• 244 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Doğrusunu söylemek gerekirse bu kadar iyi bir kitap beklemiyordum.Yazarı tanımamakla birlikte okuduğum ilk kitabı oldu Gizli Ajans.Yazarın hayatını bir an önce araştıracağımdan emin olabilirsiniz ve diğer kitaplarını okumak içinde sabırsızlandığımı belirtmek isterim :-)

    Polisiye yazılmış bir roman ve bu alanda bir sürü romanla yarışabilecek kapasiteye sahip sürükleyici bir kitap bence .Herşey zekice kurgulanmış, başta okurken yaşadığınız günlük hayattan farkı olmayan bir olaylar zinciri olarak gelebilir size ama okumaya devam ettikçe bambaşka kapılar aralayacağınızdan şüpheniz olmasın.Hele ki absürd olayları benim gibi seven bir okur iseniz her sayfasında tebessüm ederek bitireceksiniz kitabı.Kesinlikle çok başarılı bir yapıt.

    Kitabın içeriğine dair bilgi vermek istemiyorum, siz merak edin diye ;).Kitaba bir an önce bir göz atmanızı öneririm.

    Herkese keyifli okumalar şimdiden
    Kitapla, sağlıkla kalın.
  • 346 syf.
    ·6 günde
    Tarih 20 Mart 2020 Koronavirüsün dünyada en son ulaştığı ülkelerden biri olan Türkiye'de yaşıyoruz. Aslında bunun bir dezavantaj olduğunu ve önlemleri çok daha üst seviyelere taşımamız gerektiğini anlamak yerine imanımız güçlü, melekler tarafından korunuyoruz bize bir şey olmaz dedik geçtik, mizahını bolca yaptık ölen "gavur"lara sevinenlerimiz bile oldu. Şimdi bizi ne bekliyor hiç bilmiyoruz çünkü virüs taşıyıcısı binlerce kişi son iki ayda yurt dışından memleketine döndü çok az bir kısmı karantinaya girdi çoğu dedesinin nenesinin elini öptü kucağında yattı gün geçmiyor ki cehaletle savaşın önemini anlamayalım ki bu virüs bize ne kadar bilinçsiz ve duyarsız olduğumuzu öğretti hâlâ insanlar sokaklarda ve hâlâ kolonya stokları ile kendimizi kurtarmaya çalışır vaziyetteyiz televizyon programları virüsü kovan duaları peygamber rüyalarını anlatır sözde profesörler bazı yiyeceklerle kendinizi savunun der vesaire...

    Bu salgın günlerinde hangi yazarı okumak isterdim derseniz toplumcu gerçekçi yazarları derdim hiç beklemeden ki Fakir Baba cehaletle savaşın en büyük neferi aydınlığın en büyük savunucularından biridir onu ve onun enstitülü arkadaşlarını okudukça ülkemizde hiçbir şeye şaşırmamak gerektiğini anlıyorum okuyun ki siz de yilllar önce yazılan ve hâlâ geçerliliğini koruyan kitlesel cehaletimizin farkına varın...

    Evde kalın ve kitap okuyun...

    Fakir Baykurt

    Köy hayatının ulu çınarıdır kendisi ve can suyunu Akçaköy'den almaktadır. Boy verdikçe yetmemiş ona köyünün toprağı Tonguç Baba'nın harmanına doğru yol almış ve Tonguç Baba'nın kıymetli mahsullerinden biri olmuştur. Anadolu'nun binlerce yıllık hasretini sırtına yüklenen Fakir Baykurt; "Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine" felsefesini kitaplarının ortak teması haline getiren önemli bir değerimizdir.


    Gelelim kitabımıza: KEKLİK

    Ben Adam Yayınlarının Ocak 2000 baskısından okudum.

    Kitabımızın kahramanları Ankara'nın Sulakça köyünde yaşarlar.

    Olay örgüsü ailenin en küçük ferdi Yaşar ve onun kekliği üzerinde gelişir.

    Yaşar köylerinde güz oldu mu çok üşümeye başladığını söyler ve kitabın başında Anadolu kadının yazgısı gözümüze çarpar;

    "Ben heralım babamdan çok anama çekmişim. Güz dedi mi donmaya başlıyorum. Anam da öyle. Sızılı her yanları. Çul çuval örtünür otururken." Der Yaşar.

    Anasının çul çuval örtünmesi köylerinde köprüsü olmayan ırmağı geçme yazgısını erkeklerin kadınlara devretmiş olmasından kaynaklanır kadınlar ırmağın karşı tarafında bulunan ağıllara varmak için her gün o ırmağı geçmeye zorlanmışlardır, Yaşar da akıl yürütmeleri ile şu sonuca ulaşacaktır:

    "Güzleri çok üşürdü anam. Bu zalim sızıları ırmaktan aldı. Köyümüzün avratlarının yarısı sızılı, iyi biliyorum ırmaktan. Heves güves koştular sızılandılar. Erkekler gitmedi, onlardan sızılı olan az. Anamın belden aşağısı, yazları bile keman gibi öter."

    Cesur erkeklerin dünyası köprüler kurulduktan sonra başlıyor zannımca..

    Anadolu köylülerinin yakından tanıdığı, beslediği, avladığı bir kuş Keklik ve köylüler keklik avında da kafese tıktıkları bir kekliği kullanırlar. Onu gür bir çalılığın ardına gizler ötmesi ile toplanan keklikleri vurarak avlarlar. Yaşar'ın köyünde de keklik avı epey popüler bir erkek uğraşıdır.

    Yaşar'ın da bir kekliği var ki ama ne keklik elcik bir keklik bıraksa kırlara döner dolaşır geri gelir ve de yanına da başka bir kekliği takarak.. Yaşar'ın bu kekliği gün geçtikçe ün kazanır keklik avı için ele geçmez bir fırsattır bu keklik onunla avlanan bereketli avlarla geri döner lakin Yaşar tutkundur kekliğine çünkü onu sevdiği kız kadar Gülnare kadar sevmektedir...

    Demirel iktidarının zamanlarında yaşamaktadır Yaşar, Amerikan emperyalizminin hızla yayıldığı Amerikan fabrikalarının hızla açıldığı ve hızla sömürüldüğümüz zamanlarda yaşamakta olan köylü çocuğudur ona kitapta her an da eşlik eden bir de dedesi vardır Elvan Çavuş Atatürk zamanında yaşamış aydınlık umudunu görüp sonrasında gelen emperyal karanlıkla köylülük kaderine boyun eğmiş bir dede ABD düşmanıdır düzen partilerinin hiçbirini sevmez oyunu İşçi Partisine atar her seçimde bir şey olacağından değil de en iyi onlar konuşuyor diye atar oyunu.

    Elvan Çavuş ABD emperyalizmine öfkesini şöyle yansıtır: "Herifler içimize girdi, ne sırrımız saklımız varsa görüyorlar. Bubkadsr olmaz" diye dövünür yıllardır. En çok İsmet Paşa'ya kızar. Bayar'a, Menderes'e temelli zıt. "Daha iyi bir çoban da yok ki oy vereyim!" diyor, gitmiyor sandık başına gitse de İşçi Partisine atar oyunu. "Ne zaman bir hükümet çıkar hastir çeker Amerikanlara, o zaman atarım!" Diyor.

    Köylü de ne halde o vakitlerde yiyecek yemeği kendi toprağından çıkmasa açlıktan kırılacak Anadolu köylüsü "Köylü milletin efendisidir"den en alt tabakaya doğru sürüklenen köylüler bu siyasi sapmalardan kaynaklı itilen hor görülen bir durumdadır.

    Amerika Ankara'da yerleşmiş fabrikalarını açmış mühendislerini getirmiş romanda da geçer bir mühendisin adı Harpır en sevdiği şey de hafta sonu ava çıkmak ve özellikle keklik avına Yaşar'ın babası da köylü sefilliğinden bıkar Amerikalılara yanaşarak iş bulmaya çalışan bir tip bi gün şehirde gittiği akrabasının yanında Harpır'la konuşur laf ava gelir Harpır da köye ava gitmek istediğini söyler ve maceramız başlar...


    Harpır köye gelince köyün zengihi Karami hemen dibinde biter ve onu yanına çekmeye çalışır Yaşar'ın babası Seyit de ünlü kekliğimizi alarak ava götürmüşt Amerikalıyı Harpır kekliği çok sever talip olur ilk başta Seyit vermek istemez lakin kendisine iş bulacağı vaadi karşısında büyülenir oğlunun canından çok sevdiği kekliği adeta oğlundan kaçırıp Harpır'a teslim eder.

    Uyandığında kekliği göremeyen Yaşar çok üzülmüştür bu üzüntüye de dayanamayan dedesi elinden tutar ver elini Ankara'ya kekliği geri almaya ne olursa olsun o kekliği geri almaya...

    Şimdi kitabı okuyanlar bir keklik için değer mi bu kadar maceraya diye sorabilir ki romanda da Amerikan yanlısı olan herkes aynı şeyi söyler Elvan Dede ile Yaşar'a ama "Keklik" aslında kuş olmaktan çok ötedir bizim için keklik Anadolu'nun hepsini temsil eder sömürülen Anadolu'da en son elde edilmeye çalışılan değerimizdir keklik Amerikalılar yer altı ve yer üstü kaynakları burcuvalar ile birlikte yiyip bitirirken Yaşar'ın kekliğine de el atması bardağı taşıran son hamledir artık bir şeyler yapmanın sırası gelmiştir lakin karşımızda hem güçlü Amerikan emperyalizmi hem de destekçisi devlet yetkilileri vardır bu kekliği nasıl alacaz geri o da bir bütün olarak bir direnmeyle...


    Elvan Dede alır Yaşar'ı ilkin kaymakamın huzuruna çıkar Kaymakam dinler tam terslemek üzereyken Elvan Çavuş verir gazı durur mu "Sen Türkiye'nin kaymakamı biz herhal Amerika'nın buyrugunda değiliz heralım değil mi efendim" bu gazla kaymakam dilekçesini kabul eder ve Vali'ye atar topu Elvan Dede alır Yaşar'ı İl makamında beklerken bir yardımcı gelir şu aklı verir: "Bu kekliği mutlaka geri alalım diyorsanız, bunun yasa yollarından başarılacağını sanmıyorum. Adalet Partisi'nden bir adam bulmalı, o adam önünüze düşmeli, onun ardından yürümelisiniz."
    Yardımcı kolay ve var olan gerçek yolu söylemektedir aslında "torpil" bu olmadan işlerin yürür mü hiç? Hele sefilsen köyden gelmiş bir garibansan şehirde yerler adamı..

    Valinin huzuruna çıkarlar Vali dinler bu kadar mı değerli der şu keklik evet der Elvan Çavuş oğlan verem olacak almazsak başını kaşır Vali bu iş kolay iş değil ki Amerikalılarla ilişkimizi zedelenir özel yollardan halletmek lazım bu işi der akıl verir Başbakan Demirel'in karısına gidin der ya da Atilla Sunay'a doktordur Cumhurbaşkanının da oğlu haliyle bir yardımı dokunabilir...

    Ne hale gelmişiz biz elcik kekliğimizi istemek için en tepeye kadar vardık yine vermezler çünkü ona bir Amerikalı el koymuştur ve Anerikanlar bizim kutsalımız böyle arayıp azarlayıp alamayız el pençe divan yalvarırız verirlerse ne gözel yoksa kaderine razı gel derler...

    Her türlü özel yolu zorlayan ikili sonuç alamayınca Harpır'ın evine dayanır bir sivil ekip gelir onları karakola alır göz altına atılırlar... Artık Anarşist olmuştur bu ikilimiz... Gözaltında onlarca öğrenci ile beraberler ilerde yargıç olacak olan bir öğrenci şöyle anlatır onlara Amerikan emperyalizminin ülkemizde nasıl yayıldığını:

    "Halkımız için bunların tümü, bulanık şeyler. İlk bakışta anlamak zor: Uzman adı altında binlerce Amerikalı doldu yurdumuza. Her işimize karışıyolar. Bakanlıklarda, genel müdürlüklerde kendi elemanlarımızı baskı altına alıyorlar. Bozuyorlar işlerimizi. Sanayileşmemizi önlüyorlar. Yoksul bir tarım ülkesi halinde kalmamızı istiyorlar. Politikacılarımızın beyinlerini yıkayıp kendi çıkarlarına konuşturuyorlar. Daha seçilmeden götürüp okutuyorlar bunları. İsteklerine göre yetiştirip getiriyorlar. Para ve her türlü olanakla destekleyip seçilmelerini sağlıyorlar. İstediklerini iktidara getirip ülkemizi şarıl şarıl sağıyorlar borçlandırıyorlar.."

    Gerçekleri söyleyen herkes göz altında, sadece orta yolcular ve tam emperyalist destekçileri serbest illa demir parmaklıklara gerek yok dışarıda da göz altında tutulur kısıtlanır, işsiz bırakılır aç kalır gerçekleri söyleyenler Fakir Baykurt da öyledir göz altılar hapisler en son Almanya hayatı ile son bulan bir yaşam ama hep gerçekleri söyledi ve savundu çünkü ilkeli olmak halktan yana olmak bunu gerektirirdi.

    Karakolda İşkence edilir onlara ne sebeple Harpır'ın apartmanını gözledikleri sorulunca keklik derler daha çok vururlar falakalar, elektrik vermeler cop ile tehtitler en sonunda bir haftaya salınırlar yine giderler Harpır'ın evine yolda onları aynı apartmanda kalan öğrenciler görür evlerine davet ederler ve örgütlü mücadeleye başlamış oluruz.

    Apartmanda öğrencilerin ilişki içinde olduğu birkaç eli uzun erkeğin eşleri ve kapıcı Tecir'in eşi Gülcan ile örgütlenmeye kadınlar da katılır el birliği ile yapılan plan devreve sokulur.


    Ezilenlerin birlik olduğu zamanlarda emperyalimle dahi baş edebileceğini bu kitapta anlatır bize Fakir Babamız kitabın tümünde yöresel dil kullanılmakla beraber Harpır da kırık bir Türkçe iletişim konuşturulur. Çok sevdim ben bu kitabı, Anadolu köylüsünün halini, değişmeyen yazgısını gördüm. Para hırsı için kılıktan kılığa giren siyasileri, yandaşları gördüm bilinçli köylülerin mevki sahibi şehirli beyleri, ağaları alt edebileceğini gördüm mücadele ve azmin vücut bulmuş halini gördüm elde edin ve okuyun Keklik biziz, ve şuan dört cepheden bizi saran kapitalizmin kölesi olmaktan kurtaracak Elvan Çavuşlar ve Yaşarlar tek umudumuz...
  • 96 syf.
    ·Beğendi·8/10
    #okudumbitti️ #kitapyorum
    #düpdünya ️ 96 Sayfa

    .
    "Gökyüzü o kadar harika renklere boyanmıştı ki şahit oldukları güzelliğin minibüsten inmeden fotoğrafını çektiler. Ama düşündüğünüzden ufak bir farkla, ellerinde fotoğraf makinesi ya da telefon olmadan, zihinlerinden..."
    .
    Herkese Merhaba
    .
    Bugün sizlere harika bir çocuk kitabı bırakıyorum. Son zamanlarda ara sıra bu tür kitapları okumak bana o kadar iyi geliyor ki... Okudukça şunu farkettim ki, her kitapseverin bu kitaplara şans vermesi gerekir. O kadar keyifli oluyor ki...
    Okuyanlar da bilir ki genelde bu tür kitaplarda ya yaşlı teyze, ya da yaşlı amca veya dede tarafından miniklerimize güzel hikayeler anlatılır. İşte bu tadı damağınızda kalacak masal tadında hikâyeleri okumak insana huzur veriyor.
    .
    Birbirine benzemeyen ikiz kardeşler; 'Poyraz ile Lodos' ve onların arkadaşlarıyla birlikte yaşadıkları maceraları okuyoruz. Hele birde Nakış teyzenin rengârenk, kalbinizi sevgiyle sarmalayacak hikâyeleri var ki her birini yüzümde tebessümle ookudum. Kitapta kullanılan isimler hepsi birbirinden şekerdi. Onları da siz okuyup kendiniz keşfedin....
    .
    Ben bir kitabı okumaya başlamadan önce, kitabın ismine takılırım nedense... Çoğumuz da bu takıntı vardır diye düşünüyorum...
    Peki bu kitabın ismi niye #düpdünya ? O kadar güzel bir anısı var ki.... Merak ettiniz dimi? Eee o zaman bu kitabı mutlaka okuyun derim, çok ponçik. Eminim sizde çok seveceksiniz. Özellikle ebeviyenlerin hem kendileri hem de 8 yaş üstü çocuklarına okutabileceği şahane bir kitap. Tavsiyemdir, OKUYUN okutun efendim
    .

    .
    #kitaptanalıntılar
    ️ "Sadeleştirilmiş hayat mutluluğun ve başarının anahtarıdır."
    .

    Sevgi, sağlık ve kitapla kalın canlar... Sorgulatan, düşündüren ve hayatı anlamlandıran okumalarınız olsun...
  • 96 syf.
    ·Beğendi·8/10
    #okudumbitti️ #kitapyorum
    #çokkişiliyalnızlık ️ 96 Sayfa
    ️️️️️️️
    .
    "Sayende ağlamanın bir manzarası olduğunu keşfettim. Kimi yorgan altında bulur manzaranın huzurunu kimi deniz kenarında yakalar ferahlığın içler açan rahatlığını...Kimi kapalı kapılar ardında...Kimi anne kucağında...Kimi sevgili omuzunda...Kimi türbe karşısında..."
    .
    Herkese Merhaba
    .
    Bugün sizlere #yeraltıedebiyatı 'nın güzel bir novella örneği olan kitabın yorumu ile geldim. Yazarın kalemi inanılmaz akıcı, kurgu ise takdire şayandı. Hikâyenin geçtiği KKTC'de adı geçen yer ve mekânları bizzat görmüş ve gezmiş olmam kitabı bana daha bi sevdirdi. Özellikle Mavi Köşk'ün hikâyesinin kaleme aldığı sayfaları tebessüm ederek okudum. Mavi Köşk bu kadar güzel anlatılabilirdi... Meryem Ana tablosu, gerçekten ne kadar ilginçti... Bende dönüp dönüp her noktadan bakmıştım... Ha bu arada, Molahiya yemeğinin tadı hâlâ damağımda... ️
    .
    Baş karakterimiz Özgür Hoyrat... Nisan ayının lodos ve yağmura karıştığı bir akşam kendini evine zar zor atan Özgür, aynanın karşına geçtiği sırada yere düşmüş bir kağıt görür. Kağıtta "Belki, bir gün daha az karanlık olan bir dünyada buluşuruz." yazıyordu. Bu notu kim ne için yazmıştı?
    .
    Özgür Hoyrat 'ın istemediği bir bölümü okumak için KKTC gitmesiyle başlayan inişli çıkışlı hikâyesi. Havaalanında karşılaştığı Firuzan hanımdan sonra hikâye tamamen farklı bir yöne doğru çevrilir. Hiç tanımadığı bu kadın Özgür'e evinin kapılarını açar. Kızı Derya ile birlikte yaşayan Firuzan Özgür'ü evine almakla iyilik mi, kötülük mü yapmıştı? Hayatı tümden değişen Özgür, Derya ile gittiği bir iş görüşmesinde karşılaştığı kadın kimdi? Değişen ve zorlaşan hayatını geride bırakıp Bursa'ya dönen genç adamın sonu ise beni bitirdi... Hele ki Firuzan'nın mektubunu okuduğum dakikalarda göz yaşlarıma hâkim olamadım... Ben kitabı büyük bir keyifle okudum, türü sevenlere içtenlikle tavsiye ederim. Okuyun efendim.
    .
  • 724 syf.
    ·12 günde·10/10
    Bazı şeyler nerede, nasıl başlar ve nasıl biter anlamazsınız, sorarlar sana nasıl oldu, anlatacak pek de bir şey bulamazsınız peki öyle ise anlatacak bir şey yoksa neden bir kitap bu kadar içinizde yer edebilir? Bir dostumun dediği gibi gerçekten bu kitabı okuyan herkes kendini tutunamayan mı sanar, yoksa tutunamayan herkes bu kitabı mı okur? Bir de bunun tam ortasında olan insanlar vardır, her şeye rağmen umut edenler, bu kez olacak diyenler ama her seferinde yere çakılanlar. Bir daha, bir daha deneyenler. “Bir tek tasarım var, o da delirmek.” diyen Dosto gibi delirmek isteyenler ama beceremeyenler, ölmek isteyenler ama yapamayanlar hele yaşamayı hiç beceremeyenler, aradakiler işte. Belki de gerçek tutunamayan onlardır, kim bilir.

    “Bu kitap ne ciddi kavgaların ne büyük ve yaygın sıkıntıların ne de ezilen insanların romanıdır; bu kitap, mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır. “ demiştir Oğuz Atay. O zaman mustarip ruhumun bolca iç çektiği şu günlerde iyi ki okumuşum. Bazı ruhlar yazar Onun gibi, hayal dünyası geniştir, Turgut’lar, Selim Işık’lar, Süleyman Kargı’lar, Günseli’ler ve Olric’ler vardır, iç çekişlerini onlarla paylaşır. Bazıları da benim gibi onları okur sadece, oradan hep kendine paylar çıkarır. Ne eksik ne fazla bu benim der. Çünkü biz insanların, kederleri, hayal kırıklıkları, tükenmişlikleri, delirmek istemeleri, bazen bir hiç olmak istemeleri, mutlu olmak istemeleri, ölene kadar bu çaba içinde olup mutlu olmamaları, sevmeleri, terk edilmeleri, yalnızlıkları üç aşağı beş yukarı aynıdır. Herkes kendini farklı özel zanneder, acısı diğerinden fazla zanneder ama aslında acılar benzerdir ve herkes kendi acısı ve yalnızlığı içinde boğulur.

    Kitapta farklı isimlerde farklı karakterler olsa da benim için hepsi tek kişiydi, Selim de, Turgut da, Olric de aynıydı. Bir insan nasıl ki tüm duyguları barındırıyorsa, Selim ölüm ve gerçekliği, Turgut arada kalmış duyguları, Olric umudu ve gerçekleri alaya almanın temsilcisiydi. En hüzünlü hikayeyi anlatırken bile mizah ve ironiyi kullanım şekline hayran oluyorsunuz okurken.

    Bu kitabı çoğu gibi ben de yıllar önce okumayı denedim ve başaramadım, bugün okuduğumda ise hiç bitmesin istedim. Ciddi anlamda bitmesinden korktum, bittikten sonra tekrar okumayı düşündüm, sonundaki üç sayfalık mektubu okumak için iki gün bekledim. Fakat her şeyin bir sonu olduğu gibi bu da bitti. Peki yıllar önce okuyamayıp şuan okumamın nedeni neydi? Sanırım Oğuzcum Atay okuyabilmek için belli bir olgunluğa erişmek ve yazarın söylediği gibi mustarip bir ruha sahip olmak gerekiyor. Eğer kitabı okumak istiyor ama okuyamadıysanız hiç ısrarcı olmayın, vakti gelmemiştir.

    “Beni de al Selim; ölümden, unutulmaktan öteye götür. Birlikte tutunamayalım.” diyor Turgut kitabın sonlarına doğru. Ne güzel diyor… Tutunamayan olduğunu düşünen herkese sevgilerimle, en çok da beni bu kitabı okumaya hazırlayan O’na…
  • 432 syf.
    ·11 günde·Beğendi·9/10
    Kalemini çok sevdiği yazar ve sabırsızlıkla okumak istediğim kitabı... evet, yine beni şaşırtmadı ve son sayfa ile güzel bir kitap okumuş hissiyle kapattım kitabı. Meral ablanın kitaplarında hep bir şeyler çözümlemeye çalışıyoruz; bu kitapta yine bu değişmedi ve kendimizi polisiye, aşk ve ailesel olarak kanayan yaraların içinde bulduk.

    Savcı Güçer, bir gece vakti kapısının zorlanmasıyla sarhoş komşusuyla tanışmış olur ama bu gecenin sabahında duyulan bir çığlıkla hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlar ve vicdan azabıyla, bu durumu çözümleme gayesiyle olaylara hızla adapte olur. Adapte olamadığı bir durum var ki o da; Zeynep'tir. Kalbinin sınırları zorlanırken karmaşık bir cinayeti de çözüme ulaştırmak için var gücüyle çalışmaya uğraşır.

    Kitaptaki cinayet detayı ve sonrasında karmaşık ilerleyen olaylarla, polisiye kitaplarda sevdiğim, bir şeyleri tahmin etme olayı bu kitapta hiç gerçekleşmedi ve biraz bile bir şeyleri çözümleyemedim. Bu durum beni hem sevindirdi hem de az biraz kitaba adapte olmamı zorlaştırdı. Kitabın sonunda ortaya çıkan katil ve sebebi o kadar beklemediğim bir şeydi ki; hem oldukça alakasız hem de gayet yerinde olmuş. Zeynep, benim için oldukça karmaşık bir karakterdi. Ona yeterince kızamadım ama ailesi konusunda yaptığı şeyleri de doğru bulmadım. Ne olursa olsun onun yaptıklarını yapmazdım, hele ki eskiden yapılanları geçtim, hâlâ yapılanlar... O kadar ironikti ki; hem o kadar güçlü bir kadın olmak için çalışıp hem de o kadar çocuk kalmış olması.
    Güçer, muhteşem adam, kesinlikle seçimleri çok iyidi. Zeynep'e kendine dönmesi için verdiği fırsat çok iyidi. Zeynep bir sahnede "Filmlerde böyle bir anın ardından ikili geçmişi geçmişte bırakıp birlikte olurlar ve sonra da 'The End' yazar." demişti, kesinlikle öyle bir an yaşadılar ki, kitaplar da bile öyle biterdi ama yazarımız farkını konuşturarak daha güzel bir şekilde, daha doğru bir şekilde bitirmiş. Kitabın sonuna doğru olanları çok sevdim, hele en sonunda yaşadıkları anı büyük bir mutlulukla gözlerim dolu dolu okumuş olabilirim.
  • #okudumbitti
    #janeeyre


    .
    .
    .




    Günaydın ve keyifli bir hafta sonu diliyorum herkese Ülkemizin hatta bütün dünyanın bulunduğu durum itibari ile bu pek mümkün olmasa da Bizler yine kendi OHAL imizi kendimiz ilân ediyoruz ve pikniğe gitmiyoruz arkadaşlar! Bakın piknik önemli




    .
    .
    .




    #charlottebronte nin en ünlü eseri olarak görülüyor #janeeyre ve sanırım fazlasıyla hakediyor bu namı. Hele ki bu kitabın yazıldığı dönemi de baz alırsak gerçekten muazzam bir roman. Roman diyorum ama kitap daha çok günlük tadında da ilerliyor da diyebilirim. Çünkü olayları direk Jane'nin ağzından ve çocukluğundan itibaren okuyoruz.




    .
    .
    .




    Küçük yaşta annesiz babasız kalan Jane Dayısı ile yaşamaya başlar ve bir süre sonra dayısını da kaybeder. Ölümler ile başlayan yalnızlığı sevgisizlikle hor görülmeyle de devam eder. Yengesi Jane'yi yatılı okula yollar, hayatın meşakkatli ve acımasız yollarında tek başınadır artık Jane. Yine de hayata inançlarına ve kendisine sıkı sıkı sarılmayı bilir.



    .
    .
    .



    İster roma olsun ister film, kurgu, gerçek farketmez. Her zaman sağlam karakterli güçlü kadın hikâyesi okumak çok hoşuma gidiyor ve adeta mest oluyorum. Jane'nin o dik başlı, kararlı, ödün vermez tavrı ve asilliğine gerçekten hayran oldum. Jane Eyre'nin yazarın yazarın kendi hayatından esinlendiği söyleniyor, hatta kitapta bahsedilen okulda yazarın ablaları ile birlikte öğrenim gördüğü not düşülmüş kitapta.





    .
    .
    .



    Aranızda hâlâ Jane Eyre okumayan kaldıysa mutlaka okumalı. Biz Ömer Coşkunlar ile birlikte çok severek okuduk. Akabinde hemen filmini de izledik ve kitabın etkisiyle birlikte müthiş bir izlenim bıraktı bizde.