmış, başkasının doğrularını kabul etmez, kendisinin yanlış yaptığını hele asla kabul etmez! İkilinin karşılıklı diyalogları tam komedi, mükemmel uyum diye ben buna derim!
    Oblomov Zahar ilişkisine dair şu alıntı ilişkilerinin özeti, net!:

    "Bu böyle iken görünüşte Oblomov’la Zahar’ın arası her zaman açıktı. Bir arada yaşadıkları için birbirlerinden bezmişlerdi. Her gün yan yana, baş başa oturmak kolay iş değildir. Birbirinin iyi yanlarından zevk alıp kötü yanlarına kızmamak için büyük bir yaşama deneyi, akıl olgunluğu insan sevgisi gereklidir." (sf86)

    Oblomov öyle büyük ehemmiyetli bir şahsiyettir ki Lenin bile diline dolamıştır kendisini.
    "Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’la; kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.”

    Ahahhhhahah. Şiddetle ne işiniz var sizin bay Lenin? Hiçbir devrim, Oblomovculuğa üstün gelemez. Yaşasın Oblomovculuk kahrolsun bütün izmler!!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor:))) Yani burada ben bile dedim ki ‘Allah bu Oblomov’un karısı olacak kişiye peygamber sabrı versin!”

    Bu kitaptan benim anladığım bir şey daha var ki; aile her şeydir. İnsanın kişiliğini oluşturmada kişi ne kadar bağımsız ruhlu olursa olsun farketmez, ailesinin yaşam biçimi ve çocuğu yetiştirme anlayışı en önemlisidir. Oblomov küçük bir İlyuşka iken Oblomovka da (şimdiki zamanda karşılığı SlowCity) ailesinin rahat, tembel, yavaş yaşantısı içindedir. ‘Aman hasta olmasın, kışın soğuk kapmasın, yazın başına güneş geçmesin’ diyerekten üzerine her daim titrenir, evde 65 büyüğü vardır kucaktan kucağa gezdirilerek şımartılır, her işinin yapılması için ayrı bir uşak vardır, acil olmayan her şey ertelenir.
    "Çocuğun düşüncesi garip hayaletlerle doluydu. Korku ve hüzün, ruhuna yıllarca, hatta belki de ömrü boyunca hâkim oldu. Çevresine hep küskün küskün bakar, hayattaki her şeyi sıkıntılı, eziyetli görürdü. Aklı fikri hep o Militrisa Kirbityevna’nın yaşadığı, bedava yiyip içmenin, giyinip kuşanmanın mümkün olduğu tehlikesiz, dertsiz, kaygısız masal ülkesindeydi.

    Oblomovka’da masallar yalnız çocuklar için değildi; büyükler de ömürleri boyunca onların etkisi altındaydılar." .(sf.142)
    Sonra Oblomov tembel, Oblomov şöyle, Oblomov böyle vit vit vit! Böyle bir ailenin içinde yaşayıp Oblomovculuğa yakalanmamak imkansız!
    Devamlı kısıtlandığı, işlerini başkalarının yapmasına alıştırıldığı bir ortamda büyür İlyuşacık.
    "Harcanmak isteyen güçleri harcanamayınca içinde kalıyor ve yavaş yavaş körleniyordu” (sf.166)
    En yakın arkadaşı Ştolts tam tersi kabına sığmaz, yaramaz Andreyuşka Alman baba ile Rus anneden doğmuştur. Alman disiplinini şiar edinmiş bir babası ve Rus asilzadelerinden çocuğunu asil ve yüce sayılan zevklerle, yaşantılarla büyütmeyi düşünen annesi arasında istediğini yapmış, kendisinden beklenen eğitimleri de aksatmadığı için ara sıra evden uzaklaşmasına göz yumulmuştur. Beklentileri karşılayarak kendisi olabilmiştir.
    Gonçarov un batının tarafı tuttuğu, batının tasvirini Ştolts da yaptığı söylense de ben öyle bir izlenim alamadım şahsen. Ştolts tamamen Avrupalı gelmedi bana. (Avrupalı değildir o, Avrupalı olsa sevmezdim, tıs tıs tıs) Anne ve babasının öğretmeye çalıştıkları birbirinin zıttıdır ama o her iki tarafın farklı yetiştirme tarzlarını başarıyla sentezlemiştir. Bu yünde Stolts a tamamen Avrupalı diyemeyiz, doğulu diyemeyeceğimiz gibi. Rusya’dan daha çok Rusya’dır aslında, Avrasyalıdır. Doğu geleneklerinden batı kültürüne bir uzantıdır Ştolts, ikisi arasında dengeyi korur. Ne bir doğu insanı gibi hayallerle gelenekler arasında sıkışmış olarak yaşar, ne de bir batılı gibi kendisine benzemeyenleri küçümser, onlara tepeden bakar.
    Ştolts karakterini en çok Oblomov’u gerçekten bir dost gibi yürekten sevmesi, onun iyiliğini düşünerek sürdürdüğü atıl hayattan kurtulması için çabalamasını takdir ettiğimden sevdim.
    "-Bir köşede! Düşüncelerin de o köşede kalmış. “Var gücümüzle çalışmalıyız, çünkü Rusya’nın bitmez tükenmez kaynaklarını işletmek için kollara ve kafalara ihtiyaç var; daha mutlu bir dinlenme için çalışmak; dinlenmek de bir çeşit yaşamak, daha sanatkârca, daha güzel yaşamak, şairlerin, sanatkârların hayatım yaşamak olmalı. ” Bunlar senin sözlerindi. Bütün bu fikirleri de Zahar mı köşeye attı? Hatırlıyor musun, kitapları okuduktan sonra kendi ülkeni daha iyi tanımak ve sevmek için yabancı ülkelere gitmek istiyordun. “Hayat, düşünmek ve çalışmaktır. ” diyordun. “Şöhret aramadan, durmadan çalışmak ve işini yaptığını görerek ölmek.” Hangi köşede unuttun bunları, söylesene?" (sf.223)

    ****** Uuuu çok etkilendim/acayip gaza geldim/ben daha iyi incelerim diyenler, hemen bu kitabı alıp okumak isteyenler olur diye incelemeye BELEŞ reklam aldım.. Maksat Oblomovculuk yayılsın. Hiçbir çıkarım yok:)))

    #37812299
    #37812280
    #37812072

    Aile önemli dedik, peki Oblomov hep böyle Oblomov muydu? İlya İlyiç in amansız bir hastalık olan Oblomovculuğa yakalanmasında tek katkı ailesinin miydi? Çevresinde olan, yaşantısında karşılaştığı insanlar tamamen suçsuz mu? Tabii ki hayır. O da bir zamanlar çalışmayı, üretmeyi bu şekilde ülkesine hizmet etmeyi, gezmeyi istemiş, bir işte çalışmıştı. Peki sonra ne oldu? Hayallerini gerçeğe dönüştürmeye uğraşan ve idealist insanlar bir kere tökezlediler mi, önlerine konulan engelleri aşamayacakları duygusuna kapıldılar mı bir anda kendilerini bırakırlar. Neye bırakırlar? Kaderlerine, içine genetik olarak işlenmiş ‘büyüklerine boyun eğ, onlar gibi ol’ diyen sesi dinlerler.
    Aslında Oblomov’un eylemsizlik ilkesi bir nevi protestodur! "Suskunluğum asaletimdendir" demesidir Oblomov’un tembelliği; diğer insanlara, hayatın keşmekeşine, insanları birbirinin aynısı kuklalar haline getiren yaşantılara ve sisteme başkaldırıdır onun eylemsizliği! Tabii anlayana.. Anlamayan Oblomov tembeldir, işsizdir, düşünmekten konuşmaktan başka bir şey yapmaz, devamlı tasarılarla hayatını geçirir vs. der.
    Önsözden:
    "Oblomov, yıkılmakta olan bir toplum düzeninin, Rus derebeyi sınıfının çocuğudur. Çiftliği vardır, köleleri vardır; ama kendisi, bütün köklerinden kopmuş derebeyleri gibi, onları bir kâhyaya bırakıp büyük şehre, devlet kapısına sığınmıştır.
    Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri, inanışları, aile kuruluşu, çalışma düzeniyle eski Rusya’dır. Oblomov’un rüyasında gördüğü bu çiftliği anlatırken, Gonçarov, eski Rusya’nın, yeni bir görüşle, destanını yazmıştır."

    Yukarıda da belirtildiği gibi Oblomovcuğum eski Rusya’nın özüdür. Ruhunda romantik esintilerle, ulvi duygularla yaşar. Kimse kimseye kötü davranmasın, herkes istediği ve mutlu olduğu gibi yaşasın ister. İlya İlyiç insanların kötülüğüne inanmak istemez, iyi yönlerini görmeye çalışır. Safoz mu ne? Tam olarak saf diyemeyiz kimin ne mal olduğunu bilse de o kişi ile başa çıkabilecek enerjisi olmadığından göz yumar bazı şeylere.

    Oblomov geçmişteki o saf, tertemiz, yine duygulu, içten insanlara ve yaşantıya özlem duyduğundan bir yanıyla romantik bir tiptir. İşte “çiçekler açsın, böcekler uçsun, kırlarda sevgililer el ele gezsin" gibi. Bu yanıyla bana Shakespeare’in tragedyalarındaki karakterleri anımsattı. Ve bu benzerliğin hakkını verir, kaderi de o karakterlerle çakışma gösterir.

    ***İ.N. Bu satırları yazan arkadaş hiç Shakespeare okumamış olup tamamen kulaktan dolma bilgilerle TurgutÖzbencilik yapmaktadır. Okumadığı kitaplar hakkında bile bilgi sahibi olduğunu iddia ediyor da diyebiliriz.

    Dedikodu, hasetlik, küçümseme, yüzüne gülüp arkadan kuyu kazma, gösterişçilik, sahtelik yoktur onun ruhunda. Ama çevresinde riyakâr insanlarla karşılaştığından hayal kırıklığına uğramış, güncel hayat içinde kendine yer bulamamış bu yüzden inzivaya çekilmiştir. Kendisi de buna benzer ifade eder halinin özetini:

    "Benim hayatım, sönmüş başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. Sönüşüm dairede, evrak başında oturduğum zaman başladı; sonra kitapları okuyup da onlarda hayatta kullanamayacağım gerçekler buldukça, dostlar arasında dedikodular, alaylar, soğuk, kötü, boş gevezelikler dinledikçe, gayesiz, sevgisiz toplantılara katıldıkça daha da kötü oldum." (sf.226)

    Önsözde eserin Fransızcaya çevrilirken, Oblomov u anlamayan Fransızların caağnım kitabı kuş kadar bıraktıklarının bahsi geçmiş. Tabii anlamazlar, çünkü Oblomovcuğum Fransız sosyetesinden etkilenen Rus soylularının düzenledikleri kabul günlerine, burjuva özentilerinin o salon senin bu salon benim her gün başka bir kapıda yağlama operasyonlarına olması gerektiği gibi insanların birbirine gösteriş yaptığı, yüzüne gülüp arkandan dedikodunu yaptığı “herkesin gittiği sıkıcı yerler” e gitmeyi istemez. Bu sebepten ne beğenirler ne anlarlar onu! Paris sosyetesinin her halini ansiklopedi gibi yazmış olan Proust’ u okumuş bir okur olarak Oblomov haklı diyorum!
    Oblomov tipik bir doğulu portresidir bunu bilmeyen yok. (O yüzden sevmez ya Fransızlar, sevmedikleri için de anlayamazlar!) Benim de dikkatimi çeken, ‘ay çok tanıdııık’ dediğim birkaç örnek var:

    "Oblomovlar sermayenin çabuk devir yapması, verimin artması ve ürünlerin mübadelesi gibi ekonomik olaylara tamamen kapalı idiler. Bu temiz yürekli insanlar sermaye kullanmakta tek bir yol biliyor ve uyguluyorlardı: Sermayeyi sandıkta saklamak." (sf. 151)
    bizdeki karşılığı=yastıkaltı kültürü

    "Eskiden bir çocuğa hayatın ne olduğu erkenden anlatılmaz, yaşamanın çileli, çetin bir iş olduğu düşüncesi verilmezdi; çocuğu kitaplarla yormazlardı. Çünkü kitaplar türlü sorunlar çıkarır, bunlar da insanın yüreğini, kafasını kemirir, hayatı kısaltırdı. Yaşama düzeni çoktan ve herkes için kurulmuş bitmişti; bu düzeni insana anası babası öğretirdi; onlar da bunu büyükbabalarından, büyükbabaları da büyükbabalarından hazır olarak almışlar, onu Vesta ateşi gibi hiç değiştirmeden, kutsallığına leke sürmeden korumaya ant içmişlerdi."(sf.145)
    İşte bu satırlar ki buram buram büyüklere saygı duyma, onların sözünü dinleme kokuyor, tamamen ‘doğulu’ dediğimiz bakış açısı.

    "Rus halkı bugün bile çevresindeki sert ve açık gerçeğe rağmen eski zamanların sihirli masallarına inanmayı sever.. Belki daha çok zaman bu inançtan kurtulamayacaktır." (sf.141)
    Sen gel bir de Türk halkını gör sevgili Gonçarov!
    Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor.
    Buraya kadar okumayı başarana helal olsun diyorum. Yazının bundan sonrası tamamen kişisel anılarımdan oluşmakta, bana göre kitapla accık ilgisi var ama kimine göre olmayadabilir. Okumak istemeyen olursa diye ayrıca belirtmek istedim.

    Gamzemov’un Rüyası… (değil kabusu hiç değil gerçeği):
    -Gamze yine kitap almışsın.
    -Evet, bak
    -Ooo amma kalınmış. Sen nasıl okuyacan onu, ne anlatıyor?
    -İşte bir adam var, böyle tembel üşengeç falanmış (Affet Oblomov reyiz, o zamanlar yeterince iyi bilemiyorduk seni)
    -Ehehheheh.. Senin hayatını anlatmış işte.. boşuna okuma. Okumaya üşenirsin sen onu..
    -??!! niye yaa, okuyacam işte sonra bir ara..

    ****İ.N. Alındığı tarih 07.08.2018 okunduğu tarih ocak 2019.. sonuçta okudum yane, hıh!
    ####
    Sıradan bir hafta içi:
    Sabah alarm çalar… Ertele.
    5 dakika sonra…. Ertele.
    10 dakika sonra…. Ertele.
    30 dakika sonra… Ertele.
    1 saat sonra… Hüff geç kaldım yine yaa, neden erken uyanmak zorundayım? Ühühühühü…

    ####
    Sıradan bir hafta sonu:
    Cumartesi sabah haftanın yorgunluğunu atmaya çalışan Gamzemuşka maalesef düşüncelerin istilasından kurtulamaz.
    -Üff bu odayı temizlemem lazım artık, bu ne ya at kokuyor oda. At mı besliyorum ben burada acaba? Toz olmuş her yer, ağzıma burnuma kaçtı hepsi nefes alamıyorum… ( Mecnun Ç mode:on)
    Kahvaltıdan sonra yapayım şimdi aç karnına sabah sabah olmaz..

    -Yuhh! Öğlen olmuş, ne ara oldu yaa? Odamı temizlemeye başlayayım ben, ayy kitaplık da tozlandı, önce onu silmem lazım, kitapları da düzenleyeyim, dolabın içi de karman çorman. Off ne çok iş var!
    …..
    -Hiçbir iş yapamadan akşam oldu, günler çok hızlı geçiyor yav… neyse yarın var daha, yarın yaparım nasıl olsa.. bu saatten sonra süpürge açılmaz.
    Vee Pazar sabahı Özmeniçler kahavaltıya otururlar.
    -Ben odamı temizleyeceğim, bana bugün pek bulaşmayın.
    -Annesi: hah şimdi akşama kadar çıkmazsın oradan, oyalanma bari.
    ….
    ….
    -A: GAMZEEEE! Hala odanı temizlemedin mi sen? Ne kadar sürebilir ki küçük odanın temizliği? Al süpürgeyi kendi odanı, arayı, salonu, mutfağı da süpür! HADİ!
    -Taam yaa, ben başlayacaktım zaten. Önce toz alayım dolabı süpüreyim didim:(((

    ####

    -Annesi: Gamzeeeee.. Git ekmek al marketten evde hiç kalmamış.
    -Şimdi mi acil mi?
    -A: Yemek yiyeceğiz, akşama ekmek yok.
    -Ohoooo yemek olana kadar.. daha çok zaman var.
    -A: ekmek bitiyor sonra, bu saatte geliyor taze taze herkes hemen alıveriyor. Git al işte! ( cinnet is coming ses tonu)
    -Tamam alırım bir ara..
    -A:SEN NASIL YAŞIYOSUN BU TEMBELLİKLE BEN HİÇ BİLMİYORUM! GİT VE EKMEK AL!


    "Şimdi, çevresinde basit, iyi yürekli, sevimli insanlar vardı. Hepsi hayatlarını ona bağışlamış, onun zahmetsizce yaşamasına, hiçbir şey duymamasına çalışıyordu." (sf. 594)

    Gönül ister ki ben de yorulmadan yaşayayım ama Oblomov reisin de dediği gibi hayat yakamı bırakmıyor, hem de hiç!
    Oblomovkadan Sevgilerle…
  • Mekke'de inen Lokman sûresi, Kûfiyyûna göre 44 âyettir.

    Rahman, Rahim Allah 'ın Adıyla
    1. Elif-Lâm-Mîm.
    2. Bunlar {bâtıla karşı Allah tarafından muhkem kılınmış} hakim kitabın âyetleridir.
    3. (Bunlar) ihsan edenler {yani, takva sahibi olan kimseler} için {dalâletten kurtaran} bir hidâyet ve {azabtan uzak tutan} bir rahmettir.
    Allah Teâlâ, ihsan edicilerin niteliklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:
    4. Onlar ki namazı ikame ederler {yani, eksiksiz kılarlar},...

    Allah'ın, Nihayet tam bir huzur ve güvene kavuşunca namazı ikame edin (en-Nisâ, 4/103) buyruğunda da, "namazı ikame etmek", "eksiksiz/ tam kılmak" anlamındadır.
    ...{mallarından} zekâtı verirler ve onlar âhirete {yani, amellerinin karşılıklarının görüleceği ölümden sonra dirilişe: onun ger-çekleşeceğine} kesin olarak inanırlar.

    5. İşte onlar {yani, bunları yerine getirenler} Rabb'lerinden bir hidâyet {yani, beyân/açıklama} üzeredirler ve onlar felah bulanların [başarıya erişenlerin/umduğuna nail olanların] ta kendileridir.
    6. İnsanlardan kimisi {yani, en-Nadr b. el-Hâris} bilgisizce {yani, bir bilgiye sahib olmadığı halde} Allah'ın yolundan saptırmak için {bâtıl sözlerle Allah'ın yolu İslâm'dan, başkalarının ayaklarını kaydırmak için} lehv {yani, bâtıl} olan sözleri satın alır {yani, bâtıl sözleri: (İranlı) Rüstem ve İsfendiyar hikayelerini Kur'ân-ı Kerîm'e tercih eder}. Üstelik onları alaya almak ister {yani, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini, Kur'ân-ı Kerîm ile alay olsun diye (İranlı) Rüstem ve İsfendiyar hakkında anlatılanlar gibi değerlendirir. Öncekiler hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılanların, Rüstem ve İsfendiyar ile ilgili anlatılanlar gibi olduğunu iddia eder}...
    İşte, "Bu Kur'ân geçmişlerin efsanelerinden başka bir şey değildir" diyen de en-Nadr b. el-Hâris'tir. O ticaret maksadıyla Hire'ye gitmiş, orada Rüstem ve İsfendiyar ile ilgili anlatılanlarla karşılaşmış, bu sözleri satın alarak Mekkelilere taşımış ve şöyle demişti: "Size 'Ad'dan ve Se-mûd'dan bahseden Muhammed'in anlattıkları Rüstem ve İsfendiyar ile ilgili anlatılanlara benzemektedir."
    ...İşte onlar için horlayıcı {yani, can yakıcı} birazab vardır.
    Sonra Yüce Allah Nadr'ın durumunu haber vererek şöyle buyur-maktadır:
    7. O kimseye âyetlerimiz {yani, Kur'ân-ı Kerîm} okunduğu za¬man, güya iki kulağında ağırlık varmış {ve bundan dolayı sağırmış da, Kur'ân-ı Kerîm âyetlerini} işitmemiş gibi büyüklenerek {yani, Kur'ân-ı Kerîm'e îmân etmeyi kibirine/büyüklüğüne yediremeyerek} yüz çevirir. Sen ona elim [acilcan yakıcı] bir azabı müjdele.
    Sonunda o [en-Nadr b. el-Hâris], Alîb. EbîTâlib (a.s) tarafından Be-dir'de öldürdü.
    8. Muhakkak imân edip, sâlih amel işleyenler için {âhirette} naim cennetleri vardır.
    9. On/ar orada ebedidirler {yani, ölmezler}, Allah'ın hakk {yani, doğru} va'didir {ve mutlaka gerçekleşecektir}. O {mülkünde} azizdir, {onların cennetle mükâfaatlandırılması hükmünü vermekle} hakimdir.
    10. O gökleri {yani, yedi göğü}, onları gördüğünüz şekilde direk¬siz yarattı {yani, onların direkleri bulunmamaktadır}. Sizi çalkalamasın {yani, yerin üzerinde durabilesiniz} diye yere de revası {yani, dağlar} koydu. Orada {yani, yerde} her {türlü} canlıdan yaydı. Gökten de bir su {yani, yağmur} indirdik. Orada {yani, yerde} {suyun gerektiği gibi yol bulmasını sağlayarak} her güzel türden {yani, çeşitli bitkiler} bitirdik.
    11. Bunlar {yani, bu anılanlar} Allah'ın yarattığıdır {ve O'nun yaptığıdır}. Haydi {ey Mekke kâfirleri, du'a ettiğiniz: ibâdet etti-ğiniz} O'ndan başkasının {yani, meleklerin} ne yarattığını gösterin bana...
    Benzeri bir buyruk da Sebe ve Ahkâf sûrelerinde geçmektedir.
    Sonra yeni bir ifadeyle şöyle buyurmaktadır:
    ...Hayır, zâlimler {yani, müşrikler} apaçık bir dalâlet {yani, hüsran} içindedir.
    12. Andolsun Biz Lokman'a hikmet {yani, -nübüvvet vermeksi¬zin, bir nimet olarak- ilim ve anlayış} verdik. {Ona} "Allah'a şük¬ret" diye (söyledik) {yani, sana verdiğimiz hikmet sayesinde di¬ğer nimetlerine de şükret}. Kim şükrederse {yani, nimetleri do¬layısıyla Allah'a şükredip, O'nu tevhîd ederse} kendisi için şükreder {yani, kendisi için hayır işlemiş olur}. Kim de {nimetlere karşı} nankörlük ederse {ve Rabbini tevhîd etmezse}, muhakkak Allah {kullarının ibâdetine muhtaç olmayan} ganîdir, {saltanat ve hâkimiyetinde mahlukatı arasında övülen} hamiddir.
    13. Hani Lokman oğluna {ki adı, En'um idi} ogüt verirken {yani, onu te'dib ederken} şöyle demişti: "Oğulcuğum! Allah'a {O'nun yanında başkasını} şirk koşma. Muhakkak şirk büyük bir zulümdür"...
    Onun oğlu ve hanımı kâfir idiler. Müslüman oluncaya kadar onla-rın arkasını bırakmadı. İddia dildiğine göre Lokman, Eyyûb'un (s.a) teyzesinin oğludur.
    Bize 'Ubeydullâh tahdis edip dedi: Bana babam tahdis edip dedi: Bize Said b. Beşir tahdis etti, o da Katade b. Deâme'den dedi ki: "Lokman, Habeşli, burnu basık bir adam idi."
    Huzeyl dedi ki: "Ancak ben bunu Mukâtil’den işitmedim."

    14. Biz insana {yani, Sa'd b. Ebî Vakkas'a} ana-babasını {yani, babası Mâlik'i ve annesi Süfyân b. Ümeyye b. Abdi Şems b. Abdi Menâf kızı Hamle'yi} tavsiye ettik. Annesi {Hamle} onu güçsüzlük üstüne güçsüzlükle {yani, zayıflık üstüne zayıflıkla} taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olmuştur. {Seni İslâm'a hidâyet ettiğim için} Bana {yani, Allah'a} ve {sana yaptıkları iyilikler için de} ana-babana şükret. Dönüş yalnız Banadır" {sana amelinin karşılığını Ben vereceğim} dedik.
    15. Eğer onlar {Benimle ortak olduğunu} bilmediğin bir şeyi Ba¬na ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara, {Bana şirk koşma hususunda} itaat etme. Bununla birlikte dünyada onlarla ma'rûf {yani, iyilik} ile geçin ve {sen ey Sa'd,} Bana dönenlerin {yani, başka şeylerden yüz çevirenlerin: Nebî'nin (s.a)} yoluna {yani, dînine} uy. Sonra {âhirette} dönüşünüz Bana olacaktır. Ben de size neler yapmakta olduğunuzu haber vereceğim.
    Lokman'ın oğlu el-En'um babasına, "Babacığım! Kimsenin beni görmeyeceği bir yerde günah işleyecek olursam, Allah onu nasıl bilir?" diye sorunca, Lokman (a.s) şu cevabı verdi:

    16. ..."Oğulcuğum! Eğer o {yaptığın} bir hardal {yani, zerre} ağır¬lığınca dahi olsa ve {sen} bir kaya {yani, yerin en altındaki kaya -ki bu, yeşil bir kaya olup içi oyuktur. Semanın renginde üç şubesi vardır-} içinde olsa {yani, olsan} yahut {o zerre} göklerde {yani, yedi semâda} ya da yerde olsa, Allah onu {yani, o taneyi} getirir. Muhakkak Allah {onu ortaya çıkarmakta} latiftir, {yerini çok iyi bilen} habîrdir"...
    Lokman oğluna öğüt vermeye devam ediyor:

    17. ..."Oğulcuğum!Namazı dosdoğru kıl, ma'rûfu {yani, tevhîdi} emret, münkerden {yani, bilinmeyen, kabul edilecek bir şey olmayan şirkten} alıkoy. {Bu sebeble} sana isabet edene {yani, karşılaşacağın eziyetlere} de sabret; çünkü bunlar azimle yerine getirilmesi gereken işlerdendir {yani, iyiliği emrederken ve münkerden alıkoyarken karşılaşacağın eziyetlere sabretmek, Allah'ın emrettiği ve kesin olarak istediği hakk işlerdendir}...

    Lokman oğluna öğüdünü sürdürüyor:
    18.... "İnsanlardan yüz çevirme {yani, seninle konuşmak isteyen fakirlere karşı böbürlenip büyüklenerek yüzünü onlardan başka tarafa çevirme}, yeryüzünde şımarıklıkla yürüme, çünkü Allah büyüklük taslayan ve böbürlenen kimseleri sevmez {yani, verdiği nimetleri dolayısıyla Allah'a şükretmeyerek böbürlenen kimseleri sevmez}.
    Lokman öğüdünü şöyle tamamladı:

    19. ..."Yürüyüşünde mutedil ol {yani, büyüklenme, böbürlenme -çünkü bu helâl değildir-}, sesini alçalt" {yani, alçak sesle konuş}...
    Lokman oğluna, yürüme ve konuşmada mutedil davranmayı em-retmiş olmaktadır. Sonra yüksek ses için şu örneği verdi:
    ... "Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir" {zira eşeklerin sesi çok yüksektir}.
    Arablar, "Bunlar eşeklerin sesleridir" deyip, hem sesler anlamında-ki lafzı, hem eşekler anlamındaki lafzı çoğul getirdikleri gibi, sesler an¬lamındaki lafzı tekil, eşekler anlamındaki lafzı da çoğul getirerek "Bu eşeklerin sesidir" de derler. Aynı şekilde sesi hem tekil getirerek "Bu tavukların sesidir" derler, hem de çoğul getirerek "Bu tavukların sesleridir" de derler. Yine, "Bu kadınların sesidir" ve "Bunlar kadınların sesleridir" de derler.

    20. Göklerde olanları {yani, güneşi, ayı, yıldızları, bulutları, rüz-gârları} da, yerde olanları {yani, dağları, ırmakları, yüzen gemileri, ağaçları, bitkileri} de Allah'ın size musahhar kıldığını, açık {yani, güzel bir hilkat, rızık ve islâm ile} ve gizli {yani, Âdemoğulları'nın gizleyip sakladığı, kimsenin bilmediği ve bundan dolayı da cezalandırmadığı günahlar} olarak nimetlerini üzerinize bol bol tamamlamış {yani, size oldukça fazla nimetler ver¬miş} olduğunu görmediniz mi?...
    Bütün bunlar, gerçekten nimetlerdendir. Bundan dolayı Allah'a pek çok hamd olsun. Dünyada da, âhirette de nimetlerini tamamlamasını dileriz. O her türlü iyiliği verendir.

    ...Bununla birlikte insanlar arasında Allah hakkında bilgisizce {yani, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu bir bilgiye dayanmaksızın iddia etmek sûretiyle} bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitab olmaksızın {yani, beraberinde Allah'tan gelmiş bir açıklama: meleklerin Allah'ın kızları olduğuna dâir içinde bir delil bulunan aydınlatıcı bir kitab olmaksızın} tartışan {yani, mücadele eden} kimseler {yani, en-Nadr b. el-Hâris} vardır.

    21. Onlara {yani, en-Nadr b. el-Hâris'e} "Allah'ın indirdiğine uyun" {yani, Kur'ân'a îmân edin} denildiğinde onlar {yani, en-Nadr b. el-Hâris}, "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz {dîn}e uyarız" derler {yani, der}. Şeytân onları {yani, en-Nadr b. el-Hâris'i} sair {yani, alev alev yanan} ateş azabına çağırıyorsa da mı {atalarına uyacaklar}?

    Benzeri bir buyruk da Hacc sûresinde bulunmaktadır. Sonra Allah muvahhidlerin durumunu bildiriyor:

    22. Kim {amelinde} ihsan edici olduğu halde vechini Allah'a teslim ederse {yani, dînini Allah'a hâlis kılarsa},...
    Nitekim, Herkesin bir vichesi vardır (el-Bakara, 2/148) buyruğunda da, "viche" kelimesi, "dîn" manasında kullanılmıştır.
    ...muhakkak sapasağlam {yani, kopması söz konusu olmayan} bir kulpa tutunmuş {yani, onu iyice yakalamış} olur. İşlerin akıbeti {yani, âhirette kulların işleri} Allah'ındır {yani, Allah'ın huzuruna çıkacaktır ve O da amellerinin karşılığını verecektir}.

    23. Kim {Kur'ân'ı inkâr ile} kâfir olursa onun küfrü seni üzmesin...
    Çünkü Mekke kâfirleri, O {yani, Muhammed}, {Kur'ân'ı Allah'tan getirdiğini iddia ederek} Allah'a yalan uydurdu (eş-Şûrâ, 42/24) demişlerdi. Onların bu sözleri Nebî'ye (s.a) ağır geldi ve çok üzüldü. Bunun için Allah, Kim de kâfir olursa onun küfrü seni üzmesin... buyruğunu indirdi.
    ...Dönüşleri Bizedir. {Ma'siyet olarak} neler yaptıklarını kendilerine bildireceğiz. Muhakkak Allah göğüslerin özünü çok iyi bilendir {yani, Allah, kâfirlerin söylediklerinden ötürü Muhammed'in (s.a) kalbinde üzüntünün ne kadar yer ettiğini çok iyi bilir}.
    Allah onların durumu hakkında da haber veriyor:

    24. Biz onları {dünyada ecelleri sona erinceye kadar} azıcık faydalandırırız. Sonra onları galiz {yani, asla kesilmeyecek oldukça ağır} bir azaba mahkûm ederiz {yani, böyle bir azabla karşı karşıya bırakırız}.

    25. Andolsun onlara, "Göklerle yeri kim yarattı?" diye sorsan, onlar elbette "Allah" diyeceklerdir. "Allah'a hamdolsun" de. Hayır, {fakat} onların çoğu {Allah'ın tevhidini} bilmezler.


    Allah, zatını tazim ederek şöyle buyurmaktadır:
    26. Göklerde ve yerde olanlar {yani, bütün yaratılmışlar} O'nundur {yani, O'nun kullarıdırlar ve O'nun mülkündedirler}. Muhakkak Allah {yarattıklarının ibâdetine muhtaç olmayan} ganidir, {mahlukatı nezdinde saltanat ve hâkimiyeti itibariyle} hamiddir.

    27. Eğer yerde olan bütün ağaçlar kalem olsa ve deniz de mürekkeb, ardından yedi deniz daha ona katılsa, yine de Allah'ın sözleri {yani, ilmi} tükenmezdi {yani, yeryüzünde gövdesi olan bütün ağaçlar yontularak kalem yapılsaydı, yedi deniz de mürekkeb olsaydı, bütün yaratılanlar da bu kalemler ve mürekkeb olan bu denizler ile Allah'ın ilmini ve O'nun hayret verici sanatını yazacak olsalardı, yeryüzündeki ağaçlardan tümünden yapılan kalemler ve mürekkeb olan bu denizler tükenir, fakat Allah'ın ilmi, kelimeleri ve hayret verici sanatı tükenmezdi}. Muhakkak Allah {mülkünde} azizdir, {emrinde} hakimdir.
    Böylece Allah insanlara, hiç kimsenin Allah'ın ilmini idrak edemeyeceğini, (Allah'ın öğrettiğinden fazlasını bilemeyeceğini) haber vermektedir.

    28. {Ey insanlar!} Sizin {hep birlikte} yaratılmanız da, öldükten sonra {hep birlikte} diriltilmeniz de {O'nun kudreti açısından, Allah için} ancak bir tek nefis gibidir {yani, bir tek nefsin yaratıl¬ması ve bir tek nefsin diriltilmesi gibidir}...

    Âyet, Kureşli Übey b. Halef ve asıl adı Esîd b. Kelede olan Ebu'l-Eşed b. el-Haccac b. es-Sebbak b. Huzeyfe es-Sehmî'nin oğulları Münebbih ve Nubey hakkında inmiştir. Onlar Nebî'ye (s.a), "Allah bizi nutfeden, alekadan, bir çiğnem etten, sonra da çeşitli aşamalardan geçirerek yaratmıştır. Böyleyken sen bizim hepimizin yeni bir hilkat ile yeniden yaratılacağımızı, ölümden sonra diriltileceğimizi iddia ediyorsun. Bu nasil olabilir?!" dediler. Bunun üzerine Allah, Sizin yaratılmanız da, öl¬dükten sonra diriltilmeniz de ancak bir tek nefis gibidir buyurdu.
    ...Muhakkak Allah, {onların yaratmak ve diriltmek hususunda söylediklerini işiten} semidir, basîrdir.

    29. {Ey Muhammed,} görmedin mi ki, Allah geceyi gündüze bi¬tiştirir, gündüzü geceye bitiştirir {yani, gece gündüzü, gündüz de geceyi eksiltip durur, sonunda biri onbeş saat, diğeri yedi saat olur}. Güneşi ve ayı da {Âdemoğulları'na} musahhar kılmıştır. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gider. Muhakkak ki Allah {her ikisinde: gecede ve gündüzde} yaptığınızdan haberdardır.

    30. Bunun {yani, Allah'ın söz konusu edilen gece ve gündüz, gü¬neş ve ay hakkındaki takdirinin} sebebi şudur: Çünkü Allah hak¬kın ta kendisidir {-böylece Allah, sanatı ile tevhidine delil gös-termektedir-}. O'ndan başka onların du'a ettikleri {yani, ilah diye ibâdet ettikleri} ise bâtıldır {yani, onlara ibâdet etmenin bir değeri ve faydası yoktur}...
    Yüce zatını tazim ederek şöyle buyurmaktadır:
    ...Muhakkak Allah 'alîdir {yani, mahrukatının üstünde pek yü¬cedir}, kebîrdir {yani, büyüklerin en büyüğüdür}.

    Allah, tevhidini ve sanatını söz konusu ederek buyuruyor ki:
    31. Size âyetlerinden {yani, alâmetlerinden} bir kısmını göstermek için Allah 'ın nimeti {yani, rahmeti} ile gemilerin {rüzgârlar vasıtasıyla} denizde akıp gittiğini görmez misin? {yani, siz bu nimetlerle iç içesiniz: O'nun denizdeki sanatını, şaşkınlık verici nimetlerini görmekte ve orada rızık ve süs eşyası arayıp bulmaktasınız}. İşte bunda {yani, denizde gördüğünüz bu hallerde}, çok sabreden {yani, denizde karşılaştığı belâlarla karşı Allah'ın emri üzerinde direnen} ve {denizin dehşetli hallerinden kendisini kurtardıktan sonra nimetleri dolayısıyla Allah'a} çok şükreden herkes için muhakkak âyetler {yani, ibretler} vardır.

    32. Onları {denizde iken} dağlar gibi bir dalga kapladığında, dînlerini yalnız O'na hâlis kılanlar {yani, O'nu tevhîd edenler} olarak O'na du'a ederler. Onları {denizden} kurtarıp karaya çıkarınca kimileri orta yolu tutar {yani, tevhide dâir Allah'a verdiği ahde, denizde olduğu gibi karada da bağlı kalmakta mutedil hareket eder -ki bu, mü'min kimsedir-}...
    Sonra denizde ihlâsla Allah'a du'a edip Allah'ı tevhîd eden, karada ise tevhidi terkedip ahdini bozan müşriki söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
    ...Âyetlerimizi ise çok gaddar {yani, ahidlerini çok bozan} ve {karada tevhidi terk etmek sûretiyle Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük eden çok} nankörlerden başkası bile bile inkâr etmez {yani, ahdini terk etmez}.

    33. Ey insanlar {yani, eş kâfirler}! Rabbinizden ittika edin {yani, Rabbiniz olan Allah'ı tevhîd edin}. Babanın oğluna, oğlun babasına hiçbir fayda sağlayamayacağı o günden de korkun. Muhakkak ki Allah'ın {ölümden sonra dirilişin gerçekleşeceğine dâir} va'di haktır. O halde dünya hayatı sakın sizi aldatmasın {yani, İslâm'dan uzaklaştırmasın}. O çok aldatıcı da {yani, bâtıl, yani şeytân: İblis de} sakın sizi Allah ile aldatmasın.

    34. Sâ'atin ilmi {yani, kıyametin kopacağı günün bilgisi} muhak¬kak Allah'ın nezdindedir {yani, onu O'ndan başkası bilmez}...
    Buyruk, el-Vâris b. 'Amr b. Harise b. Muharib adındaki bir bedevi hakkında inmiştir. Bu zat Nebî'ye (s.a) gelerek dedi ki: "Bizim toprakla¬rımız kurudu, yağmur ne zaman yağacak? Gelirken karımı hamile bı¬raktım, ne zaman doğuracak? Ben nerede doğduğumu biliyorum, fakat nerede öleceğim? Bu gün ne yaptığımı biliyorum, yarın ne yapacağım? Kıyamet ne zaman kopacak?" Bunun üzerine Allah Nebî'ye şu buyruğu indirdi:
    ...Sâ'atin ilmi {yani, kıyametin kopacağı günün bilgisi} muhak¬kak Allah'ın indindedir. Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı{n erkek mi, dişi mi olduğunu; hilkatinin düzgün olup olmadığını} O bilir. {İyi olsun kötü olsun} hiçbir kimse {hayır ve şer türün¬den} yarın ne kazanacağını bilemez. Hiçbir nefis de nerede {ya¬ni, ovada mı, dağda mı, karada mı, denizde mi} öleceğini bilmez. Muhakkak Allah {bu âyette sözü edilen bütün hususları bilen} âlimdir, habîrdir.
    Nebî (s.a) de, "Kıyamete dâir sual soran nerede?" dedi. Muhariboğulları'ndan olan zat, "O kişi benim, buradayım" deyince, Nebî (s.a) ona bu âyeti okudu.
  • Her şey de kusursuzmuş gibi yaşayıp kusurlarımızı da öyle görmezden gelebiliyoruz ki, bir ben melek, herkes şeytan diye baktığımız hayatın bir sonraki zaman dilimlerinde görüyoruz ki; aslında, ne kadar acizmişiz.

    En büyük şansta geçte olsa, gerçekleri görebilme imkanı bulabiliyoruz. Gercekten görebiliyor muyuz? Nasıl önlemler alıyoruz? Alabiliyor muyuz? Almak istiyor ve de çalışıyor muyuz? En kötü senaryoda zaten görememek değilmidir ? İşte tam insan olabilme imkanını da burada bulup başlıyoruz hayata. İnsanları yadırgamadan. Gün gelmesin ki, nefret veyahutta iğrenerek baktığımız insan oluyoruz, hemde hiç farkına varmadan.

    Ne diyor du kutsal kitabımız olan Kur'an-ı Kerim. İnsanlar meleklerden üstün varlıklardır. Fakat, yaptıklarıyla (nefsine boyun eymek) hayvanlardan daha aşşağı mahluk olabiliyorlar.

    《《Şimdi burada gececek olan konu ise, hakkını aramak ve de başkadının hakkını, hukukunu mahfetmek diye devam edeceğiz...》》

    Sarıyeleklilerimiz var şuan dünya üzerinde ve de Fransadan, Avrupa Ülkelerine sıçramış olan bir kaos, bir dönem Türkiye'nin de atlatmış olduğu yaşanan bir dram, veyahutta felaket. Devletinin maddi zararı bir kenara bırakarak devam ediyorum yazıma;
    Bir adam diz çökmüş ve ş ifadeler yazıyor televizyonda, tabii ki yabanci dil bilmediğimiz için anlayamiyoruz. Lakin; altyazı geçiyor ve yaşama hakkı istiyor. "Ben hakkımı aramaya geldim. Hafta da kırk beş saat çalıştırılıyorum ve de bu yasal bile değil!" Dünyanın neresine giderseniz gidin, çalışan kesin mutlaka sömüruluyor. 1 Mayıs iş'e yarıyor mu ? Eminim çok yarıyordur. (Emekçiler her zaman ezilmeye mahkumlar)

    Yıllık çalışma verileri

    Almanya: 1.406

    Norveç: 1.421

    Fransa: 1.476

    İngiltere: 1.650

    İspanya: 1.685

    ABD: 1.704

    Japonya: 1.706

    Kanada: 1.708

    Brezilya: 1.841

    Kore: 2.193

    Singapur: 2.287

    Kaynak: Fed Ekonomik Verileri

    Çalışılmaz ise bir de bunun ülkeyr olan eksileri var ki, ben bu konuya girip uzatmayacağım. Ben bana olan, ve beni rahatsız eden başka bir konuyu dile getirmek gayesindeyim...

    Biraz evvel yukarıda hakkını arayan bir adamdan bahsederken, şimdinde insan kendi hakkını ararken, başkasının hakkına nasıl tecavüz ediliyor, bir de madalyona bu taraftan bakalım.

    http://www.oncevatan.com.tr/...leniyor-h134392.html

    https://sonhaber.eu/fransa-yine-cayir-cayir/

    https://www.trthaber.com/...94&category_id=4

    Bir sürü fotoğraf var zaten. Camı çerçevesi yıkılanlar, kırılanlar... arabaları yakılan insanlar yada devletin mal ve mülkü..

    Hak aranmalı! Adam gibi kanunlara uyularak... bir daha seçmeyerek... hakkını almak için bir dükkanı yağma etmek, ya da müsade etmek..? Pekela burada şimdi kim kazandı sorusu geliyor ister istemez, halk mı kazandı, ya devlet ? Ya kaybedilen maneviyat, ya da başkasının yakılan, yıkılan, kırılan malları? Yaralananlar... canlar...

    Kazandıklarımızı misli ile kaybetmek mi diyelim? Enayilik mi?
    Umarım her şey yoluna girer...

    Yaşadııkarımızı çok iyi biliyoruz. Bazen Hz. Meryem'den... bazen de Hz. Aişe'den, İsa Peygamber'den (as) Hz. MUhammed'e atilan pislikten tutunda, o dönemlerde kız çocuklarını diri diri gömmelere kadar, neler yaşamadı ki bu insanlar. Hatta en ilginç cahiloyet dönemi de son yüz yılda yaşandı "kız çocuklarımı okutulmadı." Ve de hanımı doğum yapacak eş-koca kadın ebe-doktor yok mudur diye sormadan da geri kalmadı. Adama böyle durumda soru sorarlar "okuttun mu?"

    Yaptıklarımızdan çok beklentilerimizin BÜYÜK olması ne çetrefelli/ilginç/abest .

    《Yazımızın şimdi en başına dönerek devam edelim sohbetimize》


    Adalet istiyorsan... #36265478

    Ne diyorduk, kusursuz günahsız bir insan aramak, böyle bir insan yok arkadaslar. Hiçte var olmadı, melek olmayaçalişarak, baskalarına şeytan demeyide bir kenara bırakmak gerekiyor artık. O kadar melek olan insan, zaten baskasının seytanlıklarından bi haber olmaz mı?

    Öyle güzel kendimizi avutabiliyoruz ki, görmezden gölebildiğimiz onca hatamız var ve biz, inatla hatalarımızıda kabul etmeyerek, -ben haklıydım- başkalarının düşüncelerine saygı da duymuyoruz. Ben kendimi güzel toparladığıma inaniyorum. Ve her zaman "gunahları ile sevapları ile insanları seviyorum" dedim ve demeye de devam ediyorum. Bu kadar günahım ve de kusurlarım dururken ve de , devam ederken...!

    Bu kadar kırılırken, en azından susmak! En azından kırmamak. Bir gün öyle bir yazı okudum ki, şu yüreğime denebilecek en ağır ifade yazıyordu bir yorumda..! Evet, belki insanlar, hatalı olabiliyorlar. Defalar ca burada hatalarım da oldu, hatta o hataya ben de bir hata ederek, lafta söyledim, bazen kendimizi tutamıyoruz... ama konuşmaktan çok susmayı deniyorum artık, iyi de oluyor.

    Birilerini eleştirirkende , biraz merhametimizi de o yazıya bırakmak gerekiyor... Bırakmadığımiz da ise, tatsız bir karşılık geliyor istemeden de olsa. Yazıdan ibaret konuşulan dialoglar, -konuşurken ifade edemezken- bazı anlar yanlış ifade edilebiliyor, veya anlaşıliyor, bir (,) virgül ile her şey degişiyor...

    Illa ki burada olan insanlara kusurum olmuştur. Kusur ettiklerim, kusurlarımı affetsinler efendim. Benden yana bir hak var ise; helal olsun.

    Selam ve dua ile , güzellikler dilerim. :)

    #36483810
  • https://youtu.be/l5rZ9-4Kn1M

    Gece gece aglatan video....

    Insanlik hic olmemis hala guzel yurekli insanlar varmis...
  • Mazlum`un Renkleri

    Biliyorum, “ne çirkin bir adam” diyeceksiniz benim için.. Kiminiz alay edecek, kiminiz ürperecek, kiminiz acıyacaksınız belki de. Ne derseniz deyin, nasıl düşünürseniz düşünün hakkımda; ben renkleri anlatacağım size, ruhumun renklerini…

    “Yıllardır çıkmıyorsun köyden, seni şehre götüreyim Mazlum” dedi bir komşum. “Gökyüzü, toprak ve dere yeter bana” dedim. “Yeni bir randevu evi açılmış, kadınların hepsi taş gibiymiş” dedi ve ekledi, “bir kez olsun seviş be adam!” Duymazdan geldim ve dalıp gittim öylece. Annemi düşündüm. Dört yaşındayken ben, koca dayağından bezmiş annem. Benden büyük üç kardeşimi alıp gitmiş bir gece yarısı köyden. “Aslında bir çocuk alabilirim ama kıyamadım diğer ikisine. Mazlum fazla gelir bana, o da nasiplenir bir gün elbet” demiş. Dört yaşımdan beri annemim kokusunu hayal ediyorum; her seferinde burnumun direği sızlıyor. “Tamam” dedim komşuma, geleceğim seninle şehre.” “Ha şöyle, yaşın geçti zaten, bir kez olsun kanıtla erkekliğini!” dedi gülerek. Sustum. Kamyonetiyle şehre götürdü beni ertesi gün. Randevu evinden girdik içeri. Bir salona aldılar bizi ilk önce. Tam altı kadın vardı salonda. Hepsi bana baktı bir anda, “müşteri mi lan bu!” dedi bir kadın şaşkınlıkla. “Sevişmek onun da hakkı” dedi komşum. Beş kadın gençti, biriyse ihtiyar. İhtiyar olan dedi ki, “gel benimle bakayım, seninle yatağa girmek sevaptır!” Güldü diğer kadınlar. “Helal sana Hicran Abla, cennetliksin ayol!” dediler. Küçücük, karanlık, rutubetli bir odaya girdik. Çift kişilik kir pas dolu bir yatak, sararmış iki yastık, belki de aylardır yıkanmadığı belli olan bir çarşaf vardı. Soyunmaya başladı Hicran. “Soyunma” dedim. “Başka fantezilerin mi var bebişim?” dedi kahkaha atarak. “Yatalım beraber, sarıl bana sadece “ dedim. “Ne yani, boşalmayacak mısın?” dedi. . “Sarılalım” dedim yine, “bir saat boyunca sarılalım. “ “Kafa mı buluyorsun benimle?” dedi öfkeyle. “Hayır” dedim, “seninle uyuruz belki de…” “Bana bak” dedi , “tarifede indirim yapmam , ona göre!” “Ne istediğimi söyledim sana “ dedim. Uzandık yatağa ikimiz de. Yanağını okşadım Hicran`ın. Sonra saçlarını okşadım usulca. “Ne ayaksın sen?” dedi. “Sarıl biraz” dedim. Sarıldı boynuma. Birkaç dakika içinde, benimle alay eden kadın gitti, yerine anne kokulu, şefkatli, naif bir kadın geldi. Annemi hayal ettim ona baktıkça. “Bana kimse böyle sarılmadı” dedi, “ne sevgililerim, ne de babam…” Sustum. “Anlat hikâyeni” dedi. “Annem…” dedim getiremedim gerisini.. “Kıyamam sana “ dedi. Bir saat boyunca sustuk birbirimize kederle bakarak ve sımsıkı sarılarak. “Gitme, biraz daha sarılalım” dedi. İki saat oldu, üç saat… Kapıyı vurmaya başladılar dışarıdan. Komşumun alaycı sesi duyuldu. “Mazlum ömrü hayatında ilk kez sevişiyor, yılların açlığı var tabi” dedi. Kadınlar bağırdılar, Kız Hicran Abla, adam seni parçalamadı değil mi?” İyiyim” dedi Hicran. “Biraz daha işimiz var.” Gülüşmeler, alaylar, iğnelemeler…Biraz daha sarıldık birbirimize. “Kalkalım Mazlum” dedi Hicran.. “İstediğin zaman gel, sarılırız birbirimize.” Cüzdanımı çıkardım arka cebimden. “Sakın ha” dedi, “bendensin…” Hicran`ın kara gözlerine baktım. Kara gözlerini öptüm onun, bir babanın yavrusunu öpmesi gibi. “Sana bir şey söyleyeceğim Mazlum” dedi. “Söyle” dedim. “Benim gerçek adımı kimse bilmez” dedi. “Ben ruhunu bildim senin” dedim. “Benim adım Nebahat” dedi. “Adının anlamı ne?” diye sordum.. “Şeref” dedi, “bu işi yapıyorum diye şerefsiz bilme beni”. Benim renklerimden biri, şerefli bir fahişenin gözlerinin karasıdır. Bunu o biliyor sadece, siz de öğrenin istedim…

    Babam üç kadınla evlendi annemden sonra, üçü de imam nikahlıydı. Toplam dört annem ve sekiz kardeşim oldu. Annelerimden birinin adı Fadime`ydi. Sekiz yaşındaydım. Bir gün dedi ki bana, “seni öz oğlum kadar seviyorum Mazlum”. İnanamadım duyduğuma. “Allah razı olsun” dedim. “Ama her gece ıslatıyorsun altını” derken kızgındı sesi. “Kusura bakma “ dedim. “Artık kendi çamaşırını kendin yıkayacaksın, yoksa döverim seni” dedi bağırarak. Korktum ben.“Babandan gizli döverim ve babandan daha çok yakarım canını” dediğinde bir kor düştü ruhuma. Babam alenen döverdi beni. Diğer annelerime ve onların çocuklarına vurduğunu bilmem. Sanırım bakılmak istiyordu babam ve onlara kızdıkça bütün hıncını benden çıkartıyordu. Sekiz yaşında başladım kendi çamaşırımı yıkamaya, kendi aşımı pişirmeye, kendi elimden tutmaya, kendi yolumda gitmeye… Sekiz yaşındaki bir çocuğun donundaki sarılıktır benim renklerimden biri de…

    İlkokulu dışarıdan bitirdim tam on dokuz yaşımda. Evet, zeki biri değilim! Bütün çiçekleri, bütün ağaçları, bütün yıldızları biliyorum. Bunu bir zeka belirtisi olarak görmedi babam, öğretmenlerim, köylüler, imam, muhtar ve köyümüze bir kez gelen kaymakam. On beşimdeydim kaymakam köye geldiğinde. Muhtara dedi ki, “yazıktır, diploması olsun bu garibanın.” “Okuması var ama derslere kafası çalışmıyor” dedi muhtar. “Dikdörtgenin çevresi nasıl hesaplanır, söyle bakalım Mazlum” dedi kaymakam. “Dünyanın en yaşlı ağacı 9500 yaşında, İsveç`te ve adı “Yaşlı Tijkko, üstelik büyümeye devam ediyor.” dedim. Bir süre herkes bakakaldı yüzüme. Bana tokat attı muhtar. “Kafan çalışsa dikdörtgenin çevresini öğrenirdin” dedi. Kaymakam hiddetlendi. “Dikdörtgenin çevresi” dedi, “bu yaşında öğrenememek, eğer geri zekalı değilsen, affedilir gibi değil!” Yaşlı Tijkko`yu düşündüm. 9500 yaşında olup, hâlâ büyüyen bir ağacın o bitimsiz güzellikteki yapraklarının yeşilliğidir benim bir diğer rengim…

    On sekizimdeydim. Köyde yaramazlık yapan çocukları, anne babalar benimle korkutuyordu, “uslu durmazsan seni Mazlum`a veririz” diye. Kaçıyordu çocuklar beni gördükleri yerde ve bu beni çok incitiyordu. Köye ilçeden bir kitapçı geliyordu hafta sonları. Adı Garo`ydu. Ermeniydi Garo. Köy okulunun kitaplığına bağış yapıyordu. Daha ilk gelişinde dost olduk onunla. Kimse ilgilenmemişti kitaplığa bağış yapışıyla. Adını sorana “Ali Osman” diyordu. Beraber kitapları sevdik Garo`yla, sevip okşayarak o güzelim Küçük Prens`i, Martı Jonathan`ı, Pinokyo`yu beraber dizdik raflara. Sırlar verdik birbirimize, sırlar tuttuk. “Köydekiler hor görüyor beni, sen sevdin” dedim. “Kokluyorsun kitapları Mazlum” dedi, “kitap kokuyorsun sen”. “Sen de kitap kokuyorsun” dedim. “Güvercin” dedi Garo, “ne çağrıştırıyor sana?” “Tedirginlik” dedim. “Sen beni anlıyorsun” dedi. “Sen de beni anlıyorsun” dedim. Her hafta sonu, köy okulunun küçücük sıralarında Garo`nun getirdiği kitapları okudum bir başıma. Bir gün kızıyla geldi köye Garo. Dokuz yaşındaki kızına dedi ki, “ Mazlum Amcan benim kardeşimdir, senin de öz amcandır.” Nasıl sevindim, bir bilseniz. Bir avuç beyaz leblebim vardı ikram edebileceğim o körpecik cana. Leblebiyi alıp, üçümüze eşitçe pay etmesi bir tanemin, bana sarılması, beni öpmesi “amcacım” diye… Ah, nasıl anlatmalı bunu size. Bir güzelim kız çocuğuna ikram ettiğim leblebideki beyazlıktır bilmeniz gereken renklerimden biri de…

    Yirmi ikimde aşık oldum ilk kez. Köydekilerden birinin akrabaları gelmişti yurt dışından. Gelenlerden biri yirmili yaşlarda bir kadındı. Köyün içinde yürüyüş yaparken gördü beni. “Sen Mazlum musun?” dedi. “Evet” dedim. “Ben de Songül” dedi. “Merhaba “ dedim. Gülümsedi. “Çok anlatıyorlar seni” dedi. “Umurumda değil” dedim. Elini uzattı gülümseyerek. “Tokalaşalım mı?” dedi. Tokalaştık. “Kitap okumayı seviyorsun değil mi?” dedi. “Beni böyle anlatmazlar ki” dedim. “Ben duyumsadığımı söylüyorum” dedi, “anlatılanları değil.” Duygulandım o anda. Elimi uzattım Songül`e. “Bir daha tokalaşalım mı?” dedim. Gülümsedi yine. Küçük Prens üzerine saatlerce konuşup yedi sekiz kez de tokalaştık Songül`le. “Seni öpmeme izin verir misin Mazlum?” dedi. “Sahiden öpecek misin beni?” dedim. “Sen cansın” dedi bana, “iyi ki varsın canım benim” dedi ve yanaklarımdan öptü. Birkaç kez daha görüştük Songül`le. Köydekiler demiş, “kendi halindedir Mazlum, ama dikkat et yine de.” Bunun üzerine şakalar yaptık birbirimize. Dedim,“kendi halimdeyim ama Cervantes`i doğum gününde, -29 Eylül`de-, bir tek ben anıyorum Don Kişot`tan pasajlar okuyarak köyde!”. Elini omzuma attı Songül, “Ben de kendi halimdeyim aslında “ dedi. “Ama Peter Pan` ın, Guliver`in, Heidi`nin olduğu hayaller kurmak seninle, tarifsiz bir huzur” Gözlerim doluverdi birden. Çantasından bir defter çıkardı. Bir hatıra defteri, mor renkte. “Kabul edersen sevinirim Mazlum” dedi. Sesim titredi teşekkür ederken. “Canımsın sen” dedi, öptü yine yanaklarımdan. Yanaklarımda bir ıslaklık kaldı Songül`den; birkaç damla yağmur damlası gibi. Yurt dışına döndükten iki ay sonra evlenmiş. Ona özlem dolu mektuplar yazdığım defterin rengidir, mordur benim ömrüme işlenmiş bir diğer rengim, Songül`ü düşündükçe düşlerime yağan yağmurun rengi…

    “Kadersizsin Mazlum, erken ihtiyarladın” diyorlar bana, İhtiyar görünmekle birlikte, otuzumdayım. Renklerle, doğayla, evrenle barışığım, ama çok küsüm insanlara. Hiç sevişmedim, evet; ama birçok ağaca hayranlıkla baktım. Altıma kaçırmıyorum da artık, sonbahar yapraklarının sarılığı da bir mucize benim için. Dikdörtgenin çevresini öğrenmeyi reddediyorum; bir kurbağanın tenindeki yeşillik üzerine şiirler yazabilirim. Garo`nun kızına, -yeğenime- beyaz leblebi ikram etmemin yanı sıra, ona yaptığım uçurtmaların beyazlığı da mutlu ediyor beni. Songül`ün hediyesi mor renkli deftere, şarap rengi, eflatun, lila ve turkuaz dolusu mektuplar yazıyorum…

    Siz beni deli belleyin en iyisi; ben kendi dünyamdaki bir dolu renkle, sizin yozluklarla, kıyıcılıklarla, sevgisizliklerle dolu dünyanızdan, aldım başımı gidiyorum…

    Yazan: Ergür Altan
  • Biliyorum, “ne çirkin bir adam” diyeceksiniz benim için.. Kiminiz alay edecek, kiminiz ürperecek, kiminiz acıyacaksınız belki de. Ne derseniz deyin, nasıl düşünürseniz düşünün hakkımda; ben renkleri anlatacağım size, ruhumun renklerini…

    “Yıllardır çıkmıyorsun köyden, seni şehre götüreyim Mazlum” dedi bir komşum. “Gökyüzü, toprak ve dere yeter bana” dedim. “Yeni bir randevu evi açılmış, kadınların hepsi taş gibiymiş” dedi ve ekledi, “bir kez olsun seviş be adam!” Duymazdan geldim ve dalıp gittim öylece. Annemi düşündüm. Dört yaşındayken ben, koca dayağından bezmiş annem. Benden büyük üç kardeşimi alıp gitmiş bir gece yarısı köyden. “Aslında bir çocuk alabilirim ama kıyamadım diğer ikisine. Mazlum fazla gelir bana, o da nasiplenir bir gün elbet” demiş. Dört yaşımdan beri annemim kokusunu hayal ediyorum; her seferinde burnumun direği sızlıyor. “Tamam” dedim komşuma, geleceğim seninle şehre.” “Ha şöyle, yaşın geçti zaten, bir kez olsun kanıtla erkekliğini!” dedi gülerek. Sustum. Kamyonetiyle şehre götürdü beni ertesi gün. Randevu evinden girdik içeri. Bir salona aldılar bizi ilk önce. Tam altı kadın vardı salonda. Hepsi bana baktı bir anda, “müşteri mi lan bu!” dedi bir kadın şaşkınlıkla. “Sevişmek onun da hakkı” dedi komşum. Beş kadın gençti, biriyse ihtiyar. İhtiyar olan dedi ki, “gel benimle bakayım, seninle yatağa girmek sevaptır!” Güldü diğer kadınlar. “Helal sana Hicran Abla, cennetliksin ayol!” dediler. Küçücük, karanlık, rutubetli bir odaya girdik. Çift kişilik kir pas dolu bir yatak, sararmış iki yastık, belki de aylardır yıkanmadığı belli olan bir çarşaf vardı. Soyunmaya başladı Hicran. “Soyunma” dedim. “Başka fantezilerin mi var bebişim?” dedi kahkaha atarak. “Yatalım beraber, sarıl bana sadece “ dedim. “Ne yani, boşalmayacak mısın?” dedi. . “Sarılalım” dedim yine, “bir saat boyunca sarılalım. “ “Kafa mı buluyorsun benimle?” dedi öfkeyle. “Hayır” dedim, “seninle uyuruz belki de…” “Bana bak” dedi , “tarifede indirim yapmam , ona göre!” “Ne istediğimi söyledim sana “ dedim. Uzandık yatağa ikimiz de. Yanağını okşadım Hicran`ın. Sonra saçlarını okşadım usulca. “Ne ayaksın sen?” dedi. “Sarıl biraz” dedim. Sarıldı boynuma. Birkaç dakika içinde, benimle alay eden kadın gitti, yerine anne kokulu, şefkatli, naif bir kadın geldi. Annemi hayal ettim ona baktıkça. “Bana kimse böyle sarılmadı” dedi, “ne sevgililerim, ne de babam…” Sustum. “Anlat hikâyeni” dedi. “Annem…” dedim getiremedim gerisini.. “Kıyamam sana “ dedi. Bir saat boyunca sustuk birbirimize kederle bakarak ve sımsıkı sarılarak. “Gitme, biraz daha sarılalım” dedi. İki saat oldu, üç saat… Kapıyı vurmaya başladılar dışarıdan. Komşumun alaycı sesi duyuldu. “Mazlum ömrü hayatında ilk kez sevişiyor, yılların açlığı var tabi” dedi. Kadınlar bağırdılar, Kız Hicran Abla, adam seni parçalamadı değil mi?” İyiyim” dedi Hicran. “Biraz daha işimiz var.” Gülüşmeler, alaylar, iğnelemeler…Biraz daha sarıldık birbirimize. “Kalkalım Mazlum” dedi Hicran.. “İstediğin zaman gel, sarılırız birbirimize.” Cüzdanımı çıkardım arka cebimden. “Sakın ha” dedi, “bendensin…” Hicran`ın kara gözlerine baktım. Kara gözlerini öptüm onun, bir babanın yavrusunu öpmesi gibi. “Sana bir şey söyleyeceğim Mazlum” dedi. “Söyle” dedim. “Benim gerçek adımı kimse bilmez” dedi. “Ben ruhunu bildim senin” dedim. “Benim adım Nebahat” dedi. “Adının anlamı ne?” diye sordum.. “Şeref” dedi, “bu işi yapıyorum diye şerefsiz bilme beni”. Benim renklerimden biri, şerefli bir fahişenin gözlerinin karasıdır. Bunu o biliyor sadece, siz de öğrenin istedim…

    Babam üç kadınla evlendi annemden sonra, üçü de imam nikahlıydı. Toplam dört annem ve sekiz kardeşim oldu. Annelerimden birinin adı Fadime`ydi. Sekiz yaşındaydım. Bir gün dedi ki bana, “seni öz oğlum kadar seviyorum Mazlum”. İnanamadım duyduğuma. “Allah razı olsun” dedim. “Ama her gece ıslatıyorsun altını” derken kızgındı sesi. “Kusura bakma “ dedim. “Artık kendi çamaşırını kendin yıkayacaksın, yoksa döverim seni” dedi bağırarak. Korktum ben.“Babandan gizli döverim ve babandan daha çok yakarım canını” dediğinde bir kor düştü ruhuma. Babam alenen döverdi beni. Diğer annelerime ve onların çocuklarına vurduğunu bilmem. Sanırım bakılmak istiyordu babam ve onlara kızdıkça bütün hıncını benden çıkartıyordu. Sekiz yaşında başladım kendi çamaşırımı yıkamaya, kendi aşımı pişirmeye, kendi elimden tutmaya, kendi yolumda gitmeye… Sekiz yaşındaki bir çocuğun donundaki sarılıktır benim renklerimden biri de…

    İlkokulu dışarıdan bitirdim tam on dokuz yaşımda. Evet, zeki biri değilim! Bütün çiçekleri, bütün ağaçları, bütün yıldızları biliyorum. Bunu bir zeka belirtisi olarak görmedi babam, öğretmenlerim, köylüler, imam, muhtar ve köyümüze bir kez gelen kaymakam. On beşimdeydim kaymakam köye geldiğinde. Muhtara dedi ki, “yazıktır, diploması olsun bu garibanın.” “Okuması var ama derslere kafası çalışmıyor” dedi muhtar. “Dikdörtgenin çevresi nasıl hesaplanır, söyle bakalım Mazlum” dedi kaymakam. “Dünyanın en yaşlı ağacı 9500 yaşında, İsveç`te ve adı “Yaşlı Tijkko, üstelik büyümeye devam ediyor.” dedim. Bir süre herkes bakakaldı yüzüme. Bana tokat attı muhtar. “Kafan çalışsa dikdörtgenin çevresini öğrenirdin” dedi. Kaymakam hiddetlendi. “Dikdörtgenin çevresi” dedi, “bu yaşında öğrenememek, eğer geri zekalı değilsen, affedilir gibi değil!” Yaşlı Tijkko`yu düşündüm. 9500 yaşında olup, hâlâ büyüyen bir ağacın o bitimsiz güzellikteki yapraklarının yeşilliğidir benim bir diğer rengim…

    On sekizimdeydim. Köyde yaramazlık yapan çocukları, anne babalar benimle korkutuyordu, “uslu durmazsan seni Mazlum`a veririz” diye. Kaçıyordu çocuklar beni gördükleri yerde ve bu beni çok incitiyordu. Köye ilçeden bir kitapçı geliyordu hafta sonları. Adı Garo`ydu. Ermeniydi Garo. Köy okulunun kitaplığına bağış yapıyordu. Daha ilk gelişinde dost olduk onunla. Kimse ilgilenmemişti kitaplığa bağış yapışıyla. Adını sorana “Ali Osman” diyordu. Beraber kitapları sevdik Garo`yla, sevip okşayarak o güzelim Küçük Prens`i, Martı Jonathan`ı, Pinokyo`yu beraber dizdik raflara. Sırlar verdik birbirimize, sırlar tuttuk. “Köydekiler hor görüyor beni, sen sevdin” dedim. “Kokluyorsun kitapları Mazlum” dedi, “kitap kokuyorsun sen”. “Sen de kitap kokuyorsun” dedim. “Güvercin” dedi Garo, “ne çağrıştırıyor sana?” “Tedirginlik” dedim. “Sen beni anlıyorsun” dedi. “Sen de beni anlıyorsun” dedim. Her hafta sonu, köy okulunun küçücük sıralarında Garo`nun getirdiği kitapları okudum bir başıma. Bir gün kızıyla geldi köye Garo. Dokuz yaşındaki kızına dedi ki, “ Mazlum Amcan benim kardeşimdir, senin de öz amcandır.” Nasıl sevindim, bir bilseniz. Bir avuç beyaz leblebim vardı ikram edebileceğim o körpecik cana. Leblebiyi alıp, üçümüze eşitçe pay etmesi bir tanemin, bana sarılması, beni öpmesi “amcacım” diye… Ah, nasıl anlatmalı bunu size. Bir güzelim kız çocuğuna ikram ettiğim leblebideki beyazlıktır bilmeniz gereken renklerimden biri de…

    Yirmi ikimde aşık oldum ilk kez. Köydekilerden birinin akrabaları gelmişti yurt dışından. Gelenlerden biri yirmili yaşlarda bir kadındı. Köyün içinde yürüyüş yaparken gördü beni. “Sen Mazlum musun?” dedi. “Evet” dedim. “Ben de Songül” dedi. “Merhaba “ dedim. Gülümsedi. “Çok anlatıyorlar seni” dedi. “Umurumda değil” dedim. Elini uzattı gülümseyerek. “Tokalaşalım mı?” dedi. Tokalaştık. “Kitap okumayı seviyorsun değil mi?” dedi. “Beni böyle anlatmazlar ki” dedim. “Ben duyumsadığımı söylüyorum” dedi, “anlatılanları değil.” Duygulandım o anda. Elimi uzattım Songül`e. “Bir daha tokalaşalım mı?” dedim. Gülümsedi yine. Küçük Prens üzerine saatlerce konuşup yedi sekiz kez de tokalaştık Songül`le. “Seni öpmeme izin verir misin Mazlum?” dedi. “Sahiden öpecek misin beni?” dedim. “Sen cansın” dedi bana, “iyi ki varsın canım benim” dedi ve yanaklarımdan öptü. Birkaç kez daha görüştük Songül`le. Köydekiler demiş, “kendi halindedir Mazlum, ama dikkat et yine de.” Bunun üzerine şakalar yaptık birbirimize. Dedim,“kendi halimdeyim ama Cervantes`i doğum gününde, -29 Eylül`de-, bir tek ben anıyorum Don Kişot`tan pasajlar okuyarak köyde!”. Elini omzuma attı Songül, “Ben de kendi halimdeyim aslında “ dedi. “Ama Peter Pan` ın, Guliver`in, Heidi`nin olduğu hayaller kurmak seninle, tarifsiz bir huzur” Gözlerim doluverdi birden. Çantasından bir defter çıkardı. Bir hatıra defteri, mor renkte. “Kabul edersen sevinirim Mazlum” dedi. Sesim titredi teşekkür ederken. “Canımsın sen” dedi, öptü yine yanaklarımdan. Yanaklarımda bir ıslaklık kaldı Songül`den; birkaç damla yağmur damlası gibi. Yurt dışına döndükten iki ay sonra evlenmiş. Ona özlem dolu mektuplar yazdığım defterin rengidir, mordur benim ömrüme işlenmiş bir diğer rengim, Songül`ü düşündükçe düşlerime yağan yağmurun rengi…

    “Kadersizsin Mazlum, erken ihtiyarladın” diyorlar bana, İhtiyar görünmekle birlikte, otuzumdayım. Renklerle, doğayla, evrenle barışığım, ama çok küsüm insanlara. Hiç sevişmedim, evet; ama birçok ağaca hayranlıkla baktım. Altıma kaçırmıyorum da artık, sonbahar yapraklarının sarılığı da bir mucize benim için. Dikdörtgenin çevresini öğrenmeyi reddediyorum; bir kurbağanın tenindeki yeşillik üzerine şiirler yazabilirim. Garo`nun kızına, -yeğenime- beyaz leblebi ikram etmemin yanı sıra, ona yaptığım uçurtmaların beyazlığı da mutlu ediyor beni. Songül`ün hediyesi mor renkli deftere, şarap rengi, eflatun, lila ve turkuaz dolusu mektuplar yazıyorum…

    Siz beni deli belleyin en iyisi; ben kendi dünyamdaki bir dolu renkle, sizin yozluklarla, kıyıcılıklarla, sevgisizliklerle dolu dünyanızdan, aldım başımı gidiyorum…

    Yazan: Ergür Altan
  • Mustafa ÖZTÜRK
    Yaş kemale erdikçe insan ister istemez hayatı başa sarmak, özellikle de çocukluk çağlarındaki doyumsuz neşe ve mutluluğu yeniden yaşamak ister. Hemen her yetişkin insanda mevcut olduğunu düşündüğüm bu istek ve arzunun önemli bir sebebi, yaş ilerledikçe hayattaki zevkler ve lezzetlerin gitgide azalıp bayatsıdığını fark etmek, hemen her tatta kekremsilik hisseder hâle gelmektir. Bir diğer önemli sebep ise olgunluk çağlarından itibaren hem zamanın eskisinden daha hızlı akıp gittiğini düşünmek hem de her yeni günü bir öncekinin tekrarı gibi vehmetmektir. Aslında bu bir vehim olmaktan çok, olgunluk ve yaşlılık çağlarına özgü bir gerçekliktir. Çünkü olgunluk, hele de yaşlılık çağlarında insanın algı ve idrak kadrajına yeni denebilecek türden şeyler pek girmez. Tabiatıyla her yeni gün bir öncekinin sanki aynısıymış gibi yaşanır ve bu durum zaman akıp gittikçe hayata karşı bıkkınlık duygusunu canlandırır.

    ***

    Ne var ki ölüm modernitenin de etkisiyle çok daha soğuk yüzlü göründüğünden, nice insan hayattan nasibini yeterince almış, hatta yaşamaktan yorulup usanmış olsa dahi, “Artık bu kadarı kâfi; göçüp gitme vakti geldi” demek yerine olanca bezginlik ve bitkinliğine rağmen yine de kenarından köşesinden hayata tutunmaya çalışır. Kimi yaşlı insanların bir ayak çukurda olduğu halde mal mülk, bağ bahçe gibi dünyevi metalar ile tûl-i emellere ram olması herhalde ölümü biraz daha öteleme arzusundandır. Ölümü öteleme arzusu ise uhrevî âlemin bilinmezlerle dolu bir âlem gibi tasavvur edilmesiyle alakalı olmalıdır. Bu noktada, ahiret gününe iman dilde kalan değil de gönülden kopan bir iman olsa, “ölümden köşe bucak kaçılmaz, dünyaya bu kadar ram olunmazdı” demenin yanlış bir tespit sayılmayacağı umulur.

    Her neyse, “geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” sözünü kimi zaman yürek burkucu bir serzenişe dönüştüren şey nedir, diye sorulsa, benim bu soruya vereceğim cevap, “çocukluk çağına özlem” şeklinde olur. Çünkü çocukluk, tıpkı benim çocukluğum gibi travmatik geçse dahi yine de hayâli cihan değer bir çağdır. Dahası çocukluk, annemizin elinden bir dilim yağlı ekmeği kapar kapmaz sabahtan akşama kadar eve barka adım atmadığımız, hayattan memattan yana hemen hiçbir endişe ve kaygı taşımadığımız, ayrıca hem zamanın nasıl akıp gittiğini anlayamadığımız hem de “Zaman niçin böyle sakız gibi uzuyor da hemencecik büyüyemiyoruz?” diye düşünmekten kendimizi alamadığımız ve fakat her şeye rağmen küçücük mutluluklarla mest olduğumuz çağlardır.

    Çocukluk çağlarındaki hayat algısı, “Allah dünyayı sanki çocuklar katıksız mutluluk içinde gülüp oynasın diye yaratmış” gibi çok naif bir düşünceyi akla getirecek kadar saf ve berraktır. Aslında saflık ve berraklık çocukluktaki hayat algısından ziyade, bizatihi çocukluğa özgü masumluktandır. Masumiyet ne kadar fazlaysa mutluluk da o kadar saf ve katıksızdır. Çocukluk çağı sona erdikten sonra masumiyet biteviye azalır ve zaman ilerledikçe insan hayat kavgasında binbir çeşit kire bulaşır. Kimi insan az kimi insan çok bulaşır ama sonuçta herkes bulaşır. Hayat kire bulaştığı, insan insana kir bulaştırdığı nispette hem mutluluk azalır hem de dert ve keder çoğalır. Bu yüzden, benim yetişkinlik ve olgunluk çağlarımla ilgili olarak, “geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” denebilecek bir anı/hatıra galerim maalesef yoktur. Hayatımın gençlik sonrasına ait hatıraların hemen hepsi insan kirine bulaşmanın gam yüküyle doludur. Bende epey bir kir/pas bırakan bazı kimseler var ki bunlar can bedenden çıkıncaya değin nefretle anılıp kendilerine taalluk eden hak-hukukun asla helal edilmemesi lazım gelen insanlar sınıfına mensuptur. Hâl böyleyken, “ve-lemen sabera ve ğafera” (Şûrâ 42/43) fehvasınca sabretmek ve affetmek esas olmalıdır. Fakat bunu başarabilmek, yani sinede biriken nefreti sabırla bastırıp diri bir vicdanla affedici olabilmek hakikaten çok zordur.

    ***

    Kuşkusuz ben de bazı insanlara kir bulaştırmışımdır. Bu yüzden, Hz. Yûsuf’un dediği gibi, kendi nefsimi temize çıkarmıyorum. Fakat şundan kesinlikle eminim ki geçmişte az çok hukukum bulunan insanlarda benim bıraktığım kir, onların bende bıraktığı kirden çok daha azdır. Çünkü ben fıtrat olarak fazlaca duygusal ve saf bir insanımdır; muhasebecilikten pek anlamadığım için koltuk değneği veya yürüyen merdiven işlevi görecek şekilde kullanılmaya müsait bir tarafım da vardır. Hâsıl-ı kelam, elli küsur yıllık hayat maceramda birçok vefasız ve hayırsıza ait olanca kirin üstüme başıma bulaştığına defalarca şahit olmuş ve bunun acısını derinden yaşamışımdır. “Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” sözü sırf çocukluk çağı için geçerlidir, deyişim işte bundandır. Çünkü yetişkin insan oldukça kirli bir varlıktır. Bu sebeple, mümkün mertebe kire bulaşmamış bir insan olmak ve temiz kalmaya çalışmak azmine sahip herkes çocukluk çağındaki saflığını aramaktan ve ne kadar çok gadre, nankörlüğe uğramış olursa olsun bu saflığın peşinde koşmaktan asla vazgeçmemek zorundadır. En azından “geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” sözünün başka insanlarla yaşadıklarımızda değil de sırf kendi iç dünyamızda az çok karşılık bulması için çocukluk çağındaki saflığa özlem duymak ve onu yeniden yakalamaya çalışmak lazımdır.