• 2282 syf.
    ·17 günde·9/10
    Bu romanı inceleyip bazı yargılarda bulunmak; benim gibi neredeyse hiç dünya klasikleri okumamış biri için 'ne haddime' diyerek başlıyorum.
    Öncelikle kitabın yayınından bahsetmek istiyorum. Ben sentez yayınlarından okudum bu romanı. 4 ciltten oluşuyordu. Bir kitabın çevirisinin ne kadar önemli olduğunu anladım. Korkunç bir çevirisi vardı. Victor Hugo'nun görüşlerini yazdığı, felsefesini anlattığı bölümleri anlamakta çok sıkıntı çektim. Ki zaten uzun bir kitap olması dolayısıyla bu olay akışlarının olmadığı bölümler benim için işkenceye bile dönüştü. Bazen o kadar sıkıldım ki, sayfaları atlamak zorunda kaldım. Çevirisi iyi olsaydı okuyacağımı düşünüyorum. Çevirideki hatalar şunlardı; çok bariz anlatım bozuklukları, Osmanlıca kelimeler, kelimelerin birinci anlamlarından çok ikinci üçüncü anlamlarını kullanarak yazılmış. Mesela 'serseri' yerine 'külhanbeyi', 'bok' yerine 'çirkef' gibi kelimeler kullanılmış. Ha şunu bile düşündüm, Fransızca orijinalini Google translate ten çevirseydim, daha anlaşılır bir eser çıkardı ortaya.
    Kitabın uzun olması beni gerçekten çok baydı. 'Off bir sürü okumam gereken kitap var, bir an önce bitirmem gerek' diye diye okudum. Hele ki bazı yerler vardı. Konudan saparak 60 sayfa gereksiz anlatımlarda bulunduğunu düşündüm (mesela manastır bölümü).
    Ancak olay akışları o kadar heyecanlıydıki, kendimi kaptırdım ve hızlıca bitirebildim. (Normalde böyle bir kitabı 4 ayda anca bitirirdim)
    Kitabın derinliği ise çok fazla. Her sayfasında o dönemin zorluklarını, gerçekten de sefalet çeken o insanları düşündüm. Cumhuriyeti, Fransız ihtilalini, devrimlerini, felsefesini bu kitapla düşündüm. Toplumsal sınıf ayrımının insanlarda doğurduğu sonuçları gördüm. Bence bu konularda düşünen insanların, temel düşünce yapıtaşı oluşturmak amacıyla bu kitabı okumadan söz sahibi olmaması gerektiğini düşünüyorum.
    Duygusal biriyimdir. Ancak her kitapta ağlamam. Ancak bu kitapta 3 karakterin ölümüne ağladım. (Fantine, Eponine, Jean Valjean)
    Kitaptaki olumsuz özellikleri kişisel olarak sıkıcı bulmakla birlikte, o dönemin akımına uygun bir anlatımı olduğunu düşünüp saygı duyuyorum. Ve hatta bu romanı görkemli bile buluyorum. Herşeye rağmen hayran kaldım. Okumak isteyenlere hayatlarının boş bir döneminde okumalarını tavsiye ederim. :)
  • 260 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    YABANCI DOSTLAR

    “Maalesef hayat acımasızdı. Bazen insan inkâr etse de gerçekler hayale dönüşmüyordu. İnsan gerçekten akıl almayacak, kalp dayanamayacak şeyler yaşayabiliyordu. Akıl almasa da, insan bunları inkâr etse de… Gerçekler ne kadar acı olursa olsun… Bazen insan telafi edemeyeceği hatalar yapar. Telafi edilemeyecek en büyük hatalardan biri ölüm, biri de doğumdu. Aslında ‘olanla ölene çare yok’ denirken bu kastedilmiyor muydu? Bazen insanlar, büyük umutlarla çıktıkları yolculuklarda, büyük mutluluklar hayal ederken hayatları boyunca bedelini ödeyecekleri hatalar yapıyorlardı. Mutsuz bir doğuma, sebepsiz ve zamansız bir ölüme…

    Azra, Nisa, Yeşim, Mehmet abi, Memduh bey,Orkun, Mert, Affan (Zohra), Süleyman, Yarbay Metin, Ast. Teğmen Karaman, Faruk, Duduş, Hakkı amca, Murat, Tahsin, Emir Astsubay, Akın, Başçavuş Hasan, Hüseyin(asker), İsmail bey, Aysun, Astsubay Şener, Süleyman ve Benay hanım ile çok farklı bir hikâye ile birlikte yaşadık olayları…

    Azra ve arkadaşlarının okul bitimi sonrasında Antalya’dan İstanbul’a tatil yaparak dönüş planına yolarkadasi.org sitesinden bilet alıp onlarla yolculuğa katılan gizemli Affan ile yola çıktık hep birlikte… Yolculuk sırasında Nisa ve cimi hikâyesi hoşuma gitti. Zamane gençliğinin her anını, her yaşanılanı resim ve videoya çekerek anı yaşamadığını eserde vurgulaması güzeldi. Hep selfie ve paylaşım derdindeyiz. Yok oradayız, yok buradayız diyerek paylaşım bağımlısı olduk…

    Sayfa 75 te Affan’ın zıplayan yemeklerini ilk başta anlayamamıştım, anlayınca gülümsedim. Ancak ardından Faruk ile yaşananlara üzüldüm… Affan ve diğerleri yola çıktıktan sonra Tahsin ve Murat’ın sahilde sandalın içinde gördüklerine oha dedim ve ben şok… Yarbay Metin’in olaylar ile mücadelesi, sonuca varmak için hayatını ortaya koyması… Yaşanan her olay sonrası bende şaşkınlıkların ardı sıra gelmesi… Orkun telefonda komutan ile konuşurken otoparktan gelen ses sonrası okuduğum satırlar sonucunda elimi ağzıma kapadım o anki şaşkınlıkla… Sanki o anda onların yanındaymışım gibi hissettim. Okuma sürecinde vardiya arkadaşıma olayları anlatırken, gerçek mi diye sorduğunda, kurgu olduğunu, ancak öyle bir gerçekçi olmuş ki kurgu olduğu bile aklımdan gitti dedim. Hele finale doğru gelindiğinde yazarımız okuyucusunu ters köşe yapıyor ve eserin sonunda ağzınız açık kalıyor…

    Yazarımız eseri öyle güzel öyle akıcı yazmış ki, puntosu küçük olmasına rağmen kendinizi kaptırıyorsunuz ve satırlar akıp gidiyor gözünüzün önünden. Kesinlikle abartmıyorum, yazılar küçük diye korkmuştum bitmez bu kitap diye ama hiçte öyle olmadı. Ben kitabı sevdim ve beğendim, farklı bir tarz okumak isteyen, adranalin yaşamak isteyen mutlaka okusun bu güzel eseri.

    #boraterzibaşoğlu #yabancıdostlar #okudumbitti
  • 364 syf.
    ·15 günde·Puan vermedi
    Pedofilinin ayyuka çıktığı günümüz Türkiye’sinde bu kitabı bu dönemde okumak ne derce zor ve yıpratıcı az çok tahmin edersiniz. Dolly yani Lolita henüz kadınsal olgunluğa erişmemiş çocukluk çağında, hayattaki tek zevki küçük çocukları taciz etmek olan bir sübyancıyla tesadüfen yollarının kesişmesi sonucu hayatı kararan talihsiz bir kız çocuğudu. İlk olarak kiracıları olarak tanıyor sübyancı Humbert ‘i Dolly.Annesi Carloet ile birlikte yaşayan Dolly annesi ile aralarında anne-çocuk bağının oldukça zayıf olması ve babasının da olmaması sebebiyle sıcak bir aile ortamından uzak şımarık bir çocuk olarak büyüyor bir bakıma. Annesinin bay Humbert’e olan ilgisi oldukça kolaylaştırıyor sapık Humbert’in işini. İlk etepta küçük çaplı köşeye sıkıştırmalar ve sözde derslerinde yardımcı olma bahanesiyle her fırsatta Dolly’den faydalanan Humbert Dolly’nin annesiyle evlenerek bu defa üvey bana rolüne girerek hepten dahil oluyor küçük kızın hayatına.Ve aşağılık adam hem reelde hemde gözünde canlandırarak her defasında ırzına geçiyor küçük Dolly’nin. Tüm bu yaşananlar karşısında küçük Dolly kendini psikolojik olarak kadın gibi görmeye ve kadın gibi davranmaya ve bu birleşmelerde ne yazık ki istekli ve arzulu olmaya başlıyor.Tabi tüm bunlar kocasının kızına ilgisini öğrenen talihsiz annenin acı bir trafik kazası geçirmesi ve hayatını kaybetmesi ile ortaya çıkıyor.Artık Lolitayı savunacak ya da koruyacak ne anne var ne de baba tabiri caizse tamamen katilinin pençesine düşüyor küçük Dolly.
    Peki ya biz ülkemize dönecek olursak her gün onlarca çocuğa amca-dayı , baba-abi-kardeş, komşu ya da herhangi biri tarafından aynı şeyler yaşatılıyor ve hergün onlarca çocuğumuz ileride intihara sebebiyet verecek travmalara maruz kalıyor kimisine ailesi sahip çıkarken kimileri aile düzeni bozulur diye susturuluyor hele bazıları var ki bir kereden bir şey olmaz deyip ya da çığlık atmadı, engel olmadı diye suçlu bile sayılabiliyor.Yani aslına bakarsanız bizim de çocuklarımızın en azından bir kısmının anne-babası var da yok aslında .Yapmayın o çocukları canlı canlı gömmeyin evim yuvam yıkılır düzenim bozulur demeyin sahip çıkın çocuklarınıza ya da sahip çıkabileceğiniz kadar doğurun hiçbir çocuğa bu dünyada cehennemi yaşatmayın.Kendi iğrenç değerlerinize o masumları alet etmeyin.
    PEDOFİLİ İNSANLIK SUÇUDUR️️️
  • Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleserek, her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bunun değismeyen iki unsuru vardır: Soyculuk, Turancılık. Soyculuk, ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır. Türkelindeki azınlıkların, kendi aralarında gizlice yürüttükleri, soy suuruna karsı bir koruma tedbiridir. Türkiye’deki Selanik dönmeleri, Türklesmemek için yüzyıllardır gizli tedbirler alırlarken, hiçbir kültürü ve geçmisi olmayan birtakım küçük millet ve cemaatlar Soyadı Kanunu’nun kesinliğine rağmen, kendi soyadlarını dahi saklayıp soyculuk yaparken, Yahudiler, İsrail’in gerçek vatanları olduğunu türlü sekillerde ispat ederken, Türkler de hiç süphesiz devletin gerçek sahibi olarak bazı tedbirler almakla haklıdırlar. Soyculuk, aynı zamanda bir sağlık koruma meselesidir. Karısmak, daima, üstün olanın aleyhine olduğundan büyük meziyetler sahibi Türklerin, bu meziyetlerden yoksun soylarla karısmaları halinde ortaya çıkan melezlerde Türk’ün bazı büyük meziyetleri kaybolmakta, onların yerini diğer soyların iptidai vasıflarından bazıları tutmaktadır. Birer müsbet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin vazgeçemeyiz. Bilim ve gerçek, siyasetin oyuncağı olamaz. Türkçülere soyculuğu değismez bir prensip olarak kabul ettiren iste budur. Ancak, bu soyculuk, soyculuğun ne olduğunu bilmeyen veya bilmemezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi, insanları ölçüden ve laboratuvar muâyenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin anlamına gelmez. Hemen hemen her soy, baska soylarla karısmıstır. Bundan bir sey çıkmaz. Çünkü tabiat bir süre sonra melezliği temizler. Fakat, bir soy durmadan baska soylarla karısmakta devam ederse, bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur. Soyculuk tehlikelidir diye bağıranlar, dünyadan haberi olmayan zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta soyculuk düsmanlığını bizdeki gafillere asılayan İngiltere ve Amerika’da bile mükemmel birer soyculuk vardır. Amerikalılarla İngilizlerin soyculuk düsmanı gözükmeleri, İkinci Dünya Savası’nda Almanların yaptığı ırkçılık dolayısıyladır. Almanlar, kendi soylarının üstün olduğunu iddia edip, bazı haklı yayınlar Amerikalılarla İngilizlerin karısması yüzünden düstükleri güçsüzlüğü gösterince Anglosaksonlar, siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden soyculuğa düsman kesilmişlerdir. Fakat, onların düsman olduğu soyculuk, resmi ve açık Alman ırkçılığı olup, gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.

    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri, artık bugün herkesin bildiği

    bilgiler haline gelmistir. Osmanlılar devrinde, Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padisahı küçük düsüren hareketler, Islav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir. Soyculuk aleyhinde bulunanlara sunu sormalı: Kendilerini Çingene ile bir tutarlar mı? Bir Çingene ile evlenir mi? Çingene bir gelin veya damat kabul ederler mi?

    Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse, soy ayrımı yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karsı

    yaptığı ayrımı, Türkçüler, baskalarına karsı da yapmaktadırlar. Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yasamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmis olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türklesen, Türkçeden baska dil bilmeyen ve kendisini baska bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy suurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk isteklerinin gerçeklestirilmesi sistemi” olduğu unutulmamalıdır. Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık, bütün Türklerin birlesmesi düsüncesidir. Bugün dünyada belki 60, belki 65, belki de 70 milyon Türk var. Genis bir vatana yayılmıs olan bu Türkler, geçmiste muhtesem rol oynamıs, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun, baska milletlerin hakimiyeti altına düsmüs olan ve Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düsüncesi kadar haklı ve akla uygun ne olabilirdi? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyeti altında kalmıs olan milletdaslarını kurtarma gayesini güderken, Türkler neden aynı dileğin ardından kosmasın? Yaratılıstan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yasatmak, hayal değildir. Tren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyo olmadığı çağlarda bile, Türkler, büyük devletler kurup onları yüzyıllarca yasatmıslardır. Dünyanın bütün Türkleri, Türkiye’ye kabe gibi bakıyor. Türkiye’nin kendilerini bir gün kurtaracağı efsanesi aralarında yasıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yasayan Türkler değil, medeni ülkelerde yasayan Türkler de buraya hasret çekiyor. Bir süre önce Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanısmıstım. Gümrükte ve baska yetlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmisti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yasadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen, Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savasında sehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemisti. Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olmasa bile bize karsı duyulan bu büyük sevgiden sonra, insanlık görevimiz haline gelmistir. Millerleri büyüten seyler, milli ve insani hareketlerdir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtisam o kadar parlaktır ki, Türklüğün ölmezliğinin senetlerinden biri olacaktır. Hiçbir ülkünün ardında almayarak, yalnız yiyip içmeyi düsünmek ve yalnız bugün için yasamak insanlara hiçbir seref vermez. Bu kadarını hayvanlarda yapar. İnsanlık, ülkü için yasamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlarda kaçar. İnsan, seref için ve muhtesem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır. Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ve Macarları da birlestirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavusturmaktır.

    ***

    Demek ki, Türkçülük, bütün Türklerin birlesmesini ve Türkçülüğün yabancı soy etkilerinden korunmasını

    istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karsılasıyoruz. Baska bir

    deyisle, Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir? Türk her seyden önce, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek ender bazı istisnalar bir yana o insanın Türkçe konusması ve Türk kültürünü tasıması gerektir. Türk oldukları halde anadillerini kaybetmis olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye

    Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar soy bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için,

    günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir. Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlarda vardır. Türk olduğunu bildikçe, bu gibileri de Türktür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmak baska bir felaket yüzünden bağımsızlıklarını kaybedenleri Türklükten çıkarmakla esittir ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Türkleri, bir millet olmaları için, geçmiste mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaç yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata sahip olmuşlardır. Bundan, onların ayrı milletler oldukları anlamı çıkmaz, Onlar, günün birinde yine aynı mukadderata sahip tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yasamıslardır. Fazla olarak Anadolu, Türkistan ile İdil – Ural, İdil – Ural ile Türkiye (yani İlhanlılar ile Altın Ordu) bazan siddetle çarpısmıslardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbeycan Türklerinin vurusmaları tek acıklı olmustur. Fakat bütün bunlar, Türklerin tek millet olmasına engel değildir. Bugün tek millet olduğundan kimsenin süphesi olmayan Anadolu Türklerinin, vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde yüzyıllarca

    boğusmaları, nasıl onların sonunda tek millet halinde birlesmelerine engel olamamıssa, yarın da öteki Türklerle Türkiye’nin birlesmesi ve kaynasması, önüne kimsenin geçemeyeceği tarihi bir zarurettir. Türkler, aynı tarihi mukadderata sahip değiller gibi gözüküyorsa da, bir bakımdan bu mukadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halinde Türklerden herhangi birinin basına gelen faciadan, biraz sonra ötekilerinin de müteessir olmuşlardır. Mesela, Kazan Hanlığının yıkılısı Türkistan’ın yıkılısına yol açmıs, Kırım’ın çöküsü Türkiye’ye ağır kayıplara mal olmustur. Bununla beraber, Türklerde, tarihi mukadderat meselelerinin suurlu bir sekilde mütalaa olunduğunu gösteren olaylar da vardır. Mesela Türkiye, Kırım’ın kurtarılması için 1786-1791 savasını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıstır. Doğu Türkistan da Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ, Türkiye’yi metbu tanımıstı. Sözün kısası, bugün Türklerin mukadderatı birdir

    ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan baska, bizim de imza

    koyduğumuz Birlesmis Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki “milletlerin hür ve bağımsız yasama

    hakkı”na, Türkler geçmişleri, kaabiliyetleri, coğrafi önemleri ve nüfusları bakımından, baska milletlerden

    daha çok layıktırlar. Baska milletler, koydukları imzanın serefi için, bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.

    Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç

    süphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan samanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk

    müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmustur. Bununla beraber Türk

    olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin

    saman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden

    bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, Hristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de

    yerlesenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir sartı saydıkları için

    yapmışlardır. Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçeklestiği takdirde bütün bu saman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları simdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur. Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünilik-siilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıstaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz. Bu Türklerin oturdukları yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı kaybettirmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli Vilayeti Türklerinin sürülmesi, hiçbir mana ifade etmez. Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistin’den nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa, biz de aynı seyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türklestirmek zorundayız. Türkçülüğün değismeyen yönü, soyculuğu ile Turancılığı ve bunun sonucu olarak da Türk milleti ve vatanı üzerindeki düsünceleri. Bu iki temel de bütün Türkçüler birlesmistir. Bunun dısında kalan meseleler, mesela iktisadi, toplumsal ve hukuki görüsler. Türkçülerin ilerde halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düsünceler değisebilir. Çünkü, zamanla herhangi bir iktisadi veya toplumsal düsünce çürütülebilir. Fakat soyculuk ve Turancılık asla değismeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için gerekli sartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceğe olan mutlak ihtiyacı gibi... Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kısa, geceye, gündüze göre değisebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek seklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiçbir zaman değismez. Soyculuk ve

    Turancılık,Türklüğün havası ve gıdasıdır. Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüsü vardır. Gerçekçi olan Türkçülük “yasamak için kavga” yasasının sonuna kadar devam edeceğine inandığından, askerliğe karsı saygı duymaktan ve soyumuzun asker millet olmak geleneğini gelistirme amacını gütmektedir. “Artık savas olmayacak” gibi uyusturucu telkinleri, milli savunmamızı gevsetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyadan savası kaldırmak düsüncesi, yüzyıllardan beri denenmis, fakat tutmamıstır. “Roma Barısı” denen sözde barıs sisteminin büyük

    kırgınlarla, askeri hazırlıkla, zorbalıkla sağlanmıs, fakat hiçbir zaman ömürlü olamamıs bir sistem olduğu

    unutulmamalıdır. Gerçek askeri erdemlerin diriltilmesi ve ruhlarda köklesmesi taraftarıyız. Askerlik, kalıp isi değil, ruh isidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması sarttır. Bize fenalığı dokunmayan milletlerin, fikirlerin ve insanların dostuyuz. Fakat, hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her sey, zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük, bir bakıma göre de, “Türkçülük düsmanlığı düsmanlığı”dır. Soyumuza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, serefimize fenalık etmis olan her millette, her dine, her rejime, fikre, topluma, kisiye düsmanız. “Kinimiz dinimizdir!” Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpısmaya mecburuz. Çarpısmaya mecburuz demek, asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik, çarpısma bilimidir. Yasamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Baska her bilim ve fen onun yardımcısıdır. Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek, ferlerin devlete, devletinde fertlere zarar vermeyeceği karsılıklı hak ve görevler sistemini kabul etmis millet demektir. Disiplinli millet tipinde isabet ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhosluğu da yoktur. Disiplinli millette,

    milletin ahlak, gelenek, seref ve isteklerine aykırı hiçbir sey yapılamaz. Disiplinli millet, hayat telakkisi,

    mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir. Türkçülük, Türklerin her bakımdan Türklesmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir sey kalmayacaktır. Kayıtsız sartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendine mensup bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır.

    Arınmıs ve gelistirilmis bir Türkçe istiyoruz. Dil kurultaylarına ait bilim dısı yadigarlar temizlenecek, fakat bu

    arada elde edilmis olumlu sonuçlar saklanacaktır. Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve gelistirmeye elverisli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört bes harf eklenecek, böylelikle Türkçe, bir zenci dili durumuna düsmek talihsizliğinden kurtulacaktır. Türkçülüğün tarih tezi, eski milletler ve hele Anadolu’da yasayanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüstür: Türk tarihi Orta Asya’da Millattan Önce XII. Yüzyılda “Su” veya “Çu”larla baslayan bir tarihtir. Bu tarih, Mançurya’dan Kırım’a kadar uzanan bir anayurttur. XI. Yüzyıla kadar sürmüs, XI. Yüzyılda Türkiye deiğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasan’dan meydana

    gelmis ikinci bir anavatan kurulmustur. Türkçülük bakımından Aksak Temür – Yıldırım Beyazıd kavgası, bir

    kardes kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, simdi

    de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dıs gelismelerle birlikte Türk

    soyunun devsirmelerle iç savası seklinde mütalaa olunacaktır. Türkçülük, Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden ele alınarak gerçeklerin ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların gerçek yerlerini almasını ister.

    Türkçülük, bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında fantezilerin millet

    aleyhinde olduğuna inanmıstır. Türkçülük, Türk soyunun tarihi geleceğine dayanarak, kadın hususunda hür düsüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak, kadının koket derecesine düsmesine de siddetle karsıdır. Kadına saygı beslemek, onu erkekle kayıtsız sartsız esit tutmak anlamına gelmez. Tanrı’nın ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak, tabiat yasalarına aykırı bir davranıstır. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar dısında her mesleğe girmelerine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her seyden önce analık ve evdeslik görevini yapmasını isteriz. Türkçülük, memlekette toplumsal bir adalet olmasını ister ve gerçek adaletin toplumsal olduğu inancındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve gelecek bakımından tatmin etmenin milliyetçilik sartlarından olduğu meydandadır. Türkçülüğe göre Moskof bizim barısmaz düsmanımızdır. Bu düsmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıstır. Siyasetle ve yalanla bu düsmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk soyunun hayatında yürütücü amillerden biri olarak, zaten saklı bir halde yasayan Moskof düsmanlığının millette beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düsmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dısişleri bakanları arasında Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir sey düsünmek milli menfaatler aleyhinde düsünmektir. Moskof, bizim soy düsmanımız olduğuna göre, Moskof emperyalizmi olan komünizm de en tehlikeli düsmanımızdır. Komünizm, moskofluğa mal olmus bulunduğundan, ona taraftarlık vatan hainliğidir.

    Türkçülük bakımından en alçak vatan hainleri olan komünistler yok edilmesi sarttır. Masonluğa da düsman sayarız. Masonluk, kökü dısarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle bağdasmayanların basvurduğu Türkçülük düsmanı bir tesekküldür. Baslangıçta, Yahudilerin milli çıkarlarını gizli olarak korumak için kurulmus, zamanla milletler arası bir hale gelmistir. Savas halinde bulunan iki millete mensup masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirine yardım etmek mecburiyetinde olmaları, bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düsman olduğunu göstermektedir. Onlar, gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeye çalısmakta ve bunu basarmaktadır. Siyonizm, Yahudi soyunun rahatını ve mutluluğunu, dünya milletlerinin huzursuzluğundan arayan teskilatlı ile insanlık düsmanı bir fikirdir. Kendisini, bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti, emperyalist isteklerini gizlemek içindir. Birinci Dünya Savası’nda, her türlü kılığa girerek Filistin cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düsmana casusluk eden siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç gerçek, Türkleri bu akıma karsı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya zorlamıstır. Komünizm, siyonizm ve masonluk, Türkiye’de bir sacayak halinde Türk düsmanlığı yapmaktadır. Türkçülüğün ana meselelerin ele aldığım bu yazıyı bitirirken, genç Türklere de bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:

    Bugünkü sartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin basında, hepsinin, kendi meslek alanında

    çalısarak yükselmesi gelir. Her Türkçü, kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erisebilmek

    için ciddi ve sistemli sekilde çalısmalıdır. Basarı gösteremeyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse meslek

    değistirmeli, kendilerinden ümit kesenler, arkadaslarının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeye

    çalısmakta tutunacak yol, masonların basvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekleyerek layık olmadığı

    yere yükselmek gibi serefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yükselmenin serefli yoludur. Her mesleğin faydası ve önemi olmakla beraber Türkçüler, en çok Harb okulu’na, Mülkiye’ye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeye lüzum yoktur. Subaylar da kısman öğretmendir. Bundan baska bizim yurdumuzda milli mukadderata hakim olan en önemli zümre subay sınıfıdır. Mülkiye’den çıkarak kazaların, vilayetlerin basına geçmek, Türkçüler için önemli bir hizmet fırsatıdır. Türkçülerin düsüneceği ikinci mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetistirmek olmalıdır. Bunu anlayarak genç yasında evlenen ve çok çocuk yetistiren Türkçülerin epey fazla olusu, ümit verecek, iç açacak bir durumdadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetistirmek prensibinin önemi üzerinde uzun uzun konusmaya lüzum yoktur. Türkçüler, evlenecekleri kızın, sağlık ve soy durumlarına ve bu hususta aska tutsak olmaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir. Türkçüler teskilatlanmalı, bunun için de her zaman en güçlü milliyetçi tesekkülün çatısı altında toplanmalıdır. Bu teskilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir. Her Türkçü, kendi çevresini uyarmaya ve aydınlatmaya çalısmalıdır. Bulunduğu sartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek, o Türkçünün zekasına ve kaabiliyetine kalmıstır. Lüzum görürse milliyetçi tesekküllere ve kisilere sormalı, sormazsa vicdanına danısarak hareket etmelidir. Yanlıslar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapılmamasına çalısılmalıdır. Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlısları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksikliklerin giderilmesine uğrasmak lazımdır. Milli kültürü zenginlestirecek eserleri okumak, hatta mümkünse eski harfleri öğrenmek faydalıdır. Eski harflerle yazılmıs eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır. En önemli bir mesele de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle baslayacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması mümkündür. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar, Türkçüleri, mali güçlüklerden koruyacağı gibi, Türkçü yayınlara da yol açar.

    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz seylerdir. Fakat zamanla bunlardan önemli sonuçlar doğması beklenebilir.

    ***

    Türkçülük, ağır fakat sağlam bir sekilde ilerliyor. O, mesela Almanya’daki nasyonal sosyalizm gibi kısa bir

    zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen akımlarla ölçülmez. Ağır ağır ilerlemesi, sağlam ve gürbüz

    olacağının teminatıdır. Uğrunda çalısanlar, ıztırap çekenler, ölenler bulundukça, Türkçülük, mutlaka zafere erisecektir. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca soydasımızın bulunması, bize görevimizin büyüklüğünü ve serefini hatırlatsın. Zevk ve safa içinde yasamak, içkiyle dünyayı hos görerek zevk kadınları ile mest olmak, sehvet içinde kendinden geçmek de vardır. Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savasta yığın yığın topraklara serilmek de vardır. İsteyen onu, isteyen berikini seçer. Hayat ve ölüm... Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın bağrında yatmak... İste bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi ölüm kadar edebi bir fikre vermek ve fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan serefli ne olabilir? Bu ölüm, bizi gayemize Tanrı Dağı’nda bekleyen ataların ruhuna ve Tanrı’ya kavusturacak sanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve sehvet içindeki hayatın çirkinliğini düsünmek, gerçeği anlamaya da yardım edecektir. Ülkü yolunda ölenlerin, ebedi bir karanlık içinde kaybolurken, hafızalarda bir ısık gibi parlamaları güzeli fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan da güzeldir. Yasamak, sadece kısa bir yasamaktır. Ölüm ise, kainatın edebiliğinde, hatıralarda ve gönüllerde yüzyıllarca yasamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yasamakta devam etmektir. Yasamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel; hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yasamak ondan da ne kadar güzeldir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek herseyden daha muhtesemdir. Birlesmis Milletler ülküsü uğrunda Kore’de sehitler vermek güzel sey, fakat Türkleri birlesmis görmek için Kafkasya’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da, Altay’larda can harcamak saheser bir seydir. Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtisamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.

    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleserek ve baska her düsünceyi geride bırakarak, ates yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karsı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düsenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karşılığını beklemeyiniz.

    Tanrı Türk'ü Korusun!

    ( Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952 )
  • 520 syf.
    ·23 günde·10/10
    Seriyi anlatırken tam olarak nereden başlayacağımı bilmiyorum ama çok uzun bir inceleme olacak. Üçlemeye daha 9 yaşındayken yani 18 sene öncesi kadar ile tanıştım ama tabii çocuklukta sadece film olarak izleyebildim. Orklardan az korkmuşluğum yoktu. Tolkien aslında bu eseri yazarken belli kalıpları yıkarak yani fantastik adı altındaki az bilinen bir alana girmişti. Öncesi olan Hobbit'i artık Tolkien okumayan biri bile bilebilir. Bu iki seri arasında 15 sene var ve Tolkien bu süreçte 2. Dünya Savaşı'na gidiyor ve İngiltere için cephelerde görev yapıyor. Aslında o muazzam savaş sahnelerinin beslenme yeri buralardan bile gelebilir. Hayal gücünün vermiş olduğu muazzam çukura birkaç taşta savaş sırasında eklenmiş gibi hissediyorum. Zaten üçleme çıktığı 1950'lerin ortalarında Tolkien kitabı bastırırken zorlandı da. Burası yeri değil ama Tolkien ve Narnia yazarı Lewis çok sıkı iki arkadaşken fikir ayrılıkları yüzünden yolları ayrıldı. Hatta Lewis ve Tolkien dışında birçok yazar belli günler toplanıp eserleri üzerlerine konuştukları bir kulüpleri vardı. Bu ilişki oraya da zarar verdi. Şimdi upuzun incelemem de giriş bölümünü bitirip 1. kitaba geçmek istiyorum.

    “Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf Kralları'na
    Yedisi taştan saraylarında Cüce Hükümdarlar'a,
    Dokuz Yüzük Ölümlü İnsanlar'a, ölecekler ne yazık
    Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda,
    Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi'ne
    Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini o bulacak
    Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak
    Gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda”

    Kitap böyle bir cümle ile başlıyor. Seriyi hiç bilmeyen için bile muazzam bir etki bırakacak kadar kudretli bir cümledir. Smeagol'un yüzüğü buluşu ile devam eden hikaye Smeagol'un Deagol ile aralarında neler olduğunu tıpkı film serinde olduğu gibi çok iyi anlatıyor. Mesele şu ki Gondor'un kralı İsildur yüzüğü hüküm dağına atmayınca sonu pusuya yatan orklar tarafından ölümle ödüllendiriliyor. Tek olansa yıllarca gölün dibinde oradan oraya gidip duruyor. Ta ki az önce ki anlattığım hobbitler çağın kaderini değiştirdiklerinden habersiz birbirlerini öldürme adına mücadele ediyor. Deagol ölüyor ve Smeagol artık Gollum oluyor 500 yıl boyunca yüzük onu yiyip bitiriyor. Şu hobbitler ne taktir-e şayan yaratıklar değil mi. Yüzük daha sonra Bilbo Baggins adında bir hobbite geçiyor. Nasıl geçtiğini merak edenler hobbit kitabını okumak zorunda! Bilbo hafif huysuz ama rahatına aşırı düşkün, biraz tombul ve konumu gayet yerinde bir hobbittir. Yiğeni Frodo ile çok yerinde bir yaşamı vardır. Bilbo 111. yaş gününde artık zamanın geldiğini düşünüp bir doğum günü eğlencesi düzenleyip ortadan kayboluyor. Ve şu dillere destan cümleleri ederek yüzüğü Frodo'ya bırakıp Ayrıkvadi'nin yolunu tutuyor:

    "Aziz Bagginsler ve Boffinler ve aziz Tooklar, Brandybucklar, Grubblar, Chubblar, Barınaklar, Boynuzüfleyenler, Toluklar, Belkuşaklar, İyikişiler, Porsukevler ve Ağağıkibirliker. "

    "Ayaklarıkibirliler!" diye bağırdı yaşlıca bir hobbit çadırın arkasından.
    "Ayağıkibirliler, diye tekrarladı Bilbo. Aynı zamanda, nihayet Çıkın Çıkmazı'na tekrar hoş geldiniz diyebildiğim iyi yürekli Torbaköylü Baggins'lerim. Bugün benim yüz on birinci doğum günüm: Bugün yüz on bir yaşındayım! Umarım hepiniz benim kadar eğleniyorsunuzdur. Sizi çok tutmayacağım. Sizleri belli bir Amaç için bir araya topladım. Aslında üç ayrı Amaç nedeniyle! Her şeyden önce, hepinizden ne kadar çok hoşlandığımı, yüz on bir yılın böylesine mükemmel ve şayanı taktir hobbitler arasında yaşamak için çok kısa bir süre olduğunu söylemek için.
    İçinizden en az yarısını, arzuladığımın yarısı kadar bile tanımıyorum; ve yarınızdan azını hak ettiğinin ancak yarısı kadar sevebiliyorum.
    İkinci amacım, yaş günümü kutlamaktı. Aslında yaş günümüzü demeliyim. Çünkü elbette, bugün varisim ve yeğenim Frodo'nun da yaş günü. Bugün rüştüne(33) ve vesaret hakkında erişiyor. İkimiz birlikte yüz kırk dört sayısına ulaşıyoruz. Sizin sayınız da bu harikulade toplama uysun diye ayarlandı: Affınıza sığınarak, bir Grosa.(?)
    Üçüncüsü ve sonuncusu, bir şey ilan edeceğim. Daha önce de söylemiş olduğum gibi yüz on bir yıl sizlerin arasında geçirmek için kısa bir süre olduğu halde bunun SON olduğunu bildirmekten müteessirim. ŞİMDİ ayrılıyorum. HOŞÇA KALIN!"

    Şu Bilbo ne kadar da enteresan bir hobbit anlaşılır değil. Yüzük artık Frodo'da ve Gandalf ona tek olan yüzüğün değerini anlatıp, saklamasını öğütlüyor. Aylarca ortadan kayboluyor. Hatta aradan 13 yıl geçiyor. Her daim bilgi peşinde olan Gandalf Frodo'nun bile artık umudunu kestiği bir gün gelip ona aklındakileri anlatıyor. Sauron'un hain birlikleri artık her yerde kol gezmektedir. Yüzük derhal yola çıkıp nihai karar için Ayrıkvadi'ye yani Elrond'un divanına gitmelidir. Sam olmadan Frodo asla yaban topraklara çıkamayacaktır. Birde onlara uzaktan kuzenler olanlar Merry ve Pippin ikilisi de eklenir. Yüzük tayfları onları birkaç kez pençesine düşürmek üzereyken makus talihleri hep kötü gidecek değildir. Bree'ye yani Sıçrayan Midilli hanına gidip orada Gandalf ile buluşacaklardır. 4 hobbit gider ama ortada büyücü filan yok!! Bree'nin sahibi kaymakpürüzü Gandalf'ın güvendiği biridir. Onlara bazı haberler verir ama aylar öncesine aittir. Yolgezer ile tanışmalar ve handa çıkan karışıklar ise resmen ayrı bir hikaye gibiydi. Aragorn artık kendini onlara benimsetir. Gandalf'tan bahseder ve ortada şüpheye yer kalmaz. Yolları Amon Sul yani Fırtına Başı'na kadar uzanır ki bu yol birkaç hafta sürer. 5 tayf onları bulur kolcu Aragorn onları bir şekilde def etse de Frodo yüzüğü takmaya mecbur hisseder ve tayfların başı onu Morgul bıçağı ile yaralar. O yara ile yaklaşık 10 gün gezer. Nihayet ormanda devriye gezen Glorfindel onları bulur ve Frodo'yu önden Elrond'un şifalı ellerine götürür. 3 günlük ölü gibi yatan Frodo uyanır. Karşısında ise Gandalf vardır. Derin bir mutluluk yaşar. Saruman'ın onu alıkoyduğunu anlatır. Arifler bile cephe değiştirmektedir... Divan toplanır. Cüceler, elfler, insanlar ve makus talihli hobbitler oradadır. Uzun süre karar verilemez ve Frodo yüzüğü ben götürürüm diyerek tüm divandaki yürekleri burkar. Elrond 9 tayfa karşılık 9 kardeşlik diyerek 9 kişi seçer. Frodo Sam olmadan bir yere gidemez dedik. Merry ve Pippin'i de çuvala tıkamak gerekecek. Aragorn olmak zorunda, bir elf ve bir cücede kefil zaten ve birde insan lazım. Boromir ah Boromir, yiğit kralım neden kendine hükmedemedin ki! Yolculuk başlar. Moria salonlarına girmek zorunda kalırlar. Caradhras geçidi onları buna zorlar. Moria'da kardeşlik dağılacaktır. Cüceler fazla aç gözlülüklerinin bedelini ödemiştir. Gandalf'ı bile aşacak bir yaratık geliyor. Gandalf'ın kaçın ahmaklar sözü ve onun boşluğa düşüşü derin bir hüzün verir herkese.

    "Geçemezsin," dedi. Orklar taş gibi duruyor, etrafta çıt çıkmıyordu. "Ben Gizli Ateş'in bir hizmetkarıyım, Arnor'un alevini kullananım. Geçemezsin. Kara ateş seni kurtaramaz, Udun'un alevi. Gölge'ye geri dön! Geçemezsin."
    Gandalf'sız yola devam edip doğrudan Lothlorien'e giderler. Haldir ve askerleri onları hele ki bir cüceyi hiç hoş karşılamaz ama Elrond çoktan haber salmıştır. Celeborn ve Galadriel ile görüşürler. Her birine özel hediyeler verir ki diğer kitaplarda ayrı ayrı göreceğiz bunları. Gitmeden önce Galadriel aynasından bazı şeyleri Frodo'ya gösterir.Kimsenin yüzüğe hükmetmek istememesini daha iyi anlayan Frodo görevinin ne kadar önemli ve zor olduğunu her geçen gün daha iyi anlamaktadır. Birkaç hafta boyunca bozkırlarda yol yapıp neler yapmaları gerektiğine karar vermek isterler. Malum olay patlak verir ve Boromir Emyn Muil'deki Amon Hen tepesinde Frodo'yu tek yakalayıp bunu fırsat bilip yüzüğü ondan almak ister. Frodo yüzüğü takar ve ortadan kaybolur. Ork taburu onlara çok yakındır ve kitap bitmeden önce Frodo ve Sam yolculuğa sadece ikisi devam etmek isterler ve elflerin verdiği bir kayıkla derin sulara doğru yol alırlar.

    Şimdide sonuç bölümünde birkaç konudan bahsedip bitireceğim. Tom Bombadil olaylarına hiç girmedim. O daha elfler gelmeden hatta lambalar çağından hatta karalar bile şekil almadan önce Arda'daydı. Ne bir Maiar ne bir kral ne de bir başka bir ŞEY! Teoriler çok fazladır ama bana öyle geliyor ki Eru'nun bir yanılsamasından başka bir şey değil. Dinlerdeki peygamberlik gibi düşünülebilir anlamayan olursa diye.

    Tolkien birçok fantastik serinin yazılmasında öncüdür. Unutulmuş Diyarlar yazarı zaten bu seriyi okuyunca bir seri yazmak ister ve devasa bir seri oluşur. Harry Potter serisinin yazarı dahi Tolkien'den etkilendiğini dile getirmiştir. E Tolkien'in bir filolog olduğunu kaç kişi biliyor? Elf ve cüce dilleri nasıl oluştu sanıyorsunuz. Aslında kökenleri Fince'ye dayanıyor ya neyse. Üstat aynı zamanda İskandinav mitolojisini çok severdi. Cüce isimlerinin çoğu direkt oradan gelir. Elfler, troller daha nicesi için havuz orasıdır. Ayrıca çok sevdiği bir mit daha vardır. Germen miti olan Beowulf mitidir bu da. Yüzük dağa doğru giderken sen de bu özeti okumuş oldun. Yok edilmeyen şeyler kötülüğe sebep olur!