• Yin ile Yang,
    Varolşun felsefesinin ve dinamiğinin zıtlıklar üzerinden anlatımıdır kısaca.
    Zıtlıkların birbiriyle etkileşimi ve her şeyinoluşumuna olan katkısı, etkisidir Yin ile Yang.
    İnsanoğlunun “değer yargılarını” en iyi şekilde özetleyen temel felsefelerden biri olduğuna inanmışımdır.
    Bu inancım, Yin ile Yang’in milattan önce 2.800’lere kadar uzanan kadim tarihinden dolayı değil, hepimizin ruhunda, doğasında, hayallerinde, kişiyi kendi yapan özünde ve değer yardılarına olduğunu düşündüğüm “eksik olanı”, “eksik parçayı” en iyi şekilde betimlemesinden gelmektedir.
    Bu “eksik parçamız”, belki bir lütuf, belki bir lanet, bilinmez ya da duruma göre değişebilir fakat bizi, içinde bulunduğumuz habitatımızda farklı kılan, öne çıkaran bir faktör olmuş çoğu zaman.
    Daha, az sayıdaki gruplar halinde mağaralarda yaşarken bile merak edip bizde olmayanın peşine düşmüşüz. Bulduğumuzu düşündüğümüzde, bir başkası ortaya çıkmış. Sonra bir diğeri ve diğerleri…
    Bu döngü hiç bitmemiş. Bitecek gibi de görünmüyor.
    Esasında ilk insandan günümüzearadığımız, belli ki ölümsüzlükmüş. Çünkü kavramışız ki ölümsüz olmak üstünlüklerin en büyüğüymüş.
    Farkına varmasak da bu uğurda her şeyi yapmışız ve yapmaya devam ediyoruz. Hatta inanışa göre (Eski Ahit) bunun peşine düştüğümüz için cennetten kovulmuşuz.
    Varlığın anlamını hep olmayanda, olduğu umut edilende, yoklukta aramışız ve pek çoğumuzun değer yargısı varolandan çok olmayanın kıymetine odaklanmış durumda.
    Mesela?
    700.000 saat. Çok uzunmuş gibi geliyor okurken ya da düşünürken eminim. Siz hesaplamadan söyleyeyim, 700.000 saat yaklaşık 80 yıl eder.
    Bu süre, günümüzde gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların ortalama ömrü.
    İlk anımızdan son nefesimize her anı, emeklemeyi, yürümeyi, koşmayı, sevmeyi, ağlamayı, gülmeyi, nefret etmeyi, kazanmayı, kaybetmeyi, kısacası herşeyi, koca bir ömrü sığdırmaya çalışıyoruz bu süreye ki, çok insanın 80 yıl yaşayacak kadar şanslı olmadığı bir dünyada.
    Böyle bakınca, o kadar da uzun değilmiş gibi geliyor insana, bir de her gün 24 saatini harcadığımızı düşününce. İşte tam burada, bu noktada kendimize şu soruyu sormak gerek diye düşünüyorum.
    Bu 700.000 saati, yani yaşamı,pek çoğumuz için değerli kılan nedir diye?
    Hayatın kendisi mi? İçinde bulunduğumuz şu an mı? Hafıza denen muammada biriktirdiğimiz onca anı, tecrübe ya da birikim mi? Yoksa bir gün son bulacak olması mı?
    Sonsuz bir hayatın sahibi olsak mesela, bugün onca değer addettiğimiz kişiler, olgular, varlıklar, aynı görünür müydü bize? Anlamı kalır mıydı onca şeyin?
    Ya da ölümse hayatı değerli kılan, ne yaşayacaksak, yaşıyorsak, bir sınırının, belli bir süresinin, sayının kalmasıysa her şeye anlam katan, sonuca gidene kadar ki sürecin, yaşamın, yaşamanın hiç değeri, anlamı olmaz mıydı?
    Belli ki varolanın kıymetini yoklukta aramak bize genetik bir miras.
    İki yüzlü bir miras.
    Öyle ki, bize kapılar açtığı kadar bir o kadarını da kapatmış.
    Bilinir ki en mutlu insanların, en başarılı kişilerin, hatta en unutulmaz olanların, tarihe geçenlerin, liderlerin ortak yönü, anın kıymetini, değerini biliyor olmalarıdır. Derler ki Amerikan Başkanını lider yapan doğru zamanda doğru yerde olmasıdır. Bu özellikler sizi dünyanın tepesine taşıyabilir.
    Tabi bu, bize plansız yaşamanın, geçmişi ve geleceği umursamamanın bizi daha mutlu edeceği anlamına gelmez. Bu fazla hayalperestlik olur ya da güncel bir tabirle “Black Mirror” dizisini akla getirir insana.
    Önemli olan önce içinde bulunduğumuz bu anın, bu günün, bu saatin, elimizdekinin, varolanın kıymetini bilmektir. Tüm bunlara anlam katanın yoklukları değil bizzat kendileri olduğunu anlamaktır.
    Meselalarla devam edelim.
    Yaşama anlam katan ölümse, düz bir mantıkla bile önce yaşamak gerekir.
    Hem de, Can Yücel’in dediği gibi “Tam Zamanında Yaşamak”.
    Şöyle katkıda bulunuyor bu konuda bize şair “Tam Zamanında Yaşamak” adlı şiirinde;
    “Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,
    Tam zamanında söylemelisin sevdiğini, gözlerinin içine baka baka.
    Tam zamanında okşamalısın başını O üzüm gözlü çocuğun,
    Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına, tam ağlamak üzereyken.
    Tam zamanında açmalısın kapını, Hayatına girmek isteyenlere.
    Ve Tam zamanında çıkarmalısın, Sevginden şımarmaya başlayanları.
    Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli
    Ve Tam zamanında ölmelisin, Iskalamak istemiyorsan hayatı.”
    Ben küçükken, dedemin evinin duvarında, bir çerçeve içinde bir yazı asılı dururdu.
    Konusu:“Evlatlar babaları hakkında ne düşünür”;
    Şöyle yazılıydı:
    6 YAŞINDA :Babamherşeyi biliyor.
    10 YAŞINDA :Babam çok şey biliyor.
    15 YAŞINDA :Ben de babam kadar biliyorum.
    20 YAŞINDA :Babamın da pek fazla birşey bildiği söylenemez.
    30 YAŞINDA :Bir kere de babamın fikrini sorsam fena olmayacak.
    40 YAŞINDA :Ne de olsa babam bazı şeyleri biliyor.
    50 YAŞINDA :Babamherşeyi biliyor.
    60 YAŞINDA :Keşke babam hayatta olsaydı da kendisine danışabilseydim…
    Sormak gerek mesela; sevdiklerimizin kıymetini onlar yokken mi anlayacağız hep? Onları özlemek, onlarla vakit geçirmekten daha mı ehven?
    Niye mesela kaçan hep kovalanır? Yanında olmasından çok kaçması mıdır onu cazip kılan?
    Sigara mesela, neden hep bir yerlere yetişmeye çalışırken nefes nefese kalındığında bırakmaya karar veririz?
    Ayağımızı gaz pedalından çekmemiz için neden bir kaza haberi olmamız ya da kaza yapmış bir arabanın yanından geçmemiz gerekir?
    Yokluk mudur varlığa anlam katan?
    Şer midirhayırı hayır yapan?
    Yeniden doğmak için, illa ölmek ve küllerinden doğmak mı gerek,anka kuşu misali?
    Kendi cennetine kavuşmak için, Dante gibi, önce cehenneminden mi geçmeli insan…
    Genetik mirasımız bu kadar mı etkili değer yargılarımız üzerinde?
    Cevabı sizdedir.
    Ölümden, yokluktan, olumsuzluklardan çok bahsettik.
    Can Yücel’le bitirelim:
    “At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
    Vakit zannettiğinden daha az
    Haydi kalk bakalım,
    Şimdi YAŞAMAK ZAMANI…”

    Yiğit Özar
  • "Feminizm" terimi; kadınların da erkeklerin sahip oldukları tüm haklara sahip olmasını ve kadınların da hukukta sosyal hayatta erkeklere eşit sayılmasını hedef alan düşünce sistemini anlatır. (S. Hayrı Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlügü 106)

    Feminizm Nasıl Dogdu?

    Feminizm hareketlerinin başladığı onsekizinci asrın sonlarına kadar, İslam`ın uygulandığı dönemler dışında, kadının durumu içler acısıdır:

    Bozulmuş Yahudilikte, erkek, yatar-kalkar ve kadın yaratılmadığı için Allah`a dua eder. Baba isterse kızlarını satabilir. Bozulmuş Hiristiyanlıkta kadın, Hz. Adem`i kandırıp yoldan çıkaran, bu yüzden ölünceye kadar gebelik ve doğum sancısıyla ceza görecek olan aşağılık bir şeytandır. Bundan ancak hiç evlenmemekle kurtulabilir. İşte rahibelik bu demektir. Halbuki, bu hem dinin mantığına, hem de kadının tabiatına aykırı bir düşüncedir. Din herkesin kurtulmasını hedeflediğine göre, kurtulmak isteyen tüm kadınlar evlenmezlerse, erkekler kimlerle evlenecek ve insanlık nasıl sürecektir? Bu, hiristiyanlığın din mantığına aykırı yönüdür: Cinsel ilişki, erkek gibi kadın için de fitrî bir ihtiyaçtır. Kadın bu ihtiyacını gidermeden nasıl ömür sürebilir? Bu da işin kadın tabiatına aykırı olan yönüdür.

    Islâm`dan önceki Cahiliyyet Toplumunda kadının durumu ise herkesin malûmudur. Eski Hintlilere göre kadın murdar bir varlıktır. Batı uygarlığının temeli Yunan`da kadın bir zevk aracıdır. Kendisiyle hâlâ övündükleri Eflatun, kadının bir orta malı olarak elden ele dolaşması gerektiğini söyler.Ingiltere`de daha Onbirinci Asr`a kadar, koca, karısını satabilirdi. (B. Topaloğlu, Islâm`da Kadın 18.) Genel olarak batı`da kadın ondokuzuncu asrın başlarına kadar insan bile sayılmıyordu. O tarihlerde Italya`da toplanan bir bilimsel (!) heyet "Kadın Insan mıdır, değil midir?" konusunu tartışıyordu (Bu olayı Dostoyevski, Suç ve Ceza adlı romanında işler.) Çünkü kadın Şeytanın biçimlenmiş görünümü sayılıyordu ve 1830`lara kadar Avrupa`da beyaz kadın ticareti bir ticaret kolu olarak iş görüyordu. Yani kadınlarını bir mal gibi satıyorlardı. Derken Sanayi Devrimi oldu. Motorlar ve fabrikalar çalışmaya başladı. Büyük çapta insan gücüne ihtiyaç duyuldu. Çalışana olabildiğince az ücret vermek, kazanmanın birinci şartı olarak görülüyordu. Bunun için de en elverişli kesim kadınlardı. Onlara az ücret verilmesine kimse karşı çıkamazdı. Çünkü onlar insan değillerdi. Böylece kadın bir şeytanî ruh sayılmasının yanında, erkeklerin yapacağı ağır işleri de yükleniyor ve yağlı-paslı makineler arasında paçavra üstüpüler gibi akşamlıyor ve varsa kocanın kollarında cenaze gibi sabahlıyordu.

    İşte bu genel durum erkeklere iki yönden etki etti.

    1- Başkasının işinde enerjisini ve işe yarar yönlerini yitirip kendi kucağına paçavra gibi geIen kadınların kocaları, gayret duygularının depreşmesiyle harekete geçtiler.

    2- Fıtratındaki acıma duygusunu bütün bütün yitirmeyen insanlar, bu yürekler acısı durumdan nihayet etkilenmeye başladılar.

    Ayrıca işin kendi çıkarlarını etkileyen yönleri de vardı; Uzakdoğu`nun zenginliklerinin Avrupa`ya taşınmasıyla kurulan fabrikalar, tek geçim kaynağı hâline gelmiş ve işçi olarak erkeğin yerine, köle gibi çalıştırdıkları, buna rağmen çok az ücret verdikleri kadınları tercih eder olmuşlardı. Erkekler işsiz kalıyordu. Ikinci olarak, ağır işlerde çalışıp bitkin hale gelen kadın; erkeğin zevklerini tatmin edemiyordu. Derken, erkeğin hem midesinin, hem de belinin arzularının doyum aracı olarak görülen kadının bu durumunu, Freudizm`in psikanalize dayanan cinsiyet felsefesi, hem kolaylaştırdı, hem de bilimsel çehreye büründürdü.(Bolay, age.107.)

    İşte bu süreç sonunda batı`da "feminizm" kaçınılmazdı. Çünkü Islâm dünyası kadının da insan olduğunu onlara öğretmişti. Ve büyük savaşımlar sonunda kadın, önce kanun önünde erkeğe eşit hale getirmeyi başardılar. Kadın Hakları Beyannamesi'ni yayınladılar. Kadına seçme ve seçilme hakkı sağladılar. Buraya kadar olan gelişmeler olumlu ve güzel gelişmelerdi. Çünkü fıtrat, bunu gerektiriyordu. Ancak "ifratların tefritleri doğuracağı" kuralı işliyor ve bir cinsin hakimiyeti, yerini öbür cinsin hakimiyetine devretmeye doğru gidiyordu.

    Konunun insanîligi ve normalliği yanında aşırılıklara kaçılmasıyla cazip yönleri de ortaya çıktı. Kadının istikrarsız duygusallığı, güzel bir kazanç aracı olmaya çok elverişli idi. Yani kadın, yine kazanç aracı, yine zevk aracı olarak kullanılacaktı. yine ezilecekti ve horlanacaktı ama, bunun yöntemi değişecekti. Yani kadın yine erkeğin arabasına koşulan at durumunda kalacak, ama ne var ki, arabayı arkadan kırbaçlanarak çekmesi yerine, önüne yeşil bir gözlük takılarak ve o, ilerisini yeşil görünce ota kavuşmak ümidiyle koşturacak ve yine aynı arabayı çekecekti. Değişen sadece buydu.Kadının önünde bir kısır döngü oluşturuluyordu. Onun sayesinde yeni endüstri kolları gelişti. Kozmetikler ve moda gündeme geldi. Bunlar aracılığıyla kadın süslenip-püslenip erkeğin bulunduğu her yere girebiliyor, ayrıca defilelere ve yarışmalara çıkarılıyor, bunlar diğer kadınların bu yoldaki tutkularını artırıyor, bu tekrar onu oluşturuyor ve erkek de, birbirini körükleyerek hızlanan bu kısır döngüden istediği sonucu alıyor, hem midesini sişiriyor, hem de erkekler gibi her sahada görev alma hakkını (!) elde eden kadın sayesinde, kadını her aradığında elinin altında bulabilip başka zevklerini de tatmin ediyordu. Yani artık arabası tıkırında gidiyordu. Bu işin reklâmını yapacak çok uluslu şirketleri, siyonist menfaat şebekeleri, dergi ve magazinleri, hattâ TV ve radyoları vardı. Yani kadından çok, onu sömüren erkek örgütlenmişti ve sömürünün yöntemi bilimselleşmişti. Zavallı kadın ise, ot diye gösterilen yeşilliğin peşine koşabilmeyi hak olarak görüyor ve bu hakkı koruyabilmek ve daha ilerilere götürebilmek için kadın dernekleri kuruyordu. Evet, kadın artık erkeği geçmişti ama, göbeği şişkin, zevki pişkin erkeğin arabasının önünde olduğu için geçmişti..

    Erkek de bu iyiliğe karşılık onu koruma hayırhahliği gösterip, ona karşı doğan minnet borcunu ödemeliydi. Önce etrafa şöyle bir "höyyt!" demekle işe başladı. Kadının bu hakkına (!) karşı çıkmak isteyenlerin alnını karışlardı. Çünkü o artık bunu kanunlaştırmıştı ve bunu kadına da inandırmıştı. Çünkü her fırsatta onunla beraber olduğunu söylüyor ve "hiç endişe etmeyin, sizin erkeklere fiziksel eşitliğinizi de sağlayacağız" diyerek sırtını sıvazlıyor ve "Tam Eşitlik Için Erkeklerin şey`ini Kesme Dernegi" kuruyordu. (Attilâ Ilhan, Yanliş Erkekler, Yanliş Kadinlar 196.)

    Ama bütün bunların sonucu olarak bir yönden de kadın her arandığı yerde zorluk çekilmeden bulunabilen mebzûl bir varlık haline geldiğinden; erkeklerin gözünden düşüyor ve erkekler normal ve tabiî ilişkiden zevk almaz oluyor, cinsel sapıklıklar tarihin hiçbir döneminde şahit olunmayan boyutlara varıyor, eşcinsellik yer yer kanunlaşıyor, kadınlarda da yine yer yer erkeklerden nefret duygulan gelişiyor, onlar da lezbiyenleşiyorlar. Ama tabîîlik sınırı geçilince artık sınır yoktur. Konu hayvanlarla evlenmeye kadar vardırılıyor ve Avrupa`da bir kadına, kedisiyle resmen nikâh kıyılıyor. Sanki köpeklerle yaşayan diğer hemcinsleri gibi nikâhsız yaşasa olmayacakmış gibi... Ama tarih, fıtrata karşı çıkanların helâk olaylarıyla doludur. Tabiat, kendi kanunlarına karşı çıkanların gayretlerini sonuçsuz bırakır. Atın eşeğe çekilmesiyle doğan katır artık üreyemez. AIDS pusuda bekliyor gibi... İşte "feminizm"in serüveni ve günümüzde ulaştığı nokta bundan ibarettir.

    (Sorularla İslamiyet)
  • tatile giden var gidemeyen. gidenler tatilin tadını çıkartmaktan ziyade instagram’a nasıl koyarım mücadelesi verirken, gidemeyip bu mücadelenin sonuçlarını görenler kendilerini fomo aromalı bir moral bozukluğu içerisinde bulmaya devam ediyorlar. neyse konumuz bu değil. hem gidenlere, hem gidemeyenlere, kalabalıkta kaybolanlara, sıcaktan nefret edenlere ve sinirlerine hakim olamayanlara bbc earth güzelliği harika bir rahatlama fırsatı. 10 saat kesintisiz, suyun altında okyanus gezintisi

    https://www.youtube.com/watch?v=AgpWX18dby4
  • En çok kapı dinleyen insanlardan nefret ederim. İnsanın hırsız olması için başkasına ait bir eşyayı çalması gerekmez; başkasına ait sırları çalmak da hırsızlıktır. Hem de hırsızlığın en bayağısıdır.
  • "Batılı iyice tasvir, safi zihinleri idlaldir."

      Tek kelimeyle bana Üstad'ın bu veciz sözünü hatırlatan bir kitaptı açıkcası. Yani batıl fikirleri derinlemesine izah etikten sonra, bu fikri çürütme metodu, saf zihinler için tehlike arzeder. Resmen hayatımda hiç duymadığım kadar batıl şeyler öğrendim. Kitabın ilk 150 sayfasında bu örnekler beni öyle bir kabz haline soktu ki bırakmak istedim. Ama huyum kurusun başladığım kitabı yarım bırakmaktan nefret ediyorum. Sonrasında okumak için okudum. Bu kitabı okuyan birisi: "Bunlar hayatın gerçekleri, bunları görmezlikten gelemezsin" diyerek beni eleştirebilir. Ama bunlar bu denli açık seçik anlatılmadan da tesettür meselesi gayet anlaşılabilir bence. Kitabın yarısından çoğu batı medeniyetlerinin batıl örnekleriyle dolu. Beklenilen hicab meselesine kitabın son 150 sayfasında geliniyor. Burada tesettür meselesi tüm yönleriyle ele alınmış. Hem kadın hem erkek tesettürüne hadis ve ayetlerin ışığında etraflıca değinilmiş. Tesettürün sadece başı örtmekten ibaret olmadığı vurgulanmış. Aslında bilinen ama tekrar hatırlanmasında faydalı olacak bilgilerin toplamı diyebiliriz. Ama bazı yerlerdeki uslübden dolayı, tesettür hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan bu kitabı okuyan saf bir zihin: "laiklik elden gidiyeah, irtica geliyeah" demekten kendini alamaz diye düşünüyorum. Kitapta verilmek istenen genel mesaj ise: "kadına hak ettiği değeri sadece ve sadece islam dininin verdiği, batı medeniyetlerinin kadını yüceltme adı altında kadının değerini ayaklar altına alması" durumudur. Vesselam.
  • Her şeyi hem seviyor hem her şeyden nefret ediyorum. İşte beni tam olarak böyle saçma sapan bir ruh haline soktun Tanya.