• 272 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    William Faulkner'ın "Çılgın Palmiyeler" adlı bu romanı, ne yazık ki, az bilinen ve okuduğum eleştirilerde de anladığım kadarıyla Faulkner eleştirmenleri tarafından bile doğru değerlendirilememiş bir eser; çünkü Ses ve Öfke, Döşeğimde Ölürken ve Abşalom, Abşalom! gibi başyapıtlarının yanında bu kitap daha sade, daha klasik bir anlatı gibi görülmüş. Ancak bir çok eleştiride karşıma çıkan ise aslında durumun öyle olmadığı: gerçekte Çılgın Palmiyeler, Faulkner'ın en iyi eserlerinden birisi olabilir.

    Çılgın Palmiyeler'de iki roman var. Faulkner Çılgın Palmiyeler adlı ilk romanı bir bölüm yazdıktan sonra Irmak Baba adıyla çevrilen ikinci romana geçiyor. Kitap boyunca toplum on bölüm okuyoruz, beş bölüm Çılgın Palmiyeler, beş bölümse Irmak Baba'dan.

    Faulkner bu sefer bilinç, daha doğrusu zihin akışı tekniğini kullanmıyor. Çok büyük bir oranda kronolojik bir akış var, bu akış nadiren de olsa kesiliyor. Çılgın Palmiyeler de Irmak Baba da ilk bölümlerinde olaya ve karakterlere giriş anlamında aslında başka ve daha geniş bir çerçeveyle sanki başka bir şey anlatacakmış gibi bir hava yaratıyor ve bu durumun yanıltıcı olduğu ikinci bölümlerde ortaya çıkıyor.

    Çılgın Palmiyeler; eşini onun da rızasıyla bırakarak sevgilisiyle kaçan Charlotte ve sevgilisi Harry'yi anlatıyor: Charlotte'un özgürlük inancına göre aşkın önünde hiç birşey duramaz ve yaşanan an her şeydir. Kitabın tamamı sevgililerin bu iddiasını hayata geçirme çabasının ilginç anektodlarından oluşuyor.

    Irmak Baba'da ise hayatları hapisanede geçen iki mahkûmun hayatı anlatılacak gibi bir hisle başlıyoruz okumaya ama aslında bu mahkûmlardan uzun boylu olanının 1927'de yaşanan sel olayı sırasında başına gelenleri okumaya başlıyoruz. Bu uzun boylu mahkûm günlerce süren sel sırasında bir hamile kadını kurtarıyor ve beraber günlerce kayıkta kalıyorlar ve başlarına türlü işler geliyor.

    Her iki romanda da kadınlar dert getiriyor. Her iki romanda da hamilelik sorun yaratıyor. Her iki romanda da erkekler altta kalıyor, kaybediyor, zarar görüyorlar. Her iki romanda da su doğanın gücünü ve yıkıcılığını temsil ediyor; Irmak Baba'da sel, Çılgın Palmiyeler'de ise kanı boğan şehvet duygusu karakterlerinin hayatını baştan sona etkiliyor, onları yoruyor, ve hatta yıkıyor. Her iki romanda da suç var, suç işleyen insanlar var; karakterlerimiz işledikleri suçun sonucuyla karşılaşıyor.

    Çılgın Palmiyeler, diyalogların da öne çıkabildiği bir metin; şaşırtıcı, gerçekten cüretli bir eser; Irmak Baba ise diyalogların daha geride kaldığı, özellikle sel bölümlerinde şaşırtıcı derecede etkileyici, güzel betimlemelerin daha ağır bastığı, genel anlamda ise Çılgın Palmiyeler'den daha iyi yazılmış, kotarılmış bir metin. Bu iki roman ayrı ayrı da basılmış zamanında ki yazara aykırı olarak böyle bir şeyi neden yapmışlar anlamıyorum; çünkü Faulkner'ın iki romanı birbirine sara sara yazması ve anlatısını böyle sürdürmesi bir farklılık deneme arzusundan kaynaklanmış diye düşünemeyiz, iki metin de bunu hissettiriyor. İki romanın iç içe geçmişliğinde, birbirini takip etmesindeki niyetin, niyetlerin iyi okurlar tarafından keşfedilmesi ve bunun Faulkner okurluğu bilgisine dahil edilmesi gerekiyor, ancak o okur ben değilim. Okuduğum yabancı eleştirilerde çok güzel noktaların olduğunu söylemem gerekiyor, ancak bu noktalarında ve eleştirilerin Faulkner külliyatı, ABD güneyine dair kültürü okumalarıyla bütün bir halde, o bilgiyi taşıyarak elde edilmiş olduğunu düşünüyorum. Bende bu bilgi yok. O yüzden okuduğum diğer eserlerinde de bu türden bağları hissedebilsem bile bunun sağlam bir bilgi olduğunu söyleyemem, ancak okuduklarımın, yani eleştirilerin bir tekrarı olduğunu söyleyebilirim burada.

    Faulkner okumayan bir okura Çılgın Palmiyeler'i önerir miyim? Hayır. Faulkner'ı tanımaya başlamak için de ilk kitap bu olmamalı. Daha ortalarda, bir kaç kitap okuduktan sonra denenmesi gereken güzel bir roman Çılgın Palmiyeler: insan olmayı, suç işlemeyi, sevmeyi, yaşamayı ve yaşayamamayı hiç bitmeden akan ve selle birbirine karışmış, cüssesi hem ürkütücü hem saygı hissi uyandıran Mississippi nehrinin yanı başında nehrin suları sel sularıyla hem hal, her bir yan çöp, yıkıntı ve ceset dolu usul usul akarken anlamaya çalışmak ve güzel çevirisiyle yine o güzel Faulkner üslûbunun tadını almak için okumak gerekiyor Çılgın Palmiyeler'i.

    Cesareti olanlara, şimdiden iyi okumalar.
  • 7 - *** Yazık ***

    Uzun zaman ardından dışarıya çıkmış olmam, yüreğimde ve zihnimde yabancısı olduğum bir heyecana tanıklık etmemi sağladı. Kalabalığın ardına karıştığımda önce kendimi bir ruh gibi hissettim. Sanki görünmüyor gibiydim, insanlarla karşılaştığımda hafif sağa ya da hafif sola çekilerek onlara yol veriyordum. Dalgınlığım bir ara karşıdan gelen kişiyi fark etmemi engelledi. Son anda onu fark ettiğimde irkilir bir biçimde kendimi yeniden sağa attım. Sanki biraz daha geç kalsam beni ezip geçecekti. Bu yabancılık ve görünmezlik o kadar da kötü değildi. İlk zamanlar bunu dert etseniz bile, daha sonraları yokluğunuza alışır ve kendinizi aramaktan vazgeçersiniz. Kendinden de vazgeçmek anlamına gelir bu. İşte bu seviyeden sonra yalnızca başkaları için yaşar, başkalarının hayatlarını yaşarsınız. Bir banka oturup çevreden geçen insanları izlemek bu yüzden benim görev edindiğim bir olaydır. Bu olay öylesi güzeldir ki, birden fazla hayat yaşamak birden fazla mutluluk tatmak veya acı çekmek anlamına gelir. Acıya rağmen güzeldir çünkü hayatın bütününe giden yolda parkeler sanki acıdan var olmuştur. Bir tek onlar gerçektir ve bir tek onlardan çıkarılan dersler neticesinde yeni gerçeklikler yaratılabilir. Kimileri buna tecrübe der, kimileri ise bunun bir umutsuzluk yaratacağını iddia eder. Tecrübelerin yalnızca umutsuzluk yarattığı bir yaşam... Bu ağırdır, hem de çok ağır…
    Esen rüzgar ve bu soğuk hava çiftleri birbirine daha çok yaklaştırıyor, onlar yolun ortasından birbirlerine sarılmış giderken yalnız olanlar, mesele bakın, başında şapkası, elinde bastonu olan ve ağır ağır yürüyen gözlüklü yaşlı amca, daha kenardan yürümeyi tercih ediyor. Bana kalırsa eşini yakın zamanda kaybetmiş ve kendi de artık bu dünyada ki vaktinin dolacağı günü bekliyor.
    Ben de oturmuş kendi hiçliğimi bu gördüğüm insan manzaralarıyla var etmeye, ya da varsa da onu tamamlamaya çalışıyorum. Eğer sayfalardan başka bir dostum olsaydı, ona bu alışkanlığımı anlatsaydım, kesinlikle bana, benim bir zavallı olduğumu söylerdi. Neyse ki hiç dostum yok, sayfalar dışında ve neyse ki sayfalarında konuşmak gibi bir özellikleri yok. Daha çok dinlemek için var onlar, sır tutmak ya da hayallerin kendi üzerlerindeki resmedilişini izlemek için var.
    Ben de bir aralar yaşamıştım, hatta bir vakitler daha da güzelini yaşayabileceğim algısına kapılmış ve güzel bir hayatın varlığına kendimi inandırmıştım. Oysa… Oysa, bu yalnızca ölümümü hızlandırmaya yaradı. O günlerden, ileriki günlere bakıp mutlu olacağımı düşünürdüm, güzel hayaller kurardım ki bir süre sonra insan yalnız başına yapamaz bunu.
    Tükenir.
    Umutsuzluğa kapılır ve yalnızlığının karalığına gömülür.
    Hayal kurmak tek kişiliktir fakat onları gerçekleştirmek için bir kişiye daha ihtiyaç olur. O kişi bulunamadığı zaman, baş başa kaldığınız hayalleriniz tek tek terk eder sizi ve yalnızca nefes almanın yorgunluğunda sürer artık yaşam. Yorucu bir iş, oldukça yorucu, alınan her nefeste geçmişi hatırlamak, kaybolan umutları görmek öylesine kasvetli ve yorucudur ki, inanç denen şeyin içinizde kayboluşuna tecrübe demeye başlarsınız. Ben öyle diyorum. Ben mi diyorum acaba gerçekten, ne kadar varım ki, ne kadarını söyleyebileyim. Birazdan… Birazdan… Ya da yarın belki bilemiyorum, artık ne zaman bulunursam…
    Bunları okuyacak kişi ne düşünecek hakkımda, cesedime baktığında ‘’acaba ne derdi vardı’’ diye söylenir belki ilk önce. Sonra ‘’yazık’’ diye ekler. ‘’Yazık.’’
    Yalnızca ölüm değil birçok başka konu ve olayın kötü son bulmasının ardından, kırılan tarafın söylediği sözcük ‘’yazık.’’
    Beş harfe kimi zaman bir ömür, bir aşk sığdırılır böylelikle. Öyle olması temenni edilir ama o söz söyledikten sonra bu kez yürek sayıklamaya başlar onu, zihinle öyle bir arkadaşlık kurar ki yapılan fedakarlıklar gelir akla ve onlar akla her geldiğinde yine bir yazıklar olsundur dile dökülen…
    Ne değişir?
    Dile dökülenler şu vakitten sonra neyi değiştirme gücüne muktedir?
    Koca bir hiç.
    Birazdan ölecek beden gibi bir hiç..
    Yalnızca insanlarda değildir resmettiklerim ve hayatını yaşadıklarım, çok kez bir çiçeğin bir ağacın bedeninde hissetmişimdir ruhumu. Bu da kötü, Oldukça kötü…


    Çiçeklerin bu denli sık oluşu, insanlar arasında tanığı olmadığım bir olayı hatırlatır bana. Onların etrafa yaydığı bu kokular kendi köklerindeki sevgi ile doğrudan ilintilidir. Neden sonra bu sevgi sembolü, bir başka insana olan aşkını açıklama nedeniyle bir araç olur ve kökünden koparılır?
    İnsanlar… Ah bu insanlar. Siz onları tanımazsınız.
    Uykumun gelmek bilmediği gecelerin baş mimarlarını en iyi anlatan cümle;
    ‘’Bir var, bir yoktur.’’
    Onların o yokluklarından dahi bir vara tezahür etmek mümkündür. Bu tezahürün adına verdikleri tanımı ‘’Acı’’ adı altında toplamışlar. Varken belki size sahte mutluluklar yaşatırlar ve budalalığınız onları gerçek sanmanızı sağlar. Keşke acıları da aynı sahtelikte olsaydı ve ben bugün almış olduğum kararın arefesinde bu cümleleri yazmıyor olsaydım. Bu cümleler, bu kağıdın bekaretini bozma hakkını kendinde hunharca görürken benimde yaşamıma son vermeden az evvelki düşüncelerim oldular.
    Cümleler… Onlarda insanlar gibi bir var bir yoklar. Hayat gibi, oksijen gibi ve Aşk gibi.
    Keşke o çiçekler kökünden yalan sevdalar için ayrılmasaydı…
    Keşke bu ruh yalnızca kendi bedenine hapsolmayı başarabilse ve diğerleri gibi, bencilliğin maskesine sıkı sıkıya bağlanıp ondan hiç ayrılmasaydı.
    Ne derler ölmüş bir bedene?
    Önce yazık, sonra…? Sonra rahmet diler kimileri. Kimileri de bunun bir intihar olduğunu anlar ve zayıflık olarak niteler belki. Ama hayır! İşte bu zoruma gider. Çünkü gerçek zayıflık bencillik maskesinden hiçbir zaman kurtulamamak, vefasızlığın kucağında yaşayıp etrafa hala gülücükler saçabilmek iğrençliğidir. İnsan mutlu olmak için böylesi bedbahtlıkları nasıl olur da hak sayar…
    Belki de onlardır haklı olan, belki de yaşamak için, mutlu bir hayat sürdürebilmek için, böyle davranmak gereklidir. Ölmek için ise…
    Ölmek için gerekli olan tüm şeyleri yaşadım…

    Ötesi yok...

    - Bu mektubun sonuna eklenen tarih, başka bir başlangıcın vücut bulmasıdır. Ölümümden fiziki anlamda kimse sorumlu değildir...
    (10.01.2019)


    °°° Vaveyla °°°

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • Ne geçmiş ne de gelecek, dem bu demdir…

    Bu şuun, âlem
    Bîsebat-u bîkıdem
    Nerde Havva, Adem?
    Varsa aklın ey dedem.
    Dem* bu demdir, dem bu dem!
    Dem bu demdir, dem bu dem!

    "Bu olaylar ve bu âlem
    ezelî ve ebedî(süresiz) değildir.
    Havva ve Adem nerede, ey dedem!
    Aklın varsa an bu andır."

    ****

    Yâd-ı mazi bahşeder
    Hayf-ü âlâm-ü keder
    Olma meşgul-i kader
    Kimse kalmaz hep gider.
    Dem bu demdir, dem bu dem!
    Dem bu demdir, dem bu dem!

    "Geçmişi hatırlamak korku,
    ıstırap ve keder verir.
    Kaderinle uğraşma.
    Çünkü kimse kalıcı değildir, herkes gelip gider.
    An bu andır, an bu an."

    ****

    Sen gibi bir saile
    Heyf değil mi gaile?
    Olma meşgul hâl ile
    Derd-i istikbal ile.
    Dem bu demdir, dem bu dem!
    Dem bu demdir, dem bu dem!

    "Senin gibi bir dilencinin
    dert ve sıkıntı ile uğraşması yazık değil mi?
    Ne şimdinin nede geleceğin derdiyle uğraşma!
    An bu andır, an bu an."

    ***

    Bu hayatta yok vefa
    Her günü derd-ü cefa
    Sen, ey müştak-ı sefa
    Ömrünü etme heba.
    Dem bu demdir, dem bu dem!
    Dem bu demdir, dem bu dem!

    "Bu hayatta vefa yoktur,
    Her günü dert ve cefadır.
    Sen ki; Ey huzur için can atan!
    Boşa geçirme Ömrünü!
    An bu andır, an bu an."

    ****

    Kim bilir Ethem imiş
    Bilmeyen sersem imiş
    Gayesi bir dem imiş
    Maadası hem imiş.
    Dem bu demdir, dem bu dem!
    Dem bu demdir, dem bu dem

    "Bilen kimse Ethem** imiş,
    bilmeyen ise sersem imiş.
    Hayatın gayesi ve hayattann geride kalan tek şey;
    sadece bir nefesten ibarettir.

    An bu andır, an bu an.
    An bu andır, an bu an."


    Aşk olsun gerçek erenlerin demi, devranına hû dost!


    *Dem:[1] Zaman, an. [2] Nefes, soluk. [3] İçki.

    **İbrahim Ethem, Padişah iken tahtını ve tacını terk eyleyerek hakikat yolcunuğuna başlamıştır.


    Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi
    Amak-ı Hayal Kitabından
  • 160 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Ömer Faruk Dönmez'in #Hamza'dan sonra okuduğum ikinci eseri. Keskin bir zeka ve sivri dil, akıcı bir üslup..
    Dönmez, yine mizahı ve edebiyatı ele alarak hem
    düşündüren hem de öğreten üslubuyla bir kitap sunmuş bize. Onun çarpıcı ve ironik dili, okurları tarafından mutlaka bilinir. Tespitleri ve özellikle de tespitlerine eleştirel açısını pek severim ben. Okurken güldüren, evet ya tam da böyle düşünüyorum dedirten türden...

    Ölü Bir Yazarın Anlattıkları kitabın kahramanının adı İbrahim. İbrahim bu dünyadan göçüp gitmiş
    dert sahibi bir yazar. Nasıl oluyor derseniz, siz sormadan "onu bana değil
    yayımcıya sorun." şeklinde cevaplıyor.

    Ömer Faruk Dönmez "ölü yazarı" İbrahim aracılığı ile
    İslam'ın değerlerine sahip çıkıyor. Tane tane, ince ince
    bazen yumuşak bazen sert bir şekilde iğneliyor.
    Kitabın içinde Yusuf suresinin mealine yer verilmesi
    ve bunun günümüz olaylarıyla bağdaştırılması çok güzel.
    İlginçtir ki; Yusuf (as) bir kadının fitnesinden kurtulmak için senelerce hapiste kalmayı göze almış; torunu Musa (as) ise bir kadına ulaşabilmek için senelerce işçilik/çobanlık
    yapmış. (Bunları biliyor muyuz?)
  • Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devran bî-sükûn
    Dert çok hem-dert yok düşman kavî tâli’ zebûn
    #fuzuli
  • 176 syf.
    ·42 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Thomas Bernhard, Sarsıntı’da bir kez daha insan doğasına ve onun karanlık tarafına kendi yaşantısından kattığı parçalarla bakıyor.

    Thomas Bernhard’ın, geçmişiyle hesaplaşırken nefes alma (kendisini bulma) gayreti, fonda ailesinin ve Avusturya’nın bulunduğu anlatı, deneme ve romanlarında açığa çıkıyor; Amras-Watten, Beton, Bitik Adam, Don, Düzelti, Eski Ustalar, Goethe Öleyazıyor, Hakikatin İzinde-Konuşmalar: Okur Mektupları-Söyleşiler-Edebiyat Yazıları, Kireç Ocağı, Odun Kesmek, Ödüllerim, Ses Taklitçisi, Ucuzayiyenler, Yürümek-Evet, Ungenach ve Yok Etme (YKY).

    Bernhard metinlerinde yaşamın beton misali sert yüzüyle karşılaşan okur, mutsuzluğun ve ölümün kıyısında gezinen karakterlere de rastlarken yazınsal öfkeye maruz kalıyor. İkiyüzlülüğü reddeden, ne kadar can sıkıcı olsa da hakikatin dillendirilmesinden yana zar atan Bernhard, bu anlamda okuru “huzursuz da ederek”, gerçekler uğruna dilini sivrilterek kendi yakınlarıyla ve ülkesiyle kavgaya tutuşurken bu rahatsız var oluştan bir üslup yaratıyor.


    Söz konusu “zehir,” bir ödül konuşmasında ya da otobiyografik metinlerinde (Neden-Bir Değini, Kiler: Bir Kaçış, Nefes: Bir Karar, Soğuk: Bir Soyutlama ve Çocuk – Sel Yayıncılık) hemen hemen aynı etkiye sahipken gerçek ile saçma, mutluluk ile karanlık arasında gezinen Bernhard ailesini, Avusturya’nın geçmişini ve aydınların ikircikli halini eleştirip hem ileri bakıyor hem de zihnini kurcalayan hatıraların labirentinden geçiyor. Bu yürüyüş, kimi zaman şiir (In Hora Mortis – Edebi Şeyler Yayıncılık) kimi zaman da vatandaşı Wittgenstein üzerinden şekillenirken (Wittgenstein’ın Yeğeni – Metis Yayınları) sevgi ve şefkat arayışı, kendini bulma arzusuna ya da kaçışa evriliyor. Diğer bir ifadeyle Bernhard’ın neredeyse tüm yapıtlarında rastladığımız ikilem veya arafta kalma durumu bu.

    Hakikat ile rol yaptığı yaşam arasında kaldığında bazen hastalanan bazen de kendisinde travma yaratan korkulara hapsolan Bernhard, ormanla özdeşleştirdiği hayatı bir savaşa benzeterek, tıpkı Kireç Ocağı’nın başkarakteri gibi, ya insanlardan kopuyor ya da çevresiyle didişirken hatırlama ve hesaplaşma üzerine kurduğu yaşamıyla kitaplarında kendisine bir şekilde yer açıyor.

    Türkçeye kronolojik olarak çevrilmeyen Bernhard külliyatından bir kitapla daha karşı karşıyayız şimdi; ilk metinlerinden biri olan Sarsıntı.



    Baba, oğul ve Prens


    Sarsıntı, iki bölümden oluşuyor. İlkinde, bir doktor ve oğlunun Avusturya kırsalındaki gezintisi, ikincisinde ise birçok konuya kendince değinen, gelgitli ve paranoyak Prens’in monoloğu var.

    Baba ile oğlunun yolculuğunda Bernhard, okuru Avusturya kırsalının otopsisine sokarken satır aralarında yorumlarda bulunuyor. Taşradakilere “umutsuz barbarlar” veya “şehirdeki suçlar ve şiddet taşradakilerin yanında hiç sayılırmış,” diyor mesela.

    Baba ve oğlunun uğradığı her noktada içine düştüğü kaosla birlikte, kırsaldaki aile içi çekişmeler ve yalanlar, tıpkı ortamı rengarenk yapan çiçekler gibi sayfalarda. Sefilliğe, deliliğe, şiddete ve doğanın çetin şartlarına rağmen ayakta kalmaya uğraşanlar, bedenen rahatsızlanınca ruhen de hastalanıyor.

    Oğlanın ağzından anlatılan hikayede, annesinin ölümünden sonra depresyona girip intihara teşebbüs eden kız kardeş de var, sağlıklı olduğunu iddia edenlerin ruhsal çöküntüsü de…


    Adı bütün o keşmekeşte ilk kez geçen Prens Saurau’nun sınırsız özgürlükten bunalan, kitap meraklısı, felsefe delisi, pek çok konuda bilgi ve fikir sahibi olduğuna dair bilgiler ediniyor ikili. Bernhard, hoyrat taşranın ya da “proleter boşlukların” karşısına, yolun sonunda rastladıkları Prens’i çılgınlıkla örülü bir vaha gibi koyuyor.

    Yaşadığı geniş arazide kendi doğa kanunlarının geçerli olduğundan bahseden Prens, hemen her şeyden nem kaparken kelimelerini dikkatle seçip etrafındaki kişiler, yaşanan olaylar ve genel politik durum üzerine uzun uzun konuşuyor. Prens; kamulaştırmaya hız veren devlete, neyi savunduğundan habersiz olduğunu söylediği komünistlere ve seçmeye çalıştığı kahyaya laf yetiştirdiği monoloğunda, Avusturya’nın geri kafalılığından dert yanarken “entelektüel felaket”ten bahsediyor. Ona göre kamulaştırma ve entelektüel felaketin kaçınılmaz sonucu ise devletin intiharı. Saurau’nun fikir beyan ettiği konular bununla sınırlı değil elbette; su baskınları, tiyatro, kafasındaki sesler…

    Dünyayı geniş bir çiftlik gibi gören, birbirinden uzak insanların aynı kaygı arazisinde gezindiğini düşünen Prens ya da bunları ona söyleten Bernhard haklı olabilir mi? Şöyle diyor Saurau: “Baktığımda mutsuz insanlar görüyorum (…) bunlar, çektiği azabı sokağa taşıyan ve böylece dünyayı, tabii ki gülünesi bir komediye çeviren kişiler…” Prens’in konuşmasına, dünya ve hayata dair bir tirat havası veren Bernhard’ın, yeryüzünü bir sahneye ve insanları da rollerini öğrenen birer oyuncuya benzettiği oyuna, “tutarlı var oluşlar” veya kişinin huzursuzluğu da dahil.

    Bernhard; baba ile oğlunun seyahatini ve Prens’in monoloğunu öylesine kurgulamamış. Burada, hem Avusturya’ya ve kendi hatıralarına hem de hayata ilişkin söz söyleyip eleştiri getirme isteği yatıyor. Kısacası Bernhard, Sarsıntı’da bir kez daha insan doğasına ve onun karanlık tarafına kendi yaşantısından kattığı parçalarla bakıyor. ALINTIDIR- Ali BULUNMAZ ( kitabı en iyi anlatımlarından biri)