• İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 27. kitap oldu. H.G.Wells'in ise daha önce üç kitabını okumuştum ve hepsini ayrı ayrı çok beğenmiştim. Bu kitap da diğerleri gibi muhteşemdi. Açıkçası hangi kitabını daha çok beğendin diye sorsanız, ne cevap veririm bilemiyorum. Benim için çok zor bir soru olur. En iyisi siz hepsini okuyup kendi kararınızı verin. Ayrıca sonda söyleyeceğimi bu kez başta söyleyeyim, H.G. Wells artık en sevdiğim yazarlardan birisi. Okuduğum dört kitabıyla bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum artık.

    Ayrıca bu yazıyı sitemizdeki son zamanların suskun ismi, Murat Ç'ye armağan ediyorum. Çünkü Dünyalar Savaşı'nı ben daha okumadan önce bana çok değerli bilgiler vermişti. Dünyalar Savaşı ile H.G. Wells'in, Mustafa Kemal Atatürk'ün Nutuk adlı eserinde geçen tek yabancı kitap ve tek yabancı yazar olduğunu ifade etmişti. Kendisi Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili engin bir bilgiye sahip olduğu için daha fazla susmamasını ve aldığı karardan dönerek aramıza tekrardan katılmasını istiyorum.

    Kitaba geçecek olursak, Mustafa Kemal Atatürk Nutuk'ta bu kitabı değerlendirmiş olup muhteşem bir global bakış açısıyla kitabı yorumlamış. İşte kitapla ilgili Nutuk'ta geçen o ifadeler:

    “Millete şunu da hatırlattım ki, kendimizi dünyanın hâkimi zannetmek gafleti, artık devam etmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimizi tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz. Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki yıl önce yayınlanan bir tarih yazdı. Eserinin son sayfaları ‘Dünya tarihinin gelecekteki safhası’ başlığı altında bazı düşünce ve görüşleri içine almaktadır. Bu görüşlerin yönelmiş olduğu hedef ‘Un gouvernement fédéral mondial’ yani ‘birleşik bir dünya devleti’dir. Wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı özellikleri ile ilgili tasavvurlarını belirtiyor; adaletin ve tek bir kanunun hâkimiyeti altında dünyamızın ne durumda bulunacağını tahayyül ediyor. Wells, ‘bütün hâkimiyetler tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa, dünya mahvolacaktır’ diyor ve ‘gerçek devlet, çağdaş hayat şartlarının bir zaruret haline getirdiği birleşik dünya devletinden başka bir şey olamaz’; ‘hiç şüphe yoktur ki, insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmeye mecbur olacaklardır’ görüşünü ileri sürüyor. ‘İnsanlığın dayanışması ile ilgili büyük hayallerin sonunda gerçekleşmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerekeceğinin doğru olarak bilinmediği’ ve ‘saldırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği’ de bildiriliyor. Wells’in ‘Avrupa ve Asya’nın felâketleri ve ortak ihtiyaçları, belki dünyanın bu iki parçasındaki milletlerin bir dereceye kadar birleşmesine yardım edecektir’, ‘olabilir ki, dünya ölçüsünde bir birleşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılabilir’ şeklindeki düşüncelerini de kaydedeyim. Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hıristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren ‘birleşik bir dünya devleti’ kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.”

    Sadece Atatürk'ün bu paragrafını layıkıyla anlamak bile insana önemli bir kazançtır bana göre. Atatürk'ün yazdıklarında özellikle dikkatinizi çekmek istediğim bir husus var ki, o da yorumunun asla sadece Türkiye sınırları içerisinde ulusal bir siyasi yorum olmadığıdır. Tamamen global ve uluslarüstü bir yorum yaparak Wells'in kurguladığı birleşik dünya devleti hayalinin "tatlı" olduğunu ifade etmiştir. İşte benim siyasette aradığım düşünce tam olarak budur. Benim önüme geçerli ve bilimsel bir dünya görüşü sunamayan hiçbir siyasi düşünce veya siyasi parti oyumu almayı hak etmemektedir. Sadece ülke sınırlarıyla bağlı olan, geleceğe yönelik bir vizyonu olmayan, halkın safiyane duygularıyla sürekli oynayan, nefret politikası güderek oy kazancı sağlayan, iç siyasette koltuğunu sağlamlaştırıp dış siyasette kabadayılıkla hareket eden hiçbir siyasi örgütlenme biz insanlar tarafından desteklenmemelidir.

    Atatürk'ün tırnak işareti içerisine aldığı gibi, "saldırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği" ve saldırgan tutumunun devam etmesi halinde diğer devletler tarafından yaptırımlarla karşılaşacağı unutulmamalıdır. Sıcak savaşın artık rafa kalktığı, soğuk savaşların akla gelebilecek her alanda görülmeye başlandığı 21. yüzyılda dış siyasette saldırgan bir tutum sergilemek son derece anlamsızdır.

    Son dönemde özellikle Türkiye siyasetinde gördüğüm saldırgan ve kabadayıca bir dış siyaset politikası Kemal Sunal'ın 100 Numaralı Adam filmindeki "Sen Sadece Bağırıyorsun" sahnesini aklıma getirmektedir. (Bkz: https://www.youtube.com/watch?v=A2i3WpT68ck)

    Şayet bu şekilde siyasi politika izlemeye devam edersek H.G. Wells'in Dünyalar Savaşı'ndaki gibi hem ülkece hem de dünya olarak yok olmanın eşiğine gelebiliriz. Oysaki biz insanların yapması gereken en önemli siyaset, "insanlığı" ve "bilimi" hayatımızın merkezine koyarak global bir dünya görüşüne sahip olmaktır. İşte ancak o zaman dünya olarak daha ileriye gidebilir ve daha güzel günlere yelken açabiliriz.
  • Tekrar selam beybisiler .. Sahaftan topluca aldığım Yaşar Kemal kitaplarını yavaş yavaş hatmetmekle geçiyor günlerim bu sıralar işyerinde Çankırı ve Çorumlular rahat verdiği müddetçe... Bugün kısa diyerek elime aldığım bu kitabıyla bir başka darbe daha yedim Yaşar Kemal' den.. Siyasi tarih ve tarih üzerine okuduğum yıllarımı sorgulatır oldu bu sene bana Cengiz Aytmatov , Cengiz Dağcı ve Yaşar Kemal .. Umarım ömür yeter de külliyatı okuyup çaktırırız tabutumuza çivileri .. Fazla zamanınızı almayayım diyorum .. Lafı dolandırmadan konuya giriyorum ..

    Bugün bu kitabı bitirdikten sonra Yaşar Kemal' in hayatına da bakayım dedim .. Bir 50 60 sayfa kadar da onu okudum .. Çocukluk , yani ortaokul yıllarına kadar geldim .. Ve bu kitabıyla örtüşen bazı noktalar gözüme çarptı .. Sizler de bilin istiyorum .. Okursanız ne ala .. OKUMAYANIN EVİNE BOMBA DÜŞE ..

    Yaşar Kemal, 1915 ' te Rusya' nın Osmanlıyı püskürtmesiyle yerinden yurdundan olan bir aileden geliyor .. Önce Van' a ordan türlü türlü yerleri geçip , çöller aşıp Çukurova' ya kadar geliyorlar .. Yolda geçirilen türlü badireleri buraya yazsam ne ben de derman kalır, ne sizin gözünüzde yaş .. İnanılmaz zorluklarla yerleşiyorlar Çukurova' ya .. Bilenler biliyordur da bilmeyenler için söyleyeyim , bu adamın işi gücü Çukurova..Malzemesi kırsal yaşam , çimentosu ezilen köylü - işçiler ve yaşamları , çektikleri sıkıntılar , halkın cehaleti ve uygulanan akla mantığa uymayan örf ve adetler ..Biliyorum çok "ve" kullandım .. Atlatıcaz bunları da yaza yaza =)) (Bu örf ve adetler + cehalet kısmını sağ cebine koy ilerde lazım olacak .. ) Payı da paydası da hep ezilen kesim..Bunu da hiç dolandırmadan , "Sonradan ben SOSYALİST savaşıma girdiğimde hiçbir kasaba soylusu , zengini benimle konuşmazken ... " diyerek açık açık belirtiyor verdiği röportajında .. Saflar belirlenmiş yani sizin anlayacağınız tee o dönemden .. Bu kısa ama içi baya zehir zemberekle sıvanmış öyküyü okurken birşeyi daha fark ediyorsunuz ki bu ADAMdaki betimleme ve hayal gücünün ucu bucağı yok.. Nükleer reaktör gibi .. Her satırı , satırdaki her nesneyi öyle güzel işlemiş , öyle güzel tasvirini yapıp önünüze koymuş ki film gibi akıyor okurken anlatılanlar.. Bir ara ÖREN BAYAN LOGOSUNA dönüştüm mü acaba diyip aynaya baksam mı diye durup düşünesim geldi.. Oya gibi işliyorsunuz .. Kitap okumak denmez buna .. O kadar diyim sen anla canım kardeşim .. Anlatım demeyim ama cümle yapısı itibari ile tam olarak kendisi ile henüz ileri düzeyde haşır neşir olamadık .. Alışma safhasındayız..Ama bu bile yetti... Hem de BAYA BAYA !! Bu kopukluk , kullandığı yöre ağzından kaynaklanmıyor pek tabii.. Çünkü Fakir Baykurt' tan şive ve ağız yapılarına , Aziz Nesin' den de o dönem yazarlarının kullandığı kelimelere aşinayım .. Nasıl ki Fakir Baykurt ve Kemal Tahir diyalogların , Aziz Nesin abzürtlüklerin ve yapılan ince göndermelerin , iğnelemelerin , Sabahattin Ali de o dönemin aynasıysa ,Yaşar Kemal de betimlemelerin şahı benim gözümde .. Sevenleri kızar mı bilmem ama bunu bir yergi cümlesi olarak almasınlar mümkünse .. Ben bazı yerlerde Sabahattin Ali etkisini baya baya hissettim .. Zaten kendisi de " Ben KUYUCAKLI YUSUF okumasaydım , Teneke ' yi yazamazdım da demiş .. Ulan kısa yazam dedim yine bir dünya yazmışız ..

    DİKKAT SPOILER LI ALAN!

    Kısa keselim ve kitaba gelelim .. İlk kez okuyacaklar bu ne biçim inceleme diyebilirler ... İncelemelerimde normalde spoiler vermem .. Güle oynaya okur bitiririz .. Lakin bu incelemede mecburen spoiler veriyorum .. Bağlayacağım nokta itibari ile vermek zorundayım .. Zaten kitabın arka kapağında yazmışlar çatır çutur ama yine de taksiratımız affoluna..

    Biliyorsunuz ki halkımızın bugüne dek başındaki en büyük baş belası CEHALET ve buna bağlı olarak toplumumuzun , özellikle kırsal bölgelerimizde yaşayan halkımızın genlerine kodlanmış , artık yaşamlarımızın bir parçası olmuş örf ve adetler .. Şimdi kalkıp Türk dediğin ananesi ile yaşar kıvamında yorumlar etmeyesiniz diye örnek de veriyorum .. Misal kan davası ..Misal kız kaçırma !! Kitap bu iki adı batasıca olgunun etrafında şekilleniyor .. Doğuya gitmeye gerek yok .. İç anadoluya gidin .. HALEN DAHA evleneceği kişinin kararını kendisi veremeyen genç insanlar göreceksiniz .. Birbirlerini nikahta gören ve buna görücü usülü diyen insanlar var bu ülkede hala .. Hiç sevmediği insanlarla yaşayıp , hiç sevmediği insanlardan çocuk sahibi olup , hayatını doğmuş çocuğuna adamış , kocasının kölesi olan insanlar var halen .. Kitabımızın başlıca iki kahramanı işte bu saydığım şahıslardan .. Esme isimli bir ana ve oğlu .. Ve sonrasında yaşananlarla olayın bir kan davasına evrilmesi anlatılanlar .. Olay öyle bir raddeye geliyor ki artık köy halkı bu oğlana ÖZ ANASINI öldürtüyor .. Bu bağlamda , bu romanı bir TURKISH Kırmızı Pazartesi DİYE ADLANDIRSAM sanırım cuk oturur.. Çünkü söz konusu köyde bu cinayetin işleneceğini köylüleri geçtim ,öldürülecek kadını da geçtim , horoz ve tavuk ahalisinden kelli kümes eşrafı dahi biliyor .. İŞTE BU ROMANDA ÖYLE BİR CEHALET , ÖYLE BİR YOZLAŞMIŞLIK , ÖYLESİNE BİR YOLDAN ÇIKMIŞ İNSANOĞLU okuyacaksınız ..

    İnceleme burada bitti bitmesine ama biz bu dramı bir yerden daha biliyoruz ..STAR WARS FANLARI TOPLAŞIN!!!! =)) Tam olarak bu şartlar altında oluşmasa da biz bu yoldan çıkmışlığı, Galaksiyi titreten ve esiri olduğu nefreti ile canından çok sevdiği Padme' yi ölüme yollayan DARTH VADER 'dan da biliyoruz ... Kitabı bitirince geçenlerde çevirdiğim bir alıntı geldi direkt aklıma .. Buyrun okuyun ..

    Not : Kitabı okuyup , YILANI ÖLDÜRENLER çok daha iyi anlamlandıracaklardır aşağıda geçen metaforları ..

    Karanlık CÖMERTTİR... Sunduğu İLK hediye "gizliliktir" : gerçek yüzlerimiz tenimizin altındaki karanlıkta saklanır, gerçek kalplerimizse daha derinlerdeki gölgelerde.Ama en büyük sırrımız GİZLİ DOĞRULARIMIZI korumaktan değil, diğerlerinin doğruları BİZDEN SAKLAMASINDAN kaynaklanır.

    KARANLIK BİZİ , BİLMEYE CÜRET EDEMEYECEĞİMİZ ŞEYLERDEN KORUR.

    İkinci hediyesi rahatlatıcı yanılsamadır ..Gecenin kucağındaki hoş rüyaların gevşekliği , günün haşin ışığının geri çevirdiği hayal gücünün güzelliği...Ama en büyük tesellisi , karanlığın geçici olduğu yönündeki yanılsamadır: her gecenin sonunda yeni bir gün doğar.Aslında GEÇİCİ olan gündüzdür. Gündüz bir yanılsamadır.

    Üçüncü hediyesi ışığın kendisidir: günler kendilerini bölen gecelerle , yıldızlar da içinde devindikleri sonsuz siyahlıkla tanımlanırken , KARANLIK IŞIĞI KUCAKLAR.Onu kendi benliğinin merkezinden çekip çıkarır .Işığın her zaferinde asıl kazanan KARANLIKTIR.

    Karanlık CÖMERT ve SABIRLIDIR..ADALETİN İÇİNE ACIMASIZLIK TOHUMLARINI EKEN, MERHAMETİN İÇİNE HORGÖRÜ VE NEFRET DAMARLARINI SIZDIRAN ve sevgiyi şüphe tanecikleri ile ZEHİRLEYEN şey , KARANLIKTIR .Karanlık SABIRLIDIR.Çünkü en ufak bir yağmur damlası bu tohumların filizlenmesine neden olacaktır.Karanlık sabrını korur ve tohumlar filizlenir, çünkü onların büyüdüğü toprak , üzerlerini örten bulutlar, onlara ışık veren yıldızların ardında bekleyen karanlıktır...Karanlığın sabrı sonsuzdur . Eninde sonunda, "YILDIZLAR DAHİ SÖNER."

    Karanlık CÖMERTTİR ,SABIRLIDIR ve her zaman GALİP GELENDİR: HER ZAMAN GALİP GELİR çünkü HER YERDEDİR..Şöminende yanan odunun içinde ve ateşin üstünde kaynayan suyun içindedir ; sandalyenin ve masanın ayağının , yatağının üstündeki çarşafların altındadır..Gün ortasında güneş altında yürürken kendi ayaklarına tutunan karanlık seninle birliktedir.EN KARANLIK GÖLGEYİ, EN PARLAK IŞIK DÜŞÜRÜR..

    Gelgelelim karanlık CÖMERTTİR, SABIRLIDIR ve her zaman GALİP GELİR "ama" gücünün yüreğinde zayıflığı yatar ...Onu durdurmak için tek bir mum yeterlidir. Sevgi bir mumdan fazlası demektir ve sevgi , yıldızları yeniden alevlendirebilir..

    İşte böyle KOKOCAMBOLAR .. DEMEK Kİ NEYMİŞ ? Star Wars elinde lazer tabancası, efenime söyliyeyim FLORASANLARLA (HAY BUNU BANA DİYEN DİLİN KOPSUN SENİN BEAA!!) ile cenk eyleyen zibidileri anlatmıyormuş ..

    KARANLIĞA SELAM OLSUN !!

    Geçen biri soruyordu bu ışın kılıcı renklerinin manası ne diye .. Yeri geldi cevaplayayım ..

    MOR : Bilgelik
    Yesil : Çeviklik
    Kirmizi : Öfke
    Sarı : HASRET !!!! BEĞENEMEDİN Mİ?!?! =))

    Esen kalın İŞSİZ KALIN !!!
  • Sevgili Mehmed Abim.
    Bu sana ilk mektup yazışım değil aslında.
    Kaç kez bilinmeyene mektuplar gönderdim. Hep bana mektup yazacağın günü bekledim. Biliyorum yazdığın mektup bir gün umudun, sevginin ve barışın haberini getirecek bana. O güne kadar mor çiçekli evimin bahçesinde senin sevginle çiçeklerimi sulayacağım. Büyüttüğüm her çiçeğe senin kitaplarından birinin ismini vereceğim. Onlar bu hayatta senin sevginin temsilcileri olacaklar.

    Dünyanın bu büyük adaletsizliğine kaleminle ses oldun ve sesini duyurmak için mücadele ettin. İnsanların çoğu seni anlamadı ve ne yazık ki baktıkları at gözlükleriyle bazıları seni hayatları boyunca hiç anlayamayacaklar.
    Yargılamadan önce okumayı, empati kurmayı ve düşünebilme yetimizi kullanmayı denesek.

    Neden diye sordun yıllarca.
    Neden bir dili yasak ederler?
    Neden aynı gökkuşağı altında yaşamak varken tek rengi seçer insanlar? Hep bu adaletsiz, birbirini yiyip bitiren dünyaya kaleminle karşı geldin. Çünkü sana göre kalemin gücü dünyadaki bu eşitsizliğe ses çıkarabilecek en güçlü silahtı.

    Tek derdin insanca ve özgürce yaşamak oldu hep. Kendi değerlerinden doğrularından hiçbir zaman şaşmadın. Ülkenden Sürüldün ona rağmen gittiğin yerde anadiline olan sorumluluğunu hep taşıdın üstünde. Ama sana göre bu kesinlikle bir ırkçılık olacak derece de değildi. Bilirim sen sevmezsin ırkçı insanları. Hem yoksa neden kitaplarında ezilmiş, hor görülmüş başka milletleri de anlatacaksın ki? Neden farklı renkte çiçeklerle aynı bahçede olmanın güzellik olduğunu düşünesin ki?
    İşte saydığın bu şeylerden yoksun olanlar tek bir çiçekle bahçelerini sulayan insanlar seni anlamadılar ve hâlâ anlamamak için diretiyorlar. Onları hiçbir zaman anlayamayacağım. Tek bir dil, tek bir ırk ve tek bir düşünceyle hayatlarının sonuna kadar yaşayacak olmaları büyük bir felaket.

    Bugün erkenden kalktım içimde çok sevdiğim bir insanı kaybetmenin büyük acısı vardı. Sığamadım eve saatlerce yürüdüm. Seni düşündüm uzun uzun.
    Hayatı yaşanılır kılan dört sesin varlığına beni inandırmış bir insan için o seslere ulaşmak istedim. İçim acısa bile bıraktığın kitaplara sarıldım hep. Onlar bana bu kin ve nefret bürümüş dünyada sevgiyi ve insanlığı öğrettiler. En önemlisi insanca yaşamayı ve koşulsuz herkesi sevebilmeyi.

    Ah Esra insanlardan haber vermiyorsun dediğini duyar gibiyim. Sana çok iyi şeyler söylemeyi isterdim. Ama bu çağda bile hâlâ birinin elini tutmanın günah mı değil mi olduğunu tartışıyoruz. Ben sana daha neyi anlatayım ki abim. Sevmenin insanlara değer vermenin gittikçe kötüleştiği bu çağda ben sana hangi iyi haberi vereyim ki?

    Bak abim senin için kitaplar gönderdim insanlara ve göndermeye devam ediyorum. Bu ülkenin her yerine senin sevgini ve o güzel düşüncelerini göndermek insanlarla seni tanıştırmak istiyorum. Hem sana bir şey daha söyleyeceğim.
    Bir gün bir karavanım olacak içinde senin kitapların ve
    Yanında bu şarkı çalacak.
    https://youtu.be/kmnFt3CW36M
    İnsanlar sevmekten korkmasınlar diye.
    Ülkenin her yerini o karavanla gezip insanlara seni anlatacağım bir de senden bir parça olan kitaplarını hediye edeceğim.

    Dünyayı sevgi kurtaracak sözüyle yaşayan ve bunu hayattaki herkese göstermeye çalışan küçük bir kızın abisine yürekten bir teşekkür mektubu...

    İyi ki bu dünyadan geçtin koca yürekli abim.
  • tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
  • Pek kıymetli eski sevgilim Safinaz!

    Senin için kurduğum proleter sofrasında kapitalist bir hain olduğunu öğreneli epey oldu. Miladi takvime göre üç yıl, on iki hayvanlı takvime göre üç hayvan. Bu zaman diliminde seni özlemedim ya da beklemedim diyemem. İktidarlar bile değişirken ülkede, sadece senin ismini sayıkladım. En az siyasi partiler kadar riyakar olduğundan adını ağaca değil, oy pusulasına kazıdım. Sabah ezanının diğerlerinden yavaş okunmasına şaşırırken, uykusuzluğumdan ötürü tabi ki seni suçladım.

    Senin için kurduğum proleter sofrasını hatırlıyor musun? Mum koymuştum masanın ortasına. Gözlerimi gözlerinden ayıramıyor, uygun sözcükleri bulamıyordum. Ilık bir sessizliğin ardından “çok çirkinsin” demiştim. Kafamızdan geçenlerin tersini söylemek en sevdiğimiz oyundu. “Üzerindeki bluz yakışmamış, saçların da yağmurdan dolayı kabarmış” dedim. Sen gülümsedin. Tam bir aptal olduğumu belirterek boynuma atladığında, aslında zeki olduğumu kastettiğinden gıkımı çıkarmadım tabii. Yüzünü öpücüklere boğdum ve bilmukabele şerbetli tükürüğünde boğuldum.

    Küfürleşmeye varıncaya kadar oynadık başkalarının aptalca bulacağı oyunumuzu. Üçüncü şahıslar her şeyi aptalca bulur zaten. Zira ben de üçüncü şahıslar ligine bonservis bedelsiz transfer olduğum için, müstakbel kocanla sohbetinizi aptalca bulabilirim. Evet, hakikaten aptal görünüyorsunuz ve umarım balayında cehennemin dibine gidersiniz. Şimdi mazimize geri dönelim.

    Hatırlarsın, yüzünü iyice öptükten sonra ansızın ciddileşmiştim. Ciddileşmem seni korkutmuştu. Oysa ara sıra ciddileşmezsen, şakaların ve arsız oynaşmaların manası kalmaz. Her duygu varlığını zıddına borçludur. Bu yüzden ağlayan bir palyaço etkiler hepimizi. Eğer o palyaço günün her saati gülücük saçsaydı, kuytu bir sokakta kurşunlanırdı. Sonra emniyet güçlerinin ihmalkarlığı konuşulur, vali başka şehre kaydırılır, cinayetin üstü örtülürdü. Unutma ki palyaçolardan sadece çocuklar hoşlanır. Biz onlardan nefret ederiz, özellikle de mesai saatlerinde.

    “Hüzün ki, en çok yakışandır bize” der şair ama hüznü de abartmamak gerekir. Komünistler dahi sürekli ağlamaklı olan biriyle yoldaşlık etmek istemez. Bazen gülmek gerekir, bazen ağlamak. Hassastır terazinin kefeleri, küçücük sallantıda en ağır kayalar dökülüverir. Terazi demişken, Themis ne şanslıdır ki gözleri bağlıdır. Gözleri açık olsaydı şüphesiz canına kıyardı. Bizimse gözümüz açıktır ama kör gibi davranmamız beklenir.

    Ciddileşmemin nedeni evlenme teklifi edecek olmamdı. Ah siz kadınlar! Ne kadar şaşırırsınız o teklifi duyduğunuzda. Oysa ilişkinin ciddiyet düzeyini, taraflar arası müzakerelerin gidişatını ve koalisyon ihtimalini hepimizden iyi bilirsiniz. O teklifi duymak için soğuk savaş dönemindeki asimetrik psikolojik harekata girişen siz değilmişsiniz gibi, hayretler içinde kalırsınız. Hayır, yanlış anlama beni, kadın düşmanı değilim. Kadınları seviyorum ve onlarla iyi anlaşıyorum. Ama sen egolarına düşkün aşk faşisti, seninle ben Lenin’le Stalin kadar farklıyız.

    Teklifimi duyduğunda yüzünün şeklini görmeliydin. TOKİ çekilişinden ev kazanmış bir fukara gibi zıplamanı umarken, en fazla biletine amorti vurmuş birisinin suretine büründün. Sonra ciddiyetini bozmadan “hangi parayla?” diye sordun. Haklıydın, tektaş alacak param bile yoktu. Belki seni dünya turuna çıkaramazdım ama Mcluhan’ın belirttiği gibi dünya küresel bir köye dönüşmüştü. Gezegenden herhangi bir nokta göstersen, orayla ilgili film ve belgesel arşivini önüne sererdim. Hem filmleri pür dikkat izlersek gerçek zannedebilirdik ki Baudrillard buna simülasyonlar evreni diyor. Mesela Suriye iç savaşını şampuan reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlersin ve televizyonu kapadığında mevzu senin için biter. O topraklara gitmeden tatmin olursun. İçinde zerre kadar ukde kalmaz. İnanmıyorsan Baudrillard’le konuşturayım diyeceğim ama birkaç sene önce öldü. Beni terk etmenden beş hayvan yılı önce.

    Geceyi kavgasız gürültüsüz bitirdik ama ben eksildim. Sanki fuzuli bir organımı çaldılar ya da beynimin bazı anarşist nöronları mülteci teknesine atlayıp başka beyinlere göç etti. Uyuyamadım. Sabah ezanının diğerlerinden yavaş okunduğunu idrak ettiğimde, Tanrıya kızdım seni böyle yarattığı için. Detone kuşlar uyandığında, ayna karşısında her zamankinden fazla süslenişini seyrettim. Ve kapıyı kapattığında kaçınılmaz sonumuzu sindirim sistemime yolladım.

    Evlenme teklifi etmemden bir hafta sonra, hoş bir mekanda oturuyorduk. Gözlerine hayranlıkla bakarak “çok çirkinsin” dedim. Tersini kastettiğimi bildiğinden “sen de çok aptalsın” diyerek gülümsedin. Boynundan öpmek istesem de yapamadım. Çünkü mühim bir mevzu konuşmak için buluşmuştuk. Uzun süre havadan sudan bahsettikten sonra ağzındaki baklayı çıkarıp “ayrılmak istiyorum” deyiverdin. Bu kadar basitti. O an nöronlarımı taşıyan mülteci teknesi açık denizde alabora oldu. Onları kurtarmaya çalışan ruhum öksürüğe boğuldu. Ve sen ilk kez, kurduğun cümlenin tersini kastetmeyerek oyunumuza ihanet ettin. Aslında bu ihanete şaşırmamalıydım Safinaz, hatta gayet doğal karşılamalıydım. Zira Dusseldorf Üniversitesi’nin çıkardığı astroloji haritasına göre yılan burcuydun sen. Hayvan takvimine göre yılan yılındaydık. Ve mitolojiden biraz anlıyorsam, Medusa’dan da hiçbir farkın yoktu.

    İlişkiler başlar ve biter. Kimileri ruh ikizini arar, kimileri Yin Yang’ini… Kimisi evleneceği kişiyi seçebilirken, kimisi üç beş kuruşa satılır. Bazen ayrılık ölümden öncedir, bazense tam tersi. Fakat sen bu istatistiklere kafa yoramazsın. Savaşa, açlığa ve kapitalizme de kafa yoramazsın. Çünkü şu an ziyadesiyle mutlusun. Eğer rol yapmıyorsan, geceleri battaniyeye sarıldığında gözlerin dolmuyorsa, beni özlemiyorsan ve hakikaten mutluysan; yine de çok umutlanmamanı öneririm. Neticede hedonik adaptasyon diye bir kavram var. Brickman ve Campbell adında iki psikolog ortaya atmış. Özetle insanların yaşadıkları her yeni duruma duygusal olarak alışması ve kronik mutluluk eşiklerine geri dönmeleri anlamına geliyor. Piyangodan büyük ikramiye kazanan birinin, kısa zamanda eski ruh haline dönmesi gibi. Kısacası ‘yakası karanfilli o ibne’ seni sonsuza dek mutlu edemeyecek Safinaz. Benim edemediğim gibi.

    Mektuplarımın henüz ilkini okudun. Yazdığım ve hatta yazamadığım tüm mektupların ana fikri sana nefretim olacak. Endişelenmene gerek yok aslında. Çünkü her mektubun sonunda, dediklerimin tersini kastettiğimi adın gibi bileceksin.

    Hoşça kal.

    İSMAİL PİŞER
  • Hem sevilen hem de nefret edilen biri nasıl sıkıntı verir bilirim!