• ...Helen Teyzem'e hoşça kal diyecektim ki ağlamaya başladım. İçten bir ağlamaydı bu. Genelde olduğu gibi, panik içinde bir türden değil. Sonra Helen Teyzem' e yalnızca önemli şeyler için ağlamaya söz verdim. Çünkü bu kadar çok ağlamanın, Helen Teyze için ağlamanın değerini azaltmasını düşünmekten nefret ettim.
  • Bendim, daha eski, henüz zengin ve coşup taşan Helen içgüdüsünü anlamak için, Dionysos adını taşıyan harika fenomeni ilk ciddiye alan: ancak kuvvet fazlalığıyla açıklanabilir bu fenomen. Bununla yeni bir şey yapılmış olduğunu, Basel'deki Jacob Burckhardt gibi Yunanlıların kültürleri hakkında günümüzde en derin bilgiye sahip kişi, onları yakından izleyen birisi, anlardı: Burckhardt "Cultur der Grie-chen"[105] kitabına, sözü edilen fenomen hakkında ayrı bir bölüm ekledi. Tam tersi isteniyorsa, Alman filologlarının Dionysos'çu olanın yakınına gelişlerindeki adeta eğlendirici içgüdü yoksulluğuna bakılsın. Özellikle, kitapların arasında kurumuş bir kurtçuğun saygın güveniyle bu gizemli durumlar dünyasına sürünen ve kendini, tiksindirici ölçüde düşüncesiz ve çocuksu olmakla, bilimsel olduğuna ikna eden ünlü Lobeck[106] — Lobeck, tüm engin bilgisiyle, bizlere aslında bu tuhaflıkların hiçbir anlamının olmadığını anlatmaya çalıştı. Ona göre, rahipler bu tür orjilere katılanlara bazı değersiz şeyleri iletmiş olmalıydılar aslında, örneğin şarabın zevkleri kamçıladığı, insanın bazı koşullarda meyvelerle beslendiği, bitkilerin ilkbaharda çiçek açtıkları, sonbaharda soldukları gibi. Antik Dünya'ya sözcüğün tam anlamıyla yayılmış, orjiastik[107] kökenli o şaşırtıcı ritüeller, simgeler ve mitler bolluğu ise, Lobeck'e, bir derece daha zeki olmak için bir fırsat vermişti. "Yunanlıların" diyor (Aglaophamus I, 672'de), "yapacak başka işleri olmadığında gülüyor, sıçrıyor, oradan oraya koşturuyorlardı ya da bazen insanın canı bunu da istediği için, bir yere oturup ağlıyor ve sızlanıyorlardı. Sonra başkaları da geldi yanlarına ve dikkatlerini çeken bu varlıklar için herhangi bir açıklama bulmaya başladılar; böylece, söz konusu adetlerin açıklanması için sayısız şenlik ve mit ortaya çıktı. Öte yandan, şenliklerde yapılan bu maskaralıkların da zorunlu olarak şenlik törenine dahil olduğuna inanıldı ve bunlar dini törenlerin vazgeçilmez bir parçası olarak korundu" — Aşağılık lakırdılar bunlar, Lob-eck'in bir anlığına bile ciddiye alınacak bir yanı yok. Winckelmann'ın[108] ve Goethe'nin kurdukları "Yunan" kavramını sorguladığımızda, ve o kavramın, Dionysosçu sanatın yeşerdiği unsurla? — orjiazmla — uyuşmadığını gördüğümüzde tamamen başka türlü etkileniyoruz. — Aslında Goethe'nin böyle bir şeyi, Yunan ruhunun olanaklarının ilkesel olarak dışında tuttuğuna hiç kuşkum yok. Dolayısıyla, Goethe Yunanlıları anlamadı. Çünkü ancak Dionysos gizemlerinde, Dionysosçu durumun psikolojisinde dile gelir, Helen içgüdüsünün temel olgusu — onun "yaşama istenci". Helenler bu gizemlerle neyi güvenceliyorlardı? Bengi yaşamı, yaşamın bengi dönüşünü; geçmişte vaat edilen ve kutsanan gelecek; ölümün ve değişimin ötesinde, yaşama sevinçli bir evet; dölleme yoluyla, cinsellik gizemleri yoluyla genel yaşamı sürdürmek olarak hakiki yaşam. Bu yüzden, Yunanlıların gözünde cinsel simge en saygıdeğer simgeydi, tüm Antik Çağ dinselliği içindeki asıl derin anlamdı. Dölleme, hamilelik, doğum eylemlerindeki her ayrıntı, en yüce ve en vakur duyguları uyandırıyordu. Gizemler öğretisinde acı kutsaldır: "doğuran kadının sancıları" genel olarak acıyı kutsallaştırır, — oluş ve büyüme adına ne varsa, geleceği güvenceleyen ne varsa, acıyı gerektirir... Yaratma zevki olması için, yaşama istencinin kendini sonsuza dek olumlaması için, "doğuran kadının çektiği sancının" da sonsuza dek var olması gerekir... Tüm bu anlamlara gelir Dionysos sözcüğü: Yunan simgeselliğinden, dionysia'ların[109] simgeselliğinden daha üst bir simgesellik bilmiyorum. Bu simgesellikte yaşamın en derin içgüdüsü, yaşamın geleceğine, bengiliğine yönelik içgüdü, dinsel olarak duyumsanmıştır — yaşama giden kutsal yol olarak — dölleme... Ancak, temelinde yaşama karşı duyulan hınç bulunan Hıristiyanlık, cinselliği pis bir şey yaptı: yaşamımızın başlangıcına, önkoşuluna çamur attı...
  • Gözlerini görüyordum yalnızca
    her şeydiler benim için
    Gözlerini görüyordum yalnızca
    Yalnızca gözlerini saatler boyunca
    Gözlerini görüyordum ay batınca
    Nice vahşi sevda öykülerini kazıyormuş gibiler
    Edgar Allan Poe
    Sayfa 17 - Varlık Şiir
  • Bu Temmuz gecesi yazgı değil mi
    Bahçenin eşiğinde beni durduran
    Ve koklatan pineklemiş gülleri,
    Tek bir adım atılmamış gülleri
    Çünkü senin ve benim dışımda
    Burda uyuyordu bu rezil dünya.
    Edgar Allan Poe
    Sayfa 17 - Varlık Şiir
  • Libanius tarihe not düşerken Defne'nin farklılığını ortaya koymaktan geri kalmıyordu. Defne'de yaşamayı dünyada yaşamanın bir ayrıcalığı olarak görüyordu. Yalnızca o mu? Onunla birlikte tanrılar, krallar, ünlü komutanlar ve dünyanın en güzel kadınları Defne'yi birlikte paylaşıyordu. Hiçbir zaman yaşadığı kenti kıskanmadı… Çünkü yaşadığı kentin güzelliğini dünya yurttaşları ile paylaşmak istiyordu. Paylaştıkça Defne’nin dünya kenti olacağını biliyordu. Aldığı küçük notlarla uzak diyarların insanları ile paylaşıyor, güzellikleri birlikte yaşamak için çağrılar çıkarıyordu. Libanius'un çağrıları yanıtsız kalmadı. Tanrılar, Defne'de "Dünyanın İlk Güzellik Kraliçesi Seçimi" yarışması yapılmasına karar verdi. Libanius Defne sokaklarında pelerinini havalandırıp kararı coşku ile paylaşırken, not defterine Defne'nin neden seçildiğini, tanrıların ve güzellerin neden geldiğini bakın nasıl not ediyordu:
    "Defne için söylenenler, yalnız tanrılar ve yüce sanatçılar için söylenmiştir. Ağaçlar o kadar güzel ki, görenleri hayret içinde bırakırdı. Apollon ve Zeus heykelleri, olimpiyat stadyumu, her tür eğlence için tiyatro merkezi, çok sayıda ve her zaman yeşil olan gür selvi ağaçları vardı. Gölgeli sokakları, kuş cıvıltıları, ılık bir iklim, etrafa yayılan mis kokular, oteller ve gündüzleri yapılan erkekler için konserler vardı. Parklar, sofralar ve yemek partileri, çeşit çeşit yemeklerle dolu büyük kaplar, hamamlar ve hayatımızla ilgili emsalini göremediğimiz her şey vardı Defne'de." Dünyanın ilk güzel kızını seçmek için tanrılar İda (Kaz) Dağı'ndan kalkıp geldiler. Konuklar gibi güzellik yarışmasına katılanlar da tanrıçalardı. Athena, Hera ve Afrodit… Seçici ise dünyanın en güzel erkeği Troyalı prens çoban Paris. Onlar da tanrılar gibi Akdeniz’in batısından; doğusuna, Defne’ye gelmişlerdi. Doğanın yarattığı iki güzel ancak Defne’de bir olabilirlerdi. Ödül olarak Paris’in eline, en güzel kıza vermesi için bir altın elma verildi. Ne var ki güzeller Paris’i etkilemek için akla gelmedik önerilerde bulundular. Athena sonsuz akıl ve başarı gücünü, Hera; Asya krallığını, Afrodit; Meneloos'un güzel karısı Helen'in aşkını önerdi. Aşkı seçen Paris elindeki altın elmayı Afrodit'e vererek dünyanın ilk güzellik kraliçesini seçmiş oldu. Bu güzellik yarışması Paris ve Afrodit tarafından Defne'nin yüreğine atılmış bir çentik olarak tarihe geçti. Güzel seçilmenin bir karşılığı vardı.
    Libanius dünyanın ilk güzellik yarışmasını aşık olduğu, güzelliğini dünya yurttaşları ile paylaşmak istediği kentinde düzenlemeyi başardı. Yarışma sonu tanrılar ve güzeller arasında başlayacak kanlı savaşı öngörmemişti. Akdeniz'in doğusundaki coşku, Akdeniz'in batısındaki kanlı savaşlara başlatmıştı. Savaş acımasızdı. Sürdürülmesi için bir sürü neden vardı. Libanius savaşın güzellik yarışması ile ilgisi olmadığını, siyasi bir tercih olduğunu düşünüyordu. Binlerce yıl sonra bir düşünür "savaş, politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir" diyerek endişesini doğrulamıştı. Bununla kalsa iyi… Ya… Güzellerin kazanmak adına önerdikleri… Kabul edilebilir mi? Paris’in Meneloos’un güzel karısı Helen için elmaya ısırması… Bu dünyada önerilen ve alınan ilk rüşvetti. Ahlaki değerleri süpürüp götüren tohumların, yurdundan, Defne’den yayılıp kök salmasını kabul edemedi. Defne’nin güzelliklerini paylaşmaktan vazgeçti. Aşkını, sevdasını ihanet etmiş olarak hissediyordu. Bir cezası olmalıydı!
    Libanius, kalemini kırdı…
  • Aziz
    Monica McCarty,
    Monica yi severim bu kitapta da oldukça aksiyonlu ve tutkuyu hissettirdi fakat tatmin edici değildi. Niye diyeceksiniz Magnus'un fazlasıyla inadı bana acaip itici geldi
    Konu olarak baktığımızda
    Magnus MacKay gerçek bir İskoçyalıdır; mağrur, güçlü ve düşmanlarına korku salacak derecede dayanıklı bir İskoçyalı… Kadınlara ve aşka karşı mesafeli duruşu yüzünden ona takılan Aziz lakabına rağmen, kalbinin derinliklerinde acı bir gerçeği saklamaktadır. Sır olarak sakladığı bu gerçek, onu reddederek en yakın arkadaşlarından biriyle nişanlanan kadının, Helen’in açtığı aşk yarasıdır.
    /direk kopyalama yaptım /
    Bu açıklamaya göre Helen'e karşı bir kızgınlık hissediyorsunuz ama kitapta tamamen farklı hissedecek ve ona çoğu yerde hak vereceksiniz yani ben öyle yaptım. Hikaye güzeldi aşk güzeldi ama Magnusun kendi ile çelişkisi fazlaydı. Sırf uzatmak için mi yapılmış anlamadım. Konunun akıcı ve işleyişi tam Monicaya göreydi ama eksik gelen bir çok yönü vardı kisacasi tatmin etmedi beni daha fazla birşeyler olmasını bekledim.
  • Günümüzde insanlar güzelleşmek amacıyla her yıl, her mevsim, her gün, her gece ve her saniye çirkinlikleri biriktiriyorlar; uzun bir ömür (sanıyorum), ömürlerinin son gününde herkesi Truvalı Güzel Helen' e ve Sokrates' e eşit kılardı. Helen o zaman Sokrates' den daha güzel olmazdı: Sokrates' i beklemekle yetinirdi, birlikte hayata güzel olarak veda ederlerdi.
    José Saramago
    Sayfa 228 - Kırmızı Kedi Yayınevi