Öncelikle toplumsal cinsiyet terimi kadın ve erkek arasındaki toplum tarafından ya da kültürel olarak inşa edilmiş farklılıkları ifade etmektedir. Toplumsal cinsiyet rollerine örnek verecek olursak ise, kadınların daha çok eve hapsedilmesi gerekirken, erkeklerin dış dünyaya ait olması gerektiği gibi düşüncelerdir. Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı kelimelerden cümlelere kadar hayatımızın her alanında karşımıza çıkmaktadır. Çocuklarımıza kullandığımız sevgi sözcükleri bile buna dahil edilebilir. Örneğin kızları prensesim, miniğim diye severken; erkekleri aslanım, koçum, adam olacak gibi basit kelimelerle severken bile cinsiyet ayrımcılığını görebilmekteyiz. Daha küçük yaşta kız çocuklarını bebeklerle büyütürken, erkek çocuklarını arabalarla büyüttük. Okula giderken bile ders kitaplarında yer alan görsellerde kadınlar hep ev işi yaparken, erkeklerin hep iş hayatına atılması ile ilgili görsellerle bilinçaltına işledik çoktan. Oturma şeklimizden, mesleğimize kadar hayatımızın her aşamasına müdahale etmeye çalışılmakta. Kız dediğin evinde oturur, çalışmak erkeğin işi, iffetli ol, adam gibi dur, erkekler ağlamaz gibi birçok düşünce toplumsal cinsiyet ayrımcılığının en büyük düşmanları maalesef. Ailemizde doğduğumuz günden itibaren başlayan bu serüven, maalesef hayatımız boyunca omuzumuzdaki bir yük gibi bizimle birlikte ölüme kadar gitmekte. Aileyi zor zahmet ikna ederek okuyan, çoğu zaman kızlar okumaz diye küçücük yaşta evlendirilen kızlarımız. Okuma yönünden şanslı olup okuyan ve bu sefer de iş hayatında diğer insanlar tarafından psikolojik şiddete maruz kalan diğer kızlarımız. Verilen maaşlarda bile kadın erkek ayrımı yapabilen bir toplumdayız maalesef. 21. yüzyılda olduğumuz halde hala bunun pek de önüne geçebilmiş sayılamayız. Seçeceğimiz meslek için bile psikolojik
Boşuna söylemiyorlar; doğru insanı, doğru işe yerleştirmek şart diye. Bizi işe alırken o kadar incelediler ama genel müdür yardımcısı makamına yanlış insanı almışlar, değil mi?