• Bir zamanlar gazetelerin bir aylık kupon karşılığında verdiği kitaplar vardı, promosyon kitaplar, pembe seri,beyaz seri, Barbara Cartland kitapları. Murakami'nin "Sputnik Sevgilim" adlı romanı bana o kitapları çağrıştırdı.Ucuz edebiyat örneklerini.
    Bir yandan da diğer kitaplarıyla çok sıkı benzerlik kitabın başka bir tuhaflığı.Anlatıcı genellikle bir erkekdir, muhtemelen de yazarın kendisidir; sevdiği bir kadın ve o kadının sevdiği bir arkadaşı başka bir kadın vardır. Anlatıcı ne yapsın arkadaşlık adına her iki kişi ile de ilişki kurar. Pornografik anlatımdan hallice bir anlatımla bacak arasından başlayan betimlemeler, aşırı terlemeler,ter kokuları ve yorgunluk ile son bulur. Ne de olsa okuyucu böyle şeyleri sever, onun için benzer sahnelerin tekrarı gereklidir.
    Kitapta roman kahramanlarından biri olan Myu 'nun başına gelenler ilginç. Myu lunaparkta dönme dolaba biner, Allah kahretsin gece vakti orda tek başına bir vagonda kilitli kalır, sesini duyuramaz, herkes gitmiş bir tek o kalmıştır, ne yapsın çantasında tiyatro izlemekten kalan dürbün ile kendi evini gözetlemeğe karar verir, maksadı zaman geçirmektir. Tesadüfe bakın odasının camı da açık kalmıştır; bir de ne görsün kendisine tecavüz edilmektedir. Gözlerine inanamaz. Kişiliği mitoz bölünme geçirmektedir. Aynı anda hem evde hem de lunaparktadır. Tecavüz sonucu sabah yara bere içerisinde, saçları olaydan dolayı bembeyaza dönüşmüş bir şekilde ambulansla hastaneye kaldırılır. Iyileşir ama o gün bugün saçını siyaha boyamaya başlar.
    Burada ben mi yoksa Murakami mi daha iyi anlatıyor şüpheliyim.
    Her ne kadar alıntı olabilecek sözler olsa da piyasa olmaktan öteye gitmeyen bir roman. Kitaba cinsel fantazilerle süsleyerek satışı garantiye almak piyasacılıktır.Öyle kitaplara da piyasa kitabı denir.
    Okuduğum için kendime kızdığım kitap olarak listemde yerini alacak.
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin ikinici kısmıdır. Bu kısmı Osman Y. , https://1000kitap.com/iigra ve Necip Gerboğa yazmıştır.

    4.

    Bu yolculuk gelecek bin yılın belki de binlerce yılın nasıl şekilleneceği konusunda hayati önemdeydi. İşlerin çığrından çıktığı 2066 yılından önce dünyada neler olmuştu, dünya nasıl bu hale gelmişti? Her şey 2044 yılındaki gelişmeyle ilgiliydi.

    Bundan önce 2030 yılına gelindiğinde artık dünyamız küresel ısınmanın etkilerini apaçık yaşamaktaydı ve bilim adamları neredeyse çaresizdi . Her şey dönüp dolaşıp “sınırlı kaynakların nasıl kullanılacağı” meselesinde düğümleniyordu. Dünya nüfusu 12 milyara dayanmıştı. Bilim adamları küresel ısınmayı tamamen durduramayacakları konusunda hemfikirdiler ve amaç bu ilerlemeyi yavaşlatmaktı. Bunun için düzenlenen sayısız toplantılarla nihayet bir karara varıldı. Çözüm “daha sade hayat” başlığıyla dünya kamuoyuna sunuldu. Buna göre yeme içme,barınma gibi temel ihtiyaçlar bile kısıtlı hale getirilecek, teknolojik araçlar kontrollü ve dengeli kullanılacak, yakıt tüketimleri minimuma indirgenecek gibi başlıklarla çözüm ortaya konulurken, geleceğin de kaçınılmaz olarak “dünya dışında yerleşim”de olduğu vurgulanmıştı.

    Alınan tedbirler;devletlerin kararlı tutumu ve insanların bilinçli hareketleri sayesinde işe yaradı ve küresel ısınma neredeyse her 10 yılda 0,5 santigrat artacak seviyede tutuldu. Bu oran her şeye rağmen iyimser bakmaya yeterliydi. Böylece kısmen barışçıl bir döneme girildi. Çünkü devletlerin paylaşım mücadelesi yüzlerce yıldır hiç durmadığı gibi özellikle 21. yy.’dan itibaren çok hızlanmıştı. Başta büyük devletler için olmak üzere artık en önemli mesele “iklim”di. Ve tabi dünyanın bize yetemeyeceği bir zamana gelindiğinde nereye gidileceği?

    2050’lerden itibaren dünyadaki kaynakların minimum yeterlilik seviyesinin de altına ineceği öngörülmüştü. Böylece 2044 yılına gelindiğinde artık “uzaydaki egemenlik” meselesinin masaya yatırılması kaçınılmaz oldu. Abd,Çin,Rusya,İngiltere,Fransa,Hindistan,Japonya,Brezilya,İran ve Türkiye 1 mayıs 2044 günü İstanbul’da toplandı , Uluslararası Uzay Kongresi (International Space Congress) niteliği bakımından bir ilkti. Devamında 1 yıl kadar süren alt düzey toplantılar ve müzakereler sonucunda 29 ekim 2045 günü İstanbul’da 10 büyük devletin başkanlarının katıldığı imza töreniyle, “İstanbul Anlaşması” imzalandı. Kamuoyunda anlaşmanın gizli maddeleri olduğu yönünde spekülasyonlar dolaşsa da tabi ki bu konu tam olarak bilinemedi. Başlıca maddeler şöyleydi,

    1-Bu anlaşma “Güneş Sistemi” dahilinde geçerlidir.
    2-Herhangi bir devletin anlaşmadan çekilmesi anlaşmayı geçersiz hale getirmez.
    3-Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya , uzay çalışmalarındaki büyük katkılarından ve kadim haklarından dolayı öncelikli seçim hakkı ve imtiyaza sahiptir.
    4-Egemenlik hakları;Mars ve Satürn -A.B.D, Merkür-İngiltere,Venüs- Fransa, Jüpiter-Çin,Uranüs-Hindistan , Neptün- Japonya, Plüton-Brezilya , AY- Rusya,İran,Türkiye ortaklığına bırakılmıştır.
    5- “Güneş sistemi güvenlik devriyesi” A.B.D ve Rusya tarafından ortaklaşa gerçekleştirilecek, “dünya atmosferinin ve yörüngesinin kontrolü de bütün devletler arasında paylaştırılacaktır”

    Temel maddeleri bunlar olan anlaşmadan sonra dünya neredeyse barışçıl bir döneme girdi, ta ki 2051 yılına gelinceye kadar. Onlarca yıldır yapılan bütün çalışmalar geleceğin en değerli yerleşim alanının “SATÜRN” olacağı konusunda ortak bir görüş oluşturmuştu. A.B.D. siyasi ,ekonomik ve askeri gücüyle SATÜRN’ü en baştan sahiplenmişti. Anlaşmadan memnun kalmayan İran, gizli bir çalışma yürütmeye başladı. Bu gizli projenin ismi, “SD 1951”di. 2051 yılı için hazırlıklarını tamamlayabileceklerini düşünerek bundan 100 yıl öncesi bir tarihi şifreli olarak işaretlemişlerdi. Projenin içeriği ortaya çıkmasa bile ismini bir şekilde öğrenenlerin dikkatini dağıtmak amacıyla açıklama getirmek gerekirse, kısaca "Sadık Hidayet Doktrini" ve ölüm yılına karşılık gelerek bunun İran’a özgü kültürel bir proje olduğu masalı anlatılacaktı. Aslında SD , tabi ki Satürn ve Dünya anlamındaydı.

    “Derin bir nefes alan Prof. EARTHMAN bir an yorulduğunu hissetti. Meryem ve Levi başta olmak üzere bütün sınıf ise dikkatle ve hiç sıkılmadan dinliyordu. İsmi“ Bir Zamanlar Dünya’da” olan bu dersi öğrenciler çok seviyordu” Doktor WHOO ile EARTHMAN çok iyi arkadaşlardı. Whoo arkadaşını biraz geri kafalı bulurdu, dünya hakkında fazlaca takıntılı olduğunu söyleyip dururdu."

    2051 yılına gelindiğinde NASA, “Büyük Satürn Projesi”ni hayata geçirdi. Prof. Alex ve Prof. Russell bu görev için yola çıktılar. Tarih de özellikle her şeyin ilk adımı olan 1 mayıs olarak seçilmişti. Bu gelişme üzerine İran ,zaten yürütmekte olduğu gizli projesini 2051 yılı sonunda hayata geçirmek yerine erkene alarak A.B.D.’den 12 gün sonra 13 mayıs 2051 günü Satürn’e gitmek üzere “SD 1951” isimli aracı başarıyla yola çıkardı. Artık dünya kaçınılmaz bir savaşın eşiğindeydi. A.B.D. ordusu ve NASA birkaç saat içinde bir plan yaparak “SD 1951”i henüz kalkışının üzerinden 24 saat geçmeden , dünya yörüngesindeki müttefik güçlerin de yardımıyla paramparça etti. Böyle belirsiz ihtimalleri çoktan göze almıştı zaten A.B.D. Üstelik gövde gösterisi ve gözdağı olması için de bu saldırıyı, dünyada bir zamanlar tehdit aracı olan ama artık kullanılmayan eski tip bir “atom bombası”ile gerçekleştirdi.

    İran bunun karşılığını elbette gücünün yettiği kadarıyla sadece dünya üzerinde verebilirdi, öyle de oldu. Dünyadaki bütün vatandaşlarını harekete geçirip, 1 gün içinde A.B.D ve müttefik ülke vatandaşlarından 100 bin kişinin öldüğü saldırıları başlattı. Bütün nükleer silahlar, son teknoloji ürünü kimyasal ve biyolojik silahlar, eski dünyanın ilkel silahları hepsi devredeydi. Elbette karşılık verilmesi gecikmedi, böylece 3. Dünya Savaşı fiilen başlamış oldu. Dünya devletleri iki cepheye ayrıldı, artık tarafsız kalmak imkansızdı. İsrail ilk defa yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

    Her gün yaklaşık iki milyon kişinin ölmeye başladığı karanlık bir devir başladı. Tarihe 3. Dünya Savaşı ya da bir başka isimle "15 yıl savaşları " olarak geçen bu dönem nihayet 2066 yılında sona erdi.

    Savaştan A.B.D. ve Avrupa devletleri en az etkilendi, neredeyse 2060'ların başına kadar dünyanın geri kalanı kaos içindeyken bu gelişmiş devletlerdeki halklar yaşamlarını çok az olumsuz etkilenerek sürdürmeyi başardılar. 2060'dan sonra artık savaşın etki alanına girmeyen bir nokta kalmadı.

    Dünya yerle bir olmuştu, nüfus 500 milyonun altına inmişti. Artık güçlü olmanın bile bir anlamı kalmadığı anlaşıldığında kaçınılmaz olarak savaş durduruldu. 15 yıl boyunca kullanılan silahlar, daha önceki küresel ısınmayla mücadele çabalarını anlamsız hale getirmişti, bütün emek boşa gitmişti. Artık eski nüfusa oranla bir avuç sayılabilecek insanın ırkının, soyunu devam ettirmek ve dünyayı yeniden yaşanılır bir yer haline getirmek gibi bir sorumluluğu vardı. Böylece çaresiz olarak kalıcı bir barış sağlandı ve eldeki son imkanlar, teknik bilgisi en üstün olan NASA öncülüğünde devreye sokuldu. Dünya bir bütün olarak hareket ediyordu. Artık en büyük umut;2071'de dönmesi beklenen Alex ve Russell ile birlikte Satürn’ün belki Dünya eski halini alıncaya dek, belki de artık Dünyayı geride bırakarak yeni bir yaşam alanı olmasındaydı.

    “Diğer detaylarını biliyorsunuz zaten dedi, Prof. EARTHMAN , bilimsel çalışmalar, klonlar ve daha pek çok konu. Sizi teknik detaylara boğmak istemiyorum çünkü bununla ilgili yeterince anlatıcı var, başta arkadaşım WHOO olmak üzere.Aslında bu dersi de belki o anlatacaktı ama benim anlatmamı rica etti, Dünya konusundaki merakım yüzünden."

    Meryem söz aldı, “Anladığım kadarıyla bu savaşlar da Ortadoğu kaynaklı oldu bir bakıma ve en büyük kayıplar da oralarda oldu, yeniden barış sağlanırken bir Filistinliyle bir İsraillinin evliliği üzerinden yola çıkılmış olabilir mi? Yoksa benim adım bu yüzden mi Meryem ve arkadaşımınki de Levi? “ dedi.

    “Çok zekisin Meryem” dedi EARTHMAN. “Gerçi “yapay zeka”uzun zamandır hayatlarımızın merkezinde ama ben seni çok farklı değerlendiriyorum. Gerçekten de geri kafalıyım sanırım. Sende eski insanlarda olan bir cevher var, duyguların üst düzeyde, şaşırtıyorsun beni” diye ekledi.

    “Nerde kalmıştık bu arada.” 2066 evet. Arkadaşım Whoo ne demişti hatırlıyor musunuz?

    “””””2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”””””””

    Bugünlük bu kadar yeter.Ben böyleyim işte, Dünya deyince başka bir şey düşünemez oluyorum. Kendimi Satürnlü gibi hissedemedim hiç, elimde değil.

    Enceladus meselesini sonraya bırakalım,bakalım onu kimden dinleyeceksiniz.

    5.

    “Galiba insanlık kendi sonunu fena zorladı, şuraya bak Alex her şey tahmin ettiğimizden daha erken gerçekleşmiş gibi.” dedi Russell buruk ve düşünceli bir sesle. Alex ilk anda cevap vermedi. Yorgun gözlerle pencereden dışarı, biraz sonra güneşin çıkacağı ufka doğru bakıyordu. “yine planlı hareket etmeliyiz Russell” dedi ve aniden içinde beliren bir enerjiyle teçhizat odasına yöneldi. “güneş doğduktan 1 saat sonra dışarı çıkıp neler döndüğünü daha iyi anlamak için hassas ölçümler yapacağız. Bu arada Dünya’da hala akl-ı selim insanlar olup olmadığını öğrenmek için etrafa sinyaller göndermeliyiz” dedi ve dolaptan aldığı küçük sinyal dağıtıcı cihazı Russell’e fırlattı. Russel dokunmatik cihazı yakalar yakalamaz arayüzüne girdi ve dağıtılacak sinyalin mesajı olarak şunları yazdı. “biz büyük Satürn projesinin bilim adamları, Profesör Russell ve Profesör Alex. Büyük görev tamamlandı ve geri döndük. Ancak indiğimiz yerde hiç kimse yok. YARDIM EDİN… Daha sonra sinyali her 3 saniyede bir tekrarlanacak şekilde ayarladı ve BAŞLAT butonuna bastı. Aynı anda cihazın arayüzünde bir noktadan her tarafa doğru tekdüze yayılan çizgiler şeklinde basit bir simülasyon oynamaya başladı.

    Bu arada Profesör Alex teçhizat odasından çıkarmış olduğu çok fonksiyonlu ölçüm cihazını aktive etmek için uğraşıyordu. Gerçi teçhizat odasında kullanabilecekleri çok fazla bir şey kalmamıştı. Dünyadan götürdükleri birçok aracı tıpkı buradan birlikte gittikleri “yapay zeki” robot Eddie gibi Enceladus ta kurdukları fanusta bırakmışlardı. Teçhizat odasına bunun yerine oradan edindikleri tüm verileri tasnif etmişlerdi.

    Çok fonksiyonlu ölçüm cihazı 2010’lu yıllarda kalmış ilkel masa üstü bilgisayarların kasası kadardı ve birbirine entegre 10’larca parçadan oluşuyordu. Bu yüzden kurmak ve çalıştırmak neredeyse 40 dakikalarını aldı. Nihayetinde artık ellerinde yer altında ki anlık hareketi algılayan ve hatta havadaki organik maddeleri yakalayıp yoğunluğunu ölçüp tahlillerini birkaç dakikada içinde yapabilen ve de bunun yanı sıra daha birçok işe yarayan cihazları vardı.
    Güneş doğalı yarım saatten fazla olmuştu. Prof. Russel dışarı çıkmak için son hazırlıklarını yaparken Prof. Alex güneşin yansıttığı metruk topraklara uzun uzadıya bakıyor ve gerçekten neler yaşanmış olduğuna dair içinde kontrol edemediği bir korku uyanıyordu. 53 dünya yılı boyunca nefes aldığı bu gezegenin üzerinde barındırdığı canlıların aptalca ihtirasları yüzünden bu hale gelmesi, içinde büyük bir kızgınlık ve hayal kırıklığı da doğuruyordu. Ve içinden bir ses Satürn projesi boyunca yaşamış oldukları tüm o zorlukların bir hiç uğruna olduğunu, her şey tamamen başarıya ulaşmış olsaydı bile insanlığın bunu da bozacağını söylüyordu. Böylesi karmaşık duygulara mütakiben Alex’ in anlında birkaç damla ter peyda oldu. Bununla birlikte gözlerinin arkasında ve ense kökünde son iki yıldır aralıklı olarak nüks eden ağrılar belirdi. Derken Russell usulca yanına sokuldu ve o da aynı manzaraya bakıp “eee ne düşünüyorsun dostum?” diye sordu. “bilmiyorum” dedi Alex dalgınlıkla ve devam etti “içimden bir ses en iyi yol bildiğin yoldur, fanusa geri dön diyor. Tabiki bunun aptalca olduğunu biliyorum. Bunu yapacak imkânımız da, vicdanımız da yok” dedi. Bu sözüne karşılık Russell babacan bir tavırla sırıttı. Sonra bunu takip eden tıpkı Fanusta sıkça gerçekleşen sessizliklerden biri oluştu. Oradayken Dünya’ yı ve Dünyadakileri özlemenin ve hiçbir haber alamamanın burukluğuyla, hiç konuşmadan sadece işlerini yaparak ya da hiçbir şeyle uğraşmadan saatlerce sessizce kendi içlerine kapanıyorlardı.

    Ancak buradaki sessizlik o kadar uzun sürmedi. Birkaç dakika sonra Alex “artık dışarı çıkalım” diye Russell’ i uyardı. Uzay kıyafetlerini kontrol ettikten sonra Alex, kurmuş oldukları ölçüm cihazını kucakladı. Russell ise cihazı takılacak bilgisayarı ve bazı aparatları aldı. “kapıyı aç” diye ana bilgisayara sesli komut verdi. Dev kapı yukarıdan aşağıya doğru nazikçe açıldı.


    Ölmüş bir kaplumbağanın çürümüş kabuğu. Ne olduğunu bilmedikleri kedimsi bir canlının kafatası, az ilerde insan kafatasları ve insanın içini acıtan ve korkutan insan iskeletleri. Prof. Russel ve Prof. Alex uzay aracından inip kuzey batı tarafında kendilerine yaklaşık 200 metre uzakta olan bir kum tepesini gözlerine kestirdiler. Zira burası çokta yüksek olmayan ancak alana hakim ideal bir tepeye benziyordu. Üstelik şu betonarme binaları da net bir şekilde gözlemleye bileceklerdi.

    Nihayet tepeye vardıklarında Alex kucağında ki aleti tepedeki düz bir zemine oturttu. Sonra Russel bilgisayarı ve diğer ölçüm aparatlarını taktı. Sonunda etraflarında nasıl bir atmosfer döndüğünü anlayacaklardı. Alex aleti çalıştırmak için gerekli komutları giriyordu ki. Doğu yönünden kendilerine çok tanıdık gelen bir uğultu geldi. Ses önce belli belirsizdi fakat gitgide yükseliyordu daha doğrusu yaklaşıyordu. Biraz sonra tahmini 1-2 kilometre ötede bir kum bulutu belirdi. Tabiki Proflar bunun bir kum fırtınası oluğunu düşünseler de yanıldıklarını anlamaları uzun sürmedi.

    Toz bulutunun içinden ara ara parlayan camları fark ettiklerinde ikisinin de içinde tuhaf bir his uyandı. Şimdiye kadar tamamiyle hayal kırıklığına uğramışalarda ancak tam şuan içlerinde tuhaf huysuz bir umut belirmişti.

    Bunlar zırhlı, iri tekerlekli ve neredeyse 20 taneye yakın devasa büyüklükte bir jeep komvoyuydu. Hızla yaklaşıyorlardı. Russell jeeplerin tepelerinde dalgalanan flamaları seçebiliyordu. Ancak nasıl bir şekil taşıdıkları muammaydı. Alex ve Russell aynı anda uzay aracının yanına dönmeleri gerektiğini düşündüler ve yine aynı anda bu amaç için hareket ettiler. Fakat bu kez tam arkalarından gelen tiz bir ses onları durdurdu. Yine aynı anda dönüp baktıklarında kuzey batıdan 10 küsur Quinjet' in tepelerinden hızla geçtiğini gördüler. Ve daha ne olduğunu anlamadan jetler jeep konvoyuna doğru yöneldiler ve o anda birkaç şey birlikte oldu.

    Quinjetler silahlarını ateşledi. Roketlerİn çoğu tuhaf şekilde hedefi bulamasa da öndeki üç jeep parçalara ayrıldı. O sırda yerin altından çığlıklar yükseldi. Aynı anda Prof. Alex uzay aracına doğru gücü yettiğince koşmaya başladı. 70 küsur yaşında ki birine göre oldukça seri koşuyordu. Fakat Prof. Russell ne olduğuna anlam verememenin karmaşıklığıyla olduğu yerde hantal hantal hareket etmeye başladı. Birkaç saniye sonra “VERİLER! VERİLER!” diye çığlık attı. Ve o da yaşından beklenmedik bir çeviklikle uzay aracına doğru koşmaya başladı.

    Bu sırada Jeep konvoyu ilk saldırıyla birlikte uzay aracına 200-300 metre kala durdular. Quinjetler ikinci saldırı için havada birbirleriyle senkronize bir şekilde keskin bir manevra yaptılar. Ama jeep konvoyu buna rağmen hareket etmedi. Quinjetler ikinci saldırıyı gerçekleştirdi. Lakin bu defa roket yerine kurşunlarını kullandılar.

    Kurşunlar hedeflerini bulsa da birkaç basit hasardan başka bir şey yapamadı. Derken jeeplerin üst kısımları açıldı ve boyları neredeyse 1,5 metreyi bulan insansız savaş dronları aceleyle yükseldi. 10 küsur dronun her biri çevik hareketlerle sinekler gibi etrafta gezinmeye başladı. Birkaç saniye sonra hepsi birbiriyle senkronize oldu ve hedeflerini belirlediler “QUİNJETLER”

    Bu arada Alex uzay aracına kavuşmak üzereydi. Russell ise ona göre daha yavaştı ve tüm bunlar olurken yolun yarısını dahi kat etmemişti.

    Tüm dronlar tek bir jeti hedef almışlardı. Hepsi aynı anda küçük ama etkili roketlerini hevesle ateşlediler. Kaçış manevrasına rağmen Quinjet bu roket yağmurundan kurtulamadı ve havada büyük bir gümbürtüyle infilak etti. Aynı anda yerin altından yine bir çığlık ve uğultu tufanı koptu.

    Prof. Russell patlayan jetin etkisiyle birlikte kendini yerde buldu. Kafası bir insan kafatasına çarptı. Bununla birlikte kendisi için vizör görevi de gören uzay kıyafetinin kask kısmı çatlamıştı. Tekrar hamle yapmak için ayağa kalktı ancak yaşlı kolları ve bacakları kendisine itaat etmiyordu. Başını kaldırıp Alex’e doğru baktı.

    Alex uzay aracına kavuşmuştu ve tam içeri girerken arkasına, Russell’e baktı. Arkadaşının yerde olduğunu gördüğünde bir anlık nutku tutuldu. Geriye dönüp onu kurtarmalıydı. Ama o henüz bunun için hamle yapmadan büyük bir gümbürtü daha koptu. Bir jet daha havada patladı ve onun neredeyse 10 metre yakınına düştü. Alex verileri kurtarması gerektiğini düşündü. Çünkü eğer bu uzay aracına bir şey olursa onca yıllık tüm araştırmalar çöpe gidecekti. En azından verilerin dijital kopyalarının bulunduğu tabletleri kurtarsa bile çok şey yapmış olurdu. Bu yüzden kendi kendine “özür dilerim dostum” dedi ve içeri daldı.

    Prof. Russel son bir gayretle dizleri üstüne doğrulmayı başardı. Zar zor nefes alıyordu ve yaşlı kalbi deli gibi atıyordu. Sonra uzay aracına doğru baktı. Son düşen jetle birlikte kesif bir toz bulutu havalanmıştı. Uzay aracını zar zor seçebiliyordu. Ayağa kalkmalıydı ama kendinde bunu yapacak takati bulamıyordu. Biraz sonra uzay aracının yanına koca bir savaş jeepinin yanaştığını gördü. O anda “Alex” diye feryad etti. Çünkü bu hengamenin içinde kimin dost kimin düşman olduğunu bilmiyordu. “Alex Alex” diye sayıklarken kendini ayakta buldu. Ancak iki adım atmıştı ki yeniden yere yapıştı. Ve neredeyse 50 saattir Dünya’ ya dönmenin heyecanından ve döndükten sonraki şaşkınlıktan ve korkudan uyuyamayan yorgun yaşlı bedeni kendini bırakmıştı. Prof. Russell kızıl kumların üzerinde usulca bayıldı.

    Prof. Alex uzay aracına girer girmez ense kökünde ve gözlerinin arkasındaki ağrı bir anda vurdu ve bu onun birkaç saniye tökezlemesine neden oldu. Kendine gelir gelmez teçhizat odasında tasnif ettikleri Enceladus verilerini almak için aceleyle oraya doğru koştu. Ağzı kurumuş nefes nefese kalmıştı ancak bunu umursayacak durumda değildi. Verilerin dijital kopyalarının yerleştirildiği rafa doğru yöneldi ve daha bir iki tanesini almıştı ki arkasından bir ses “profesör” diye ciyakladı. Korkuyla arkasına baktı ve dalış kıyafetine benzer kırmızı siyah bir kostüm giyinmiş 3 kişi teçhizat odasının kapısının önünde durmuş Alex’e bakıyorlardı. Ellerinde kocaman ağır silahlar vardı. Alex bir şey söylemek için ağzını açılmıştı ki içlerinden biri öne doğru çıktı ve “profesör Alex tüm verileri toplayın sizi buradan götürmeliyiz” dedi. Sesi boğuk ama heyecanlı çıkmıştı. Alex bir iki saniye duraksadı, sonra “siz dost musunuz?” diye sordu. “tabiki de dostuz efendim” diye karşılık verdi hemen dalış kıyafetli kişi. Sesi boğuk olmasına rağmen genç ve zarifti. “ne oldu? Dünya’ ya ne oldu? NASA nerede?” diye hararetle sordu Prof. Alex. Boğazı tamamen --rumuştu ve sesi titriyordu. “size her şeyi anlatacağız ancak şimdi buradan gitmeliyiz efendim.” Diye karşılık verdi adam. “buradaki veriler çok önemli. Bunlar 20 yılın hasadı burada bırakamayız. En azından bu tabletlerin hepsini almalıyız.” Dedi Alex. Aynı anda kapıda duran iki kişi öne doğru atıldı ve 10 küsur tabletin bulunduğu rafı tamamen boşalttılar. Tabletleri orada bulunan bir kutuya tıkıştırdılar. Alex onları “dikkat edin lütfen” diye endişeyle uyardı. Sonra aniden biri içeri girdi ve “PATRON! PATRON! BURADAN HEMEN AYRILMALIYIZ. HERİFLERİN DESTEK KUVETLERİ GELDİ! HEMEN HEMEN HEMEN…” dedi ve aniden dışarı doğru fırladı. Diğer iki adamda kutuyu kaptıkları gibi dışarı fırladılar.

    Alex aceleyle odadan dışarı çıkarılmadan önce, bedeni korunsun diye özel cam fanusun içine koydukları SC’ ye baktı. Russell onu tekrar canlandıracaktı.


    Alex dışarı çıktığında toz bulutu o kadar yoğunlaşmıştı ki kapının önündeki kocaman savaş jeepinin neredeyse fark edemeyecekti. Russell’ in düştüğünü gördüğü yere doğru baktı ancak etrafı görmek imkansızdı. Tam bir kaos ortamı oluşmuştu. Havada uçuşan dron ve quinjetlerin sesi duyuluyordu. Sanki kovalamaca oynuyorlarmış gibi sesler bir o tarafa bir bu tarafa dönüp duruyordu.

    Prof. Alex’ i hızlıca araca bindirdiler. Araç dışarıdan devasa görünmesine rağmen içeriden oldukça dardı. Herkes yerini aldığında Alex hararetle sordu “Profesör Russell’ i aldınız mı? O güvende mi?” soruya sağ tarafında oturan kişi cevap verdi. “merak etmeyin efendim diğer ekibimiz onunla ilgileniyor” dedi. O bunu söylerken araç çoktan tam gaz yola koyulmuştu bile. Toz bulutunu ve çatışmayı arkalarında bırakırken az önce ayrıldıkları yerden büyük bir patlama sesi geldi ve Alex bunun uzay aracı olmadığını umuyordu.

    Prof. Russell olağanüstü toplantıda kendisi için ayrılan, diğer herkese hâkim olacağı baş koltuğa oturdu. Böylelikle herkes onu rahatlıkla görüp sorularını iletebilecekti. Russell buraya kadar tek tük şeyleri hatırlaya biliyordu. Kaos alanında hatırladığı son şey Alex’ in uzay aracına girmeden önce ona bakmasıydı. Sonra gözlerini rahat bir hastane yatağında açmıştı. Başucunda en yakın üç arkadaşını bulmuştu. Prof. Lily Parker, Prof Adam Boss ve Prof. Tom Zimmer. İlkin bunun bir rüya olduğunu düşünse de daha sonra dostlarına uzun uzun sarılıp hasret gidermişti. Tabi bir müddet sonra Prof. Alex’ in nerede olduğunu sordu dostlarına. Ancak onlar bu konuda bilgilerinin olmadığını ve buraya sadece kendisinin getirildiğini söylediler. 4’ü de bu durum için endişelenmişlerdi ki bir iki saat sonra siyah takım elbiseli biri Prof. Russell’ in kendisine gelmiş olduğundan dolayı bugün saat 19.00’da yani bir saat sonra yapılacak olan olağanüstü bir toplantıda, Profesör Alex’ in akıbeti dâhil birçok konuda malumat verileceği söylendi. Bunun için 4 profesör hemen hazırlıklara başladı.

    Bu uzun beyaz odaya gelmek için asansörle 5 kat aşağı inmişlerdi. Yine beyaz uzun bir masa odanın tam ortasına konumlandırılmıştı ve etrafına hepsi de dolmuş 50 den fazla sandalye konulmuştu.
    Prof. Russell oturduktan sonra masada duran küçük kulaklığı aldı ve sağ kulağına taktı. Artık masanın en ucundaki kişi konuşursa rahatlıkla duyabilecekti.

    Masada sadece 14 kişinin önünde kendilerine ait ülke bayrakları duruyordu. Bunlar o ülkelerin temsilcileriydi ya da başkanları. Russell bunu bilmiyordu ve umursamıyordu da. Russell’ in karşısında yani masanın diğer ucunda Çinli biri duruyordu önündeki bayraktan bunu anlayabiliyordu. Anlaşılan toplantıya başkanlık yapan kişi oydu.

    “merhaba efendim” dedi çinli ayağa kalkarak “adım Enjung Guanjie. Burada Çin halkının temsilcisi olarak bulunuyorum ve oturumun başkanlığını yapmak için seçildim. Umarım kendinizi iyi hissediyorsunuzdur efendim” dedi gayet nazik bir tavırla.
    “bana Dünya’ da neler döndüğünü anlatırsanız belki iyi olabilirim” dedi Russel eleştirel bir ses tonuyla. “tabiki efendim ama isterseniz soru cevap şeklinde ilerleyelim. Önce neyi öğrenmek istersiniz?”
    “öncelikle Prof. Alex’ in nerede olduğunu ve uzay gemimize ne olduğunu öğrenmek istiyorum” diye hemen karşılık verdi Russell.
    Enjung cevap vermeden önce elini arkasındaki duvara tuttu ve orada gayet net ve canlı bir hologram oynamaya başladı. Uzay aracı onlarca kişi eşliğinde güvenli bir yere taşınıyordu. “gördüğünüz gibi araç içindeki tüm bilgilerle birlikte güvende. Ancak Profesör Alex’ e gelince kendisini maalesef asi gurup ele geçirdi. Onu kurtarmak için çalışmalarımız tüm hızıyla sürüyor emin olabilirsiniz” dedi Enjung gayet rahat bir tavırla.

    “ Asi Grup mu? Onlar da kim?” diye hararetle sordu Russell.

    “anlatayım efendim. Ancak her şeyin daha iyi anlaşılması için izin verin siz dünyadan ayrıldıktan sonra olanları anlatayım” dedi ve 2051, 13 Mayısta başlayan ve ta 2066’ ya kadar devam eden savaştan hızlıca bahsetti. Aynı zamanda bunları hologram ekranda gösteriyordu. Prof. Russel duydukları ve gördükleri karşısında hayretle kalakalmıştı. İnsanlık gerçekten çıldırmıştı.

    “ 2066 başlarında büyük anlaşma oldu. Zaten Dünya da çok az ülke ayakta kalmıştı. Ve hepsi şimdi bu masadalar. Sadece 14 ülke bayraklarını kurtarabildi. Diğer ülkelerin açıkta kalan halkları bu 14 ülkeye sığındı. Nihayetinde Dünya 14 ülkelik ve sadece 400 milyon küsurluk sağlıklı insanın bulunduğu bir yer haline geldi. Aynı zamanda Dünya’ nın çok az yeri sağlıklı bir yaşamı destekler nitelikte. Diğer taraflardaysa tuhaf şeyler oluyor. Her neyse Dünyada ki bu barış ortamı fazla sürmedi. Oldukça gizli yürütülen yeni bir Enceladus görevi için NOAH-3071 isimli uzay gemisi yola koyulduktan birkaç gün sonra halk bir şekilde bundan haberdar oldu ve küçük bir insan grubu bu projeye tepki gösterdi. Onlara göre dünya kaynakları zaten sınırlıyken, insanlığın bir kısmı açlıkla boğuşurken, üstelik Satürn’ de yeni bir yaşam kurmak o kadar maliyetliyken, Dünya’ yı yeniden yaşanabilir bir yer yapmak yerine devletler neden böyle “saçma” bir işe kalkışmışlardı. Küçük bir gruplardı bu yüzden önce onları ciddiye almadık. Ancak bir müddet sonra tepkiler olağanüstü bir şekilde büyüdü. 14’ler olarak Satürn projesinin önemini anlatan 1 saatlik bir açıklama yaptık. Bu projeyle elde edeceğimiz bilgilerle belki de dünyamızı yeniden iyileştirebiliriz dememize rağmen tansiyonu düşürememiştik. Çünkü bu defa “ Enceladus da ki fanus işe yararsa orada yeni bir hayat kurulacak ve dünya elitleri oraya gidip bizi hasta Dünyamız da boğulmaya bırakacaklar” diye yeni bir inanış başladı. Tüm çabalarımıza rağmen insanların yaklaşık 30 milyonu bu inanışın arkasından gitti ve bize karşı isyan başlattı.

    Asiler kendilerine THE LAST HOPE (SON UMUT) diyorlar. Liderleri eski bir Kübalı Reiner Luis.” Hologramda görünen Reiner geniş omuzlu iri yapılı birine benziyordu. Dalgalı saçları ve kemikli bir yüzü vardı. Bu geniş omuzların sahibi kararlı birisine benziyordu.

    “Onları birkaç defa bastırdık. Lakin bu oluşumun zeki birkaç kişi tarafından kasten yönlendirildiğine inanıyoruz. Eski Dünya silahlarını bir şekilde toplayıp bize karşı kullanıyorlar. Ve artık bildiğiniz gibi Profesör Alex bu isyancıların elinde.Sizi son anda kurtarmasaydık büyük ihtimalle sizde onların elinde olurdunuz.

    Niyetlerinin Satürn projesinde en az bizim kadar bilgi sahibi olmak istediklerini düşünüyoruz. Bu yüzden Profesör Alex’ in canına kast edeceklerini düşünmüyoruz. Ve tam şuanda askeri birlikler bir kurtarma operasyonu planı yapıyorlar” dedi Enjung ve birkaç saniye Profesör Russell’ e bakarak sessizce onu gözlemledi. “merak etmeyin Profesör, dostunuz en kısa zamanda aramızda olacak” diye ekledi Enjung sakin ve kararlı bir sesle.

    “Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof Russel “çünkü Enceladus da bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”

    6.

    Prof. Alex, içinde tek bir masa ve birkaç sandalyenin bulunduğu loş bir odada tek başına düşüncelere dalmıştı. Yaşadığı şoku bir an önce üzerinden atmak ve içinde bulunduğu bu kaotik ortama bir anlam verebilmek için zihnini toparlaması gerekiyordu. Ancak bunu başarmak o kadar da kolay değildi. Beklemedikleri bir anda her şey çok hızlı gelişmişti. Saatler önce hem kendisi hem de Russel ölümden dönmüştü. Sürekli gözünde o savaş sahneleri canlanıyordu. Özellikle de Russel’la göz göze geldikleri o an… Zaten sonrasını tam olarak hatırlayamıyor, sadece birbirinden kopuk bazı görüntüler zihninde canlanıyordu. Reiner Luis’in odaya girmesiyle irkildi ve bir anda kendine geldi.

    “Özür dilerim Prof. Alex, sizi korkutmak istememiştim” dedi Luis sandalyesine otururken… “Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

    Prof. Alex iyi olduğunu ifade eden belli belirsiz bir baş hareketiyle ona karşılık verdi. Kısa bir sessizliğin ardından söze ilk giren Luis oldu;

    “Profesör, öncelikle şunu bilmelisiniz ki, burada güvendesiniz ve sizi hayatta tutabilmek için şu kapının ardında kendi hayatını feda etmeye hazır sayısız insan var. Sizin can güvenliğiniz bizim için her şeyden önemli. O yüzden lütfen biraz rahatlamaya çalışın. Eğer yardımı olacaksa size bir kadeh içki ikram edebilirim.

    Prof. Alex az öncekine benzer bir baş hareketiyle istemediğini belirtti.

    “Peki o halde, bana sormak istediğiniz pek çok soru olduğunu biliyorum. Dilerseniz, siz bu soruları sormadan ben size bilmeniz gereken her şeyi anlatmaya çalışayım. Böylece sizi daha fazla yormamış oluruz.”

    Prof. Alex’in ağzından çok kısık bir ‘evet lütfen, sizi dinliyorum’ cümlesi çıktı. Luis, odaya gelirken yanında getirdiği siyah çantanın içinden dijital bir harita çıkartıp masanın üzerine koydu ve Hawking-2018’in Dünya’yı terk ettiği andan itibaren yaşanan tüm gelişmeleri zaman zaman haritayı da kullanarak Prof. Alex’e anlatmaya başladı…

    * * *

    “…Ve böylece Profesör, Dünya iki kutba ayrılarak iki farklı merkezden yönetilir duruma geldi… Bir tarafta kendilerini hala devlet olarak tanımlayan 14 şarlatan ve onların peşi sıra sürüklediği milyonlarca masum insan var. Düşünebiliyor musunuz Profesör, öyle bir savaşın ve yıkımın ardından, sayısız insanın yok olup gittiği, geride kalanların ise nefes almakta dahi zorlandığı bir dünyada hala devlet olduğunu iddia eden gruplar var. Ve işin komik tarafı, ki buna komik demek ne kadar doğru olur bilemiyorum, bu devletlerin her biri tek bir kıta üzerinde toplanmış durumda! Örneğin, sizin bildiğiniz Çin devletinin topraklarında yeller eserken, burada Çin diye bir devlet var. Evet inanması güç ama maalesef gerçek bu. Şu an sadece Amerika kıtası üzerinde belli alanlarda kısıtlı bir yaşam imkanı var. Bir de Avustralya kıtasında yaşamaya uygun küçük alanların olduğunu tahmin ediyoruz. Ancak henüz tam olarak net bir bilgi yok elimizde. 14’ler ile anlaşmazlıklarımız iyice artmaya başladıktan sonra, hatta bu yeni savaşta ilk insanlar ölmeye başladıktan sonra, her iki grup da dünya insanlarına taraflarını seçmeleri konusunda sert uyarılar yaptı. Daha sonra bizler, bizimle birlikte olan insanlarla beraber Güney’e göç edip Latin Amerika toprakları üzerinde yaşama uygun alanlarda dengeli bir biçimde dağıldık. Bin bir çeşit yalan, ve asla gerçekleştiremeyecekleri vaatlerle çoğunluğu yanına çeken 14’ler ise Kuzey’e yerleşti. Tabii şu bilgiyi de paylaşmam lazım; bizim Kuzey’de gizli üslerimiz var. Onların da bizim bölgemizde üslerinin olduğunu biliyoruz. Sizi de bu üslerin sayesinde kurtarabildik onların elinden.”

    Luis bu noktada birkaç saniye durarak Profesör’ün tepkisini ölçmeye çalıştı. Prof. Alex, dinledikleri karşısında adeta yeni bir yıkım yaşamıştı. Dünyanın birgün bu çatışmayla yüz yüze geleceğini biliyorlardı. Hatta Satürn projesi de bu öngörüden yola çıkılarak hayata geçirilmişti. Ancak her şeyin bu kadar hızlı bir şekilde gelişmesi Prof. Alex gibi bir dehayı dahi çok şaşırtmıştı. Prof. Alex’in kafasında hala oturmayan yerler vardı. Kibarca Luis’den anlatmaya devam etmesini istedi.

    “Bakın Profesör, sizinle gerçekten çok açık bir şekilde konuştuğumu bilmenizi istiyorum. Tüm bu anlattıklarım ve bundan sonra anlatacaklarım size garip gelebilir. Hatta bana inanmıyorsunuz belki de. Ancak üzerine basa basa tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum; artık zamanımız çok kısıtlı ve bundan sonra verilecek her karar bizi var olmakla yok olmak arasında götürüp getirecek. Savaşın sona ermesinin ardından insanlık tarihinde örneği görülmemiş bir kaos yaşandı. Sonra sözümona varlığını sürdüren devletler bu kaosu önlemek için kendi aralarında göstermelik bir barış anlaşması imzaladılar. Bize göre her şey önceden planlanmıştı. Bir grup elit zümre, gizli antlaşmalar yaparak kendi geleceklerini garanti altına almak için işbirliği yaptı. Ancak onlar da tam olarak önünü göremiyordu ve gerekli süreyi kazanmak, aynı zamanda varolmak adına bu devletçilik oyununu sürdürmeye karar verdiler. Bu durum hayatta kalan insanların da işine geldi. Herkes din, dil, ırk, millet ayrımı gözetmeksizin kendini bir sözde devletin kucağına attı. Ancak diğer tarafta, oynanan bu oyuna dahil olmayan bizim gibi insanlar da vardı. Artık devlet denen mekanizmanın ortadan kalkması gerektiğini; farklı bir yönetim sistemi kurarak dünyada kalan çok kısıtlı kaynak ve görece az sayıdaki nüfusun yeni bir anlayışla bir arada toplanarak yönetilmesi gerektiğini savunduk. Başlangıçta bizi fazla ciddiye almadılar ancak bizim gibi düşünen insanların sayısı arttıkça bu durum onlar için bir engel oluşturmaya başladı. Ve böylece adımız ‘isyancılar’a çıkmış oldu.

    Oysa ki biz kendimize ‘Son Umut’ adını vermiştik. Çünkü bizler, gezegenimiz ve kendi neslimizin devamı için gerçekten de son umuttuk. O saatten sonra amacımız devlet kurup eskiye benzer bir sistemle vakit kaybetmek yerine, bundan sonrası için hızlıca neler yapabileceğimizi konuşmak olmalıydı.”

    * * *

    Luis konuşmasına hararetle devam ederken o esnada kapı çaldı ve kamuflajlı bir asker içeriye başını uzatıp Luis’e bir mesaj iletmesi gerektiğini söyledi. Kısa bir süre dışarıda kalan Luis, yeniden içeri girdiğinde endişeli görünüyordu.

    “Haberler çok iyi sayılmaz Prof. Alex. Aldığımız istihbaratlara göre 14’lerin ordusu sizi almak için büyük bir operasyon hazırlığı içine girmiş. Ancak endişe etmenize gerek yok; içinde bulunduğumuz oda karargâhımızın en gizli yeridir. Biz teslim etmediğimiz sürece sizi kimse bu odadan dışarıya çıkaramaz.”

    Prof. Alex’ten bir onay ya da herhangi bir tepki bekleyen Luis, bu tepkiyi alamayınca tekrar söze kendi devam etmek zorunda kaldı. Tüm konuşma boyunca Prof. Alex’ten ne olumlu ne olumsuz herhangi bir tepki gelmemişti. Karşısında poker face biri oturuyor ve benzerine az rastlanır bir dikkatle kendisini dinliyordu. Luis daha fazla ikna edici olması gerektiğinin farkındaydı…

    “Profesör, gördüğünüz gibi fazla zamanımız yok ve sizin de biraz dinlenmeniz gerekiyor. Ne zaman neyle karşılaşacağımızı kestiremiyoruz, bu nedenle dinlenip kendinizi daha iyi hissetmeniz bizim için önemli. Şu ana kadar size hep geçmişten bahsettim. Oysa ki asıl konuşulması gereken konu gelecek olmalı! Savaş sonrasında dünya halkının tek sorunu bölünme değildi elbette… Savaş sadece askerleri yok etmekle kalmadı, aynı zamanda farklı meslek gruplarından sayısız insan yok olup gitti. Bunların en önemlisi de bilim insanlarıydı tabii ki… Dünya’nın her kıtasından farklı uzmanlıkları olan çok değerli bilim insanlarını kaybettik. Bu kayıp, sıradan bir kayıp değildi. Bilim insanlarının yok olması, dünyanın gelişimini ve üretimini de olumsuz etkiledi. Bugün sıra dışı bir tabloyla karşı karşıyayız. Günlük yaşantımızın bazı alanlarında ileri teknoloji kullanırken bazı alanlarında ise neredeyse ilkel insanlar gibi yaşıyoruz. Tarım, enerji, tıp, madencilik ve yazılım gibi alanlarda çok büyük kayıplar verdik. Bu nedenle toplam nüfus içinde en değerli grup, hayatta kalan bilim insanları oldu. 14’lerle girdiğimiz çatışmaların büyük bir bölümüne, işte bu bilim insanlarını kendi tarafımıza çekme kavgası neden oldu. Bir bilim insanını kendi safına çekmeyi başaran taraf, eski dünyada çok değerli bir maden rezervini keşfetmiş ülkeler gibi seviniyordu.”

    ***

    Bu noktada Luis kısa süren bir kararsızlık yaşadı. Kafasında Prof. Alex’e söyleyeceği cümleleri hızlıca toparladıktan sonra kaldığı yerden konuşmasına devam etti:

    “Lafı açılmışken sizinle paylaşmam gereken çok önemli bir konu daha var Profesör… Her ne kadar Son Umut hareketinin lideri benmişim gibi görünse de aslında gerçek tam olarak böyle değil. Ben sadece saha lideriyim. Başka bir ifadeyle görünen kişiyim diyelim… Asıl bizi yönetenler, 20 kişiden oluşan ve kimliklerini hem kendi halkımızdan hem de 14’lerden saklamayı başardığımız bir grup bilim insanı… Zaten olması gereken de bu değil mi Profesör? Bakın ben tüm bu olaylar yaşanmadan önce Küba’da sıradan bir edebiyat öğretmeniydim. Tek hayalim, bir bilim-kurgu yazarı olmaktı. Bana kalan her boş vaktimde gelecekte geçen bilim-kurgu öyküleri yazar, bunları öğrencilerime okurdum. Şimdi, yaşadığımız çağda milyarlarca hayal gibi benim hayalim de uzayın sonsuz boşluğuna karışıp gitti… Aslında şunu anlatmak istiyorum; hayatımın her döneminde bilime olan inancımı asla kaybetmedim. Bundan önceki hayatımızda olduğu gibi bugün de ve tabii ki gelecekte de varlığımızı bilime borçlu olacağız. 14’lerin sözde devlet başkanlarına sürekli bu gerçeği anlatmaya çalıştık. Çekilin aradan ve yerinizi bilim insanlarına bırakın. Geleceğimize onlar karar versin diye direttik. Ancak onlar, tam da kendilerinden beklendiği gibi konumlarından asla vazgeçmediler ve kendi geleceklerini her şeyin üzerinde tuttular.”

    ***

    Saatlerdir kesintiye uğramadan devam eden bu hararetli konuşmanın başından beri ağzından tek kelime çıkmayan ve sadece dinlemeyi tercih eden Prof. Alex ilk defa sohbete ortak oldu;

    “Kimler var bu 20 kişilik grubun içinde?”

    “Profesör, şu aşamada sizinle bu insanların isimlerini paylaşamam. Zaten böyle bir yapının varlığını sizinle paylaşarak alabileceğim tüm insiyatifi almış durumdayım. Beni anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum. Ancak şunu bilmenizde sakınca yok; bu insanlarla mutlaka tanışacaksınız. Çünkü artık siz de bu grubun içinde sayabilirsiniz kendinizi.”

    Prof. Alex, Luis’in bu açıklamasına da herhangi bir tepki vermeyerek eski konumuna geri döndü. Luis’in kendisi adına böyle bir karar almış olması ve bunu çok sıradan bir şeymiş gibi kendisiyle paylaşması, Prof. Alex’in bu odaya girdiği andan itibaren ilk defa kendisini tutsak gibi hissetmesine neden oldu. Prof. Alex’ten herhangi bir tepki gelmeyeceğini anlayan Luis, konuşmasına devam etti;

    “Sanırım siz ve Prof. Russel’ın yanı başında neden böyle sıcak bir çatışmanın yaşandığını daha net kavramışsınızdır. Göndermiş olduğunuz sinyalin iki tarafa da aynı anda ulaşmış olma ihtimali yüksek. Sinyalin 14’lerin karargâhına daha yakın bir mesafeden geldiğini anladığımız için onların sizi almaya kara araçları ile geleceğini tahmin ettik ve 24 saat hazırda bekleyen Quinjetlerimizi hemen havalandırdık. Amacımız tabii ki hem ikinizi hem de sahip olduğunuz verileri kurtarmaktı ama bunu başaramadık maalesef. 14’ler, teknoloji yönünden bizden çok daha ileriler. Çünkü NASA, daha doğrusu NASA’dan kalanlar diyelim, hala onların elinde. Biz ise savaşın ardından dünyada kalan savaş araç-gereçlerini toparlayarak kendimize göre bir güvenlik alanı inşa ettik. Avrupa kıtasından çok sayıda yazılım mühendisi bizim tarafımızı tercih etti. Onların bu tercihi bizi ayakta tutan en önemli faktörlerden biri oldu. Her biri çok özel bir ekip tarafından korunuyor ve birkaç saatlik uyku dışında tüm mesailerini savaş araçlarımızı geliştirip güçlendirmek için harcıyorlar.”

    ***

    O esnada kapı bir kez daha çaldı ve az önce Luis’i çağıran asker, aynı hareketleri birebir tekrar ederek Luis’i bir kez daha dışarıya davet etti. Luis bu kez dışarıda çok daha uzun süre kaldı. Bu süre Prof. Alex’e saatlerce geçti gibi gelmişti. Profesör huzursuz ve düşünceliydi. Nasıl bir adım atması gerektiğini hesap ediyor, Luis’e güvenip güvenmemesi gerektiği noktasında sezgilerini dinliyor ve bu konuda bir karara varmaya çalışıyordu. Onu düşüncelerinden ayıran yine Luis’in sert ayak sesleri oldu;

    “Profesör öncelikle şunu söyleyim ki, telaşlanacak bir durum yok. Bize karşı bir operasyon yapılmak istendiğini biliyoruz. Hedef tabii ki sizsiniz. Ancak bu operasyonun hayata geçirilmesi şu an için zor görünüyor. Sizi nerede sakladığımız konusunda hiçbir fikirleri yok ve olması da imkansız. Ancak yine de benim bazı hazırlıkları yönetmem ve gerekli tedbirleri almam için artık yanınızdan ayrılmam gerekiyor. Bir sonraki buluşmamıza kadar size dinlenmenizi öneririm. Ve Prof. Alex… Şunu bilmenizi isterim ki, dostunuz Prof. Russel en kısa sürede aramızda olacak ve geleceğimizi sizlerin önderliğinde hep birlikte planlayacağız. Enceladus’ta bulduklarınız hepimiz için, tüm dünya halkı için çok önemli.”

    Luis tam kapıdan çıkmak üzereyken, Prof. Alex’in sesini duymasıyla bir anda olduğu yerde durup arkasını dönmeden onun tek cümlelik cevabını dinledi ve hızla odadan ayrıldı;

    “Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof. Alex, “Çünkü Enceladus’ta bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”
  • “Aklın belirişi insanın içinde kendini yeni çözümler için bitmez tükenmez bir biçimde çabalamaya zorlayan bir ikiye bölünme yarattı.
    Erich Fromm
    Say yayınevi-ebook
  • Sen, sen olarak yok olmak zorundasın, o zaman gerçek ortaya çıkar. Gerçeğin ne olduğuna dair hiçbir fikre sahip değilsin, rüyalarında bile. Sen gerçek dışısın ve gerçek dışılıkta yaşıyorsun. Rüyalarda yaşıyorsun, uykuya dalmış vaziyettesin. Uyanışın nasıl bir şey olacağını kavrayamazsın.
    Yalnızca bir tek şey söylenebilir: Bildiğin hiçbir şeyi orada bulamayacaksın. Bu, olumsuz bir şekilde söylemenin yoludur.
    Sufiler de aynı yolu seçmişlerdir. Onlar fenâ derler -öncelikle eri, tamamıyla eri. Senden hiçbir şey kalmasın; ancak o zaman o müthiş dönüşüm gerçekleşir. Sen olmadığın zaman -ama ancak o zaman Tanrı senin içinde bir varlık haline gelir. Bu durum gerçekleştirilmek zorundadır.
    Olumlu ifadenin tehlikesi şudur: Herhangi bir olumlu ifade sınırlı olmak zorundadır. Olumlu, tanımlanmış anlamına gelir. Yalnızca olumsuz, tanımlanmamış olabilir, yalnızca olumsuz sınırsız olabilir. Olumlu, derhal, bir nesne haline gelir ve sen bir nesne değilsin. Sen bir olmayan nesnesin; bu yüzden Buda senin bir hiç olduğunu söyler. Daima hatırla, “hiç” hiçbir şey anlamına gelmez, hiç, “olmayan nesne” demektir.
    Fakat biz nesneler dünyasında yaşıyoruz, nesneler tarafından kuşatılmış haldeyiz. Ve kendi benliğimizi diğer bir nesne olarak düşünmek çok kolaydır -ışıldayan, ilahi ama gene de bir nesne. O bir nesne değildir, o bir ‘olmayan nesne’dir. O bir kişi bile değildir, o yalnızca bir mevcudiyettir. O bir çiçek bile değildir, yalnızca bir kokudur.
    Bizim “nesneleştirilmiş” kültürümüzde kişisel varoluş bütün önemini yitirmiştir. Sürekli olarak nesneler tarafından, insan yapımı nesneler tarafından kuşatılmaktayız. Nesneler, insanoğlunu, kendisinin bir ‘olmayan nesne’ olduğu gerçeğinden uzaklaştırır. Belki de bu yüzden nesnelerle bu kadar çok ilgiliyizdir. “Elinden geldiğince çok nesneye sahip ol, nesneler 10. BÖLÜM
    GERÇEK BENLİK

    Birinci soru:
    Gerçek benlik ile benliksizlik arasında bir fark var mıdır?
    Benliksizlik gerçek benliktir; arada hiçbir fark yoktur. Bu, aynı şeyi farklı bir şekilde ifade etmenin bir yoludur sadece. “Gerçek benlik” bunu ifade etmenin olumlu yolu, “benliksizlik” de olumsuz yoludur.
    Fakat unutma, olumsuz, olumludan çok daha iyidir. Dünyanın en büyük ustaları, kendilerini daima olumsuz şekilde ifade etmişlerdir ve bunun belirli bir nedeni vardır: Olumlu seni kandırabilir, olumlu seni kolayca kandırabilir. Eğer sana, gerçek bir benliğe sahip olduğun söylenirse bundan ne anlayacaksın? Kendi benliğinden ne anlıyorsan, gerçek benliğin de aynı şeyin saflaş-mış bir hali, daha yüksek, daha kutsal, daha onurlandırılmış, ölümsüz, ilâhi bir hali olduğunu düşüneceksin-fakat bunu, hali hazırda sahip olduğun benlik fikrine göre algılayacaksın. Senin gerçek benlik anlayışın, sadece değiştirilmiş, süslenmiş bir yanlış benlik fikri haline gelecek. Tehlike budur.
    Gerçek benlik tamamen farklıdır; senin yanlış benliğinden yalnızca tamamen farklı değil, ona yüz seksen derece karşıttır. Gerçek dışı benlik üzerinden herhangi bir gerçek benlik fikri edinemezsin. Gerçeğin olması için gerçek dışı sona ermek zorundadır. Gerçek dışı mutlak bir şekilde gitmek zorundadır.
    Yalnızca karanlığı biliyorsan ışık hakkında ne fikrin olabilir ki? Işığa dair düşündüğün her şey karanlığın bir biçimi olarak kalacaktır. Karanlığı biliyorsun.
    Bu yüzden Buda olumsuz yolu seçmişti. O, gerçek benlik yani atma, ruh yani atta hakkında konuşmaz. O, anatta yani olmayan benlik, anatma yani benliğin yokluğu hakkında konuşur. Buda
    bütün benlik fikrini yadsır çünkü benlik fikri, senin yanlış benlik fikrini taşıyacak, onun devamı olarak kalacaktır.
    Sen, sen olarak yok olmak zorundasın, o zaman gerçek ortaya çıkar. Gerçeğin ne olduğuna dair hiçbir fikre sahip değilsin, rüyalarında bile. Sen gerçek dışısın ve gerçek dışılıkta yaşıyorsun. Rüyalarda yaşıyorsun, uykuya dalmış vaziyettesin. Uyanışın nasıl bir şey olacağını kavrayamazsın.
    Yalnızca bir tek şey söylenebilir: Bildiğin hiçbir şeyi orada bulamayacaksın. Bu, olumsuz bir şekilde söylemenin yoludur.
    Sufiler de aynı yolu seçmişlerdir. Onlar fenâ derler -öncelikle eri, tamamıyla eri. Senden hiçbir şey kalmasın; ancak o zaman o müthiş dönüşüm gerçekleşir. Sen olmadığın zaman -ama ancak o zaman Tanrı senin içinde bir varlık haline gelir. Bu durum gerçekleştirilmek zorundadır.
    Olumlu ifadenin tehlikesi şudur: Herhangi bir olumlu ifade sınırlı olmak zorundadır. Olumlu, tanımlanmış anlamına gelir. Yalnızca olumsuz, tanımlanmamış olabilir, yalnızca olumsuz sınırsız olabilir. Olumlu, derhal, bir nesne haline gelir ve sen bir nesne değilsin. Sen bir olmayan nesnesin; bu yüzden Buda senin bir hiç olduğunu söyler. Daima hatırla, “hiç” hiçbir şey anlamına gelmez, hiç, “olmayan nesne” demektir.
    Fakat biz nesneler dünyasında yaşıyoruz, nesneler tarafından kuşatılmış haldeyiz. Ve kendi benliğimizi diğer bir nesne olarak düşünmek çok kolaydır -ışıldayan, ilahi ama gene de bir nesne. O bir nesne değildir, o bir ‘olmayan nesne’dir. O bir kişi bile değildir, o yalnızca bir mevcudiyettir. O bir çiçek bile değildir, yalnızca bir kokudur.
    Bizim “nesneleştirilmiş” kültürümüzde kişisel varoluş bütün önemini yitirmiştir. Sürekli olarak nesneler tarafından, insan yapımı nesneler tarafından kuşatılmaktayız. Nesneler, insanoğlunu, kendisinin bir ‘olmayan nesne’ olduğu gerçeğinden uzaklaştırır. Belki de bu yüzden nesnelerle bu kadar çok ilgiliyizdir. “Elinden geldiğince çok nesneye sahip ol, nesneler biriktirmeye devam et. Ne kadar çok nesneye sahip olursan o kadar varsındır; mantığımız işte budur.
    Yüklü bir banka hesabın olduğunda kendini var hissedersin. Hesaptaki paran yok olduğunda sen de yok olmaya başlarsın. İn
    sanlar iflas ettiklerinde, sanki ruhları bankadaymışçasına intihar ederler. Banka hesaplarındaki bakiye onların ruhudur. Bir ruh olmadan nasıl yaşayabilirler ki artık?
    Nesnelere ne kadar bağlı olduğunu izle. Evin, -oyuncaktan başka bir şey olmayan -bir sürü bilimsel zımbırtın, onlara ne kadar da derinden takık haldesin. Ve yavaş yavaş, bir ‘olmayan nesne’ olduğunu bütünüyle unutuyorsun. Kendinin bir olmayan nesne olduğunu unutmakla kalmayıp, karının bir nesne olmadığını, çocuğunun bir nesne olmadığını da unutuyorsun. Nesnelerle ve nesnelerle kuşatılmış olarak, nesneleştirilmiş bir kültür içinde yaşamak... Bu, maddeci kültürün gerçek ismidir. Biri, manevi olan herşeyi unutma eğilimindedir ve biri herşeyi bir nesneye indirgemek eğilimindedir. Kişiler bile indirgenir.
    Bir kadınla karşılaştığında ve ona aşık olduğunda, o bir kişidir. Er ya da geç onu bir nesneye indirgersin -o bir eş olur. Eş, bir nesnedir; kadın bir kişi. Bir kadını gerçekten seversen onu bir eşe indirgemezsin. Eş bir işlevdir. Bir adamı gerçekten seversen onu bir kocaya indirgemezsin. Koca? Bu yasal bir sözleşme, bir formalitedir. Bir adama -tanımsız, tanımlanamaz -bir şekilde aşık olmanın güzelliği vardır; onu bir sözleşmeye indirgemek, onu bir işleve indirgemek, onu bir kocaya indirgemek onu bir nesneye indirgediğin anlamına gelir.
    Fakat ne yaparsan yap, kişi bir kişi olarak kalır ve bir nesneye indirgenemez. Ve bu sorun yaratır. Eş bir kadın olarak kalır, sen ne düşünürsen düşün. O, bir kadın olarak kalır. Onun bir eş olduğuna inanabilirsin ama o hala bir kadındır -uçsuz bucaksız, ne yapacağı tahmin edilemeyen. Bu sorun yaratır. Sen onun bir nesne kadar, araban kadar, kayıt cihazın kadar, televizyonun kadar tahmin edilebilir olmasını istersin -tahmin edilebilir, idare edilebilir, kontrol edilebilir, daima itaatkar. Ve o bunu dener ama hala onun içinde hiç de nesne olmayan bir şey vardır -bir ‘olmayan nesne’, bir özgürlük. Hakkını savunan bir şey. Ve o özgürlük ne zaman hakkını savunsa, sorun ortaya çıkar.
    Ve sen de o özgürlüğe sahipsin ve ne zaman senin özgürlüğün hakkını savunsa sorun çıkar.
    İnsanları severiz ama sevgimiz gerçek sevgi değildir çünkü onları nesnelere indirgemeye devam ederiz. Gerçek sevgi onları
    daha yukarı yükseltir, kişiden daha yükseğe. Gerçek sevgi onları mevcudiyet yapar. İzle. Bir kadınla ya da bir adamla karşılaştığında, diğeri kişidir. Eğer sevgin gerçek değilse, kişi kaybolur ve bir nesne, bir eş, bir koca, vesaire olur. Eğer sevgin gerçekse, eğer diğer kişinin hiçliğine, en içerideki sınırsız sonsuzluğuna, ebediliğine saygı duyuyorsan onu bir mevcudiyete yükseltirsin. Kişi yok olur; bir mevcudiyet ortaya çıkar, son derece hayati bir mevcudiyet. Fakat mevcudiyet tahmin edilemez ve mevcudiyet idare de edilemez. Mevcudiyet özgürlük demektir. O, bir çiçeğin kokusu kadar özgürdür.
    Çünkü hiçbir kişi tamamıyla, kesin olarak bir nesneye indirgenemez, insanlar insanları sevmeyi bırakır. Nesneleri sevmeye başlarlar. Böylesi daha güvenlidir. Kendini izle. Nesneleri seviyor musun? Bu, kim olduğunu bütünüyle unuttuğun anlamına gelir ve Tanrı’nın bir mevcudiyet olarak varoluşta bâki olduğunu bütünüyle unuttuğun anlamına gelir. Ve Tanrı’yla herhangi bir paylaşıma asla giremeyeceksindir.
    Milyonlarca insan yalnızca nesneler edinmeye, nesnelere sahip olmaya devam eder. Sonuçta ne olur? Onlar nesneler tarafından sahip olunur. Eğer nesnelere sahip olmaya çalışırsan nesneler sana sahip olur. Ve bu, bir insanın içine düşebileceği en çirkin haldir.
    Nesneler katı görünür -kesinlikle de öyledirler. Nesnelere inanmanın, onlara güvenmenin hiç gereği yok. Onlar katıdırlar, oradadır, elle tutulabilirdirler. Varoluşlarının ispatı gereksizdir. Nesneler katı görünür; katıdırlar. Ve bugün, ‘olmayan nesne’ tehlike altında görünmektedir çünkü o sen olan ‘olmayan nesne’ katı değildir. Elle tutulabilir değildir, görünebilir değildir. Ona dokunamazsın, onu göremezsin, onu duyamazsın. Onu hissedecek bir kalbe sahip olmadan, duyuların onun hakkında herhangi bir şey bilmekten âcizdir. O, duyularının bir deneyimi değildir; duyuları aşan bir şeydir o.
    Derin ilgi, itina, saygı, sevgi, sorumluluk, kendini karşısındakine vermek, bunlar nesne benzeri aktiviteler değildirler ve nesnelere çok fazla inanmaya başlarsan bu aktiviteler kaybolmaya başlar.
    Bu yüzden bu ülkenin kendisinin inançlı olduğuna inandığını
    söylüyorum. Ama inançlı değil! O nesnelere inanır. Bu ülkede iki tür insan var ama her ikisi de nesnelere inanıyor. Bunlardan birine dünyevi derler: Bu tür , nesneleri biriktirir. Diğer türe de âhi-ret işlerine dalmış, manevi, dindar denir: O da nesneleri terk eder. Fakat her ikisi de nesneler üzerine odaklanmıştır, nesneler üzerine yoğunlaşmıştır -biri sahip olmaya, diğeri yoksun olmaya. Fakat gözleri nesneler üzerine odaklanmış olarak kalır.
    Bu ülkeyi, dünyanın en maddeci ülkelerinden biri olarak adlandırıyorum ben. Ülke müthiş bir yanılsama içinde yaşıyor ve bu yanılsama, nesneleri terk eden insanların dindar görünmesi nedeniyle yaratılmaktadır. Mesele nesnelere sahip olma veya nesneleri terk etme meselesi değildir.
    Dindar kişi, ‘olmayan nesneler’ dünyasında düşünmeye başlamış olan kişidir, sevmeyi, dua etmeyi, meditasyon yapmayı bilen kişidir çünkü meditasyon herhangi bir katı nesne değildir. Onu hiç kimseye gösteremezsin. Ve aşk da bir mal değildir. Onu pazaryerinde satamazsın; ondan kâr edemezsin. Dindar kişi, olmayan nesneler dünyasına girmeye başlayan kişidir. Ve başlangıç rızayla, senin hiç oluşunun, hiçliğinin kutlamasıyla olmak zorundadır.
    Olumsuz ifadeyi kullanmak çok daha iyidir böylece kendini bir nesne olarak düşünmeye başlamazsın.
    Simgeler önemlidir çünkü bir simge, senin içinde kendi merkezini yaratır ve onun çevresinde bir gerçeklik yaratmaya başlar. Örneğin, sen kendinin bir ruh olduğuna inanırsan bütün hayatın farklı olacaktır. Hayatın, ruhun o simgesi tarafından belirlenecektir. Eğer bir ‘olmayan benlik’, anatta, bir sessiz hiçlik, bir mutlak boşluk olduğuna, hiç kimse olduğuna inanırsan bu senin bütün hayatını dönüştürecektir. Hayatın farklı olacaktır.
    “Ben bir ruhum” diye düşünen insan, “İçimde hiç kimse yok” diye düşünenden farklı şekilde yaşayacaktır. Peki fark ne olacak? “Ben bir ruhum” diye düşünen kişi yabancılaşacaktır. Kendini varoluştan ayrı hissedecektir. Yabancılaşma budur.
    Yabancılaşma (alienation) kelimesi, Latince, “bir zamanlar birleşik olan şeyi yabancı haline getirmek, ayırmak” anlamına gelen alienare kökünden gelir. “Ben .im” diye düşünen kişi, kim olduğunu netleştirmek için kendi çevresine sınırlar çizmek zo
    runda kalacaktır -”Ben ağaç değilim, ben taş değilim,ben sevdiğim kadın değilim, ben doğurduğum çocuk değilim, ben bu yeryüzü değilim, ben güneş değilim.” Kendisini “ben ne değilim,” diye tanımlamaya devam etmek zorunda kalacaktır. Milyonlarca şeyi elemek zorunda kalacaktır; o zaman “Ben ...im” diye düşüneceği minik bir alan kalacaktır geriye. Bu, yabancılaşmadır.
    Çağlar boyunca dindar insanlar tarafından kullanılan olumlu lisan, büyük bir yabancılaşma yaratmıştır. İnsanoğlu, kendi evi olan bu dünyada bir yabancı haline gelmiştir. Kendisini evsiz, kökü sökülmüş, dışlanmış hissetmektedir.
    Ve bunun sebebi yanlış simgedir. Simgeyi değiştir ve hayatının nasıl değişmeye başladığını gör. Küçük değişiklikler bazen büyük devrimlere neden olur. Sadece küçücük bir değişim. Simgeler önemlidir; kendi dünyalarını yaratırlar. Her simge bir dünya yaratır. Simge bir tohumdur.
    Sadece, kendinin bir ‘benliksizlik’ olduğunu düşün. Artık çevrene hiçbir sınır çizmenin gereği yoktur. Nasıl çizebilirsin ki? Sen yoksun. Sen yokken bir sınır çizemezsin. “Ben ağaç değilim, ben taş değilim, ben yeryüzü değilim ve ben buradaki insanlar değilim” diye düşünmene gerek yoktur. Bütünüyle farklı bir şekilde düşünmek zorunda olacaksın. “Ben, olmadığım için, her şeyim. Ben, olmadığım için, okyanusta bir dalga değil okyanusun kendisiyim. Benim olmayışım Tanrı’nın varlığıdır” demek zorunda olacaksın. Ve bir anda sen dünyanın olacaksın, dünya da senin; dünya senin evin olacak. Bu, müthiş bir huzur ve neşe yaratır: Artık yabancılaşmış değilsindir.
    Yabancılaşma, bir tür nevroz, şizofreni, bir tür büyük paranoya yaratmak zorundadır çünkü eğer varsan o halde bütün dünyaya karşısındır. Sen çok küçüksündür ve dünya uçsuz bucaksızdır, onu fethetme ihtimalin yoktur. Bu kez de düpedüz aptallık olan doğayı fethetme fikri ortaya çıkar. Bir defa kendinin bir benlik olduğunu kabul ettin mi artık fethetmek zorundasındır, ispatlamak zorundasındır. Diğer benlikleri; doğayı fethetmek zorun-dasındır; kendini ispat etmek zorundasındır.
    En büyük hocalar daima olumsuz olmuşlardır. Sana, “öylesin” demezler, sana, “değilsin” derler ki o olumsuzluğun güzelliği muazzamdır, sınırsızdır,onun haddi hesabı yoktur.
    Simgenin önemini hatırla. Simge, senin çevresinde bütünleştiğin bir merkezdir.
    Simgeselin zıttı şeytanidir. Simge, insanları yaklaştırır ve hareket üretir. Şeytani olan, ayıran, zayıflatandır. Birlik ve katılım yaratan bir simge olmaksızın, insanlar şeytani duygusuzluğa kayarlar. Duygusuzluk, sorunlar çözülmüş gibi bir yanılsama ve uyku hali yaratır. Ama çözülmüş değillerdir.
    Simge bir tohumdur, yaratıcı bir tohum. Simgeyi çok akıllıca seç. Pek çok şey ona bağlı olacaktır; bütün hayatın seçtiğin simge tarafından kararlaştırılabilir. Eğer yanlış bir simge seçersen yanlış bir yöne gidiyor olacaksın. Ustanın işlevi sana doğru tohumlar, doğru simgeler vermektir. Sanyas bir simgedir, etrafında yeni bir bakış, yeni bir perspektif yaratabileceğin bir simgeden başka bir şey değildir.
    Simgelerin önemini unutmuş olan insanlar var. Onlar bölünmeye, parçalara ayrılmaya başlarlar. Onları bir arada tutacak hiçbir şey yoktur. Simge seni bir arada tutar, tutkal gibidir o. Sana yön verir, anlam verir, muhtemel bir gelecek verir, sana senin potansiyelini gösterir.
    Eğer doğru simgeyi seçmezsen o zaman hayatın şeytani bir hal alacaktır; dağılacak, parçalara ayrılacaktır. Ve kişi dağılmış, parçalara ayrılmış hale geldiğinde hayatı duygusuzluğun, aldırmazlığın rengini alır. Can sıkıntısı ve bıkkınlık içindedir ama bir şekilde yaşamayı becerir. O yalnızca ölümün gelip onu almasını bekler. Hayatı hiçbir şiirselliğe, dansa, ihtişama, sahip olamaz. Dans edecek hiçbir şeyi yoktur.
    İnsan, bir simgesel hayvandır; bu benim insan tanımımdır. İnsan simgeler olmaksızın yaşayamaz. Bu büyük ihtiyaç nedeniyle dinler daima var olmuştur. Onlar var olmuşlardır çünkü insan simgelere gerek duyar.
    Bu yüzyıl, insanlık tarihinde simgesiz yaşanan -ve gereksiz yere çok acılar çekilen -ilk yüzyıldır. Simgelerin olmadığında dağılmaya başlarsın. Modern insan duygusuzluk ve can sıkıntısı içinde yaşar. Sürekli olarak yorgun ve varoluştan usanmış haldedir. Onu bir arada tutacak hiçbir şey yoktur, daima parçalanmaktadır. Bir merkeze sahip değildir, o yalnızca çemberin dışıdır. Var olmasından kaynaklanan hiçbir zenginliğe sahip olamaz.
    Bu yüzden, doğru bir simge seç. ‘Benliksizlik’, benlikten çok daha iyidir.
    “Gerçek benlik ve benliksizlik arasında bir fark var mıdır?” diye soruyorsun. Gerçekte, aralarında fark yoktur. Vardığın zaman, benliksizlik gerçek benliktir. Fakat varışının öncesinde, arada bir fark vardır. Sen seyahatteyken arada bir fark vardır.
    Benim önerim olumsuzu seçmektir, olumsuzu seçerek, olumluya ulaşmanın olasılığı çok daha yüksek olur. Eğer olumluyu seçersen kaybolursun. O zaman benliğin, kendi egonun kutsanmış bir fikrinden başka bir şey olmayacaktır.
    İkinci soru:
    Şiir mucizenin sesi midir yoksa kaynağa doğru yaklaşmaktan bir kaçınma, bir duyulara hitap eden oyalanış mıdır?
    Bunun hepsi şaire bağlıdır. Şiir bir çiçeklenmedir, şairin kalbinin taşmasıdır. Gül ağacında gül çiçeği olacaktır; bu gül ağacına bağlıdır. Gül ağacında başka bir çiçek açmayacaktır, sadece gül. Bu, şaire bağlıdır.
    Hindistan’ın kadim lisanı olan Sanskritçe’de, şair kelimesinin iki karşılığı vardır. Sanırım dünyanın başka hiçbir lisanında şair kelimesi için iki karşılık yoktur. Biri, rishi, diğeri kavidir. İngilizce’deki “şair” kelimesi yalnızca ikincisini, kaviyi karşılar. Birinci kelime rishi için İngilizce bir karşılık yoktur. Kâhin olarak çevrilmiştir ama bu tam karşılığı değildir.
    Bu iki kelimeyi anlamak iyi olur. Rishi, görmüş, ulaşmış, kaynağa girmiş ve şimdi de içinden bir şiir yükselmekte olan kişi anlamına gelir. O, sıradan anlamıyla bir şair değildir; o şiir yazmaz. Şiir onun içinden taşar. Alelade konuşsa bile konuşmasında bir şiirsellik vardır. Bir ağacın altında sessizce otursa bile sessizliğinde bir şiirsellik vardır. Yürürse, yürüyüşünün kendine özgü bir zarafeti, bir şiirselliği vardır. Eğer sana doğru bakarsa onun gözlerinden akan şiirselliği yakalarsın. Eğer sana dokunursa, dokunu-şuyla senin bedenine akan şiirselliği hissedersin. Erişmiş olan, şiir haline gelir. Bir rishi kendisi şiir olmuş bir şairdir.
    Şair yalnızca anlık görüşlere sahiptir. Şair yalnızca arada sırada gerçekliğin ne olduğunu anlık olarak bilir; bu sadece bir an
    için olur, şimşek gibi. Bir anda pencere açılır ve tekrar kapanır. Fakat o, anlık görüş şairin kalbini titretir ve onu ifade etmeye, doğru kelimeleri, doğru ahengi bulmaya çalışır. Eğer o kişi bir şa-irse şiir yazar, bir ressamsa resim yapar, müzisyense şarkılarında, müziğinde o bir anlık bakışı geri getirmeye çalışır veya bir hey-keltıraşsa o zaman, bir mermer kayayı hayalindeki o görüşe dönüştürmeye çalışacaktır. Fakat orada büyük bir çaba vardır. Hayalindeki görüş gider, sadece hatırası kalır. Lezzet hala dildedir ama yavaş yavaş kaybolmakta olan bir lezzet ve onu ifade etmek için müthiş bir çaba gereklidir.
    Şair ifade etmeye çalışır. Rishi ifade etmeden duramaz. Hiçbir çaba söz konusu değildir çünkü deneyim sadece bir anlık değildir. Deneyim onun ruhunun kendisi olmuştur: Rishi odur.
    “Şiir mucizenin sesi midir ...?” diye soruyorsun bana. Evet, rishinin şiiri mucizenin sesidir; o Tanrı’nın kendi sesidir. O yüzden Doğuda bizler, “Vedalar insanlar tarafından değil Tanrı’nın kendisi tarafından yazılır” deriz. Bu, Tanrı insanoğlu üzerinden konuşmuştur ve onun kullandığı insanlar yalnızca aracıydılar, vasıtaydılar, anlamına gelir. Kelimeler onların kendi kelimeleri değildir; kelimeler Tanrı’dan gelmiştir. Bu durum, Upanishadlar ve Geeta için de, Kur’an ve İncil ve Tao Te Ching için de geçerlidir.
    Kur’an öbür dünyadan gelen bir şeydir. Muhammed sadece onun dünyadaki alıcısıdır; Kur’an ı o oluşturmadı, o yazmadı. Ku-r’an onun vasıtasıyla yazıldı, o yalnızca bir aracıydı. O, Tanrı tarafından kullanıldı, aynen senin kalemle yazman gibi; yazan kalem değildir. Kalem sadece kullanılır, o bir yazma aracıdır fakat yazı daha öteden gelir -yazı senden gelir. Kalemi tutmak için elini
    kullanırsın ama yazan el de değildir. o da bir araçtır.
    Tanrı konuştuğu zaman, çaba göstermeye yer yoktur, şiirin veya resmin bilerek ve isteyerek oluşturulması söz konusu değildir. O sırada insan bir tür sarhoşluk içindedir -kendinden geçmiş haldedir. İnsan Tanrı’ya gark olur ve bir şeyler akar. O zaman kesinlikle, şiir mucizenin sesidir ve içinde büyük sırlar vardır. Ebediyetin lezzetine sahiptir. Şerbettir.
    Etkileyebilenler ve bu şiirden etkilenebilenler, bu şiirin, bu tür şiirin içine girebilenler ve bu tür şiir tarafından harekete ge-çirilebilenler mübarek insanlardır. Evet, onlar mübarektir.
    Fakat Tanrı’nın sesi olmayan diğer tür şiir de vardır. O sadece insanın yarattığı bir şeydir. Dünyaya aittir. Ne kadar güzel olursa olsun, üzerinde insanın imzasını taşır, insanın bütün sınırlamalarını barındırır.
    Diğer tür şiir belki de gerçek tür şiirden bir kaçınmadır. Belki de bir kaçıştır.
    “Şiir mucizenin sesi midir yoksa kaynağa doğru yaklaşmadan bir kaçınma, bir duyulara hitap eden oyalanış mıdır?” diye soruyorsun. Diğer tür şiir bir kaçınma olabilir. Belki atlamaktan korkuyorsun, belki de kendini tamamen kaybetmekten korkuyorsun bu nedenle sadece sağda solda birkaç tane anlık bakışa izin veriyorsun ve sonra da kendini gark ediyorsun-senin yaratıcılık dediğin şey bu. Resim yapıyor, şiir yazıyor, müzik yaratıyorsun -ve “yapmalar” içinde kayboluyorsun. Bu bir kaçınma olabilir. Belki korkuyorsun: O şimşek çok fazlaydı.
    Eğer kendini sözde yaratıcılığının içine gark etmezsen, pencerenin açılma olasılığından korkuyorsun. Kim bilir? Dışına atlaman için ayartmalarına direnmeye gücün yetmeyebilir. O çok cezbedici, çok çekicidir, insanı bilinmeze doğru çeker. Bir girdap gibidir ve o kadar güçlüdür ki seni hiçbir şey tutamaz.
    Bu mümkündür. Diğer tür şiir, diğer tür resim ve yaratıcılık belki de sadece yaratanın bir kaçınmasıdır.
    Gurdjieff, sanatı iki bölüme ayırırdı: Birine nesnel sanat, diğerine de öznel sanat derdi. Nesnel sanat, erişmiş insandan taşan sanat, öznel sanat da yanıltıcı, rüyamsı olandır. Derin uykuda olan, sadece rüyadayken uyanık olan insandan çıkar -sadece rüyadayken uyanık olan. Ve kesinlikle, rüyadayken uyanıksındır, o rüya uyanmaya bir engeldir çünkü zaten uyanık olduğunu dü-şünmektesindir, bir başka uyanışı düşünmenin ne anlamı vardır ki? Zihninde uyanıksındır, yani uyumaya devam edersin.
    Şair kelimesi için iki ayrı kelime kullanmak çok doğrudur. Çünkü Muhammed’in sözleri şiirdir, saf şiirdir ama Milton’dan farklıdır. Ömer Hayyam’ın sözleri saf şiirdir fakat Shakespeare’den farklıdır. Buda’nın sözleri saf şiirdir ama Kalidas’dan farklıdır.
    Peki, fark nerede? Fark şudur ki Buda artık yoktur, Tanrı vardır. Buda içi boş bir bambu, bir flüt haline gelmiştir. Şarkı öbür dünyadan gelmektedir -Buda, öbür dünyanın dudaklarındaki bir
    flüttür. O, işi yapan değildir, o yoktur. Onun hiçliği, şiirinin kaynağıdır.
    Fakat Kalidas tamamıyla vardır, Shakespeare tamamıyla vardır, Milton tamamıyla vardır. Dünyanın bütün şairleri tamamıyla vardır. Bunu izleyebilirsin. Hayret edersin, şairler son derece egoist insanlardır, bazen, çok paraya ve çok güce sahip insanlardan daha egoisttirler. Ve şairler çok huysuz insanlardır, sürekli birbirleriyle kavga ederler, birbirlerini lanetlerler, birbirleriyle alay eder veya dalga geçerler. Onlar da şiir yaratırlar ama onların şiiri sıradandır, özneldir, rüyamsıdır. Onların şiiri yalnızca yüzlerini yansıtır. Onlar rishi değiller, yalnızca kaviler.
    Şiir, Tanrı’nın yüzünü yansıtmaya başladığında, o zaman bir rishisindir, bir kahin, gerçek bir şairsindir.
    Kelly, bir ses kayıt cihazı satmak için Cohen’in ofisine gelir ve ağır bir Yahudi aksanı olan Cohen, satıcıyı dinledikten sonra, “Benim bir ses kayıt cihazına neden ihtiyacım olsun ki? Bir sekreterim, bir odacım, bir yardımcım var” der.
    Süper bir satıcı olan Kelly şöyle der: “Bakın size ne diyeceğim Bay Cohen, bu kayıt cihazını bir aylığına ücretsiz olarak alın ve deneyin.”
    “Şey,” der Cohen, “eğer cebimden hiç para çıkmayacaksa, neden olmasın -kaybedecek bir şeyim yok.”
    Bir ay sonra Kelly geri gelir ve Cohen’e cihazı nasıl bulduğunu sorar. “Şey,” der Cohen, “fena değil ama sanki bir problemi var
    gibi.”
    “Nedir?” diye sorar satıcı.
    “Kahrolası şey durmadan Yahudi gibi konuşuyor!”
    Şiir, senin yansıman olacaktır eğer sen çok fazla oradaysan o zaman egon şiirine yansıyacaktır, o zaman da şiir, egonun bir aksesuarından başka bir şey olmayacaktır. Fakat eğer sen orda yok-san o zaman Tanrı yansıyacaktır. O zaman şiir kutsaldır. Bir Zen haikusunun güzelliği budur; o kutsaldır. Upanishadların güzelliği budur; kutsaldırlar.
    Şunu unutma: Gerçek şiirin doğması için sen ölmek zorundasın. Sen ve gerçek şiir bir arada var olamazsınız. Gerçek şiir dindir. Din, sanatın en yüksek biçimidir ve sanat dinin en alt biçimidir. Din, saf estetiktir.
    Üçüncü soru: Osho,
    Neden politikacılar seni sürekli yanlış anlıyor?
    Onların elinde değil. Politik olmayan bir şeyi anlamaktan tamamen acizdirler. Onlar sadece politikadan anlarlar; politika anlamakta uzmandırlar. Ortalıkta politikaya dair hiçbir şey olmadığında bile buna inanmazlar. Sürekli olarak şüphe içindedirler ve politikayla ilgili hiçbir şey yokken bile bir şeyler bulmaya devam ederler.
    Şimdi, bu mekan tamamıyla politika dışı bir mekandır. Biz politikanın herhangi bir türüyle ilgilenmeyiz ama bu kadar çok insanın toplandığını ne zaman görseler şüpheye düşerler.
    Hindistan merkezi hükümeti bütün dünyada kaç tane sanya-sinimiz olduğunu, Hindistan’da ve Hindistan dışında kaç tane merkezimiz olduğunu, kaç tane devlet memuru sanyasin olduğunu ve bunun gibi pek çok şeyi bilmek istiyor. Sadece turuncu renk insanlar artıyor ve yayılıyor olduğu için korkmaya başlıyorlar ...bir şeyler oluyor.
    Benim politikayla alakam yok ama onların paranoyaları, korkuları, eğer burada bu kadar çok insan varsa önünde sonunda onlar için bir sorun olacağını düşündürüyor onlara. Korkularından dolayı da bir şeyleri yorumlamaya devam edebilirler. Bunlar onların yorumları olacaktır ve kendi zihinlerinde bir sürü zırvalık yaratabilirler ve kendi korkularına inanmaya başlayabilirler. Politikacılar paranoyaklığın en dibindedirler.
    Kişi korkudan dolayı iktidar ister. Korkularını gizlemek için ilgi duyar iktidar oyunlarına. Büyük bir iktidar ister ki böylece, “En azından kendisiyle ilgili”, korkacak bir şey olmadığını hissedebilsin. En büyük politikacıların bile içleri sürekli olarak tir tir titrer. Bu titremeyi gizlemek için kendilerini çevreleyen büyük bir güce ihtiyaç duyarlar; ancak o zaman korkuları hafifleyebilir, kendilerini avutabilirler. Sürekli olarak korku içinde yaşarlar; onların sorunu korkudur.
    Ve bütün politikacılar korku içinde yaşadıkları için bir paranoya dünyası, korkuya dayalı bir dünya yaratıyorlar. Artık Amerikalılar Ruslardan, Ruslar Amerikalılardan korkuyor. Bu çok ahmak
    ça. Ve Amerikalılar Ruslardan korktukları için enerjilerinin yüzde yetmişi sekseni savaşa hazırlanmaya gidiyor; Ruslar da Amerikalılardan korktukları için -Amerikalılar savaşa hazırlandıkları için -enerjilerinin yüzde sekseni savaşa hazırlanmaya gidiyor.
    Bu enerji dünyayı cennete çevirebilir. Dünyada herhangi birinin yoksul olmasının hiç gereği yok artık. Ve eğer insanlar yok-sulsa, bu ahmak -korkuya göre hareket eden -politikacılar yüzündendir.
    Artık Ruslar savaşa daha fazla hazırlanmayı durduramıyorlar çünkü Amerikalıların buna devam ettiklerini söylüyorlar: “Amerikalılar durmadıkça biz duramayız.” Ve Amerikalılar da bunu bir koşul olarak sunuyorlar: “Siz durmadıkça biz duramayız.” O halde ilk önce kim duracak?
    Bu yalnızca Amerika ve Rusya için geçerli olan bir durum değil, her ülke için geçerli. Hindistan korkuyor -Pakistan hazırlanıyor, Çin hazırlanıyor -bu yüzden biz de hazırlanmak zorundayız. Pakistan Hindistan’ın savaşa hazırlanıyor olmasından korkuyor bu yüzden Pakistan savaşa hazırlanmak zorunda.
    Bir alay yaklaşıyordu, bir düğün alayı ve Nasrettin Hoca bir mezarlık duvarının yanında duruyordu. Karanlık çöküyor, ortalık iyice kararıyordu. Hoca bir kitap okuyordu, bir dedektif kitabı gibi bir şey ve korku içindeydi; kafasında, okumakta olduğu şeyleri kuruyor, düşünüyordu. Aniden bu alayın ona doğru geldiğini görüp, “Bunlar benim düşmanlarım olmalı? Neden bana doğru geliyorlar? Birisi de elinde bir kılıçla atın üstünde oturuyor! Bando ve insanlar! Düşman olmalılar” diye geçirdi aklından.
    Kendi kendini o kadar korkuttu ki mezarlık duvarından içeri atlayıp saklanacak bir yer aradı. Orada yeni kazılmış bir mezar vardı, Hoca mezarın içine atlayıp gözlerini kapatarak yattı böylece tehlike geçecekti.
    Bu insanlar, düğün alayındaki insanlar duvarın yanında birinin durmakta olduğunu görmüşlerdi. Karanlıkta kim olduğunu seçemediler sonra da adam aniden mezarlığın içine atladı; paniklediler: “Birisi bir şeyler yapmaya çalışıyor. Belki de bir bomba atacak.” Böylece duvarın yanında durdular ve içlerinden cesur olan birkaç tanesi dövüşe hazır vaziyette mezarlığa girdi. Çevreye baktılar; hiç kimse yoktu. Sonra o yeni kazılmış mezara
    rastladılar. Nasrettin Hoca oradaydı. O kadar çok korktu ki nefesini tuttu, “Adamlar geldiler, korktuğum başıma gelecek. Bu son. Ben bittim.”
    Hepsi mezara eğilip ona baktı, ne yapıyordu bu adam -canlı gibi görünüyordu! Nefesini ne kadar süre tutabilir ki? Sonunda nefes almak zorunda kaldı, onlar da sordular, “Burada ne yapıyorsun?”
    Nasrettin Hoca gözlerini açtı ve “Siz ne yapıyorsunuz burada? Neden buradasınız?” diye sordu.
    Adamlar da sinirlenmişlerdi; “Önce sen söyle neden burada olduğunu!”
    O zaman Nasrettin Hoca herşeyi anladı ve gülmeye başladı. “Bu çok çok zor bir felsefe problemi. Siz benim yüzümden buradasınız, ben sizin yüzünüzden buradayım. Bunun çözümü yok. bir başlangıç ve son yok; bu bir kısır döngü.” dedi.
    Bu böyle devam eder.bütün dünya savaşa hazırlanır ve bütün dünya barış içinde yaşamak ister. Bunun sebebi bu aptal politikacılar. Dayandıkları şey korku olduğu için bütün ülkeyi korkuturlar. Korkuyu yayarlar. Korku içinde yaşarlar. Sürekli şüphe içindedirler.
    Çünkü ben “bırakınız yapsınlar”dan bahsediyorum, çünkü ben, gerçek politik özgürlüğün yalnızca ekonomik özgürlük olduğunda var olabileceğini söylüyorum. Ekonomik özgürlük esas özgürlük olmak zorundadır. Ekonomik özgürlüğü bir defa yok ederseniz politik özgürlük kaybolur; ve politik özgürlük kaybolduğunda dini özgürlük kaybolur. Bunlar hep birbiriyle bağlantılıdır.
    Eğer dünyada özgürlük var olacaksa bütün boyutlarıyla var olmak zorundadır -dini, politik, ekonomik. Özgürlük yalnızca politik olarak var olamaz; yalnızca ekonomik olarak var olamaz. Özgürlük tek bir olgudur. Çok boyutludur ama bütün boyutlar birbiriyle bağlantılıdır.
    Hiçbir ekonomik özgürlüğe izin vermeyen bir ülke düşünün. Politik olarak nasıl özgür olabilir? Bu yüzden komünizm özgürlük yaratamaz. Komünizm “eşitlik” yaratır. Eşitlik, insanların eşitsiz olma özgürlüğünün ellerinden alınmış olduğu anlamına gelir. Eşitlik, daha fazla kazanabilen insanların, daha fazla kazanma ye
    teneği olan insanların daha fazla kazanmalarına izin verilmeyeceği anlamına gelir. Ve yeteneği olan insanlar vardır.
    Şair olmayanlardan farklı yeteneklere sahip olanlar sadece şairler değil, filozof olmayanlardan farklı yeteneklere sahip olanlar da sadece filozoflar değil; bu durum zengin ve yoksul için de geçerli. Andrew Carnegie ve Rockeffeller başka hiç kimsede olmayan belirli yeteneklere sahipler. Andrew Carnegie yoksul olarak doğdu ama dünyanın en zengin adamı olarak öldü -bir dehaya sahipti. Komünist bir yapı içinde bu dehaya izin verilemez. Rusya’da hiç kimse bir Andrew Carnegie olamaz. Ama bu, insanların özgürlüğünü yok eder; yani bu adil değildir, Andrew Carnegie için adil değildir.
    Sorun şu ki, zengin olamayan insanlar servet yaratamaz, kapital yaratamaz, zenginlik yaratamaz. Andrew Carnegie gibi insanlar zenginlik yaratır.
    Yalnızca Bertrand Russell, Wittgenstein, G.E. Moore gibi insanlar felsefe yaratır. Eğer onları felsefe yaratmaktan alıkoyar-san, felsefe olmayacaktır. Rockefeller ve Morgan ve Carnegie gi
    bi insanlar servet yaratır. Eğer onların servet yaratmalarına izin vermezsen, servet olmayacaktır.
    Birkaç şairi şiir yazmaktan alıkoy bakalım. Sanıyor musun ki, sen birkaç kişiyi şiir yazmaktan alıkoyduğun ve “şiiri eşit olarak dağıttığın” için kalan herkes şair olacak; artık herkes eşit derecede şair olacak? Hayır.
    İnsanlar farklıdır, insanlar eşit değildir. Karl Marx’ın yaptığı en temel hata, insanoğlunun psikolojik açıdan eşit olmadığının tam olarak farkına varmamış olmasıydı. Komünizmde çok temel bir şey eksikti, insanların psikolojik olarak eşit olmadığı bakış açısı. Adil ve özgür bir dünya, insanlara eşit olmama, kendi yeteneklerine yönelme, kendileri olma özgürlüğünü sonuna kadar vermelidir.
    Kapitalizmin, insan toplumunun doğal evrimi olduğunu söylediğim için politikacılar hemen korkuya kapılıyorlar. benim Amerika için, CIA için falan çalıştığımı düşünüyorlar.
    Daha birkaç gün önce, ünlü komünist Khwaja Ahmed Abbas, aleyhimde, benim CIA için çalışmakta olduğumu ilan eden bir makale yazdı. Bu şaşırtıcı bir şey çünkü diğerleri de Khwaja Ah-med Abbas’ın bir Rus ajanı olduğunu söylüyorlar. Amerika’da komünizm hakkında konuşursan bir Rus ajanısındır.
    Eğer komünizm hakkında konuşursan bir Rus ajanısındır, eğer kapitalizm hakkında konuşursan Amerikan ajanısındır; yani hiçbir şekilde konuşman mümkün değil. Aksi takdirde ya Amerikan ajanı ya da Rus ajanı olmak zorunda kalacaksın. Bu demektir ki, hissettiğin şekliyle aklından bir şey geçirmek, tasarlamak, üzerinde derinlemesine düşünmek mümkün değildir. Eğer komünizm hakkında ve komünizm lehine konuşursam bir Rus ajanıyım, eğer kapitalizm hakkında konuşursam Amerikan ajanıyım; peki benim, herhangi birinin ajanı olmama ve istediğim gibi konuşma olasılığım nerede? Böyle bir olasılık yok gibi görünüyor.
    Bu, senin politikacılarının yaratmış olduğu dünya. Sürekli olarak korkan...sürekli olarak korkan.
    Benden korkan bir tek Hindistan hükümeti değil. Durum o kadar saçma ki, başka ülkelerin hükümetleri de korkmaya başlıyorlar. İşte burada Alman hükümetinin ajanları olan biteni izliyorlar.
    Şimdi de Hindistan hükümeti Alman casuslarının burada olmasından korkuyor! Hint casusları Alman casuslarını takip ediyor: Ortada bir şeyler olmalı yoksa Almanya neden benimle ilgilensin ki? Ve yakında başka casuslar da gelecek!
    Burası birileri için bir şeylerin döndüğü bir yer değil. Onların hepsi ahmak! Alman, Hintli vesaire hepsi ahmak. Boş yere zamanlarını harcıyorlar burada.
    Ama ben casuslarınızı göndermeyin demiyorum. Göndermeye devam edin. Onlardan birkaçı sanyasin olmak zorunda! Birkaç tanesi oldu bile!
    Daha geçen gün, Almanya’da tanınan bir profesörden, Alman Protestan Kilisesi’nin buraya casus göndermiş olduğunu bildiren bir mektup aldım. Artık korkmaya başlıyorlar çünkü Hıristiyanlar sanyasin oluyorlar. Bu tehlikeli bir durum.
    Yakında her çeşit casusu burada göreceksiniz. Onlara sevgiyle yaklaşın ve onları benim hakkımda elinizden geldiğince bilgilendirin. Birkaç tanesi mutlaka sanyasin olacak ve bu, hükümetlerini ve kiliselerini büyük bir şoka uğratacak.
    Yeni Delhi’deki çok güvenilir bir kaynaktan, Eva Renzi’nin bir Alman hükümeti casusu olarak burada bulunmuş olduğu bilgisini aldım. Hintli casusların keşfettikleri şey işte bu!
    Paranoyayı görüyor musun?
    “Neden politikacılar seni sürekli yanlış anlıyor?” diye soruyorsun bana. Beni anlamak için az da olsa zeka gerekli.
    Kendini beğenmiş ve kayıtsız bir politikacı, Yeni Delhi’li bir gazeteciye, hava atarcasına hem Oxford hem de Cambridge’e devam etmiş olduğunu açıkladı.
    “Oxford’dan neden ayrıldınız?” diye sordu gazeteci.
    “Zatürree, sevgili oğlum,” diye açıkladı politikacı.
    “Ona yakalandığınız için mi?” diye üsteledi gazeteci.
    “Hayır,” diye itiraf etti politikacı. “Onu heceleyemediğim
    için.”
    Az da olsa zeka kesinlikle gereklidir.
    Politikacı, parlamentoya seçilmek için kampanya yürütüyordu. Yaşlı bir çiftçiyle sohbet açmaya çalışıyordu. Tarlanın kenarına gelip:
    “Mısırınızın rengi sarı gibi sanki” dedi.
    “Ektiğimiz cins böyle” dedi çiftçi.
    “Yarı ürün alacaksınız gibi görünüyor.”
    “Daha fazlasını bekleme. Diğer yarısını toprak sahibi alır.”
    “Bütün hayatınız boyunca burada mı yaşadınız?”
    “Yoo, sadece şu ana kadarki kısmını.”
    “Yani seninle bir budala arasında pek fark yok, öyle mi?”
    “Yoo, sadece bir çit.”
    Dördüncü soru:
    Lütfen delilik hakkında birşeyler söyle. Bütün çabalarına rağmen delilik hakkında hiçbir şey bilmeyen psikiyatristler gördüm.
    Deliliğin iki tipi var gibi görünüyor. Sen, aydınlanmaya giden yolda bir adım olarak delilikten bahsettin ve psikozu, hayatın gerçekliğiyle yüzleşme korkusunun şiddetli bir formu olarak adlandırdın. İsa Mesih olduğunu iddia eden her deli bir Tanrı deneyimi yaşamış gibi görünmüyor.
    Deliliğin iki türü vardır ama modern psikiyatri sadece bir türün farkında ve diğer türün farkında olmadığı için deliliği anlayışı aksak, yanlış, hatalı ve üstelik zararlıdır.
    Psikiyatristlerin farkında oldukları birinci tür delilik, mantıklı zihnin altına düşmektir. Gerçeklerle baş edemediğin zaman, gerçekler çok fazla geldiğinde, dayanılmaz olduklarında delilik, kendi öznel dünyana kaçmanın bir yoludur, böylece varolan gerçeklikleri unutabilirsin. Kendi öznel dünyanı yaratırsın, bir tür hayali dünyada yaşamaya başlarsın, gözlerin açıkken bile rüya görmeye başlarsın, böylece sana çok fazla gelmiş ve dayanılmaz olmuş gerçekliklerden kaçabilirsin. Bu bir kaçıştır; insan mantıklı zihnin altına düşer. Bu, hayvan zihnine dönüştür. Bu, bilinçsizliğe düşüştür.
    Aynı şeyi başka yollarla beceren başka insanlar var. Alkolik bunu alkol vasıtasıyla becerir. Çok fazla içer ve tamamen bilinçsiz hale gelir. Bütün dünyayı ve dünyanın bütün sorunlarını ve endişelerini -eş, çocuklar, pazar, insanlar -unutur. Alkol yardımıyla kendi bilinçsizliğine gider. Bu birkaç saat sonra gidecek olan geçici bir deliliktir.
    Dünyada zor zamanlar her ortaya çıktığında uyuşturucular
    çok önemli hale gelir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uyuşturucular bütün dünyada olağanüstü önemli bir hale geldi özellikle de, İkinci Dünya Savaşı’nı görmüş olan, her an patlayabilecek bir volkanın tepesinde oturmakta olduğumuzun farkına varmış ülkelerde. Hiroshima ve Nagasaki’nin saniyeler içinde yanışını gördük -yüz bin insan beş saniyede yandı. Artık gerçeklik kaldırılamayacak kadar fazlaydı. Bu yüzden yeni kuşak, genç kuşak uyuşturucularla ilgilenir oldu.
    Uyuşturucuların ve dünyanın her tarafındaki etkilerinin ve yeni kuşak üzerindeki tesirlerinin kökleri İkinci Dünya Savaşı de-neyimindedir. Hippileri, uyuşturucu insanlarını yaratan İkinci Dünya Savaşıdır çünkü hayat çok tehlikelidir ve ölüm her an gelebilir...bundan nasıl kaçınılır, bunu tamamen unutmanın yolu nedir?
    İnsanlar streste ve zora geldiklerinde uyuşturucu kullanmaya başlarlar. Bu hep böyle olmuştur. Uyuşturucu, geçici bir delilik yaratmanın bir yoludur. Delilikle, mantıklı zihnin altına düşmeyi kastediyorum -çünkü yalnızca mantıklı zihin sorunların farkına varabilir. O, çözüm nedir bilmez, yalnızca sorunları bilir. Yani eğer sorunlar idare edilebilir haldeyse ve sorunlarla birlikte yaşayabi-lirsen aklın başında kalır. Çok fazla geldiğini gördüğünde aklını kaçırırsın. Aklı kaçırmak, sorunlardan, gerçekliklerden, endişelerden, stres hallerinden kaçınmanın insanda doğuştan var olan yöntemidir.
    İnsanlar gerçeklerden pek çok şekillerde kaçarlar. Birisi alkolik olur, birisi LSD alır, birisi esrar içer. Ve o kadar cesur olmayan başka insanlar da vardır -onlar hasta düşerler. Kanser olurlar, verem olurlar, felç olurlar; böylece dünyaya, “Ben ne yapabilirim ki? Ben felç oldum. Eğer gerçeklerle yüzleşemezsem bu benim sorumluluğum değil. Artık ben felcim” diyebilirler. “İşim dağılı-yormuş, ne yapabilirim ki? Ben kanserim.”
    Bunlar insanların egolarını koruma yollarıdır -zavallı yollar, acınası yollar ama bunlar hala egonu korumanın yollarıdır. Egodan vazgeçmek yerine insanlar onu korumaya devam ediyor. Hayat ne zaman aşırı gerilimli bir durum olsa bunların hepsi ortaya çıkar. İnsanlar tuhaf hastalıklara, tedavi edilemeyen hastalıklara yakalanırlar -tedavi edilemeyen çünkü kişinin kendi içinden has
    talığa müthiş bir destek vardır ve kişinin ilaçlarla ve doktorla işbirliği olmadan iyileşme ihtimali yoktur. Kimse seni sana rağmen iyileştiremez: Bunu temel bir hakikat olarak hatırla.
    Eğer kanserinde derin bir beklenti varsa, seni koruduğu için, kanser yüzünden piyasada mücadele edemediğin, rekabet edemediğin hissini verdiği için orada olmasını istiyorsan, eğer kanser sana bir tatmin veriyorsa -eğer bu beklenti varsa -seni kimse iyileştiremez çünkü sen onu yaratmaya devam edeceksindir. Bu psikolojik bir hastalıktır; kökleri senin psikolojindedir.
    Bunu herkes bilir. Sınav yaklaşırken öğrenciler hasta olmaya başlar. Sınav geldiğinde bazı öğrenciler çılgına döner. Sınavdan sonra tekrar iyileşirler. Sınav olacakları her sefer hasta olurlar -ateş, zatürree, sarılık, şu, bu. Baksan şaşarsın, -neden sınav dönemlerinde bu kadar çok öğrenci hastalanır? Ve sınav sonrasında birdenbire her şey normale döner. Bu bir hile, bir stratejidir. Ailelerine, “Ne yapabilirim ki? Hastaydım; o yüzden geçemedim,” veya “Hastaydım; o yüzden üçüncü oldum. Yoksa altın madalya kesin benimdi.” diyebilirler. Bu bir stratejidir.
    Eğer hastalığın bir stratejiyse onu iyileştirmenin bir yolu yoktur. Alkolikliğin bir stratejiyse ondan kurtulmanın bir yolu yoktur çünkü onun olmasını sen istiyorsundur. Sen bir yaratıcısın, -belki bilinçli olarak değil ama -onu kendi kendine yaratıyorsun.
    Delilik de böyledir; o son çaredir. Herşey boşa çıktığında, kanser bile, alkol, esrar, felç herşey boşa çıktığında o zaman son çare aklını kaçırmaktır.
    Bu yüzden delilik Batılı ülkelerde Doğudan daha fazla ortaya çıkar çünkü Doğu’da hayat o kadar stresli değildir. İnsanlar yoksuldur ama hayat o kadar stresli değildir. İnsanlar o kadar çok stresi karşılayamayacak kadar yoksuldur. İnsanlar psikiyatriye, psikoanalize para ödeyemeyecek kadar yoksuldur.
    Delilik bir lükstür. Sadece zengin ülkeler bunu karşılayabilir.
    Bu, psikologların farkında oldukları bir tür deliliktir: Mantıklı zihnin aşağısına düşmek, bilinçsizliğe doğru kaymak, sahip olduğun azıcık bilinci de bırakmak. Bilincin en baştan o kadar çok değildi; zihninin sadece onda biri bilinçlidir. Bir buzdağı gibisin -onda biri suyun üstünde, onda dokuzu suyun altında. Zihninin onda dokuzu bilinçsizdir. Delilik, bilinçli olan onda biri de bırakmak
    demektir böylece bütün buzdağı suyun altına girer.
    Fakat başka bir tür delilik daha vardır -belirli benzerlikler yüzünden buna da delilik denmesi zorunludur -bu da mantıklı zihnin ötesine gidiştir. Biri mantıklı zihnin aşağısına düşmek; diğeri mantıklı zihnin yukarısına düşmek, yukarı doğru düşmektir. Her iki durumda da mantıklı zihin kayıptır: Birinde bilinçsiz hale gelirsin diğerinde bilinçüstü. Her iki durumda da normal zihin kayıptır.
    Birinde tamamen bilinçsiz olursun, kesin bir bütünlük doğar içinde. Ve eğer izlersen görürsün: Delilerde kesin bir bütünlük vardır, kesin bir tutarlılık -onlar birdirler. Bir deliye güvenebilirsin. O iki değildir, tamamen birdir. O çok tutarlıdır çünkü yalnızca bir zihni vardır, bu da bilinçsizliktir. İkilik kaybolmuştur. Bir delide belirli bir masumiyet de bulursun. Çocuk gibidir. Kurnaz değildir, olamaz. Aslında, kurnaz olamadığı için delirmek zorundaydı. Kurnaz bir dünyayla başedemedi. Bir delide belirli bir basitlik, saflık bulursun.
    Eğer delileri izlediysen onlara aşık olursun. Kendilerine bir tür güvenleri vardır. Bölünmüş değillerdir, ayrılmış değillerdir, birdirler. Tabii ki gerçeklik karşısında birdirler, hayal dünyalarında birdirler, yanılsamalarında birdirler ama onlar birdirler.
    Yıllarca bir tiyatro kumpanyasında çalışmış ve her zaman Ab-raham Lincoln’ü oynamış bir adam olduğunu duymuştum. Onca yıl Abraham Lincoln olarak çalıştıktan, Abraham Lincoln olarak konuştuktan, Abraham Lincoln olarak giyindikten sonra adam yavaş yavaş delirmiş. Abraham Lincoln olduğunu düşünmeye başlamış. Önceleri, ailesi ve arkadaşları şaka yaptığını, muziplik yaptığını düşünmüşler ama yavaş yavaş, şaka yapmadığını anlamışlar. O tuzağa düşmüş. Ona inanmış; çünkü yalnızca oyunda değil oyun dışında da aynı giysileri giyermiş. Aynı bastonu taşırmış; Abraham Lincoln’ün yürüdüğü gibi yürürmüş. Abraham Lin-coln’ün kekelediği gibi kekelermiş. Günde yirmi dört saat Abra-ham Lincoln olarak kalmış.
    Arkadaşları, “Ne yapıyorsun böyle?” diyerek yaptığı şey konusunda onu ikna etmeye çalışmışlar. Fakat o, kendinden emin bir şekilde, “Siz neler söylüyorsunuz? Ben Abraham Lin-coln’üm!” diye karşılık vermiş. En sonunda başka yolu olmadığı
    nı görerek onu bir psikiyatriste götürmüşler. Psikiyatrist bildiği herşeyi denemiş ama adam Abraham Lincoln olduğuna sonuna kadar inanmış durumdaymış.
    Deliler son derece dengelidirler. İçlerinde kuşku yaratamazsın -kuşku, mantıklı zihnin bir parçasıdır. İnandıkları şey her neyse fanatik bir şekilde inanırlar yani bütün deliler fanatiktir, bütün fanatikler de deli. Unutma bunu.
    Fanatik, “Bir tek ben doğruyum, geri kalan herkes yanlış” diye düşünen kişidir. Fanatik, “Benim söylediğim şeye inanan haklıdır ve benim söylediğimin yanlış olduğuna inanan da haksızdır” diye düşünen kişidir. Bir fanatikle herhangi bir iletişime geçme olasılığı yoktur; iletişime geçemezsin. Yalnızca iki şekilde düşünür o: Ya bir dostsundur ya da bir düşman. Senin inandığına inanan dost, senin inandığına inanmayan da düşmandır.
    Bu yüzden Morarji Desai’ye fanatik diyorum. Bütün ülkenin onun inandığına inanmak zorunda olduğunu düşünüyor -onun ideolojisine inanmak zorundayım, ancak o zaman bu ülkede var olmama izin verilebilir. Fanatik asla bir demokrat olamaz; fanatik daima bir faşisttir. Fanatik delidir.
    Bütün çabalar boşa çıkmış. Ve adam, Abraham Lincoln olduğuna o kadar ikna olmuş ki yavaş yavaş, günden güne psikiyatrist uğraştıkça o bile şüphe etmeye başlamış -belki de adam Abra-ham Lincoln’dür. Abraham Lincoln’e benziyor da. Yıllar boyunca rol yapmış ve bir rolü yıllarca yaptığında o olursun. Sürekli tekrar edilen yalan gerçek olur.
    Artık psikiyatrist de, “Kim bilir? Haklı olabilirsin. Belki de hepimiz haksızız, bu da bir olasılık,” diyerek kuşku duymaya başladığında bir şey denemiş.
    Amerika’da bir makine var; adına yalan makinesi deniyor. Mahkemelerde kullanılıyor. Psikiyatrist bir yalan makinesi getirmiş; makine insanların doğru mu yoksa yalan mı söylediğini ortaya çıkarıyor. Basit bir alet. Kişi, yalan makinesine bağlı olduğunun farkında değil; makine gizlenmiş vaziyette. Makine kardiyogram gibi bir şey, sürekli olarak kişinin kalp atışlarının grafiğini çıkarıyor. Doğru söylerken grafikte bir uyum oluyor, ne zaman yalan söylese grafikteki uyum bozuluyor.
    Yani ilk birkaç soru, adamın yalan söyleyemeyeceği, yalan
    söyleme ihtimali olmayan şeyler hakkında sorulmak zorunda ki böylece grafiğin uyum içindeki durumunu bilelim. “Saate bak. Saat kaç?” diye sorulmuş adama. “Ona çeyrek var” demiş. Adama bir mektup verilip okuması istenmiş, o da okumuş. Grafik uyumlu bir şekilde gidiyormuş. Cevabı kesin olan birkaç soru daha sorulmuş -”Bu odada kaç kişi var?” Adam, “Yedi” demiş. “Perde ne renk?” Adam “Yeşil” demiş. Yalan söyleme ihtimali olmayan bunun gibi şeyler.
    Ve sonra, “Sen Abraham Lincoln müsün?” diye sorulmuş. Adam artık bu sorudan bıkmış durumdaymış. İnsanlar yıllar boyunca her gün onu Abraham Lincoln olmadığına ikna edip durmuşlar. Bütün bunlardan kurtulmak için, “Hayır değilim,” demiş ama yalan makinesi adamın yalan söylediğini bildirmiş!
    İnancı o kadar derine işlemişti ki sadece insanları ikna etmek, bu ahmak insanlardan kurtulmak için yalan söylüyordu. “Hayır, değilim,” demişti ama olduğunu biliyordu.
    Deliliğin bir tutarlılığı, bir kendine güveni vardır. Hiçbir kuşku yoktur onda, delilik mutlak inançtır. Öteki delilikte de aynı durum geçerlidir. Adamın biri mantık üstüne çıkar, mantığın ötesine geçer, mutlak bir şekilde bilinçli hale gelir, bilinçüstü olur. Birinci delilikte, bilinçli olan bir birim, bilinçsiz olan dokuz birimin içinde erir. Bu öteki delilikte, bilinçsiz olan dokuz birim yukarı doğru hareket etmeye başlar ve herşey gün yüzüne, suyun üstüne çıkar. Bütün zihin bilinçli hale gelir.
    Buda kelimesinin anlamı budur, mutlak bir şekilde bilinçli olmak. Artık bu adam da delirmiş görünür çünkü tutarlı olacaktır, tamamen tutarlı. Kendine güvenli olacaktır, herhangi bir delinin olabileceğinden daha güvenli. Tamamen bütünleşmiş olacaktır. Bir birey olacaktır, kelimenin tam anlamıyla bir birey -bölünemez anlamında. Hiçbir bölünme yaşamayacaktır.
    Yani her ikisi de benzer görünür: Deli inanır, Buda güvenir. Güven ve inanç benzer görünürler. Deli tektir, mutlak olarak bilinçsiz; Buda da tektir, mutlak olarak bilinçli. Ve teklik benzer görünür. Deli, mantığı, muhakemeyi, zihni bırakmıştır; Buda da muhakemeyi, akılcılığı, zihni bırakmıştır. Bu benzerdir; fakat birbirlerinden kutuplar gibi ayrıdırlar. Biri insanlığın altına düşmüş, diğeri insanlığın üzerine yükselmiştir.
    Modern psikoloji Budalar üzerinde çalışmaya başlamadıkça eksik kalacaktır. Eksik kalacaktır, bakış açısı eksik, kısmî kalacaktır ve kısmî bir bakış açısı çok tehlikelidir. Kısmî bir hakikat çok tehlikelidir, bir yalandan daha tehlikelidir çünkü size haklı olduğunuz hissini verir.
    Modern psikoloji bir kuantum s>çramas> yaflamak zorundad>r. Budalar>n psikolojisi haline gelmek zorundad>r. Sufizm’in, Hasi-dizm’in, Zen’in, Tantra’n>n, Yoga’n>n Tao’nun derinliklerine inmek zorunda olacakt>r. Ancak o zaman gerçekten bir psikoloji olabilir. Psikoloji kelimesi ruh bilimi anlam>na gelir. O henüz psikoloji de€il-dir; henüz ruh bilimi de€ildir.
    Ortadaki iki seçenek flunlard>r: Kendinin alt>na gidebilirsin, kendinin üstüne gidebilirsin.
    Buda gibi, Bahaddin gibi, Muhammed gibi, <sa gibi deli ol. Benim gibi deli ol. O delili€in ola€anüstü bir güzelli€i vard>r, çünkü güzel olan herfley o delilikten do€ar, fliirsel olan herfley o delilikten taflar. Hayat>n en müthifl deneyimleri, hayat>n en büyük mutluluklar> o delilikten do€ar. Seni sanyasl>€a bafllatarak asl>n-da o tür delili€e bafllat>yorum. Bu mekân delilere aittir.
    Son soru: Osho,
    Mazoşist kimdir, sadist kimdir?
    Mazoşistlik ve sadistlik hakkında şu tanımı duymuştum: Mazoşist, “Döv beni, kamçıla beni, zincirle beni” der. Sadist de, “Hayır, yapmayacağım.”
    Bugünlük bu kadar yeter.
  • Bu yüzden bilimin gelişmiş olduğu her yerde din yok olmuştur. Zihnin bilimsel yollarda düşünmek ve yapmak üzere eğitildiği bir yerde din öylece ölüp gider; zihnin çiçekleri orada açmaz artık. Bilimsel zihnin toprağında, dinin tohumunun büyümesine izin vermeyen, onu öldüren bir zehir vardır. Nedir bu zehir? Bilim varoluşun sırrını çözmeye inanır.
    Din bu sırrın çözülemeyeceğini söyler. Anlayışın ne kadar derinleşirse, varoluş da o kadar gizemli, o kadar mistik bir hale dönüşür.
    Ve şimdi bilim ve din arasında bir köprü kurulması olasılığı var çünkü en büyük bilimadamları da bunu çok dolaylı bir yoldan hissetmiş durumdalar. Mesela Eddington, Albert Einstein ve diğerleri, varoluş hakkında ne kadar çok şey bilirlerse o kadar şaşırmışlar, çünkü ne kadar çok bilirlerse, bir o kadar daha çok şey bilmeleri gerektiği hissine kapılmışlardır. Daha çok şey bildikçe, bilgileri de daha yüzeysel görünür. Einstein neredeyse bir mistik olarak ölmüş, o eski, “Bir gün her şeyi biliyor olacağız” gururu yok olmuştur. Son derece meditatif bir ruh halinde, bir bilimada-mı değil daha çok bir şair gibi ölmüştür.
    Eddington, “Önceleri düşüncenin bir yan ürün olduğuna inanıyorduk- tıpkı Karl Marx’ın bilincin sosyal durumların bir yan ürünü olduğunu söylediği gibi- maddenin bir yan ürünü, bir yan tesiri, maddenin bir gölgesi. Madde esastır; bilinç ise sadece bir gölge, epey zayıf bir şeydir” yazıyordu.
    “Ben de tamamen ikna olmuştum” diyordu çünkü o devirde hakim olan iklim buydu. Batı’da üç asır boyunca iklimi bilim belirledi. Eddington da bu iklimde büyümüştü ama en sonunda, son günlerinde, nihai olarak söylediği şuydu: “Şimdi durum değişti. Soruşturmaların daha derinine indikçe dünyanın nesnelerden değil düşüncelerden oluştuğuna- varoluşun maddeden çok bilinç gibi göründüğüne de daha çok ikna oldum.”
    İyi haber bu; bilim büyük bir anlayışa erişiyor. Varoluşun sırrını çözme konusundaki başarısızlığından ortaya çıkıyor bu anlayış.
    Ama benzer bir anlayışı sözde dindar insanlar arasında görmüyorum. Onlar çok gerilerde kalıyorlar. Hepsi eski, ahmakça
    tarzlarda konuşuyorlar. Hala Vedalar’la veya İncil’le bozmuş durumdalar. Vedalar’ın veya İncil’in yanlış olduğundan değil, tamamen doğrular ama çok, çok eski, ilkel bir şekilde ifade edilmiş durumdalar. Modern bilimle buluşabilecek yetide değiller.
    Bize Albert Einstein’ın, Eddington ve Planck’ın kapasitesinde çağdaş mistikler gerekiyor. Benim buradaki çabam da bu, papağan gibi Upanishadlar’ı veya Veda’ları tekrar eden alimler değil çağdaş mistikler yaratmak. Hayır alimler yetmez. Bize çağdaş mistikler gerek; kalbinde yeni Upanishadlar’ın doğabileceği insanlar gerek bize. Bize İsa’nın konuştuğu gibi kendi adlarına konuşabilen insanlar gerek. Bize Tanrı’yı tecrübe ettiğini söyleyebilecek cesur mistikler gerek; kutsal kitaplar Tanrı’nın var olduğunu söylediği için değil, Tanrı’yı bildikleri için, sadece eğitimli, bilgili kimseler değil, bilge kimseler.
    İlim yeter artık. İlim sadece sıradandır; ilim modern bilimle gizemcilik arasında köprü oluşturmaz. Bize budalar gerek, Buda hakkında bilgisi olan kimseler değil. Bize meditasyoncular, aşıklar, de-neyimciler gerek. İşte o zaman bilimle dinin buluşup bir olacağı, kaynaşacağı gün gelmiş olacak. Ve o gün tüm insanlık tarihinin en müthiş günlerinden biri olacak; bu müthiş, kıyaslanamayacak, eşsiz bir kutlama günü olacak çünkü o günden itibaren şizofreni, bölünmüş insanlık dünyadan yok olup gidecek. O zaman bilim ve din diye iki şeye ihtiyacımız kalmayacak; tek bir şey yeterli olacak.
    Dışsal olan için bilimsel yöntembilimi, içsel olan için ise dinsel yöntembilimi kullanacak. Ve “gizemcilik” güzel bir sözcük; tek bilim veya tek din, ya da nasıl adlandırırsan onun için kullanılabilir o. “Gizemcilik” güzel bir isim olacak. O zaman bilim dışarıdaki gizemi, din ise içerideki gizemi arayacak, böylece gizemciliğin iki kanadı olacaklar. “Gizemcilik” her ikisini de belirten sözcük olabilir. Gizemcilik her ikisinin sentezi olabilir.
    Ve bu sentezle birlikte kendiliğinden birçok sentez daha gerçekleşecektir. Örneğin eğer bilim ve din gizemcilikte buluşabili-yorlarsa, o zaman Doğu da Batı’yla, erkek de kadınla, şiir de düzyazıyla, mantık da aşkla buluşabilir ve buluşmalar katman katman gerçekleşmeye devam eder. Ve bu bir kez gerçekleştiğinde,
    çok daha mükemmel, çok daha bütün, çok daha dengeli bir insana kavuşmuş oluruz.
    İkinci soru:
    Evrimin tüm amacı insan değil midir?
    Evrimin amacı yoktur. Amaç düşüncesi başlı başına sıradan bir şeydir; piyasadan gelir. Varoluş oyuncudur, amaca odaklı değil. Bu leela’dır, iş değil. Ama biz her şeyi hep ekonomi, iş açısından düşünüyoruz; hep piyasa açısından düşünüyoruz. Her şeyin
    bir amacı olmalı.
    İnsanlar bana gelip, “Meditasyonun amacı nedir?” diye soruyorlar. Mutlaka arkasında yatan bir amaç olması gerektiğini düşünüyorlar. Ama yok. Meditasyonun amacı kendisidir; bunun ötesinde bir amacı yoktur. Aşkın amacı nedir? Aşk başka bir şey için araç mıdır yoksa başlı başına bir amaç mıdır?
    Amaç, bölünme demektir; araçla amaç arasında bölünme. Bu yeşil ağaçların amacı nedir? Şarkı söyleyen bu kuşların? Gün doğumunun amacı nedir, ya da yıldızlı gecenin? Nedir amaç? Hepsinin bir amacı olsaydı, çok çirkin bir varoluşunuz olurdu.
    Ve soru sürüp gidecektir. “Amaç A’dır” dersen o zaman “A’nın amacı nedir?” sorusu ortaya çıkacak ve bunun sonu gelmeyecektir.
    Hiçbir amaç filan yoktur. Bu yüzden hayat bu kadar güzeldir.
    Biri Pablo Picasso’ya, “Resimlerinin amacı nedir?” diye sormuş. Picasso, “Neden bahçeye çıkıp güle sormuyorsun ‘Amacın nedir?’ diye. Neden güneşe ya da aya sormuyorsun? Beni neden rahatsız ediyorsun? Gül amaçsızca açabiliyorsa, ben neden resim yapamayayım? Resim yapmaktan zevk alıyorum ve hepsi bu kadar” diye yanıt vermiş.
    Ama çok sıradan bir zihne sahibiz; hep amaç açısından düşünüyoruz. Amaç “iş” demek, amaç, “bunu şunun için yapıyorum” demek. Ve bu amaç takıntısı yüzünden hiçbir şeyi kendini tamamen vererek yapamıyorsun. Yapamazsın da çünkü onu yalnızca kendisi uğruna yapıyor olmakla ilgilenmiyorsun. Ortada bir amaç söz konusu.
    Piyasada satıp para kazanmak için resim yapıyorsun. O zaman
    resmin müthiş olamaz çünkü resim yaparken kendini kaybede-mezsin. Sürekli, “Ne kadar gelir elde edeceğim? Bunu satmak mümkün olacak mı? Potansiyel müşteriler kim olabilir? Kime yaklaşmalı, nasıl reklam yapmalıyım?” diye düşünüyor olursun. Ve resim yapıyorsun! Resmin teknik açıdan düzgün icra edilmiş bir iş olabilir ama sanat olamayacaktır. Sen sanatçı değil, yaratıcı değilsindir.
    Gerçek sanatçı sanatının içinde kaybolur. Resim yaparken o yoktur artık: Fenâ halindedir, yoktur. Resim kendi başına gerçekleşmektedir. Resmi o yapmaz, yapan biri değildir o. İşte o zaman müthiş işler ortaya çıkar. Piyasada satılıp satılamayacağı ikincil bir şeydir; amaç o değildir, ressamın aklında bu yoktur. Onun da ekmeğe, peynire ihtiyacı vardır ve resmi satar ama bu ayrı bir konudur. Resmin amacı bu değildir; ressam onu yaparken aklında peynir ekmek yoktur. Düşünüyorsa da ressam değil sadece bir iş adamıdır.
    Teknik biri ile bir sanatçının arasındaki farkı hatırla: teknisyen aklında bir hedefle çalışan kişidir. Sanatçının ise başka hiçbir amacı yoktur- sanat uğruna sanat yapar.
    Hem neden, “Evrimin tüm amacı insan değil midir?” diye soruyorsun? Gidip de papağanlara sorsana. Evrimin amacının kendileri olduğunu düşünüyor olabilirler. Bak ne kadar yeşiller, gagaları nasıl da kırmızı. Onlara kıyasla senin neyin var? Ve güzel kanatları, oyun oynayarak zigzag uçuşları ve şarkı söyleyişleri. Evrimin amacının tümüyle kendileri olduğunu düşünüyor olmalılar.
    Ya da aslana veya file sor. Amacın kendileri olduğunu düşünüyor olmalılar. Sanıyor musun ki aslan evrimin amacının insan olduğunu düşünüyor? Aslanların incillerinde “Tanrı aslanı kendi suretinden yarattı” diye yazıyor. Bu zavallı insan hakikaten de çok zavallı. Sende ne aslanın enerjisi, ne kartalın uzaklara uçabil-me kapasitesi, ne filin zarafeti, ne de bir nilüfer çiçeğinin güzelliği var. Neye sahipsin ki evrimin amacı olduğunu, Tanrı’nın seni özel olarak yarattığını düşünüyorsun?
    Egoist birinin yoludur bu; egonun yoludur. Ego “Evrimin tüm amacı benim” diye düşünmek ister. Şimdi bir düşün bakalım, evrimin amacı kadın mı yoksa erkek mi? Erkeksen erkektir, kadın
    san tabii ki kadındır diye düşüneceksin. Peki düşün- erkeksen ve amaç kadın değil erkektir diye düşünüyorsan o zaman beyaz erkek mi yoksa siyah mıdır amaç? Siyahsan siyah, beyazsan beyazdır diye düşüneceksin. Bu konunun derinine indiğinde sonunda varacağın nokta, “Evrimin tüm amacı benim” olacaktır. Şu saçmalığa bak!
    Kısa bir Rus meseli var:
    Adamın biri yolda yürürken üç kere aynı yere tükürmüş. Adam yoluna devam etmiş ama tükürük birikintileri oldukları yerde kalmışlar. Bunlardan biri, “Biz buradayız ama adam yok” demiş. Diğeri, “Gitti o” diye eklemiş. Üçüncüsü ise, “Buraya gelişinin tek nedeni bizi buraya yerleştirmekti. Bu adamın hayatının amacı biziz. O gitti ama biz hala buradayız” diye eklemiş.
    Her türlü egoist düşünceyi bir kenara bırak. Hiçbir amaç yok; ne erkek ne kadın, ne kuşlar ne de hayvanlar. Bir amaç, bir hedef yok. Varoluş herhangi bir şeye doğru ilerlemiyor. Hiçbir hedef gütmeyen saf coşku, canlılık, şenlik o.
    Hayat kendinden zevk alır, enerji kendinden zevk alır. O zıplayıp dans eden, çığlıklar atan bir çocuk gibidir. Çocuğa bunu ne amaçla yapıyorsun diye sorarsan sorunun ahmaklığına hayret edecektir. Çığlık atmak, zıplamak, dans etmek başlı başına yeterlidir. Başka ne amaca gerek var ki? Ama büyüdükçe bunu unutursun; sadece para eden şeyler yapmaya başlarsın. Ancak iyi bir getiri-si olan şeyleri yaparsın. Yoksa şu soru yakanı bırakmaz: “Ne amacı var?” Amaçsızca şarkı söylemezsin. Dans etmez, aşık olmaz, resim yapmazsın. Ne amacı var?
    Sana para ödenmedikten sonra hiçbir şey yapmazsın! Demek ki her şeyin amacı para. Peki paranın amacı ne? Sen gideceksin ve para kalacak. Yüz rupilik banknotlar arkandan, “Demek ki bu adamın hayatının amacı bizdik. Şimdi o gitti ama biz hala buradayız. Dünyaya geliş nedeni bizi toplamaktı, başka ne olacak?” diye konuşacaklar. Sen gideceksin, evin kalacak ve ev, “Bak sen!” diyecek. “Bu adamın hayatının amacı bizmişiz demek ki.”
    Hiçbir hedef yoktur. Bu anlayış insana özgürlük getirir; ben spiritüel görüş diye bu anlayışa derim. Bir amaç uğruna yaşayan kişi bir materyalisttir; hiçbir amaç gütmeden sadece yaşayan, sanki bir sabah yürüyüşüne çıkmışçasına, belli bir yere gitmeden