• Şamanlardan Hayatınızı Değiştirecek 18 Tavsiye

    1.Sevebilmek dünya üzerindeki en değerli yetenektir. Sevebilmeyi öğrenin, sevin, çok sevin, düşmanlarınızı bile!


    2. Tanrı bir tanedir. İstediğinize dua edebilirsiniz ancak şu emirleri unutmayın: dürüst yaşa, atalarına saygı göster, ve sev!

    3. İletişime kadar sessizliğe de ihtiyacınız var. Günde en az bir saati kendinizle iletişiminize, sessizliğe ayırın.

    4. Eğer sevdikleriniz size suçlu olmadığınız bir şey için kızdılarsa onlara sıkıca sarılın ve onlar yatışıncaya kadar da onları sakın bırakmayın.

    5. Ruhunuzda bir sıkıntı, bir tükenmişlik hissediyorsanız şarkı söyleyin. Kalbiniz hangi şarkıyı söylemek istiyorsa.. Bazen o da konuşabilmek ister.

    6. Size saygı gösterilmesini istiyorsanız başkalarına saygı gösterin. İyilik için iyilik! Kötülük içinse bu kötülüğü yok saymak yapılacak en doğru şeydir. Sizi kötü yapmaya çalışan biri onu yok saydığınız için kendini gerçekte daha kötü hissedecektir.

    7. Kalbinizde bir baskı hissetmemek için, rahat nefes alabilmek için ağlamayı öğrenin.

    8. Kendinizi bir şey hakkında üzülüyorken bulursanız, vücudunuzu düzgün ve akıcı hareketlerle bir dans formunda hareket ettirin. Kötü enerjinizi yoluna sokup, zihninizi çektiğiniz acıdan arındıracaksınız.

    9. İçmeyin. Hiç içmeyin! Alkol vücudu, beyni ve ruhu öldürür. Ben yıllardır içmiyorum. Eğer şamansanız veya ruhsal bir insansanız içerek bir süre sonra tüm güçlerinizi bitireceksiniz ve ruhlar sizi cezalandıracaktır. Alkol gerçekten de öldürür, aptalca şeyler yapmayın. Rahatlamak için hamama gidin, eğlence için şarkı söyleyin, iletişim ve ortak bir dil bulabilmek için çay için, ve bir kadını daha iyi tanımak için ona şeker verin!

    10. Hayatta herkes hakettiğini bulur. Problemlerin ruhuna ve düşüncelerine girmesine izin verme. Böylelikle problemler vücuduna da ulaşamayacak.

    11. Hayat sana yüzünü ya da başka bir tarafını çevirmiş olabilir. Sadece çok az kimse aslında hayatı çevirenin gerçekte kendisi olduğunu anlayabilir. Diğerleri hakkındaki tüm kötü düşünceleriniz size geri dönecektir. Kıskançlık da… Buna neden ihtiyacınız var? Sakin ve ölçülü yaşayın. Kıskanç olmak iyi bir şey değildir ve hiç gerek de yoktur. Bu adamın büyük bir arabası varsa bu onun yüzünü daha güzel yapmayacaktır. Altın aslında kirli bir metaldir. Kıskanç olmaya ihtiyaç yoktur. Daha fazla gülümsediğinizde göreceksiniz, yabancılar da size gülümseyecek, hem de sevdikleriniz ve tüm hayatınızla beraber!



    12. Veren eli kısıtlı görme! Eğer mümkünse zayıf ve ihtiyacı olanlara para ver. Miktarı önemli değil ancak vermiş olmak önemlidir.

    13. Akarsulara çöp atmayın. Asla! Suyun ruhu çok sinirlenebilir. Ruhu yatıştırmak için ekmek, süt ya da para atabilirsiniz.

    14. Ahlaki olarak önceliğiniz başka birine zarar vermemek olmalıdır. Bu prensibinize sıkıca sarılın. Şöyle düşünün: “Hiçbir zaman hiç kimseye zarar vermeyeceğim.”

    15. Eğer bir şey yapmaya karar verdiysen kendinden şüphe etme. Korku seni kendinden ve doğru yoldan saptırmaya çalışacak. Çünkü bu kötülüğün ana silahıdır. Eğer ilk defada başaramadıysan, ümidini kaybetme. Her küçük zafer seni daha büyüğüne yaklaştırır.

    16. Nehirlerden taş topla. Onlarda büyük güç ve enerji vardır.

    17. Yolda yürürken bulduğun bir kuş tüyünü eve getirip, bir vazoya koyabilir, asabilir yada rafta bulundurabilirsin. Bu cennetten sana gelmiş güçlü bir tılsımdır. Bu tarz ruhlardan size verilen işaretleri fark etmelisiniz.


    18. Zorluklar birer formalitedir. Ciddi zorluklar, daha ciddi olsalar bile hala formaliteden ibarettir. Gökyüzü oradadır, bazen bulutlarla kapanmış olsa bile.. Bazen biraz çaba göstererek, mesela bir uçağa binerek aynı mavi gökyüzüne ulaşmak mümkündür. Herkese barış!
  • Bismillâhirrahmânirrahîm
    Bilindiği gibi “Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür” sözü, yirminci yüzyılın yetiştirdiği en büyük alimlerden ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî’ye aittir ve merhumun “Makâlât” adlı eserinde yer alan makalelerden birisinin başlığıdır.1) Bu hikmetli söz, bahse konu makale neşredildikten sonra adeta darb-ı mesel haline gelmiş ve dilden dile yayılmıştır.
    Bu yazıda, bu sözün ne anlama geldiği ve İslam Dünyası’nın yaşadığı ilmî ve fikrî tecrübeye ne ölçüde denk düştüğü gibi hususları irdelemeye çalışacağız.
    Öncelikle bu şaklıkta geçen iki kavramın, “mezhepsizlik” ve “dinsizlik” kavramlarının nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duralım.
    Buradaki “mezhepsizlik”, hem hiçbir mezhebi tanımamayı, hem de klasik tabiriyle “telfik”i, yani mezheplerin hükümleri arasından bir derleme ve seçme yaparak karma bir mezhep oluşturmayı anlatmaktadır. Zira her birinin ayrı bir usul ve metodu olan mezheplerden hiçbirisini tanımamakla, aralarındaki ihtilafları ve bunların sebeplerini görmezden gelerek bu metot ve usuller doğrultusunda konmuş olan hükümleri birleştirme girişimi arasında netice olarak hiçbir fark yoktur. Çünkü son tahlilde her iki davranış şekli de, belli bir metodu iltizam etmeme noktasında buluşmaktadır.
    Başlıktaki cümlede yer alan “dinsizlik” ise, hiçbir dini tanımamaktan ziyade, dinler arasında herhangi bir fark gözetmemek ve muhtelif dinlere mensup insanları aynı kategoride değerlendirmek anlamına gelmektedir.
    Bilindiği gibi İslam Dünyası’nda başgösteren –ve genellikle Cemaleddin Efganî ile başlatılan– “yenilikçi” hareketin en önemli taleplerinden birisi ve belki de birincisi, Müçtehit İmamlar’ın içtihatlarının artık eskidiği, miadını doldurduğu ve bugünün meselelerine çözüm getirmekten uzak kaldığı gerekçesiyle yeni içtihatlar yapılmasıdır. İslam Hukuku’nun (Fıkıh) modernize edilmesi ve çağa uydurulması için, içtihat mekanizmasının temel unsurları ve belirleyicileri olan Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas’ın yeniden gözden geçirilmesi ve akılcı bir bakış açısıyla yeni yorumlara ve fonksiyonlara kavuşturulması şeklinde başlayan bu hareket, geçen zaman içinde muhtelif veçhelere büründü ve farklı yönelişlere teşne oldu.
    Her ne kadar yenilikçilerin muhtelif konularda birbiriyle bağdaşmayan çeşitli görüşleri ve bu görüşler etrafında –taraftarları ve karşıtları arasında– cereyan eden tartışmalar konumuzla yakından ilişkili ise de, bu yazının amacı bu ayrıntıya girmek olmadığından, burada sadece yukarıdaki kuşbakışı tesbite şu noktayı eklemekle yetineceğiz: Az önce “yenilikçi hareket” şeklinde ifade ettiğimiz reformist/modernist yaklaşımın talepleri ve teklifleri elbette Fıkıh ve İçtihat sahalarına münhasır değildi. Bu hareketin boyutlarının kaçınılmaz olarak Akait alanına da uzandığını müşahede etmekteyiz.
    Nitekim Cemaleddin Efgânî’den başlayarak Fazlur Rahman’a ve oradan da günümüz Türkiye’sindeki bazı isimlere uzanan “İbrahimî dinlerin diyaloğu” söylemi, (kimi zaman bu dinlerin esasta bir olduğu, kimi zaman da Ehl-i Kitab’ın da cennete gideceği şeklindeki iddialarla) reformist/modernist çevrelerin üzerinde ısrarla durdukları bir tez olarak canlılığını muhafaza etmektedir.2)
    Her ne kadar meselenin bu boyutu konumuz ile yakından ilişkili değilmiş gibi görünse de, bu yazının başlığı, bu boyutu da ilgi alanımız içine sokmaktadır. Zaten aşağıda izleyeceğimiz 4 merhalenin sonuncusu üzerinde dururken bu nokta kendiliğinden tebellür edecektir…
    Evet, reformist/modernist çevrelerin talepleri “yeni içtihatlar yapılmalıdır” söylemiyle, aslında “eski” içtihatların Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyas hakkındaki değerlendirmelerinin geçersizliğini dile getirmiş oluyordu. Peki bu 4 asl hakkında reformist/modernist çevrelerin yaklaşımı genel olarak nasıldır?
    Bu sorunun cevabını, söz konusu 4 aslın sonuncusundan başlayarak verecek olursak:
    1- Kıyas
    Kıyas, nasslardaki hükmün dayandığı illetin tesbitine dayanan bir faaliyettir.4) Dolayısıyla tabiatı gereği, ahkâma ilişkin nassların tek tek ele alınması ve hükme temel yapılması esasına dayanır.5)
    Oysa nassların tümünün bir arada değerlendirilmesi (tümevarım) yoluyla mesajı özü/ruhu yakalanarak buradan bütünlük arzeden bir metodoloji geliştirilmeli ve çözüm bekleyen meselelere bu metodoloji esas alınarak cevap verilmelidir.
    Reformist/modernist çevreler, bu yaklaşımlarına, Malikî mezhebinde tali (ikincil) bir delil olan “maslahat” unsurundan ve özellikle Endülüs’lü Malikî fakihi eş-Şâtıbî’nin bu unsur hakkındaki değerlendirmelerinden de destek aramayı ihmal etmediler.
    Çerçevesi şu ana kadar net olarak çizilememiş olan “Kur’an’ın ruhu” söylemi ve maslahat prensibinin –belirleyicilik alanı Malikî mezhebinin yaklaşımını çok daha fazla aşacak şekilde6)– devreye sokulması sonucu Kıyas prensibi devre dışı bırakılmış oluyordu.
    2- İcma
    Sahabe’nin ileri gelenleri tarafından işletilmeye başlanmış bulunan İcma prensibi, fer’î bir mesele hakkında bir dönemde yaşayan bütün müçtehit imamların içtihatlarının aynı doğrultuda oluşması demektir. Tafsilatını yine Usul-i Fıkıh kitaplarına havale edeceğimizbu prensip de reformist/modernist çevreler tarafından aşındırılmaya çalışılmıştır. İcma’ın vukuunun mümkün olmadığı; hakkında icma bulunduğu söylenen meseleler hakkında, iyi araştırıldığında aslında ihtilaf bulunduğu, tarihin bir döneminde meydana gelmiş bir icmaın, başka bir dönemde aynen kabul edilmesinin, insan akylının dondurulması demek olacağından, böyle birşeyin kabul edilemeyeceği gibi bir çok gerekçeye dayandırılan İcma itirazları, İmam eş-Şâfi’î’nin konu hakkındaki bazı değerlendirmeleri de istismar edilmek suretiyle7)
    Oysa İcma, fer’î bir hüküm hakkındaki bir nassa dayanıyorsa, o nassın bildirdiği hükmü zannî olmaktan çıkarıp kat’î kılması ve İslam Hukuku alanında derin vukufiyet sahibi Müçtehit İmamlar’ın konsensüsü olması bakımından İlahî İrade’nin tesbitinde elbette belli bir fonksiyon icra etmektedir.
    Üstelik reformist/modernist çevreler, İcma hakkındaki değerlendirmelerinde yukarıda söylediğimiz noktada da durmadılar. Birtakım hadislerde geçen “ümmet” kelimesinin, Ümmet-i Davet dediğimiz gayri müslimler ile Ümmet-i İcabet dediğimiz müslümanlar arasında herhangi bir ayrım yapmadan tümünü, yani bütün insanları kapsadığını ileri sürerek, Hz. Peygamber (s.a.v)’in ümmetinin bütün insanlık olduğunu söylediler.8)
    Bizzat Allah Teala’nın Kitabı’nda ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’nde en keskin hatlarla çizilmiş olan iman-küfür sınırı, reformist/modernist çevreler tarafından böylece ortadan kaldırılmış ve bunun yerine, özellikle masonik çevrelerin dillendirdikleri “insanlık dini”, “tüm insanların kardeşliği” sloganları, İslamî kılıflara büründürülerek yeniden ifade edilmiş oluyordu.
    3- Sünnet
    Mezhep İmamları’nın içtihatlarının büyük bir kısmının Sünnet’e dayanıyor olması ve Sünnet’in ve hadislerin birçok noktada rasyonel bakış açısına aykırılıklar arz ettiğinin kabul edilmesi, temelde akılcılığa (rasyonalizm) dayanan reformist/modernist hareketi, Sünnet’i ve hadisleri de “sorgulamaya” itmiştir. Tabiatiyle modern akla ve bugünkü bilimsel verilere uymadığı kabul edilen birçok hadis, bu bakış açısı tarafından “uydurma” olarak kabul edildi.
    Bu yaklaşımı desteklemek için, sadece Kur’an’ın ilahî garanti altında olduğu ve Sünnet için böyle bir garantiden söz edilemeyeceği temel bir tez olarak ısrarla işlendi. Zira işin içine beşer unsuru girdiği anda şüpheci davranmak “bilimsel” davranışın bir gereği idi. Geçmiş alimler tarafından sahih olarak kabul edilmiş olsa da, pek çok hadis, reformist/modernist çevreler tarafından “uydurma” olarak damgalandı. Böylece Sünnet’in büyük bir kısmından kurtulma imkânı doğmuş oluyordu.
    Burada, alimlerin (buradaki “alimler”den kastımız, özellikle Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh alimleridir), mütevatir ve meşhur kategorisine girmeyen hadisleri “ahad hadis” (veya “haber-i vâhid”) olarak değerlendirmeleri ve bu tür hadislerin ilim bildirmeyeceğini söylemeleri de, reformist/modernist çevreler tarafından iddialarını destekleyici bir unsur olarak kullanıldı.
    Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, “Kur’an’a aykırı hadis olamayacağı” söylemidir. Bu söyleme göre eğer herhangi bir hadis –isterse eski alimler tarafından mütevatir olduğu söylenmiş olsun– Kur’an’a aykırılık teşkil ediyorsa, onun sahih olarak kabul edilmesi söz konusu olamaz.
    Oysa Kur’an’a aykırı görüldüğü gerekçesiyle uydurma olduğu söylenen hadisler hakkında, meseleyi bütün veçheleriyle araştırmadan verilen bu hükümler, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’nin büyük bir kısmının iptal edilmesinden başka bir anlama gelmemektedir.
    Meselenin bir diğer yönü de, Sünnet’in yol göstericiliğine baş vurmadan Kur’an’a doğrudan gitme söyleminin bünyesinde barındırdığı tehlikeler ile karşımıza çıkmaktadır. Tam bu noktada 4. merhale ile karşı karşıya geliyoruz ki, meselenin en can alıcı noktasını da burası oluşturmaktadır.
    4- Kur’an
    Kur’an ayetlerinin anlamı ve ihtiva ettiği hükümlerin anlaşılıp uygulanması noktasında Sünnet’in otoritesi de dahil olmak üzere hiçbir vasıta kabul etmeye yanaşmayan reformist/modernist anlayış, bu aşamada artık önünde uçsuz bucaksız bir hareket alanı bulmaktadır. “Fikir hürriyeti”, “Allah’ın Kitabı’na aracısız olarak baş vurmak”, “Kur’an’ın, kendisini “açık/anlaşılır” bir kitap olarak nitelendirmesi”… gibi pek çok söylem burada devreye girdi ve artık her isteyen, Kur’an ayetlerinden istediği hükmü çıkarma “özgürlüğüne” kavuşmuş oldu. Yüzyıllar içinde bitmez tükenmez samimi çabalarla ve tam bir ehliyetle vücuda getirilmiş olan Tefsir ve Fıkıh kitapları, Müfessirler, Fakihler ve diğer ulema, binbir ithamla töhmet altında bırakıldı ve asırların bilgi birikimi hoyratça çiğnenerek devre dışı bırakıldı.
    Oysa Kur’an’ın doğru anlaşılması ve tefsiri9) için öncelikle ilmîliği ispatlanmış bir metot geliştirilmesi gerekir. Böyle bir metot olmadan Kur’an’dan hüküm çıkarmak, onu tahrif etmekle eş anlamlıdır.
    Nitekim günümüzde bunun büyük bir rahatlıkla yapıldığını görmekteyiz. Her isteyen, Kur’an’dan istediği hükmü çıkarmakta ve “ben böyle anlıyorum” diyerek işin içinden sıyrılmaktadır.
    Tevrat ve İncil’in aslında çok da fazla tahrife uğramadığı, dolayısıyla bu kitaplara inanan Yahudi ve Hristiyanlar’ın da “hak din” ve “tevhid dini” üzere olduğu hükmünden tutunuz, Kur’an’da yer almayan bir hükmün Hz. Peygamber (s.a.v) de olsa hiç kimse tarafından konamayacağı tesbitine kadar, aslında İslamî olmayan pek çok anlayış, güya Kur’an merkeze alınarak vaz edildi. Kur’an ve Sünnet tarafından konmuş olan en temel sabiteler bile yıkılıp geçildi ve ortaya ne idüğü belirsiz bir din çıktı. Her ortama ayak uyduran, her anlayışa uyan, hiç kimsenin hiçbir anlayış ve hareketine müdahale etmeyen, uyulsa da olur uyulmasa da kabilinden varla yok arası bir din!
    İşte bu yazının başından beri 4 merhale halinde sıralamaya çalıştığımız bu hareket, aşama aşama bu noktaya geldi. Din’de Mezheb’in niçin önemli olduğu, tam bu noktada kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmektedir.
    Çünkü Mezhep, dinî hassasiyettir, din hakkında konuşmanın ve dinî bir hüküm vermenin kuralı, çerçevesi ve sistemidir. Mezhep, metot demektir; mezhepsizlik ise metotsuzluktur. Metotsuz, kaidesiz yapılan her türlü faaliyet ise karmaşaya ve yanlışlığa düşmeye mahkûmdur. Mezhep tanımayan insan, kendisini metotsuzluğa, karmaşaya ve belirsizliğe atmış demektir. Dolayısıyla onun, Allah’ın dini hakkında söylediği her söz ve ile sürdüğü her görüş, daha baştan yanlış olarak damgalanmayı hak etmiştir.
    Kendisini mezhep imamlarından üstün görerek onların kurdukları sistemleri yıkma selahiyetinde gören kimseler, aslında dinî bir kurumu tahrip etmiş olmaktadırlar. Bunun neticesi ise, yukarıdan beri gördüğümüz gibi sonunda zarûrât-ı diniyye dediğimiz alana kadar gitmektedir. Zira bu hareket, nerede duracağı –onu yürütenler tarafından bile– önceden kestirilemeyen bir “kör gidiş”i ifade etmektedir.
    Mezhep tanımadığını söyleyenlere sorunuz: Bugüne kadar Kur’an ve Sünnet’i anlama ve onlardan hüküm çıkarma konusunda geliştirdiğiniz dört başı mamur bir usûl/metot var mıdır?
    Bu soruya verebilecekleri en küçük bir olumlu cevap yoktur. Mezhep ve metot tanımadığını, geçmiş ulemanın bize bıraktığı devasa ilmî mirası yıkmakla, yıpratmakla meşgul olmaktan başka bir mahareti olmayan böyle kimseler, kendi içlerinde korkunç çelişkilere düşmekten kurtulamıyorlarsa, sebebi burada aranmalıdır.
    Her ne kadar hiçbir mezhebe bağlı olmama düşüncesi mutlak olarak ve her zaman yukarıda çerçevesini çizdiğimiz “dinsizlik” vakıasına götürmese de, bu başlangıcın, genellikle bu sona götürdüğünü de görmezlikten gelmemiz mümkün değildir.
    İşte bugün aşama aşama gelinen noktada bizzat Allah Teala ve O’nun Resulü tarafından çizilmiş olan iman-küfür sınırının pek çok reformist/modernist tarafından ortadan kaldırılması, Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun, bu yazıya başlık olarak seçilen sözünün ne kadar doğru ve hikmetli bir söz olduğunu en anlaşılır biçimde ortaya koymaktadır.
    Selam, hidayete tabi olanlara…
  • Sait Faik okumak beni hüzünlendiriyor. Bu incelememi kabul ederlerse elbet;
    Sevgili abim beni her sürekli destekleyen, Metin T.

    Her cümlesiyle beni destekleyen, yaşadığımı, hissettiğimi anlayan, Muzaffer Akar

    Ve değerli dostum, kıymetli insan, yazdıkları ile beni benden alan; Li-3 ithaf ediyorum.

    Her şeyde olduğu gibi hüzünlenmek de dostlarla kıymetli. Sevgi ve saygılarımla abiler..

    Şu insanoğlu ne garip yaratık. Habire hayaller kurar, olur olmaz hayallere dalar. Şöyle yapacağım böyle yapacağım. Milli piyango çıkarsa, parayı bulursam, emekli olunca.. Yahu parayla hayal mi olur, hayal dediğin bedava olur be, hele şu emeklilik hayali olanlara az kızmıyorum, ihtiyarladıktan sonra ne hayali. Benim de hayalim var be, hem öyle paralı değil hem de gençlik hayali var mı diyeceği olan?

    Benim sizin gibi hayallerim olamaz. Evvela para beni sevmez sonra ben parayı sevmem. Para dediğin fena bir şeydir, insana türlü türlü bilinmedik huylar edindirir, iyisi mi buldun mu yemeli. Sonra ben yaşlanacağıma da inanmam, hep 45-50 yaşlarında ölüverecekmişim gibi gelir. Bir gün bu hissimi bir dostuma açmıştım da, “yok ya,” demişti, “adamda hayallere bak, dünyanın kaymağını yiyecek sonra ölüverecek var mı öyle yağma, daha neler göreceksin neler,”. Ruhu şad olsun, demeyeceğim dost üzerinden hikaye olmaz. Biz hayallerime geri dönelim. Bir de bir gün bu gençlik hayallerimin gerçekleşmeyeceğine inanırsam, bir vapura binerim, sağıma soluma bakarım, kimse beni görmüyorsa kendimi denize bırakıveririm.

    Bizim köy bir dağ köyüdür, yeşillikler içinde.. Köyün hemen ötesinde bir bahçem olsun. Tarlalarına giden çiftçileri, hayvanlarını güden çobanları seyredeyim. Bahçeme etrafı ağaçlı virajlı toprak bir yoldan gidilsin. Yol yazın tozu toprağa katsın kışın çamura batsın. Bahçemin kendi çapında tahta bir kapısı olsun, üzerinde “Lüzumsuz Adamın Çiftliği” yazsın. Girişinde ezile ezile düzleşmiş küçük bir alan, alanın ortasında plastik bir masa ve sandalyeler, üstünde gökyüzünü göstermeyen yüzyıllık meşe ağaçlarının dalları ve yere düşen koyu gölgeleri. Sağ yanda küçücük bir çeşme olsun buz gibi suyu şıldır şıldır akan etrafı otlarla kaplanmış, çeşmenin yanından iki yanı çiçekler donatılmış bir patika gitsin yamacın sonundaki tek oda derme çatma evime. Alanın sol yanında en başta bir şomine, iki yanı kırmızıdan is siyahına dönmüş duvarları olan. Şominenin yanında indirme olsun, dört direk üzerine dikilmiş, sactan çatısı olan. İndirmenin içinde; en dipte tahta divan, divanın önünde küçük tahta bir masa, divanın ayak ucunda bir komodin. İndirmenin hemen yanında iki koca ağacın arasına gerilmiş, ipten kocaman bir hamak. Baştaki ağacın gövdesine çakılmış bir tahta, tahta üzerinde bir kasetçalar içinde her zaman Aşık Mahsuni çalan.

    Alanın sonunda bir havuz olsun, kocaman değil ama kendi çapında 8-10 karık yeri sulayacak kadar. Havuzun içinde çeşit çeşit balıklar. Havuzdan sonra küçük 7-8 karık bir bahçe; sarı çekirdekli domatesleri, mis kokulu salatalıkları, acı patlıcanları, yeşil biberleri, sırık fasulyeleri yetiştirebileceğim. Karıklardan sonra kocaman bir fındık bahçesi olsun, 100 fidan kadar. Fındık ağaçlarından kalan köşede seralarım olsun iki üç tane, yaz kış içlerinde oyalanabileceğim. Bahçemin kenarlarında ağaçlarım küçüklü büyüklü. Kızılcık, şeftali, ayva, elma.. Sonra ıhlamur ağacı olsun mesela mevsiminde etrafa mis gibi kokular yaysın, kestane ağacı olsun dostlarla sonbaharda kestane pişirelim.

    Tek oda evimin içinde bir divan, divanın başında tahta küçük bir masa, masanın üzerinde yazdıklarım, onların kenarında bir radyo eski model, evin öteki köşesi soba, duvarın birinde divan misafirlerin oturup gerektiğinde yatabileceği, diğer duvarda bir komodin, komodinin üzerinde duvara çakılmış küçük ayna..

    Yazın çiftçiler gelsinler buz gibi suyumdan doldursunlar. İbram amca naptın, desinler. Çobanlar gelsin muhabbete, iki soluklanmaya vakit geçirmeye.. Kışın avcılar gelsin sobamda ısınmaya. Sebzelerimden, meyvelerimden koparıp hepsine ikram edeyim. Mısırlarımdan toplayıp közleyeyim her biri için ayrı ayrı. Onlar için şöminemin üzerine bir semaver koyayım, yaz kış altı yansın gelip gidene ikram edeyim. Arada rahat yok mu sizden nerelerden kaçtık buraya geldik yine kurtulamadık, diyeyim, onlar gülüp geçsinler.

    Gidince, “bu adam kadar delisini görmedin, ne güzel işi vardı, her şeyini bırakıp buraya yerleşti,” desinler. Bazısı çıkıp bir şehir efsanesi uydursun; “ Çalıştığı yerde bir iş buyurmuşlar, haksız, hukuksuz, yapmam ben bu işi demiş, yapacaksın demişler, istifa etmiş,” desinler. Gençlere anlatsınlar hiçbiri inanmasın; “ Sevdiklerinden öyle diyorlar, o hep buradaymış, babadan miras kalmış, hiç çalışmamış” desinler.

    Ben deliliğime doymayayım, semaverim bu yanmaya bu sıcacık hayallerimi ısıtmaya devam etsin. Meyvelerimi toplayayım dallarından, sebzelerimi koparıp koklayayım, hikayelerimi yazmaya devam edeyim. Aşık Mahsunim çalsın bir yandan, diğer yandan radyom. Suyum buz gibi aksın, semaverim yanmaya devam etsin.

    Kitap inceleyecektik nereden nerelere geldik. Sait Faik böyledir, onu okuduğunuzda hayatın anlamını kavrarsınız her şeyi bırakıp avarelik edesiniz gelir. Hayat bir yandan akmaya devam etse de siz hayalinizdeki dünyayı yaşarsınız.

    Sait Faik gerçekten çok farklı bir adam. Ben kitapların tekrar tekrar okuyorum, özellikle 1950 yılından sonra yazdıklarını. Her defasında da ayrı hüzünleniyorum, oturup ağlayasım geliyor. Özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı okuduğumda; ağlayabilsem oturup tüm gücümü tüketene kadar ağlarım. Son zamanlarda haksızlık ettiğimi anladım kendisine, 1950 öncesi hikayeleri şefkat dolu, hayatı sevmeye dair. Bu yıl ayrımını koyuyorum çünkü Sait Faik 1950 sonrası hikayelerini birkaç yıl içinde öleceğini bile bile yazıyor. Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı yazarken yataktan kalkamayacak durumda olduğu hikayeleri var. İsyan eden, okuyucuyu düşünmeden, tüm hikayeleri zihninde yaşayan bir Sait Faik. Bu nasıl bir şey Allah’ım ya, öleceğini bile bile yazıyorsun, hikaye kovalamaya devam ediyorsun. Sait Faik’i de Sait Faik yapan o hikayelerdir ama. Sadece önceki hikayeleri ile kalsaydı yine belirli aşamayı kaydetmiş olurdu ama bu kadar etkili olur muydu bilemiyorum.

    Neyse daha fazla devam edemeyeceğim. Bu kadar yazıyı okuyan herkese çok teşekkür ederim. Hayallerinizin peşinde koşmaya devam edin, peşini bırakmayın. Sait Faik’i 48 yaşında öldüren bu hayat size neler yapmaz.
    İki de video sizin için;

    Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun kalemindin, Sait Faik
    https://www.youtube.com/watch?v=92xVLzCc7WA

    Sonunda bir sürpriz var:
    https://www.youtube.com/watch?v=gDYSY0VuvIM
    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Kim yalnızca burnuyla değil gözleri ve kulaklarıyla da koklarsa, bugün adımını attığı neredeyse her yerde bir tür tımarhane havası, hastane havası sezinler, - insanlığın kültür bölgelerinden söz ediyorum elbette, şimdilerde yeryüzünde var olan her tür “Avrupa”dan. Hastalıklılardır insan için en büyük tehlike: kötüler değil, “yırtıcı hayvanlar” değil. Daha en başından kazaya uğramış olanlar, ezilmişler, yıkılmışlar - onlardır, en zayıf olanlardır insanlar arasında yaşamı en fazla baltalayanlar, yaşama, insana, kendimize güvenimizi en tehlikeli biçimde zehirleyenler ve sorgulayanlar. Nerede kaçınılır ondan, insana derin bir hüzün bulaştıran o kaçamak bakıştan, baştan kusurlu doğmuş olanın o geriye dönük bakışından, böylesi bir insanın kendi kendine ne söylediğini ele veren o bakıştan, - bir iç çekiş olan o bakıştan! “Herhangi başka biri olsam!” diye iç çeker o bakış, “ama ümit yok. Neysem oyum: kendi kendimden nasıl kurtulurum? Ama ne yapayım ki - bıktım kendimden!” ... Böylesi bir kendini aşağılama zemininde, bu gerçek bataklık zemininde her tür yabani ot, her tür zehirli bitki yetişir ve hepsi de pek küçük, pek saklı, pek sahtekâr, pek yapmacıktır. Burada intikam ve kuyruk acısı duygularının solucanları kaynar; gizli saklılıklar ve itiraf edilemez şeyler havayı leş gibi kokutur; burada en kötücül komplo durmadan ağını örer, - acı çekenin, nasipli ve utkulu olana karşı kurduğu komplo; burada utkulu olanın görünüşünden nefret edilir. Üstelik bu nefreti nefret olarak itiraf etmemek için de ne yalanlar atmak! Büyük laflar, büyük edalar için ne zahmetlere girmek, nasıl da bir “dürüst” iftira sanatı! Bu nasipsizler: ne de asil bir belagat akar dudaklarından! Ne de çok şekerle kaplanmış, sahte, teslimiyetçi bir boyun eğme yüzer gözlerinde! Ne isterler ki bunlar aslında? Adaleti, sevgiyi, bilgeliği, üstünlüğü en azından temsil etmek - budur, bu “en alttakiler”in, bu hastaların ihtirası! Ve ne de maharetli kılar bu ihtiras! Erdemin damgasını, hatta erdemin şıngırtısını, erdemin altın şıngırtısını dahi taklit etmedeki kalpazanlık becerisine hayranlık duymamak elde değildir zira. Bunlar erdemi iyiden iyiye sahiplendiler artık, bu zayıflar ve ümitsizce hastalıklılar, buna şüphe yok: “yalnızca biziz iyi olanlar, adil olanlar” diyorlar, “yalnızca biziz homines bonae voluntatis”(iyi niyetli insanlar). Bize yöneltilmiş canlı ithamlar, ihtarlar olarak geziniyorlar aramızda, - sanki sağlık, nasiplilik, kuvvet, kıvanç, iktidar duygusu kendi başlarına utanılacak şeylermiş gibi, ileride kefareti ödenmesi, hem de acı şekilde ödenmesi gereken şeylermiş gibi: ah, kendileri nasıl da hazırdır ödetmeye aslında, nasıl da can atarlar cellat olmaya! Yargıç kılığına bürünmüş, “adalet” sözcüğünü zehirli bir tükürük gibi sürekli ağızlarında taşıyan, ağızları, her keyfi yerinde görünen ve hoşnutlukla kendi yolunda gidene tükürmeye hazır biçimde büzülmüş intikam düşkünleri bolca bulunur onlar arasında. O en iğrenç kendini-beğenmişler türü, o yalancı doğuştan sakatlar, “güzel ruhlar” temsil etmek peşinde olan ve kepazeye dönmüş duyusallıklarını dizelere ve başka bebek bezlerine sarıp sarmalayarak “yürek paklığı” diye pazara sürenler de eksik değildir aralarında: ahlakın onanistleri ve “kendi kendilerini doyuma ulaştıranlar”ı. Hastaların, herhangi bir üstünlük biçimini temsil etme istençleri, sağlıklılar üzerinde despotluk kurmaya götüren gizli yolları sezme içgüdüleri, - bunun, en zayıf olanın bu güç istencinin bulunmadığı yer var mıdır ki! Özellikle de hasta kadında: hükmetmenin, ezmenin, kasıp kavurmanın inceliklerinde onun üstüne kimse yoktur. Ne canlı ne ölü hiçbir şeyi sakınmaz hasta kadın, en derinde gömülü şeyleri kazıp yeniden açığa çıkarır (Bogo’lar, “kadın bir sırdandır” der). Her ailenin, her kurumun, her topluluğun arka planına bir göz atın: hepsinde hastaların sağlıklılara karşı yürüttükleri savaş, - çoğu zaman küçük dozda zehirlerle, iğnelemelerle, sinsi bir hoş görür yüz ifadesi ile sürdürülen, ama kimi zaman da “haklı öfke”yi oynamayı yeğleyen o hasta-riyakârlığının gürültülü tavırları ile sürdürülen sessiz bir savaş. Bilimin kutsanmış odalarına kadar gelir hastalıklı köpeklerin boğuk öfke havlamaları, bu “asilane” riyakârların kudurgan yalancılığı ve hiddeti (anlayabilen okurlara bir kez daha, bugünün Almanya'sında ahlaki süprüntüyü en çirkin ve en iğrenç şekilde kullanan Berlinli intikam havarisi Eugen Dühring'i hatırlatırım: Dühring, günümüzün ilk ahlak yaygaracısı; kendi benzerleri, Yahudi karşıtları arasında bile ilk). Hepsi hınç insanıdır bunların, bu fizyolojik yönden kazaya uğramışların ve kurtlanmışların, altı intikam kaynayan, sarsılıp duran bir toprak, mutlu olanlara karşı patlamaları bitip tükenmeyen, doymak bilmeyen ve intikam için büründükleri kılıklar, intikam bahaneleri de aynı şekilde bitimsiz olan: intikamın en son, en ince, en yüce zaferine ne zaman ulaşırlar ki bunlar? Kendi sefilliklerini, var olan tüm sefilliği mutluların vicdanına kakmayı başardıklarında kuşkusuz: öyle ki gün gelip de mutluluklarından utanmaya başladıklarında bu mutlular ve belki de kendi aralarında birbirlerine “mutlu olmak ayıp! çok sefalet var!” dediklerinde... Oysa mutluların, nasiplilerin, bedenen ve ruhen güçlülerin mutluluğa hakları olduğu konusunda bu şekilde kuşku duymaya başlamalarından daha büyük ve daha feci bir yanlış anlama olamaz. Defolsun bu “ters dönmüş dünya”! Defolsun bu rezil duygu cıvıklığı! Hastaların sağlıklıları hasta etmemesi - ve bu öylesi bir duygu cıvıklığı olurdu - bu olmalı işte yeryüzündeki en baş görüş açısı: - ama bunun için her şeyden önce sağlıklıların hastalardan ayrı tutulmaları, hastaları görmekten bile korunmaları gerekir ki, hastalarla karıştırmasınlar kendilerini. Hastabakıcı ya da doktor olmak mıdır onların görevi yoksa?.. Ne ki kendi görevlerini bundan daha vahim bir şekilde yanlış anlayamaz ve yadsıyamazlar, - daha yüksek olan, daha alçak olanın aleti olmaya indirgememelidir kendini, mesafe tutkusu görevleri de sonsuza dek birbirlerinden ayrı tutmalıdır! Onların var olma hakkı, gür sesli çanın ahenksiz, kırık çandan ayrıcalığı bin kat daha fazladır üstelik: yalnızca onlardır geleceğin güvenceleri, yalnızca onlar yükümlüdür insanın geleceğinden. Onların yapabileceklerini, onların yapmak zorunda olduklarını hastalar asla yapamamalı ve yapmak zorunda olmamalıdır: ama yalnızca kendilerinin yapması gerekeni yapabilecek duruma geleceklerse eğer, hâlâ mümkün müdür ki hastaların doktoru, avutanı, “kurtarıcısı” olmaları?.. İşte bu yüzden temiz hava! temiz hava! Ve ne olursa olsun uzak durmak tüm kültür tımarhanelerinin ve hastanelerinin civarından! İşte bu yüzden nezih çevre, bizim çevremiz! Ya da yalnızlık, ille de olması gerekiyorsa! Ama ne olursa olsun içe dönük çürümenin ve içten içe kurtlanmış hastaların leş gibi buharlarından uzak durmak!.. Ki, dostlarım, özellikle de bizler için ayrılmışa benzeyen en beterinden iki salgına karşı en azından bir süre daha koruyalım kendimizi, - insana duyulan büyük tiksintiye karşı! insana duyulan büyük merhamete karşı!..
  • Ben bir pasifistim. Anarşist değil, liberteryen pasifistim. Bu seçtiğim varoluş fikrimi siz değerli okur dostlarımla paylaştığım, paylaşabildiğim için de mutluyum. Stefan Zweig gibi düşünürüm bu konuda.

    Stefan Zweig, Yahudi olmasına karşın, tıpkı Kafka gibi Siyonizm’in açık bir destekçisi olmamıştır. Her insan doğduğunda birtakım kimliklerle gelir dünyaya. Milleti, dini gibi…Herkes kadar, kendi milletine, dinine karşı sevgi, bağlılık ve ortaklık duygusu hissetmek farklı ve kabul edersiniz ki; doğal bir şeydir. Ama problem, bu aidiyetten şiddet devşirip aidiyeti farklı olanlara hayatı zehir etmek, yani şiddettir.

    Şimdilerde askerde ya değerli Oğuz Aktürk onu hatırladım ya, ona ithaf etmek istedim bu öykümü.

    Hele şu linki bir tıklayın. Okurken dinleyin. https://www.youtube.com/watch?v=MmdzIWZbsLw


    ELLER

    Bir beş yıl sonra geldi abimin eşyaları Almanya’dan. Aynı restoranda çalışan bir Yugoslav adam getirdi. Aslında getirecek çok tanıdığımız vardı. Ama adam elinde tutmuş, imkân bulduğu ilk zamanda da getirmişti işte.

    Eşyaların hepsi daha önce hiç görmediğim bir bavula özenle yerleştirilmişti. Sanki öleceğini bilmiş, tüm eşyalarını alışıldık titizliğiyle katlamıştı. Temizlerdi bir de. Her kimse biri yıkamış olmalı. Mis gibi kokuyorlardı. Daha önce hiç almadığım bu koku abimin kokusu gibi yerleşti kafama. O koku abimi getirdi.

    Çok geçmedi, aynı kokulu deterjanlar burada da üretilmeye başlandı. Artık her şey her yerde. Tüm çamaşırlar abim gibi kokuyordu artık. Sıradanlaştı bir şeyler. Abimle koku üstünden kurduğum bağ zayıfladı. Koptu sonra. Kuruyan çamaşırları toplarken burnumu gömüp derin derin çektiğim kokuyla hüzünlenemez olmuştum. Abim gelmez oldu.

    Hayat ne garip. İnsan en yenilmez yutulmaz sandığı şeyleri gün geliyor kucağında buluveriyor.

    Annemin komşu komşu gezip ona kız aradığı zamanlara denk geldi ölümü. Trafik kazası diyorlardı. Rahmetli babam, İstanbul’dan Almanya’ya mı gidilirmiş çalışmaya, diye karşı koymuş, dinletememişti.

    Cenazesi gelmiş, eşyaları gelmemişti. Aslında kimsenin aklında yoktu eşyalar. Bizde eşyalar akla gelmez ki. Kefenle gömülür. Ölünün soykaları elde tutulmaz. Yıkanır, fakir fukaraya dağıtılır. Yugoslav adam arayıp eşyalardan söz ettiğinde şaşırmamız ondandı.

    Gülseren de geldi kocasıyla. Evlenip gitmesinin üstünden çok yıl geçti. Sık gelemese de telefonlaşır bizle. Aman ha abla, adam gelir gelmez beni ara, demişti. İyi ki de gelmiş. Olacakları bildiğimizden bavulu alıp benim odama götürdük.

    Adamcağız çok soğuk karşılandı. Ne kadar gereksiz. Sanki her şeyin suçlusu o. Ne biz ona bir şey sorduk ne de o bir şey anlattı bize. Öylece oturdu. Sessiz ve üzgün.

    İnce kaşlarının altında renkli gözleri kederliydi. Güzel elleri de öyle. Onun ellerine bakarken aklıma geldi. Sen daha doğmamışken bile, ben senin yanındaydım, demişti abim. Neden söylediği değil, ama sözü hiç çıkmadı aklımdan. Acaba abim bunu da paylaşmış mıdır bu adamla.

    Almanca bilen komşu olmasa bir çay bile teklif etmeyecektik. Çayları dağıttım. Sonra da girişteki sandalyeye oturdum. Gülseren de girdi o ara odaya. İçim iyice ferahladı.

    Sonra söyledi, birkaç uygunsuz çamaşır varmış, aceleyle çıkarıp kendi çantasına tepmiş. Onları ne yapmıştır sonra bilmiyorum. Çöpe atmıştır herhalde.

    Gülseren’in gözlerine daha rahat bakabiliyorum artık. Buna da sebep insanın her şeye alışıyor olması mıdır acaba. Belki de filmlerdir. Filmlerden o kadar çok şey öğreniyorum ki. Gerçi, filmlerden öğrenilemeyecek daha ne çok şey vardır hayatta. Kim bilir. Zaten insan bacısını kıskanır mı ki. Hem de öp öz.

    Aylar öncesinde izlemiştim televizyonda. Bir diziydi. Meksika ya da Brezilya dizisi. Karıştırırım hep. Akşamın ilk saatleriydi. Mutfaktan seslenmiş, duymamışım. Odaya geldi sonra annem, “Ne o kız, içine düşmüşsün televizyonun, ne seyrediyorsun böyle gamlı gamlı,” dedi.

    “Bu kız var ya,” diye filmdeki kızı göstermiş, sonra da devam etmiştim masum masum, “ablasının kocasına aşık ne ablası ne de adam biliyor ama.”

    Annem, çehresini saran tiksintiyle televizyona doğru tükürmüş, “Bacısına düşen uçkurdan başka uçkur mu kalmamış dünyada, kanı bozuk orospu, hemen kapa bu boku, ar namus kalmadı insanlarda,” demişti. Üstüme alındım, sanki bana tükürmüştü. Kızmakta haklıydı, ama bu gerçek değildi ki. Televizyondaydı.

    İnsanın tabuları, asla kabul edemeyeceği şeyler vardır. Üstünde düşünmek bile ağır gelir. Bu abdestinde namazında kadını bile, böyle küfür sarf edecek kadar çileden çıkaran, işte o kabul edilemez şeydi. Yüz kere tövbe etti sonra.

    Annem de kabul etmiş midir. Gerçi onun kabul edip etmemesi hiçbir şeyi değiştirmiyor. Sadece içi içini yiyordur. Abimin durumunu gece gündüz düşündüğü belli. Belki de bunun için hiç açılmıyor konu. Bu evde hiç olmamış, sadece aklımızda var olmuş biri gibi.

    Son zamanlarda annemin iç sesini mi duymaya başladım acaba.

    İnsanlarda hiç susmayan bir iç sesi olurmuş. Her şeyi konuşurmuş bu iç ses. En çok da işlediği günahları, pişmanlıkları. Bir radyo programında söylemişlerdi. Bunu önceden de biliyordum ama. Daha çocukken keşfetmiştim.

    “Ah bahtsız başım benim. Meğer erkek evlat yokmuş nasibimizde. Ödenecek kefaretimiz varmış. Gencecik öldü.”

    Evet ya, iç sesiydi duyduğum. Namazdan sonra oturup dua ettiği zamanlarda söylüyordu bunları. Sonraları fark ettim, sözler dudaklarının arasından mırıltıyla çıkıyordu. Nasıl olsa benden başka duyan yok diye mi rahattı. Bilmem artık. Belki de annem iç sesini zapt edemiyor. Sözler kendiliğinden dökülüyordur. Artık evlenmemi de istemiyor. Açıkça söylemedi ama hissediyorum. Bir bekar kızı varmış gibi değil. Teklifleri tamamen rafa kaldırdı. Teklif de yok ya. Acuze olacaksın kız, da demiyor. Ömrüne ortak seçti beni. Kim bakar ki ona bu saatten sonra.

    Acaba onca yıl sonra bavulu getirmesine sebep neydi ki. Vefa mı. İçindeki sızı da yas da bitmiştir belki. Ya da ne bileyim, Yugoslav da olsa, yaşadıklarının pişmanlığı mı? Tam beş sene.

    Bir radyo programında söylemişlerdi yine. Zaten, artık bildiğim her şeyi ya radyodan ya da televizyondan öğreniyorum. İnsanın sığınabileceği tek bir yer vardır, diyordu. Kendi içimizde bir yer. Kendimizden başka hiç kimsenin ulaşamayacağı ve tahrip edemeyeceği bir yer. Bu yere ulaşmanın yolu diye, bir yığın şey anlatmışlardı. Ben bu yerin içimin neresinde olduğunu bir türlü anlayamadım. Aşık olun diyordu, sevin. Karşılıksız. Yakaladığınız minicik bir güzellik bile olsa, içinizdeki o yere gönderin. Orada büyüyecek, sığmayacak oraya, taşacak. Ve bu güzellik sizi ele geçirecek. Karşı koymayın, besleyin onu. Mutluluk budur işte, diyordu. Ellerine bırakın kendinizi.

    Ben hiç âşık olmadım. Oldum da, radyoda bir sesti o. Geçti gitti. Artık televizyona daha çok bakıyoruz. Hayatımız sıkıcı. Önemsiz şeylerle dolu. Yaşadıklarımız sahte aslında. Gerçi yaşayan yaşıyor. Gece gündüz gösteriyor televizyon. Bize nasip değil. İçimdeki o yer yok olmadı belki, ama çok şeyim virane oldu.

    O gün, Yugoslav adam güzel elleriyle ayakkabılarını giymeye çalışırken kocası da Gülseren’e yardım ediyordu. Şefkatli kocaymış. Mahalledeki o kadar kız arasından Gülseren’i istemişti. Gülseren de, olmaz demedi. Üst sokaktan birine aşıktı halbuki. O ellerin güzel olduğunu fark etmemişti oysa. Ben söyledim. Ablasını bırakıp gitti. Yoksa Gülseren’e âşık olduktan sonra mı fark etmiştim ben de. Kollarını Gülseren’in boynuna doladı. Sonra o ellerle sırtını okşadı. İçimdeki teslimiyet duygusu ilk defa o gün kıskançlık duygusunun önüne geçti. Gerçi acelesi yoktu onun. On dokuzundaydı daha. Olsun, ne yapalım. Mutlu olsun, yeter bana.

    Uzun, koyu kahverengidir Gülseren’in saçları. Yüzü çok güzeldir. Yanaklarını perçemleriyle gizler. Kocası kıskanır diye yapar bunu. Gözlerinin kahve mi ela mı olduğu ilk bakışta anlaşılmaz. Menevişlidir. Dolgun kalçaları huzursuzdur her daim. Dalmışım. Allah'a ısmarladık, diyordu Gülseren’in o güzel sesi, Allah'a ısmarladık ablam. Benim sesim de böyle güzel olsaydı keşke. Belki o zaman beni de sevecek güzel eller olurdu.

    Her şeye alışıyor insan. Öyle bir zaman geliyor ki, kendine çok uzak, hatta günah bellediği şeyler sıradanlaşıyor insanda. Sıradan olmasa da, dedim ya işte, alışıyor insan. Abim ve bu Yugoslav adamın beraber yaşamış olmalarına alışmam da böyle bir şeydi.

    İyice ferahlamıştım. İçeri, televizyonun olduğu odaya geçtim. Televizyonda en sevdiğim dizi başlamıştı. Neşelendim. Gözbebeklerim büyümüş olmalıydı. Büyürmüş gözbebekler. Gönlümden haykırmak geldi. Haykırdım da, “İçinde hüzün olmayan sevinçler mutlu etmez beni,” dedim. “Amaaan, başka el mi yok.” Annem duymadı. Mırıl mırıl abimle konuşuyordu. Kanımız bozuk değil bizim.





    Not: Yahu şu göz bebek var ya, bitişik mi yazılır, ayrı mı? Neden?
  • CE HA PE'nin başı Kemal Kılıçdaroğlu, Türkiye'nin bir numaralı sorunu olmaya devam ediyor!
    Çünkü HDP'ye barajı aştıran o.
    Onun sayesinde Meclis'e giren 67 vekile şimdi maaş ödenecek!
    Vesile olanlara mutlaka milletin ahı tutar.
    - CHP'nin aldığı oy: 22,64.
    Yani oyu düştü!
    PKK bu sayede Meclis'e girdi işte.
    Kemal bu duruma 'stratejik' diyor…
    PKK'yı Meclis'e sokmak nasıl bir stratejiyse!
    Vicdanları sızlamıyor, utanmıyorlar da…
    - Muharrem İnce'nin aldığı oy: 30.64.
    CHP'nin tarihindeki en yüksek oy…
    Bunu bile kıskandı be.
    Başarısız olmasına rağmen istifa etmeyen Kılıçdaroğlu milletin aklıyla da dalga geçiyor.
    Genel Merkez önünde oturma eylemi yapan muhaliflere de meydan okudu.
    "Koltuk sevdalısı olanların bu partide işi yok" dedi.
    Bu nasıl bir pişkinliktir.
    Nasıl bir yüzsüzlük halidir...
    Böyle birinden onurlu bir iş beklenemez!
    PKK elebaşlarından Duran Kalkan, "PE KE KE silah bırakmaz" demişti.
    Bu da öyle yaptı.
    Fetullah Gülen'in talimatıyla geldi.
    Galiba onun talimatıyla gidecek!
    Nokta!

    ***

    Değerli okurlar:
    Gözyaşı; merhamet dolu kalplere Allah'ın bahşettiği güzel bir nimettir.
    Bedeli ödenemeyecek bir nimet!
    Gözyaşları çok şey anlatır.
    Bi kere gözyaşı 'vicdan suyu'dur.
    Bir gazeteci olarak yıllardır siyasileri takip ederim…
    Cenazelerde, duygusal ve toplumsal olaylarda Erdoğan'dan başka gözyaşı dökeni görmedim.
    Siz gördünüz mü?
    Taş kalpliler gözyaşı dökemez ki!
    Reis, merhamet dolu kalbiyle seviliyor.
    'Vazgeçilmez' oluşunun sebebi de budur.
    Millet vicdansızlara oy vermiyor.
    Kılıçdaroğlu'na mesela.
    Erdoğan halkıyla ağlar, halkıyla güler.
    Kemal'in böyle bir derdi yok ki.

    ***

    Bu adam bükemediği bileği de öpmedi.
    Milyonların oy verdiği bu ülkenin Cumhurbaşkanı için 'tebrik etmem' dedi.
    Ne kadar ayıp!
    'Muarrem' kadar olamadı!
    Utanmadan 'tek adam' diyor…
    'Padişah' diyor.
    Kurban olsunlar böyle padişaha…
    Ya da dedikleri gibi 'sultan'a…
    Diktatörlükle suçladıkları Erdoğan farklı seslere, farklı renklere, eleştirelere hoşgörüyle bakar.
    Sadece küfredeni, yalan söyleyeni affetmez.
    Hem küfredeni kim affeder ki..
    Onları mahkemeye verir.
    Bu yüzden 'despotlaştı' diyorlar ya.
    Desinler…
    "Türkiye'yi yönetemez!" diyenler de var.
    Koltuğuna yapışan KK'yı görmezler ama.
    Asıl diktatör odur.
    Adam kameralar önünde partilisine 'derhal burayı terk et' diyor…
    Yetmiyor...
    Seçmenlerini tehdit ediyor…
    Ses çıkaran yine yok.
    Bu adam kazara iktidar olsa millete neler yapar Allah bilir?
    Yamuk Yılmaz'ı (Özdil) bile isyan ettirdi ya.
    Adam kayyuma bile razı oldu.
    Kılıçdaroğlu ağır seçim hezimeti sonrası istifa edeceğine görevinin başında olduğunu söylüyor.
    "Birbirimizle uğraşırsak her şeyi AK Parti'ye teslim ederiz" diyor.
    Millet vekaletini yıllardır AK Parti'ye verdiğini unuttu galiba.

    ***

    PKK, CHP'ye teşekkür etti!
    Kandil'in partisi olan HDP'nin, CHP'den gelen oylarla barajı aşması ve Meclis'e girmesi eli kanlı örgüte bayram ettirdi.
    Kandil 4 gündür şemmamme oynuyor.
    Sen busun işte Kemal!
    HDP, Doğu'da kan kaybetti.
    Senin sayende batıdan gelen oylarla kurtuldu.
    CHP'nin Meclis'e soktuğu PKK dün Ağrı'da AK Parti'ye oy veren iki kişiyi katletti.
    Biri köy bakkalıydı.
    Sevin Kemal!
    Hatta havalara da uçabilirsin.
    PKK, başından vurarak öldürdüğü köy bakkalı Mevlüt Bengi'nin cesedini Yanyurt köyü kırsalında elektrik direğine bağladı…
    Temizlik işçisi Fevzi Ertik'i de astı.
    Duydun mu Kılıçdaroğlu?
    Verdiğin destekle PKK'nın yaptıklarını.
    Sen de bayram edebilirsin!
  • Kitabın özetini okuyup spoiler almak istemiyorsanız büyük harflerle yazılan bölümden itibaren okuyabilirsiniz.

    Kitabın türü distopya(dediysem de fantastik şeyler yok) ve kitap bir suç distopyasında geçiyor.
    Yaşanan dönemde devlet suçların önüne geçemiyor,her yerde çeteler kol geziyor;çalıp çırpıyorlar,dağıtıyorlar,tecavüz ediyorlar,toplum düzenini bozuyorlar ve bu çete dediğimiz şeyi oluşturan kişilerse çoğunlukla 15-16 yaşlarında suça meyilli gençler.
    İnsanlar sokağa çıkmaya korkuyor vs.
    Kitap bu çetelerden birinin başı olan Alex’in hayatını konu alıyor.
    Kitapta 3 bölüm var.
    Birinci bölüm Alex ve diğer üç arkadaşının yaptıkları anlatılıyor.Bölüm çetenin bir eve vurgun yapmaya çalışırlarken Alex’in yakalanmasıyla bitiyor.
    İkinci kısımda Alex’in hapishaneye düşmesinden itibaren yaşadıkları anlatılıyor.
    Hapishanede 4 kişilik bir hücrede 6 kişi ile yaşamaya başlıyor.
    Arada geçen olayları tam hatırlamıyorum.
    Bir süre sonra devletin seçim zamanı yaklaştığı sıralarda aday partilerden biri toplumdaki en büyük sorunu(suçlular)çözmek için bir yöntem buluyor.
    Suçluları ıslah edip onları sadece iyiye yönlendirecek ve zararsız bir şekilde topluma kazandıracak bir yöntem.
    Yavaş yavaş hapishanelerde yaygınlaşmaya başlayan yöntem sonunda Alex’in hapishanesinde de uygulanmaya başlıyor ve ilk denek olarak Alex seçiliyor.(Alex de dünden razı ,yöntemle iyileşmiş gibi yapıp hemen dışarı çıkabileceğini ve suç ve pislik dolu hayatına devam edebileceğini düşünüyor.)
    Evet şimdi de o çok merak edilen yönteme gelelim:
    Alex ıslah için hücresinden alınıp farklı bir bölüme getiriliyor.Burada ona rahat bir yatak ve iyi yiyecekler veriyorlar.(Tabi bizim Alex seviniyor,ekmek elden su gölden ama yöntemi bilmiyor işte zavallı.)
    Her gün damarına bir şeyler enjekte ediyorlar ve bunun güç kazanması için vitamin içerikli bir şey olduğunu söylüyorlar.(aslında kişinin bedeninini uyuşturup çevresine karşı daha duyarlı hale getirecek bir şey)
    Alex uyuştuktan sonra onu sinema odası gibi bir yere götürüyorlar.
    Alex’i sandalyeye bağlıyorlar;el,ayak ve boyundan kemerliyorlar,gözlerini kırpmaması için göz kapaklarını penseyle tutturuyorlar.
    Sonrasında film başlıyor:
    Kesilen,doğranan,mide bulandırıcı şekilde işkence edilen insanlar tek tek Alex’e gösteriliyor.(Alex izletilen şeyleri kendisi yaparken zevk alıyor fakat izlerken tiksiniyor,yani bu yönteme bir nevi kendi silahıyla karşılık verme denilebilir)Damarlarına enjekte edilen şeyle birlikte bunlara daha da duyarlı hale geliyor ve bitmesi için yalvarmaya başlıyor.Ama mecburen bitene kadar izliyor çünkü gözlerini bile kırpamıyor.
    Islah işlemleri birkaç gün daha devam ediyor ve sonuna gelindiğinde Alex’in aklına ne zaman bir kötülük gelse anında midesi bulanıyor,artık hiçkimseye zarar veremez duruma getiriliyor.Bir nevi sadece iyiyi seçmeye zorlanıyor.

    (OKUYACAK OLANLAR VARDIR DİYE BU BÖLÜMDEN SONRAKİ KISMI ANLATMIYORUM)

    Şimdi de gelelim incelemeye:
    Öncelikle bu gençlerin neden şiddete bu kadar meyilli olduklarını düşünelim.
    En başta aklıma ailenin ilgisizliği geliyor.Örnek: Alex’in ailesi.
    Belki iyi insanlar olabilirler ama korkaklar.Dışarıdaki kötülüklere o kadar odaklanmışlar ki yanı
    başlarındaki kötülüğü göremiyorlar,oğullarının yaptıklarından ancak yakalandıktan sonra haberleri oluyor.

    Farklı bir etken olarak kötü arkadaş çevresi ve sürü etkisi.Neden diye sorarsan kitapta hiç çetesiz birinden bahsetmemiş, kimse tek başına o kadar pisliği yapamıyor ama çete ile olunca birbirlerinden cesaret alarak boylarından büyük işlere kalkışabiliyorlar.

    İkinci olarak ıslah yöntemi.Bence suçluların kötülükten arındırılıp sadece iyiye yönlendirilmesinde kötülük kullanılması çok manidar.
    Kötü olmadan iyi de hiçbir şekilde varolamıyor.

    Üçüncü ve büyük ihtimalle en çok tartışılan ve kitabın sorgulatmak istediği konu:Suçluların ıslahında uygulanan yöntem sonucunda onlara iyi dışında bir seçim bırakmamak doğru mudur?Toplum kendi iyiliği için insanların seçim haklarını ellerinden almada haklı mıdır?
    En basitinden iyi ve kötü nedir?Belirli kalıpları var mıdır?Eğer yoksa yöntem yanlış değil midir?Suçluların hapishanelerde kalması yerine ıslah edilip topluma kendi benliklerini kaybedip,delirecek raddeye gelip intihara meyilli bireyler olarak karışmaları mı daha iyidir?
    Bana kalırsa yanlıştır.İnsanlar kendi hür iradeleriyle kendilerine göre iyi veya kötüyü seçmeli,başkalarının özgürlüklerine karıştıkları anda da paşa paşa cezasını çekmelidir.
    Hem kişilerin iradelerini kısıtlamanın daha acımasız bir ceza olduğunu düşünüyorum.

    Kitapta dikkatimi çeken ve üstünde durduğum kısımlar bunlardı.
    Umarım fikirlerimi düzgün bir şekilde anlatabilmişimdir.
    Okuyacak olanlara iyi okumalar...