• Tolstoy'un okuduğum ikinci kitabı Kreutzer Sonat.Dolayısıyla yazarın yaşamını,nelerden etkilendiğini,iç dünyasını vs. bilmiyorum.
    Genel olarak kadına da erkeğe de eleştiriler yapmış Tolstoy,romanın baş kahramanı Pozdnişev'in ağzından.Roman erkeğin ağzından anlatıldığı için metinler ve bakış açısı erkeksi-erkek egemen.Ki zaten yazarın erkek olmasından ve o yıllarda ataerkilliğin çok fazla olmasından dolayı böyle bir üslup şaşırtıcı değil,diğer birçok kitapta olduğu gibi bize dönemin kadına bakış açısını sunuyor.
    -Kitabı okumayanlar için uyarayım,kitapla ilgili önyargı oluşmaması için ve spoiler olmaması için incelememi okumayın.-
    Tolstoy diyor ki:
    "Cinsellik suçtur,insanın hayvani tarafına yenik düşmesidir.Evli ya da bekâr olmamız fark etmez.Cinsel ilişkinin insan sağlığı için gerekli olduğu fikri yanlıştır,sahte bilimin uydurduğu bir şeydir.Bu kanı o kadar fazla yayılmıştır ki erkekler az miktarda parayla bu suçu işlemektedirler.Erkeklerin sözde bu ihtiyacı için bir sürü kadın telef edilir.Bekar erkeklerin ihtiyacı yerine getirilirken bu aşağılık kadınların da ruhu ve bedeni mahfolur.
    Cinsellik şiirlerdeki gibi aşkla yapılan bir şey değildir.Bunun yalnızca insanı alçaltan hayvanca bir eylem olduğu herkesçe bilinmelidir.
    Karı-koca ilişkilerinin yegane amacı dünyaya çocuk getirmektir.Oysa şuanki tanımıyla çocuğa yanlış bakılıyor.Kaza eseri,sevişmenin engeli,zevke varabilmeyi engelleyen şey olarak görülüyor.Oysa bu yanlıştır.Kadını kısırlaştırma,hamilelikten korunma çok yanlış şeylerdir.İnsanlar bu yöntemlerle çocuğa bakma zahmetinden sıyrılıyor,bu katilliğin bir türüdür.
    Hamilelikte ve emzirme döneminde karı-koca ilişkileri kesilirdi,şimdi buna aldırış eden yok.Bu kadının hem bedensel hem de ruhsal gücünün yok olmasına neden olur.
    Gerek evlilikte,gerek evlilik dışında iki sevgilinin birleşmesi,istediğimiz kadar şiir havasına bürüyelim,insana layık değildir.Bir insanın amacını gerçekleştirmesine,insanlığa,vatana,bilime,sanata ya da Tanrı yolunda hizmetine ister yasal,ister yasal olmayan aşk hayatının ve cinselliğin hiçbir etkisi yoktur.
    Kadının yetiştirilmesi insanlığın onu doğru anlamasından temel almalıdır.Oysa kadınlar erkekler tarafından sadece zevk aleti olarak görülmektedir.Wein,Weiber und Gesang...Şarap,kadın ve şarkı...Bu şiirlere bile girmiştir.Ona özgürlüğünü bağışlamak,erkeklerle aynı haklara sahip olmasını sağlamak bir işe yaramaz.Çocukluğundan beri zevk aleti olarak yetiştirilen kadın ileride de toplum gözünde böyle kalır.Erkekler onu daima öyle bir telkin altında bıraktığı için kadın,hep aşağılık bir mahluk olarak kalacaktır.Değişiklik ancak erkeklerin kadınlar üzerindeki görüşlerinin değişmesiyle mümkün olabilir.Bunu sağlamak için kadın bakireliğin yüksek değerini anlamalıdır.Bu gerçekleşmediği sürece,çoğu kızın tek ideali,seçimi kolaylaştırmak için mümkün olduğu kadar çok erkeği ağa düşürmek olacaktır.
    Gebe kadın doğaya karşı gelerek aynı zamanda hem sütanne,hem sevgili olur.Kısacası hiçbir hayvanda rastlanamayacak bir duruma düşer.Etrafımızda isteri krizlerinin,sinir illetinin,halk arasında cin çarpmışların eksik olmaması hep bu yüzdendir.Bakirelere havale gelmez,buna yalnızca kocalı kadınlarda rastlarsınız.Hastaneler,doğanın yasalarına karşı gelenlerle doludur...
    Uzmanlar erkeklerin,gebelik ve emzirme döneminde bunsuz duramadıklarını savunur.Bu da sahte bilim savunucularının sözleridir.Bir adama votkaya,tütüne ihtiyacı olduğunu telkin ederseniz,onsuz yapamaz.Dikkat ettiyseniz hayvanlar ancak üreme zamanlarında çiftleşirler,doğanın kötü ruhlu hakimi ise her aklına esişte dişisinin yanına koşar.Temiz ahlâklı kız bundan her zaman nefret eder.
    Kadınlar Yahudilere benzer.Yahudiler ezilmelerinin intikamını para yoluyla alırlar.Bize yalnız ticareti bıraktınız, biz de sizi tüccar olarak vururuz derler.Kadınlar ise'Bizi sadece şehvet aleti olarak mı görmek istiyorsunuz,öyleyse size şehveti kullanarak hükmedeceğiz.'derler.Sorun cinsel ilişkilerde erkekle eşit olabilmektedir.O zaman kadın da erkek gibi arzu ettiği insanı ayıplanmadan seçebilecek ve şehvet ağlarını gerekli görmeyecektir..."
  • Çalışmak özgürleştirir yazıyordu
    nazi kamplarının girişinde. şimdi her
    yerde yazıyor. İnsanın kendi
    iradesine karşın, her gün, sabahtan
    gece vaktine kadar, belli bir şey
    yapmakla sınırlandırılmasından
    dehşet verici bir şey yoktur. ve işçi
    kendisini ne kadar daha çok insan
    hissederse, işi ona, o kadar çok
    nefret edilesi görünür; çünkü
    sınırlanmışlığı görür, işin kendisi
    için amaçsızlığını görür. Hem kişisel
    hem kolektif moleküllerle, bizzat
    kendi elinizle besleyip
    büyüttüğünüz ve taptığınız o
    faşisti; öldürün.
  • Kişisel gelişim kitabı olan "Kashna Felsefesi" özgüven eksikliği olan
    kişilere bir cesaret aşılama çabasıdır.

    Yazar sıradanlaşmış düşüncelerin farklı bakış açısıyla
    yeniden değerlendirerek doğruları sorgulamanın peşine düşer. Bazen acaba olabilir mi,
    bazen de saçmalama yahu çıkmıyorsa zorlamanın anlamı yok dedirten
    analizlerine şahitlik edebilirsiniz.

    Kashna Eğitim Danışmanlık Merkezi'ni kuran yazar kitapta da yer yer
    Kashna Felsefesine değinir. Kashna Felsefesini sitesinde şöyle
    açıklamıştır;

    "Kashna bilmektir. Kendini tanımaktır. Bir mükemmellik tutkusudur.
    En iyiyi yakalama çabasıdır. Kashna, oksijene saygı duymaktır nefes alırken,
    zirveleri zorlamaktır.Değerini bilmektir ormanda duran bodur bir ağacın.
    Kashna kaygısızca koşmaktır en çetin yollarda… İmkansıza aşık olmaktır Kashna.
    Önyargılardan arınmaktır. Haddini bilmektir. Mazeret üretmeden yaşamaktır.
    Kashna, dik durmaktır en güç zamanlarda.
    Vazgeçmemektir, göğsünü germektir fırtınalara, geleceğe dokunmaktır kaygısızca,
    meydan okumaktır, en olmaktır, bağırmaktır avaz avaz, haykırmaktır karanlığa.
    Kashna, abartısız yaşamaktır. Kibrit kutusuna dünyayı sığdırmaktır,
    gemilere rağmen başarmaktır Kashna.
    Güneşe dokunmaktır, yıldız toplamaktır Kaf Dağı’nın Arkası’ndan…
    Yıldızlarla misket oynayan bir adam vardı ya hani?
    Geçen karşılaştık, yine yıldızlar vardı avuçlarında, yine geceydi,
    yine yıldız dağıtıyordu adam ve güneş ağlıyordu ay gülerken.."


    Kitapta değişik konulara değinmiştir ancak oltama takılan bazı görüşleri kendi cümlelerimle
    şöyle açıklayabilirim;

    -Her erkeğin arkasında bir kadın var demek, kadınlara hakarettir. Bu durum
    kadınları pasif hale sokar kimse kimsenin arkasında değildir

    -Bilim adamı başkadır bilim adam adamı başkadır. Eğer bir icadınız varsa siz
    bilim adamısınız eğer falan bilim adamı böyle böyle yapmış diyerek bir
    derleme ortaya çıkarıyorsanız o zaman siz bilim adam adamı oluyorsunuz

    -Belki insanın ömrünü kısaltan şeyleri yapıyoruz,
    dikdörtgen evler -Enerjinin devinimini yok ederler, oysa peri bacaları gibi olabilirdi evler-
    pişirilmiş yemekler -hücrelerimizin yaşlanmasına sebep oluyor, oysa ki hayvanlarda
    bu durumlara pek rastlanmıyor çünkü onlar besinleri çiğ tüketirler-

    -Kazaların önemli sebeplerinden biri de vitesli arabalardır. Vites değiştirme sırasında
    kazalar olur. Onun için otomatik arabalar
    teşvik edilerek kazaların sayısı azaltılabilir

    -Allah'a aşık olunmaz çünkü aşkın zıttı nefrettir. Eğer Allah'a aşık olunuyorsa
    Allah'tan nefrette edilir oysa ki Allah'ın varlığını kabul eden birinin Allah'tan
    nefret etmesi mümkün değildir

    -Emek bağlılığı oluşturur ve bu tutkuya dönüşür

    -Mükemmel demode olmayan şey demektir.

    -Yeryüzünde dolaşan toplam bir enerji var insan uyku durumunda bundan en düşük
    seviyede yararlanır
    dolayısıyla herkes uyurken siz uyumayıp bir şeyle uğraştığınızda enerjinin fazlası size
    gelir ve birçok şeyi daha iyi kavrarsınız

    -Bir ülkede hem ithalat var hem de işsizlik varsa o ülkede ciddi bir geri zekalılık
    söz konusudur

    -Başarı yetenekle gelmez çalışmakla gelir. Birine sen yeteneklisin demek çalışmalarını
    yok saymaktır. İnsanın içinde her şeye ait alt yapı vardır hangisiyle uğraşırsan
    o gelişir

    -Mutlu olmak sahip olmak değil, sahip olmayı hayal etmektir ve bunun için çalışmaktır.
    Dünyada her şey senin olsaydı senden mutsuz insan olmazdı

    -Savaşlarla övünmek utanç verici bir durumdur. 15 Mart 2030 yılında uluslararası
    sonsuz dünya barışı için bir toplantı düzenleyeceğim

    -İnsan kendisinden başka hiçbir şeye aşık olmaz, söylenen bütün diğer aşklar birer yalandan
    ibarettir


    Tenkit:
    Yazar, gerçekten bazen saçmaladığını gözler önüne seriyor ve oluşmaya başlayan değerini de yok ediyor.
    Burada iki şeye değineceğim ama öncelikle şunu söylemem gerekir Sayın Erdal Demirkıran
    bana çok itici geldi bu durumu da şöyle izah edeyim; sanki uçmaya çalışırken her defasında yere çakılan ama buna rağmen
    uçtuğunu zannedip yerden zafer naraları atan bir kişiyi canlandırıyor zihnimde.

    Şimdi o iki duruma geçeyim birincisi olasık hesabı yazara göre eşit olasık dışında herhangi bir olasıklıktan
    bahsedilemez bu olasık da yüzde ellidir bir şey ya olur ya da olmaz. Buna da torbadaki farklı renkte olan topların
    çekilme yüzdesi üzerinden gider örneğin bir torbada farklı renkte 10 top varsa ve bu toplardan 2 tanesi mavi ise
    rastgele bir top çekildiğinde, çekilen topun mavi olma olasılığı %20 değil (2/10) %50'dir. Çünkü o top ya mavidir
    ya da değildir. Bu tam bir zırvalıktır. Sayın Demirkıran eğer bu dediklerinizde ciddiyseniz size şunu teklif ediyorum
    gel bir torbanın içine 100 top koyalım 1 tanesi siyah 99 tanesi mavi olsun siyah top çıkarsa 100bin tl'yi ben size
    vereyim eğer mavi çıkarsa siz bana aynı parayı verin ve bunu istediğiniz kadar tekrarlayalım.

    ikinci durum kitabın bir kısmında insanlar bir şeyler yapamıyorsa çamur atarlar der sonra kitabın sonuna doğru
    felsefenin babaları sayılan Sokrates ve Aritoteles'e çamur atar örneğin Sokrat için sadece bir laf cambazı
    olduğunu söyler tek faydalı şeyinin de Platon'un yazdığı Sokrates'in Savunmasına konu olmasıdır der. Platon'a değer veriyorsan
    onun ilham meleği, bilgi kaynağı, yol göstericisi hocasına nasıl laf cambazı diyorsun. Umarım çok geçmeden bu zırvalıklarından
    vazgeçersin. Yarım doktor candan ediyordu ya, çeyrek filozof da felsefeden eder.
  • İlköğretimi, okul derecesi olarak “ilk beşte” bitiren bir öğrenci olarak ortaokula kaydım yapılmıştı.
    Orta okulda her derse ayrı öğretmenin girmiş olması beni -az da olsa- derslerden soğuttu. Zira her öğretmen ayrı bir karakterdi ve bu durum beni yoruyordu. Ergen aklımla hem kemdimle hem de öğretmenlerin karakterleri ile cedelleşip durdum. Nihayet -iyi bir derece ile olmasa da- ortaokulu da başarılı bir şekilde bitirmiştim.

    Liseye, yani dokuzuncu sınıfa geçince; sıkıcı ve baskıcı bir ortaokul yıllarından sonra liseye yeni bir baslangıç için kolları sıvadım.

    Dokuzuncu sınıfın ilk yazılı/sözlü dönemlerindeyik. Anıt Çay Bahcesi'nde sınıftan bir arkadaşımla, tarih dersi çalışıyorduk. Ders çalışırken bir yandan simit yiyoruz, bir yandan da çayımızı duyumluyoruz.
    Ben çalışmamı bitirdim, arkadaşım "EZBER" yapmaya devam etti.
    Arkadaş, ezberini yaparken solcu olarak bildiğimiz bir ağabeyimiz, bizim masaya yanaştı ve arkadaşıma bizim şiveyle "ula ne oxisan?" diye sordu.
    Arkadaşım "Abe ...savaşının kazananlarıni ezberliyem" dedi.
    Solcu abi "Ula ehmak! Savaşın kazanani mi olır oxlım? Bu xocalar sızi kandırıp durilar" dedi ve söylene söylene yanımızdan uzaklaştı.

    Ertesi gün Tarih Öğretmenimiz bir arkadaşımızı sözlüye kaldırdı ve "...savaşının kazananlarını say, bakalım" dedi.
    Ben de konuşmak içün söz istedim öğretmenimden ve "Hocam, savaşta her iki taraf da kaybeder. Neden biz 'savaşın kazananları' diye ezberliyoruz ki?" dedim. Öğretmen "Def ol dışarı, geri zekalı...!" deyince; ne olduğuna anlam veremeyen surat ifademle sınıfı terk ettim.

    Bir sonraki dersimiz matematik idi. Öğretmen içeri girdi, yazılı sonuçlarını tek tek okurken -kasıtlı olarak- listenin en sonuna benim yazılı sonuç kağıdımı getirmişti ve “Mahmut, 10 üzerinden 10 aldın ama ben sana 5 veriyorum" dedi.
    “Neden?" diye sordum.
    “Tarih Öğretmenine sorduğun sorudan dolayı senin geri zekalı olduğunu anladım ve kopya çektiğine kanaat getirdim." dedi.
    Asıl geri zekalı o idi, çünkü o sınavda 10 alan tek öğrenci bendim. Kimden çekebilirdim ki?
    Bununla kalmadı tahtaya, yanına çağırdı ve beni yaklaşık olarak 10-15 dakika merhametsizce dövdü.
    Öğretmenlere olan inancım gittikçe azalıyordu ve öğrenmeye karşı da soğumayabaşlamıştım.

    Yaşadıklarım sadece bu mu, sanıyorsunuz?Hayır!
    Müzik Öğretmenim ve Edebiyat Öğretmenim Diyarbakır şivesiyle dalga geçerdi ve iğrenç/başarısız bir şive taklidiyle bizi taklit etmeye çalışırlardı, yani bundaki amaç bizi aşağılamaktı.

    * Edebiyat Öğretmeni, dışarıdan şehrimize misafir gelen öğrencilere yüksek notlar, bizlere ise hep düşük notlar verir dururdu.

    * Biyoloji Öğretmenimiz sürekli raporluydu. Eşi, bürokrattı ve öğretmenimiz kolaylıkla bu uydurma raporları alabiliyordu. O şehir senin bu şehir benim gezer dururdu, kadın.

    * Beden Eğitimi Öğretmenimiz -her güzel havada- derslerinde bize futbol ve voleybol topları verirdi. Kendisi de bahçenin bir köşesine çekilir "sigara içerdi!" (Evet, beden eğitimi öğretmeni ve sigara!)
    Yağışlı veya soğuk havalarda ise dersliğimizdeydik ve bu derslerde, o yaşımıza rağmen "deve cüce" oynatıp dururdu bize. Ders süresince oynardık bu -sözde- oyunu. Oturup kalkmaktan kaba etimiz acırdı.

    * Kimya öğretmeni mülayim bir adamdı. Zira her akşam alkollü içecek içtiği için okula ‘akşamdan kalma’ vaziyettte gelirdi ve yirmi dakika ders anlatıp geriye kalan sürede ise bizi serbest bırakırdı, yani sessizce oturmamızı isterdi bizden.

    Ve diğerleri...vesaire

    ****
    Öğretmenlere olan inancım azaldı da azaldı. Bir gün Fizik Öğretmenine "Hocam sizi seviyorum ama diğer öğretmenlerden nefret ediyorum ve onları Allah'a havale ediyorum..." dedim.
    Zira "Öğretmenim canım benim, sen bir ana, sen bir baba..." yalandı.
    Babalık kısmını Matematikçi'den ziyadesiyle gördüm(dayak kısmını sadece) ama birçok öğretmende, anneliğe ait olan o güzelim merhamet duygusunu ve eğitme aşkını hiç göremedim!

    Onlara beddua ediyordum. Keşke bedduam tutmasaydı. Zira bitir yıl sonra;
    * Müzik öğretmenim göğüs kanseri oldu. Dört Diyarbakırlı Arkadaş, onun evinin penceresinin önüne kadar (zemin katta oturuyordu) 'geçmiş olsun'a gittik.
    Öğretmenim "Mahmut hakkını helal et" dedi. Ben de onun bizi taklit ettiği gibi, yani başarısız ve iğrenç bir şive ile "etmiyem!" dedim ve oradan çekip gittim.
    (Sosyal platformlarda buna benzer aşağılamalara -sözde komik videolara- denk gelmişsinizdir. Hala insan olamamanın verdiği bir şey olsa gerek!)

    * Vatansever Edebiyat öğretmeninin(!) eşi zimmetine Devlet’in(halkın) parasını geçirmesi nedeniyle açığa alınmıştı ve öğretmenimiz de daha Doğu'ya sürüldü. Ceza o öğretmene miydi, yoksa daha doğuda olanlara mıydı? Bu tartışılır!
    (Doğu illerinin sürgün yeri oluşu da ayrı bir ülke ayıbı!)

    * Biyoloji Öğretmeni başka bir şehire "öğretMEyen" olarak atandı, biz de okulca ondan kurtulduk. Orada da raporlar alarak okula gitmediğine eminim!

    * Matematik öğretmeninin arabasının kaporta ve tekerlekleri her ne hikmetse hergün patlatılıyordu ve bir gün arabasını zararına satmak zorunda kaldı.
    Aynı haftalar da matemetik öğretmeni, okulda hızını alamayıp dışarıda da -karşısındaki öğrenciymiş gibi- oturduğu kahvehanede, genç yaşlardaki birkaç kişiye de bize davrandığı gibi kaba davranmış. O gençlerden fena halde dayak yemişti o gün. Ve o günden sonra biz öğrencilere karşı çok kibar biri oluverdi. Zira öğretmenimiz, yediği dayaklar yüzünden okuldaki bazı fırsatçı öğrenciler tarafından rezil rüsva edilip ve alay konusu haline getirilmişti. Öğretmen bize bu durumun bir umut olduğunu fark etti " O da dayak yiyebiliyormuş!" ve öğretmenimiz duruldu da duruldu.
    (Ne kadar ayıp bir şey; dişünsenize! “Dayak atma ve öğretmen” “Dayak yeme ve öğretmen” kavramlarının yanyana gelmiş olması. Ve ne kadar da hazin bir durum!)

    .....'vesaire' deyip diğer öğretmenleri anlatarak sizi daha fazla sıkmamış olayım.

    ***
    * Okullardan/ülke eğitiminden nefret eden ve amaçsız genç bir nesil mezun ettiler.
    Eğitime “Anasının yavrusu” olarak başlayan gençler, bu kutsal toprakların pısırık gençleri olarak mezun oluyordu.

    Okul bitti ve bir dershaneye yazıldım.
    Ezberci bir sistemde yetiştirilmemiştim, çünkü o yediğim dayaktan sonra sınıfıma, derse girdiğim yoktu. Derslere girdiğimde de dersi dinlediğim yoktu! Okul zamanımın yarısı, folklor, tiyatro, koro ve futbol ekiplerinde bulunmam nedeniyle hep etkinliklerde geçti zaten. Bu yüzden dershanede anlatılan herşeyi çok iyi öğrenebilmiştim ya da çok iyi ezberletebilmişlerdi, bilmiyorum?
    Okulu sondan ikinci olarak bitirdim ama sınavda bölge derecesi yapmıştım.

    Bazen kendimle dalga geçip “İyi ki; Matematik Öğretmeni beni dövmüş, yoksa ben de o ezberci sistemin, hiçbir şey öğrenemeyen bir malzemesi olacaktım” diyorum.

    Sadece ben mi "gerçek hayat bilgisini", tarihi, coğrafyayı, felsefeyi...dışarıda (Ailemizden, sokaktan, dershaneden, arkadaş çevresinden) öğrendim sanıyorsunuz?
    Hayır, o dönemde birçoğumuz bu yollarla öğrendik.

    * Eğitimdeki tek suçlu öğretmenler mi sanıyorsunuz?
    Hayır, eğitim sistemi çürük ve sistemin içi boştu.
    * Ailelerimiz de ”Eti senin, kemiği benim" diyerek çocuklarını okullara yollarken "Beyin, akıl, edep... de benim" deselerdi bize bunları yapabilirler miydi? Ailelerimiz de suçluydu!

    ***
    Şu an herşey yoluna girdi mi sanıyorsunuz? Hayır, bildiğiniz gibi; Eğitim sistemimiz, eskisine oranla daha çürük ve içi hala boş.

    Şimdilerde;
    Aileler, bizi eğitim kurumlarına teslim ederken "Eti sizin, kemiği ise bir sosyal ve kültürel mesajı olmayan dizilerin ve onların sapkın idollerinin..." dercesine çocuklarını belirsizliklere terk ediyorlar.
    Henüz kreş seviyesindeki (3 ve daha büyük yaşlarda) çocuklarını, yuvalarından atıyorlar/atıyoruz.

    Baba ocağı, fakir ve yangın yeri. Ana kuçağı soğuk ve merhametsiz.

    Sistem, her daim hastalıklı ve hantal.

    Çürük ve boş sistemde büyüyen/yetişen biz ebeveynler bu cahilliğimiz ve kültürel boşluğumuzla daha kötü ve acımasız bir sisteme yavrularımızı emanet ediyoruz.
    Pardon, BAŞIMIZDAN DEF EDİYORUZ!

    Geleceğe ilişkin umudumuz var mı? Var!
    Zira Allah'tan umut kesilmez.

    SAYGILAR...
  • İlgili Resim : http://hizliresim.com/ODy42Q (bence tek cümleyle "Cam Kenarında Dışarıya Bakıyordu Genç Kız" )


    Beyninde sözlerini, müziğini bilmediği belki bir gün bir yerlerde dinleyeceği içten şarkı çalarken elinde iki gündür hasret kaldığı bilindik bir soğuk algınlığı ilacının reklamını yapan kupasındaki Türk kahvesiyle ayakta durup üç bir yanını camlarla son kalan yanını duvarla sarmaladıkları, artık özgür değil kafesteki kuş gibi hissettiren, şimdilerde mutfağa katılmak için inşaat çalışmaları içinde kalmış, ev sahiplerinin yerleştiği günden beri ilk kez bu kadar toz içindeki mutfak balkonunun cam kenarında dışarıya bakıyordu genç kız. İçinde nedenini çözemediği garip bir sıkıntı vardı. Tam bir titizlik hastası olan, ev temizliğine ve düzene kafayı takmış, ev çamaşır suyundan erise de asla temiz ve düzenli olduğuna inanmayacak annesine işten geldiğinde bunu söylese kesin etrafındaki inşaat dağınıklığından, mutfak tezgahındaki kıza göre 1-2 annesine göre tonla bulaşıktan, evdeki tozdan ya da kızın evden dışarı çıkmamasından olduğunu söyleyecekti kıza. Ama bunlar değildi işte sebep, bunlar kızın dert edeceği şeyler değildi. Aslında biliyordu içine dert edindiği şeyleri, belki tamamıyla değil belki de tamamen… Ama deşmek istemiyordu. Bulmak isteğinde kendine soracağı her sorunun cevabı başka binlerce soruya sebep olacaktı sonra onlardan birinin cevabı ile ilk sorunun cevabının tutarsız olduğunu fark edip bu kez de bambaşka sulara yelken açacaktı saatlerce, günlerce, haftalarca, yıllarca, ölçülemeyecek zamanlarca düşünür ve debelenir dururdu bu kısır döngüde. Kaçtığı şey bu kısır döngü değildi hatta bu kapana kısılmışlıktan garip bir zevk de alıyordu aslında çünkü çok değil birkaç yıl önce fark etmişti insanın böyle böyle büyüdüğünü. Ama onu rahatsız eden dışarıdaki hayatlardı. Hayır, hayır onları suçlamıyordu elbette, aksine kendineydi kızgınlığı. Dışarıdaki insanlar, onların durup bunu düşünmeye yetecek vakti yoktu. Hepsi bir şeyler için emek harcıyor, çaba gösteriyordu . Zordu hayatları, büyük sorumlulukları ve dertleri vardı. Oysa kendisi öylece orada durmuş aylak aylak kahve içerek bunları düşünüyordu. Haksızlıktı bu, bencillik, vicdansızlık ya da adına ne denirse işte…O da bir şeyler yapmalıydı. Ne yapması gerektiğini biliyordu da. Bir hedefi vardı onun uğruna pes etmeden ilerlediği ama işte arada bir böyle bir şeyler sıkıyordu boğazını. Kahvesi bitene kadar dedi, şu kupadaki kahve bitene kadar aylakça düşünecekti bu cam önünde. Elindeki kupaya bakıp haylazca gülümsedi. Annesinin hep istediği gibi hanımefendi, narin, nazik genç kız değildi çiçekli dallı güllü altın yaldızlı kahve fincanı barfiks çubuğunun nasır yaptığı elinde hem iğreti dururdu hem de kesmezdi onu o kadarcık kahve. Annesinin onu pembiş pembiş giymiş hanım hanımcık koluna takıp gezeceği, dedikodu yapacağı, örgü öreceği işte öyle bir doktor hanım olarak hayal etmesine sonra kızın onun karşısına askeri doktor olmak istediğini söyleyen spor meraklısı, pembeden nefret eden, babasının aslanım dediği, küçükken barbiler yerine uçakla arabayla silahla oynayan, mankenlere değil de Nene Hatunlara, Fatma Bacılara, Tomris Hanlara, Songül Yakutlara özenen bir deli olarak çıkmasına biraz daha güldü ama hayali kahve fincanı gibi bu gülüşte iğreti oldu. Ama annesi de alışmıştı artık biraz en azından minik şeyler bulup onlarla yetiniyordu. Kızın akademik başarısı, belki sokakta adamım diye gezen bir çoklardan daha yürekli oluşu, ihtiyaç duyunca yemekti temizlikti her türlü şeyin altından kendince kalkması, ayakları üzerinde güçlü duruşu ama şüphesiz en çokta yaşına oranla uzun yıllardır yaptığı sporlar ve sağlıklı beslenme sayesinde düzgün fiziği gibi...Anne kız da alışmışlardı işte artık duruma, daha az kavga ediyorlardı, kabul etmişlerdi farklılardı, baya farklı, kimsenin de değişmeye niyeti yoktu, zaten değişmezdi de insan, alışırdı en fazla. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla...
    Boğazındaki yumrudan geçip ciğerlerine ulaşamayacağını, ulaşsa bile onu ferahlatamayacağını bildiği titrek ama derin bir nefes daha çekip bu kez de gözlerini gökyüzüne dikmeye karar verdi. Belki o derdime derman olur diye. Ama o esnada olan olmuştu işte hükmedilemez gözleri karşı binanın sondan üçüncü katındaki mutlu bir şekilde balkonunu yıkayan genç kadını görmüş, bilinçaltı ile el ele verip algıda seçicilik yapan beyni kıza sormadan oraya kilitlemişti gözlerini de zihnini de. Kadın, o mutlulukla temizlediği balkondan çok değil 2 yıl önce gencecik bir lise öğrencisinin belki sevgilisinin babasından korkup belki kolları yorulduğundan isteğiyle mi yoksa sevdiği/sevdiğini sandığı kızın babası tarafından itilerek mi bilinmez düşerek bir yaz akşamı can verdiğini, sonuca ulaşılamayan davanın sessiz sedasız kapanmasının ardından yine bir yaz gecesi yandaki inşaattan aynı evin camlarına 2 el silah sıkıldığını bu ve benzeri olaylara mı, yaşanmışlıklara mı tahammül edemeyen ailenin 1 ay içinde apar topar taşınıp aylarca boş bıraktığı evin yeni sahibesi olduğunu bilse böyle pervasızca gülümseyebilir miydi ki yeni evinin balkonunu temizlerken? Belki de biliyordu. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Ancak duruma bakılırsa genç kız alışamamıştı ya da alışmıştı da dün akşam saatlerinde bu kez de bir arka sokakta oturan bir annenin kendini evinin balkonundan atarak intihar etmesi mi etkilemişti onu, ondan mı dikkatini çekmişti bu kadın ? Ama yok her sabah kalktığında ve yatmadan camdan dışarı bakıp derin bir nefes alırken daha bir ton şey gibi o çocuk, sevgilisi, ikisinin ailesi ve daha birçoğu hızlıca geçer giderdi aklından... Ama gidiyordu işte öylece, öyleyse düşünmesinin ne yararı vardı ? Bir anda aklına yine bambaşka bir şey geldi. Binadaki kadınlar o yaz çaylı çekirdekli akşam oturmalarında dedikodularının arasına bu konuyu da almıştı. Bisikletine binmeden önce ön tekerini şişirirken kulak misafiri olmuştu genç kız yoksa o sevmezdi öyle o kadar kadının arasında oturup gereksiz bol dedikodulu akşamları. Kadınlar da çekinirdi zaten ondan biraz soğuk, ciddi bulur yanında konuşacaklarına dikkat eder üç düşünür bir söylerlerdi. Medyum değildi tabi yine annesinin ona insan içine çık deyip, bu gereksiz akşamlara daveti ve nutukları arasında öğrenmişti kendi hakkındaki düşünceleri. Annesi nutuklara devam ede dursun bu öğrendiğine sebepsizce mutlu olmuş ama sonra hayli ironik bulmuştu. Koskoca kadınların daha o zamanlar 18 olmamış bir kızdan çekinmesi. Tabi annesi nutuğuna devam ederken o gülümseyince kadıncağızda üstüne alınmış beni ciddiye almıyorsun diye bağırıp çağırıp kapıyı çarpıp gitmişti kankilerinin yanına. Ama kızmamıştı annesine kim bilir gün içinde neye sinirlendi içine attı da böyle patlak verdi diye düşünmüştü. Bak yine uslanmaz zihni nerelere gitmişti. Cinayet mi intihar mı açığa kavuşmayan olayla ilgili konuşurken kadınlar onlar nereden bilecek canım annenin içinin nasıl yandığını araştırmaya devam ediyoruz diyerek umursamazca oyalıyorlar kadını diyerek polisleri duygusuzluk, ruhsuzlukla suçlamışlardı içlerinden ikisinin kocası polis olmasına rağmen. Amma da ironik kadınlardı vesselam. Hiç düşündüler mi acaba polisler duygularını ön safa alsa sizin birine tanıklık edip günlerce etkisinde kaldığınız olayın yüzlercesiyle baş edip suçluları bulmaya takati kalır mı, yüreği dayanır mı ya da cesetin başına oturup ağlasa bu kez de ayıplamaz mısınız siz ve ya duygulanmakla meşgulken görevini yapamasa o polis olur mu ? Elbette duygusuz değiller mesai bitimine saklıyor sadece bastırdıklarını. Belki de alışmıştır artık. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Gerçi alışmasa yapılabilir miydi ki bu ve başka meslekleri ,kendi istediği mesleği, yaşayabilir miydi insan, kaldırır mıydı nefes almayı vicdanı? Al işte başa döndük dedi kendine. Bu kez de alışmak fiiline takmıştı. İnsanoğluna verilen bir nimet mi yoksa ceza mı bilemedi. Bunun üstüne de kafa yormaya başlayan kendinin stop düğmesine basmak istedi. Peki düşünmek, o nimet miydi ceza mı? Aklına 5 yaşlarındayken ailesini ağlarken ağlarken zorla ikna edip erkenden gittiği anaokulunda oturup ben düşünmeden duramıyorum diye ağladığı geldi saatlerce. Sahi en son ne zaman ağlamıştı? Ağlayamamasına mıydı bu iç sıkıntısı ? Peki ağlayamıyor muydu yoksa ağlamamak için kendini mi tutuyordu? Tebrik etti kendini sonra, nur topu gibi dile getirdiği , dile getiremediği bir yığın daha cevabı olmayan olsa da yeni sorulara gebe hem de tüp bebek tedavisi görmüş anne adayı gibi çoklu sorulara gebe soruları olmuştu sanki zihni tıka basa onlarla dolu değilmiş gibi. Taktir ediyordu zihnini bir tane daha bu tarz soruya yeri kalmadı derken, binlercesine daha saniyesinde kucak açacak kadar uçsuz bucaksız oluşunu. Sonra zihnini devlete benzetti bu yönüyle. Lisedeki fizik öğretmenin bir lafından ötürü. Helal olsun lan şu devlete ! Gelen geçen soyup soğana çeviriyor daha da yıkılmadı derdi sık sık şaşkınla açılmış gözleri ve onlara eşlik eden hafif gevrek gülüşü eşliğinde yaşlı fizik öğretmeni. Hey gidi Einstein'ın kayıp torunu!
    Genç kız bu kez ferahlatmasını umursamadan alelacele hızlı bir nefes alıp diline pelesenk olan hayat mottolarından birini daha savurdu kendine. " Orada durup suya bakarak, denizi aşamazsın." Düşünmeyi bırakta hayallerin için, kimse inanmasa da dünyayı kurtarmak için, ecdadına ödemen gereken vefa borcun için, kendin olmak için ve yazmakla bitmeyecek tüm sebeplerin için git dersini çalış dedi.Hem bitti zaten kahvende sigaranın küllerini yiyen sigara tiryakileri gibi sen de telve yemeye başlamadan harekete geç artık dedi kendine. Sonra, o sayı geldi yine aklına “318” delice mutlu oldu sanki dakikalardır şurada içi sıkılan o değil gibi ama sonuçta hayallerine kavuşmasına nasipse tabi sayılı gün kalmıştı o kadar yaşanmışlığın ardından belki de en kolay kısmıydı, belki de en zoru kalmıştı geriye bilmiyordu. Nereden bilsin bir garip ölümlü sonuçta. Ama çokta takılmadı. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Şu son iki yılda hayatta yapmam dediği neler yapmış, asla dayanamam dediklerine alışmıştı fark etmeden. Evet sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla, küçük büyük tüm dertlerine, hüzünlere, mutluluklarına, insanlara, olaylara, günlerin getirdiklerine, katlanamam dediklerine, hayata işte be kardeşim alışıyor insan. İnsan alışıyor. Bazen iyi ki, bazen maalesef ki…



    Not : Sayın Okur, okuduklarınız hayal ürünü değil birebir benim saat 16 sularında içimde yaşadığım aslında sık sık ders molalarımda tecrübe ettiğim benzerleri gibi kendi kendime psikiyatristlik yaptığım dakikalardı. Bugüne kadar düşünür düşünür sonra bazen rahatlar bazen daha da bulanır kalkar ders çalışır ya da dışarıda sıradan bir insan olurdum. Ama sonuçta rahatlamak için terapimi yapmış olurdum. Fakat bugün burada gördüğüm hikaye deneme yazma etkinliğinin içeriğindeki fotoğrafın bende uyandırdığı duygulara benzer duygular uyandıran bu dakikaları biraz da bir kitapta yazarın rahatlamak için yazıyorum deyişini Allah bilir hangi hastalıklı düşünceleri kendine dayanak göstererek zihnimin derinliklerine kazıyan bilinçaltımın etkisiyle yazmak istedim. Şimdiye kadar çok düşünüp ama ilk kez yazmak istemem garip geldi, sorguladım. Bilinçaltım yine bir yerlerden okuyup bir canavar gibi içine attığı alıntılarla bağırdığı “Dolmadan taşılmaz, nasip bugüneymiş”. Sonra kızdım ona bir de yazar olmaya soyunuyordu tüm acemiliği ile. Susar mı, susmaz tabi bir alıntı daha attı kafama “Yazarlık istisnalar dışında yetenek işi değil. Yaza yaza hata yaparak gelişir tüm büyük yazarlar tıpkı tüm dünyadaki emek verenler gibi. Başarının ardında daima emek, azim, sabır vardır. Pes etmemek vardır.” Güldüm geçtim ona , ben sadece rahatlamak için bir kaç bir şey çiziklemiştim. Bir de tabi olayı ben diliyle anlatmak istemeyişim vardı. Yabancı olmak istedim kendime, dışardan bakmak, tüm şeffaflığı ile değil bazı kısımlarıyla yansıtmak iç dünyamı. Bazılarını kaleme dökmeye kıyamadım, bazısında beynimin hızına parmaklarım yetişememişti başta inat ettim her aklıma geleni yazmaya sonra kabullendim yenilgiyi. Karşımdaki beyindi Ya Hu ! Ne yapayım. Bu ego kastığımdan değil ama beyinlere hayranım. Sadece kendiminkine de değil hepimizinkine. Bir de şu geçmiş zamanlı anlatım var. Aslında hep sevmişimdir bu tarzı ondan tercih etti bilinçaltım diye düşündüm ama bir sebebi daha var ama bu baya bilinçli. Çünkü yazarken düşünmüyorum ki yazdıklarımı, önce düşünüyorum sonra yazıyorum. Yani geçmiş oluyor artık bu zamandan ben yazarken. Yok artık sen de o zaman şimdiki zamanlı kaleme alınmış kitabı bırak konuşmamak bile gerek diyebilirsiniz . Eh deyin ama bu olayın bencesi o sizcesi ve ben buraya benceyi aktarmaya niyet etMİŞtim.
    Dip Not : Sevgili beynim, iç sesim ,zihnim;
    İfade etmek istediklerini çok yansıtamamış, belki yanlış kaleme dökmüş, hızına yetişemeyip ana fikirleri yazmayı unutmuş olmaktan dolayı senden özür dilerim.
    Yerin Dibi Not : Buraya kadar sabredip okuduysanız Aman Yarabbi ! Bu ne kadar beyin ve bilinçaltı dolu bir yazı vs. tarzı şikayetlenebilisiniz fakat belirttiğim üzere ben buraya benceyi aktarmaya niyet etMİŞtim. Beyinlere hayranım, bilinçaltım beni yönetirken bu gidişe dur deme çabası içine girip onunla derin bir harbe giriştim fakat şu sıralar düşmanımı iyi tanımak için sessizce gözlem aşamasındayım. İnsanın fikri ne ise zikri o olurmuş , hal böyleyken az bile yazdım.
    Son olarak yazım hatalarımın kusuruna bakmayın lütfen.
  • Merhaba sevgili okurlar. Bugün itibariyle uygulamamızın yeni sürümünü yayına aldık.

    *Artık uygulama üzerinden kitap türlerini inceleyebilirsiniz. Bir kitap türünü görmek için arama kısmına tür adını ya da bir kitaptaki kitap türü bağlantısını kullanabilirsiniz.

    *Profillere sitede olduğu gibi ‘Beğendikleri’ ve ‘Yorumları’ sekmelerini ekledik. Beğendiklerinizi kimlerin görebileceğini gizlilik ayarlarından seçebilirsiniz.

    *Artık engellediğiniz okurlar, gönderilerinize yapılan yorumlara da yanıt yazamayacaklar.

    *Gönderi bildirme özelliği uygulama için de etkinleştirildi. Gönderi ve yorumlardaki ‘üç nokta’ düğmesinden bu özelliğe erişebilirsiniz. Ayrıca bildirdiğiniz gönderiler hakkında yapılan işlemleri ‘Hesap’ sekmesindeki ‘Bildirdiğim gönderiler’ bağlantısı üzerinden görebilirsiniz. Buna ek olarak ‘Çöp kutusu’ bağlantısı da ‘Hesap’ sekmesine eklendi. Bu sayede kendi sildiğiniz ya da ‘gönderi bildirilmesi’ sonucunda silinen gönderilerinizi çöp kutusundan görebilirsiniz.

    *Hem site hem de uygulama için 'Okuru bildir' seçeneğini etkinleştirdik. Bu düğmeye okur profillerindeki 'üç nokta' düğmesinden ulaşabilirsiniz. Okur bildirme özelliğinin temel amacı 1000Kitap'ta genel olarak insanları rahatsız eden, gönderilerinin çoğunluğunda spam, taciz, küfür, nefret dolu öğeler vesaire barındıran hesapların engellenmesidir.

    Yeni sistemimizde, artık hesapları doğrudan askıya almadan önce daha küçük yaptırımlar uyguluyoruz. Örneğin bir çok okuru yorumlarıyla rahatsız eden hesapları doğrudan askıya almak yerine, bu hesapların herkese yorum yapabilmesini kısıtlıyoruz. Mesaj yoluyla okurları rahatsız eden hesapların da, sadece kendisini takip eden okurlara mesaj atabilmesi için kısıtlama yapıyoruz.

    Bu nedenle yapacağınız bildirimler, topluluğumuzun kalitesinin korunması açısından önemlidir. Yalnız, sizden ricamız bu düğmeyi şahsi sorunlarınız için kullanmamanızdır. Sadece iki kişiyi ilgilendiren sorunlar için, kullanıcıyı engelleyebilir ve sessize alabilirsiniz. Bu özelliğin asıl amacı, birden fazla okuru sistematik olarak rahatsız eden kişilerin kısıtlanmasıdır.

    Yeni özelliklerde görüşmek üzere. :)
    1000Kitap ekibi

    (Mobil uygulamamızın yeni sürümü 2.5.18. Güncellemeler bütün telefonlara kısa bir sürede ulaşacaktır. Cihazınıza gelmediyse uygulamayı 2 defa kapatıp açarak daha hızlı gelmesini sağlayabilirsiniz. #29761865 bu iletide olduğu gibi uygulamada hesap sekmesinin sağ en altında 2.5.18 yazması gerekmektedir.)
  • Sevgili Edgar Allan Poe, seni bu kadar geç keşfettiğim için hem kendimden hem senden özür dilerim. Tek hikayesiyle beni kendine hayran bırakan birine bunca zaman rastlamadığım ya da görmezden geldiğim için utanıyorum. Doğrusu içimdeki yeni bir şeyleri öğrenme heyecanını körükledi bu kitap. Son sayfasını okur okumaz yazarını araştırdım. Hayatı boyunca elde ettiği tüm başarılarına rağmen acıyı ve korkuyu ruhundan atamamış. Belki de bu karanlık yönlerini şiirlere, yazılara dökmekte bulmuştur çareyi. Bu dehşet verici ama bir o kadar da sürükleyici hikayeye gelecek olursak: Okuyan herkesin farklı anlamlar çıkaracağı kanısındayım. Bir şairden de bu beklenirdi zaten. Kedileri çok seven biri olarak okurken bazen ürperdim, bazen hayran kaldım. Satırlar paragrafları, paragraflar sayfaları getirince tek oturuşta bitirdim. Okuduktan sonra anlayacaksınız ki insan psikolojisi -yapısı da denilebilir- zarar vermeye, nefret etmeye ve kendini üstün görmeye meyilli. Okumadan geçmeyin.