• İnsan sadece baktığı boşluklarda asılı kalırmış. Hevesle kursak arasında toza dumana kim karıştıysa yediği ömrün helali hoş olurmuş. Topraktan gelenin çamura kesmesi hayırdanmış. Bir gün nasılsın diye soracak olurlarsa iyiyim demeyecekmişsin, ayıpmış. Yarım olmak ödevmiş. Tam bile olsan yarım durmak lazımmış. Dünya, herkese yetecek kadar bir yer kaplarmış. Dağın suyu, ormanın ağacı, sofranın tuzu, gecenin gündüzü eninde sonunda birbirine karışırmış. İnsan, asıl eksildikçe tamamlanırmış.

    Öğrendim.
  • Rivayet ediliyor ki Hz. Peygamber (s.a) ölü bir koyun leşinin yanından geçerken şöyle buyurmuştur:

    Siz şu leşi, ehlinin gözünde kıymetsiz olarak mı görüyorsunuz?

    -Zaten kıymetsizliğinden dolayı sahipleri onu mezbeleliğe atmış!...

    -Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki dünya Allah nezdinde, şu leşin sahipleri nezdinde kıymetsiz olduğundan daha kıymetsizdir. Eğer dünya Allah katında
    bir sivrisineğin kanadına eşit olsaydı Allah Teâlâ o dünyadan hiçbir kâfire bir yudum su dahi içirmezdi.1

    Dünya mü'minin zindanı, kâfirin cennetidir.2

    Dünya mel'undur.3 Dünyadan Allah için olan şeyler hariç, her ne varsa hepsi lanete uğramıştır.4

    Ebu Musa el-Eş'arî, Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir:

    Kim dünyasını severse âhiretine zarar verir Kim âhiretini severse dünyasına zarar verir. Bu bakımdan siz daimi kalıcı olanı geçiciye tercih ediniz.5

    Dünya sevgisi her yanlışlığın temeli ve başıdır.6

    Zeyd b. Erkam der ki: Biz Ebubekir Sıddîk'la beraberken su istedi. Kendisine bal şerbeti getirildi. O şerbeti ağzına yaklaştırdığında yanındaki arkadaşlarını ağlatacak şekilde ağladı. Onlar sustukları halde o hâlâ susmamıştı. Sonra yeniden ağlamaya başladı. Hatta yanındakiler istediğini bulamadığı için ağlıyor sandılar. Sonra gözlerini sildi ve kendisine 'Ey Rasûlullah'ın halifesi! Seni ağlatan nedir?' dediler. Hz. Ebubekir şöyle dedi: 'Ben Hz. Peygamber ile beraberdim. Baktım ki beraberinde hiç kimse olmadığı halde birşeyi kendisinden uzaklaştırıyor. Bunun üzerine 'Ey Allah'ın Rasûlü, uzaklaştırdığın nedir?' diye sordum. Cevap olarak şöyle dedi: 'Şu dünyadır! Bana temessül etti. Ben ona 'Benden uzaklaş!' dedim. Tekrar döndü ve dedi ki: 'Eğer sen yakanı benim elimden kurtarsan bile senden sonra gelenler yakasını elimden kurtaramaz'.7

    Şu kimsenin durumuna hayret ediniz ki o kimse ebediyet evini tasdik ettiği halde aldatma evi için var kuvvetiyle koşar, çabalar.8

    Rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber (s.a) bir mezbelelik üzerinde durdu ve şöyle buyurdu:

    'Ey ashabım! Gelin dünyaya bakın!' Bu esnada mezbelenin üzerinden çürümüş bir paçavrayı ve çürümüş bir kemiği eline aldı ve şöyle dedi: İşte bu dünyadır!'9

    Hz. Peygamber'in bu sözü dünya ziynetinin bu paçavra gibi gelecek zamanda çürüyeceğine işarettir. O süs ve ziynet içerisinde görünen iskeletler çürümüş kemiklere dönüşecektir! Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

    Dünya tatlı ve yemyeşildir. Allah Teâlâ, sizi dünyada kendisine halife yapmıştır ki sizin nasıl hareket ettiğinizi görsün! Dünya İsrailoğulları için yayılıp döşendiğinde elbise, koku, kadın ve ziynetin içerisinde yollarını şaşırdılar!

    Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir:

    Sakın dünyayı ilâh edinmeyin ki o da sizi köle edinmesin! İsraf edip zayi etmeyen bir kimseye hazinelerinizi emanet ediniz. Zira dünya hazinesinin sahibi için âfetten korkulur. Allah hazinesinin sahibi için ise âfet sözkonusu değildir. (İbn Ebî Dünya)

    Yine Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey Havârîler! Ben sizler için dünyayı yüzüstü yere yıkmış bulunuyorum. Bu bakımdan benden sonra onu canlandırmayınız! Zira dünyanın habasetinden biri de onun içinde Allah'a isyan edilmesidir. Başka bir habaseti de ahiret ancak onu terketmekle elde edilir. Dikkat ediniz! Dünyayı bir geçit edininiz! Onu ahiret gibi tamir etmeyiniz! Biliniz ki her hatanın kökü dünya sevgisidir. Çoğu zaman bir anlık şehvet uzun bir zaman üzüntüyü icap ettirir'.

    Yine şöyle demiştir: 'Dünya sizin için yayıldı. Siz onun sırtına oturdunuz! Sakın onun hakkında padişah ve kadınlar sizinle münazaaya girişmesinler. Padişahlara gelince, dünya için onlarla münazaa etmeyiniz. Siz onları dünyalarıyla başbaşa bıraktığınız müddetçe size dokunmazlar. Kadınlara gelince, oruç tutmak ve namaz kılmak suretiyle (şehvetlerinizi kırıp) onların şerrinden kaçınınız!'

    Yine şöyle demiştir: 'Dünya hem talib, hem de matlubdur. Bu bakımdan dünya ahiret talibini arar ki o rızkını dünyada tam mânâsıyla alsın. Dünya talibini ise ahiret arar. Ta ki ölüm gelip onun yakasına yapışıncaya kadar'.

    Musa b.Yesar10 Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir:

    Allah Teâlâ dünyadan daha değersiz birşey yaratmış değildir ve Allah Teâlâ dünyayı yarattığından beri ona şefkat nazarıyla bakmamıştır.11

    Rivayet ediliyor ki, Hz. Süleyman, başucunda kuşlar gölge yaptıkları, sağında ve solunda insanlar ve cinler olduğu halde debdebesiyle ve haşmetiyle İsrailoğulları'ndan bir âbidin yanından geçti. O âbid Hz. Süleyman'a şöyle haykırdı: 'Ey Dâvud'un oğlu! Yemin olsun, Allah sana büyük bir mülk vermiştir'. Bu sözü işiten Hz. Süleyman (a.s) şu cevabı verdi: 'Muhakkak ki bir mü'minin sahifesine yazılan bir tek tesbih, Dâvud'un oğluna verilen dünyalıktan daha hayırlıdır. Zira Dâvud'un oğluna verilen dünyalık geçicidir. Tesbih ise bâkîdir'.

    Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

    Dünyanın bolluğu sizi Allah'a ibadetten meşgul etmiştir. Âdemoğlu durmadan 'malım, malım' diye tepiniyor. Ey Ademoğlu! Acaba senin malından senin yiyip bitirdiğin, giyip eskittiğin veya sadaka verip ebediyyen defterine yazdırdığından başka birşey var mı?12

    Dünya, evi olmayanın evidir. Malı olmayanın malıdır. Aklı olmayan bir kimse dünyayı toplar. İlmi olmayan bir kimse dünya için başkasına düşmanlık güder. Fıkhı olmayan bir kimse dünya için başkasına hased eder. Yakîni olmayan bir kimse durmadan dünya için çaba sarfeder.13
    Kim himmetinin en büyüğü dünya olduğu halde sabahlarsa, onun hiç bir şeyde Allah ile alâkası yoktur ve Allah Teâlâ onun kalbine dört şey sokar:

    1.Bir üzüntü ki ebediyyen ondan ayrılamaz.

    2.Bir meşguliyet ki ebediyyen ondan kurtulamaz.

    3.Bir fakirlik ki ebediyyen onun zenginliğine varamaz.

    4.Bir amel ki ebediyyen onun sonuna varamaz.14

    Ebu Hüreyre Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir: 'Ey Ebu Hureyre! Sana dünyanın tamamını, içindekilerle beraber göstereyim mi?' Ben 'Evet ey Allah'ın Rasûlü!' dedim. Bunun üzerine elimden tuttu ve beni Medine'nin derelerinden birine götürdü. Baktım ki bir mezbelelik... O mezbelelikte insanların kafatasları, pislikleri, paçavra ve kemikleri vardı. Sonra bana şöyle dedi:

    Ey Ebu Hüreyre! Şu kafa tasları sizin harisliğiniz gibi (dünyaya karşı) harîs idiler. Sisin umduğunuz gibi umarlardı. Sonra onlar bugün derisiz kemik kesilmişler, sonra da toprak olmaya yüz tutmuşlar. Şu pislikler, yemeklerinin çeşitleriydi. Kazandıkları kaynaklardan kazandılar. Sonra karınlarına attılar. İşte öyle bir hale gelmiş ki insanlar onlardan korunup kaçıyor. Şu çürümüş paçavralar onların kılları ve elbiseleriydi. Öyle bir hale gelmiş ki esen rüzgârlar onları alt üst edecek derecede evirip çevirir. Şu kemikler bineklerinin kemikleridir ki o bineklerin sırtında dünyanın dört bucağını gezerlerdi. Bu bakımdan dünya için ağlayan ağlasın.15

    Ebu Hüreyre der ki: 'Biz, ağlamamız şiddetleninceye kadar ağlamaya devam ettik'.
    Rivayet ediliyor ki, Allah Teâlâ Âdem'i (a.s) yeryüzüne indirdiği zaman kendisine şöyle hitap etti: 'Harap olmak için inşa et! Fâni olmak için doğur!'16

    Dâvud b. Hilâl şöyle demiştir: İbrahim'in (a.s) sahifelerinde şunlar yazılıdır: 'Ey dünya! Kendileri için cilveli ve süslü görünmeye çalıştığın ebrar kimselerin gözünde ne kadar kıymetsiz olduğunu (bir bilseydin)! Ben onların kalplerine senin nefretini ve
    senden yüz çevirmelerini ilham etmiş bulunuyorum. Ben senden daha kıymetsiz bir mahluk yaratmadım. Senin her durumun küçüktür ve fenaya doğru gidiyor. Seni yarattığım günde hiç kimseye devam etmeyeceğini ve hiç kimsenin de sende daim olmamasına hükmettim. Her ne kadar senin arkadaşın seni vermek hususunda cimrilik gösterip sıkılıkta bulunsa dahi... Bana inanıp, beni tasdik eden ve istikamet üzere olan iyilere müjdeler olsun! Yine onlara müjdeler olsun ki onlar kabirlerinden kalkıp bana geldikleri zaman onlara mükâfatları; önlerinde yürüyen nûrları ve kendilerini kuşatan meleklerle beraber benden umdukları rahmete ulaşmalarıdır!'

    Dünya yer ve gök arasındadır. Yaratıldığı günden beri Allah Teâlâ ona bakmamıştır. Kıyamet gününde dünya 'Yarab! Beni bugün mertebece en düşük olan velî kuluna nasib eyle! diyecektir. Hz. Peygamber ona şöyle der: 'Ey hiç! Sükût et! Ben seni onlar için dünyada bile vermeye razı olmadım. Bugün mü seni onlara vermeye razı olacağım?'17

    Hz. Adem yasak ağaçtan yediği zaman midesi tortuları çıkarmak için harekete geçti. Oysa bu anormallik cennetin hiçbir yemeğinde yoktu. Sadece onun yediği ağaçta vardı. Bunun için Allah Teâlâ Adem kulunu o ağaçtan yemekten menetmiştir. Adem (a.s) cennette bir yer bulup tortuyu dökmek için gezinmeye başladı. Kendisine hitabda bulunan bir meleğe Allah Teâlâ şöyle emretti: 'Ona ne aradığını sor!' Adem (a.s) meleğe cevaben İçimde birikeni bırakmak istiyorum!' dedi. 'Yatağın üzerine mi, yoksa tahtaların üzerine mi, nehirlerin üzerine mi veya ağaçların gölgelerine mi?
    Ey Adem! Dikkat et? Acaba burada ona elverişli bir yer görüyor musun? Bu bakımdan dünyaya (yere) in!' dedi.
    Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

    Kıyamet gününde amelleri büyük dağlar (veya Mekke dağları) kadar olan birçok kavim getirilecek ve onların ateşe sevkedilmesi emrolunacaktır.
    Ashab-ı kiram 'Onlar namaz kılarlar mıydı ey Allah'ın Rasûlü?' diye sordular.

    Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:

    Evet! Onlar namaz kılar, oruç tutar ve gecenin bir kısmını da ibadet için ayırırlardı. Onlara dünyadan herhangi bir fırsat başgösterdiği zaman onlar düşünmeden üzerine atlayıp üşüşürlerdi.18

    Hz. Peygamber hutbelerinin birinde şöyle buyurmuştur:

    Mü'min bir kimse, iki korku arasındadır: Biri geçmiş ömrü hakkındadır. Allah Teâlâ'nın ondan ötürü kendisine ne gibi bir muamele edeceğini bilmez! Diğeri geri kalan ömrü hakkındadır ki burada da hakkında Allah'ın ne gibi bir hüküm vereceğini bilmez. Bu bakımdan kul, nefsinden nefsi için, dünyasından ahireti için, hayatından ölümü için, gençliğinden ihtiyarlığı için azıklansın. Çünkü dünya sizin için yaratılmıştır. Siz ise ahiret için yaratıldınız. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun! Ölümden sonra artık ayıplamak yok! Dünyadan sonra da cennet veya cehennemden başka bir ev sözkonusu değildir.19

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Dünya ve âhiret sevgisi bir mü'minin kalbinde, su ile ateşin aynı kapta bir arada bulunmadığı gibi bulunmaz!'

    Rivayet ediliyor ki, Cebrâil Hz. Nuh'a şöyle dedi: 'Ey peygamberlerin en uzun ömürlüsü! Sen dünyayı nasıl gördün?' Nuh (a.s) cevap olarak şöyle dedi: İki kapılı bir ev gibi.. Onların birinden girdim, diğerinden çıktım'.

    Hz. İsa'ya şöyle denildi: 'Seni barındıracak bir ev edinseydin ne güzel olurdu?' Cevap olarak şöyle dedi: 'Bizden öncekilerin yıktıkları bize kâfidir'.

    Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur:

    Dünyadan sakının! Çünkü dünya Hârut ve Mârut'dan daha sihirbazdır!..20

    Hz. Peygamber (s.a) birgün ashabının yanına çıktı ve şöyle buyurdu:
    İçinizde bir kimse var mı ki Allah Teâlâ körlüğünün giderilmesini ve basiret sahibi olmasını istememiş olsun! İyi bilin ki dünyaya talip olan ve dünyaya uzun emelle bağlanan bir kimsenin emeli nisbetinde kalbinin basîretini Allah kör etmiştir! Dünya'ya perva etmeyen ve dünyadaki emeli kısa olan bir kimseye de Allah öğrenmeksizin ilim, hidayet istemeksizin de hidayet ihsan etmiştir. İyi bilin ki sizden sonra bir kavim gelecektir. Mülk onların eline ancak öldürmek ve zorla almak sûretiyle geçecektir. Zenginlik ancak gurur ve cimrilikle geçecektir. Muhabbet ancak heva-i nefse tâbi olmakla geçecektir. Dikkat edin! Sizden bir kimse o zamana yetişir de fakirliğe karşı sabrederse, zengin olmaya kudreti olduğu halde fakirliğe razı olursa, sevgiye muktedir olduğu halde halkın buğzuna, kin ve nefretine sabrederse, izzette gücü yettiği halde zillete katlanır, sabrederse ve böyle yapmakla da sadece Allah'ın cemâlini isterse, böyle bir kimseye Allah Teâlâ elli sıddîkın sevabını ihsan eder!21

    Rivayet ediliyor ki, Hz, İsa (a.s) birgün şiddetli bir yağmur, dehşetli gök gürültüsü ve şimşeklere tutuldu. Bir sığınak aramaya başladı. Gözü uzaktan gözüken bir çadıra takıldı. Çadıra geldi. Çadırın içinde bir kadın olduğunu gördü. Bunun için çadırdan uzaklaştı. Dağda bir mağaraya rastladı. Oraya sığınmak istedi. Baktı ki içinde bir aslan... Elini başına (veya aslanın) üzerine koyup şöyle münâcatta bulundu: 'Yarab! Sen her şeye bir sığınak yaratmana rağmen, bana sığınak yaratmamışsın? Bunun üzerine Allah Teâlâ, İsa'ya vahiy göndererek şöyle buyurdu:
    Senin sığınağın benim rahmetimde istikrar bulmaktır. Yemin ederim, kıyamet gününde, kendi kudretimle yarattığım yüz huri ile seni evlendiririm ve yine yemin ederim, senin düğününde dört bin sene müddetince düğün yemeği yediririm. O senenin her günü dünya kadar uzundur. Yemin olsun, bir dellâla emredeceğim o şöyle bağıracaktır: 'Dünyada zâhid olanlar nerede? Ey zâhidler! Dünyada zâhid olan Meryem'in oğlu İsa'nın düğününe katılınız'.22

    Meryem'in oğlu İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Dünyaya arkadaş olana yazıklar olsun! Nasıl olup da dünyayı ve dünyada olanları terkedecek? Dünya onu nasıl aldatıp da emin kılar? O da dünyaya güvenir, sonunda mağlup olur. Aldananlara yazıklar olsun! Dünya nasıl onlara istemediklerini göstermiş, onlardan sevdiklerini uzaklaştırmış ve onlar için savrulan tehditler gelip onları bulmuştur? Dünyayı hedef edinene amelleri hata olana cehennem vardır. O yarın günahıyla nasıl rezil olacağını bir bilseydi!'

    Denildi ki: Allah Teâlâ Hz. Musa'ya vahyederek şöyle buyurmuştur:

    Ey Musa! Zâlimlerin eviyle senin ne ilgin var? Muhakkak o ev senin için ev değildir. Himmetini ondan kes, aklınla ondan ayrıl. Ne çirkin evdir o ev! Ancak o evde amel eden bir kimse için ne güzel evdir o ev! Ey Musa! Muhakkak ben zâlimi tarassut eder, ondan mazlumun ahı alınıncaya kadar onu beklerim.

    Hz. Peygamber (s.a) Ebu Ubeyde'yi memur olarak Bahreyn'e gönderdi. O oradan mal getirdi. Ensâr-ı kiram Ebu Ubeyde'nin geldiğini işitince Hz. Peygamber ile beraber sabah namazına geldiler. Hz. Peygamber namazı kıldıktan sonra hane-i saadetine gitmek üzere ayrıldı. Onlar Hz. Peygamber'e göründüler. Hz. Peygamber onları görünce tebessüm etti. Sonra şöyle buyurdu:

    -Zannediyorum sizler Ebu Ubeyde'nin birşeyler getirdiğini işitmişsiniz!

    -Evet! Ey Allah'ın Rasûlü!

    -Müjde size! Sizi sevindirecek şeyi ümit ediniz. Allah'a yemin ederim, sizin için ben fakirlikten korkmuyorum. Aksine sizin için, sizden öncekilere dünyanın yayılıp açıldığı gibi
    yayılıp açılmasından korkuyorum. Sizden öncekilerin imrendikleri gibi sizin de imreneceğinizden ve dolayısıyla sizi helâk edeceğinden korkuyorum. Nitekim onları da helâk
    etmişti'.23

    Ebu Said Hudrî Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

    'Sizin için en fazla korktuğum, Allah'ın yerden sizin için çıkaracaklarıdır'. Bunun üzerine Hz. Peygamber'e şöyle soruldu: 'Yerin bereketleri ne imiş?' Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: 'Dünyanın aldatıcı revnaklığı'.24

    Sakın kalplerinizi dünyayı anmakla meşgul etmeyin!.25

    İşte görüldüğü gibi dünyayı anmayı bile Hz. Peygamber yasaklıyor. Nerede kaldı onun kendisini elde etmek?

    Ammar b. Said şöyle anlatıyor: İsa (a.s) bir köyün yanından geçti. Baktı ki o köyün halkı, evlerinin önlerinde ve yollarda ölü olarak uzanmaktadır. İsa (a.s) bu manzara karşısında havarîlere şöyle hitap etti:

    -Ey havarîler! Muhakkak bu köylüler Allah Teâlâ'nın azabından ötürü ölmüşlerdir. Eğer onların ölüm sebebi başka birşey olsaydı muhakkak biri diğerini gömerdi.

    -Ey Allah'ın kudretinden gelen ruh! Biz onların haberini öğrenmek istiyoruz. Bunun üzerine Hz. İsa Allah Teâlâ'dan dilekte bulundu. Allah onlara şu şekilde vahyetti: 'Gece olduğu zaman onları çağır, sana cevap verecekler!' Gece olduğu zaman İsa (a.s), bir tümseğin üzerine çıkıp şöyle çağırdı:

    -Ey Köylüler!

    -Buyur! Ey Allah'ın kudretinden gelen ruh!

    -Sizin haliniz nedir?

    -Biz sapasağlam uyuduk. Sabahleyin kendimizi cehennemdegördük.

    -Nasıl oldu?

    -Çocuğun annesini sevmesi gibi... Dünya yönelip geldiğinde sevindik, tepindik. Ayrılıp gittiğinde üzüldük, ağladık.

    -Senin arkadaşlarının durumu nedir? Onlar neden cevap vermiyorlar?

    -Çünkü onlar ateşten yapılmış gemlerle gemlidirler.Dizginleri sert ve güçlü meleklerin elinde...

    -Sen nasıl onların arasından bana cevap verdin?

    -Çünkü ben onların arasındaydım ama onlardan değildim.Onlara azap indiği zaman onlarla beraber bana da isabet etti. İşte ben cehennemin tam kıyısında asılı bulunuyorum. Bilmiyorum
    ondan kurtulacak mıyım, yoksa ona dalacak mıyım?

    Bunun üzerine İsa (a.s), havarîlere şöyle dedi:

    -Yemin ederim, tuz ile arpa ekmeği yemek, keçi kılından yapılan giysi giymek, mezbeleliklerde uyumak, dünya ve âhiret âfiyetiyle olduktan sonra bir insana fazla bile gelir.

    Hz. Enes şöyle anlatır: Hz. Peygamber'in (s.a) Abdâ adlı devesi geçilmez bir deveydi. Bir bedevî devesiyle gelip yarıştı Abdâ 'yi geçti. Bu durum müslümanlara ağır geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:

    Allah Teâlâ'nın hakk-ı ilâhîsidir ki dünyada her yükselttiği şeyi sonunda alçaltır.
    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Acaba denizin dalgaları üzerinde ev yapan kimdir? İşte o deniz sizin dünyanızdır! Sakın onu istikrar evi edinmeyiniz!'

    İsa'ya (a.s) şöyle denildi: 'Bize bir tek ilim öğret ki Allah ondan dolayı bizi sevmiş olsun!' Cevap olarak şöyle dedi: 'Dünyadan nefret edin ki Allah sizi sevsin!'
    Ebu Derdâ Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

    Eğer benim bildiğimi bilseydiniz muhakkak az güler, çok ağlardınız. Muhakkak dünya, sizin nezdinizde kıymetsiz olurdu. Muhakkak ki âhireti dünyaya tercih ederdiniz.26

    Ebu Derdâ şöyle devam ediyor:
    Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, sahralara çıkar, figan eder, kendi nefsiniz için ağlardınız! Muhakkak mallarınızı bekçisiz bırakır, zarurî ihtiyacı dışında hiç kimse dönüp o mala bakmazdı. Fakat sizin kalbinizde âhiretiniz gibi emeliniz de hazır oldu. Böylece dünya sizin amellerinizin gemini eline aldı. Sizi bilmeyenler gibi yaptı. Bir kısmınız akîbetindeki tehlikenin korkusundan şehvetini bırakmayan hayvanlardan daha şerlidir. Ne oluyor size, neden birbirinizi istemiyorsunuz? Neden birbirinize nasihat etmiyorsunuz? Oysa Allah'ın dininde kardeşsiniz. Sizin heva ve isteklerinizin arasını ancak gizli olan habasetiniz ayırmıştır. Eğer siz iyilik üzerinde birleşseydiniz muhakkak sevişirdiniz. Neden dünya işinde birbirinize nasihat eder de ahiret emrinde birbirinize nasihat etmezsiniz? Oysa hiçbiriniz ahiret emrinde kendisine nasihat ve yardım edene, nasihat etmemektedir. Bu hal, kalbinizde imanın azlığından ileri geliyor. Eğer dünyanın hayır ve şerrine inandığınız gibi, ahiretin hayrına ve şerrine inanıp bilseydiniz muhakkak âhireti tercih ederdiniz. Çünkü ahiret sizin işleriniz için daha ihtiyatlıdır.

    Eğer 'Geçici dünya daha gereklidir. Oysa sizin dünyanın acil tarafını gelecek için terkettiğinizi görüyoruz. Meşakkat ve çalışmakla umulan bir iş için nefsinizi yoruyorsunuz!' derseniz, siz en kötü topluluksunuz; zira imanınızı sizde bulunan ve tam imanın ölçüsü olanla tahakkuk ettirmediniz. Eğer siz Hz. Peygamber'in getirdiği nizam hakkında şüphede iseniz gelin biz size açıklayalım, kalbinizi tatmin edici bir nûru size gösterelim. Allah'a yemin olsun siz aklı eksik olanlardan değilsiniz ki sizi mâzur sayalım. Siz dün-yanız hakkında doğru fikri arayıp bulursunuz. İşleriniz hakkında en doğruya yapışırsınız. Ne oluyor size ki elde ettiğiniz dünyanın azıyla seviniyorsuz? Elinizden kaçan öbür kısım için de üzülüyorsunuz. Öyle ki üzüntünüz yüzünüzde beliriyor, dilinizle belirip, ilan ediliyor. Onlara musibetler adını veriyorsunuz. O hususlarda matemler tertip ediyorsu-nuz. Oysa çoğunuz dininizin birçok emirlerini terketmiş! Buna rağmen üzüntüsü ne yüzünde görünür, ne de durumunuz bozulur! Görüyorum ki Allah Teâlâ sizden teberri etmiştir.

    Bir kısmınız diğer bir kısmınıza güler yüzle yaklaşıyor. Oysa arkadaşınızla karşılaşmayı hoş görmemektesiniz. Güler yüzle yaklaşmasının sebebi, arkadaşının kendisine katı davranmaması içindir. Arkadaşlığınızı hile temeli üzerine bina ettiniz. Mezbelelikler size mer'a oldu. (veya istekleriniz mezbeleliklerde bitti). Siz ecelin atılması üzerine arkadaşlık ettiniz. Ben isterdim ki Allah Teâlâ beni sizden kurtarsın. Görmeyi istediğim bir kimseye yani (Hz. Peygamber'e) ilhak buyursun. Eğer o hayatta olsaydı size sabretmezdi. Eğer sizde hayır varsa size duyurdum. Eğer siz Allah'ın katındakini arıyorsanız onu kolay ve rahat görürsünüz. Kendi nefsimin ve sizin şerrinizden Allah'a sığınıyorum ve Allah'tan yardım talep ediyorum.

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey havarîler! Dünya ehlinin, dünya için dinin azalmasına razı oldukları gibi, siz de dinin selâmeti için dünyanın çirkinliğine razı olunuz'.
    Bu mânâda şöyle denilmiştir:
    Bir kısım insanları gördüm ki dinin en azıyla kanaat etmişlerdir.Oysa onları dünya nimetinden az ile kanaat ederken görmüyorum.
    Ey kişi! Padişahlar dünyalarıyla, senin dininden zengin oldukları gibi,
    Sen de dininle onların dünyalarından zengin ol!

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey dünyanın talibi! Sen sevap işlersin (fakat senin) günahı terketmen daha sevaplıdır'.

    Yemin ederim, benden sonra dünya muhakkak size gelecektir. Ateşin odunları yediği gibi imanınızı yiyecektir.27

    Allah Teâlâ Hz. Musa'ya şöyle vahyetti: 'Ey Musa! Dünya sevgisine meyletme! Sen bundan daha büyük bir günahı benim huzuruma getiremezsin'.

    Musa (a.s) ağlayan bir kişinin yanından geçti. Dönerken yine onu ağlar buldu ve şöyle dedi: 'Yarab! Senin kulun senin korkun-an ağlıyor!' Allah Teâlâ Musa kuluna şunları söyledi:

    Ey İmran'ın oğlu! Onun beyni gözyaşlarıyla beraber gözünden aksa, elleri düşüp kopuncaya kadar dua etse, dünyayı sevdiği sürece onu affetmem.

    Ashâb'ın ve Âlimlerin Sözleri

    Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: 'Kimde altı haslet varsa, o kimse cennet için bir yol, cehennem için de bir kaçamak bulmuştur. O hasletler; Allah'ı bilip, ona itaat etmek, şeytanı bilip ona isyan etmek, Allah Teâlâ'yı bilip Allah Teâlâ'ya tâbi olmak, bâtılı bilip ondan sakınmak, dünyayı bilip onu terketmek ve âhireti bilip aramaktır'.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah o kavimlerden razı olsun ki dünya onların yanında emanettir. O emaneti kendilerini emin sayan kimselere teslim etmişlerdir. Sonra yükleri hafif olduğu halde gitmişlerdir'.

    Yine şöyle demiştir: 'Din hususunda sana imrenene imren! Dünya hususunda sana imrenene gelince, dünyayı onun kucağına atıver!'

    Lokman (a.s) oğluna şöyle demiştir: 'Ey oğul! Muhakkak dünya engin bir denizdir. Orada birçok kimse boğulmuştur. O halde senin dünyadaki gemin Allah'ın takvâsı, o geminin içi Allah'a olan imanın ve yelkeni Allah'a olan tevekkülün olsun. Umulur ki bu takdirde kurtulursun. Oysa seni kurtulmuş olarak görmemekteyim'.

    Fudayl b. İyaz şöyle demiştir: 'Uzun uzadıya şu ayet-i celîleyi düşündüm, tedkik ettim:
    Biz yeryüzünde olan şeyleri bir süs yaptık ki insanların hangisinin daha güzel bir amelde bulunacağını deneyelim. Şu da muhakkak ki, biz yeryüzünde olan şeyleri kupkuru bir toprak yapacağız.(Kehf/7-8)

    Hukemâdan biri şöyle demiştir: 'Muhakkak dünyadan birlikte sabahladığın şeyin senden önce bir talibi ve senden sonra bir sahibi vardır. Senin için dünyadan ancak bir akşamın yemeği, bir günün gıdası vardır. Bu bakımdan dünyanın yiyeceği için kendini helâk etme! Dünyada oruç tut, âhiret üzerinde iftarını aç! Dünyanın sermayesi hevâ ve kârı ateştir'.

    Bir rahibe şöyle denildi:

    -Zamanı nasıl görürsün!

    -Bedenleri yıpratır, amelleri yeniletir, ölümü yaklaştırıp temennileri uzaklaştırır.

    -Dünya ehlinin hâli nasıldır?

    -Dünyayı elde eden yorulur, dünyayı elden kaçıran yorgundüşer.
    Kim hoşuna giden bir maişetten dolayı dünyayı överse,
    Hayatımla yemin ediyorum, yakın bir gelecekte dünya yıkılacaktır.
    Dünya arkasını çevirip gittiği zaman kişi için hasret olur. Yönelip geldiğinde gam ve tasası çoğalır!

    Hukemâdan biri şöyle demiştir: 'Ben içinde olmadığım halde dünya vardı ve yine dünya ben içinde olmadığım halde devam edecektir. Bu bakımdan ben dünyada duramam. Çünkü dünyanın hayati bulanık, duruluğu kapkaranlık, ehli ise kendisinden korkar. Ya elden giden bir nimetten dolayı, ya gelecek bir beladan veya takdir edilmiş bir kazadan korkar!'

    Biri şöyle demiştir: 'Dünyanın ayıplarındandır ki hiç kimseye müstehak olduğunu vermiyor. Ya fazla verir veya eksik!'

    Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Sen nimetleri görmüyor musun? Sanki nimetlere gazab edilmiştir; nimetler ehli olmayanların eline bırakılmıştır!'

    Ebu Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: 'Kim severek dünyayı ararsa dünyadan ona birşey verildi mi mutlaka daha fazlasını is-ter Kim severek âhireti isterse, ahiretten ona ne kadar verilirse daha fazlasını ister. İsteğin sonu yoktur'.

    Bir kişi, Tâbiîn'den Ebu Hâzım'a şöyle dedi:

    -Dünya benim evim olmadığı halde (kalbimdeki) dünya sevgisini sana şikayet ediyorum,

    -Allah Teâlâ'nın dünyadan sana verdiğini düşün. Onu uygun yere sarfet, o zaman dünya sevgisi sana zarar vermez.

    Ebu Hâzım, bu sözünü şu nedenden dolayı söylemiştir: 'Eğer kişi nefsini bundan frenlerse, mutlaka onu yorar. Sonunda dünyayı hor görür ve dünyadan çıkmayı talep eder'.

    Yahya b. Muaz şöyle demiştir: 'Dünya şeytanın dükkanıdır. Sakın onun dükkanından birşey çalma ki o onu aramaya gelip de seni muâhaze etmesin!"

    Fudayl b. İyaz şöyle demiştir: 'Eğer dünya altından olsa (ne faydası var), yok olacaktır. Âhiret çamurdan olsa (pek büyüktür, çünkü) bâkî kalacaktır. Bu bakımdan bizim için daimi kalan bir çamur, parlaması geçici bir altından daha iyidir. Oysa biz geçici olan bir çamur parçasını daimi kalan altına tercih etmişiz!'

    Ebu Hâzım şöyle demiştir: 'Dünyadan sakınınız! Çünkü benim kulağıma gelmiştir ki; kul kıyamet gününde -eğer dünyayı büyük biliyorsa- durdurulur ve denilir ki: 'Şu kul, Allah'ın tahkir edip küçük gördüğünü büyütüp tâzim etmiştir'.

    İbn Mes'ud şöyle demiştir: 'İnsanlardan kim sabahlamışsa o misafirdir. Onun malı elinde emanettir. Bu bakımdan misafir göç eder, emanet sahibine geri verilir'.
    Mal ve aile emanettirler.
    Muhakkak birgün emanetlerin sahiplerine geri çevrilmesi gerekir.

    Râbia Hâtun'u28 arkadaşları ziyaret ettiler, dünyadan bahsettiler, dünyayı zemmettiler.

    Râbia hatun onlara şöyle dedi: 'Dünyayı anmaktan vazgeçin. Eğer dünya sizin kalbinizde bir mevki işgal etmeseydi ondan fazla bahsetmezdiniz. Dikkat edin! Bir şeyi fazla seven ondan çokça bahseder!'

    İbrahim b. Edhem'e 'Nasılsın?' denildi. Cevap olarak şöyle dedi:

    Dinimizi parçalamak sûretiyle dünyayı yamalıyoruz. Bu bakımdan ne dinimiz, ne de yamaladığımız...

    Cennet o kula olsun ki rabbi olan Allah'ı seçmiş, ümidi uğrunda dünyasını cömertçe harcamıştır.

    Bu hususta yine şöyle denildi
    Dünya talibini görürüm; her ne kadar ömrü uzasa da, dünyadan zevk, safa ve nimetlere nâil olsa da bir usta gibidir.

    Evini inşa eder, yükseltir. İnşaat tamamlandıktan sonra evi yıkılıverir.
    Yine bu hususta şöyle denilmiştir:

    Sanki dünya fazla olarak sana sevkolunur. Acaba bunun sonu elinden gitmek değil midir? Senin dünyan ancak seni gölgelendiren bir gölge gibidir. Sonra kaymaya yüz tutar!
    Tâbiîn'den Mutarrıf b. Şüher şöyle demiştir: 'Padişahların rahat durumlarına ve yumuşacık elbiselerine bakma! Sen onların süratle göç etmelerine ve acı akıbetlerine bak!'

    İbn Abbas şöyle demiştir: 'Allah Teâlâ dünyayı üç parçaya ayırmıştır. Bir parçası mü'minin, bir parçası münâfığın ve bir parçası da kâfirindir. Mü'min ondan azıklanır, (âhiret tedbirini alır). Münâfık ise süslenir. Kâfir de (tıka basa midesini doldurmak sûretiyle) zevklenir!'

    Hz. Ali şöyle der: 'Dünya leştir. Bu bakımdan ondan bir parça isteyen köpeklerin müdahelesine sabretmelidir'.

    Ey dünyayı kendi nefsi için isteyen kişi! Dünyayı istemekten uzaklaş! İşte o zaman sağlam kalırsın!

    O dünya ki onu istiyorsun, ona talipsin, o hilebazdır, onun düğünü mâteme yakındır!...
    Ebu Derdâ şöyle demiştir: 'Allah nezdinde dünyanın kıymetsizliklerinden biri de Allah'a ancak dünyada isyan edilir ve

    Allah'ın nezdindeki nimetlere ancak dünyayı terketmekle varılır'. Nitekim denilmiştir ki: 'Akıllı bir kimse dünyayı imtihan ettiği zaman o dost elbisesinde bir düşman olarak görünür'.

    Yine şöyle demiştir:
    Ey gecenin öncesinde sevinerek uyuyan kişi! Muhakkak ki hâdiseler seher zamanlarında kapıyı çalarlar. Nimetler içerisinde yüzen nesilleri, gece ve gündüzün gelip geçmesi mahv ve perişan etmiştir. Dünyada fayda ve zarar verici nice saltanat sahiplerini zamanın o kahhar pençesi perişan etmiştir! Ey dünyanın boynuna sarılanlar! Dünya devam etmez! Kişi dünyasını elde etmek için çok kere misafir olarak sabahlar ve akşamlar. Neden sen dünyanın boynuna sarılmayı terkedip de cennette hûrilerin boynuna sarılmıyorsun? Eğer sen ebedî bahçeleri isteyip orada yerleşmeyi istiyorsan, senin ateşten emin olmaman gerekir!

    Ebu Umame el-Bahilî (r.a) şöyle anlatır: Hz. Muhammed (s.a) peygamber olarak gönderildiği zaman İblis'e askerleri gelerek dediler ki:

    -Bir peygamber gönderildi, yeryüzünde bir ümmet çıkarıldı.

    -Onlar dünyayı seviyorlar mı?

    -Evet!

    -Eğer onlar dünyayı seviyorlarsa, putlara tapmamaları beni pek ilgilendirmiyor. Onlara sabah ve akşam üç şeyle hücum edeceğim: Malı haksız yerden almak, haksız yere harcamak, haklı yere sarfetmemekle.

    İşte şerrin tümü bundan doğup meydana geldi.

    Bir kişi Hz. Ali'ye şöyle der: 'Ey mü'minlerin emiri! Bize dünyayı vasıflandır!' Hz. Ali de şöyle der: 'O öyle bir evdir ki sıhhatli olan içinde hasta olur. İçinde emin olan pişman olur. İçinde fakir olan mahzun olur. Zengin olan fitneye düşer. Helâlinde hesap, haramında azap ve ikab, şüphelilerinde de itab olan bir evi ne ile vasıflandırayım!' Başka bir zaman Hz. Ali'ye bu hususta soruldu. Cevap olarak şöyle dedi: 'Uzun mu vasıflandırayım, yoksa kısa mı?' Denildi ki: 'Kısa anlat!' Cevap olarak şöyle dedi: 'Helâli hesaptır, haramı azaptır!'

    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Sihirbazdan (dünyadan) sakının. Çünkü o âlimlerin kalbini bile büyüler'.

    Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: 'Âhiret bir kalpte olduğu zaman dünya gelip onunla çarpışır. Dünya bir kalpte olduğu za-man âhiret gelip onunla çarpışmaz. Çünkü âhiret şerefli, dünya ise rezildir'.

    Ümit ediyoruz ki Seyyar b. Hakem'in29 söylediği daha doğru olsun; zira o demiştir ki: 'Dünya ve âhiret bir kalpte toplanır. Hangisi galip gelirse öbürü ona tâbi olur!'
    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Dünya için ne kadar üzülürsen, o nisbette ahiret senin kalbinden çıkar. Ahiret için ne kadar üzülürsen, o oranda dünya senin kalbinden çıkar'.
    Mâlik'in bu sözü, Hz. Ali'nin söylediği sözden iktibas edilmiştir. Zira o şöyle demiştir: 'Dünya ve ahiret biri diğerinin kumasıdır. Bu bakımdan hangisini razı edersen öbürünü kızdırırsın'.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah'a yemin olsun, ben öyle insanlara yetiştim ki (ashab-ı kirâmı kastediyor) dünya onların gözünde, üzerinde yürüdüğümüz topraktan daha önemsizdi. Dünyanın doğmasından veya batmasından perva etmezlerdi. Şuna veya buna gitmiştir, onları etkilemezdi'.

    Bir kişi Hasan Basrî'ye şöyle sordu: 'Allah Teâlâ'nın servet verdiği ve o servetten sadaka veren, sılayı rahim yapan bir kimse hakkında ne dersin? Acaba böyle bir kimsenin servetinden nimetlenmesi caiz midir?' Cevap olarak şöyle dedi: 'Hayır! Eğer bütün dünya bir kimsenin malı olsa o ancak zarurî ihtiyacı nisbetinde ondan istifade edebilir. Onu kıyamet günü için takdim etmelidir'.

    Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: 'Eğer dünya bütün varlıklarıyla, helâl olarak bana arzolunsaydı, ahirette de kendisinden hesaba çekilmeseydim, yine de birinizin leşin yanından geçerken elbisesine değmesin diye kaçtığı gibi ondan kaçardım'.

    Hz. Ömer (r.a) Şam'a geldiğinde, Ebu Ubeyde30 başında ipten yapılmış bir yular bulunan bir devenin sırtında Hz. Ömer'i karşıladı. Hz. Ömer'e selâm verdi. Hal ve hatırını sordu. Hz. Ömer onun evine geldi. Evinde kılıç, kalkan ve bineğinin semerinden başka birşey görmedi. Hz. Ömer 'Biraz mal edinseydin olmaz mıydı?' dedi. Ebu Ubeyde 'Ey mü'minlerin emiri! Bu bizi istirahatgâhımıza yetiştirebilir!' diye cevap verdi.

    Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Dünyadan bedenini ıslah edecek miktarı, ahiretten de kalbini ıslah edecek miktarı edin!'

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah'a yemin ederim, İsrailoğulları rahmân olan Allah'ın ibadetinden sonra, dünya sevgisinden ötürü, putlara taptılar'.

    Vehb şöyle demiştir: "Bazı kitaplarda okudum: 'Dünya akıllıların ganimetidir. Cahillerin ise gafleti... Cahiller dünyadan çıkıncaya kadar dünyayı tanımamışlardır. Dünyaya geri gelmek istemişler, fakat gelememişlerdir' yazılıydı".

    Lokman Hekîm oğluna 'Yavrum! Dünyaya geldiğin günden beri ona sırtını çevirmiş gidiyorsun. Ahireti karşılıyorsun. Bu bakımdan sen hergün yaklaştığın bir eve, hergün kendisinden uzaklaştığın bir evden daha yakınsın' dedi.

    Said b. Mes'ud 'Kulu, dünyalığı arttığında ve ahireti azaldığında razı olarak gördüğün zaman bil ki o kul öyle zarar eden bir kimsedir ki sakalıyla oynanılır da bunun farkında olmaz!' dedi.

    Amr b. As (r.a) minberde şöyle dedi: 'Allah'a yemin ederim ki, Hz. Peygamber'in ilgi göstermediğine sizden daha fazla rağbet ve ilgi gösteren bir kavim görmedim. Allah'a yemin ederim, Hz. Peygamber'in üzerinden üç gün geçmedi ki aleyhinde olan, lehinde olandan daha fazla olmasın'.31

    Hasan Basrî 'O halde sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve sakın şeytan sizi Allah'a güvendirmesin' (Lokman/33) ayetini okuduktan sonra şöyle dedi: 'Bunu söyleyen kimdir? Şüphesiz ki bunu söyleyen, dünya hayatını yaratan Allah'tır. Acaba Allah'tan daha fazla dünyayı bilen kim olabilir? O halde dünyanın sizi meşgul eden şeylerinden kaçının. Çünkü dünya çok meşgul edicdir. Bir kişi nefsine bir meşguliyet kapısını açarsa muhakkak o kapıyla on kapıyı daha açması pek yakın bir ihtimal olur'.

    Yine şöyle demiştir: 'Zavallı Ademoğlu, öyle bir eve razı olmuştur ki helâlı hesap, haramı azaptır. Eğer helâlinden alırsa hesaba çekilir. Eğer haramından alırsa muazzeb olur. Ademoğlu malını az görür, fakat amelini az görmez! Dini hususunda başına gelen musibete sevinir. Fakat dünyası hususunda gelen musibetten tiksinir'.

    Hasan Basrî, Ömer b. Abdülâziz'e şöyle yazdı.

    -Selâm sana! Sanki hakkında ölüm hükmü verilen son kimse de gözünün önünde öldü..
    Ömer cevap olarak şunu yazdı:

    -Selâm sana! Düşün ve sanki dünya olmamış, ahiret de devam ediyormuş gibi ol!..

    Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: 'Dünyaya girmek kolay, fakat ondan çıkmak zor!'

    Seleften biri şöyle demiştir: 'Ölümün hak olduğunu bilen bir kimsenin sevinmesine şaşıyorum! Ateşin hak olduğunu bilen bir kimsenin nasıl güldüğüne şaşıyorum. Dünyanın, ehlini nasıl evirip çevirdiğini gören bir kimsenin bu dünyaya nasıl güvendiğine şaşıyorum. Kaderin hak olduğunu bilen bir kimsenin kendini yormasına şaşıyorum'.

    Muaviye'nin huzuruna Necran'dan32 bir kişi geldi. İkiyüz yaşındaydı, kendisine dünyayı nasıl gördüğünü sordu. Cevap olarak şöyle dedi:

    -Belanın senecikleri, genişliğin yelcikleri... Gün günü, gece geceyi takib eder. Bir çocuk doğar, bir insan ölür. Eğer doğan olmasaydı halk tamamen yok olacaktı. Eğer ölen olmasaydı dünya, sakinlerine dar gelecekti.

    -İstediğini dile!

    -Bana geçen ömrümü geri getirmeni, ecelimi tehir etmeni istiyorum!

    -Ben buna muktedir değilim!

    - O halde benim senin tarafından görülecek hiçbir ihtiyacım yoktur!
    Dâvud Tâî 'Ey Ademoğlu! Emeline varmanla sevindin! Oysa sen ecelin bitmesiyle ancak bana gelirsin, Sonra amellerini geciktirdin. Sanki onun faydası sana değil de başkasına aittir' dedi.

    Bişr el-Hafî şöyle demiştir: 'Allah'tan dünyayı isteyen bir kimse, Allah'ın huzurunda uzun zaman hesap vermek üzere durdurulmasını istiyor demektir!'

    Ebu Hâzım 'Dünyada seni sevindirecek hiçbir şey yoktur ki Allah ona senin keyfini kaçıracak bir şeyi eklememiş olsun!' dedi.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Ademoğlunun canı dünyadan üç şeyle beraber çıkar:

    1.Topladığından doyasıya yemedi.

    2.Emeline varamadı.

    3.Gideceği yol için güzelce azık edinmedi.

    Bir âbide şöyle denildi: 'Sen zenginliğe nail oldun'. Âbid cevap olarak şöyle dedi: 'Zenginliğe, boynunu dünyanın köleliğinden kurtaran nail olur'.
    Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: 'Dünyanın şehvetlerine ancak kalbinde kendisini ahiretle meşgul edecek şeyler bulunan bir kimse sabredebilir'.

    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Biz dünya sevgisi hususunda arkadaşlık yaptık. Bu bakımdan birimiz diğerine birşey tebliğ etmiyor ve birimiz diğerini sakındırmıyor. Fakat Allah bizi bu haslet üzerine bırakmayacaktır. Keşke Allah'ın hangi azabının bizim üzerimize ineceğini bilseydim'.

    Ebu Hâzım 'Dünyanın azı, ahiretin çoğundan insanı meşgul eder' demiştir.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Dünyayı hakir görün. Allah'a yemin olsun ki dünya, dünyayı tahkir edenden daha fazla hiç kimseye tatlı olmamıştır'.

    Yine şöyle demiştir: 'Allah bir kuluna hayrı irade ettiği zaman dünyada ona birşey verir, sonra keser. O bittiği zaman ikinci bir defa verir. Bir kul Allah Teâlâ'nın katında kıymetsiz olduğu zaman dünya yayıldıkça onun hükmü yayılır'.

    Bir duada şöyle denilmiştir: 'Ey göğü tutup yeryüzüne düşürmeyen Allah! Dünyayı da benim üzerime düşürme!'

    Muhammed b. Münkedir33 şöyle demiştir: Bir kişi bütün sene oruç tutup hiç iftar etmese, bütün gece namaz kılıp hiç uyumasa, bütün malını sadaka verse, Allah yolunda cihad etse, Allah'ın yasaklarından sakınsa, kıyamet gününde getirildiğinde kendisine denir ki; 'Bu kimse Allah'ın küçülttüğünü gözünde büyüttü. Allah'ın büyüttüğünü de küçülttü'. Acaba böyle bir kimsenin halini nasıl görürsün? Ne olacaktır? Acaba hangimiz böyle değildir? Dünya, hangimizin yanında, yapmış olduğumuz günah ve hatalara rağmen büyük sayılmıyor?

    Ebu Hâzım (Seleme b. Dinâr) 'Dünya ve ahiretin geçimi pek şiddetlidir. Ahiretin nafakasına gelince; onu temin hususunda yardımcılar bulamıyorsun. Dünyanın nafakasına gelince; elini dünyanın herhangi bir şeyine uzattığında, mutlaka senden önce ona bir fâsığın dokunduğunu görürsün!' demiştir.

    Ebu Hüreyre (r.a) şöyle demiştir: "Dünya delik dağarcık gibi yer ile gök arasında durdurulmuştur. Yaratıldığı günden yok olacağı güne kadar Allah'a yalvararak şöyle der: Yarab! Neden benden nefret ediyorsun? Allah Teâlâ onu 'Ey hiç! Sus!' diye azarlar!"
    Abdullah b. Mübârek şöyle demiştir: 'Dünya sevgisi ile kalpte bulunan günahlar kalbi çepeçevre sararlar, ona giden hayır yollarını kapatırlar. Artık hayır ne zaman kalbe varabilir?'

    Vehb b. Münebbih 'Kimin kalbi dünyadan birşey ile sevinirse, o hikmeti yitirmiş demektir. Kim şehvetini iki ayağının altına alırsa, şeytan onun gölgesinden korkar. Kimin ilmi, hevasına galip ge-lirse o galip bir kimsedir' demiştir.

    Bişr el-Hafî'ye 'Filan adam öldü!' dediler. Cevap olarak şöyle dedi: 'Dünyayı topladı! Ahirete gitti! Nefsini zayi etti!' Kendisine 'O şöyle yapardı' deyip yapmış olduğu iyilikleri belirttiler. Bişr cevap olarak şöyle dedi: 'O dünyayı topladıktan sonra böyle yapması ne fayda verir?'

    Seleften biri şöyle demiştir: 'Dünya bizim nefsimizi bize iğrenç gösterir. Oysa biz onu seviyoruz. Acaba bizim nefsimizi bir de güzel gösterseydi biz ne yapacaktık'.

    Bir hakîme şöyle denildi: 'Dünya kimin içindir?' Cevap olarak Terkedenindir' dedi. 'Ahiret kimin içindir?' denildi. Cevap olarak 'İsteyenindir' dedi.

    Bir hakîm 'Dünya harap evidir. Ondan daha harap olan onu tamir eden kalptir. Cennet tamir evidir. Ondan daha muammer olan onu arayan kalptir' demiştir.

    Cüneyd-i Bağdâdî şöyle demiştir: 'İmam Şâfiî (r.a) dünyada hakkın diliyle konuşan ve Allah tarafından teyid edilenlerdendi. Bir ahiret kardeşine nasihat etti. Onu Allah'ın kahrından korku-tarak şöyle dedi:

    Ey kardeşim! Dünya hata ve zillet evidir. Onun tamiri mutlaka harabeye döner. Onun sâkinleri mutlaka kabirleri boylar! Onun toplanması, dağılmak temeline dayanmaktadır. Onun zenginliği, fakirliğe döner. Onda çoğaltmak zorluktur. Onda zorluk kolaylıktır. O halde Allah'a sığın, O'nun rızkına razı ol! Fâni olan evinin tamiri için daimi olan evinden harcama! Çünkü senin hayatın geçici bir gölgedir. Yıkılmaya yüz tutmuş bir duvardır. Fazla ibadet et ve emelini kısalt.

    İbrahim b. Edhem bir kişiye şöyle dedi:

    -Acaba rüyada gördüğün gümüş mü sence daha sevimlidir.Yoksa uyanık iken bulduğun bir altın mı?
    -Uyanık iken bulduğum bir altın daha sevimlidir.

    -Yalan söyledin! Çünkü dünyada sevdiğin, rüyada sevdiğin gibidir. Ahiret için sevmediğin uyanıkken sevmediğin gibidir.

    İsmail b. Ayyaş34 şöyle demiştir: 'Bizim arkadaşlar dünyaya domuz derlerdi. 'Ey domuz! Bizden uzaklaş' derlerdi. Eğer bundan daha çirkin bir isim bilseydiler, mutlaka o ismi dünyaya takarlardı'.

    Kâ'b şöyle demiştir: 'Muhakkak ki dünya size sevdirilmiş tir ki ona ve onun ehline tapıyorsunuz!'

    Yahya b. Muaz er-Râzî şöyle demiştir: 'Akıllılar üç sınıftır:
    1.Dünya kendisini terketmeden önce dünyayı terkedenler,
    2.Girmeden önce kabrini hazırlayanlar,
    3.Huzuruna varmadan önce rabbini razı edenler'.

    Yine şöyle demiştir: 'Dünyanın uğursuzluğu o dereceye varmıştır ki seni Allah'a ibadetten meşgul eden temennilerle avutur. Acaba bizzat dünyaya girsen halin nice olur?'
    Bekir b. Abdullah şöyle dedi: 'Kim dünya ile dünyadan müstağni olmak istiyorsa, o tıpkı ateşi saman çöpleriyle söndürmek isteyen bir kimse gibidir'.

    Bendar35 şöyle demiştir: 'Dünya evlatlarının zahidlikten dem vurduklarını gördüğün zaman bil ki onlar şeytanın maskarasıdırlar!'

    Yine şöyle demiştir: 'Dünyaya yönelen bir kimseyi dünyanın ateşleri (hırsı) yakar. Ahirete yönelen bir kimseyi dünyanın ateşleri dipdiri yapar. Bu bakımdan dünya bir altın potası olur, böyle bir kimse ondan fayda görür. Allah'a yönelen bir kimseyi tevhidin ateşleri yakar. Öyle bir cevher haline gelir ki fiyatı biçilmez olur'.

    Hz. Ali şöyle demiştir: 'Dünya altı şeyden ibarettir.
    1.Yenilen
    2.İçilen
    3.Giyilen
    4.Binilen
    5.Nikâh edilen
    6.Koklanan

    Yenilenlerin en şereflisi bal'dır. Fakat o ise sineğin kusmuğudur.

    İçeceğin en şereflisi su'dur. Su'dan iyi ve kötü, eşit bir şekilde istifade ederler. Yani Allah nezdinde üstün bir değeri olsaydı, kötü olan ondan istifade edemezdi.

    Giyilenlerin en şereflisi ipektir. O ise bir kurd'un mamulüdür.

    Bineklerin en şereflisi at'tır. Oysa onun sırtında insanlar öldürülür.

    Nikâh edilenlerin en şereflisi kadın'dır. O ise sidiğin içinde sidik kabıdır. Kadın en güzel azasını süsler, fakat en çirkin azası istenir.

    Koklananların en şereflisi misktir. O ise kandan ibarettir'.

    _____________________________
    1)İbn Mâce, Hâkim
    2)Müslim
    3)Lânet'ten maksat, terketmek demek olabilir. Yani onda bulunanlarla beraber terk edilmiştir. Çünkü dünya, peygamberlerin ve asfiyanın metrûkudur
    4)İbn Mâce, Tirmizî
    5)Ahmed, Bezzar, Taberânî, İbn Hibban, Hâkim
    6)Beyhâkî
    7)İbn Ebî Dünya,
    8)İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    9)Tirmizî, İbn Mâce
    10)Bu zat Kureyşlidir. İbn Main, bu zatın mevsuk olduğunu söylemiştir.
    11)Beyhakî, (mürsel olarak)
    12)Müslim
    13)İmam Ahmed
    14)Taberânî, İbn Ebî Dünya
    15)Irâki aslına rastlamadığını söylüyorsa da Kut'u1-Kulûb'un müellifi Ebu
    Talib el-Mekkî mürsel olarak Hasan Basrî'den rivayet eder.
    16)Beyhâkî
    17) Hadîsin bir kısmı daha önce Musa b. Yesar'ın rivayet ettiği hadîste mürsel olarak geçmişti. Irâkî diğer kısmına tesadüf etmediğini söylemektedi
    18)Ebu Nuaym, Deylemî
    19)Beyhâkî
    20) İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    21)İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    22)İbn Ebî Dünya
    23) Müslim, Buhârî
    24)Müslim, Buhârî
    25)Beyhâkî
    26) Taberânî
    27) Irâkî aslına rastlamadığını söylemektedir.
    28) Adeviye soyundan İsmail'in kızı Basralı Râbia Hatun.
    29)Doğrusu Seyyar Ebu'l-Hakem'dir. Anzî kabilesinden olan bu zat,
    Vâsıtlıdır. Ebu Seyyar'ın oğlu olan bu zatın esas ismi Verdan'dır. H. 122 se-
    nesinde vefat etmiştir.
    30)Ebu Ubeyde Âmir b. Cerrah cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hz.
    Peygamber 'Ebu Ubeyde bu ümmetin eminidir!' buyurmuştur.
    31)Hâkim, İmam Ahmed
    32)Yemen'dc Hemedan'ın şehirlerindendir. Necran b. Zeyd'in isminden alınmıştır.
    33)Künyesi Ebu Abdullah olan bu zat Kureyşlidir ve Hz. Âişe'nin dayısının oğludur.
    34)Künyesi Ebu Utbe'dir. Doksan küsur yaşında H. 81'de vefat etmiştir.
    35)Şiblî'nin talebesi olan bu zat, H. 353'de Ercan'da vefat etmiştir
  • Hz. Ali (ra) " İyi ahlâk üç özellikte somutlaşır: haramlardan kaçınmak, helâli aramak ve aileye cömert olmak."
  • ... Çünkü bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için, beş esas lazımdır ve zarurîdir.
    Birincisi: Merhamet
    İkincisi: Hürmet
    Üçüncüsü: Emniyet
    Dördüncüsü: Haram ve helâli bilip haramdan çekilmek
    Beşincisi: Serseriliği bırakıp itaat etmektir.
  • Belki de bilmediğim bir yolda yürüyorum şuan da, belki doğru yürüyeceğim, belki de yanlış kelimelerle savrulup duracağım neler söyledigimi bilmeden.
    İnsanoğlu hep bir kargaşa, korku, hüzün, sevinç, delilik, çılgınlık, günahlara boğulmuş çırpındıkca batar yorulur düşer kalkar çok azı varmak istediyi noktaya varır. Bir çogumuz hep isyan ederiz. Bazen aile fertlerinden şikayet eder dururuz. Bazen onlara karşı o kadar hiddetle bahsederiz ki, fırsatımız olsa öldürmeye meyl ederiz. Ufak bir kesim de cinnet geçirdik piskolojimi bozdular, beni bu günlere koydular da bu günlere geldik deriz. Bazılari kendince haklıdır (Bu bir insanın canına kıymayı gerektirmez).
    Kimse kendinden başkasına asla kötülük edemez. İnsanlar en büyük kötülüğü kendisine yapar. Yada kimse kendinden baskasının yaptığı kötülüğün bir üstünü yapamaz. Biz degilmiyiz insana en özel durumlarimizi anlatan. Biz değilmiyiz ki sevgilimizle gecen münasebetleri bir bir çekinmeden utanmadan dile getiren. Gunah olan mahremi bir adım öne taşıyan. Karşımızda ki acaba ister miydi iki kişi arasında gecen sohbetin, muhabbetin, münakasanın bir üçüncü kişinin bilmesini.
    Eşlerimize yalan söylemezmiyiz mesela. Biri ak paktır diğeri ise günah keçisi gibi hep bir ezici üstünlük sağlamaya çalışırız. Hiç utanayız kendimizden hatta ve hatta bırak kendimizi yön verdiyimiz insanlardan bile utanmayız. Sen yuları tut elinde işi sağlama al. Peki ya bu söz bir yuva yıkıyorsa sonunda napariz o zaman. Ögle ya o bunu hak etmişti deriz vicdanımızı sorgulamadan. İnsanlar herkezi kendisi gibi görüp kendi yuvalarında ki yaşanan hayatı bir başkasına uygun görürler. Kişinin kendi ev hayati bile bir diğerinin ev hayatı asla bir biri ile aynı degildir olamaz da. Her insan kendi karakterine uygun ev düzeni kurr kurmaya çalışır ve üçüncü bir kişi mutlak bir direk daha koymak yerine o direği söker atar ve arkasını döner gider. Arkasını dönüp bakan da kolayca sıyrılır bu yıkıntıdan. Acaba vijdan bunu kabul ediyormudur.
    Bu konu da biraz daha derinlere dalmak gerekir neler olduğunu bulmak için . İki ayrı çiftin cinsi münasebeti bir değildir belki biri diğerinden daha hoyrattır. Biri diğerinden dah doyurucudur. Bu da iki çift aileyi bir birine ele alıp vurmak gerekirse biri dik durmaya diğeri ufak bir kıvılcımda yanmaya mahkum olması demektir. Öyle ki üçüncü kişiler hiç bu işte yoktur. Birinci çift her şekil de istediyini aldırirken, ikinci çift ise bir naz yokuyla ya istekleri karşılar ya da herşey aksine geri teper. Bu bir koltuk takımı aldırmak ta olabilir. Bir dolap bor masa da. Bir tencere yemekte. Ne olduğu önemli değildir. Bir de şöyle birşey vardir ki . Onda var bizde yok mutsuz etmek için biz insanlar elimizden gelenin en iyisini yapar kendimizi ve etrafimızda ne kadar insan var ise mutsuz etmeyi başarır ve bunu da karşımızda ki insana atmayi çok iyi bir şekilde başarırız. Keşke tam tersini yapabilirdik.
    Yollar dört nala giden arabalarla doludur. Bazıları insan hayatını hiçe sayıp uzerinden geçercesine elinden gelen herşeyi yapmaktadır. Yagmurlu bir hava da yoldan karşıya geçmekte olan yayaya yol vermek varken. O fren devriyaj gaz kısmı ile pek savaşmayı sevmeyiz ve dimdirek geçer gideriz. Sen kuru araçta otururken karşıya geçmeye uğraşıp ıslanan insanı umursamaz hatta insana bir yukarıdan bakm dürtüsü ile o burnumuzun dikine doğru dümdüz devam ederiz. İşte kendimize olan saygımızı da bu şekil de ortaya koymuş oluruz. Acaba yirmi saniye de kim bilir neler kazanacağız. Belki ileri de olabilecek bir kazadan insana hürmetten sadaka yerine geçecek saygıyı kaderimizde bir değişikliye gitmiş olabiliriz. Neyse biz saygısizlığımızın kurbanı olup kazamızı da yapalım paramızda çokca cebimizde insanları da umursayalım. Biz nasıl olsa o yoldan karşıya geçerek bir bankamatik'e bile uğramayacağız ya. Yol vermeyen adama da dönül el kol hareketi ile de bi Dünya sövmeyeceğiz. Napalım ettiyimizi buluyor görüyoruz , etme bulma Dünyası diyip kulak ardı ederiz her bir hareketimizi.
    Cami den çıkarız belki hiç girmeyiz girenleri de öteleriz yüruyüşünü, giyimini, tavrını, tarzını bazen de Camii içinde ki hal ve hareketini. İnsanları hep bir süzer kendimizi süzmeyi unuturuz. Yanımizda secde eden insanları bir seçer bir aşşağılarız. Nasıl bir duruş etrafa bu nasıl bir bakış. Neden düzgün durmaz kafası sağa sola çevrilir diye minnet ederiz. Peki biz bu durumu nasıl görürüz. :) Biz epey bir cahiliz aslında .
    Bir yerler de az da olsa kişi kiliseye gider bunh bir hanım olarak görelim. Başinda yarım yamalakta olsa başında bir örtü vardir. Evet bir örtü yanlış değil bu söylemim. Bir mabede giren hıristiyan yada yahudi bir ortülü hanim. Biz Müsliman iken etrafimızda ki başı kapali kadınlara birseyler söyleriz bazen de görürüz hakaretler savrulur dinini başına gecirmistir ona göre lakin bir Hıristiyan'ın yada Rahibe nin basinda ki ortüye diyorum ben görmez es geçeriz. Bazen de giymegi bilmeyiz başımızı örter alttan da tay kot giyer vücut hattimizi insanlara sere serperiz. Bir insanin bor helali vardir oda eşi dir. Bunun dışında bir kadının veya bir erkeyin mahremi haramdır. İste olay da esasen bursa başlar aile de. Eşine süslenmeyip dısarıya eşi ile çikarken (gezmek, yemege gitmek, yürüyüş düğün nışan vs.) Öyle bir boyalardan elbiselere parfümlerden rujlara nelere bürünürüz. Peki bunu eşinize kac defa yaptınız onun sizin gözünüzde büyüttünüz kendisine değer kazandırdık.
    Hayvanlar sessiz varlıklardır. Bizim için sessizdirler. Bir derdinizi size hareketleri ile anlatmaya çalışırlar. Size su istediyini söyleyemezler, Acıktıklarını bir yerde bir ihtiyaç görmek iatediklerini. Köpekleri çok severiz lakin onu o kadr çok severiz ki evimize alır besler bazen iş yerlerinde güvenlik olarak tutar. Sıkılınca da o sevdiyimiz varlığı önce arabamıza alir o gezdirdiyimiz bir yerlere gittiyimiz arabamizla onu tenha bir yerlerde bırakırız. Peki bu varlik gittiğiniz gezdiyiniz herleri onu gezmeye göturdüyünüz yerleri bilir de . Onu son defa arabaya aldığınızı bir herler de bırakmayacağımizı bilmez mi. Bazı zamanlar biz nasıl bir varlık olduğumuzu unutuyoruz.
    İnsanoğlu meleklerden üstün varlık olarak yaradılmışlardir Allah (C.C.) tarafından ve eğer insanın olması gerektiği. Vijdanın insanlık botti dediğimiz yerde hayvandan daha aşsağı varlık olduğunu bire bir ispat etmiş oluruz..

    K.TATAROĞLU
    Benden bu kadar , umarim ilk Deneme yazımı begenirsiniz. Bir kusurumuz olduysa cahilliyime bağışlayınız. Okurlarıma Selam olsun,
    Sevgi ve Saygılarımla...
  • İnsan sadece baktığı boşluklarda asılı kalırmış. Hevesle kursak arasında toza dumana kim karıştıysa yediği ömrün helali hoş olurmuş. Topraktan gelenin çamura kesmesi hayırdanmış. Bir gün nasılsın diye soracak olurlarsa iyiyim demeyecekmişsin, ayıpmış. Yarım olmak ödevmiş. Tam bile olsan yarım durmak lazımmış. Dünya, herkese yetecek kadar bir yer kaplarmış. Dağın suyu, ormanın ağacı, sofranın tuzu, gecenin gündüzü eninde sonunda birbirine karışırmış. İnsan, asıl eksildikçe tamamlanırmış. Öğrendim.
  • 1- Tefsîr:
    Tefsîr Tarihine girmeden önce tefsirle ilgili bazı temel kavramların açıklanmasında fayda vardır. Bu eserin birinci cildini teşkîl eden "Kur`an-ı Kerim`e Giriş"te de belirttiğimiz gibi; Tefsîr kelimesi fesere kökünden, ya da Arab dili grameri kuralları uyarınca zaman zaman kullanılan harflerin yer değiştirmesi (taklb) metoduyla sefere kökünden türemiştir. O halde bu iki kelimenin kök anlamları üzerinde durmakta yarar vardır.
    a) Fesere kelimesi; lügat itibarıyla; hastalığı teşhîs doktorun bakmış olduğu çok az mikdârdaki suya denir. (Lisan`ül-Arab, V, 55; Tâc'ül-Arûs; III, 470) Ayrıca bu kelime açıklama izah etme anlamına gelir. Nitekim bu mânâda Allah Teâlâ Furkân sûresinde şöyle buyurur: "Onlar sana bir misâl getirmeyegör-sünler. Biz onun gerçeğini ve en iyi "anlaşılanını** sana getirmişizdir." (Furkân, 33), Burada "anlaşılanım" diye tercüme ettiğimiz kelime "Tefsîr" kelimesidir. Keza Tefsîr kelimesi; üzeri kapalı bir şeyi açmak anlamına da gelir. Nitekim ünlü Kâmûs mütercimi Âsim Efendi bu kelimeye şöyle mana vermektedir: "el-Fesr; kesr vezninde örtülü nesneyi keşf-ü ayan eylemek manasınadır... ve tabiî İllete istidlal için hastanın kârûrede bevline bakmak mânâsına isti`mâl olunur. Tefsîr fefîl vezninde fesr gibi pûşîde ve mesrur nesneyi rûşen ve a`yân eylemek manasınadır. Ve müfessirîn örfünde tefsîr; İmam Sa`leb kavli üzere te*vîl ile mürâdiftir. Ve ind`el-gayr, Tefsîr; lafz-i müşkilden mânâ-yı muradı keşf ve beyân, Te`vîl; iki muhtemel olan mananın birini zâhir-i kelâma mutabık olan mânâya red eylemekten ibarettir.** (Kâmûs Tercümesi, II, 606).
    Ebu Hayyân et-Tevhîdî el-Bahr'ül Muhît isimli tefsîrinde der ki: "Tefsîr kelimesi, aynı şekilde salıvermek için bir şeyi soyup çıplak kılmaya denir. Nitekim Sa`leb bu kelime için; atı soydum, dediğiniz zaman salıvermek üzere çıplaklaştırdım, demek olduğunu bildirir. Bu mânâ da keşf anlamına gelir. Sanki sırtını açtım demek istemiştir." (Bahr`ül-Muhît, I, 13)
    Buradan da anlaşılıyor ki lügat anlamı itibariyle tefsîr; bazan duyularla ifâde edilmek istenen açıklamalar için, bazan da zihnî anlamların açıklanması için kulla nıhr. ikinci anlamda kullanılışı ise birinciden daha fazladır. (Zehebî, et-Tefsîr ve`l MüfessirÛn, I, 13).
    Sefere kelimesi ise değişik anlamlarının yanı sıra, tıpkı fesere kelimesi gibi kapalı bir şeyi açıp aydınlatmak anlamına kullanılır. (Tâc`ül-Arûs, III, 270; Lisân`ûl-Ârab, IV, 369), Âsim efendi bu kelimeyi de şöyle türkçeleştirir:" Sefr sînin fethi ve fa`mn sükûnuyla süpürmek manasınadır... Müellifin Besâir`de beyânına göre, sefr maddesi; bir nesnede gıtâ ve sitâreyi keşfeylemek mânasına mevzu`dur ve a`yâna mahsûstur. Ve isfâr ki ifâl bâbındandır-levne muhtasstır. Ve maânî-i şâire birer münâsebetle onlardan müteferri`dir. Sefr bir nesneyi bir şeyin yüzünden sıyırıp yahut kaldırıp açmak manasınadır." (Kâmûs Tercümesi, II, 396).
    Sefere ve fesere köklerinden gelen her iki kelime Arap dilinin taklîb kurallarına uygun olarak tef`îl babına dönüştüğünde -aralarında küçük farklılıklar olsa da- genellikle eski felsefî ve ilmî eserlerin açıklanıp izah edilmesi anlamına kullanılır. (İslâm Ansiklopedisi, Tefsir maddesi) Ne var ki her iki kelime arasındaki nüans farkı tefsîr kelimesinde birleşmiş gibi görünmektedir. Nitekim Emîn el-Hûri şöyle der: "Fesere ve sefere her ikisi de keşf manasınadır. Sefr kelimesinde zahirî, maddî ve keşif, fesr kelimesinde zahirî, maddî bir keşif, fesr kelimesinde ise ma`nevî bir keşif görürüz. Ve bunlardan tef`îl babı ise mânâyı keşf ve izhâr demektir." (Nakleden, I.Cerrahoğlu, Tefsîr Usulü, 210).
    Istılahı olarak tefsîr kelimesinden kasdolunan mânâ şöyledir: Müşkül olan lafızdan, murâd olan mânâyı keşfetmektir. (Lisân`ûl-Arab, V, 55; Tâc`ül-Arûs, III,
    470).
    İslâm bilginlerinin örfünde ise Tefsîr kelimesi, Kur`an-ı Kerîm`in değişik anlamlarını açıklamak ve Kur`ân`dakİ garîb, müşkil lafızlardan neyin kastedildiğini açıklamak mânâsına kullanılır. Ancak bu mânâda tefsîr kelimesi yalnız Kur`an'a hâs bir açıklama ilmî, edebî ve fikrî eserlerdeki açıklama ve izahları da içerir. Beyân ehline göre tefsîr kelimesi kapalı ve anlaşılmaz olan sözün kapalılığını giderip açıklayacak şekilde sözü uzatıp fazlalaştırmaktır (Tehânevi, Keşşâfû Istılâhâti`l-Fûnûn, II, 1115-1116).
    Gramer kitaplarında ve tefsir eserlerinde manevî tefsîr ve i*râb tefsîri diye bir ayırımdan sözedilir ki, mâna bakımından tefsirde, gramer kuralları nazar-ı itibâra alınmazken, i`râb tefsirinde gramer kuralları gözönünde bulundurulmaya çalışılır. (Tehânevi, A.g.e., II, 1117)
    Istılah bakımından tefsire gelince; bilginlerden çoğu tefsirin tanımının yapılamayacağını, pozitif bilimlerde olduğu gibi onun genel kurallarından sözedilmeyece-ğini söylerler. Yalnızca tefsirin Allah`ın kelâmının açıklanması veya Kur`ân`ın lafızlarının ve kavramlarının izahı diye tanımlanacağını belirtirler. Diğer yandan bazı bilginler de tefsirin öteki bilimlerdeki gibi birtakım kurallarını ve bu kurallardan neş`et eden sonuçlan olacağını kabul ederek kelimenin tanımını vermeye çalışırlar ve tanımlarken de Kur`ân-ın anlaşılması için gerekli olan öteki bilimleri de gözönü-ne alarak cami ta`rîfler yapmaya çalışırlar.
    Ebu Hayyân et-Tevhîdî`ye göre tefsîr; Kur`ân`ın lafızlarının söylenişi, bu lafızların delalet ettiği ve bu anlamlarının tek ve bileşik olarak hükümlerinden bileşme halindeki mânâlardan bahseden bir ilimdir. (Bahr`ül-Muhît, I, 13-14)
    Zerkeşî`ye göre tefsîr; Allah tarafından O`nun peygamberi olan Muhammed (a.s)`e indirilmiş olan kitabın çıkarılarak sağlamlaştırılmasını (sağlayan) bir bilimdir. (el-Itkân, II, 174)
    Tefsîrin bir başka tanımı da şöyledir: Yüce Kur`ân`ın Allah Teâlâ`nın maksadına delâleti noktasındaki durumlarını beşer! takat ölçüsü içerisinde araştıran bir ilimdir. (Menhec el-Furkân, II, 6).
    Daha başkaları da tefsiri şöyle tanımlamışlardır: Âyetlerin inişlerini, durumlarını ve kıssaların, âyetlerin nazil olduğu sebepleri, sonra mekki ve medenî, muhkem ve müteşâbih, nâsih ve mensûh, hass, ve âmm, mutlak ve mukayyed, mücmel ve mufesser oluşlarını, helâli haramı, va`di ve vaîdi, emri ve nehyi, ibret ve emsali gösteren bir ilimdir. (Suyûti, el-Itkân, II, 174).
    Seyyid Şerif Cürcânî "Ta`rîfât" isimli eserinde tefsir kelimesini şöyle tanımlar: "Aslında tefsir, açıklama ve izhâr etmedir. Şeriatta ise âyetin mânâsının durumunu, kıssasını ve nazil oluş sebebini, ona açık bir delâletle delâlet edecek bir ifâde ile izah etmektir." (Ta`rîfât, 43).
    Zerkânî ise tefsîr ilmini şöyle tanımlar: Beşerin takati ölçüsünde Kur`ân-ı Ke-rîm`in Allah`ın muradı üzerinde delâlet ettiği hususlardan bahseden bir ilimdir. (ManâhiFül-lrfân, I, 471) Zerkânî devam ederek der ki: Ta`rîfin muhtevasını açıklayacak olursak, her kelimede ayrı ayrı tafsilât mevcûddur. "ilim" kelimesiyle tasavvur ve tasdike dâir bilgiler kasdedilmektedir. Abdülhakîm, Mutavael şerhinde der ki: "Tefsîr ilmi, tasavvurlar cinsindendir. Çünkü ondan maksad âyetin lafızlarının anlamlarını kavramaktır." Seyyid Şerîf ise bunun tasdîk türünden olduğunu öne sürer. "Kur`ân-ı Kerîm'den bahsederken" başka konulardan bahseden ilimler bu ta`rîfin dışında kalmaktadır. "Allah`ın murâd ettiği şeylerle delâleti bakımından" demekle, delâlet ettiği şeylerin dışında Kur`an`dan bahseden ilim dışta kalmaktadır. Kırâet ve diğer Kur`ân ilimleri gibi. "Beşerin takati ölçüsünde" ifâdesi ile de müteşâbihlerin mânâsını anlayamamak veya Allah`ın murâdını olduğu gibi anlayamamak hususu dışarda kalmaktadır.
    Başka bilginler de tefsîr ilmini şöyle ta`rîf ederler: Tefsîr, Azîz olan kitabın ahvâlini, nüzulü, senedi, üslûbu, lafızları ve gerek ahkâma müteallik, gerekse lafızlara müteallik anlamlan bakımından araştıran ilimdir. (Zerkânî, Menâhil`ül-lrfân, 1,471).
    Tefsîr ilminin bir başka tarifini de Zerkânî şöylece zikretmektedir: "Tefsîr öyle bir ilimdir ki, onda Kur`ân-ın lafızlarının söyleniş şekilleri, onların delâlet ettiği hususlar tek tek ve birleşik olarak hükümleri hamledilecek anlamları ve diğer hususlar araştırılır." (Zerkânî, Menâhil`ül-lrfân, 472).
    Şu halde tefsîr ilminin konusu bütünüyle Kur`ân âyetleridir. Tefsîr Kur`ân-ın bütün âyetlerini ve kelimelerini tedkîk konusu yapar. Bu ilmin gayesi; gerek bu dünyada, gerekse öbür dünyada kişilerin selâmete ve saadete ulaşmalarını sağlamak için Allah`ın kitabını onun ifâde etmek istediği maksada yakın olarak anlamak, anlatmak ve faydalı sonuçlar çıkarmaya çalışmaktır.
    2- Te`vîl kelimesi masdanndan türemiş olup, geri dönmek mânâsına gelir. (Tâc`ül-Arûs, VII, 215; Lisân`ül-Arab, 9, 32; Kamus`ül-Muhît, III, 331), Bu takdîrde te`vîl kelimesi açıklamak ve beyân etmek anlamlarına gelir. Kamus mütercimi Âsim Efendi bu kelimeyi şöyle açıklamaktadır: "Evi ve meal rücû* eylemek manasınadır... Bir nesne pek koyulanıp galîz olma manasınadır... Ve bir nesneden geriye dönmek manasınadır. Vâlî olup hükümet eylemek manasınadır... Ve devâbb (canlılar) ve mevâşî (hayvanlardı hüsn-ü tekayyüd ve tîmâr ile ıslâh eylemek manasınadır... Te`vîl ise tefîl vezninde; bir nesneye red ve irca` eylemek manasınadır...
    Merci-i kelâmı tedebbür ve teharrî ve takdir ile tefsir eylemekten ibarettir... Te`vîl rücû` mânâsına gelen evl`den ma`hûzdur. Pes ind`el müfessirîn bir âyetin mânâsını bir nesneye irca` ile beyân eylemekten ibarettir. Ve bazıları evvel lafzından ma`hûzdur dediler.... Buna göre te`vîl; müevvil olan kimse zihin ve fikreti sırr-i kelâmın tetebbuuna taslît eylemekten ibarettir ki kelimeden maksud olan mânâ zahir ve murâd-i mütekellim ayan olur. Pes tefsir ile te`vîl beyninde farkolur. Tefsir; nüzul-ü âyetin sebebinden bahs ve min haysü ılluğa mevzı-i kelâmın beyânıne müteallik maddeye mübaşeretten ibarettir. Ve te`vil; esrâr-i âyâtı ve estâr-i kelimâtı tefahhus ve vâhid-i ihtimâlât-i ayâtı ta`yîn eylemekten ibarettir ki vücûh-ü muhteîifeye muhtemel olan âyette olur." (Kamus Tercümesi, III, 1159-1161).
    Bazılarına göre de te`vîl siyâset anlamına gelen el-iyâle («vsft) kelimesinden alınmıştır. Çünkü te`vil yapan kişi sözü yerine yerleştirmekte ve böylece sözü idare edip gitmektedir. (Zamahşerî, Esâs`ü-Belağa, I, 15).
    Kur`ân-ı Kerîm`de te`vîl kelimesi ve bu kökten müştakk olan kelimeler muhtelif mânâlara kullanılmıştır. Nitekim Râğıb el-Müfredât isimli eserinde bu kelimenin muhtelif mânâlarını verirken şöyle demektedir: "Te`vil asla dönmektir. Nitekim dönülen yere de mev`il adı verilir. Te`vîl; bir şeyi ister ilmen olsun, ister fiilen olsun, kastedilen amaca döndürmektir. İlimde te`vîlin örneği şu âyet-i kerîmedir: "İşte kalb-lerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te`vîline yeltenmek için müteşâbih olanlara uyarlar. Halbuki onun te`vîlini Allahtan başkası bilemez." (Âl-i İmrân, 7).
    Fiilde te`vîlin örneği de Allah Teâlâ`nın şu mübarek kavlidir: "Onlar onun te'vîlinden başkasını mı bekliyorlar? Onun te`vîl i geldiği gün daha önce onu unutmuş olanlar derler ki..." (A`râf, 53), Yani ondan kasdedilen amacın beyânı geldiği gün demektir. "Eğer bir şeyde çekişirseniz Allah`a ve âhiret gününe inanmışsanız onun hallini Allah`a bırakın. Bu, hem hayırlı, hem de netîce itibânyle (te`vîl) daha güzeldir." (Nisa, 5Ş) Yani anlam ve tercüme olarak bu daha güzeldir. Bazıları ise âhiret-te sevap olarak bu, daha güzeldir, mânâsını vermişlerdir." (Râğıb, el-Müfredât, 31).
    Te`vîl kelimesi Kur`ân-ı Kerîm`de yukarıda zikredilen muhtelif anlamlarda geçmektedir. Sözgelimi az önce de belirttiğimiz ÂI-i İmrân süresindeki: "Halbuki onun te`vîlini Allah`tan başkası bilmez." (Âli-i İmrân, 7) âyetinde te`vîl tefsîr ve ta`yîn mânâlarına gelmektedir. Nisa sûresinde geçen: "bu, hem hayırlı, hem de netîce itibarıyla (te`vîl) daha güzeldir." (Nisa, 59) âyetinde ise âkibet ve netîce anlamlarına gelir. A`raf sûresinde: "Onlar onun te`vîlinden başkasını mı bekliyorlar? Onun te`vîlinin geldiği gün..." (A`râf, 53) ve Yûnus sûresinde: "Bilgileriyle kuşatamadıkları şeyi yalanladılar. Ama onun te`vîli kendilerine geldiğinde..." (Yûnus, 39), âyetlerinde ise haber verilen şeyin gerçekleşmesi anlamına gelir. Yûsuf süresindeki: "Ve sana sözlerin te`vîlini öğretir..." (Yûsuf, 6), "mutlaka onun te`vîlini size haber veririm..." (Yûsuf, 27), "biz rü`yâların te`vîlini biliciler değiliz..." (Yûsuf, 44), "ben onun te`vîlini size bildireceğim..." (Yûsuf, 45) ve "işte benim daha önceki rü`yâmın te`vîli budur..." (Yûsuf, 100) âyetleriyle kasdedilen mânâ rü`yânın delâlet ettiği şeyin aynıdır. Kehf sûresinde yer alan: "Senin sabredemediğin şeyin te`vîlini sana bildireceğim..." (Kehf, 78), "İşte senin dayanamadığın şeylerin te`vîli budur..." (Kehf, 82) kavli ile kasdedilen te`vîl, davranışların izahı ve yorumudur. Yoksa sözlerin te`vîli değildir.
    Bu kelime Kur`ân-ı Kerîm`de şu sûrelerde yer almaktadır: "Bakara, 49, 50, 248; Âl-i İmrân, 7, 11, 33; Nisa, 54, 59; A`râf, 53, 130, 141; Enfâl, 52, 54; Yûnus, 39; Yûsuf, 6, 21, 36, 37, 44, 45, 100, 101; tbrâhîm, 6; Hicr, 59, 61; Isrâ, 35; Kehf, 78, 82; Meryem, 6; Nemi, 56; Kasas, 8; Sebe`, 13; Ğâfir, 28, 45, 46; Kamer, 34, 41.
    Istılahı olarak te`vîl iki farklı anlamda kullanılmıştır:
    a) Te`vîl; ister zahirine uysun, ister uymasın sözün meramını açıklayıp mânâsını izah etmektir. Bu ta`rîfe göre te`vîl ve tefsir eşanlamlı olmaktadır. Mücâhid ve İbn Cerîr Taberî`nin te`vîl kelimesinden anladıkları mânâ budur. (Zehebî, et-Tefsîr ve`1-Müfessirûn, 1, 17).
    b) Te`vîl sözle kasdedilen mânânın kendisidir. Eğer söz bir taleb cümlesi ise onun te`vîli istenen fiilin kendisidir. Haber cümlesi ise onun te`vîli de haber verilen şeyin kendisidir.
    Birinci mânâ ile bu anlam arasında açık bir fark vardır. Çünkü birincide te`vîl tefsîr, şerh ve izah gibi bilgi ve söz cinsinden bir şey olur. Ve bu takdîrde te`vîlîn biri zihinde, biri de dış dünyada olmak üzere iki varlığı bulunmuş olur. Halbuki ikinci anlamda, ister geçmişte olsun, ister gelecekte olsun te`vîl; zihinde varolan nesneden çok, dış dünyada varolan nesneye âit olur. İbn Teymiyye gibi bazı düşünürlere göre te`vîl Kur`ânın indirilmiş olduğu ifâdelerin kendisidir.
    Te`vîl kelimesi daha sonraki (müteahhirûn), fakîhler, kelâmcılar, tasavvufçu-lara göre; aralarında bulunan bir delil dolayısıyla lafzın tercih edilmesi gereken sözden bir başka söze çevirilmesidir.
    Şu halde ıstılâhî olarak te`vîl; zahiri mutabık olan iki ihtimâlden birini reddetmektir. Sa`lebî ise te`vîli şöyle açıklar: Te`vîl, âyetin ön ve arkasına muvafık olduğu muhtemel mânâlardan birine sarfedilmesidir. (Keşf-Ül-Beyân, IX) Zerkeşî ise; Te`vîl, âyetin muhtemel olduğu mânâlardan bîrine ircâıdır, der. (el-Burhân, II, 148).
    Râğıb müfredât`ında tefsîr ile te`vîli şöyle ayırd eder: "Tefsîr, te`vîlden daha umûmîdir. Tefsîr çoğu kez lafızlarda, te`vîl ise anlamlarda kullanılır. Sözgelimi rü`-yânın te`vîli böyledir. Te`vîl çoğunlukla ilâhiyyât kitaplarında kullanılırken, tefsîr hem ilâhiyyât kitaplarında hem de diğer kitaplarda kullanılmıştır. (Râğıb, Müfredat, Tefsîr maddesi).
    İslâm bilginleri tefsîr ile te`vîl arasındaki ayırımda değişik görüşler serdetmis-lerdir. Çoğu kerre de bu noktada ortak bir yaklaşıma varmak zorlaşmıştır. Nitekim Nisâbûrî şöyle der: "Zamanımızda o kadar müfessirler çıkmıştır ki kendilerine tefsîr ile te`vîl arasındaki fark sorulsa, onu bulamazlar." (Suyûtî, el-Itkân, II, 173) Elbetttki bu ihtilâfın kaynağı bu kelimenin Kur`ân`da -az önce de belirttiğimiz gibi-muhtelif anlamlarda kullanılmasıdır.
    Eski tefsîr bilginlferi arasında yaygın olan kanâata göre; tefsîr ile te`vîl aynı mânâya gelir. Ebu Ubeyde bu görüştedir. (Zehebî, et-Tefsîr ve`1-Müfessirûn, II, 19).
    İmam Mâtürîdî`ye göre tefsîr; lafızdan kasdedilen mânânın şu olduğunu kesinlikle açıklamak ve Allah Teâlâ`nın bu lafızla bu mânâyı kasdettiğini belgelemektir. Eğer bu te`vîl kesinleşmiş bir delîle dayanıyorsa sahihtir. Aksi takdirde kendi görüşüne dayalı tefsîrdir ve (şeriata göre böyle bir tefsir) yasaktır. Te`vîl ise muhtemel olan iki mânâdan birini tercîh etmek, ancak kesinlikle bu mânâyadır veya Allanın bu âyetle kasdettiği mânâ budur diye kestirip atmamaktır. (Nakleden Suyûtî el-Itkân, II, 173).
    Ebu Tâlib es-Salebî`ye göre; tefsîr, ister hakikat olsun, ister mecaz olsun lafzın durumunun açıklanmasıdır. kelimesinin yol ile ve kelimesinin de yağmur ile tefsîr edilmesi gibi. Te`vîl ise lafzın derûni anlamının açıklaması-dır... Binâenaleyh, te`vîl; kasdedilen şeyin hakikatinin bildirilmesidir. Tefsîr ise; kasdedüen şeyin delilinin bildirilmesidir. Çünkü söz, maksadı açıklar. Açıklayan ise delildir." (Nakleden Suyûtî, el-Itkân, II, 173).
    Bağavî`ye göre te`vîl âyetin başı ve sonuyla uyuşan muhtemel mânâya döndürülmesidir. Ancak te`vîlin istinbât yoluyla kitab ve sünnete aykırı olmaması gerekir. Tefsîr ise âyetin nüzul sebebi, durumu ve kıssası ile alâkalı sözdür. (Bağavî, Tefsîr, I.18).
    Bazı bilginlere göre tefsîr, rivayetle alâkalı, te`vîl, ise dirayetle alâkalıdır. (Suyûtî, el-Itkân, II, 173).
    Daha sonra gelen müteahhirûn müfessirler arasında şöhret bulan kanâata göre; tefsîr, ibarenin durumundan yararlanılarak mânânın açıklanması, te`vîl ise işaret yoluyla elde edilen mânâların açıklanmasıdır. Nitekim Alûsî tefsirinin baş tarafında bu görüşü tercîh etmektedir. (Âlûsî, Tefsîr, I, 5).
    Tefsîr ve te'vîl arasındaki farkı açıklamaya yarayan bu görüşlerden elde edilen neticeye göre; tefsîr rivayetle, te`vîl dirayetle ilgili görülmektedir. Çünkü tefsîr açıklama ve izah etme anlamlarına geldiğinden Allah`ın muradının ne olduğunu açıklamak konusunda bizim kesin bir tavır takınmamız mümkün değildir. Ancak Allah ve Resulünden murâdını açıklayan bir rivayet nakledilirse bunun kesinkes öyle olduğunu söyleyebiliriz. Te`vile gelince; burada daha çok delîle dayanarak lafzın muhtemel olduğu mânâlardan birini tercîh etme anlamı düşünülmektedir. Tercîh ise bir fikrî çabanın sonucudur, yani içtihada dayanır, lctihâd yapabilmek için de sözün mânâ ve medlullerini Arap dilindeki ifâde ettiği anlamlan bilmek ve kullanış tarzlarım tesbît etmek gerekir. Bu sebeple de şahsın dirayetine ihtiyâç vardır. (Daha geniş bilgi için bkz. Zehebî, et-Tefsîr ve`1-Müfessirûn I 13.22)
    3- Tercüme: Rübaî bir kelime olan tercüme, terceme fiilindendir. Cevherîye göre; tercüme kelimesi receme kelimesinden yani sülâsî bir fiilden gelmektedir. (Cevheri, Sıhâh, V, 1928), Genellikle: "Bir sözü bir dilden başka bir dile çevirmek anlamına gelen tercüme kelimesinin daha geniş mânâları bulunmaktadır. Nitekim "terceme bir baba isim koymak anlamına geldiği gibi, bir kimsenin hayatını anlatmasına da ıtlak olunur. Sözü, kendisine ulaşmayan kişiye teblîğ etmek ve bir şeyi söylendiği dilde tefsîr etmek, bir şeyi kendi dilinden başka bir dile tefsîr edip açıklamak ve bir sözü bir dilden başka bir dile aktarmak anlamlarına da gelir. Bu sözü nakleden kişiye ise tercüman adı verilir.`* (Zerkânî, Menâhi'ül-İrfân, II, 6; Zehebî-et-Tefasîr ve`Ulüfessirûn, I,23; t. Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, 212), Bu kelimeyi mütercim Âsim Efendi şöyle açıklar: "Terceme, dahrece vezninde: bîr lisânı, âher ile tefsir ve beyân eylemek manasınadır. Tercemân veya tercümen ise şol âdeme denür ki, bir lügati, âher lüğata tefsîr ve beyân eyleye." (Kâmûs Tercümesi, IV, 198). Bu kelime arapça aslında terceme olduğu halde dilimizde galat-ı meşhur olarak tercüme seklinde geçmiştir. Bu yüzden biz de kelimeyi dilimizde kullanılan şekliyle kullanmayı -galat olsa da- uygun görüyoruz. (Bkz.Şemsettin Sami, Kâmûs-i Türki, 395).
    Tercüme kelimesinin ıstılahtaki anlamı ise: "Bir kelamın mânâsını diğer bîr lisanda dengi bîr ta`bir ile aynen ifâde etmektir. Terceme aslın mânâsına tamamen mutabık olmak için sarahatte, delâlette, icmalde1, tafsîlde, umûmda, hususta, ıtlakta, takyîdde, kuvvette, isabette, hüsn-ü edada, üslûb-u beyânda, hâsılı ilimde, san`-atta asıldaki ifâdeye eşit olmak iktiza eder, yoksa tam bir terceme değil eksik bir anlatış olmuş olur. Halbuki muhtelif lisânlar beyninde husûs-u müştereke ne kadar çok olursa olsun, her birini diğerinden ayıran birçok hususiyetler de vardır. Onun için lisânı hususiyeti olmayıp sırf akıl ve mantığa hitaben yazılan kuru ve fennî eserlerin, ilmî kabiliyeti terakkî etmiş olan lisânlar hakkıyle tercemesi kabil olduğunda söz yoksa da, hem akla, hem kalbe, yahut yalnız zevk ve hissiyata hitâb eden ve lisân noktasından edebî kıymeti ve san`at zevkini hâiz bulunan canlı ve bedîî eserlerin tercemelerinde muvaffakiyet görüldüğü nâdirdir." (M.Hamdi Yazır, Hak dini Kur`an Dili, I.9)
    Lügavî ve ıstılahı anlamına bakıldığında iki tür tercümeden söz etmek mümkündür:
    a) Harfi veya lafzî tercüme: Cümlenin nazmında ve düzeninde aslına benzemesi hedef alman veya bir başka deyimle "mürâdifinin" yerine konmaya benzeyen tercümedir. (1.Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, 213) Harfî veya lafzî tercümeyi yapan kişi tercüme edeceği metnin her kelimesini; teker teker muhtelif anlamlan yönünden ele alır ve bunu aynıyla karşılayabilecek olan tercüme edebileceği dildeki sözleri gözden geçirir ve netîcede onu, en uygun kelimelerle aktarmaya çalışır ki bu takdîrde tercüme edilen dilde istenen anlam yeterince verilemez, verilse de üslûb akıcılığı ortadan kalkar.
    b) Ma`nevi veya tefsîrî tercüme: Cümlenin düzeninde ve tanzîminde aslına benzemesi gözetilmeyen tercümedir. Bu tercümede asıl hedef, eserin ana dilindeki metinde kasdettiği maksadın ve anlamın çevirilen dilde gayet güzel bir akıcı bir şekilde ifâde edilmesidir. Mütercim, eserin ana dilindeki mânâyı korumak ve ona bağlı kalmak kaydıyla, çevirdiği dilde aynı anlamı ifâde edecek fakat olduğu gibi kelimenin tercümesi olmayan bir çeviriyle karşılar. Bu tercüme herne kadar aslın bütün maksadını harfi harfine aktarmazsa da eserin akıcılığım ve çevirilen dildeki kullanılışım sağlayacağından mânâyı rahatlıkla ve okuyanları bıktırmadan aktarır. Bir tercümede bulunması gereken bazı özellikler vardır. İster harfî tercüme olsun, ister tefsirî tercüme olsun bir tercümede mutlaka şu hususların bulunması gerekir:
    a) Mütercim; her iki dilin üslûb özelliklerini gayet iyi bilmelidir.
    b) Mütercim; kelimenin ana dilindeki manâsıyla çevirdiği dilde kullandığı kelimenin mânâsını bilmelidir.
    c) Mütercim; kelimenin ana dilindeki mânâyı ve maksadları son derece güvenilir biçimde diğer dile aktarmalı ve bu mânâya uymaya dikkat etmelidir.
    d) Tercüme asimi gerektirmeyecek ve aslın yerine geçebilecek şekilde asla uygun olmalıdır.
    Ayrıca lafzî tercümede dikkat edilmesi gereken bazı hususlar bulunmaktadır. Buna göre lafzî tercümede, her iki dilde maksadı karşılayacak kelimelerin bulunması gereklidir. Ancak böylece ana dildeki kelime çevirîlen dildeki benzeriyle uygun olabilir. Ayrıca her iki dilin gramer özelliğine vâkıf olmak ve bir dildeki gramer farklılığını diğer dilde de karşılamak icâbeder. Bunun için ortak dil yapısına sahip olmayan dillerde birbirine tercüme son derece zordur. Özellikle dillerden birisi -Arapça gibi- son derece geniş ise, bunu aynı genişlikte olmayan bir başka dile aktarmada elbetteki büyük zorlukla karşılaşılacaktır. Nitekim arapçadan türkçeye yapılan tercümelerde bu zorluklar müşâhade edilmektedir. Ve yine bu sebepledir ki, İslâm dünyasının ortak ibadet dili olan Arapça indirilmiş olan Kur`an âyetlerinin başka dillere aynıyla aktarılması imkânsızdır. Bu aktarma esnasında büyük çapta anlam ve üslûb değişikliği ortaya çıkmaktadır. Bunu telâfi etmek için ne kadar çalışılırsa çalışılsın, verimli bir sonuç elde edileceğini sanmıyoruz`. Bu sebeple ibâdetin ancak kendi diliyle yapılacağı gerçeğini bir kerre daha tekrarlıyoruz.
    Akif merhumun ifadesiyle;, "bir lisan ki bir kelimesi, bir sîğası, birden hem zât, hem zaman, hem mekân ifâde eder, başka bir lisâna bunun tercümesi kolay mı olur? O lisân bunu hakkıyla nasıl ifâde eder?" (Eşref Edib, Mehmed Âkîf, Hayatı, Eserleri, I, 199).
    Tefsîr ile tercüme arasındaki farklar: Gerek lafzî gerekse tefsirî tercüme olsun, tercüme tefsirden farklıdır. Tefsîr ile tercüme arasındaki farkları şöylece sıralayabiliriz:
    a) Tercüme bütünü itibariyle başlıbaşına bir hüviyet arzeder. Tercümede mak-sad, tercüme edilen metnin, aslın yerine geçmesidir. Tefsîr ise böyle değildir. Tefsîr dâima asıl ile bağlantı halindedir. Başlangıcından sonuna kadar tefsirde asıl ile irtibatı kesmek imkânsızdır. Halbuki tercümede aslı arattırmayacak şekilde ve asla uygun bir nakil yapılmaktadır.
    b) Tercümede söz dışı ve asla uymayan açıklamalar yapılmaz, ama aslın aışın-da ve konu dışı izahlar yapılabilir. Çünkü tercümenin asla uygun ve aslın aynı olması bir aracılık borcudur. Hattâ asılda bir yanlış varsa tercümede de aynı yanlışın aktarılmasına dikkat edilir. Sadece o yanlışın düzeltilmiş şekli not halinde verilir. Tefsirde ise durum tamamen farklıdır. Tefsirde maksad, aslı aynıyla aktarma olmayıp açıklama olduğundan konunun bazan müellifin kanâati dışında onu aydınlatıcı ve genişletici izahlarla açıklanması gerekebilir. Bunun için tefsirde hemen hemen bütün ilim şubelerinin verilerinden faydalanılır ve zaman zaman onların yorumlarına yer verilir. Tercümede ise böyle bir şeye başvurulamaz.
    c) örf bakımından da tercüme tefsirden farklıdır. Tercüme aslın bütün mânâ ve maksadlarını koruma anlamını taşır. Bu, en azından müellife karşı bir vefa borcudur. Tefsîr ise, böyle değildir. Tefsîrde gerek özet halinde, gerekse geniş açıklamalara girişilebilir.
    Mütercim; naklettiği mânâ ve maksadların müellif tarafından kasdedilmiş olduğuna emîn olur ve öylece ifâdeyi nakleder. Binâenaleyh mütercim, müellifin kanâatlerini zann-ı gâlib ile bilmek ve bunu diğer dile aktarmak zorundadır. Müfessirin durumu ise farklıdır. Müfessir kimi zaman müellifin kanâatini olduğu gibi, kimi zaman da kendi kanâatini karıştırarak, olması gerektiği gibi ifâde eder. Muhtelif ihtimâlleri belirterek netîcede kendi kanâatini de serdeder. Binâenaleyh, tefsir ile tercüme birbirinden tamamen farklı şeylerdir.
    Dilimizde kullanılan bir de meal kelimesi bulunmaktadır. Meal, kelimesi te`vil kelimesinin de türetilmiş olduğu eVl kökünden türetilmiş olup aynı anlamı ifâde için kullanılan mimli bir mastardır. Meal bir şeyin varacağı yer ve gaye anlamına mekân ismi de olur. Bu takdirde te`vilin özü ve neticesi anlamına gelir, örf bakımından meal, bir kelimenin anlamını her bakımdan değil de, biraz eksiğiyle ifâde etmek demektir. Bunun için Kur`ân tercüme edenlerin bir çoğu tercüme ta`bîri yerine, meal deyimini kullanmaya tercih etmişlerdir. (Daha geniş bilgi için bakınız, Zerkânî Menâhil`ül lrfân, II, 3-4; Zehebî, et-Tefsîr ve`l Müfessirûn, 1,23; Muhammed Hasaneyn Mahlûf, el-Medhal, 41; Zerkeşî, el-Burhân, II, 149 ve devamı; Subhî Sâ-lih, Mebâdî`ün fî Ulûm il-Kur`ân; t. Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, 205-215; M. Sofu-oğlu, Tefsire Giriş, 239-248).[2]
    İbn Kesir
    (Daha geniş bilgi için bakınız, Zerkânî Menâhil`ül lrfân, II, 3-4; Zehebî, et-Tefsîr ve`l Müfessirûn, 1,23; Muhammed Hasaneyn Mahlûf, el-Medhal, 41; Zerkeşî, el-Burhân, II, 149 ve devamı; Subhî Sâlih, Mebâdî`ün fî Ulûm il Kur`ân; T.Cerrahoğlu, Tefsîr Usûl