• tüm insanların kaderleri içinde, yeryüzünün güçlülerinin aynı zamanda en öndeki insanlar olmayışından daha kötüsü yoktur. bu yüzden her şey yanlış olur, ters gider ve korkunçlaşır.
    hele ki yeryüzünün güçlülerinin en gerideki insanlar ve insandan çok hayvan olmaları durumunda: ayaktakımının fiyatı da artar ve sonunda ayaktakımının erdemi şöyle der: "bakın, benden başka erdem yok!"
  • 320 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Homerosu’un İlyada destanı ve farklı bir bakış açısı. Kadın gözünden anlatılan bu destan her ne kadar naif olsa da aynı zamanda savaş, kan, ölüm ve her türlü kötülüğü tüm gerçekleri ile gözler önüne seriyor. Romanlarda anlatılan savaş sahneleri genellikle belli bir yerden sonra sıkıcıdır, hele de sonunu biliyorsanız. Ama buradaki anlatım ile tek bir satır bile atlamdan o sahneleri okuyor ve gözlerinizde canlandırıyorsunuz. Doğrusu yazarın başarısı olduğu kadar çevirmene de hakkını vermemiz lazım. Roman’ın başlangıcında bu kitap nasıl bu kadar abartılmış diyorsunuz ama, yazar öyle güzel ince ince örüyor ki hele üçüncü ve son bölümde destanın hakkını veriyor. Biz seyrettiğimiz filmlerin de etkisi ile konuyu kahramanlık ve aşk hikayesi olarak biliyoruz ama yazar bunu bir yerde kadın kahramanı ile çok güzel anlatmış: O insanlar, düşünülmeyecek kadar uzak o geleceklerin insanları bizim için neler düşünür?Bir şeyi biliyorum: Fetihlerin ve köleliğin zalim gerçeklerini istemezler. Erkeklerin ve oğlan çocuklarının katledildiğini, kadınların kızların köle alındığını duymak istemezler. Bir tecavüz kampında yaşadığımızı bilmek istemezler. Hayır, bambaşka daha yumuşak bir şeyi tercih ederler..Bir aşk hikayesini belki. Sevgililerin kim olduğunu anlamayı başarmalarını umuyorum yalnızca. Evet yazarın kadın kahramanı ve diğer adı geçen kadın kahramanlar, savaşta gözleri önünde kocaları, kardeşleri erkek çocukları öldürülen kadınlar. Ve hepsi yakınlarını öldüren erkeklere esir veriliyorlar, kralın karısı olsa bile. Bu bakış açısı ile karşımıza çok gerçek zaman zaman rahatsız edici bir roman çıkıyor. Okuduğunuzda bütün övgüleri hakettiğine karar veriyorsunuz….
  • 236 syf.
    ·2 günde·10/10
    Kitapları okurken mutlaka yanımda kalem bulundurur ve o an kalbime dokunan her cümlenin altını çizerim. Daha sonra elim birgün okuduğum kitaplara giderse o altını çizdiğim cümleleri tekrar okur ve ferahlarım. Bu kitapta ise neredeyse tüm sayfaların altına çizmek her cümleyi burada paylaşmamak için kendimi zor tuttum. Zira o kadar güzel o kadar değerli ki her bir cümlesi. Hele ki feminizm gibi altı boş bir ideolojiye kurban giderken gençlerimiz, gençliğimiz..
    Özellikle hanım kardeşlerim, İslam'da ve ailede değer ve öneminizi öğrenmek için bu kitabı okuyun, okuyun ve yine okuyun. İslamın ve Peygamberimizin (sav) kendi kızlarına ve ümmetinin kızlarına ne kadar değer verdiğini görün. Bugün ben İslamın kızıyım diyenlere bağnaz yobaz denirken, İslam'da asla ama asla ayaklar altına alınmadığına şahit olun. Hakiki islamı yaşayamadığımız için, Siyer'i hayatlarımıza yerleştiremedigimiz için bugün ümmetin kızları bu halde malesef ki.. Sen İslamın kızısın, İslam kadar değerli ve önemlisin. Doktor, mühendis, öğretmen vs. olabilir istidatların ekserisinde İslam'a hizmet edebilirsin. Sen ümmetin anne adayısın. Bir Selahaddin, bir fatih, bir Abdülhamid doğurabilir ve bir coğrafyanın, ümmetin kaderini değiştirebilirsin. Sen Asiye, Meryem, Hatice olmaya adaysın. Değer ve kıymetini düşürme.

    Kitabın arka kapağından birkaç cümle..
    "Kendini modern sokakların kızı değil, Medine medeniyetinin kendi zamanındaki temsilcisi gören, tesettürden ilme kadar her alanda bu ümmetin kızı olmanın gereklerini Bedir'deki mücahitlerin heyecanı ile yapmaya çalışan mübarek kızlara..
    Hergun kıyamete biraz daha yaklaştığımız bu zamanda Rabbine kul olmayı, șeriat'ı için yaşamayı şeref bilen ve genç yaşına rağmen bu ümmetin kızı olmanın büyüklüğünü hisseden kızlara.."
  • 512 syf.
    ·30 günde·Beğendi
    Hasan Sabbah'ın, insanların inancını kullanarak bir grup insana neler yaptırdığını anlatan tarihi öyküsü... Günümüz için de içerisinde binlerce kıssadan hisse yer almakta. Kitapta Hasan Sabbah isimli tarihi karakter, ''Bilinmeyenden herkes korkar, o yüzden kitleler yalan da olsa bilinene inanma eğilimindedir,'' düşüncesinden yola çıkarak dahiyane olayları gerçekleştirmektedir.

    Kitabın ana konusu, inancın insanları uyutmak ve uyuşturmak için ne kadar güzel bir araç olduğunu göstermektir. Hele bunun bir de uyuşturucuyla desteklenmesi ile 3-5 kişinin nasıl olup da dünya tarihini kökünden değiştirebileceğini yazar gözlerimizin önüne sermiştir. Bu cesur tutumundan dolayı Vladimir Bartol'u tebrik etmek gerekir. Zira zor bir konuyu, oldukça güzel bir kurguyla önümüze servis etmiş ve bize sadece yeme kısmını bırakmış.

    İnanç, gerçekten son derece güçlü bir duygu/his. Bu nedenle de tarih boyunca insanların inancı hep bir takım kötü niyetli kişiler tarafından suistimal edilmiş. Yakın zamanda ülkemiz içerisinde de böyle bir durum ile karşılaştık maalesef. Ayrıntılı anlatmaya gerek yok. Demem o ki; inanç, insanın aklının ve mantığının önüne geçtiği zaman son derece tehlikeli sonuçlara yönelebilir. Uğrunda ölmeye ve öldürmeye kadar varabilir. Hatta savaşlara ve toplu katliamlara sebep olabilir. Tarih bu tür örneklerle dolu maalesef. Sabahattin Ali bu konuyu çok güzel açıklamış bana göre:

    "Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır. Hatta biraz ileri gideyim, kendi yaşamamız için… Sen kafanın içindeki yokluğa o kadar saplanmışsın ki, derhal uğrunda can feda edecek bir şey arayarak ikinci bir yokluğa dalmak istiyorsun! Yaşamak, herkesten daha iyi, herkesten daha üstün yaşamak, insanlara hakim olarak, kuvvetli, belki de biraz zalim olarak yaşamak… Dünyada bundan başka istenecek ne vardır? Hayatını bu gayeye vakfet, görürsün, nasıl birdenbire canlanacaksın!"

    Yukarıda da dediğim gibi, inanç çok güçlü bir duygu/his. Ancak inançtan çok daha güçlü olan bir başka duygu/his daha var. O da şüphe... Bir insan size bir şeyi yapmanızı söylediğinde veya yapmamanızı emrettiğinde, o isteği koşulsuz şartsız yerine getirirseniz, bir gün sizin de canavara dönüşme ihtimaliniz oldukça yüksektir. Şüphe etmeden birine koşulsuz şartsız inanmak aklı ve mantığı ikinci plana bırakmaktır. Bu durum da yine son derece tehlikelidir. (Bu noktada, "inanç" dediğimde sadece dini inancı düşünmemeniz gerektiğini açıklamaya gerek duymuyorum.)

    Son olarak, genellikle Amin Maalouf'un Semerkant kitabı ile bağlantı kurularak okunması gerektiği söylense de her iki kitabın farklı iki öğreti üzerine kurgulandığını söyleyebilirim. Evet, konuları aynıdır; ama peş peşe okumanın ya da birlikte okumanın okuyucuya bir faydası bulunmamaktadır. Konu ilginizi çektiyse her iki kitabı da farklı zaman dilimlerinde okumanızı öneririm.
  • 172 syf.
    ·Puan vermedi
    1955 yılındayız. Ülkede Köy Enstitüleri kapanmış, Demokrat Parti iktidara gelmiş, gayrimüslimlere karşı 6-7 Eylül olayları yaşanmıştır. Edebiyat da hareketlidir. Sait Faik öyküde yeni bir kapı açmakta, şiirde İkinci Yeni doğmaktadır.
    “Yeni İstanbul” dergisinde 13 Haziran 1955-3 Temmuz 1955 yılları arasında tefrika edilen “Yaz Yağmuru” hikâyesi, 1944 yazını anlatır. Tanpınar’ın yaşadığı ve ürettiği dönemde İstanbul büyük badireler atlatmış, eski ihtişamını her anlamda kaybetmiş, hele bugünden geriye doğru baktığımızda resmen tenha bir şehirdir. Tanpınar, 1950’lerde başlayıp bugüne dek devam eden iç göçün ancak ilk yıllarına tanıklık eder. Ki bu yıllar yazarın artık yurt dışı seyahatlerine çıkmaya başladığı, ömrü boyunca beslendiği bir kaynağı nihayet kendi gözleri ile görüp değerlendirebildiği yıllardır. İstanbul ise hepten içselleştirdiği bir olgudur. Kendi hayatını yaşayarak kendi dönüşümlerini geçirmekte olan mevcut İstanbul değil, hayalinde yaşattığı ve kadın karakterlerinin üzerinden yeniden üretmeyi denediği şehir, onun İstanbul’udur. Bu hikâyesinde de mekân İstanbul’dur. Handan İnci, Tanpınar için şu sözleri söyler: “Tanpınar’ın  “özel” olması için sadece İstanbul sevgisi bile yeterlidir.”.
    Hikâyenin başında henüz adını bilmediğimiz bu kadından yazar, genç kadın / kadın / suçüstü yakalanmış çocukların şaşkınlığı / gözlerinin çok tatlı, derin bakışı olmasaydı küçük bir kukla denebilirdi / belki de ona rüya hali veren şey bu beyazlık ve bu düzgünlüktü / çayı çocuk gibi sevine sevine içiyordu / yirmi yedi, yirmi sekiz yaşlarında olması lazım fakat on sekizinde de olabilir, hatta on beşinde bile / inanılmayacak derecede genç kız hatta küçük çocuk kalmış bir tarafı vardı / biraz da cins hayvan/ yağmurun altında geceden kalmış bir rüya / kukla / devamlı başka biri olan biri / güzel mahlûk / Yaz Yağmuru / uçurtma / Sabri’nin arkadaşı / ana tanrıça / deli / haz kaynağı / çocuk tabiatlı / hem maddesi hem kendisi olan koskoca insan / hayal / ipi kopmuş uçurtma gibi nitelendirmelerle sunar bize. (Gençalp, B. 2015)
    Bu nitelendirmelerin dışında Tanpınar’da sevilen kadınlar hep ışıkla, ışıltıyla, aydınlıkla, parıltıyla tarif edilir. Sabri genç kadını “büyük, temiz işlenmiş, güzel, eski bir lambaya benzetir. Kadının ismini hikâyenin sonlarına doğru bir sır gibi öğreniyoruz. Oysaki hikâyedeki herkesin isminden bahsedilmişti. Hacce Seher, Ayşe Hanım, Hacivat ve Karagöz, Sabri…
    Tanpınar için kadın, insan olmayacak kadar tapılası bir varlık. Olağanüstü ve haz ögesidir. Erkekler ise bu güzel kadınların aşklarını kazanarak var olmaya onlardan beslenmeye çalışır. Ama kadınların güzel, bakımlı olmaktan daha öte kültürlü ev entelektüel yanları ile derin bir anlamı vardır. Yazar, annesini erken yaşta kaybedişini bu kadınlar uğruna akıtılan gözyaşlarına gizlemiş olabilir. Geçmiş özlemi, anne özlemi olarak yorumlanırken, ona ulaşamamanın verdiği acıyla kadınlara büyüklük ve yücelik atfetmiş bir yazarla karşı karşıya kalırız.
    Birden ortaya çıkışı, güvenilmezliği, beklenmedik zamanlarda gelişi ile kadın, Sabri’de bir huzursuzluk yaratır ama bu huzursuzluk onu rahatsız etmez çünkü bu kadının gizemini merak etmektedir. Kadın başlı başına bir gerilim unsurudur. Sabri’nin evli oluşu hatta çocuklarının oluşu ilk engel unsurudur. Kadın eve ilk girdiğinde yağmurdan ıslanan giysilerini çıkarması ve kadına eşinin elbiselerini giyebileceğini söylemesi aslında Sabri’nin bilinçli bir şekilde yaptığı harekettir. Gerilimi aza indirebilmek için araya bir engelleyici unsur koymak ister. Kadın, eşinin elbiselerini giydiğinde aslına eşini hatırlar ve böylece yanlış bir durum ortaya çıkmaz. Engelleyici unsurlar hikâyede devam edecektir.
    Bir sonraki engelleyici unsur ise müziktir. Yağmur yağıyor, dışarıya çıkılamıyor, eş ve çocuklar başka yerde. Fiziksel temas için aslında ne kadar da uygun bir ortamdır. Yağmurun o güzel yağışı ile açılan müziğin etkisiyle Sabri ve kadın el ele tutuşur. Sabri kadının elini öper bile. Tam o sırada müzik de bitmiştir. Kadın müziğin bitişiyle birden yerinden kalkar ve “Durun, kendimizi zorla büyülüyoruz.” der. Ortamı değiştirip mutfağa giderler. O anda zil çalar. Gelen evin yardımcısı Ayşe Hanım’dır. Arzuları yine yarım kalmıştır. Aslında ikisinin hevesi de kaçmıştır. Hatta Sabri içten içe kadının gitmesini böylece o uzaktayken onu daha iyi düşünebileceğini söyler .“Gitse, uzaklaşsa o zaman onu daha iyi düşüneceğim ve onunla daha iyi anlaşacağım.” Zaten yağmur da bitmiştir. Kadın gitmek ister.
    Kadın ikinci gelişinde o günün kendi günü olduğunu ve özgür ve ne isterse onu yapacağını söyler. Bu yüzden gizli engelleyici unsurdan çıkmak ister. Yani evden dışarı çıkmayı, plaja gitmeyi teklif eder. Arzu oyunu tekrar başlar. Sabri eşinden gelen mektubu açmak istemez sadece biraz göz gezdirdikten sonra mektubu bırakır ve evden çıkarlar. Sanki bu ev onları birleştirmeye izin vermiyormuş gibi gizil bir güce sahiptir. Kapıdan dışarıya adım attıkları an, kadın Sabri’nin koluna girer. Aynı anda birçok duygu ile mücadele eder: korku, kaçmak isteği, şefkat, sevgi, hayranlık, merak…
    Kadın ona iyice sokulur. O anda Sabri’nin aklına eşinin mektubu gelir. Okumadığı için vicdan azabı duyar. Uzaklara dalar. İkisi birlikte olur ve Sabri boşluğa düşer. Ve şu sözleri söyler: “Bütün bunlar buna, bu yabancılığa varmak için miydi?” Buradaki arzu cinsellik olsaydı Sabri’nin arzusu burada biterdi lakin cinsellikten daha öte bir durum vardır. Bu durum gizemdir. Sabri kadının gizemini çözmek ister. Denizden sonra eve dönerler ve Sabri bulmacayı yavaş yavaş çözmektedir ve kadının ilk gün neden buraya geldiğini bilmektedir. Bu evde önceden kadın ve ailesi yaşamaktaydı. Evde çıkan yangından sonra taşınmış ve yıllar sonra burayı ziyaret etmek istemişti kadın. Sabri’ye büyün hikâyesini o gün anlatır ve bir daha görüşmeyeceklerini ima ederek gitmek ister.
    “Arzu işte burada bitmişti. Çünkü Sabri’nin arzusu kadının bedeni değil, gizemidir. Ondaki arzu, Freudyen cinsel arzu değil, romantik “bilme” arzusudur. Kadının sırrı çözülmüş, aradaki mesafe tamamen kapanmış ve arzu tatmin edilmiş, tükenmiştir. Ertesi gün için ilk iş olarak, eşinin ve çocuklarının yanına, Antalya’ya dönme kararı alır.” (Depe, D. 2018: 382)
    Sonuç
    Bu ev onları hem buluşturmuş hem ayırmıştı. Çünkü ev, Sabri için evliliğini sürdürdüğü yuva, Fatma içinse tüm bir aile tarihinin, unutulmayanların, acı verenlerin, hayal kırıklıklarının, kendi olamamanın mekânıdır. Belki de Fatma kimlik inşası için eve geri dönmek istemişti. Çünkü onun bu dünyadaki hacmi intihar eden teyzesinin yeri kadardı. Tek bildiği çıkar yolu, kendini gerçekleştirmenin varoluşun yolu bu eve dönmekti. Aslında kendinden kaçmak değil, toplumun ona yüklediği bu baskıyı ve rolü üzerinden atmaya çalışmaktadır. Artık bu evde başka biri yaşamaktadır. Bu ev Sabri’nin evidir. Sabri ve Fatma’yı birbirine denk bir duruma sokan bir unsur da ikisinin de “başkalarının yaşadığı şeylerle zengin” olmasıdır. Sabri kendi durumunun da farkındadır. Hikâye Sabri’yi özetleyen o cümle ile son bulur: “Hayatına bütün müdahalesi kendi kendisini göz hapsine almaktan ileri gitmiyordu”. Onun kahramanlarının peşinde koştuğu arzu her ne kadar cinsel arzu gibi görünse de aslında daha derinde yatan bir bilme arzusu saklıdır ve buda romantik edebiyatın Tanpınar metinlerine bir etkisidir Korku, insan doğasını açığa çıkaran ama aynı zamanda haz veren bir delil konumundadır. Öyleyse engelleyicilerin varlık sebebi her durumda insandaki bilmek ihtiyacını tahrik ve tatmin için yeni alanlar açmaktır.
  • 280 syf.
    ·8/10
    Okunmaya değer kitaplardan bir tanesi olduğunu hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim. Hele ki psikolojik roman severlerden iseniz kitabın nasıl akıp gittiğini, saniyelerinizin nasıl geçip gideceğini fark dahî ettirmeyecek bir kitap olduğunu düşünüyorum.

    Greenberg'un anlatış tarzı, betimlemeleri sayesinde Deborah ile empati kuracaksınız ve aynı zamanda bu Deborah yolculuğunda "normallik-delilik" kavramınızı bir kere daha sorgulayacaksınız. İyi bir çeviri veya direkt İngilizce okuma alternatiflerini es geçmeksizin okumanızı öneririm.
  • 105 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    İnce kitaplar bazılarımıza mola gibi gelebilir belki hele ki uzun soluklu bir kitap okuyup yeni bir şey isteyip hemen bitsin moduna girmişseniz. Bende bu kitabı aslında mola niyetine okudum ama kitapların arasında bana mola verdirsin bir çırpıda okuyayım bitsin düşüncesiyle almadım. Alma sebebim Atatürk'ün okul müfredatına konulmasını emrettiğini öğrenmemdi. Zira Ulu Önderimiz bizlere kıraathane muhabbeti veren bir kitabı ne önerir ne de ders diye okuttururdu. İşte bu sebepten başladım. Tabi ilk bölümü güzel geldiği kadar sıkıcıda geldi fakat sebebinin tam olarak neden olduğunu anlayamadım. Belki de doğru zamanda başlamadım okumaya. Bu gibi durumlarda kendinize zaman tanımanızı tavsiye ederim. Zira sıkılarak okunan kitaptan faydalanması pek mümkün olmuyor.

    Çok detaya girmek istemiyorum (okuma hevesini kaçırabiliyor) ama Finlandiya'nın nasıl bir devlet olduğunu anlatıyor. Nasıl bir toparlanma, kalkınma sürecinden geçtiklerini ve bu süreçte neler yaşandığını anlatıyor. Toplumsal, eğitim, kültürel, ekonomik, askeri, siyasi konulara tek tek değiniliyor. Birçok insanın ciddiye almadığı devlet kurumlarında çalışma tarzından tutunda doktorların nasıl tedavi ettiğine kadar ve bunları nasıl bir titizlikle yapılması gerektiği ve yapılırsa onları nasıl güzel bir yaşam beklediği her şey anlatılıyor. Tüm ülke seferber olup kimileri (eğitimlerine göre) öğretmen kimileri öğrenci oluyor. Kimse kimseyi küçümsemeden elinden geldiğini yapıyor. Bataklık içinde olan ülkeyi cennete çeviriyorlar. Sanırım bizde o zamanlar savaştan çıkmış, yeni bir devlet olduğumuz için bize ders olsun ki gerektiği gibi davranalım diye ders müfredatına koyulmasını emretti Atamız.

    Bu kitabı kesinlikle ve kesinlikle okuyalım ve okutturalım. Kitap önerisi isteyenlere hiç düşünmeden önermenizi ve hatta tatlı dilinizi kullanarak zorlada olsa okumalarını sağlamanızı tavsiye ederim.

    İyi okumalar dilerim.. :)