Şükufe Nihal
Cenab Şahabeddin’in kardeşi şair Osman Fahri, ona olan aşkına karşılık bulamayıp canına kıydı. Şair Ahmet Kutsi Tecer, ona tutkundu. Edebiyatçı Mithat Sadullah Sander ve politikacı Ahmet Hamdi Başar ile evlendi. Yaşamı köşkte başlayıp huzurevinde biten şair, yazar, öğretmen Şükûfe Nihal’in ruhunun derinliklerinde yaralar açan aşk hikáyeleri..

OSMAN Fahri otuz yaşındaydı.

Dönemin ünlü edebiyatçısı Cenab Şahabeddin’in kardeşiydi.

Ressamdı. Şairdi. "Mersiyeler" adlı şiir kitabı vardı.

"Arkadaş" adlı dergiyi birlikte çıkardığı yakın dostu Mithat Sadullah’ın eşi Şükûfe Nihal’e áşıktı.

Mithat Sadullah-Şükûfe Nihal evliliğinde sorunlar vardı.

Ve bir gün Şükûfe Nihal, oğlu Necdet’i alıp eşi Mithat Sadullah’ı terk etti. Zaten hiç arzulamamıştı bu evliliği; hatta bileklerini keserek intihara kalkışmıştı.

İstemediği evlilik artık son bulmuştu.

Şükûfe Nihal’in bu zor günlerindeki dert ortağı Osman Fahri’ydi. Genç şair, yıllardır sakladığı hislerini o günlerde açığa çıkardı. Olumsuz yanıt aldı:

"Sen benim hem-dem-i hayalatım,

Ben senin yar-ı tesellikárın

Olacakken; fakat, nedense, Nihal

Sen benim gözlerimde dert aradın..."

Osman Fahri karşılıksız aşkı yüzünden mecnun oldu. İstanbul’u terk etti. Elazığ’da öğretmenlik yapmaya başladı. Ancak platonik aşkını unutamadı.

Şiirler gönderdi karasevdasına karşılık alabilmek için:

"Ah madem ki sen de bir şair,

Ben de şairim, bu káfidir"

Hiç yanıt alamadı; bu acıyla yaşamamak için kafasına tabanca dayayıp tetiği çekti. Yıl 1920 idi...

Şükûfe Nihal, Osman Fahri’ye karşı o günlerde bir şeyler hissetmiş miydi? Bilinmiyor. Bilinen Şükûfe Nihal’in, karasevda yüzünden intihar eden Osman Fahri’yi yaşamı boyunca unutamadığı...

Güzel denemezdi

Yakın arkadaşı (yazar Pınar Kür’ün annesi) İsmet Kür, "Yarısı Roman" adlı eserinde Şükûfe Nihal’i şöyle anlatıyor:

"Şükûfe Nihal hemen her görenin áşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. ’Güzel’ denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı... Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu ’dünyaya metelik vermeyen’ haliydi. Ve de, o sıralar, ’hayran olunacak kadın’ sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle.

Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hálá sevdiğimi biliyorum.

Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı.

Evet, pek çok kişi sevdalanmıştı, zamanın en gözde şairlerinden biri olan bu kadına."

Şükûfe Nihal’e áşık olan isimlerden biri de Názım Hikmet’ti...

Názım Hikmet’in aşkı

1920’li yıllar...

Erenköy bahçelerinde, köşklerinde şairler yan yana gelip edebi sohbetler yapıyorlardı.

Bu toplantıların birinde...

Názım Hikmet bir káğıda bir şeyler yazıp Şükûfe Nihal’e vermesi için Halide Nusret’e (Zorlutuna) uzattı.

"Bir Devrin Romanı" adlı eserinde Zorlutuna olayı şöyle yazdı:

"O (Şükûfe Nihal) okuduktan sonra, gülerek káğıdı bana verdi. Bugün gibi hatırlıyorum, káğıtta şairin o delişmen yazısıyla aynen şu kelimeler yazılıydı: ’Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz’."

Názım Hikmet ile Şükûfe Nihal sevgili oldular mı?

Halide Nusret Zorlutuna’nın, kız kardeşi İsmet Kür’e söylediğine göre, Názım Hikmet "Bir Ayrılış Hikáyesi" adlı şiirini Şükûfe Nihal için yazmıştı. Bu şiir ilişkinin boyutunu gösteriyor aslında:

"Erkek kadına dedi ki/seni seviyorum,/ ama nasıl?/

avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp/

parmaklarımı kanatarak/ kırasıya/ çıldırasıya.../

Erkek kadına dedi ki/ seni seviyorum,/ ama nasıl?/

kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,/

yüzde yüz, yüzde bin beş yüz/ yüzde hudutsuz kere yüz/

Kadın erkeğe dedi ki/ baktım,/ dudağımla, yüreğimle, kafamla;/

severek, korkarak, eğilerek,/ dudağına, yüreğine, kafana/

şimdi ne söylüyorsam/ karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana/

ve artık biliyorum:/ toprağın/ yüzü güneşli bir ana gibi/

en son, en güzel çocuğunu emzirdiğini/

fakat neyleyim/ saçlarım dolanmış/ölmekte olanın parmaklarına/

başımı kurtarmam kabil/ değil/

sen yürümelisin,/ yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak/

sen yürümelisin/ beni bırakarak/

Kadın sustu/ sarıldılar/

Bir kitap düştü yere/ kapandı bir pencere/ ayrıldılar"

Dönemin ünlü şairlerinden sadece Názım Hikmet áşık değildi Şükûfe Nihal’e! Yakın dostu Halide Nusret Zorlutuna’ya göre, Ahmet Kutsi Tecer de Şükûfe Nihal’e áşık edebiyatçılardan biriydi.

Şükûfe Nihal’in edebiyat çevrelerindeki en bilinen aşkı ise hiç şüphesiz, Faruk Nafiz Çamlıbel idi...

F. Nafiz Çamlıbel’in aşkı

Faruk Nafiz Çamlıbel yaşamı boyunca unutamayacağı büyük aşkı Şükûfe Nihal’i halasının Erenköy’deki köşkünde gördü ilk kez. Ve ilk görüşte áşık oldu.

Aşk karşılıklıydı. Hep şiirler yazdılar birbirlerine.

"İnce bir kızdı bu solgun sarı heykel gibi lal/

Sanki ruhumdan uzat sisli bir akşamdı Nihal/

Ben küreklerde Nihal’in gözü enginlerde/

Gizli sevdalar için yol soruyorduk nerde./"

Sadece şiir mi?

Aşkları üzerine roman yazdılar.

Faruk Nafiz Çamlıbel "Yıldız Yağmuru"nda, Şükûfe Nihal ise "Yalnız Dönüyorum" adlı romanda sevdalarını dile getirdiler.

Yazar Selim İleri de, "Mavi Kanatlarında Yalnız Benim Olsaydın" adlı romanında edebiyat çevrelerinin çok konuştuğu bu aşkı anlattı.

Aynı zamanda edebiyat öğretmeni olan Faruk Nafiz Çamlıbel evlilik teklifine hep olumsuz yanıt alması üzerine sinirlenerek tayinini Ankara’ya çıkardı. Ve burada; Ankara Lisesi’nde coğrafya öğretmenliği yapan Aziziye Hanım ile ani bir evlilik yaptı. Yıl 1931’di.

Bir zamanlar; "Yalnız kalmaktansa Nihal’imden uzakta/ Kalsam diyorum, dar-ü diyarımdan uzakta" diyen şairin bu ansızın evlenmesi edebiyat çevrelerini çok şaşırttı. En çok da Şükûfe Nihal’i; gerçi kavga ettikleri için bir süredir görüşmüyorlardı ama o da anlam verememişti bu ani evliliğe...

Çamlıbel yanıtını beş yıl sonra, 1936’da çıkan "Yıldız Yağmuru" adlı romanında verdi. Romanın kadın kahramanı ayrılığı, aşkı ölümsüzleştirmek için istemişti. Romanın erkek kahramanı ise bu ayrılık nedeniyle gidip sade bir kadınla evlenmişti. Roman ne kadar gerçeği yansıtır bilinmez!

Yıllar sonra 1954 yılında Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Sermet Sami Uysal, Faruk Nafiz Çamlıbel’e sordu: Eşinizle aşk evliliği mi yaptınız?

Yanıt ilginçti: "Hayır. Birbirimizi beğenip evlendik; duygudan çok kafa izdivacı oldu daha doğrusu."

Kim bilebilir; belki de Faruk Nafiz Çamlıbel ölümsüz aşkını hiç unutamadı. Sadece rastlantı mıdır; Şükûfe Nihal’in ölümünden bir buçuk ay sonra vefat etti!

İkinci evlilik

Faruk Nafiz Çamlıbel’in ani evliliğinin ardından Şükûfe Nihal de evlilik kararı aldı. Ahmet Hamdi Başar, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden sınıf arkadaşıydı. Okul arkadaşının zaman içinde ülkenin sosyal sorunlarına ilgi göstermesi çok hoşuna gidiyordu. Ayrıca oğlu Necdet’e yakın ilgisi de bu evliliğe zemin oluşturdu. Evlendiler. Şükûfe Nihal, kızı Günay’ı bu evliliğinden dünyaya getirdi. Ancak aradığı huzuru bulamadı; eşi sürekli politik beklentiler, arzular peşindeydi. 1960’ta Şükûfe Nihal, iki çocuğunu alıp kimseye haber vermeden evden ayrıldı. Boşandılar.

Altmış beş yaşındaydı.

Aşkı sadece ruhunda yaşıyordu. O aşkın sahibi ise sevdası uğruna ölümü seçen Osman Fahri’ydi.

Yakın dostlarına, "Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı" diye dert yandı hep. "Yakut Kayalar" adlı romanının kahramanıydı Osman Fahri. Onun aşkı uğruna mecnun oluşu, ideal aşkı arayan romantik Şükûfe Nihal’e şiirler yazdırdı:

"Sana mecnun dediler/ Mukaddestir gözümde/ Cinnet, o günden beri..."

Hafızasını kaybedene kadar düşüncesinde, dilinde, kaleminde hep Osman Fahri vardı...

Köşklerden huzurevine uzanan bir hayat hikáyesi

1896’da İstanbul Yeniköy’de bir köşkte doğdu.

Dedesi, Sultan V. Murad’ın doktoru Emin Paşa’ydı. Babası Miralay Ahmet Abdullah Bey eczacıydı. Baba tarafından soyu Kastamonulu Katipzadelere uzanıyordu. Annesi Nazire Hanım asker kökenli bir ailenin kızıydı.

Şükûfe Nihal’ın çocukluğu ve dolayısıyla öğrenimi, babasının görevleri gereği gittikleri Manastır, Şam, Beyrut ve Selanik’te geçti. Arapça, Farsça, Fransızca öğrendi.

Babası entelektüel biriydi. Onun sayesinde küçük yaşlarında edebiyatla tanıştı. İlk şiiri "Hazan" Resimli Kitap’ta yayımlandı.

18 yaşında üniversiteye gitti. Ancak babasının tayini Şam’a çıkınca İstanbul’da tek başına kalmaması için zorla evlendirildi.

O dönemin yasalarına-kurallarına göre evlilik, üniversiteye gitmeye engeldi. Bu hakkı boşandığında elde edebildi. 1919’da üniversitenin coğrafya bölümünden mezun olan ilk kadın oldu. Ve ilk kadın lise öğretmeni. Emekli olduğu 1953 yılına kadar İstanbul’un çeşitli okullarında öğretmenlik yaptı.

Siyasal, toplumsal meselelerle hep ilgiliydi. Kadınların eğitim hakkı konusunda dönemin dergi ve gazetelerinde makaleler yazdı. Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti ve Asri Kadınlar Cemiyeti’ne üye oldu.

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini protesto eden Sultanahmet Meydanı’ndaki mitingde konuşma yapanlardan biriydi: "Ey aziz vatan beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın."

Anadolu’daki ulusal savaşa katkı için İstanbul’da gizlice görev yapan kadınlardan biri de yine Şükûfe Nihal idi.

O hep öncüydü. 1923’te kurulan Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucusu oldu; partinin genel sekreterliğini yaptı.

1920’li yıllar şiirin yanında romanın başladığı dönem oldu. İlk romanı "Renksiz Istırap" 1926’da yayımlandı.

1935’ten itibaren Cumhuriyet, Tan, Yeni İstanbul gibi gazetelerde yazmaya başladı.

"Domaniç Dağlarının Yolcuları" adlı eseri "Unutulan Sır" adıyla beyazperdeye aktarıldı.

Sosyal sorumluluk içeren çalışmalar içinde de yer aldı. İstanbul Hayırseverler Derneği, Çocuk Dostları Cemiyeti ve Türk Kadınlar Birliği’nde görev yaptı.

1962 yılında başına talihsiz bir olay geldi; caddeyi karşıdan karşıya geçerken araba çarptı. Kaza sonucu birçok ameliyatlar geçirdi. Sol bacağı kısa kaldı.

Hayatın zorlaşması sonucu yakın arkadaşları Hasene Ilgaz ve İffet Halim Oruz’un açtıkları Bakırköy’deki huzurevine yerleşti.

Kızı Günay’ın bebeğini doğururken hayata gözlerini yumması, yaşamla ilişkisinin kopmasına neden oldu.

Yurtdışında felsefe öğrenimi gördükten sonra Türkiye’ye gelip Taksim ve Osmanbey’de İstanbul’un en tanınmış iki kitabevini açan oğlu Necati Sander, annesinin bu durumuna çok üzülüyor ve onu böyle görmemek için yanına pek uğrayamıyordu.

Kız kardeşleri Bedai Taş ve Muhsine Akkaş da artık yaşlanmışlardı; sık gelemiyorlardı huzurevine.

Şükûfe Nihal zamanla konuşmayı tamamen kesti.

Ve 24 Eylül 1973’te hayata gözlerini kapadı.

Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi.

Adı okullara verilen Şükûfe Nihal’in mezarı bugün iç acıtacak kadar bakımsızdır...

Şükûfe Nihal’in eserleri

Yıldızlar ve Gölgeler (1919-Şiir)

Renksiz Istırap (1926-Roman)

Hazan Rüzgárları (1927-Şiir)

Tevekkülün Cezası (1928-Hikáye)

Gayya (1930-Şiir)

Yakut Kayalar (1931-Roman)

Çöl Güneşi (1933-Roman)

Su (1935-Şiir)

Şile Yolları (1935-Şiir)

Finlandiya (1935-Gezi kitabı)

Yalnız Dönüyorum (1938-Roman)

Sabah Kuşları (1943-Şiir)

Domaniç Dağlarının Yolcusu (1946-Gezi kitabı)

Çölde Sabah Oluyor (1951-Roman)

Yerden Göğe (1960-Şiir)

Oğlu Necati Sander tarafından derlenen "Toplu Şiirler" (1975)

1955 yılında Yeni İstanbul Gazetesi’nde tefrika edilen "Vatanım İçin" adlı romanı kitap olarak basılmamıştır.
Osman Yalçın

Derya (Bahir) DENİZ, bir alıntı ekledi.
20 saat önce · Kitabı okuyor

Dost bi-perva felekbi-rahm devrân bî-sükûn
Dert çok hem-derd yok düşman kavî tâli' zebûn

--------------

Dost aldırışsız, felek acımasız, devir kararsız
Dert çok, dert ortağı yok, düşman zorlu, talih güçsüz.

Bir Bilim Adamının Romanı, Oğuz Atay (Sayfa 29)Bir Bilim Adamının Romanı, Oğuz Atay (Sayfa 29)
Esther. Sema, Otlakçı'ı inceledi.
 20 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 9/10 puan

İsmini hepimizin bildiği ancak yine birçoğumuzun okumaya yönelmediği, belki de ileride unutulmaya yüz tutacak bir yazar Memduh Şevket Esendal

Anadoluyu karış karış gezmesinin, girmiş olduğu siyasal yaşamının izlerini taşıyor öyküleri. O, Anadolu insanının cahillik ile boyun eğme, razı olma gibi durumlarını, o samimi yaşamlarını yalın ve akıp giden bir anlatım ile yansıtmış.

Kulaç ata ata ilerledim bu sefer. Yüzerek kıyılara vardım. Tek tek öykü adalarına ulaştım. Adaların hepsinden bahsedemem. İrili ufaklı birçok ada vardı. Kimisinde dinlendim düşündüm, kendi adamla karşılaştırdım, kimisinde de uzaktan el sallayıp tebessüm ederek yüzmeye devam ettim.

Bir ada vardı ki Hayriye Hanım 'ın ince ve düşünceli oluşuyla, kocasına olan sevgisinin büyüleyici etkisiyle karşılaştım. Küçük ama sevgi kaplı bu adadan ayrılarak bu sefer olumsuz bir havayla karşılaştım. Ali Rıza Efendi pek dertliydi. Karısı ve kaynanasının dedikoduculuklarından dert yanıyordu. Oturdum dinledim onu. Teselli etmeye çalıştım. Daha sonra ayrılık vakti geldi. Otlakçı ile karşılaştık bu sefer. Mahmut idi ismi. Aman efendim herkesten tütün otlanıyordu. Hem de iyi tütünleri kendi alıyor kötüleri sahibine bırakıyordu uyanık. Bir laf da denmiyor, suçlu siz oluyordunuz. Her neyse fazla durmayım burada dedim. Bir de cebime baktım ki sigaralarımı yürütmüş çakal! Son bir dal kalmış. Onu da kaptırmayım diye koştum denize hemen.
Sıradaki küçük adada ise bir mektupla karşılaşıverdim. Yazık bir kadın yazmış. Kocasından boşanacağı yazılıydı. Açgözlülük ve türlü üç kağıtçılıkla zengin olan kocasının yerine, alnının teriyle az ama öz yemek yemeği yeğlediğini anlatmıştı. Övüneceği kürklü mantolar yerine, üç kuruş da olsa ellerinde huzur olmalıydı onun için. Takdir ettim bu kadını. Nerde öyle insanlar?
Sonra ona benzer biri daha çıkmasın mı karşıma? Şaşırdım vallahi. Behin'in sosyetede yeri var. Kocası ile de evde kalma korkusu yüzünden evlendirilmiş. Kumarbaz olan kocasını sevmiyor. Onunla boşanıp fakir ama gururlu, ailesine düşkün ve sevgiyle bağlı bir adamla evlendi. Anne ve babası ile çevresi şiddetle karşı çıksa da dinlemedi onları. Helal olsun!

Bu adaları böyle böyle gezip bitirdiğim anda birden irkilerek uyandım. Meğer hepsi rüyaymış. Eee doğru ya yüzerek onlarca adayı nasıl gezeyim. Heleki yüzme de bilmiyorum. Laf işte benimki de...

Hepinizi bu samimi ve sımsıcak içimizi ısıtan hikayeleri okumaya davet ediyorum efendim.

O, bir zamanlar Polonya'nın en ünlü piyanisti ve bestecisiydi. Hem de Chopin'i en iyi yorumlayanlardan biri...Sonra diplomat oldu. Dahası siyasete girdi ve Polonya'nın başbakanlığına seçildi.
Bir gün başbakan olarak Fransa gezisi sırasında Paris Üniversitesi müzik bölümünde okuyan bir genç yanına gelip;
"Siz o ünlü piyanist Jan Paderevsky değil misiniz? diye sordu. Paderevsky;
"Evet o benim" diye yanıtladı.
"Fakat şimdi?"
"Şimdi Polonya'nın başbakanıyım işte" deyince genç;
"Yaa öyle mi, ne büyük bir düşüş"
diyerek, kinayeli bir cevap verir.
Paderevsky gencin bu sözünü hayatı boyunca kendine dert eder. Bir gün halka konuşurken şunları söyler;
"Piyanonun tuşlarına hükmetmek devlete hükmetmekten zormuş meğer...! Başbakan iken ırmak geçmeyen yere köprü vaadedersiniz herkes inanır. Halkı kandırarak devlete hükmedebilirsiniz, ama 7 oktavlı bir piyanoda, fa sesine basıp do diye yutturamazsınız. Notalar sizi gerçeğe, yalnızca gerçeğe, matematiksel ölçüye, tartıya, armoniye, melodiye doğru sesi vermek için doğru tuşa basmaya mecbur eder. Müzik sizi yalandan, sahtelikten kurtarır."

Alıntı
O, bir zamanlar Polonya'nın en ünlü piyanisti ve bestecisiydi. Hem de Chopin'i en iyi yorumlayanlardan biri...Sonra diplomat oldu. Dahası siyasete girdi ve Polonya'nın başbakanlığına seçildi.
Bir gün başbakan olarak Fransa gezisi sırasında Paris Üniversitesi müzik bölümünde okuyan bir genç yanına gelip;
"Siz o ünlü piyanist Jan Paderevsky değil misiniz? diye sordu. Paderevsky;
"Evet o benim" diye yanıtladı.
"Fakat şimdi?"
"Şimdi Polonya'nın başbakanıyım işte" deyince genç;
"Yaa öyle mi, ne büyük bir düşüş"
diyerek, kinayeli bir cevap verir.
Paderevsky gencin bu sözünü hayatı boyunca kendine dert eder. Bir gün halka konuşurken şunları söyler;
"Piyanonun tuşlarına hükmetmek devlete hükmetmekten zormuş meğer...! Başbakan iken ırmak geçmeyen yere köprü vaadedersiniz herkes inanır. Halkı kandırarak devlete hükmedebilirsiniz, ama 7 oktavlı bir piyanoda, fa sesine basıp do diye yutturamazsınız. Notalar sizi gerçeğe, yalnızca gerçeğe, matematiksel ölçüye, tartıya, armoniye, melodiye doğru sesi vermek için doğru tuşa basmaya mecbur eder. Müzik sizi yalandan, sahtelikten kurtarır."

Li-3, Bu Diyar Baştan Başa'yı inceledi.
 21 May 22:21 · Kitabı okudu · 102 günde · Beğendi

Gecikmeli bir inceleme-yorumlama

Bu kitabı okumam yaklaşık iki ayımı aldı. Neden derseniz, Yaşar Kemal okurken sayfaların bitmesini istemiyorum. Bitince bir yandan hafif bir burukluk yaşıyorum.
Bu kitapta da aynısı oldu. Olabildiğince uzattım ama derler ya her güzel şeyin de bir sonu vardır. Amenna. Şimdi kitap ile ilgili izlenimlerimi paylaşacağım.

Bir yazar düşünün ki; köylü ile birlikte haklarını aramak için kol kola yürümüş, düşünce suçlularının tahliyesi istemiş, haklarını savunmuş ve ara buluculuk yapmış (Hayata dönüş operasyonu ve öncesindeki açlık grevi), Anadoluyu gezerken denk geldiği orman yangınını engellemek için kürek sallamış...

Bu yazarın bir destanıdır bu kitap. Cumhuriyet gazetesine girdikten sonra Anadolu'yu gezmesi ve halk ile ropörtaj yapması için görevlendirilen gazeteci-yazar
Yaşar Kemal, kitabın adı gibi bu diyarı baştan başa dolaşmış. Neler görmemiş ki? Bunların bazılarını anlatıp geri kalanını sizlere bırakmak istiyorum.

Kitabın bazı bölümlerini okurken, özellikle kaçakçılar arasında geçen günlerini anlattığı kısımda, sanki "İnce Memed" okuyormuş gibi hissettim. Çünkü Yaşar Kemal, kaçakçıların arasına giriyor ve Adanalı Hasan olarak nam salıyor. Hem de ne nam! Ünü Antep Maraş yöresinde kendinden önce geliyor. Herkesin dilinde bir "Adanalı Hasan"!

Bu görevde mal kaçırıyor, çatışmada kalıyor ölüm tehlikesi atlatıyor. Sebebi ne peki? Kaçakçıları gözlemlemek ve sorunlarını öğrenmek. Neden kaçakçılık yapar diye düşünüyor. Sonra bakıyor ki bu coğrafyada başka geçim kaynağı neredeyse yok.
Memleketin doğusu batısı bir derler ya lafta, o öyle değilmiş işte. Sene 1953.

Karadeniz'deki iş göçü ve yolda yaşanan hadiseler ne yürek parçalar aman Allahım! Tıkış tıkış insanların günlerce bir göz kamarada, hangarda seyahat etmesi ne demektir?

Doğudaki kangren gibi yayılan cehalete ne demeli? Radyo yüzünden kafir ilan edilen bir kahvecinin sitemine tercüman olmuş Yaşar Kemal. Çocukları okula göndermeyen, gönderenleri din düşmanlığı ile isnat eden bir zihniyet!

Yaşar Kemal buradaki şeyhler ile tanışmak için kılıktan kılığa girmiş ağızlarından cımbızla laf almış. Yeri gelmiş hakarete uğramış yeri gelmiş kovulmuş ama asla pes etmemiş. Kılık değiştirip esans satıcısı bile olmuş.

Evi olmayan mağarada yaşayan, suyu olmayan insanlara misafir olmuş. Bir anısı ne yürek burkar;

Köyde su için sondaj açmışlar. Su çıkınca köylü bir hafta boyunca suyu izlemiş sevinçle. Bir ay sonra geldiğinde hala suyu izleyenleri görmüş Yaşar Kemal. Memleketin halini varın siz düşünün!

Ege ve Akdeniz bölgesinde talan edilen rant sağlanan ormanları anlatmış. Köylülerin çaresizlikten ormanda tarla açması ve toprağı yok etmesi! Okurken insanın içi cız ediyor resmen. Daha neler anlatayım efendim? Ne anlatsam kifayetsiz. Okuyup görmek lazım.

Velhasıl, Yaşar Kemal gezdiği her yerde insanların sorunlarını yazılarına taşımış, onların dertlerini kendine dert edinip çözüm aramıştır. Öneriler sunmuştur. Bu yazıları ile gazetede büyük ses getirmiştir. Daha sonrası ise malum. Devlet tarafından daha fazla baskı daha fazla sansür.

Yaşar Kemal'i anlamak için okunması gereken bir kitaptır bence. Onun edebi yönünden ziyade insani yönünü görmek isteyenler buyursun efendim. Keyifli okumalar.

Kitapta geçen bazı yörelerden parçalar ekledim :)

https://youtu.be/0l7QvuvSjVY
https://youtu.be/kGEyhPiXoDg
https://youtu.be/oGcfXurWWIQ
https://youtu.be/ijhnWobsTms
https://youtu.be/XmvtVTmynmA

İnsan bu kadar güzel yazar mı...

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum.
Yol boyunca aklında olsun.
Lazım olursa açar okursun.
Olmazsa da olsun,
bir zararı yok burada dursun.

Şuraya bir cümle koydum.
Bırak, acımızı birileri duysun.
Hem zaten şiir niye var?
Dünyanın acısını başkaları da duysun!

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın.
Ortada dursun.

Olur ya biri eline alır okşar,
biri alnından öper.
Az unutursun.

Buraya tabiatı koydum.
Ağaçları, suyu, ovayı, dağı.
Onlar bizim kardeşimiz,
çok canın sıkılırsa
arada onlarla konuşursun.

Buraya, küçük mutlu güneşler koydum.
Günlerimiz karanlık
ve çok soğuyor bazı akşamlar,
ısınırsın.

Buraya, bir inanç bir inat koydum.
Tut ki unuttun, tekrar bak,
o inat neyse sen osun.

Buraya yolun yokuşunu koydum.
Bildiğim için yokuşu.
Zorlanırsa nefesin, unutma,
ciğer kendini en çabuk onaran organ,
valla bak, aklında bulunsun.

Buraya umutlu günler koydum.
Şimdilik uzak gibi görünüyor,
ama kimbilir,
birazdan uzanıp dokunursun.

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak;
sen şahane bir okursun.
Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun.
N’olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!

Burada bir tutam sabır var.
Kendiminkinden kopardım bir parça,
(bende çok boldur)
lazım oldukça ya sabır ya sabır,
dokunursun.

Burada güzel çaylar var.
Bu aralar senin için çok önemli.
Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar.
Demlersin, maksat midene dostluk olsun.

Şuraya Youtube’dan müzikler,
Bach dinle filan, koydum.
Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin,
koklayıp buluyorsun.

Buraya bir silkintiotu koydum.
Kırk dert bir arada canına yandığım,
kırkına birden deva olsun…

Birhan Keskin - Kargo

Ve Eser Gökay yorumuyla...

https://m.youtube.com/watch?v=glpsv1bKKqY

Sizin hakkınızda çok önemli bir şey biliyorum. Mutlu olmak istiyorsunuz ve bu mutluluğun sonsuza dek sürmesini istiyorsunuz. Bunu sadece siz değil neredeyse tum insanlık istiyor. Sonsuza dek mutlu olmak.. Peki mutluluk sonsuza kadar olur mu? Sonsuza kadar olan mutluluğa mutluluk denir mi? Bence denemez çünkü mutluluğun kısa bir tanımını yaparsak mutluluk hazdır. Hazların sürekli tatmini bir süre sonra insanı sıkar buna da depresif hazcılık denilebilir. Depresifliğin bulunduğu yerde mutluluk olmaz. Ve sonsuza dek mutluluk istemek aptalcadır. Aksine çile, ıstırap, dert isteyeceğizki bu sıkıntıları atlatınca gerçek mutluluğun farkına varalım. Mutluluğun kıymetini anlayalım. Mutluluk ve çile birbirini takip eden iki süreçtir ama insanlar mutlu olmak istemelerine karşın çile çekmek istemiyorlar. Kaderin bu çelişkisini kim kavrar? İşte bu çelişkiyi kavrayanlar gerek kişisel gerek toplumsal dertler edinip bunlarla baş ederek gerçek mutluluğu yakalayanlardır. Yazımı son günlerde çok popüler olan ve benim de sevdiğim bir şarkının sözleriyle bitiriyorum." Satmam bu dert benim, hem ağam hem paşam.Öğrenirim onunla kendimi, direnenler yaşar."