• 528 syf.
    ·6 günde·10/10
    Kitaba bayıldım! Bu ay okuduğum en güzel kitap buydu.
    Okurken hem çok heyecanlandığım hem de çok eğlendiğim sahneler oldu. Mutlaka okumalısınız! Karakterler, kurgu muhteşemdi! Kötü diyebileceğim tek bir nokta bile yok sadece kitabın başlangıcı kurguya giriş için biraz hızlı geldi ama onu da eleştiremem, bence her şey yerli yerindeydi. Yine tek sıkıntım yayınevi ile oldu. Çok fazla yazım hatası ve yanlış yazılmış kelimeler vardı, bu tür detaylar gözüme çok batıyor. Kitabın basımı da biraz sıkıntılıydı, bu yayınevinden bir daha okumayı düşünmüyorum. Yine de ikinci kitap için çok heyecanlıyım! Daha başka ne demeliyim ki? Mutlaka bu kitaba şans verin, pişman olmayacaksınız.
  • İyi mizah, hem hüzne karşı bir saygı duruşu hem de acılarımıza karşı bir isyandır.

    -Yılmaz Erdoğan

    🎥Çok Güzel Hareketler Bunlar
  • - Geleneklerine sahip çıkmış toplumları görünce imrenirim ve içimi tarifsiz bir hüzün kaplar.
    Japonlar Japon gibi yaşama sanatının en güzel örneğini verirler.
    Paris'te bir kitapçı dükkanına girersiniz. Geçen yüzyıldan beri aynı aile işletmektedir. St. Germain'de yemek yediğiniz lokantada, Fransız İhtilali beyannamesinin yazılmış olduğunu bilirsiniz. Cafe Deux Magot'da Verlaine, Rimbaud kahve içmiştir.
    Bir başkasında her masa, orada oturmuş olan ünlünün anısına çakılmış olan plaketleri taşır. Lenin'den Yahya Kemal üstada kadar...
    Geleneklerimizin çoğunu yitirdik. Gün geçtikçe hafızasız bir topluma dönüşüyoruz.
    Oysa kurumları, gelenekleri korumak, topluma, dolayısıyla insana bir güven duygusu ve yerleşiklik bilinci kazandırır. Çok sıradan görünen bir mekan, anılarla değer kazanır ve anlam bulur.
    Biz ise yerli olmak ve geleneksel değerlere sahip çıkmak ayıpmış gibi kimliğimizden kurtulmaya çalışırız.
    Ve böylece Batılı olacağımızı sanırız.
    Oysa Batı, tek boyutluluk ve tek bir üniforma değil ki! Bu gün ikisi de Avrupalı sayılan Finlandiyalı ve Portekizli arasında hiçbir benzerlik yoktur. Ne yemekleri, ne müzikleri, ne görünüşleri ne de kültürleri birbirine benzer. Ama iki ülke de Avrupa düşüncesinin temelini oluşturan ilkeleri benimsemiştir.
    Türkiye'nin Batılı olması, kendi kültürünü korumasıyla mümkün olacaktır.
    Dünyada başarıya ulaşmış "taklit ülke" yoktur.
    Kendimiz olmaktan, yerli olmaktan ödümüz kopuyor. Caz dinlediğimiz zaman kendimizi yücelmiş hissediyoruz, blues dinlediğimiz zaman da öyle, ama türküler bizi utandırıyor. Bob Dylan ile Aşık Veysel'in aynı sözleri söylediğini anlayamıyoruz.
    Sorun öykünme olunca iki büyük sistem arasında gidip geliyoruz. Doğu ile Batı, gelenek ile çağdaşlık... Toplum müziğiyle, giyimiyle, mutfağıyla, diliyle önce ikiye, sonra onların türevleri olan yüzlerce parçaya ayrılıyor.
    Doğu'ya öykünmek ile Batı'ya öykünmek arasında nitelik olarak fark yoktur. Temel sorun, özgün bir kültür yaratıp yaratamamış olmamızdır. Doğu taklitçileri arabesk ise Batı taklitçileri de Eurobesk'tir.
    Türk toplumunun Tanrı Janus gibi iki yüzü var. Biri Batı'ya, biri Doğu'ya dönük. Biz hem ikisiyiz hem de hiçbiri. Bu iki güçlü yüz arasında kendi yüzümüz gittikçe silikleşiyor.
    İlkel kültürlerin çok gelişmiş kültürlerle buluşması kolaydır. Çünkü söz konusu olan, iki ayrı sistem değil, bir düzey farkıdır. İki uzlaşmaz, gelişmiş sistemi bir araya getirmek ise, neredeyse olanaksızdır. İşte Türkiye bu "olanaksız" ı başarmaya çalışıyor.
    Yüzlerce yıllık Doğu toplumu olarak, Batılı bir kimliğe geçebilmek... Bu çabanın yarattığı kargaşa kulağımızda gümbürderken, yitirdiğimiz ya da bir türlü bulamadığımız şey "Türkiye'nin Kimliği" oluyor.
    Eğer bir toplumun ilişkilerini o toplumun temel kültürü belirliyorsa, bizi tanımlayan temel kültür nedir? Daha doğrusu Türkiye'yi anlatacak temel tanımlama hangisidir? Ortadoğulu mu? Avrupalı mı? Akdenizli mi? İlişkilerimiz Müslüman geleneklerine mi dayanıyor? Yerimiz Avrupa Birliği mi, Ortadoğu paktları ya da Akdeniz antlaşmaları mı? Yoksa Balkan paktı ve Karadeniz ilişkileri mi? Bir türlü ne olduğumuza karar vermekte zorlanıyor. Hiçbir kategori içinde yer alamıyoruz.
    Çok kültürlü, çok gelenekli mozaik yaratmamız mümkün. Ama bunun da bir bileşkesi, bir ortak tanımı ve bilinen deyimiyle, bir "ulusal kültür" paydası gerekiyor.
    Türk toplumu, bu konuları fazla düşünmediği için, dönemin siyasi tercihlerini sezerek etkileniyor ve değişen ibre kaymalarıyla, kendini hem Doğulu hem Batılı hissediyor.
    Mustafa Kemal'in büyük projesi, Osmanlı'nın kuruluşundaki 13. yüzyıl felsefesini tekrar canlandırmak ve özellikle Yavuz Selim'den sonra Araplaşmış olan Osmanlı uygarlığını yeniden Anadolulu kılmaktır.
    Büyük bir asker olduğu kadar, önemli bir kültür adamı olan bu dahinin ele aldığı kültür dönüşümü ve "Türkiye Cumhuriyeti'' nin temeli kültürdür" sözü, bizim Rönesansımız, yani yeniden doğuşumuz olarak algılanmalı.
    Mustafa Kemal ne Batı taklitçisidir ne de Doğu mistiği. O, Türkiye Cumhuriyeti'ni kendi toplumsal özü, yani Anadolu kültürü üzerinde yeniden inşa etmeye çalışmış bir devrimcidir.
    Eğer cumhuriyet, Mustafa Kemal'in kültür mirasını sürdürseydi, bugün gelip dayandığımız noktaya, yani arabesk ve göbek dansı müptezelliğine sürüklenmezdik. Çok gençler hariç herkesin hatırlayacağı gibi, eskiden bu ülkede halk şakır şakır göbek atmazdı. Anadolu ve Rumeli halk dansları arasında göbek yoktur; bizim geleneğimiz değildir bu. Arabesk de (adı üstünde) bize ait değildir. Çok zengin olan halk müziğimizin hiçbir tınısı arabeske benzemez. Bu yüzden arabesk müzik akımını da, Türkiye'nin Araplaştırılması çabalarının bir izdüşümü olarak görmek yanlış olmaz herhalde.
    Politika, medya, günlük yaşam, eğlence ve insan ilişkileri arabeskleşti. Bir yanda siyasi çabalar, bir yanda uluslararası finans kuruluşları, öte yanda Amerika'nın yeşil kuşak teorisinde Türkiye'ye uygun gördüğü "Ilımlı İslam" modeli, arabesk akımıyla birleşerek bizi kendi benliğimizden, kendi kültür dünyamızdan, müzik ve eğlence biçimimizden uzaklaştırdı. Bizi biz olmaktan çıkardı. Yüzlerce yıl içinde edindiğimiz değerler sistemimizi parçaladı.
    Ama ne yazık ki bunun yaşamsal önemde olduğunu kavrayacak, Mustafa Kemal çapında kültür adamları yönetmiyor bizi. Ve Türkiye'deki esas önemli kaybı beş on milyar değil, değerler sistemi ve kültür kaybı olduğunu anlayanların sayısı çok az." Bize biraz gelenek ve insani değer gönderin!" diyebileceğimiz bir IMF de bulunmuyor.
  • 112 syf.
    ·Puan vermedi
    Mia ve Bazı Şekerli Şeyler #starkyorumluyor
    Çok şeker bir kitap yahu. Mia ve Berke’nin arkadaşlığı çok tatlıydı. Mia bu arada Berke’nin okulda baktığı kedisi. Aralarında öyle özel bir bağ var ki Mia, Berke’yi korumak için neler yapıyor neler.
    Şekerello ülkesinin kralı IV. Başpancar ile Çin diyarından 100. Buğdayhan, dünyadaki tüm insanlardan kurtulmak için hain planlar yaparlar. İlk durakları Berke ve Eda’nın okuduğu Işıklıçukur Okulu. Bütün şekerli ve unlu yiyecekleri çocuklara güzel göstererek onları şekerden öldürmek isterler. Kahraman kedimiz Mia, Berke’nin şekerli yiyeceklere olan düşkünlüğünü bildiğinden r’leri söyleyemeyen Başpancağ’ın pardon Başpancar’ın ve Buğdayhan’ın planlarını bozmak için her şeyi yapar. Bu sırada Eda ve Berke’ye eğitimin önemliliği hakkında öğretmenleri önemli dersler veriyordur.
    Bu kitapta, çocuklara okul sevdiriliyor; şekerin vücudumuza olan zararı çocukların anlayabileceği dilden anlatılıyor; arkadaşlık, dostluk kavramları sevgiyle ilişkilendiriliyor ve en sevdiğim şey ise çocuklar ve hayvanların arasındaki çok tatlı bir bağa yer veriliyor. Kitap içime öyle işledi ki. Sımsıcak, çok eğlenceli bir öyküydü. Sıradan bir çocuk kitabı olmaktan çok fazlaydı: Sevgiydi, maceraydı, dostluktu. Hem eğitici hem eğlenceli zaman geçirmek için oldukça tatlı bir seçim kesinlikle. Ben çok beğendim ki yorumumdan da anlamışsınızdır zaten. Kitabın bitişi de sanki “Yeni maceralara hazırlıklı olun!” der gibiydi. Valla ben Başpancar, Buğdayhan ve Başpancar’ın üçkağıtçı yardımcısı Şeker Dükü’nün yeni maceralarını okumak isterim. Hem belki Mia gibi yeni bir kahramanımız da olur! Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. O çizimler neydi? Bayıldım! Mesleğimden dolayı ben de çok fazla çizim yapıyorum. Tabii benim çizimim teknik çizim ama yine de insan bu işlerle içli dışlı olunca farklı bakıyor. Çizer tam bir sanatçı! Yani çizimler o kadar samimiydi ki kitabın ruhunu çok güzel yansıtmış. Saygılarımı sunuyorum kendisine. Bir de şu her sayfanın renkli veya çizimli olması da çok güzel olmuş. Bazı çocuklar beyaz sayfalardan hoşlanmaz ki bende çocukken hiç hoşlanmazdım. Bir güzel ayrıntı daha kitaba dair.
  • Hem güzel, hem de korkunç bir şeydir gerçek, çok özen ister.
  • Prf. Orhan hocam ne güzel izah etmiş...

    DEPREM

    DEPREM BİR DOĞA OLAYIDIR

    Depremler yerkabuğu hareketliliğin doğal sonucudur ve yerkabuğundaki fay adı verilen kırıklarda meydana gelir.

    Dünyamız, dış kısmında büyük ve küçük plakalara ayrılmış vaziyette. Bu plakalar sürekli hareket halindeler. Bunlar içteki magma tabakası tarafından tetiklenerek birbirlerinden ayrılırlar.

    Magma sürekli stres üretiyor. Çünkü magma ters istikamette dönüyor ve balansa girmiyor.
    Üretilen stresin arzın içinden mutlaka atılması lazım…

    Şiddetli depremler tektonik plakaların birbirlerine çarpıştığı yerlerde oluyor.

    Gerilim geriye doğru olursa tsunami oluşuyor; Japonya’daki büyük tsunami felaketi budur.

    DEPREM DİLE GELSE DER Kİ:

    “İnsan, sen ne acayip bir varlıksın?

    Ben doğal bir olayım ve varım. Artık benim geleceğimi de aşağı yukarı biliyorsun. Ben olmazsam şu yeryüzü patlardı. Ben, düdüklü tencerenin düdüğüyüm.

    Allah yeryüzünün stresi patlamasın diye, dünyanın bazı yerlerine düdük koydu. Sen yeryüzüne misafir olmadan önce de böyleydi.

    Sen Allah’ın özel misafirisin. Allah sana kanun koyduğu gibi yeryüzüne ve malzemeye kanun koydu. Yeryüzü de, malzemeler de kendi dinamiği ve aklı içinde çalışıyor. Sen neden bu kanuna uygun davranmıyorsun, uygun malzemeyle uygun ev yapmıyorsun?

    Bil ki; depremin kendisi kaos değil kozmostur. Deprem kaos oluyorsa bu senin yüzündendir.”

    Zemin etüdü yapılmadan, gerekli mühendislik tedbirleri alınmadan bina yapılmaz. Bu, yerkürenin fıtratını ciddiye almaktır.

    FITRAT CİNAYETİ

    Fıtrata aykırı davranıyoruz.

    Şehirler doğru yerlere yapmıyoruz.

    Malzemeden çalan müteahhit, inşaatın fıtratını çiğniyor. Hem Allah’ın hem kulun hakkını yiyor. Böyleleri tam anlamıyla cinayet işliyor.

    Yapının mimarı, mühendisi, kontrolörü vb. cinayetten sorumludur.

    Belediyelerde ruhsat verenler, araştırmadan ev alan aile reisi de sorumludur.

    DEPREM ÖLDÜRMEZ, ÇALINAN MALZEME ÖLDÜRÜR

    Fıtrata yanlış bakmak öldürür.

    Evinizi kurallara uygun yapmadan, Allah’tan yardım istemeyin.

    Kur’an’ın inşa ettiği akıl, depreme iki sınır koyabilir:

    1. Deprem sadece ceza, musibet veya beladır düşüncesi yanlıştır, büyük iddiadır. Günah işlediler de deprem oldu; bu söylenemez

    2. Allah yokmuş gibi konuşma ey insan! O da yanlıştır.

    Türkiye’nin günah skalasını çıkartsak, Elâzığ’a ne zaman sıra gelir. Dünyanın günah şehirlerini çıkartsak, kaçıncı sırada yer alır Elazığ? Böyle saçma bir mantık olur mu?

    Biz depremin ekmeğini yiyoruz.

    Yeryüzündeki kaplıcalar ve ılıcalar deprem ürünüdür. Bütün şifalı sular deprem ürünüdür. Pek çok mineral madde ve madenler deprem sonucunda ortaya çıkarlar.

    RABBİM DEPREMİ İNSANLAR ÖLSÜN DİYE VAR ETMEDİ.

    İnsan deprem olunca kendini sorgulamalı: Ben ne yaptım da, yeryüzü hareketlenince evim yıkılıyor, insanlar ölüyor. Kısaca depremden bana zarar geliyor. İnsanın ciddi manada tefekkür etmesi lazım...

    Dünya misafirhane biz O’nun konuğuyuz. Allah; “Evimi doğru kullanın” dese haksız mı?

    Çünkü biz, bizi misafir eden Allah’ın evini mahvediyoruz.

    Bakın 8’den fazlası olmuyor. 8’e göre tedbir alınırsa sıkıntı da gelmiyor. 8’e gücü yetenin 18’e gücü yetmez mi?

    DEPREMLERİN ARTMASI KIYAMET ALAMETİ Mİ?

    Hayır.

    Kıyametin alameti olmaz. Çünkü kıyamet ansızın gelecektir.

    SON SÖZ

    Her konuda olduğu gibi deprem konusunda da söylenecek çok şey var:

    - Devletin ciddiyetsizliği,
    - Yöneticilerin ehliyetsizliği,
    - Bürokratların sorumsuzluğu,
    - Dünyevileşen insanımızın rantiyeciliği,
    - Müteahhitlerin çok kazanma hırsı...

    Bütün bunların tek ortak adı var: Ahlak zafiyeti.

    3,5 ay önce Prof. Dr. Naci Görür nokta atışı yaparak Sütlüce’de enerji birikiminin arttığını söylemişti.

    Ciddiye alan bir sorumlu ve yetkili var mı? Varsa ne yaptı?

    İTÜ'den profesörler, Marmara'daki fay için sualtı gözlem istasyonu kurulması gerektiğini anlatıyorlar.1,5 Milyon Euro’ya ihtiyaç varmış. Ekipmanın bir kısmını da Fransızlar verecekmiş.

    O parayı ve gerekli cihazları anında bulmayan sorumlular için ne demeli…

    Şehirlerdeki “depremde toplanma alanlarına” bir bakar mısınız? Oralara belediyelerin izniyle AVM’ler yapılıyor.

    BAŞKA DEPREMLER:

    - Ahlak depremi
    - İman depremi
    - Hukuk depremi
    - Demokrasi depremi
    - Bilim depremi
    - Adalet depremi
    - Akıl depremi
    - Vicdan depremi

    Bu depremler için de yardıma koşar mısınız?

    Rabbimiz! Sen bize, “doğayı ve fıtratı oku” diyorsun. Ama biz okuyamadık. Bizi fıtratı okuyan eyle. Biz Seni sınırsızca övüyor ve çok seviyoruz Allah’ım.

    Hayırlar diliyorum
    Ankara, 26 Ocak 2020
    Prof. Dr. Orhan Arslan
  • Şehrin en hâkim tepesinde Selimiye yükselirdi. Edirne’de ovalardan, eteklerden başlayarak kademe kademe yükselen bir sıra camiler, kubbeler, minareler ortasında Selimiye, bir taç gibiydi.
    Hiç bir taş eseri dünyada bu kadar güzel, bu kadar tenasüplü olmasa gerektir. Hem de ben sonraları, bunların nicelerini gördüm.
    Selimiye azametli olmaktan ziyade güzeldir. İnsana ruhanî duygulardan ziyade hayranlık verir. Ruhta da sükûn ve teslimiyet uyandırır. Kalbe muvazene ve huzur getirir. İnsan onunla, bir insan eseri olduğu için övünebilir ve bir eşinin daha yapılabileceğine her nedense ihtimal vermek istemez.
    İnsan kalbi onun, bir Allah evi değil, bir kul yapısı olduğu için üstüne titrer. Onun ilân ve temsil ettiği İlâhî varlığı, korkarak değil, severek benimser. Onun sevdirdiği şeyi insan, hiç korku duymadan sever.
    Selimiye, daha çok birer kaleye benzeyen, dantelâ gibi işlenmiş taşlarını, kornişlerini görebilmek için, tâ yanlarına kadar varılmak lâzım gelen Selçuk mabetlerinden başka bir şeydir. Her parçası mıncık mıncık işlenen ve her süsünde cinler, devler, korkular dile gelen Hint eserleriyle onun hiç bir benzerliği yoktur. Bir Çin eseri gibi bir el işi mucizesi değildir. Ne Yunan, ne Rönesans, ne Gotik... Hayır, öyle bir bütündür ki, parçalarından her biri diğerlerinden ayrıldığı zaman bir mana ifade etmez. Bu camiin, üstünde ayrı ayrı durulacak motifleri, minyatürleri yoktur. Fakat Selimiye’de insan kudreti, şu taş denilen ağır maddeyi, öyle kusursuz bir tenasüp içinde, öylesine bir araya getirerek yükseltmiştir ki, bu yükseliş bir hayal eseri kadar güzeldir.
    Hatta bu göklere ulaşmak hamlesi, bu kubbelerin üstünde son düğümünü işlemekle de kalmaz. Bu kubbeyi dört taraftan dünyanın en güzel dört minaresi dört kanat gibi kucaklar. Bu hamle, müminlerin nerede başladığı ve nerede bittiği bilinmeyen yakarışları gibi, sonsuzluk âlemine doğru yükselir, gider...
    Şevket Süreyya Aydemir
    Sayfa 30 - Remzi Kitapevi