Geri Bildirim
  • ... Çünkü bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için, beş esas lazımdır ve zarurîdir.
    Birincisi: Merhamet
    İkincisi: Hürmet
    Üçüncüsü: Emniyet
    Dördüncüsü: Haram ve helâli bilip haramdan çekilmek
    Beşincisi: Serseriliği bırakıp itaat etmektir.
  • Belki de bilmediğim bir yolda yürüyorum şuan da, belki doğru yürüyeceğim, belki de yanlış kelimelerle savrulup duracağım neler söyledigimi bilmeden.
    İnsanoğlu hep bir kargaşa, korku, hüzün, sevinç, delilik, çılgınlık, günahlara boğulmuş çırpındıkca batar yorulur düşer kalkar çok azı varmak istediyi noktaya varır. Bir çogumuz hep isyan ederiz. Bazen aile fertlerinden şikayet eder dururuz. Bazen onlara karşı o kadar hiddetle bahsederiz ki, fırsatımız olsa öldürmeye meyl ederiz. Ufak bir kesim de cinnet geçirdik piskolojimi bozdular, beni bu günlere koydular da bu günlere geldik deriz. Bazılari kendince haklıdır (Bu bir insanın canına kıymayı gerektirmez).
    Kimse kendinden başkasına asla kötülük edemez. İnsanlar en büyük kötülüğü kendisine yapar. Yada kimse kendinden baskasının yaptığı kötülüğün bir üstünü yapamaz. Biz degilmiyiz insana en özel durumlarimizi anlatan. Biz değilmiyiz ki sevgilimizle gecen münasebetleri bir bir çekinmeden utanmadan dile getiren. Gunah olan mahremi bir adım öne taşıyan. Karşımızda ki acaba ister miydi iki kişi arasında gecen sohbetin, muhabbetin, münakasanın bir üçüncü kişinin bilmesini.
    Eşlerimize yalan söylemezmiyiz mesela. Biri ak paktır diğeri ise günah keçisi gibi hep bir ezici üstünlük sağlamaya çalışırız. Hiç utanayız kendimizden hatta ve hatta bırak kendimizi yön verdiyimiz insanlardan bile utanmayız. Sen yuları tut elinde işi sağlama al. Peki ya bu söz bir yuva yıkıyorsa sonunda napariz o zaman. Ögle ya o bunu hak etmişti deriz vicdanımızı sorgulamadan. İnsanlar herkezi kendisi gibi görüp kendi yuvalarında ki yaşanan hayatı bir başkasına uygun görürler. Kişinin kendi ev hayati bile bir diğerinin ev hayatı asla bir biri ile aynı degildir olamaz da. Her insan kendi karakterine uygun ev düzeni kurr kurmaya çalışır ve üçüncü bir kişi mutlak bir direk daha koymak yerine o direği söker atar ve arkasını döner gider. Arkasını dönüp bakan da kolayca sıyrılır bu yıkıntıdan. Acaba vijdan bunu kabul ediyormudur.
    Bu konu da biraz daha derinlere dalmak gerekir neler olduğunu bulmak için . İki ayrı çiftin cinsi münasebeti bir değildir belki biri diğerinden daha hoyrattır. Biri diğerinden dah doyurucudur. Bu da iki çift aileyi bir birine ele alıp vurmak gerekirse biri dik durmaya diğeri ufak bir kıvılcımda yanmaya mahkum olması demektir. Öyle ki üçüncü kişiler hiç bu işte yoktur. Birinci çift her şekil de istediyini aldırirken, ikinci çift ise bir naz yokuyla ya istekleri karşılar ya da herşey aksine geri teper. Bu bir koltuk takımı aldırmak ta olabilir. Bir dolap bor masa da. Bir tencere yemekte. Ne olduğu önemli değildir. Bir de şöyle birşey vardir ki . Onda var bizde yok mutsuz etmek için biz insanlar elimizden gelenin en iyisini yapar kendimizi ve etrafimızda ne kadar insan var ise mutsuz etmeyi başarır ve bunu da karşımızda ki insana atmayi çok iyi bir şekilde başarırız. Keşke tam tersini yapabilirdik.
    Yollar dört nala giden arabalarla doludur. Bazıları insan hayatını hiçe sayıp uzerinden geçercesine elinden gelen herşeyi yapmaktadır. Yagmurlu bir hava da yoldan karşıya geçmekte olan yayaya yol vermek varken. O fren devriyaj gaz kısmı ile pek savaşmayı sevmeyiz ve dimdirek geçer gideriz. Sen kuru araçta otururken karşıya geçmeye uğraşıp ıslanan insanı umursamaz hatta insana bir yukarıdan bakm dürtüsü ile o burnumuzun dikine doğru dümdüz devam ederiz. İşte kendimize olan saygımızı da bu şekil de ortaya koymuş oluruz. Acaba yirmi saniye de kim bilir neler kazanacağız. Belki ileri de olabilecek bir kazadan insana hürmetten sadaka yerine geçecek saygıyı kaderimizde bir değişikliye gitmiş olabiliriz. Neyse biz saygısizlığımızın kurbanı olup kazamızı da yapalım paramızda çokca cebimizde insanları da umursayalım. Biz nasıl olsa o yoldan karşıya geçerek bir bankamatik'e bile uğramayacağız ya. Yol vermeyen adama da dönül el kol hareketi ile de bi Dünya sövmeyeceğiz. Napalım ettiyimizi buluyor görüyoruz , etme bulma Dünyası diyip kulak ardı ederiz her bir hareketimizi.
    Cami den çıkarız belki hiç girmeyiz girenleri de öteleriz yüruyüşünü, giyimini, tavrını, tarzını bazen de Camii içinde ki hal ve hareketini. İnsanları hep bir süzer kendimizi süzmeyi unuturuz. Yanımizda secde eden insanları bir seçer bir aşşağılarız. Nasıl bir duruş etrafa bu nasıl bir bakış. Neden düzgün durmaz kafası sağa sola çevrilir diye minnet ederiz. Peki biz bu durumu nasıl görürüz. :) Biz epey bir cahiliz aslında .
    Bir yerler de az da olsa kişi kiliseye gider bunh bir hanım olarak görelim. Başinda yarım yamalakta olsa başında bir örtü vardir. Evet bir örtü yanlış değil bu söylemim. Bir mabede giren hıristiyan yada yahudi bir ortülü hanim. Biz Müsliman iken etrafimızda ki başı kapali kadınlara birseyler söyleriz bazen de görürüz hakaretler savrulur dinini başına gecirmistir ona göre lakin bir Hıristiyan'ın yada Rahibe nin basinda ki ortüye diyorum ben görmez es geçeriz. Bazen de giymegi bilmeyiz başımızı örter alttan da tay kot giyer vücut hattimizi insanlara sere serperiz. Bir insanin bor helali vardir oda eşi dir. Bunun dışında bir kadının veya bir erkeyin mahremi haramdır. İste olay da esasen bursa başlar aile de. Eşine süslenmeyip dısarıya eşi ile çikarken (gezmek, yemege gitmek, yürüyüş düğün nışan vs.) Öyle bir boyalardan elbiselere parfümlerden rujlara nelere bürünürüz. Peki bunu eşinize kac defa yaptınız onun sizin gözünüzde büyüttünüz kendisine değer kazandırdık.
    Hayvanlar sessiz varlıklardır. Bizim için sessizdirler. Bir derdinizi size hareketleri ile anlatmaya çalışırlar. Size su istediyini söyleyemezler, Acıktıklarını bir yerde bir ihtiyaç görmek iatediklerini. Köpekleri çok severiz lakin onu o kadr çok severiz ki evimize alır besler bazen iş yerlerinde güvenlik olarak tutar. Sıkılınca da o sevdiyimiz varlığı önce arabamıza alir o gezdirdiyimiz bir yerlere gittiyimiz arabamizla onu tenha bir yerlerde bırakırız. Peki bu varlik gittiğiniz gezdiyiniz herleri onu gezmeye göturdüyünüz yerleri bilir de . Onu son defa arabaya aldığınızı bir herler de bırakmayacağımizı bilmez mi. Bazı zamanlar biz nasıl bir varlık olduğumuzu unutuyoruz.
    İnsanoğlu meleklerden üstün varlık olarak yaradılmışlardir Allah (C.C.) tarafından ve eğer insanın olması gerektiği. Vijdanın insanlık botti dediğimiz yerde hayvandan daha aşsağı varlık olduğunu bire bir ispat etmiş oluruz..

    K.TATAROĞLU
    Benden bu kadar , umarim ilk Deneme yazımı begenirsiniz. Bir kusurumuz olduysa cahilliyime bağışlayınız. Okurlarıma Selam olsun,
    Sevgi ve Saygılarımla...
  • İnsan sadece baktığı boşluklarda asılı kalırmış. Hevesle kursak arasında toza dumana kim karıştıysa yediği ömrün helali hoş olurmuş. Topraktan gelenin çamura kesmesi hayırdanmış. Bir gün nasılsın diye soracak olurlarsa iyiyim demeyecekmişsin, ayıpmış. Yarım olmak ödevmiş. Tam bile olsan yarım durmak lazımmış. Dünya, herkese yetecek kadar bir yer kaplarmış. Dağın suyu, ormanın ağacı, sofranın tuzu, gecenin gündüzü eninde sonunda birbirine karışırmış. İnsan, asıl eksildikçe tamamlanırmış. Öğrendim.
  • 1- Tefsîr:
    Tefsîr Tarihine girmeden önce tefsirle ilgili bazı temel kavramların açıklanmasında fayda vardır. Bu eserin birinci cildini teşkîl eden "Kur`an-ı Kerim`e Giriş"te de belirttiğimiz gibi; Tefsîr kelimesi fesere kökünden, ya da Arab dili grameri kuralları uyarınca zaman zaman kullanılan harflerin yer değiştirmesi (taklb) metoduyla sefere kökünden türemiştir. O halde bu iki kelimenin kök anlamları üzerinde durmakta yarar vardır.
    a) Fesere kelimesi; lügat itibarıyla; hastalığı teşhîs doktorun bakmış olduğu çok az mikdârdaki suya denir. (Lisan`ül-Arab, V, 55; Tâc'ül-Arûs; III, 470) Ayrıca bu kelime açıklama izah etme anlamına gelir. Nitekim bu mânâda Allah Teâlâ Furkân sûresinde şöyle buyurur: "Onlar sana bir misâl getirmeyegör-sünler. Biz onun gerçeğini ve en iyi "anlaşılanını** sana getirmişizdir." (Furkân, 33), Burada "anlaşılanım" diye tercüme ettiğimiz kelime "Tefsîr" kelimesidir. Keza Tefsîr kelimesi; üzeri kapalı bir şeyi açmak anlamına da gelir. Nitekim ünlü Kâmûs mütercimi Âsim Efendi bu kelimeye şöyle mana vermektedir: "el-Fesr; kesr vezninde örtülü nesneyi keşf-ü ayan eylemek manasınadır... ve tabiî İllete istidlal için hastanın kârûrede bevline bakmak mânâsına isti`mâl olunur. Tefsîr fefîl vezninde fesr gibi pûşîde ve mesrur nesneyi rûşen ve a`yân eylemek manasınadır. Ve müfessirîn örfünde tefsîr; İmam Sa`leb kavli üzere te*vîl ile mürâdiftir. Ve ind`el-gayr, Tefsîr; lafz-i müşkilden mânâ-yı muradı keşf ve beyân, Te`vîl; iki muhtemel olan mananın birini zâhir-i kelâma mutabık olan mânâya red eylemekten ibarettir.** (Kâmûs Tercümesi, II, 606).
    Ebu Hayyân et-Tevhîdî el-Bahr'ül Muhît isimli tefsîrinde der ki: "Tefsîr kelimesi, aynı şekilde salıvermek için bir şeyi soyup çıplak kılmaya denir. Nitekim Sa`leb bu kelime için; atı soydum, dediğiniz zaman salıvermek üzere çıplaklaştırdım, demek olduğunu bildirir. Bu mânâ da keşf anlamına gelir. Sanki sırtını açtım demek istemiştir." (Bahr`ül-Muhît, I, 13)
    Buradan da anlaşılıyor ki lügat anlamı itibariyle tefsîr; bazan duyularla ifâde edilmek istenen açıklamalar için, bazan da zihnî anlamların açıklanması için kulla nıhr. ikinci anlamda kullanılışı ise birinciden daha fazladır. (Zehebî, et-Tefsîr ve`l MüfessirÛn, I, 13).
    Sefere kelimesi ise değişik anlamlarının yanı sıra, tıpkı fesere kelimesi gibi kapalı bir şeyi açıp aydınlatmak anlamına kullanılır. (Tâc`ül-Arûs, III, 270; Lisân`ûl-Ârab, IV, 369), Âsim efendi bu kelimeyi de şöyle türkçeleştirir:" Sefr sînin fethi ve fa`mn sükûnuyla süpürmek manasınadır... Müellifin Besâir`de beyânına göre, sefr maddesi; bir nesnede gıtâ ve sitâreyi keşfeylemek mânasına mevzu`dur ve a`yâna mahsûstur. Ve isfâr ki ifâl bâbındandır-levne muhtasstır. Ve maânî-i şâire birer münâsebetle onlardan müteferri`dir. Sefr bir nesneyi bir şeyin yüzünden sıyırıp yahut kaldırıp açmak manasınadır." (Kâmûs Tercümesi, II, 396).
    Sefere ve fesere köklerinden gelen her iki kelime Arap dilinin taklîb kurallarına uygun olarak tef`îl babına dönüştüğünde -aralarında küçük farklılıklar olsa da- genellikle eski felsefî ve ilmî eserlerin açıklanıp izah edilmesi anlamına kullanılır. (İslâm Ansiklopedisi, Tefsir maddesi) Ne var ki her iki kelime arasındaki nüans farkı tefsîr kelimesinde birleşmiş gibi görünmektedir. Nitekim Emîn el-Hûri şöyle der: "Fesere ve sefere her ikisi de keşf manasınadır. Sefr kelimesinde zahirî, maddî ve keşif, fesr kelimesinde zahirî, maddî bir keşif, fesr kelimesinde ise ma`nevî bir keşif görürüz. Ve bunlardan tef`îl babı ise mânâyı keşf ve izhâr demektir." (Nakleden, I.Cerrahoğlu, Tefsîr Usulü, 210).
    Istılahı olarak tefsîr kelimesinden kasdolunan mânâ şöyledir: Müşkül olan lafızdan, murâd olan mânâyı keşfetmektir. (Lisân`ûl-Arab, V, 55; Tâc`ül-Arûs, III,
    470).
    İslâm bilginlerinin örfünde ise Tefsîr kelimesi, Kur`an-ı Kerîm`in değişik anlamlarını açıklamak ve Kur`ân`dakİ garîb, müşkil lafızlardan neyin kastedildiğini açıklamak mânâsına kullanılır. Ancak bu mânâda tefsîr kelimesi yalnız Kur`an'a hâs bir açıklama ilmî, edebî ve fikrî eserlerdeki açıklama ve izahları da içerir. Beyân ehline göre tefsîr kelimesi kapalı ve anlaşılmaz olan sözün kapalılığını giderip açıklayacak şekilde sözü uzatıp fazlalaştırmaktır (Tehânevi, Keşşâfû Istılâhâti`l-Fûnûn, II, 1115-1116).
    Gramer kitaplarında ve tefsir eserlerinde manevî tefsîr ve i*râb tefsîri diye bir ayırımdan sözedilir ki, mâna bakımından tefsirde, gramer kuralları nazar-ı itibâra alınmazken, i`râb tefsirinde gramer kuralları gözönünde bulundurulmaya çalışılır. (Tehânevi, A.g.e., II, 1117)
    Istılah bakımından tefsire gelince; bilginlerden çoğu tefsirin tanımının yapılamayacağını, pozitif bilimlerde olduğu gibi onun genel kurallarından sözedilmeyece-ğini söylerler. Yalnızca tefsirin Allah`ın kelâmının açıklanması veya Kur`ân`ın lafızlarının ve kavramlarının izahı diye tanımlanacağını belirtirler. Diğer yandan bazı bilginler de tefsirin öteki bilimlerdeki gibi birtakım kurallarını ve bu kurallardan neş`et eden sonuçlan olacağını kabul ederek kelimenin tanımını vermeye çalışırlar ve tanımlarken de Kur`ân-ın anlaşılması için gerekli olan öteki bilimleri de gözönü-ne alarak cami ta`rîfler yapmaya çalışırlar.
    Ebu Hayyân et-Tevhîdî`ye göre tefsîr; Kur`ân`ın lafızlarının söylenişi, bu lafızların delalet ettiği ve bu anlamlarının tek ve bileşik olarak hükümlerinden bileşme halindeki mânâlardan bahseden bir ilimdir. (Bahr`ül-Muhît, I, 13-14)
    Zerkeşî`ye göre tefsîr; Allah tarafından O`nun peygamberi olan Muhammed (a.s)`e indirilmiş olan kitabın çıkarılarak sağlamlaştırılmasını (sağlayan) bir bilimdir. (el-Itkân, II, 174)
    Tefsîrin bir başka tanımı da şöyledir: Yüce Kur`ân`ın Allah Teâlâ`nın maksadına delâleti noktasındaki durumlarını beşer! takat ölçüsü içerisinde araştıran bir ilimdir. (Menhec el-Furkân, II, 6).
    Daha başkaları da tefsiri şöyle tanımlamışlardır: Âyetlerin inişlerini, durumlarını ve kıssaların, âyetlerin nazil olduğu sebepleri, sonra mekki ve medenî, muhkem ve müteşâbih, nâsih ve mensûh, hass, ve âmm, mutlak ve mukayyed, mücmel ve mufesser oluşlarını, helâli haramı, va`di ve vaîdi, emri ve nehyi, ibret ve emsali gösteren bir ilimdir. (Suyûti, el-Itkân, II, 174).
    Seyyid Şerif Cürcânî "Ta`rîfât" isimli eserinde tefsir kelimesini şöyle tanımlar: "Aslında tefsir, açıklama ve izhâr etmedir. Şeriatta ise âyetin mânâsının durumunu, kıssasını ve nazil oluş sebebini, ona açık bir delâletle delâlet edecek bir ifâde ile izah etmektir." (Ta`rîfât, 43).
    Zerkânî ise tefsîr ilmini şöyle tanımlar: Beşerin takati ölçüsünde Kur`ân-ı Ke-rîm`in Allah`ın muradı üzerinde delâlet ettiği hususlardan bahseden bir ilimdir. (ManâhiFül-lrfân, I, 471) Zerkânî devam ederek der ki: Ta`rîfin muhtevasını açıklayacak olursak, her kelimede ayrı ayrı tafsilât mevcûddur. "ilim" kelimesiyle tasavvur ve tasdike dâir bilgiler kasdedilmektedir. Abdülhakîm, Mutavael şerhinde der ki: "Tefsîr ilmi, tasavvurlar cinsindendir. Çünkü ondan maksad âyetin lafızlarının anlamlarını kavramaktır." Seyyid Şerîf ise bunun tasdîk türünden olduğunu öne sürer. "Kur`ân-ı Kerîm'den bahsederken" başka konulardan bahseden ilimler bu ta`rîfin dışında kalmaktadır. "Allah`ın murâd ettiği şeylerle delâleti bakımından" demekle, delâlet ettiği şeylerin dışında Kur`an`dan bahseden ilim dışta kalmaktadır. Kırâet ve diğer Kur`ân ilimleri gibi. "Beşerin takati ölçüsünde" ifâdesi ile de müteşâbihlerin mânâsını anlayamamak veya Allah`ın murâdını olduğu gibi anlayamamak hususu dışarda kalmaktadır.
    Başka bilginler de tefsîr ilmini şöyle ta`rîf ederler: Tefsîr, Azîz olan kitabın ahvâlini, nüzulü, senedi, üslûbu, lafızları ve gerek ahkâma müteallik, gerekse lafızlara müteallik anlamlan bakımından araştıran ilimdir. (Zerkânî, Menâhil`ül-lrfân, 1,471).
    Tefsîr ilminin bir başka tarifini de Zerkânî şöylece zikretmektedir: "Tefsîr öyle bir ilimdir ki, onda Kur`ân-ın lafızlarının söyleniş şekilleri, onların delâlet ettiği hususlar tek tek ve birleşik olarak hükümleri hamledilecek anlamları ve diğer hususlar araştırılır." (Zerkânî, Menâhil`ül-lrfân, 472).
    Şu halde tefsîr ilminin konusu bütünüyle Kur`ân âyetleridir. Tefsîr Kur`ân-ın bütün âyetlerini ve kelimelerini tedkîk konusu yapar. Bu ilmin gayesi; gerek bu dünyada, gerekse öbür dünyada kişilerin selâmete ve saadete ulaşmalarını sağlamak için Allah`ın kitabını onun ifâde etmek istediği maksada yakın olarak anlamak, anlatmak ve faydalı sonuçlar çıkarmaya çalışmaktır.
    2- Te`vîl kelimesi masdanndan türemiş olup, geri dönmek mânâsına gelir. (Tâc`ül-Arûs, VII, 215; Lisân`ül-Arab, 9, 32; Kamus`ül-Muhît, III, 331), Bu takdîrde te`vîl kelimesi açıklamak ve beyân etmek anlamlarına gelir. Kamus mütercimi Âsim Efendi bu kelimeyi şöyle açıklamaktadır: "Evi ve meal rücû* eylemek manasınadır... Bir nesne pek koyulanıp galîz olma manasınadır... Ve bir nesneden geriye dönmek manasınadır. Vâlî olup hükümet eylemek manasınadır... Ve devâbb (canlılar) ve mevâşî (hayvanlardı hüsn-ü tekayyüd ve tîmâr ile ıslâh eylemek manasınadır... Te`vîl ise tefîl vezninde; bir nesneye red ve irca` eylemek manasınadır...
    Merci-i kelâmı tedebbür ve teharrî ve takdir ile tefsir eylemekten ibarettir... Te`vîl rücû` mânâsına gelen evl`den ma`hûzdur. Pes ind`el müfessirîn bir âyetin mânâsını bir nesneye irca` ile beyân eylemekten ibarettir. Ve bazıları evvel lafzından ma`hûzdur dediler.... Buna göre te`vîl; müevvil olan kimse zihin ve fikreti sırr-i kelâmın tetebbuuna taslît eylemekten ibarettir ki kelimeden maksud olan mânâ zahir ve murâd-i mütekellim ayan olur. Pes tefsir ile te`vîl beyninde farkolur. Tefsir; nüzul-ü âyetin sebebinden bahs ve min haysü ılluğa mevzı-i kelâmın beyânıne müteallik maddeye mübaşeretten ibarettir. Ve te`vil; esrâr-i âyâtı ve estâr-i kelimâtı tefahhus ve vâhid-i ihtimâlât-i ayâtı ta`yîn eylemekten ibarettir ki vücûh-ü muhteîifeye muhtemel olan âyette olur." (Kamus Tercümesi, III, 1159-1161).
    Bazılarına göre de te`vîl siyâset anlamına gelen el-iyâle («vsft) kelimesinden alınmıştır. Çünkü te`vil yapan kişi sözü yerine yerleştirmekte ve böylece sözü idare edip gitmektedir. (Zamahşerî, Esâs`ü-Belağa, I, 15).
    Kur`ân-ı Kerîm`de te`vîl kelimesi ve bu kökten müştakk olan kelimeler muhtelif mânâlara kullanılmıştır. Nitekim Râğıb el-Müfredât isimli eserinde bu kelimenin muhtelif mânâlarını verirken şöyle demektedir: "Te`vil asla dönmektir. Nitekim dönülen yere de mev`il adı verilir. Te`vîl; bir şeyi ister ilmen olsun, ister fiilen olsun, kastedilen amaca döndürmektir. İlimde te`vîlin örneği şu âyet-i kerîmedir: "İşte kalb-lerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te`vîline yeltenmek için müteşâbih olanlara uyarlar. Halbuki onun te`vîlini Allahtan başkası bilemez." (Âl-i İmrân, 7).
    Fiilde te`vîlin örneği de Allah Teâlâ`nın şu mübarek kavlidir: "Onlar onun te'vîlinden başkasını mı bekliyorlar? Onun te`vîl i geldiği gün daha önce onu unutmuş olanlar derler ki..." (A`râf, 53), Yani ondan kasdedilen amacın beyânı geldiği gün demektir. "Eğer bir şeyde çekişirseniz Allah`a ve âhiret gününe inanmışsanız onun hallini Allah`a bırakın. Bu, hem hayırlı, hem de netîce itibânyle (te`vîl) daha güzeldir." (Nisa, 5Ş) Yani anlam ve tercüme olarak bu daha güzeldir. Bazıları ise âhiret-te sevap olarak bu, daha güzeldir, mânâsını vermişlerdir." (Râğıb, el-Müfredât, 31).
    Te`vîl kelimesi Kur`ân-ı Kerîm`de yukarıda zikredilen muhtelif anlamlarda geçmektedir. Sözgelimi az önce de belirttiğimiz ÂI-i İmrân süresindeki: "Halbuki onun te`vîlini Allah`tan başkası bilmez." (Âli-i İmrân, 7) âyetinde te`vîl tefsîr ve ta`yîn mânâlarına gelmektedir. Nisa sûresinde geçen: "bu, hem hayırlı, hem de netîce itibarıyla (te`vîl) daha güzeldir." (Nisa, 59) âyetinde ise âkibet ve netîce anlamlarına gelir. A`raf sûresinde: "Onlar onun te`vîlinden başkasını mı bekliyorlar? Onun te`vîlinin geldiği gün..." (A`râf, 53) ve Yûnus sûresinde: "Bilgileriyle kuşatamadıkları şeyi yalanladılar. Ama onun te`vîli kendilerine geldiğinde..." (Yûnus, 39), âyetlerinde ise haber verilen şeyin gerçekleşmesi anlamına gelir. Yûsuf süresindeki: "Ve sana sözlerin te`vîlini öğretir..." (Yûsuf, 6), "mutlaka onun te`vîlini size haber veririm..." (Yûsuf, 27), "biz rü`yâların te`vîlini biliciler değiliz..." (Yûsuf, 44), "ben onun te`vîlini size bildireceğim..." (Yûsuf, 45) ve "işte benim daha önceki rü`yâmın te`vîli budur..." (Yûsuf, 100) âyetleriyle kasdedilen mânâ rü`yânın delâlet ettiği şeyin aynıdır. Kehf sûresinde yer alan: "Senin sabredemediğin şeyin te`vîlini sana bildireceğim..." (Kehf, 78), "İşte senin dayanamadığın şeylerin te`vîli budur..." (Kehf, 82) kavli ile kasdedilen te`vîl, davranışların izahı ve yorumudur. Yoksa sözlerin te`vîli değildir.
    Bu kelime Kur`ân-ı Kerîm`de şu sûrelerde yer almaktadır: "Bakara, 49, 50, 248; Âl-i İmrân, 7, 11, 33; Nisa, 54, 59; A`râf, 53, 130, 141; Enfâl, 52, 54; Yûnus, 39; Yûsuf, 6, 21, 36, 37, 44, 45, 100, 101; tbrâhîm, 6; Hicr, 59, 61; Isrâ, 35; Kehf, 78, 82; Meryem, 6; Nemi, 56; Kasas, 8; Sebe`, 13; Ğâfir, 28, 45, 46; Kamer, 34, 41.
    Istılahı olarak te`vîl iki farklı anlamda kullanılmıştır:
    a) Te`vîl; ister zahirine uysun, ister uymasın sözün meramını açıklayıp mânâsını izah etmektir. Bu ta`rîfe göre te`vîl ve tefsir eşanlamlı olmaktadır. Mücâhid ve İbn Cerîr Taberî`nin te`vîl kelimesinden anladıkları mânâ budur. (Zehebî, et-Tefsîr ve`1-Müfessirûn, 1, 17).
    b) Te`vîl sözle kasdedilen mânânın kendisidir. Eğer söz bir taleb cümlesi ise onun te`vîli istenen fiilin kendisidir. Haber cümlesi ise onun te`vîli de haber verilen şeyin kendisidir.
    Birinci mânâ ile bu anlam arasında açık bir fark vardır. Çünkü birincide te`vîl tefsîr, şerh ve izah gibi bilgi ve söz cinsinden bir şey olur. Ve bu takdîrde te`vîlîn biri zihinde, biri de dış dünyada olmak üzere iki varlığı bulunmuş olur. Halbuki ikinci anlamda, ister geçmişte olsun, ister gelecekte olsun te`vîl; zihinde varolan nesneden çok, dış dünyada varolan nesneye âit olur. İbn Teymiyye gibi bazı düşünürlere göre te`vîl Kur`ânın indirilmiş olduğu ifâdelerin kendisidir.
    Te`vîl kelimesi daha sonraki (müteahhirûn), fakîhler, kelâmcılar, tasavvufçu-lara göre; aralarında bulunan bir delil dolayısıyla lafzın tercih edilmesi gereken sözden bir başka söze çevirilmesidir.
    Şu halde ıstılâhî olarak te`vîl; zahiri mutabık olan iki ihtimâlden birini reddetmektir. Sa`lebî ise te`vîli şöyle açıklar: Te`vîl, âyetin ön ve arkasına muvafık olduğu muhtemel mânâlardan birine sarfedilmesidir. (Keşf-Ül-Beyân, IX) Zerkeşî ise; Te`vîl, âyetin muhtemel olduğu mânâlardan bîrine ircâıdır, der. (el-Burhân, II, 148).
    Râğıb müfredât`ında tefsîr ile te`vîli şöyle ayırd eder: "Tefsîr, te`vîlden daha umûmîdir. Tefsîr çoğu kez lafızlarda, te`vîl ise anlamlarda kullanılır. Sözgelimi rü`-yânın te`vîli böyledir. Te`vîl çoğunlukla ilâhiyyât kitaplarında kullanılırken, tefsîr hem ilâhiyyât kitaplarında hem de diğer kitaplarda kullanılmıştır. (Râğıb, Müfredat, Tefsîr maddesi).
    İslâm bilginleri tefsîr ile te`vîl arasındaki ayırımda değişik görüşler serdetmis-lerdir. Çoğu kerre de bu noktada ortak bir yaklaşıma varmak zorlaşmıştır. Nitekim Nisâbûrî şöyle der: "Zamanımızda o kadar müfessirler çıkmıştır ki kendilerine tefsîr ile te`vîl arasındaki fark sorulsa, onu bulamazlar." (Suyûtî, el-Itkân, II, 173) Elbetttki bu ihtilâfın kaynağı bu kelimenin Kur`ân`da -az önce de belirttiğimiz gibi-muhtelif anlamlarda kullanılmasıdır.
    Eski tefsîr bilginlferi arasında yaygın olan kanâata göre; tefsîr ile te`vîl aynı mânâya gelir. Ebu Ubeyde bu görüştedir. (Zehebî, et-Tefsîr ve`1-Müfessirûn, II, 19).
    İmam Mâtürîdî`ye göre tefsîr; lafızdan kasdedilen mânânın şu olduğunu kesinlikle açıklamak ve Allah Teâlâ`nın bu lafızla bu mânâyı kasdettiğini belgelemektir. Eğer bu te`vîl kesinleşmiş bir delîle dayanıyorsa sahihtir. Aksi takdirde kendi görüşüne dayalı tefsîrdir ve (şeriata göre böyle bir tefsir) yasaktır. Te`vîl ise muhtemel olan iki mânâdan birini tercîh etmek, ancak kesinlikle bu mânâyadır veya Allanın bu âyetle kasdettiği mânâ budur diye kestirip atmamaktır. (Nakleden Suyûtî el-Itkân, II, 173).
    Ebu Tâlib es-Salebî`ye göre; tefsîr, ister hakikat olsun, ister mecaz olsun lafzın durumunun açıklanmasıdır. kelimesinin yol ile ve kelimesinin de yağmur ile tefsîr edilmesi gibi. Te`vîl ise lafzın derûni anlamının açıklaması-dır... Binâenaleyh, te`vîl; kasdedilen şeyin hakikatinin bildirilmesidir. Tefsîr ise; kasdedüen şeyin delilinin bildirilmesidir. Çünkü söz, maksadı açıklar. Açıklayan ise delildir." (Nakleden Suyûtî, el-Itkân, II, 173).
    Bağavî`ye göre te`vîl âyetin başı ve sonuyla uyuşan muhtemel mânâya döndürülmesidir. Ancak te`vîlin istinbât yoluyla kitab ve sünnete aykırı olmaması gerekir. Tefsîr ise âyetin nüzul sebebi, durumu ve kıssası ile alâkalı sözdür. (Bağavî, Tefsîr, I.18).
    Bazı bilginlere göre tefsîr, rivayetle alâkalı, te`vîl, ise dirayetle alâkalıdır. (Suyûtî, el-Itkân, II, 173).
    Daha sonra gelen müteahhirûn müfessirler arasında şöhret bulan kanâata göre; tefsîr, ibarenin durumundan yararlanılarak mânânın açıklanması, te`vîl ise işaret yoluyla elde edilen mânâların açıklanmasıdır. Nitekim Alûsî tefsirinin baş tarafında bu görüşü tercîh etmektedir. (Âlûsî, Tefsîr, I, 5).
    Tefsîr ve te'vîl arasındaki farkı açıklamaya yarayan bu görüşlerden elde edilen neticeye göre; tefsîr rivayetle, te`vîl dirayetle ilgili görülmektedir. Çünkü tefsîr açıklama ve izah etme anlamlarına geldiğinden Allah`ın muradının ne olduğunu açıklamak konusunda bizim kesin bir tavır takınmamız mümkün değildir. Ancak Allah ve Resulünden murâdını açıklayan bir rivayet nakledilirse bunun kesinkes öyle olduğunu söyleyebiliriz. Te`vile gelince; burada daha çok delîle dayanarak lafzın muhtemel olduğu mânâlardan birini tercîh etme anlamı düşünülmektedir. Tercîh ise bir fikrî çabanın sonucudur, yani içtihada dayanır, lctihâd yapabilmek için de sözün mânâ ve medlullerini Arap dilindeki ifâde ettiği anlamlan bilmek ve kullanış tarzlarım tesbît etmek gerekir. Bu sebeple de şahsın dirayetine ihtiyâç vardır. (Daha geniş bilgi için bkz. Zehebî, et-Tefsîr ve`1-Müfessirûn I 13.22)
    3- Tercüme: Rübaî bir kelime olan tercüme, terceme fiilindendir. Cevherîye göre; tercüme kelimesi receme kelimesinden yani sülâsî bir fiilden gelmektedir. (Cevheri, Sıhâh, V, 1928), Genellikle: "Bir sözü bir dilden başka bir dile çevirmek anlamına gelen tercüme kelimesinin daha geniş mânâları bulunmaktadır. Nitekim "terceme bir baba isim koymak anlamına geldiği gibi, bir kimsenin hayatını anlatmasına da ıtlak olunur. Sözü, kendisine ulaşmayan kişiye teblîğ etmek ve bir şeyi söylendiği dilde tefsîr etmek, bir şeyi kendi dilinden başka bir dile tefsîr edip açıklamak ve bir sözü bir dilden başka bir dile aktarmak anlamlarına da gelir. Bu sözü nakleden kişiye ise tercüman adı verilir.`* (Zerkânî, Menâhi'ül-İrfân, II, 6; Zehebî-et-Tefasîr ve`Ulüfessirûn, I,23; t. Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, 212), Bu kelimeyi mütercim Âsim Efendi şöyle açıklar: "Terceme, dahrece vezninde: bîr lisânı, âher ile tefsir ve beyân eylemek manasınadır. Tercemân veya tercümen ise şol âdeme denür ki, bir lügati, âher lüğata tefsîr ve beyân eyleye." (Kâmûs Tercümesi, IV, 198). Bu kelime arapça aslında terceme olduğu halde dilimizde galat-ı meşhur olarak tercüme seklinde geçmiştir. Bu yüzden biz de kelimeyi dilimizde kullanılan şekliyle kullanmayı -galat olsa da- uygun görüyoruz. (Bkz.Şemsettin Sami, Kâmûs-i Türki, 395).
    Tercüme kelimesinin ıstılahtaki anlamı ise: "Bir kelamın mânâsını diğer bîr lisanda dengi bîr ta`bir ile aynen ifâde etmektir. Terceme aslın mânâsına tamamen mutabık olmak için sarahatte, delâlette, icmalde1, tafsîlde, umûmda, hususta, ıtlakta, takyîdde, kuvvette, isabette, hüsn-ü edada, üslûb-u beyânda, hâsılı ilimde, san`-atta asıldaki ifâdeye eşit olmak iktiza eder, yoksa tam bir terceme değil eksik bir anlatış olmuş olur. Halbuki muhtelif lisânlar beyninde husûs-u müştereke ne kadar çok olursa olsun, her birini diğerinden ayıran birçok hususiyetler de vardır. Onun için lisânı hususiyeti olmayıp sırf akıl ve mantığa hitaben yazılan kuru ve fennî eserlerin, ilmî kabiliyeti terakkî etmiş olan lisânlar hakkıyle tercemesi kabil olduğunda söz yoksa da, hem akla, hem kalbe, yahut yalnız zevk ve hissiyata hitâb eden ve lisân noktasından edebî kıymeti ve san`at zevkini hâiz bulunan canlı ve bedîî eserlerin tercemelerinde muvaffakiyet görüldüğü nâdirdir." (M.Hamdi Yazır, Hak dini Kur`an Dili, I.9)
    Lügavî ve ıstılahı anlamına bakıldığında iki tür tercümeden söz etmek mümkündür:
    a) Harfi veya lafzî tercüme: Cümlenin nazmında ve düzeninde aslına benzemesi hedef alman veya bir başka deyimle "mürâdifinin" yerine konmaya benzeyen tercümedir. (1.Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, 213) Harfî veya lafzî tercümeyi yapan kişi tercüme edeceği metnin her kelimesini; teker teker muhtelif anlamlan yönünden ele alır ve bunu aynıyla karşılayabilecek olan tercüme edebileceği dildeki sözleri gözden geçirir ve netîcede onu, en uygun kelimelerle aktarmaya çalışır ki bu takdîrde tercüme edilen dilde istenen anlam yeterince verilemez, verilse de üslûb akıcılığı ortadan kalkar.
    b) Ma`nevi veya tefsîrî tercüme: Cümlenin düzeninde ve tanzîminde aslına benzemesi gözetilmeyen tercümedir. Bu tercümede asıl hedef, eserin ana dilindeki metinde kasdettiği maksadın ve anlamın çevirilen dilde gayet güzel bir akıcı bir şekilde ifâde edilmesidir. Mütercim, eserin ana dilindeki mânâyı korumak ve ona bağlı kalmak kaydıyla, çevirdiği dilde aynı anlamı ifâde edecek fakat olduğu gibi kelimenin tercümesi olmayan bir çeviriyle karşılar. Bu tercüme herne kadar aslın bütün maksadını harfi harfine aktarmazsa da eserin akıcılığım ve çevirilen dildeki kullanılışım sağlayacağından mânâyı rahatlıkla ve okuyanları bıktırmadan aktarır. Bir tercümede bulunması gereken bazı özellikler vardır. İster harfî tercüme olsun, ister tefsirî tercüme olsun bir tercümede mutlaka şu hususların bulunması gerekir:
    a) Mütercim; her iki dilin üslûb özelliklerini gayet iyi bilmelidir.
    b) Mütercim; kelimenin ana dilindeki manâsıyla çevirdiği dilde kullandığı kelimenin mânâsını bilmelidir.
    c) Mütercim; kelimenin ana dilindeki mânâyı ve maksadları son derece güvenilir biçimde diğer dile aktarmalı ve bu mânâya uymaya dikkat etmelidir.
    d) Tercüme asimi gerektirmeyecek ve aslın yerine geçebilecek şekilde asla uygun olmalıdır.
    Ayrıca lafzî tercümede dikkat edilmesi gereken bazı hususlar bulunmaktadır. Buna göre lafzî tercümede, her iki dilde maksadı karşılayacak kelimelerin bulunması gereklidir. Ancak böylece ana dildeki kelime çevirîlen dildeki benzeriyle uygun olabilir. Ayrıca her iki dilin gramer özelliğine vâkıf olmak ve bir dildeki gramer farklılığını diğer dilde de karşılamak icâbeder. Bunun için ortak dil yapısına sahip olmayan dillerde birbirine tercüme son derece zordur. Özellikle dillerden birisi -Arapça gibi- son derece geniş ise, bunu aynı genişlikte olmayan bir başka dile aktarmada elbetteki büyük zorlukla karşılaşılacaktır. Nitekim arapçadan türkçeye yapılan tercümelerde bu zorluklar müşâhade edilmektedir. Ve yine bu sebepledir ki, İslâm dünyasının ortak ibadet dili olan Arapça indirilmiş olan Kur`an âyetlerinin başka dillere aynıyla aktarılması imkânsızdır. Bu aktarma esnasında büyük çapta anlam ve üslûb değişikliği ortaya çıkmaktadır. Bunu telâfi etmek için ne kadar çalışılırsa çalışılsın, verimli bir sonuç elde edileceğini sanmıyoruz`. Bu sebeple ibâdetin ancak kendi diliyle yapılacağı gerçeğini bir kerre daha tekrarlıyoruz.
    Akif merhumun ifadesiyle;, "bir lisan ki bir kelimesi, bir sîğası, birden hem zât, hem zaman, hem mekân ifâde eder, başka bir lisâna bunun tercümesi kolay mı olur? O lisân bunu hakkıyla nasıl ifâde eder?" (Eşref Edib, Mehmed Âkîf, Hayatı, Eserleri, I, 199).
    Tefsîr ile tercüme arasındaki farklar: Gerek lafzî gerekse tefsirî tercüme olsun, tercüme tefsirden farklıdır. Tefsîr ile tercüme arasındaki farkları şöylece sıralayabiliriz:
    a) Tercüme bütünü itibariyle başlıbaşına bir hüviyet arzeder. Tercümede mak-sad, tercüme edilen metnin, aslın yerine geçmesidir. Tefsîr ise böyle değildir. Tefsîr dâima asıl ile bağlantı halindedir. Başlangıcından sonuna kadar tefsirde asıl ile irtibatı kesmek imkânsızdır. Halbuki tercümede aslı arattırmayacak şekilde ve asla uygun bir nakil yapılmaktadır.
    b) Tercümede söz dışı ve asla uymayan açıklamalar yapılmaz, ama aslın aışın-da ve konu dışı izahlar yapılabilir. Çünkü tercümenin asla uygun ve aslın aynı olması bir aracılık borcudur. Hattâ asılda bir yanlış varsa tercümede de aynı yanlışın aktarılmasına dikkat edilir. Sadece o yanlışın düzeltilmiş şekli not halinde verilir. Tefsirde ise durum tamamen farklıdır. Tefsirde maksad, aslı aynıyla aktarma olmayıp açıklama olduğundan konunun bazan müellifin kanâati dışında onu aydınlatıcı ve genişletici izahlarla açıklanması gerekebilir. Bunun için tefsirde hemen hemen bütün ilim şubelerinin verilerinden faydalanılır ve zaman zaman onların yorumlarına yer verilir. Tercümede ise böyle bir şeye başvurulamaz.
    c) örf bakımından da tercüme tefsirden farklıdır. Tercüme aslın bütün mânâ ve maksadlarını koruma anlamını taşır. Bu, en azından müellife karşı bir vefa borcudur. Tefsîr ise, böyle değildir. Tefsîrde gerek özet halinde, gerekse geniş açıklamalara girişilebilir.
    Mütercim; naklettiği mânâ ve maksadların müellif tarafından kasdedilmiş olduğuna emîn olur ve öylece ifâdeyi nakleder. Binâenaleyh mütercim, müellifin kanâatlerini zann-ı gâlib ile bilmek ve bunu diğer dile aktarmak zorundadır. Müfessirin durumu ise farklıdır. Müfessir kimi zaman müellifin kanâatini olduğu gibi, kimi zaman da kendi kanâatini karıştırarak, olması gerektiği gibi ifâde eder. Muhtelif ihtimâlleri belirterek netîcede kendi kanâatini de serdeder. Binâenaleyh, tefsir ile tercüme birbirinden tamamen farklı şeylerdir.
    Dilimizde kullanılan bir de meal kelimesi bulunmaktadır. Meal, kelimesi te`vil kelimesinin de türetilmiş olduğu eVl kökünden türetilmiş olup aynı anlamı ifâde için kullanılan mimli bir mastardır. Meal bir şeyin varacağı yer ve gaye anlamına mekân ismi de olur. Bu takdirde te`vilin özü ve neticesi anlamına gelir, örf bakımından meal, bir kelimenin anlamını her bakımdan değil de, biraz eksiğiyle ifâde etmek demektir. Bunun için Kur`ân tercüme edenlerin bir çoğu tercüme ta`bîri yerine, meal deyimini kullanmaya tercih etmişlerdir. (Daha geniş bilgi için bakınız, Zerkânî Menâhil`ül lrfân, II, 3-4; Zehebî, et-Tefsîr ve`l Müfessirûn, 1,23; Muhammed Hasaneyn Mahlûf, el-Medhal, 41; Zerkeşî, el-Burhân, II, 149 ve devamı; Subhî Sâ-lih, Mebâdî`ün fî Ulûm il-Kur`ân; t. Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, 205-215; M. Sofu-oğlu, Tefsire Giriş, 239-248).[2]
    İbn Kesir
    (Daha geniş bilgi için bakınız, Zerkânî Menâhil`ül lrfân, II, 3-4; Zehebî, et-Tefsîr ve`l Müfessirûn, 1,23; Muhammed Hasaneyn Mahlûf, el-Medhal, 41; Zerkeşî, el-Burhân, II, 149 ve devamı; Subhî Sâlih, Mebâdî`ün fî Ulûm il Kur`ân; T.Cerrahoğlu, Tefsîr Usûl
  • Şakîk - Ne zamandan beri benimle birliktesin?

    Hatem - Otuz üç yıldan beri.

    Şakîk - Peki bu müddet içerisinde benden ne öğrendin?

    Hatem - Sekiz konu öğrendim.

    Şakîk - İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciün! Seninle uğraşmakla ömrüm boşa gitmiş. Bunca senedir sadece sekiz konu mu öğrendin?

    Hatem - Hocam! Ben başka konuları öğrenmedim. Ama size yalan da söylemek istemedim.

    Şakîk - O zaman öğrendiğin şu sekiz konuyu anlat bakalım.

    Hatem - İnsanlara baktım, her birinin bir sevgilisi var. Ancak sevdaları kadar sürüyor. İnsan kabre konunca her şey bitiyor. Bu yüzden iyilikleri sevgili olarak görmeye başladım. Çünkü kabre girince sevgilim de yanımda olsun istedim.

    Şakîk - Aferin sanal Peki diğer öğrendiğin konular nedir?

    Hâtem - İkinci olarak "Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için ise şüphesiz cennet yegâne barınaktır." ayetini düşündüm. Anladım ki, Hak Teala'nın sözü çok doğru. Bu nedenle, arzularıma karşı mücadele ettim. Sonunda Allah'a itaat eden bir kul oldum.

    Üçüncü olarak, insanlara baktım, herkes değer verdiği şeyi yüceltip koruyor. Daha sonra "Sizin yanınızdakiler tükenir; Allah katındakiler ise bâkîdir" ayetini düşündüm. Sonunda elime geçen değerli ne varsa, Allah katında ebedileşmesi için O'nun uğrunda sarfetmeye başladım.

    Dördüncü olarak, Yine insanlara baktım, herkes malı, nesebi, şerefi, asilliği önemsiyor. Ben de bunları düşündüm ve hiçbir şey olmadıkları kanaatine vardım sonra "Allah katında en üstününüz takvaca en ileri olanınızdır" ayetini tefekkür ettim ve Allah katında değerli biri olmak için davranışlarıma takvayı hakim kıldım.

    Beşinci olarak, çevreme baktım, herkes birbirini kötüleyip lanet yağdırıyor. Böyle davranmalarının tek nedeni var, o da hasettir. Sonra "Rabbinin rahmetini onlar mı dağıtıyorlar? Onların dünya hayatındaki rızıklarını, aralarında biz pay ettik" ayetini düşündüm ve haset etmekten vazgeçtim. İnsanlara ilişmedim. Rızkın Allah tarafından dağıtıldığına yürekten inanıp insanların bana karşı besledikleri düşmanlıklara aldırmadım.

    Altıncı olarak, insanlara baktım, haksızlık edip birbirlerini boğazlıyorlar. Bunun üzerine “Gerçekten şeytan sizin düşmanınızdır; o halde siz de onu düşman edinin" ayetine yöneldim. Sadece onu düşman olarak tanıdım ve ona karşı önlemimi alrnaya çalıştım. Çünkü onun benim düşmanım olduğuna Allah Teala şahitlik etmiştir. Bu nedenle onu bırakıp insanlara düşmanlık beslemekten vazgeçtim.

    Yedinci olarak, etrafımdaki kimselere baktım, herkes bir ekmek kırıntısı peşinde koşuyor. Bu uğurda kendilerini rezil edebiliyorlar. Helali hiçe sayıp harama bulaşıyorlar. Sonra yeryüzünde ne kadar canlı varsa hepsinin rızkı ancak Allaha
    aittir" ayetini düşündüm ve benim de Allah'ın rızık vermeyi üstlendiği canlılardan biri oldugumu farkettim. Bu nedenle Allah'a karşı görevlerimi yerine getirmeye yönelip O'nun benim için takdir ettiğine karışmadım.

    Sekizinci olarak, çevremdeki insanlara baktım, herkes bir yaratılmışa bel bağlamış. Kimi toprağına, kimi ticaretine , kimi mesleğine, kimi oğluna, kimi de sıhhatine güveniyor. İşin özü, herkes kendi gibi yaratılmış başka bir şeye sırtını dayamaya başlamış, Aklıma "Kim Allah'a tevekkül ederse O, ona yeter" ayeti geldi. Ben de Allah'a güvendim. Zira O, bana yeter.

    Rabbim beni ve cemi cümlemizi sadece rivayet eden kullarından değil, riayet eden kullarından eylesin
  • Mü’minler Kimlere Karşı Merhametli Olmalı?
    İblis gibi hatasında ısrar eden; kendisi O’nun rahmetinden umudu kestiği gibi, başkalarını da O’nun rahmetinden uzaklaştırmak için her tür şeytanlık düşünen kimseler ilahi rahmetten ebediyyen mahrum kalacaklardır.

    Mü’minler Kimlere Karşı Merhametli Olmalı?

    “ Muhammed (sav) Allah’ın elçisidir ve onun safında olanlar kâfirlere karşı eşidda/çok çetin/kararlı ve ödünsüz, ruhama/birbirlerine karşı ise çok merhametlidirler. Onları hep rükû ve secde halinde Allah’ın kerem ve rızasını ararken görürsün; onların nişanları yüzlerindeki secde izleridir. Bu onların Tevrat’taki temsilidir. Bir de onların İncil’deki temsili var: Onlar filiz vermiş tohum gibidir; derken o filizi (Allah) güçlendirir ve kalınlaştırır ki kökü üzerine dimdik dursun da üreticiyi sevindirsin. Böylece o, kâfirleri kinlerine mahkûm etmiş olur. Allah onlardan iman eden ve ıslah edici eylemler ortaya koyanlara limitsiz bir bağış ve büyük bir ödül vaat etmiştir.” (Fetih, 48/29)

    Giriş

    Ayetin indiği dönemin arka planında Hudeybiye Anlaşması vardır. Ayet, Hudeybiye’de “Allah’ın Rasulü” ifadesini anlaşmadan sildiren Mekke elçisi Süheyl b. Amr’ın şahsında tüm kâfirlere yapılmış ihtar niteliğindedir. Rıdvan Biatı’yla mü’minlerin dosta ve düşmana karşı gösterdiği onurlu, kararlı duruşu ifade etmekte, adeta deklarasyon yayınlamaktadır.

    Birbiriyle uyumlu iki tavır vardır yukarıdaki ayette: Birincisi “eşidda”dır; sert, kararlı, ödünsüz ve çetin. İkincisi ise “ruhama”dır; merhametli ve şefkatli. Bu iki tavır aynı zamanda iki sınırı ifade ediyor. Bu sınırlar; ilkeler ve mücadele yöntemiyle ilgilidir. Yoksa insan ilişkilerinde, dar alandaki toplumsal ilişkilerde, medeni münasebetlerde mü’minlerin kâfirlere karşı merhametle, şefkatle muamele etmesi hiçbir ayette yasaklanmış değildir.

    Bu iki tavır ve iki sınır bir kabileyi, bir ırkı, sırf kendi renginden, kendi takımından olduğu için her halükârda tutan ırkçıların tutumundan farklıdır. Çünkü bir peygamberin safında bulunmak, onun yanında saf tutmak, doğuştan elde edilmiş bir paye değildir; kazanılmış, elde edilmiş bir haktır.

    İlahi övgüye mazhar olan bu iki tavır, emekle elde edilmiş bir ürün gibidir: Kökleri üzerinde dimdik duran hoş bir ekin, güzel bir filiz. Tevrat ve İncil’de de aynı tasvirler, önceki peygamberlerin zamanındaki mü’minler için yapılmıştır.1

    Bu Kur’anî bilinçlenme yolculuğumuzda iki nur diğerlerinden daha parlak bir şekilde önümüzü aydınlatacaktır. Bunlardan biri hududullah2 diğeri ise vasat ümmet’tir.3

    Biz vahye iman eden mü’minler için Allah’ın hayatımız çerçevesinde çizdiği güvenlik sınırları çok önemlidir. Biz o sınırlara riayet ettiğimizde dünya ve ahirette tehlikelerden korunacağımıza iman ediyoruz. Diğer yandan ruhama ve eşidda kavramları üzerinden, insan ilişkilerini itidal ekseninde ele alacağımız bu çalışma için “vasat ümmet” vurgusu da çok önemlidir. Çünkü her şeyi çift kutuplu olarak yaratan Yüce Allah, itidalin, dengenin ve vasatın nerede durduğunu da vahiyle bize beyan edip yol göstermiştir.

    Kur’an bir bakıma gazaptan kurtuluşun, iç huzurun ve manevi mutluluğun güvencesidir:

    “Çünkü o (Kur’an) da, insanlar için bir rehber ve rahmettir.” (Neml, 27/77)

    Kur’an rahmetullah’tır. Ancak kim için rahmetullah’tır? Bu sorunun cevabını araştıracağımız çalışmamızda ruhama’nın sınırlarını Rabbimiz nasıl çizmişse onu ortaya koymak niyetindeyiz.

    Ruhama’nın ve eşidda’nın da sınırlarını adalet ekseninde çizecek olan ötekisi olmayan Allah Teâlâ’dır. Çift kutuplu ve zıt kutuplu olan insanoğlu ise, itidali tayin konusunda sınırları doğru çizmekten acizdir. Sınırları doğru tayin etmek, ancak vahyin rehberliğinde mümkündür. İşte biz bu çalışmamızda bunun imkânlarını araştırmak ve ortaya koymak istiyoruz. Üzerinde duracağımız ana soru şudur:

    Mü’minlerin merhameti ve sertliği kime karşı nereye kadardır?

    A- Ruhama’nın Tefsiri ve Sınırları

    “Mü’minler sadece kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile hareket edin ki, O’nun merhametine nail olasınız.” (Hucurat, 49/10)

    Ruhama’nın sınırlarını tayin etmek için Kur’an’da mü’minlerle diyalogun ilkelerini, Müslümanlar arasındaki münasebetlerin ölçülerini ana çizgilerle ortaya koymak gerekir.

    Yüce Allah’ın er-Rahman, er-Rahim isimleri ve özümüze yerleştirdiği rahmet duygusuyla ilgili Kur’an’ın rehberliğine başvurduğumuzda, önümüz vahyin nuruyla aydınlanmaktadır.4

    Allah’ın rahmeti geniştir. Ama buna rağmen bundan yararlanma konusunda inatçı ve nankör kesilenler imtihan dünyasının bir gerçeğidir. Allah’ın rahmetinden kimler umut keser? Allah’ın rahmetinden kâfirler umut keser. (12/87) Umutsuzluk İblis’in asli özelliğidir. Allah’ın rahmetinden umut kesmek mü’minlere yakışmaz. (39/53) “Mü’min kimse Allah’ın azabının miktarını bilseydi cenneti umut edemezdi, kâfir de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilseydi, O’nun rahmetinden umudunu hiç kesmezdi.” (Müslim)

    Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. (A’raf, 7/156) O, Ğafur ve Rahim’dir. (A’raf, 7/167) Mağfiret, Aziz, Hakim sıfatlarının şahididir. (5/118.) Rasulullah’ın hadisteki tefsiriyle ifade edersek: “Allah’ın kullarına merhameti annenin çocuğuna merhametinden fazladır.”5

    Peki, Allah’ın rahmetinden nasıl yararlanacağız?

    Küçük kusurların affedilmesi büyük günahlardan kaçınmaya bağlıdır. (Şura, 42/37; Necm, 53/32)

    İnsan ilişkilerinde cezalandırma arzusunu öne çıkarmak doğru değildir; affı esas almak gerekir: Cahillerden yüz çevirenin affı esas alması elzemdir; dolayısıyla affı davranış biçimi olarak benimsemeyenler cahillere benzemiş olurlar. Çünkü cahiller duygu ve düşüncelerini davranışlarını kontrol altında tutamaz, fevri hareket ederler. (A’raf, 7/199)

    Kötülüğü kötülükle değil, iyilikle savmak lazımdır. (Ra’d, 13/22; Fussilet, 41/34-35) Zulümle mücadelenin yöntemi zulüm olamaz; meşru olmalı, adaleti esas almalıdır. (Şura, 42/40-43) Mesela zulme karşı tepkide amacı aşıp saldırganlık yapmak haramdır. (Bakara, 2/190)

    Öte yandan Rahman ve Rahim’in diğer kutbunda yer alan el-Kahhar sıfatı, Kur’an’da bunlar kadar sıklıkla vurgulanmamıştır.6 Allah daha iyisini bilir; ancak bu karşılaştırmadan şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkündür: Yüce Allah’ın şefkat ve merhameti kahrından daha önde, ön planda durmaktadır.

    Yüce Allah el-Ğafur/affedici ve er-Rahim’dir/merhameti kendisine ilke edinmiştir. Rahman, rahim, rahmet, merhametle aynı kökten türeyen ve mü’minlerin bir sıfatı olarak beyan edilen “ruhama” sadece yukarıdaki ayette geçmiştir. (Fetih, 48/29)

    Rahmetini dilediği kimselere dağıtma hakkına sahip olan Rabbimiz, şefkatin de merhametin de asıl kaynağıdır; kime isterse şefkat ve merhametle muamelede bulunur.7

    Rabbimizin rahmetini dağıtmadaki adaleti, biz mü’minler için en temel ilkelerdendir. Hiç şüphesiz biz insanlar mutlak adaleti uygulama imkânından mahrumuz. Ancak ne kadar adaletli olursak, o kadar Rabbimizin merhametine layık olduğumuzu ortaya koymuş oluruz.

    Nefsimizin kötülüklerine karşı direnme kabiliyetini özümüze yerleştirmesi, hemen cezalandırmaması, ihmal etmemesi ama imhal etmesi/ertelemesi de bu rahmetinin bir eseridir.8

    Merhamet ve şefkatle muamele eden Yüce Rabbimizin insanları darlık ve sıkıntıdan kurtarması, zorlukla beraber kolaylığı da yaratması,9 merhametinin, şefkatinin şahitleridir.

    B- Allah’ın Rahmeti Kimler İçindir?

    Her şeyi belli bir ölçüye göre yaratan Rabbimiz rahmetini de adaletli bir şekilde dağıtmaktadır. Küfrü, nifakı, zulmü ve fıskı hayat tarzı haline getiren, bir kimlik olarak yüreğinde taşıyan, tüm benliğini küfr, nifak, zulüm ve fısk ile kirletenler O’nun rahmetinden mahrum kalacaktır.

    Rabbimiz Kur’an-ı Mubin’de rahmetini kimlere indireceğini beyan etmiştir. Bize düşen ilahi mesaja kulak vermek, gönül vermek ve gereğini ifa etmektir.

    Allah rahmetini ilkesiz ve ölçüsüz bir şekilde mi dağıtır? Kesinlikle hayır; her şeyin kaderini yaratan Rabbimiz rahmete bir kader/ölçü yaratmıştır. Bu nedenle Allah, rahmetini bazı kimselerden esirger.

    İyilerin nimette olması Allah’ın rahmetinin bir şahididir. Öte yandan O’nun rahmetinden yararlanmayı iradesi ile reddedenlerin cehenneme gitmesi kendilerine yaptıkları bir zulümden ibarettir. (İnfitar, 82/13-14)

    Rahmet ve adaletle kullarına muamele eden Yüce Allah ihmal etmez, imhal eder; imtihan için gereken süreyi vermeden cezalandırmaz. (Nahl, 16/61) Yüce Allah kâfirlerden zulümde ileri gidenleri, günahta ısrar edenleri cezalandırır. (Sebe, 34/17) Ebedi azap, bile bile yalanlayan, yüz çeviren nankörler içindir. (Taha, 20/48)

    Peki, Allah’ın rahmeti kimler içindir?

    1. Allah’a Gönülden Teslim Olanlar

    “O gün kim azaptan esirgenirse, kesinlikle Allah ona rahmet etmiştir. Bu ise apaçık bir kurtuluş demektir.” (En’am, 6/16)

    Allah’ın rahmeti, kendisine gönülden teslim olanlaradır. Allah’ın çizdiği sınırları ihlal eden, inatla kırmızıçizgileri geçen, günahı bir hayat tarzı olarak sürdürenler, tavır ve duruşlarıyla Âlemlerin Rabbi’ne karşı savaş açmış sayılırlar. Bu savaştan hiçbir insanın kazançlı çıkma ve zaferle çıkma ihtimali yoktur; böyle kimselerin payına düşecek olan mutlak bir hezimet ve ebedi hüsran boyunlarına ateşten halkalar olarak takılacaktır.

    2. Kötülüklere Karşı Mallarıyla Canlarıyla Cihad Edenler

    “Rabbimiz! Onları ve onların atalarından eşlerinden ve nesillerinden iyi ve dürüst olanları güzelliğin merkezi olan cennetlere yerleştir! Çünkü Sen, evet Sensin her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden! Ve onları tüm kötülüklerden koru! Ki Sen o gün birini kötü duruma düşmekten korursan, bu rahmet ettiğin anlamına gelir: En büyük başarı işte budur.” (Mü’min, 40/8)

    Şefkat ve merhameti sonsuz ve sınırsız olan Rabbimizin rahmeti; kendisini seyyiatlardan/kötülüklerden koruyan, kötü fiillerden koruyanlar içindir. Yukarıdaki ayet bunu bir dua formunda beyan etmektedir.

    Ebedi hüsrandan, ebedi helakten kurtuluş için Allah’ın rahmetine dünyada sığınmak gerekir; Hz. Musa ve yetmiş arkadaşının yaptıkları gibi.

    “…Rabbimiz bize acıyıp da bizi bağışlamazsa, işte o zaman büsbütün kaybedenlerden olacağız, diye dövündüler.” (A’raf, 7/149)10

    Bize merhamet etmesi ve mü’minlere merhametle muamele etmeyi başarabilmemiz için özümüzle, sözümüzle, amellerimizle Rabbimize yakarmalıyız:

    “…Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükü bize taşıtma! Günahlarımızı affet, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen bizim mevlâmızsın; Kâfirler güruhuna karşı Sen bize yardım et!” (Bakara, 2/286)

    Allah’ın rahmeti, zalimlere karşı kesintisiz cihad sürdürenler içindir. Bu rahmetten bir peygamber çocuğu olduğu halde, Nuh Peygamber’in oğlu yararlanamamıştır. Hatta baba şefkatinin etkisiyle, manevi aileden sayılmayan kâfir oğlunu Felah Gemisi’ne davet ettiği için Nuh Peygamber’in istiğfar dilemesi gerekmiştir.11

    Allah’ın rahmeti, İslami mücadeleyi hayat tarzı haline getirenleredir. Ebedi hüsrandan kurtuluş ilahi rahmetledir ve Allah’ın rahmeti, Nuh Peygamber gibi, zalimlere karşı Allah’ın rahmetine sığınarak kesintisiz mücadele yürütenler içindir.

    3. Tevbe Edenler

    “Her ikisi de (Âdem ve eşi) dediler ki: Rabbimiz! Biz kendi kendimize zulmetmişiz, eğer bizi bağışlamaz ve bize acıyıp esirgemezsen, ebediyyen manevi iflasa sürüklenenlerden oluruz.” (A’raf, 7/23)

    Allah’ın rahmeti Âdem ve eşi gibi özeleştiri yapan, hata yaptıktan sonra ısrar etmeyip hemen tevbe ederek hakka dönen kimseler içindir. İblis gibi hatasında ısrar eden; kendisi O’nun rahmetinden umudu kestiği gibi, başkalarını da O’nun rahmetinden uzaklaştırmak için her tür şeytanlık düşünen kimseler ilahi rahmetten ebediyyen mahrum kalacaklardır.

    C- Mü’minlerin Merhametle Muamele Etmesi Gereken Kimseler

    1. Allah’a ve İndirdiklerine İman Edenler

    İman etmek; dünya ve ahirette Allah’ın güvencesi altına girmektir. Bu güvence nefsimizin kötü arzularına karşı kendimizi güvence altına almayı, çevremizin bizim elimizden dilimizden emin olmasını da içerir. İman bir te’liftir aynı zamanda; mü’minlerle aramızdaki bir kaynaşma, pekiştirme aracıdır. Vahye iman beyyinat ile, kin, nefret, bağy gibi nefsin öteki kutbunda bulunan vahdeti bozan kötülükleri de önler.12

    Aramızdaki ihtilaflarda hakem olarak Allah’ı ve vahyini; Rasulullah’ı ve sünnetini tayin etmeliyiz. Kur’anî ilkelerden olan şura ve istişare vahdeti ortadan kaldıran fitnelere karşı alınmış İslami tedbirlerdir.13

    Uhuvveti mü’minlere has kılmak gerekir. Akrabalar ile medeni ilişkiler ve nezaket her mü’minin şiarıdır. Ama uhuvvet anlamı taşıyan yakınlıklar kurmak caiz değildir. Ancak kâfirlerle müşriklerle arkadaş olmanın bir sakıncası yoktur. Nitekim Kur’an’da Rasulullah’tan söz ederken Necm Suresi’nde “arkadaşınız” denilmektedir. (Necm, 53/2)

    Bir mü’min, imanı ve ilkeleri söz konusu olduğunda ailesini değil davasını seçmek zorundadır.14 Kâfirler insanlıkta kardeşimizdir; ama dar anlamda ailemizden biri değildirler. Rabbimiz Nuh Peygamber’e, oğlu için, “O senin ailenden değil!” buyurmuştur. O yüzden canından kanında da olsa, oğlunu Felah Gemisi’ne alma hakkı kendisine verilmemiştir. Hz. İbrahim’in babası onun ailesinden değildir; o, babasına kayıtsız şartsız itaat etmek zorunda değildir. Hz. Lut’un eşi helak edilenler arasındadır.15 Gerçek aile, mü’minlerden oluşur. Çünkü asıl olan, kalıcı olan, ebedi olan kan bağı değil din bağıdır. (Hucurat, 49/10) Bu nedenledir ki, nikâh da mü’minlerle yapılır; kâfirlerle evlenmek, mü’minlere haramdır.16

    İlkeli siyasi emaneti tevdi etme anlaşması olan biatin taraflarının mü’min olması gerekir. (Fetih, 48/10)

    Kâfirlerle olan ilişkiler şirk, küfr, nifak anlamı taşıyorsa onlarla velayet ihtiva eden bir zeminde münasebet kurmak anlamına gelir. Ki, şirk, küfr, nifak, fısk ihtiva eden ilkelere ve emirlere itaat etmek bir mü’min için haramdır. Harama itaat de haramdır.17

    Kâfirlerle birlikte olup mü’minlere karşı pakt oluşturmak, onlarla velayet ilişkisi kurmak anlamına geleceği için haramdır. Çünkü “doğrularla beraber olmak” akidevî görevlerimizden biridir.18

    Biat ve velayeti mü’minlere has kılmak gerekir. Kâfirlere eman vermek eman almak caizdir; ama onlarla biatlaşmak; onları veli edinmek haramdır.19 Diğer yandan veli edinmemek diyalogu kesmeyi gerektirmez. Çünkü mü’min olmak, ne olursa olsun kendi tarafını tutan bir tür ırkçılık değildir. “Bir kavme olan düşmanlığımız bile bizi adaletsizliğe sevk etmemeli”dir.

    Medine Vesikası ekseninde konuyu inceleyelim: Bu vesika, Peygamberimizin Hicret’ten sonra bir tarafında mü’minlerin olduğu, diğer tarafında kâfirlerin olduğu ilginç bir belgedir. Bu belge ilkelerin tartışmaya açıldığı bir anlaşma değildir, münasebetleri adalet ekseninde düzenleyen ortak hukuk oluşturan, bir tür “anayasa” niteliğindeki örnek bir anlaşma metnidir.20

    Ma’ruf olan bir şey hakkında söz verdiğimizde kişinin mü’min olup olmaması önemli değildir. Diğer yandan Yahudiler ümmilere -kendilerinden olmayanlara- karşı sorumluluk hissetmezler.21 Ama mü’minler ma’ruf bir temelde verdikleri sözün muhatabı kim olursa olsun yerine getirme konusunda kendilerini sorumlu hissederler. Kendilerinden olmayanlara karşı sorumluluk hissetmemek, karanlık güçlerin özelliğidir ve bir Yahudileşme örneğidir.22

    Tevhide iman etmek; sınır çizmeksizin tüm hayatımız üzerinde tasarruf hakkını Allah’a tanımayı gerektirir. Bir başka deyişle O’nu kendimiz için ve içinde yaşadığımız hayatın Rabbi olarak görmektir. Tevhide iman ilahi rahmetin de ön koşullarının başında gelir. Yani ilahi rahmet; tüm âlemlerin ve şuhud’un da gayb’ın da rabbinin Allah olduğu bilinciyle yaşayanlaradır:

    “Kendilerine ‘sizi bekleyen (ahiret) ve geride bıraktığınız (hayattan) dolayı sorumluluktan tir-tir titreyin ki, ilâhi rahmete nail olabilesiniz’ denildiğinde (insanların çoğu yüz çevirdiler).” (Yasin, 36/45)

    2. Allah’a ve Elçisi’ne İtaat Edenler

    Allah’a ve Elçisi’ne itaat edenlere karşı merhametli olmalıyız. Allah’a ve Elçisi’ne itaat edenlere Allah merhamet eder; biz de merhametimizi öncelikle dinde kardeş olanlar için seferber etmeliyiz:

    “Allah’a ve elçisine tabi olun ki, rahmete mazhar olasınız!” (Ali İmran, 3/132)

    3. Vahye Gönül Veren Takva Sahipleri

    İlahi vahyin geliş amaçlarından biri de insanların rahmetten yararlanmasını sağlamaktır:

    “Ne yani, sizi uyarsın, sorumluluğunuzu hatırlatsın ve bu sayede rahmete nail olasınız diye içinizden bir adam eliyle Rabbinizden size bir bildiri gelmesinde şaşılacak ne var?” (A’raf, 7/63)

    Kur’an’ı can kulağı ile dinleyen, ona can-ı gönülden bağlanan, vahyin konuştuğu yerde kendi görüşünden vazgeçen, susup dinleyen, peygamberlerin yoluna tabi olan takva sahiplerine merhamet olunur:

    “İşte bu da Bizim indirdiğimiz mübarek bir kelamdır: Şu halde ona uyun ve takva sahibi olun ki, rahmete nail olasınız.” (En’am, 6/155)

    “Artık Kur’an okunurken onu can kulağıyla dinleyin ve sesinizi kesin ki rahmete nail olabilesiniz.” (A’raf, 7/204)23

    İlahi rahmet hayatını Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile sürdüren muttakileredir. Ki, muttakiler bozguncuların, fitnecilerin ve zalimlerin oyunlarını bozarlar. Bu sebeple biz de merhametimizi göstereceğimiz kimselerin başına, kardeşlerinin arasını düzelten muttakileri almalıyız. (Hucurat, 49/10)

    4. Namazında Devamlı ve Kararlı Olanlar

    “Şu halde namazı hakkını vererek kılın, zekâtı gönülden verin ve Rasul’ü izleyin ki merhamete mazhar olmayı umut edebilesiniz.” (Nur, 24/56)

    Bu ayete göre merhamete nail olmanın şartları; namazı gereğince kılmak, gönülden zekât vermek ve bu konularda Rasululullah’ı model almak, onun şahitliğine tabi olmaktır.

    Biz mü’minler de namazında devamlı ve kararlı olan; onu diğer yükümlülüklerle -zekâtla- takviye edenlere karşı merhametli olmalıyız.

    5. Kendilerini Tevbe, İstiğfar ile Arındıranlar

    “(Salih) şöyle dedi: Ey kavmim! Niçin iyi olan dururken kötü olanın çabucak gelmesini istiyorsunuz? Niçin Allah’tan bağışlanma dilemiyorsunuz? Belki affedilirsiniz.” (Neml, 27/46)

    Salih Peygamber’in dilinden ilahi kelama yansıyan bu ayetin mesajına göre; merhametle muamele etmenin ve merhameti hak etmenin ön şartı istiğfardır.

    Merhamet, nefislerini arındırmak için fırsatı ganimet bilenleredir. Günahta ısrar etmeyip, hatasını anlayınca kararlı bir şekilde dönen, nefsini kirliliklerden arındırmaya çaba sarf eden mü’minlere karşı merhametle muamele etmeliyiz. (Neml, 27/46)

    6. Anne-Baba

    “(Ey insan!) Allah ile birlikte başka bir ilah edinme! Sonra kınanmış olarak bir köşeye atılıp orada bir başına kalakalırsın. Zira senin Rabbin, başkasına değil yalnızca kendisine kulluk etmenizi emreder. Bir de anne babaya iyilik etmeyi… Eğer onlardan biri, ya da ikisi senin yanındayken yaşlanırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme ve onları azarlama! Aksine onlara gönül okşayıcı şeyler söyle! Dahası, o ikisine alçak gönüllü davranarak merhametle kol-kanat ger ve de ki: Rabbim! O ikisinin beni küçüklüğümde sevgiyle görüp gözettikleri gibi, Sen de onları merhametinle kolla!” (İsra, 17/22-24)

    Eğer anne-babamızı bir köşeye atar ilgilenmez isek, Allah Teâlâ da ahirette bunun adaletli sonucu olarak, bizi bir kenara atar, bizimle ilgilenmez. Nasıl anne baba küçükken bize merhametle muamele ettiyse biz de empati yaparak yaşlanıp küçük bir çocuk gibi ruhî hassasiyet kazandıklarında onlara merhametle muamele etmeliyiz.24

    7. Allah İçin Hicret ve Cihad Edenler

    “İmanda sebat eden, zulüm diyarından göç eden, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden ve onlara kucak açıp yardım edenlere gelince: İşte bunlar birbirlerinin gerçek dostudurlar. Ama iman etmiş fakat zulüm diyarından göç etmemiş kimselerin, göç edinceye kadar korunup gözetilmeleri konusunda size hiçbir sorumluluk düşmez. Şu var ki, eğer dini baskıya karşı sizden yardım isterlerse, bu durumda size düşen yardım etmektir; yeter ki kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa karşı olmasın: Çünkü Allah yaptıklarınızı tümüyle görmektedir.” (Enfâl, 8/72)

    İmanını hicretle takviye eden, ispat eden mü’minlere karşı merhametle muamele etmeliyiz. İman edip hicret eden, imanının ortaya koyduğu fedakârlıklarla imanını takviye eden mü’minlere kucak açmak, kol kanat germek, dostluk ve himayemize almak mü’min olmanın gereğidir.

    Sözün Özü

    Asla kaba ve nezaketsizlik anlamına gelmeyen, sadece maddi değil manevi duruşu da içeren eşidda; daha geniş bir çalışmanın konusudur ve kâfirlerle diyalogun nasıl olması gerektiğine ilişkin ipuçları taşımaktadır.

    Eşidda ve ruhama arasındaki itidalli tavır; vasat ümmet olan Müslümanların insanlık önündeki dengeli duruşunu özetlemektedir: Şedid ama merhametli; merhametli ama şedid!

    Eşidda ile ruhama arasındaki dengeyi doğru kurmak önemlidir. Mehmet Akif’in şiirindeki Müslümanca duyarlılık, bu iki duruş arasındaki dengeyi özetlemekte, şiir tadında tefsir etmektedir:

    Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
    Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

    Dipnotlar:

    1-Kitab-ı Mukaddes/Ahdi Atik, Tevrat, Tesniye, 33/1-3; Ahdi Cedid/İncil, Matta, 13/31-32; Markos, 4/26-27.

    2-Dokuz ayette geçen hududullah tamlamasının tamamı, Kur’an’da Allah’a nispet edilmektedir. Hayatın her alanıyla ilgili mü’minler için çizilmiş güvenlik sınırlarını ifade etmektedir. Allah’ın sınırlarını çiğneyenler bedeviler ve nezaketten haktan hukuktan bihaber katı yürekli kâfirlerdir. Allah’ın sınırlarına riayet edenler ise cennetle müjdelenmektedir; bkz. Tevbe, 9/112. Bedeviler Allah’ın sınırlarını korumada şehirlilere göre daha katı ve fevridir; Tevbe, 9/97. Oruç, Ramazan ve i’tikafla ilgili sınırlar için bkz. Bakara, 2/187. Boşanma ve aile hukukuyla ilgili sınırlar için bkz. Bakara, 2/229-230; Mücadele, 58/4; Talak, 65/1. Mirasla ilgili Allah’ın sınırlarının ihlali isyan anlamı taşımakta ve ateşle uyarılmaktayız; bkz. Nisa, 4/13-14.

    3-İslam ümmetine Rasulullah tevhid ve adaletin şahididir; biz de insanlığa şahit olmakla yükümlüyüz; bkz. Bakara, 2/143.

    4-Sadece marifesi geçen, nekrası bulunmayan er-Rahman Kur’an’da 57 defa geçmektedir. Er-Rahim ise marife olarak 34 defa, nekra olarak 81 defa geçmektedir. Yaklaşık doksan ayette, özel olarak Yüce Allah’ın merhameti bu sıfatlarla vurgulanmaktadır.

    5-Allah’ın kullarına merhameti annenin çocuğuna merhametinden daha fazladır. (Buhari, Müslim; Riyazu’s-Salihin, 444-491) Allah’ın rahmeti gazabının önündedir; rahmeti gazabına galiptir. (Buhari, Müslim) Allah rahmetini yüze bölmüş, birini yeryüzüne indirmiş, doksan dokuzunu kıyamete saklamıştır. (Buhari, Müslim)

    6-“Galip, saltanat ve hükümdarlık sahibi, sözünü ve emrini dinletme sıkıntısı çekmeyen güç sahibi” anlamlarına gelen Kahhar sekiz ayette geçmektedir: Yusuf, 12/39; Ra’d, 13/16; İbrahim, 14/48; Sad, 38/65; Zümer, 39/4; Mü’min, 40/16.

    7-Şefkat ve merhametin Rabbi de dağıtıcısı da Yüce Allah’tır: İsra, 17/54; Mü’minun, 23/109, 118; Ankebut, 29/21; Mülk, 67/28.

    8-Kral’ın karısı şöyle dedi: “Bununla ben kendimi temize çıkarıyor değilim, o kötülüğü işlemesini ona ben kendim ısrar ettim; ne var ki Rabbimin rahmeti bunu temizler; şüphesiz Rabbim rahmeti sınırsız bir bağışlayıcıdır.” (Yusuf, 12/53)

    9-Allah hayatı tümüyle zorluk ve meşakkatlerle formatlamamıştır; her zorluğun yanında kolaylığı da yaratmıştır; nice zorluğa rağmen bir çıkış yolu her zaman vardır: Mü’minun, 23/75; İnşirah, 94/1-8.

    10-Hz. Musa, “Buzağı Heykeli”ne tapan toplumun işlediği zulmün toplumsal bir cezaya dönüşmemesi için en dürüst olanlarla Allah’tan bağışlanma talep etmiştir: “Ve Musa, belirlediğimiz bir zaman ve mekânda hazır olmak üzere toplumu arasından yetmiş iki adam seçti. O zaman onları derin bir sarsıntı tutunca, şöyle dedi: Rabbim! Dileseydin bunları ve beni daha evvel helak ederdin. Şimdi içimizdeki beyinsizler yüzünden bizleri de helak eder misin? Bu Sen’in sınamandan başka bir şey değil, onunla dilediğini sapıklığa terk eder, dilediğini doğru yola yöneltirsin! Sen’sin bizim velimiz: O halde bizi bağışla, bize merhamet et! Çünkü Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” (A’raf, 7/155)

    11-Nuh Peygamber, oğlunu “Felah Gemisi”ne davet ettiği için Allah’tan istiğfar dilemek zorunda kalmıştır: Hud, 11/446-48.

    12-İman mü’minlerle aramızı te’lif eder: Enfal, 8/63. Beyyinata rağmen aramızda bağy olmamalı; kıskançlık vahdeti bozar. (Bakara, 2/213; Ali İmran, 3/19; Şura, 42/14; Casiye, 45/29) Eğer araya kin, nefret, bağy, adavet, ihtilaf, itikadın farklılaşması gibi fitneler girerse Ehli Kitab’a benzemiş oluruz. (Maide, 5/64; Yunus, 10/93; Meryem, 19/37; Mü’minun, 23/52-53; Fussilet, 41/45; Zuhruf, 43/65; Haşr, 59/14)

    13-Anlaşmazlıkları çözerken Allah’a ve Rasulü’ne müracaat etmek gerekir: Nur, 24/48, 51; Neml, 27/78. Bir mü’min diğer bir mü’mini hata ile olması dışında öldüremez; bilerek öldürmek onu ebedi cehennemlik kılar: Nisa, 4/92. İşlerimizi aramızda başına buyruk bir şekilde dayatma ile değil şura ve istişare ile yürütmemiz, Allah’a ve Rasulü’ne itaat anlamına gelir: Şura, 42/38. Yöneticilere mü’min olması, helali esas alması, ma’ruf olanı emretmesi, münkerden sakındırması koşuluyla itaat edilir. (Nisa, 4/59; Haşr, 59/8)

    14-Mus’ab b. Umeyr (r) Bedir’deki esirler arasında yer alan ailesinden birisi -kardeşi- için “Onun ailesi zengindir, çok fidye alırız, onu mutlaka yakalayın, dikkat edin!” demiştir.

    15-Bizim asıl ailemiz mü’minlerdir: Tevbe, 9/23, 113; Hud, 11/46; Lokman, 31/15; Hucurat, 49/10; Mümtehine, 60/3.

    16-Nikâh akdini mü’minlerle sınırlamak gerekir. Çünkü kâfirlerle, müşriklerle evlilik anlaşması yapmak haramdır. (Bakara, 2/221; Nur, 24/3) Ehli Kitab’la evlilikler azimet değildir; şartlı ve ruhsatlıdır. Erkekler kalbini İslam’a ısındırmak için mevzii evlilikler yapabilirler. Ancak bu, örnek bir model değildir. Hz. Ömer yerinde bir kararla şartların değişmesiyle nasıl Müellefe-i Kulub’a zekâttan pay vermeye son verdiyse Müslümanların Ehli Kitab’la yapacağı evlilikler de reel şartlara göre gözden geçirilmesi gereken bir ruhsattır. Diğer yandan her Hıristiyan ve Yahudi olma iddiasında olan kimse de Ehli Kitabp çerçevesinde değerlendirilmemelidir. Mesela din konusunda mü’minlerle savaşan, çatışan ve kavga eden bir kimse Ehli Kitab sayılmaz.

    17-Bir mü’min haram olan bir emre kimden gelirse gelsin itaat etmek zorunda değildir: Maide, 5/51, 54; Lokman, 31/15; Nur, 24/22.

    18-Mü’min olmak kendimiz gibi olanlarla dayanışmayı gerektirir; doğrularla beraber olmak Allah’ın üzerimize yüklediği sorumluklardandır: Ali İmran, 3/28; Nisa, 4/1, 139; Tevbe, 9/23, 71.

    19-Kayıtsız şartsız itaat anlamında kâfirlerle anlaşma yapmak caiz değildir. Kâfirlerle canımızı, malımızı, namusumuzu, neslimizi ve dinimizi emanet edecek derecede güvenmeyi gerektiren velayet ilişkisi kurmak caiz değildir: Bakara, 2/257; Mücadele, 58/22.

    20-Hamidullah Muhammed, İslam Peygamberi, s. 188-201, İrfan Yayıncılık, 1991, İstanbul.

    21-Yahudiler kendilerinden olmayanlara karşı sorumluluk hissetmezler; bu nedenle kendi aralarında faiz alış verişi yapmazlar ama diğer insanlarla bu ilişkiyi meşru görüler; bkz. Maide, 5/1.

    22-İslamoğlu Mustafa, Yahudileşme Temayülü, Denge, 1995, İstanbul.

    23-İlahi rahmet; ilahi vahye sahip çıkanlar içindir. (Hud, 11/119)

    24-Mekke müşrikleri kendilerine ma’rufu emreden Hz. İbrahim’e asi olmuş evlat durumuna düşmüşlerdir: Kehf, 18/80-81
  • Allah'a yapılan ibadetten sonra yapılacak en güzel ibadet,içinde Allah aşkı barındıran bir kalbe ömrünü sunmaktır.
    Soyadını feda etmektir...
    Helali olmaktır...