eksikiz yaşamak...
''her şeyden biraz eksikiz'' ben böyle yazmıştım tarlaları sulayan havuzun kenarına. hem de suyla yazmıştım, hem de birkaç saniyede. elimi suya batırıp yazmıştım kenarına. abim, yanlış yazdın dese de aldırmamıştım. önemli değil köy yerinde diyerek geçiştirdim. ama dönüp değiştirebilirdim, niye ısrar ettim ki... hem doğru yazsaydım ne olacaktı? sonra uyandım ve düşündüm bu yanlış yazmamın nedenini. bir türlü çözemedim. daha sonraları fark edecektim bu yanlışlığın, hecelerken fark etmiştim ''eksik-iz''. hatta bunu fark ettiğimde ilahi bir sır, ilahi bir mesaj olarak değerlendirdim. neden suyla ve beton duvarın üzerinde öyle bir yanlışlık yaptım ki? rüyada yalnızca bunlar yoktu. bu rüya niye böyle göründü gözüme onu da bilmiyorum. her yer su olmuş, her yerden sular fışkırıyor yeryüzüne ama ben kovayla su getirmeye çalışıyorum eve. bunu da bir ilahi mesaj yahut işaret olarak mı algılamalıydım? bilmiyorum. bilinmezlik içindeyim. oldum olası bilinmezliği ve belirsizliği severim. sevmemek elde mi? o nedenle çoğu kez önceden gelen haberleri ve uyarıları da pek sevmem. bilinmezlik ve belirsizlik için yaşamak... garantisiz yaşamak, eşyaları garantisiz kullanmak, sigortasız ev almak, sigortasız işte çalışmak, sigortasız araba kullanmak.. böyle daha hoşuma gidiyor. garantide olmak belki de tükenmeyi daha da hızlandırmaktır. belki de aptallığın bir güvencesidir. yarını bilmeden yaşamak daha çekici geliyor. gerçekten sigorta mantığını anlamıyorum. kapitalin en acımasız sömürüsü olarak düşmüş insanların omuzlarına. bunu daha sonra detaylı anlatmak isterim. isterim çünkü kabul ettirilmiş çok ciddi bir mesele. rüyaya dönmek istiyorum.. eksik izli yaşamak.. her yerde izlerin var ama eksik izler.. yarım yaşamak. her eksik, bir hayalin kırılan bir parçası ve yerine gelmiş bir parçası. eksik yaşamak da güzel değil mi? eksik izler bırakmak. demek sen de buradan geçtin ve cennete doğru yol aldın..

yürüyorum dere boyu.. dere taşmış, sular yükselmiş ve gittikçe çoğalıyor. kimse yok. tek bir ses gelmiyor varoş evlerinden. neden susuyorlar bu insanlar diyorum ama sorunun üzerinde de pek durmuyorum. içimi bir keder alıyor, sanki uzaklardan gelen bir ses içimden de çıkıyor gibi. sese kulak veriyorum. bir şarkıya benziyor. kulağımı karnıma doğru götürüyorum başımla beraber. ama ses az geliyor. başımı kaldırıp sesin geldiği yöne doğru gidiyorum ses yavaş yavaş ritimli bir şekilde yükseliyor. ses çok güzel geliyor, bir kadının söyleyebileceği en güzel ses. benim müzik kültürüm iyi değildir. geçenlerde googleye sordum ''müzik kültürümü nasıl geliştirebilirim'' diye. bir şeyler çıktı ama umursamadım. sanırım ileride tekrar yazmam gerekecek. müzik kültürü olanlara saygı gösteriyorum. çünkü müzik kültürü olan birisi dünya tarihini edebi, sosyolojik, felsefi her yönden bilgisi vardır. sese doğru yürüyorum o ses karnımdan da geliyor. bir kadın bu kadar güzel söyleyemez diyorum. acaba yalnızlığa itilmiş bir melek mi diye sordum kendime ama sormamış gibi davrandım. sese yaklaştıkça içimdeki ses de yükseliyor. böyle iki elimle karnımı okşamaya ve sevmeye başladım. karnımdaki sese sarılmak ve doyasıya öpmek istiyordum. sese doğru biraz daha yürüdüm. dayanamadım doğrusu. sonra biraz daha yürüdüm ama hem karnımdaki ses hem de dışarıdan gelen ses birdenbire sustu. üzüldüm gerçekten. içimde kaldı o ses. doğaya bakıyorum, nereye baksam o ses geliyor o taraftan. böyle küçük küçük, yumuşak yumuşak geliyor. hala kulağımda yankılanır durur. evlerin karşısına geçtim ve evlere baktım, köyün evlerine. ışıklar yavaş yavaş ritmsiz bir şekilde kapanıyordu. bir evin ışığı kapanmadı bir türlü. karşısına oturup saatlerce izledim. sonra kapandı. kalktım yürüyorum evime doğru... sabah oluyor, göç vermiş bir bir eve doğru yürüyorum. karşısına oturup boş gözlerle boş evi süzmeye başladım. saatlerce hatta günlerce oturup o evi izleyebilirim, izledim de. göç vermiş evler her zaman beni kendine çekiyor. bir filmde görsem yahut bir kitapta görsem içim bir garip olur.

rüyalar içimi dolduruyor, çoğu kez yaşayamadığım onca güzelliği rüyalarda yaşıyorum ve görüyorum. kabusları özlüyorum. kabus görmek ve ardından uyanmak. öyle tarifsiz bir mutluluk ve haz verir ki... iki dünyayı bir arada yaşamayı buna derim. rüya tabirlerini hiç sevmem. kabuslar, rüyalar, hülyalar... yaşamak ve ölerek yaşamak, yaşarken ölmek, ölürken yaşamak.. işkence değil bunlar. bunlara dolu dolu yaşamak diyorum... o sesi özlüyorum, o kavuşamadığım sesi özlüyorum. aslında kavuştum ve sarıldım da. belki hayatımda ömür boyu duyacağım en güzel ses olarak kalacak bir anı...

Ahmet Şefik VEFA, Şartlı Tahliye'yi inceledi.
 05 May 17:18 · Kitabı okudu · 346 günde · Beğendi · 10/10 puan

AHMET ŞEFİK VEFA, SIDDIK ERTAŞ’IN ŞARTLI TAHLİYE ŞİİR KİTABINA DEĞİNDİ

Sıddık Ertaş’ın şiir yolculuğu bir bütün olarak ele alındığında bireysel olanla toplumsal olanın at başı gittiği rahatlıkla görülür.

Günümüzün önemli şairlerinden Sıddık Ertaş’ın, dördüncü şiir kitabı Şartlı Tahliye, geçtiğimiz günlerde İstanbul BirNokta etiketiyle yayımlandı. Sıddık Ertaş, yazdığı şiirlerden çok daha fazla insan yetiştirip dünyaya eklemeyi başaran ender şairlerden biridir. Peygamber Efendimiz, kıyametin yaklaşmasına değin insanların fidan dikmesini emretmişti; Ertaş da kendi fidanlarını dikiyor: insanı… O, böyle bir yolla sesleniyor Allah’a. Bu gidişatını, tıpkı yola ilk çıktığında duyduğu heyecan ile daha çok haykırarak adımlarını sıklaştırıp yankısını, vücudumuzda bulunan ölü hücreleri dahi uyandıracak bir güçle, sağlamıştır Şartlı Tahliye kitabında.

Ertaş; yazı hayatında her zaman yazılmış olandan kaçıp daha önce yazılmamış olanı yakalamayı amaçlamıştır. Şair, “Daha önce yazılmış olan bir şeyi yazmanın ne anlamı var” düşüncesi ile yola çıkarak şiirlerinde daima yenilik ve anlam arayışına girmiştir; ama asla “vardım” demeden… Arayışı her zaman sürdü ve sürmeye devam ediyor. Şair, şiir ile herdem yeniler kendini.

Puşa adında şiiri onun yenilik arayışına verilebilecek iyi bir örnektir.

Varlığımın altı çizili mısralarısın / hayatımın katlanmış sayfaları

müfredat harici bir şiir yazdım sana / adını vermek istemeyen bir günahkarım

Varlığımın altı çizili mısralarısın” veya “hayatımın katlanmış sayfaları” ifadelerinin ne denli “kendi” olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Şiir, müfredat harici bir şiir olarak ifade ediliyor. Aslında Sıddık Ertaş her zaman müfredat harici şiirler yazan biridir. Örneğin “şehzade” şiirinde bu güne kadar hiçbir şairin ele almadığı bir açıdan oldukça da etkili bir şekilde şehzadelerin katledilişini yine kendi özgün üslubuyla işlemeyi başarmıştır. Ya da “gel” şiirinde modern tıbbın insanı iyileştirmek iddiasına rağmen aslında ölümün güzelliğini insanlardan aldığını dile getirmesi oldukça ilginç bir yaklaşım. Şair, bu şiirinde bir taraftan ilkele dönüşü savunmaktayken öte yandan ilkel olanın aynı zamanda ilahi nizam gereği olduğunu da belirtmiş olmaktadır. Fakat şiirleri bütüncül olarak ele alındığında bu tavrın, şairin genel tavrı olmadığı rahatlıkla görülmektedir.

“hırsızlama yürürken” evlerin salonunda

atılan her adımla zehirlenir göğsümüz

şiir denen kadehin dudağımızda izi

çürümüş cennet gibi öylece kalakalır

“tenha” adlı şiirde muhtemelen genelde sanatçıların özelde ise şairlerin özel hayatlarının trajik olduğuna değinilmiş. “buz dağları devşirmek gibi soğuk tenlerden” mısrasındaki tensel yalnızlık aynı zamanda evlerin odasının ruhumuzun kabir odalarına dönüşmesinin verdiği ruhsal yalnızlık ile bütünleşmektedir. Doğrusunu isterseniz yine çoğu şairin değinmediği ya da değinemediği bir konu ele alınmış ve gayet örtülü bir şekilde işlemiştir. Her zaman dediği gibi “buzlu camın arkasında göstermek” onun en büyük başarısı olmuş: sadece bu şiirde değil, bütün şiirlerinde…

Şartlı Tahliye, çocuklukla ve çocukluğun en büyük imgeleri olan baba motifiyle yeniden yüzleşmenin hikayesi gibi. Anne, vefat etmiş olan abla, çocukluk dönemindeki hastalıklar, yoksulluklar kitabın ana omurgasını oluşturuyor. “tenimde babamın doku çalışmaları”, “babamın gözlerini ihlal eden urlardan / hız limitini aşarken öğrendim bunu”, “urganlarla karantinaya aldığı bedenimi / ahşap bir direğe teyellemişti babam” mısraları çocukluğunun baba imgesinden kalanların bir kısmı sadece.

Anne de şiirlerde oldukça yer tutuyor aslında. “çocukluk duvarlarım yıkılıyor üstüme / annem su terazisi düzeltiyor evimi / anneler evdir zaten bir de kömür ütüsü / düzeltiyor hayatın kırışığını” mısraları adeta babadan anneye sığınmanın mısraları… Kitap, bütünlüklü olarak okunduğunda genel anlamda anneye sığınma, ona duyulan minnettarlık, annenin kutsanması dikkatleri çeker. “her çocuk bir anneden almaktadır adını / bedeniyle beslenir rahminden başlayarak / orası tanrımızın eliyle dokunduğu / çamurdan gövdemizi dantelce dokuduğu” dizeleri tam olarak bunu gösteriyor. “ağır aksak başlamasaydım keşke hayata / beni rahminde unutsaydın anne” dizelerindeki ana rahmine dönüşü psikanalist bir perspektifle okumak yerine estetik bir unsur olarak okumayı tercih ederim.

sıddık ertaş ile ilgili görsel sonucu

Bireysel hikayesinin dışında toplumsal içerikli söylem de dikkati çeken bir başka boyut. Aslında Sıddık Ertaş’ın şiir yolculuğu bir bütün olarak ele alındığında bireysel olanla toplumsal olanın at başı gittiği rahatlıkla görülür. Üst okumada bireysellik öne çıkarken alt okumada toplumsal olanın çığlığını duymamak mümkün değildir. Bazen bunun tam tersini de yaptığı olmuyor değil. Ve politik olan ön plana çıkarılırken bireysel olan arka plana itiliyor. Bu tür şiirlerde asıl kastettiği ise her zaman arka plana itilen anlamdır. Dedik ya “buzlu camın arkasından gösterme”yi seviyor.

Buna en çarpıcı örnek “düşük” adlı şiiri. Sevdiği kadına sitem için yazıldığı alt okumayla anlaşılan şiirde üst okumada politik söylem hakim. Özellikle seksenli doksanlı yılların derin devletinin Doğu ve Güneydoğuda yaptığı devlet baskısının verdiği bunaltı ile sevdiği kadının verdiği bunaltı arasında bir benzerlik ilişkisi kurulmuş ve yakın olan söylenirken uzak olana mesaj verilmek hedeflenmiştir. Bu özel şiir dışında şairin genel tavrı, sevdiği kadına olan derin bağlılığını var oluşsal bir dil ile ele almaktır. “kan ter içinde dönüyordum bir aşka”, “biz yan yana uyuyan toprak ve su gibiydik”, “göz çukurlarımızdan bakıyorduk Allah’a”, “ sana üç tarafı özlemekle kaplı / bir yarımada olarak geldim / bir ana vatan” gibi mısralar bu tezimize örnek olarak sunulabilecek bir temsiliyete sahiptir.

Aile fertlerinin şiirlerinde yer alışına değinmişken onun, çocuklarını da hiçbir şiir kitabında unutmadığını söylemeden geçmek olmazdı. Kızı Berfin Sude Ertaş için yazdığı şiirlere bu kitabında da iki şiir eklemiş şair. Bu kitapla birlikte artık beklediği Anzer Ali de geldiğine göre bu kitaptaki Anzer Ali için yazılmış şiirlerin devamını sonraki kitaplarda görmeye devam edeceğiz demektir. Gelmesi beklenenin, hayata karşı alması gereken tavra dair baba tavsiyelerinden oluşan “beklenen” şiiri de aynı zamanda politik okumaya verdiği imkan açısından kayda değer.

Şair, dördüncü kitabına kadar geçen süreçte yaşadığı çağa sığmak yerine başkalarının derdi ile dertlenip sınırsız coğrafyalara ulaşmayı denemiştir hep. İnsanın, insan sıfatını kazanmasına sebep olacak bir öz varsa o öz “Başka bir insanın derdi ile dertlenmektir. Şair, benlik davasından kurtulup hayatı yaşanılabilir kılan ama kendi derdi ile boğulup ölen olmamıştır. Sıddık Ertaş’ın fikir dünyası Fethi Gemuhluoğlu, Nuri Pakdil ve Mürsel Sönmez’den önemli izler taşımaktadır.

Ertaş, Nuri Pakdil ve Fethi Gemuhluoğlu gibi büyüklerimizden aldığı ilhamla bu toprakların sesi olmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda “muhafazakar” adlı şiiri, Muhammed İkbal’ın “İnsan, ileriye gitmek için vardır” mısralarına yoğun bir çağrışım yapıyor. Şair, şiirlerinde lirik bir tarza mistik konuları işlerken; hem şiiri hem bulunduğu medeniyeti ileriye taşırken bağlı olduğu toprağa, hatta gübresine dahi yabancı gözle bakmamıştır. Çünkü geldiği çamurlu toprakları unutmaktan kaçınmıştır. Şair Sıddık Ertaş’ın hayatında Şiirlerinde sürekli savaş halinde olduğu benlik davası konu olmuştur. Vitrinde kalmak derdinde olanlara savaş açmıştır. Bir çapak gibi göze batanlara çapak olduklarını şiirsel bir dille de her zaman hatırlatmıştır.

İmgenin aç kalmasına müsaade etmeyen ve anlam darlığı yaşamayan biridir o. Acının yaşandığı coğrafyalarda ayaklarınızın bastığı toprağın altında aç kalan karıncanın karnının sancısını duyabilirsiniz onun dizelerinde. Ertaş’ın dozunda ve günümüz şiirinin imgelemi olarak örnek verebileceğim mısraları oldukça fazla. “cinayet” adlı şiirindeki şu dizeler buna bir örnek olarak sunulabilir.

Şiirle kefenlenmiş bir ölü gömüyorum

bir ölünün adıyla başlıyor kelimelerim



alnında tırnak izleri unutulmuş ölüler

hedef tahtasıdır şiirimde mısra düzenim gibi

yaşamın gücünü görmek için öldürür şairler

birer birer bütün sözcüklerini

sıddık ertaş şartlı tahliye ile ilgili görsel sonucu

Alışılagelenin dışında bir bakış açısıyla olgulara yaklaştığını söylemiştim. Tragedyadem şiirini okuduğumuzda çocukluğumuzdan beri dinlediğimiz, okuduğumuz Hz Adem hikayesine ne denli çarpıcı bir bakış açısıyla yaklaştığını göstermektedir. Düşünsenize, dünyaya geliyorsunuz bir kıza aşık olamıyor ellerinden tutup heyecan yaşayamıyor ve onu rüyalarınıza dahi alamıyorsunuz. Terk edilmek, boşluğa düşmek ve başınızı dizinize koyup ağlayacak bir anne bulamıyorsunuz. Yüzünüze bakacak bir kardeşiniz yok, omzunda ağlayacağınız bir dostunuz da. Ama her şeyi ilk siz tadacaksınız; meyvenin lezzetini de zehrini de. Güneşin doğuşuna da batışına da anlam vermeye çalışacaksınız. Hz. Adem’in hikayesi bir yönüyle de bir trajedi olarak okunabiliyormuş demek ki… Buradaki tek sorun “Trajedi”nin bizim medeniyetimize ait olmaması olabilir ancak. Kendi medeniyetinin kavramlarını kullanmaktaki hassasiyet ile bu kullanımı örtüştüremedim. Her ne kadar trajedi doğru bir şekilde yaratılış ile ilgili bir yerde yani doğru olarak kullanılmış olsa da…

Sıddık Ertaş, ‘Tragedyadem’ şiiri ile bir ilke imza atmıştır bence. Yepyeni bir bakış açısı sunmayı başarabilmek herkese nasip olmuyor. Hz. Adem’in çocuklunu ve tatmadığı gençlik duygularını şiirin tematiğine işleyip yaşanmamış duyguların yaratacağı yalnızlığı etkili bir şekilde ele alabilmiştir.

Son olarak kitapta resim sanatının imkanlarından da yararlandığını belirtmiş olalım. Özgün şiirler özgün resimlerle sunulmuş. Bu kitapla Sıddık Ertaş, edebiyatımızdaki yerini daha da berkitmiştir.

Kaynak: Bir Nokta dergisi 186 Temmuz sayısından alınmıştır.

Ahmet Şefik Vefa

14. Hikaye Etkinliği Bütünleşmiş Hali
Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu

Ölüm.Tek kelime her harfinde adım yazıyor sanki.Penceremin dışında yaşam akarken içimde karanlık hüküm sürüyor.Savaşmak hayata tutunmak benim için zulüm sanki.Korkağım,biliyorum.Yaşamak ve savaşmak varken ben yenilmeyi seçiyorum.’’Seçimlerimiz bizi var eder ve ya yok eder.’’ Demişti Deniz bir keresinde Haklıydı belki de.Ben kendimi yavaş yavaş öldürmeyi seçmiştim.Üstüme ölü toprağı sermiş bekliyorum sessiz çığlıklarım eşliğinde.
Aklımdaki düşünceler birbirini kovalarken kapının açıldığını ve odaya birinin girdiğini bile duymamıştım.Ta ki sıcak elleri buz gibi ayaklarıma değene kadar.Gözlerimi usulca kapattım ve sıcak ellerin içime işlemesine izin verdim.Yalnızlığım Deniz’in gelişiyle son bulmuştu.Sadece oydu yanıma yaklaşabilen,kafamı karıştırabilen biraz da olsa yaşama umudu veren.Yaşadığım onca kötü gün,hastane odalarındaki bitmek bilmez tedaviler,içime akıttığım kanlı göz yaşlarıydı bu halimin mesulu..Beni sona götürecek anı beklerken yine de birine tutunma ihtiyacı duyuyordum.Adım Hayat’tı;ama ben adıma inat yaşamımın öyle ya da böyle sonlanmasını bekliyordum. Aniden bir kahkaha atma isteği uyandı içimde
‘’Ne oldu?’’ diye sordu Deniz.Gülümsedim.’’Hatırlıyor musun?Çocukken hayaller kurardık.Büyüdük ve hiç vazgeçmedik hayallerimizden.İsteklerimiz gerçek oldu.Mutluyduk’’
‘’Yine olabiliriz.Seni için için kemiren hastalıktan kurtulabilirsin.Bak dışarıya.Karanlığın içindeki ışıklar senin aydınlığın.Sadece yaşadığın o geceyi sürekli hatırlamaktan vazgeçmelisin.’’
O gece!Benliğimin sona erdiği kanlı rüyalarımın başladığı ve susmak bilmeyen çığlıklarla dolu günlerimin miladı.Kimseye anlatamadığım,arkamda ölümün gölgesiyle yaşamaya mahkum olduğum gerçeği, her ne kadar kendime gelmeye çalışsamda,en büyük engelim

Bir ben var benden epey uzaklaşmış, görüyorum onu bazen düşüncelerimin çıkmaz sokaklarında, bir aynada görür gibi. Çok tanıdık bir o kadar da yabancı... Elimi uzatsam değecek gibiyim ama aramızda bir engel var, bir bedende birleşip tek kişi olamıyoruz gibi.

İnsan kendine yabancılaştığında, kendi kendisinin bile kendisi olduğundan emin olmadığında, kendisinden geriye benim diyebileceği tek bir şey kalmadığında hala bir ben söz konusu olabilir mi? Şimdi siz bunları okurken ne saçmalıyor bu diyeceksiniz belki, benim gecelerce sigaramın dumanına yüklediğim taa ciğerlerimden kopup gelen suskun kalmış kelimelerimi siz hiç duymadınız ki!! Şimdi de kendimi yiyip bititiricesine aradığım cevapları saçma diyerek basitleştirip, önemsiz sıradan herhangi bir şey gibi umursamadan geçip gideceksiniz... Bilmiyor değilim. Neden anlatıyorum öyleyse değil mi? Bunun cevabını bilmiyorum. Belki... Belki unutursam bir gün dönüp hatırlatayım kendime diye canlı tutmaya çalışıyorum bu bana yabancı öfkeyi. Kalemin kağıda attığı her darbede, ruhum o geceye gidiyor sanki, tekrar tekrar yaşadığı o anda, zihninde döndürüp durduğu ezber edindiği o filmde yeni bir gidişat mümkün olabilirmiş gibi.

Hayat... Kimi zaman bir lunapark sevinci, kimi zaman zindan azabı. Adaşımdan benim payıma düşen sonsuz karanlık, aydınlığı bile yutan zifiri karanlıktan gözükmeyen, gözü bu karanlığa alışmış benim dışımda kimsenin göremediği, kabuk bağlayamayan yaralarımın günden güne derinleşmesi.

Bir Hayat vardı bir zamanlar, umut dolu, gelecek planları olan, yaşamaktan keyif alan... O “Hayat” su verilmesi unutulan bir çiçek gibi sarardı soldu günden güne. Bir gecede hayatı karardı.

Yaşamın başlangıcı nasıl ki suysa, hayatın başlangıcı da Deniz’di bana göre. Kendimi bildiğimden beri Deniz vardı hayatımda, bir peri masalı misali çocukluk aşkım, geçmişim bugünüm geleceğim... İlk aşkım...

Şehirden kaçma arzusuyla gidilen sessiz sakin bir göl evi, bir haftasonu kaçamağı. Kartpostallardakine benzer, bir ressamın elinden çıkmışa benzeyen manzara. Yanımda ıslıkla çaldığı neşeli bir şarkının, keyifli melodisi...

Alkolü mü fazla kaçırmıştık, yoksa ne zamandır adım adım ördüğü bir ağa mı kapılmıştım. Başta şefkatli, yumuşacık öpüşleri... Ensemde hissettiğim nefesi... Sıcak bir bahar akşamı, yıldızlar izleyicilerimiz... Dünyanın en güzel kokusu bu olsa gerek, dünyanın en mutlu insanı da ben olmalıyım o anda... Gittikçe ısrarcı bir hale gelen dokunuşlar, ben durmaya durdurmaya çalıştıkça sertleşen öpüşler... İçimden yükselen arzulu panik, ittirmeye çalışışım, yeterli olamayan kuvvetim, yüzümde patlayan tokat...

Kaçmak istedim, anlamlandıramadım... Onu kızdıracak bir şey mi yapmıştım?

“Dur!! Dur lütfen...” Gözlerim dolmuş. “ Bırak! Kendine gel!! Yapmaaa!! Yapma... “ histeri haline gelen ağlamalarım... Bağırıyorum sanırım, ama ormanın ortasındayız... Kimse yok! Hiç, hiç kimse yok!! Korkuyorum fakat artık kelimeler zihnimde görüntülenip, dilime ulaşamıyor. Ben debelendikçe tutuşu sertleşiyor, vuruyor... Ama o Deniz..!?? Hissettiğim çaresizlik genişleyip tüm evreni kaplıyor, bir mucize bekliyorum.. Mucizem içime dolan zorla sahip oluşunun ispatı buzz gibi ölüm soğukluğu...

Sonrası karanlık, bölük pörçük hatırlanan bir kaç alışkanlıktan kaynaklı davranış. Ne dedi, ne söyledi, ne söyleyebilirdi.. Dünya etrafımda sus pus olmuştu sanki bu utancı kaldıramayıp... Kan mı var üzerimde?

O geceden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı... Ben de öyle...
................

Deniz daha fazla okumaya dayanamayarak elinde tuttuğu günlüğü masanın üzerine bıraktı. Böyle naif bir bedenin içinde nasıl bir dünya vardı da bunca azap dolabilmişti içine.

Demek bundandı kendisini her görüşünde verdiği birbirini tutmayan tepkilerinin sebebi. Bazen çığlıklar atar, ağlar; bazen kahkahalarla gülerdi. Sırf adının adaşına yaptığı çağrışım yüzünden.

Sadece bir kaç ay olmuştu burada göreve başlayalı, Hayat’ın bakımından kendisi sorumluydu. Bir intihar girişimi sonucu getirilmişti buraya. Ağır depresyon geçiriyordu.

Hayat’ın daha önce yazdıklarını düşündü. İçine kapanma, ailesiyle ve çevresiyle olan ilişkilerinin bozulması... Bitmeyen kabuslar... Yaşadığı korkunç olaydan hiç kimseye bahsedememişti.

...Kasım /2017

“Çok utanıyorum, kendimi aciz, zavallo bir pislik gibi görüyorum. Olanları unutmaya çalıştıkça, sabah alarmı gibi en çarpıcı kesitler gözümün önüne geliyor. Gözlerim kan çanağı, ağlamaktan göz pınarlarım kurudu artık ağladığım zaman gözlerimden yaş yerine oluk oluk kan akıyor.”

Başka bir gün yazdığı sayfadan :

“Bu sabah anneme gece odamda birisinin olduğunu, nefes alışlarını duyduğumu, korkudan uyuyamadığımı söyledim. Sana öyle gelmiştir dedi.”

Bir başka sayfa :

“Dün gece odamda, ufak tefek bir adam vardı. Bana dokundu, elleri yapış yapıştı ayaklarıma dokundu elleri çok soğuktu, ıslak nefesini yüzümde hissetim, bacaklarımın arasına dokundu... istemiyorum dedim, zorladı. Çığlık atmaya başladım, ailem odama geldi. Babam ışığı yaktığında gözden kayboldu.”

Aile anlam verememişti Hayat’ın son zamanlardaki haline. Sonrası malum konu komşuya sorup soruşturulup bulunan “ iyi bir hoca” , cinleri kovmak için düzenlenen bir sürü sahte seanslar, dökülen paralar, yaptırılan değişik değişik şeyler... iyice bunalan, yıpranan Hayat da karşılığında bir gece herkes uyurken sessizce dolaptan jileti alıp evin bahçesine koşmuş, her iki bileğine kandan birer bilezik takarak, yağmurdan ıslanmış toprağın üzerine atıvermiş kendini.

İşte şimdi buradaydılar. Bu hastane odasında hayatın garip bir tesadüfü olarak bir araya gelmişlerdi.

Deniz... Hayat’ın son günlerde dilinden düşürmediği isim. Çocukluktan beri tanıdığını, aşık olduğunu iddia ettiği, ailesininse tanımadığı aslında hiç var olmamış adaşı Deniz.

Deniz sehpanın üzerine uzanarak hastanın dosyasında yazan teşhise tekrar göz attı:

DESORGANİZE ŞİZOFRENİ

Çok konuşmuyor Hayat. Sorumlu olduğum bütün hastalar gibi. Fazlasıyla huzursuz. Alışamadı buraya. Alışamayacak da! Alışılacak bir yer değil çünkü burası. Bu yüzden durmak istemiyor bu odanın içinde. Her defasında gitmek istediğini, odadan çıkarken onu da beraberimde götürmemi istiyor konuşmaya başladığında. Nereye olursa... Yeterki bu odanın dışına, hiç olmazsa kapının ardına, mümkünse dünyanın sonuna... Politik cevaplar veriyorum. Hastaların habersiz olduğu diplomasiye sadık kalarak. O bir hasta diğerleri gibi ve ben de bir hasta bakıcıyım. Görevimi yapmalıyım. Adımı bilmesi bir tesadüf. Beni sevdiği adam sanması soğuk bir şaka. Ne yazıkki ben espri kaldıracak bir durumda değilim. Hayat, Tanrıyı arıyor içine düştüğü kör kuyuda. Hayat, Mesihi bekliyor kendisini boşluktan çekip kurtarması için. Ve ben ne Tanrı ne de Mesihim! Ben...

***

Dışarıda en az benim kadar kafası karışık bir gökyüzü var. Anlık değişiyor havanın durumu ruhumla paralel. Normal değil mevsimler. Yaz, yaz gibi değil. Kış da öyle... Ben mi? Hiç sanmıyorum... Uzun zamandır farkındayım. Kar, yağmur, güneş, gözyaşı. Sırası doğru. Ama normal değil zamanın akışı. Herşey çok hızlı. Ve ben yine yoruldum yaşamaktan. Yetişemiyorum peşinden. Sol bileğime bakıyorum. O yağmurlu geceden kalan en derin jilet izine. Utanmıyorum bileklerimdem. Hatta gurur duyuyorum sağ elimle. Pişman mıyım? Asla. Sol elimi uzun süre kullanamayacağımı bilmeme rağmen. Belki de hiç bir zaman kullanamayacağım. Biliyorum. Sinirlerimi kesip attığımın farkındayım. Önemli değil. Ben o gece sol bileğimden değil kendimden vazgeçmiştim. Mukadderat!


Şimdi iğnelerle sakinleştiriyorlar bedenimin tamamını. Haplarla uyuşturuyorlar beynimin büyük bir kısmını. Düşünebilsem bile pratiğe dökemeyeyim diye...

Neden ve nasıl? Nasıl olurda bu kadar aciz bir insana dönüşebilirim. Bu ben miyim? "Ölüm", "Acı" denilen o bedbaht kelimelerin esiri mi bu beden? Yoksa bunu bu hale getiren şeytan mı mı? Ah şeytan bile benden,zihnimden,beynimden daha güçlü artık. Utanıyorum kendimden. Utanıyorum acizliğimden." Zihin maddeden güçlüdür " demişti televizyonda bir adam. E öyleyse niye uygulayamıyorum bunu? Söyle bana tanrım. Niye verdiğin bu zihinle oyunlar oynarsın? Sen misin ipleri elinde tutan? Şeytan mı? Ben mi?

İnce bir çizginin üzerinde yürüyorum şimdi. Hayat ve ölüm arasında bir yolculuk, sonu belirsiz..
Puslu bir ilkbahar sabahına gidiyorum. Karlı bir geceye, yağmurlu sokaklara..
Hayır!
Yürümüyorum. Mevsimler geçmiyor, bir adım dahi atamıyorum. Bağlıyorlar kollarımı, o ipi dahi kesemiyorum.
Kulağıma, şöminede kalan son kıvılcımların sesi doluyor. Sırtımdan gelen soğuk, üstümde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor. İğreniyorum ondan gelen kokudan, bedeninden, bedenimden..
Geçmiyor!
O geceden sonra saatlerce banyoda yıkanan bedenimden o iğrenç koku çıkmıyor!
Bedenime, ruhuma, saf duygularıma surülen bu iğrenç lekeyi ne su, ne de zaman geçirebiliyor. Ve ben, ne kadar ilerledim zannedersem zannedeyim, kendimi o soğuk yerde, o sıcak bedenin altında buluyorum..

***

Yağmur bu genç kıza yapılanların cezasını vermek istercesine şiddetle yağıyor, ara ara çakan şimşekler onun iki dudağının arkasında kalan feryatları dile getiriyordu sanki.
Ve ben, saatlerce yağmuru dinlediğim bu uzun gecenin sonunda, uyutulduğu kabustan uyanan Hayat'ın başında aldım soluğu.
"Kötü, çok kötü kokuyor." diye fısıldadı sakinleştiriciyle birlikte kesilen ağlama nöbetinin ardından.
"Kötü kokan ne?" demek istedim. Kelimeler dilime dolaştı, kapalı dudaklarımın ardından çıkmak için çırpındı ve sonunda boğazımda tıkandı. Yutkundum.
Alnında biriken terleri usulca sildikten sonra gidip camı açtım ve tekrar onun başucuna geldim. Gözleri sıkı sıkı kapalıydı ama henüz uyumadığını biliyordum. "Toprak kokusunu duyuyor musun?" diye fısıldadım. "O dünyadaki en güzel kokudur. Duymaya çalış."
Kısa bir an sonra gözleri aralandı. Boş bakışlarını yüzümde gezdirdikten sonra pencereye döndü.
"O çok kötü kokuyor. O.. Her yerde. Nefesini hissediyorum. Sıcak.. İçki kokuyor nefesi. Sonra.. Sonra.. Soğuk. Her yer çok soğuk. O sıcak.. Kötü kokuyor."
Sağ eli yatağı sıkıca kavramıştı. Ben sakinleşticinin dozunu arttırmayı düşünüyorken, eli yatağı bıraktı ve derin bakışları bana döndü:
"Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?"
Yüzüme hafif bir tebessüm yayıldı, "Elbette." diye fısıldadım. Dudağının sol tarafı hafifçe kıvrıldı ve yüzünde silik bir tebessüm dolaştı. Sonra kanına iyice karışan sakinleştirici, onu uykunun kollarına aldı.

***

Beyaz..
Önüm, arkam, sağım, solum..
Baktığım her yer beyaz..
Ruhuma çöken karanlık ve bedenime sinen koku, bu saf beyaza direnemiyor, çöküyor bir kenara.
Yürüyorum..
Bilinmeze götürüyor adımlarım ve..
Ve birden karanlık. Yüreğimi saran o acı, burnuma dolan koku, bedenimdeki kir..
Yürüyorum tekrar o ince çizgide, bilinmeze..
Hayır!
Yürümüyorum. Yerdeyim. Kulağıma kıvılcım sesleri doluyor. Boynumda o iğrenç nefesi var. Sırtımdan gelen soğuk, üzerimde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor.
Ve.. Ve.. Koku yok..
O iğrenç kokuyu duymuyorum.
Bu.. Bu toprak kokusu..

*

Aniden açıyorum gözlerimi. Pencere açık, odaya tatlı bir serinlik doluyor. Ve..
Ve her yer toprak kokuyor..
Aylar sonra ilk defa, ağlamadan uyanıyorum..

Gözlerimi açtığımda karşımda onu görüyorum. Deniz... Burnuma dolan toprak kokusu giderek artıyor. Yanıma yaklaşıyor yavaş yavaş. Düşünüyorum, toprak bir süredir en hasret olduğum, ulaşmak istediğim tek şeydi aslında. O an bir kıvılcım attı beynimde ve hissettim. Sahi hissetmek, bu kelime uzun zamandır benim için acı çekmek anlamına geliyordu. Ama şimdi, kafamda milyonlarca yıla karşılık gelen o süreden sonra ilk defa farklı bir anlam yüklemiştim bu kelimeye. Hissetmek: Farkında olmak, fark etmek. Toprağın altındayken toprak kokusu alamazdım ve ben toprağa değil, kokusuna hasrettim. Siyah bir perde çekiliyor sanki gözlerimin önünden. Bugün gün daha parlak.
Bugün, uzun zaman sonra ilk kez hissedebildim acı çekmeden ve burnuma dolan toprak kokusunu içime çektim bir kez daha büyük bir keyifle, lise yıllarında içtiğim o kaçak sigaralar gibi. Deniz, bugün her zamankinden daha çok toprak kokuyordu. Evet, Deniz şu an bana yaklaşıyordu. Deniz toprak kokuyordu tıpkı çocukluğumuzun güzel, masum günleri gibi. Tekrar kokusunu içime çektim ve şu an ilk aşkımla bu klinikte değil, ilk aşık olduğumuz yerde, hafif bir yağmur sonrası o kırmızı evin bahçesinde olmak istedim. Kırmızıdan ne kadar nefret ettiğimi fark ettim. Bileklerime baktım ve beynimi uyuşturan beyaz duvarlara. Belki de sebebi buydu nefretimin ama biliyordum, bileklerimde kırmızı rengi görmeye katlanamazdım bir daha. Çünkü şu an toprak kokusu benim için kırmızıdan çok uzaktı. Hemen yanımdaydı ve giderek yaklaşıyordu. Göz kapaklarımı açıp, gözlerime ışık tuttu. Bundan rahatsız oldum ama belli etmedim. Burada kalacaksa hep bunu yapmasına izin verebilirdim. Arkasını dönüp gitti. Sanırım beni hatırlamıyordu. Derin bir nefes aldım.
....

Odadan çıktım. Vücudu iyileşmişti artık, ruhunun da iyileşmeye başladığını hissedebiliyordum. Beni ilk aşkının yerine koyuvermişti bir anda kendi yaralarını sarmak için. Onun masum olduğu bir dünya yaratmıştı kendi kafasında, belki de masum olduğu günlere dönmüştü, toprak oynayıp duruyordu günlüğüne yazdığı sayfalarda. Yazıyordu, bizim bir tiyatro gibi düşüncelerini izlediğimizi bilmeden. Kendi iyileştirmek için ona en çok zarar vermiş şeyi seçmişti ve sanırım başarıyordu.
Bugün kabussuz, çığlıklar atmadan uyanmıştı ilk kez. Gözlerinde garip bir pırıltı vardı. Bunun bir çeşit delilik pırıltısı olmadığını seziyordum. Aldığı derin nefesleri düşündüm sonra. Sanki uzun süre suda kalmış ve bir hayat öpücüğü almış gibiydi. Onun adına sevinmiştim. Odasından bir ses geldi.

Küçük kiremit desenli şömineye doğru ayaklarını uzatmış hareketsiz duruyordu adeta.
Bir an sendeledi Ve odadan gelen sese doğru hareket etti. Afsunlanan gözleri heyecanla parladı. Gelen mis kokulu toprakti .Özlemle beklediği bu kokudan yıllar yılı uzak kalmayı hazmedememisti.
Tüm ruhu saran bu özgürlük aşısı annenin dünya tatlısı şirin, pak mis kokulu evladı gibiydi .
Duyumlara pek aldırış etmezdi ama bu farklıydı .Gözlerden ırak tepelerde hep yalnız kalmak istiyordu. Toprağın rüzgarla dost olduğunu işitmişti .
Her defasında onu hissetmek için can atar hatta kendi kendine konuşurdu
Ne söylediği pek anlaşılmaz gizemli bir lisandı sanki
Sorguladığı endişe duyduğu ruhunu zedeledigini zannettiği hayatın, taze nefesini ardında hissediyordu .
Bir arayış içindeydi .Özgürlüğün simgesi olduğuna inandığı onun peşinden gitmeliydi .Bir an duraksadi.
Parmaklikla çevrili mahzenden geçerek aşağı indi. Hafif ama bir o kadar da esrarengiz uğultu beynini tırmalıyordu. Umursamadi bile Ona başkasının sahip olmasına engel olmalıydı.
Çünkü o hayatının tek enerjisi bütün insanlığın umuduydu.
Emin adımlarla ona doğru ilerledi, bir anlık dikkatsizlik herşeyi altüst edebilirdi
İnsanlığın umutlarının yok olmasına neden olabilirdi
Mavinin ve beyazın buluştuğu noktada umudun gölgesinde bana gülümsüyordu...

Işık hüzmesine doğru ilerledi etrafı örümcek ağlarıyla kaplanmış kapıyı zorlayarak araladı buraya gelmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki neyle karşılaşacağını pek kestirememenin verdiği bir ürkeklikle yavaşça kapıdan içeri girdi.Burası hala eskisi gibiydi büyüleyici güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.Dünyada kimsenin görmediği, karşılaşmadığı kutsal kitaplarda bahsedilen el değmemiş cennet bahçesinden bir köşeydi.Burada sevdalanmıştı toprağa ve başlamıştı kâbusları.Ama artık acılarıyla yüzleşmeliydi ve hayata kök salmalıydı.Büyüleyici bir kokuyla mest oldu zihni geçmişe doğru bir yolculuğa çıktı evet aynı koku zaten bir yerde okumuştu kokular anıları tetikliyormuş.Anılar birden zihnine doluştu.Geçirdiği yılları o kadar kısa sürede tekrar yaşadı ki naif bedeni acıyla yere çöktü artık buna bir son vermeliydi. Göğsünden çıkardığı zehir şişesini cennetten kovulmamıza sebep olan ağacın köküne derin bir nefes vererek boşalttı ne kadar kötülük varsa bu ağaçtan yayılan, hepsini yok etmek adına.Artık bu ağaçtan üstüne sinen, halisünasyonlar görmesine , kendisine şizofreni teşhisi konmasına sebep olan zehri yok etmisti. Sonra ay ışığı vuran nehre doğru yürüdü artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dedi ve kendini serin sulara teslim etti.Su değil miydi tüm kirleri paklayan?

* * *
Pencereden gelen kuş cıvıltılarıyla gözlerini açtı Hayat, mutfaktan gelen gülüşmeler çatal bıçak sesleriyle karışıyordu.

24 Saat once…
Odadan gelen sesle birlikte tum vucudum uyanmisti, hizla kapiya kosup actim. Hayat, onu bir kac dakika evvel biraktigim sekilde yataginda oturur vaziyetteydi. Odadan cikmadan sirtindaki yastigi duzeltmis, ayaklarina battaniyesini ortmustum. Ancak az evvelki isil isil yanan gozlerde korku ve dehset ifadesi vardi. Beni gorunce biraz rahatlar gibi oldu. Iceri girdim. Ayagimin altinda citirdayan cam kiriklariklarini hissedince gozlerim Hayat’tan yerdeki kiriklara kaydi. Muhtemelen ben odadan ciktiktan sonra kirilmis olmaliydi. Ardindan istemsizce gozlerim yatagin bas ucundaki komodinin uzerindeki sus sisesine takildi. Yanindaki bardak yoktu. Kiriklara aldirmadan kapiyi kapattim ve gen kadinin yanina yurudum.
“Bir sey mi oldu Hayat?” Kafasini salladi.
“O mu geldi?” Yeniden kafasini salladi. Gorunen o ki kabuslarinin bas kahramanindan hala kurulamamisti. Ben cikinca arkamdan onun girdigini hayal etmis olmaliydi ve kendini korumak icin de ona bas ucundaki bardagi firlatmisti. Yere sabitlenmis gozlerinden suzulen damlalari gorebiliyordum. Ona kimsenin gelemeyecegini, hastanede ve guvende oldugunu soylemek istedim. Ancak ben bir hasta bakiciydim ve boyle durumlarda hastanin kafasini daha da karistirabilecek seylerden kacinmam gerekiyordu. Dogruca gidip doktoruna, Dogan Bey’e haber vermeliydim ancak icimde bir turlu susturamadigim bir ses de ona ancak benim yardimci olabilecegimi soyluyordu. Kirgin ve yarali bir kadini, yine kendi kadar kirgin ve yarali bir kadindan daha iyi kim anlayabilirdi ki?
Gidip yanina, yatagin kosesine oturdum. Ellerini ellerime alip sikica kavradim. Optum. “Korkma hayat, hepsi gececek. Bana guveniyor musun?” Kafasini ilk kez yerden kaldirip bana bakti. Ela gozlerindeki korku yavas yavas silinmeye baslamisti. “Evet” diye yanitladi. Gulumsedim. O da gulumsedi. Aramizdaki bag ne bir hastabakici hasta iliskisiydi, ne arkadaslikti, ne de iki kadinin dayanismasindan ibaretti. Cok daha fazlasiydi. Onu seviyordum.
Hizlica yerden cam kiriklarini temizleyip ona yeni bir bardak getirdim. Ardindan durumu bildirmek icin Doktor Dogan beyin odasina gittim. Kapi acikti, iceri girdim. Doktor bey kirkli yaslarinda, oldukca basarili bir psikiyatrdi. Ama daha da onemlisi cok iyi bir insandi. Onunla konusurken, diger doktorlarda oldugum gibi bir saygisizlik yapmamak icin kendimi zorlamazdim. Oldugum gibi olabilirdim, ki bu da ona daha cok saygi duymami saglardi. Beni gorunce gulumsedi. Iceri cagirdi. Kisaca hal hatir sorma faslindan sonra (ki digger doktorlarin aksine Dogan Bey asla bunu atlamazdi) tam Hayat’in durumuna ve az evvelki gelismelerden bahsedecektim ki telefon caldi. Kisa bir konusmaydi. “Beni mi?” Sessizlik… “Neden peki?” Daha uzun bir sessizlik… “Hasta gizliliginden bahsetmedin mi?” Bir sessizlik daha… “Tamam gonder bakalim.” Telefonu kapatip bana dondu, “Acil degilse daha sonra konusalim mi? Davetsiz misafirlerimiz var.” Kim geldigini ve ne istediklerini anlamamistim ama Doktor Bey’in caninin sikildigi belliydi.
Kapidan cikarken, iki polisle karsilastim esikte. Kenara cekilip gecmeleri icin yol verdim. Adam kendini tanitti. “Merhaba Doktor bey, ben Komiser Ugur, arkadasim da memur Neslihan hanim. Bizi Kabul ettiginiz icin tesekkurler.”
“Fazla bir secenek birakmadiniz. Buyrun.” Doktor bey polislere oturmalari icin koltuklari gosterdi. Basimla hafifce selam verip disari ciktim. Ancak merak etmistim konuyu ve kapiyi aralik birakip hemen yanindaki hasta bekleme koltuguna oturdum. Disardan bakan biri doktoru bekledigimi dusunebilirdi ve yalan da sayilmazdi. Ve bu esnada birazcik merakimi tatmin etmek de hic de fena olmazdi. Kafami duvara yaslayip gozlerimi kapattim. Tum dikkatimle iceriyi dinlemeye basladim.
“Size nasil yardimci olabilirim Komiser bey?” Komiser gulumsedi.
Hemen konuya girmek istiyorsunuz, bunu sevdim. Nitekim bizim de fazla vaktimiz yok.” Bunu soylerken ekip arkadasi Neslihan hanima bakti. “Hastalarinizdan Hayat Aksak ile ilgili butun kayitlara ihtiyacim var. Ayrica bizzat kendisini de sorgulamak durumundayim. Doktor beyin yuzu ciddilesti.
“Her ne kadar size yardimci olmak istesem de, sizin de pekala bildiginiz uzere ne yazik ki hasta bilgi gizliligi sebebiyle herhangi bir sey paylasmam mumkun degil. Ote yanan Hayat Aksak’in intihar girisimi uzerinden 2 yildan fazla zaman gecti. Buraya sevk edilmeden evvel, hastahanede tibbi mudahale gerceklestigi esnada polise haber verildi ve gerekli sorusturmanin, hastanin buraya sevkinden once yurutuldugunu ve tamamlandigini dusunuyorum. Dolayisiyla iki olaydan iki yil sonra hastamizla ilgili gorusme isteginizin sebebini ogrenebilir miyim?” Komiser Ugur koltugunda rahatsizlikla kipirdandi.
“Sizin de pek ala bildiginiz uzere sorusturma kapsaminda bilgi vermem pek mumkun degil.”
“O halde konusacak bir seyimiz kalmiyor Ugur bey. Buraya kadar bosuna zahmet etmissiniz. Ilgilenmem gereken hastalar var.”
“Yardimci olmanizi umut ediyorum Doktor bey. Cunku burada bulunmamizin amaci 2 yil evvel kapanmis bir olayi yeniden acmak degil, gectigimiz Pazartesi gerceklesmis baska bir intihar vakasini cozmektir.”
“Anlayamiyorum. Intihar dediniz. Neyi cozmeye calisiyorsunuz?”
“Bakin Doktor bey, Pazartesi gerceklesmis intihar vakasi, 2 yil evvel gerceklesmis Hayat Aksak’in vakasi ile bire bir benzerlik gosteriyor.” Bunun uzerine Ugur cantasindan bir kac fotograf cikartip masaya dizmeye basladi. Ilk fotografta kucuk kiremit desenli bir somine vardi. Sominenin uzerinde kirilmis bardaklar ve siseler duruyordu. Ikinci fotograf bir mahzenin parmakliklariydi. Kapinin kilidi kirilmisti, iceri zorla girilmisti. Kapinin etrafindaki, bir miktar bozulmus olsa da hala yogun sekilde duran orumcel aglarina dikkat etti. Ucuncu fotograf ise yemyesil bir bahcedendi. Bahcenin ortasinda koskocaman, yemyesil bir agac vardi. Agacin altinda ise sirtini duvara yaslamis genc bir kadin gorunuyordu. Uykuda gibi huzurlu ve sakindi yuzu, gozleri kapaliydi. Ancak iki yanina salinmis kollarindan ve bileklerinden akan kanin etrafinda kucuk bir gol olusturmustu. Yemyesil cimenlerin uzerindeki kirmizi lekeler buyuleyici bir zitlik olusturmustu. Doktor bey saskinlikla gozlerini fotograflardan kaldirip komisere bakti. Burasinin Hayat’in intihar girisiminde bulundugu, ve iki yildir surekli olarak kabuslarinda gordugu yer oldugunu cok iyi biliyordu. Bir Komiser Ugur’a bir neslihaan hanima kayan gozlerinde saskinlik okunuyordu.
Komiser Ugur konustu.
“Tek benzerlik bunlarla da sinirli degil, ancak gercekten size soyleyebileceklerimin cok daha fazlasini soyledim ve daha fazla detaya girmem mumkun degil Doktor bey. Tek bir vaka intihar olabilir, ancak birebir ikincisi de varsa, bu intihar degil, cinayettir. Hayat Aksak da, intihar girisimi sebebiyle sorgulandi. Ancak su an anliyoruz ki kendisi bir cinayet girisiminden sag kurtulmus bir kurban. Ve daha da onemlisi karsimizdakinin seri katil olma ihtimali yuksek, dolayisiyla hastanizin can guvenligini korumak adina bu aksam ekip arkadaslarim onu guvenlikli bir yere transfer edecekler. Ancak bu surecte sizin de hastanin hakkindaki tum kayitlari vermenizi umut ediyorum. Savciliktan bir kayit isterseniz de o da burada.” Cantasindan bir belge cikartip masaya birakti. Ancak gordugu fotograflardan sonra Doktor Dogan kararini vermisti.
“Karari gostermenize gerek yok Ugur Bey, en kisa zamanda belgeleri teslim edecegiz. Ayrica hastanin nakli icin de hemen hastabakicina bilgi verecegim. Ancak benim de sizden bir ricam olacak. Hastanin psikolojisi hala kotu. Sorusturma suresince, yani hasta yeniden buraya donene kadar yaninda onun guvendigi ve tanidigi birinin olmasi hem sizin hem de onun icin onemli olacaktir. Bu sebeple, hastahane yonetimi ile gorusup, hastabakicisi Deniz hanimin da gecici bir sure o bahsettiginiz yuksek guvenlikli yerde gorevlendirilmesini isteyecegim.”
Komiser kafasinda hesap yapti, “Uzgunum ancak bahsedilen yer oldukca gizli, ve gizli kalmasi gerekiyor. Sorusturma ile baglantisi olmayan birini goturmemiz mumkun degil.”
“O halde benim de bir doktor olarak hastamin sagligini riske atmam mumkun degil” Komiser derin bir nefes alarak kafasini salladi.
“Simdi de siz bana fazla bir secenek birakmiyorsunuz doktor bey. Peki o halde, dediginiz gibi olsun.”

Doktor Doğan Bey’in Komiser Uğur ile aralarında geçen konuşmadan bana hiç bahsetmemesi şaşırtıcıydı. Sonuçta Hayat’ın hastabakıcısı bendim. Akşam polisler Hayat’ı almaya geldiklerinde onunla birlikte gidecek olan kişi de bendim. Evet, odada gerçekleşen o konuşmayı dinlemiştim. Komiser Uğur’un bahsettiği soruşturma dosyasına ve Doğan Bey ile aralarında geçen tartışmaya birebir şahit olmuştum. Aslında her şeyden haberim vardı; ama Doğan Bey neden böyle bir bilgiyi benden saklama ihtiyacı hissetmişti bilemiyorum. Belki de her şeyin doğal bir şekilde ilerlemesini istiyordu.

Akşama doğru Komiser Uğur ile ekip arkadaşı Neslihan Hanım geldiklerinde durumdan ilk defa haberdar olmuş gibi davranarak Hayat ile konuşmaya gittim. İlk duyduğunda anlamsız gözlerle bana baktı ve ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Onu ikna etmem gerekiyordu:

“Daha bugün bana güvendiğini söylememiş miydin Hayat? Güven bana. Sana hiçbir zarar gelmeyecek. Buna izin vermem.”

Yine sustu; ama bana güvendiğini gözlerinden anladım. Sanki olacakları önceden hissetmiş gibi derin bir sessizliğin içerisine girmişti. Ekip arabasına binerken de karakola girerken de hiç sesini çıkarmadı. Tek yaptığı sıkıca koluma sarılmaktı…

Karakoldaki 20 dakikalık gergin bekleyişimiz aniden çalan telefon sesiyle bozuldu. “Tamam Savcı’m, hemen çıkıp olay mahalline intikal ediyoruz. Evet evet geldiler. Hayır hiçbir şey söylemedi. Yalnız bir de yanında hastabakıcısı var. Tamam hemen çıkıyoruz efendim.”

Telefonun kapatılmasıyla yeniden ekip arabasına bindik ve bir göl evinin yanına geldik. Eski püskü bir göl eviydi bu. Bakımsız olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Önünde de yemyeşil bahçenin tam ortasında tek başına duran bir ağaç vardı. Manzara bir ressam elinden çıkmış gibiydi.

O an dönüp Hayat’a baktığımda terlemiş olduğunu ve gözlerini kapatmış bir şekilde ellerini sımsıkı sıktığını gördüm. “İyi misin Hayat? İstersen seni geri götürebilirim?” dedim. Kapatmış olduğu gözlerini açtı ve “Hayır. Hazırım ben,” dedi.

Daha sonra elinde kalın kırmızı bir dosya ile Savcı olduğunu anladığım 20'li yaşlarının ortalarında olan biri geldi. Gençti. İdealist birine benziyordu ve kararlıydı. Zaten bizim buralara tecrübeli birilerini göndermezler ki diye isyan ettim içimden...

Savcı bir yandan dosyayı incelerken bir yandan da Hayat’ı gözlemliyordu. Dosyayı incelemesi bittikten sonra Hayat’ın yanına geldi ve dosya hakkında bilgiler vermeye başladı. Uzun uzun anlattı. Bir an hiç bitmeyecekmiş gibi bir izlenime kapıldım. Hayat, Savcı’nın söylediklerinin tamamını gözlerini kapayarak dinledi. Tek yaptığı, sağ eliyle sol bileğindeki jilet izini yoklamaktı. Sonra Savcı beni yanına çağırdı ve yumuşak bir ses tonuyla Hayat’ın yardımına ihtiyacı olduğunu, tüm soruşturmanın Hayat’ın vereceği bilgiler doğrultusunda temellendirileceğini söyleyerek elime Doktor Doğan Bey’in odasında ortaya çıkan fotoğrafları tutuşturdu. Daha sonra sanki Hayat’ı ürkütmekten korkmuşçasına yavaşça yanımızdan ayrıldı ve beni Hayat ile baş başa bıraktı.

Çok zor bir durumdaydı Hayat. Dişlerini sıkmıştı. Sara nöbeti geçirir gibi titriyordu. Onunla konuşmaya başladım. Ben konuştukça sakinlemeye, gözlerini aralamaya başladı. Ağlamaktan kıpkırmızı olan gözlerinin tam ortasında muhteşem bir çift ela göz belirdi. Sanki fırtınadan sonra beliren güneş gibiydi gözleri…

Hayat bir süre bekledi. Sonra fotoğrafları elimden aldı ve yavaşça hareket etmeye başladı. Savcı da ben de polisler de Hayat’ın peşinden ilerlemeye başladık. Hayat, göl evine doğru ağır adımlarla yürüyordu. Kapıyı açtı ve içeriye girdi. Biz de peşinden girdik. Kararlı adımlarla kiremit rengindeki şöminenin yanına gitti. Elindeki fotoğraflar arasından bir tanesini seçip şöminenin üzerine koydu ve “Şömine,” dedi. Şöminenin üzerinde kırılmış bardaklar ve cam şişe duruyordu…

Savcı büyük bir dikkatle Hayat’ı arkasından takip etmeye devam ediyordu. Elindeki kalemi ile hızlı hızlı notlar alıyordu. Bir süre sonra Hayat, şöminenin yanından uzaklaştı ve evin en karanlık ve ücra odasına girdi. Perdelerden birini sert bir şekilde açtı ve karşımıza demir parmaklıklı bir kapı çıktı. Kapının kilidi kırıktı. Elindeki ikinci fotoğrafı yere koydu ve “Mahzen,” dedi. Anlaşılan bizim göl evi olarak gördüğümüz bu ev çok eski zamanlardan kalma bir mahzendi…

Savcı sonunu kestiremeden notlarını almaya devam ediyordu. Hayat yeniden hareket ettiğinde hepimiz soluksuzca onu izlemeyi sürdürdük. Bu kez merdivenlerden yukarı çıkarak ikinci kata çıktı ve burada bulunan kirli bir yatağı gösterdi. Elindeki fotoğraflardan üçüncüsünü seçerek yatağın üzerine koydu. Bu esnada gözlerini yeniden kapatmıştı. O yatağa bakmaya dayanamadığı anlamak hiç de güç değildi… Zorla ağzından çıkardığı kelime bu kez “Tecavüz”dü. O an sessiz bir çığlık atıldı. Öyle güçlü bir çığlıktı ki bu duymak isteyenlerin kulağını sağır edecek cinstendi. Herkes birbirine bakıyor ve olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Bir an kafamı sağa çevirdim ve duvarda yazan bir yazı dikkatimi çekti. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder.”

Ama Hayat’ın anlatacakları bitmemişti. Tekrar hareket etti ve merdivenleri usul usul inmeye başladı. Kapıdan çıktı. Bu kez bahçenin ortasında tek başına duran ağaca doğru yürümeye başladı. Arada bir tökezliyordu ama yürümesine devam ediyordu. Ağacın yanına geldiğinde bir an duraksadı. Sonra sırtını ağaca yaslayarak oturdu. Elindeki son fotoğrafı yanına koydu ve kollarını iki yanına salarak gözlerini kapattı. O an Hayat hiç görmediğim kadar huzurluydu. Uzun zamandır hasret olduğu sakin bir uykuya dalmış gibiydi. Derin derin nefes alıyordu. Burnuma gelen koku kesif bir toprak kokusuydu…

Herkes Hayat’ın ağzından çıkacak son kelimeyi merakla bekliyordu. Savcı, gençliğinin vermiş olduğu heyecan ile adeta yerinde duramıyordu. Hayat ise çok sakindi. Dışarıdan gören biri onun uykuya daldığını bile zannedebilirdi. Ne kadar süre öylece bekledik bilmiyorum. Sonra Hayat sakin ama kararlı bir ses tonuyla “İntihar” dedi…

Hava iyice kararmaya başlamıştı. Her şey yerine oturuyordu. Hayat'ın ağzından çıkan her kelimede Savcı onaylar ve anlar bir şekilde kafasını sallıyordu. Gerçek ortaya çıkmaya başlamıştı; fakat bir eksik vardı bu hikayede. Hem de en önemli eksik: Fail…

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve ...

...sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

"............."

*****

Kırklı yaşlarındaki kibar görünümlü bir adam ile otuzlarının henüz başındaki uzun boylu, yakışıklı bir adam lüks bir restoranda hiç konuşmadan yemek yiyorlardı. Masayı kaplayan gergin sessizliği kibar görünümlü adam bozdu:

-Onun, ölmesini istemediğini zannediyordum.

Diğer adam umursamadan yemeğini yemeye devam etti. Bunun üzerine adam tekrar konuştu.

-Göl evine gittiklerinde senin adını hatırlayacak. Polisler bu defa peşine düşecekler.

-Bütün malvarlığımı hesabına aktardım, Doktor. Yarın yeni bir hayatın olacak. Vakit geldi.

Diyerek ceketinin cebinden çıkardığı uçak biletini Doktor Doğan’a uzattı, diğer adam. Doktor, bilete göz gezdirdikten sonra, bileti cebine koydu ve konuştu:

-Bunu neden yaptığımı hiç düşündün mü?

-Neyi?

-Başarılı bir kariyerim var. Bu hayatı seviyorum. Ama senin aptal oyunların yüzünden, bu hayatı terk edip gidiyorum şimdi.

-Çünkü sana bu hayatı babam verdi. Babama olan borcunu ödüyorsun.

Kibar görünümlü adam, küçümser bir bakışla karşısındaki adama baktı ve kahkaha attı. Sonra birden kahkasını kesip sert bir yüz ifadesini takındı:

-Bütün her şeyi senin için yaptım. Ben senin abin sayılırım, anlıyor musun beni? Tüm her şeyi kardeşim için yaptım. Borcumu çoktan ödedim ben zaten. Ve şimdi sen bunca emeği ziyan edeceksin. Sana bir şey olmasını istemiyorum kardeşim. Hadi sen de benimle gel.

Doktor Doğan da bunları beyhude söylediğinin farkındaydı. Karşısındaki adam, kararlı bir şekilde masanın üzerindeki eski ciltli ajandayı Doktor Doğan’a uzattı:

-Hatırlıyor musun bunu, babam almıştı.

-Evet, intihar etmesinden kısa bir süre önce.

Adamın gözleri birden kederle kaplandı. İçinden, babasının o sabah yanından ayrılmadan önce söylediği o cümleyi tekrarladı: “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Sonra kendine gelip pürüzlü bir sesle konuştu:

-Bunu o hasta bakıcıya ver. Ajandanın arasındaki not kâğıdını da Hayat’a ver. Başka kimsenin görmediğinden emin ol.

-Peki Hayat’a o ilaçtan vereyim mi gittiğimde?

-Hayır, yeterince kâbus gördü. Yanıma geldiğinde tüm acıları son bulacak artık.

Dedikten sonra ayağa kalktılar. Son bir kez sarıldıktan sonra oradan ayrıldılar.

*****

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

‘‘Hakan’’

Savcı ve ben göz göze geldik. Aynı şeyi düşünüyor olmalıydık. Hakan her kimse fail o olmalıydı. Şaşkınlıkla, ağlayan Hayat’ın yanına gitmeyi ancak akıl edebildim. Yere düşmüş olan Hayat’a sarıldım ve onu sakinleştirmeye çalıştım. Diğerleri de yanımıza geldiler, onu konuşturmak istiyorlardı fakat Hayat konuşacak durumda değildi. Onlara beklemelerini söyledim, yaptığım el hareketiyle. Bir süre o şekilde durduktan sonra Hayat uyuya kaldı. Onu uyandırmadan güvenlikli eve gittik. Onu yatağına yatırdık. Pencereden dışarıyı izleyerek düşünmeye başladım. Doktorun odasındaki konuşmalara kulak kabartmadan öncesine kadar Hayat’ın, evinin bahçesinde intihar girişiminde bulunduğunu zannediyordum. Ama şimdi olaylar öyle bir karışmıştı ki. Yorgunluğun etkisiyle ben de kısa bir süre sonra uyudum.

Pencereden gelen kuş cıvıltıları eşliğinde gözlerimi açtım. İlk işim Hayat’ın odasına gitmek oldu. Hayat hala uyuyordu. Yavaşça kapıyı çekip çıktım. Gece Neslihan Hanım bizimle kalmıştı. Ona baktım fakat burada değildi. O sırada kapının kilidi açıldı. Komiser Uğur, Neslihan Hanım ve Doktor Doğan Bey gelmişlerdi. Doktor Doğan beyi gördüğüme sevindim. Gülümseyerek yanıma yaklaştı. Her zamanki kibarlığından ödün vermeyerek halimi hatrımı sordu. Hep beraber içeriye geçtik. Neşeli bir muhabbete başladık. Sohbet esnasında Doğan Bey, o an unuttuğu bir şeyi hatırlayarak:

-Deniz Hanım, ben gelirken Hayat’ın ilaçlarından bir tanesini yanımda getirmeyi unutmuşum. Sizin de hastanede halletmeniz gereken birkaç işiniz vardı, bu geçici bir süre ayrılmanızla ilgili, rica etsem odamdan Hayat’ın ilacını getirebilir misiniz?

Dedi ve odasının anahtarını bana uzattı. Hayat’ı bırakıp gitmek istemiyordum ama birazcık da tüm bu olaylardan bir süre kaçıp gitmek isteği vardı içimde. Komiser Uğur:

-İsterseniz biz halledebiliriz Doğan Bey

Derken araya girdim:

-Yok, benim de hastanede unuttuğum birkaç bir şey vardı, gidip gelsem iyi olacak.

Evden ayrılmadan evvel Hayat’ın odasına bir kez daha baktım, hala uyuyordu. Nasıl yıprandıysa artık kızcağız. ‘‘Az kaldı Hayat. Sana tüm bu acıları çektirenler cezasını çekecek’’ dedim içimden. Polis memurları beni hastaneye bıraktılar. Doğan Bey’in odasına girdim. Masanın üzerinde eski, ciltli bir ajanda vardı. Daha önce hiç görmemiştim bunu. Ona dokunmamın etik olmadığını bilmeme rağmen merakıma yenik düşüp ajandayı açtım. Güzel bir el yazısıyla yazılmıştı fakat bu yazı doktorun yazısı değildi. Bir sayfa daha çevirmemle şok olmam bir oldu. ‘‘Hayat’ın Hikâyesi’’ başlığı atılmıştı. Yazılanları okumaya başladım:

“Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Her seçimimizde, bir başka seçimdeki bizi yok ederiz. Eğer onu seçseydik yaşayacaklarımızı, hiç yaşayamadan sona erdiririz. Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.

O gün yine kendime uygun bir av aramak için dışarı çıktım. Sokaklar rezil insanlarla kaplı. Herkes etrafındakilere ihanet etmek için fırsat kolluyorlar. Bu yazıyı okuyan sen, sen de polisleri aramayarak Hayat’a ihanet ediyorsun. Ama onun ihanetini merak ediyorsun biliyorum. Meraklı birisin. Geçen gün, odanın girişinden içeriyi nasıl dinlediğini gördüm. Tabi bu hikayeyi sana anlatmamın nedeni bu değil. Neden anlattığımı sen de biliyorsun. Hadi öyleyse merakını gidereyim.

Biraz dolaştıktan sonra bir restorana girdim. Masalara göz gezdirdiğimde bir çift gördüm. Onu ve erkek arkadaşını. Hakanı. Herkesin gözünde gördüğüm ihanet Hayat’ın gözlerinde yoktu. Ona ihanet ettiremezdim hiçbir şekilde. O anda onunla göz göze geldik. Ela gözlerinde daha önce hiç sezemediğim bir şey vardı. Kararımı vermiştim. Yeni avımın adı Hayat Aksak’tı.

Buraları hızlı geçiyorum. Sonuç olarak imkânsızı başardım. Hayat’ı kendime âşık etmiştim. Artık avı parçalamanın vakti gelmişti. Hayat, Hakan’ı çok fazla kırmamaya çalışarak onunla ayrılmak istediğini söyledi. Ayrıldılar. Hakan dağıldı. Onlar çocukluk aşkıydılar birbirlerinin. Anladım ki Hakan’ın Hayat’a olan sevgisiymiş Hayat’ı ihanetten koruyan kalkan. Ama beni engelleyemedi. Masum bir sevginin de kaybedebileceğini öğrendim o gün. Hayat, seçimiyle onunla çocukken kurduğu hayalleri ve o hayallerindeki kendisini yok etmişti. Planımı değiştirdim. Bu kez iki kurbanım vardı. Hayat ve Hakan. Önceki cinayetlerimin aksine bu kez daha önce yapmadığım bir şeyi yapmaya karar verdim. Hakan’ı gölde boğarak öldürdüm. Daha önce hiç erkek öldürmemiştim. Herkes bunun intihar olduğunu zannetti. Hayat da öyle. Hakan’ın intiharından sonra benle görüşmek istemedi. İçine kapandı. Bir şekilde onu ikna edip göl evime getirdim. Bana kızgındı, kendisine kızgındı. Ama hangi duygu var ki aşka boyun eğmeyecek?

Kiremit rengi şöminenin kenarına oturduk. Cam şişeden içki doldurdum bardağına. O gece onunla geçirdiğimiz en güzel geceydi. Hakan’ın ölümünden sonra ilk kez o gece gülümseyerek baktı bana. Bu son gülümseyişi olacaktı. Başının ağrıdığını söylediği bir vakit sonra. Hava almak için bahçeye çıkmayı teklif ettim. Elinden tutup bahçeye çıktım. Biraz kendine gelir gibi olmuştu. Bahçedeki ağaca yaslanarak oturdu. Ben de yanına oturdum. Bana dönerek:

-Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?

Dedi. Soğuk Bir ifadeyle ‘’hayır’’ diye yanıtladım.

-Ama sen toprak kokuyorsun, seni gördüğüm ilk günden beri. Sanki yağmur yağmış üstüne de yeşerememişsin, çıplak kalmışsın gibi.

Afallamıştım. İçimde yeşermeyi bekleyen tohumlar can bulmuştu sanki. Onun gözyaşlarıymış meğer ruhumun cansuyu. Ensesine nefesimle dokundum. Saçlarını kokladım. Ela gözlerini öptüm. Kulaklarına güzel şairden birkaç mısra mırıldandım:

‘‘Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki geçen hafta.
Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.’’


Omzumda uyuyup kalmıştı. Ona içimden türküler söyledim, rüyasında dinlesin diye. Bu kez ava giderken avlanmıştım. Vazgeçmiştim. Onunla birlikte, bir şiirde tutsak kalabilirdim. Hâlbuki aşk derdik, başka ne olsundu hayatın mazereti? Demezdik dilimizin ucuna gelen her ne ise. Yahut solgun bir gül olurduk dokununca. Bütün kitapları yakardık. Sevda üstüne ne söylemişlerse yalanlardık. O sırada babam geldi göl kıyısından. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Dedi. ‘‘Git baba burdan’’ dedim gitmedi. ‘‘Bu kez ihanet etmemeyi seçiyorum, git baba ne olur git’’ dedim gitmedi. O gün, beni yalnız bırakarak giden babam, bana ihanet eden babam, bugün yine bana ihanet ederek gitmiyordu. Ama o babamdı benim. Yapamazdım. Vazgeçemezdim. Babama ihanet edemezdim. O zaten büyük bir ihanete uğramıştı. Hiddetle kalktım. Hayat sarsıntıyla uyandı. Ona bağırdım:

‘‘Hainsin sen! Hakan’a ihanet etin. Hakan senin yüzünden denize attı kendini. Öldü senin yüzünden’’ dedim.

‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başladı. Bağırmaya devam ettim:

‘‘Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Sen ihanet etmeyi seçtin. Seni seven insanlara ihanet ettin. Sen de herkes gibisin. Ne zaman sizi seven biri size arkasını dönse ona ihanet edersiniz siz alçak insanlar!’’

Korkmuştu, söylediklerimin tesiriyle ağlamaya başladı. Birkaç saatliğine unutturduğum pişmanlığını ona tekrar hatırlatmıştım. Kaldırdım onu eve doğru sürükledim. Şöminenin oradan geçerken bardaklar kırıldı. Ayağı çizilmişti. Onu mahzene götürdüm. Ellerini bıraktım. Bu mahzen benim kalbimin içiydi. Onun cılız ışığının kalbimin içinde, karanlık kalbimin içinde sönmesini bekledim. Sönmedi. Vurdum ona, bağırdım:

‘‘Sönsene, neden sönmüyorsun?’’

‘‘Deniz’’ diye sayıklamaya devam ediyordu. Kaldırdım onu ikinci kata çıkardım. Yatağın üstüne fırlattım. Yüzü yatağa dönük şekilde ağlıyordu. ‘‘Deniz’’diye sayıklamaya devam ediyordu. Üzerine çıktım. Ensesine yaklaştım.

‘‘Dur! Dur lütfen…’’ diye yalvarmaya başladı. ‘‘Bırak! Kendine gel! Yapmaaa! Yapma…’’ dedi. Yaptım. Ona tecavüz ettim, daha öncekilere yaptığım gibi. Ona ihanet ettim, daha öncekilere ettiğim gibi.

Onu tutup dışarı sürükledim. Ağlıyordu. Yine ‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başlamıştı. Fırlattım onu ağaca doğru. Cebimden jilet çıkardım. Uzattım ona.

Babam yanıma geldi, omzuma dokundu. Şairin en güzel şiirini okumaya başladı yüksek sesle:

‘‘Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca…
Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz…’’


Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.''

Yazılanlar burada bitiyordu, bir kaç saniye hareketsiz kaldım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Demek gerçekten Deniz diye birisi vardı ve Hakan'ı öldürmüştü, büyük bir ihtimalle bu son intihar da onun eseriydi. Peki Doğan Bey'in ne alakası vardı bütün bu olanlarla? Hemen Uğur Komiserin cep telefonunu aradım, cevap yoktu. Neslihan Hanım'dan da ses çıkmadı. Hayat oralarda bir yerde bu iğrenç herifle, adaşımla tek başınaydı ve benim elimden hiç bir şey gelmiyordu.

Panik atak başlamıştı her zaman olduğu gibi. Anlamsızca etrafa bakıyordum. Nereye gidecektim, ne yapacaktım. Masanın üstünü dağıttım. Çekmeceleri çıkarttım, işe yarar hiç bir şey yoktu. Sağ taraftaki dolaba yöneldim. Kilitliydi. Zorladım. Sora da yumruk, tekme, tüm gücümle uğraştım. Dolap devrildi, kilit kırıldı.

Hasta dosyaları, bir kaç tane şiir kitabı- Ülkü Tamer'i duymamıştım hiç- epey bir de Sadık Hidayet kitabı vardı. Okumuştum zamanında Kör Baykuşu, ama bu kadar farkı nüshasının basıldığının farkında değildim. Dosyaları inceledim. Hayatın dosyasını buldum ama içi boştu. Almış olmalı pis herif. Bir insanı tanıdığını sanırsın, sonra bakmışsın bambaşka birisiymiş. Alttaki isimsiz dosyanın arasında bir fotoğraf gördüm. Açtım, benim resmimdi Hayat'la birlikte. Ne olduğunu anlayamadım, sinirden herhalde tüm kağıtlar havada uçuştu. Bulabildiğim kağıtlara baktım yerde, Hayatla olan görüşmelerimiz, benim iş dışında gittiğim yerler, arkadaşlarımla buluşmalarım. Hiçbir anlam veremiyordum, beni niye izliyordu bu Doktor. Dolaptaki dosyaları hızla karıştırdım, Deniz Derekap diye bir isim dikkatimi çekti, tam dosyaya uzanırken arkamdan ince bir erkek sesi duydum. Ben arkamı dönemeden boynuma şırıngayı saplarken “Görüyorum ki geç kalmışım” diyordu kim olduğunu tahmin ettiğim adam.

******
Hala anlayabilmiş değilim nasıl bu kadar hızlı gelişebildiğini? Oysa hiç bitmeyecek gibiydi her şey. Yeni hayatımı hayal edip heyecanlanıyordum, Hayat'la kuracağımız. Çeşitli kelime oyunları yapıyordum hatta o yavaş yavaş iyileşirken. “Hayat Deniz'de başlar” gibi çocukça şeyler. O akşamdan sonra, polisler geldikten sonra ama, sanki freni patlamış kamyon gibi hızlandı her şey ve ben ... ben elimde kanlı bir makas, ağacın dibinde. Hayat da yanımda, kahkahalarla gülüyor... Onun elinde jilet, üstü başı kan içinde. Anlamıyorum ama, histeri krizi mi geçiriyor, gerçek mi kahkahaları. Sevdiğim kadın değil bu, başka biri. Hatırlamaya çalışıyorum olan biteni. Bir şeyler canlanıyor hayal meyal.

*****
Yataktayım göl evinde, uyuşturulmuş, ağır ağır doğruluyorum. Kimse yok odada, bulanık görüyorum her yeri. Bağlanmışım yatağa, fazla sıkı değil gerçi. Kaçamayacağımdan emin herhalde Deniz. Deniz herhalde bağlayan beni, o iğneyi sokan da, görmesem de yüzünü anlıyorum. Bir nefret var içimde tüm hücrelerimde hissettiğim sevdiğim kadına yaptıklarını düşündükçe. Elim kan içinde, bir şey mi yaptı acaba pislik? Birden akıma geliyor yere düşmeden önce cebime atmayı başardığım o makas. Birkaç denemeden sonra uzanabiliyorum cebime, kurtuluyorum bağlarımdan. Yavaşça sevgilimin hayatının karardığı bu yatağı terk ederek aşağıya iniyorum. Dışarıdan sesler geliyor, anlamıyorum ama. Şöminenin önünde çıplak ayağıma camlar batıyor. Acımıyor ama canım, acıyı unutmuşum, sadece nefret var aklımda. Sadece intikamını almak istiyorum Hayat'ın.

*****

Hayat'a bakıyorum yanımdaki, şimdi ağlıyor, biraz önceki kırmızı gözleri şimdi her zamanki elalığında. Hayat diyorum, ağlama sevgilim diyorum. Yanındayım diyorum, bitti diyorum. Biliyorum beni anlıyor, biliyorum beni seviyor, biliyorum gözlerinden. İleride bir karartı, yerde yatan bir adam kırmızılar içinde. Kırmızıyı sevmiyorum ben, Hayat gibi. Ağlıyor hala, bilekleri kıpkırmızı. Hayat, bir tanem, güzel olacak her şey, bitecek birazdan, yarın sabah beraber uyanacağız kuş sesleriyle. Düşünemiyorum hiç bir şeyi, yerde yatan adama bakıyorum ve canlanıyor bir şeyler tekrar.

*****

Kapıyı açıyorum, uzakta ağacın dibinde Hayat var, yaşıyor hala. Hayatta. Bırakamam ben Hayat'ı, ne olursa olsun. Başında arkası dönük bir adam var, Deniz herhalde, biraz önceki nefret tamamen ele geçiriyor vücudumu. Gözlerim yağmur gibi kapkara, ayağımı sürüyerek yaklaşıyorum ağaca doğru. İlk önce Hayat'ın sesini duyuyorum, ağlıyor “Deniz” diye. Geliyorum her şeyim, kurtaracağım seni. Adam o kadar emin ki kendisinden, fark etmiyor bile beni. O ince sesiyle;

“ Git artık, istediğini yaptım. Sayende sevdiğim kadını da yok ettim, iki seneden sonra. Artık ödedim kefaretimi, rahat bırak beni” diye bağırıyor

Sonra kalın bir ses” Sen seçimini yaptın” diyor “senin seçimin bendim, vazgeçemezsin benden. Ölümden vazgeçemezsin, sen benle var olacaksın hep. Doktor da gitti artık, sadece ikimiz olacağız”

Sonra ağlayan Hayat'a dönüp o şiirlerden birini okumaya başlıyor yine:
“Soğuk bir tül örtüyorlar yüzümüze,
Sanki ölmek için beyaz bir uykusuzluk;
Belki utanmasak bizi bırakacaklar,
Terliyoruz, tırnaklarımdan damlıyor kan”

Kan kelimesiyle birlikte geliyorum artık Deniz'in yanına. Nefesimi hisseden, dönüyor arkasını.

*****

Sustu Hayat artık, sadece huzurlu gözlerle bakıyor bana, iliklerime kadar hissediyorum artık o toprak kokusunu. Hayatın kokusu bu ya da ölümün. Eline uzanıyorum, başıyla bir şey gösteriyor bana, konuşmuyor. Bakıyorum, hayatın defteri, o kırmızı defter. Alıyorum, kanlanmış sayfalar, yeni bir şeyle yazılmış en sona, okumuyorum;

“ Denizime, eski ve yeni- ilk ve son aşkıma. Biliyorum, ikiniz de aynısınız. Doktorun yanında ilk gördüğüm zaman tanımıştım seni. Deniz'imi, Deniz'lerimi. O jileti attığın gün biliyordum beni öyle bırakmayacağını. Hakan'ı anlattığında, başka çaren olmadığın farkındaydım, doğru olanı yaptığının. Hakan da ihanet etmişti, diğer herkes gibi. Böyle olması gerekiyor demiştin. Öyle olması gerekiyordu. Kurtulmak zorundaydın babandan. Bırakmamıştı seni gittiğinden beri, ilk ihanet eden oydu, babandı oysa sen değildin. İnandırmaya çalıştım seni ama olmadı. Kurtulmalıydık babandan. İlk girişimden sonra, evde de sol bileğimi o yüzden feda ettim, senin için sadece, senin için her şeyi yaparım ben Deniz. Ve anladım daha hastaneye geldiğimde, birken iki olmuştu Denizlerim. Benim için yeni bir Deniz yaratmıştı aşkım, her zaman beraberdim sizle. Özlüyordum seni, ama yeni Deniz'e de alışmaya başlamıştım. Rüyalarımı anlattım ona, toprak kokusundan bahsettim, küçük iğrenç adamı, tecavüzü, hepsini söyledim. Sonrasını değil tabi. İyileştiriyordu, yavaş yavaş kurtarıyordu beni. Ve kurtardıkça bağlanıyordu daha fazla, her kurtarıcının kurtardığına bağlandığı gibi. Özlüyordum seni, ara sıra görsen de renk vermiyordun hiç. Senin için her şeyi yaparım biliyorsun ama sensiz olmak bitiriyordu beni. Deniz'e bağlandım ben de. Sen tek aşkımdın her zaman ama. Zihin maddeden güçlü derdin, sabret derdin, ama benim zihnim kalmamıştı artık- Deniz'im vardı. Deniz'lerim vardı. Notun elime ulaşınca, ilk tanıştığımız günü hatırladım. Hani Hakan gidince karşıma oturmuştun ya. Tanımıyordum tabi seni. Yaşlı gelmiştin bana bir de, tam kalkacakken şu ünlü lafını söylemiştin. “ Seçimlerimiz bizi var eder ya da yok eder, benimle var olmak mı istersin , yoksa sonsuza kadar yok olmak mı?” Normalde polis çağırmam gereken bu cümle nedense etkilemişti beni ve kalmıştım yanında. Ben seni seçtim Deniz. Var ya da yok olmam bir şey değiştirmez seninle olayım yeter. Seni seviyorum Deniz, bunu okuyorsan bil bunu lütfen, hep seninle olacağım, her yerde. “

*****

Arkasını dönerken Deniz bağırıyorum tüm gücümle ve makası karnına saplıyorum. Deniz, ama Deniz değil... yani farklı birisi değil. Yüzü değişik ama karşımdaki şahıs o zamanında hastanedeki akıl hocam, en saygı duyduğum doktor Doktor Doğan Bey. Benim yüzümdeki nefret yavaş yavaş yerini şaşkınlığa bırakırken, onda bir mutluluk, sadece toprakla özdeşleştirebileceğim bir huzur var. “Deniz” diyor o her zamanki babacan tavrıyla. “ Tam zamanında”

*****

Bakıyorum gözümde yaşlarla yanımdaki o savunmasız, korunmaya muhtaç , temiz yavrucağa, sevdiğim kadına, hayatıma bakıyorum yavaş yavaş kendimden geçerken. Gülümsüyor bana, tutuyor ellerimi. Ela gözleri huzurlu, gözleri kapanırken “Seni seviyorum Deniz” diyor. Ben cevap vermiyorum, bilmiyorum hiç bir şeyi. Sadece ağlıyorum. Kapanıyor benim de gözlerim, susuyor her şey.

BİR YIL SONRA – BİLİNMEYEN BİR ODA:

Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu.

Şinka, Küçük Ağaç'ın Eğitimi'yi inceledi.
08 Nis 11:34 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · Puan vermedi

Kızılderili bir atasözü der ki:
"İlkbaharda usul usul yürü, toprak ana hamiledir."
Evrenle bu derece bütünleşmiş bu naif insanları nasıl "ilkel" sayabiliyorlar, nasıl incitip nasıl yok ediyorlar?!..

 Evrenin  bütünlüğünden uzaklaşıp parçası olduğumuz doğayı; hükmetmeye, sömürmeye çalıştıkça aslında kendimizi sömürdüğümüzü, bunalımlara, yabancılaşmaya sürüklediğimizi, kendi kendimizi hırsımız ile yok ettiğimizi fark edemiyoruz. Fark edemediğimiz diğer bütün şeyler gibi...
Oysa doğaya bir kulak versek neler fısıldıyor bizlere... Şu amansız koşuşturmaya bir ara verip, dursak, bakmakla yetinmeyip, görebilsek; konuşan  ağaçları, yeniliğe gebe toprağı, her gün bizim için doğan güneşi, ağlayan bulutları, şefkatle saran havayı, öpen rüzgarı ...

Zamanın içinde zamansızlıktan yakınıp duruyoruz. Yaşam telaşesine öyle çok kaptırmışız ki kendimizi arada sırada "yaşıyor muyum?" diye soracak kadar bile  vaktimiz yok.
Hep daha fazlası, daha fazlası için uğraşırken tam her şey tamam olduğunda hiçliğin kıyısında olacağız. " ihtiyacın olanını al daha fazlasını değil." der Kızılderililerin mütevazı hayatları.

Çerokiler; evrendeki her şeyin bir ruhu olduğuna inanırlar. Ancak yüreğiyle bakanlar, duyanlar görebilir bu ruhları.
 Kendilerini yaradılışın bir parçası olarak gördüler; yaradılanın hükümdarı, sömürücüsü değil. Birbirlerine duydukları sevgi ve saygıyı canlı cansız tüm varlığa duydular. Fakat medeni insanlar (!) yerlilere bu saygıyı duyamadı. Vahşetle onları kendi topraklarından sürgün ettiler.  Gözyaşı Yolu'nda ölümlerle ilerlerken hep içlerine döktüler gözyaşlarını, ağıtlarını...

Yitirilen değerlerimizi Kızılderili geleneği ile hatırlatan, yüreği atan bu kitabın;
kendisini, efendisi sandığı zamanın ve paranın aslında kölesi olanlara, modern insanlara(!) bizlere söyleyecekleri var.

Çerokilerin son evlatlarından olan Küçük Ağaç'ın ağzından anlatır yazar, kendi yaşam hikayesini. Bu sese kulak verin 5 yaşındaki çocuktan öğrenin paylaşmayı, sevmeyi, iyiliği, hayatı...
Beyaz Adamın köreltici eğitimini, kendisini mekanikleştirdiği eğitimle körleştiren, duyarsızlaştıran, cahilleştiren yaşamak için saldır, intikamını al, daima bencil ol öğretisini eğitimmiş gibi sunmasını irdeler.

Okuması yazması olmayan ama evrenin sırlarını okumuş, bilge insanlar olan büyükbaba ile büyükannenin felsefi söylemleriyle hem yaşamı hem kendimizi sorgulamaya başlıyoruz. 
Bazen güldüren bazen hüzünlendiren bu hikaye sizi yüreğinizden sarsacak,
mutsuzlukla örülü sanal duvarlarınızda deprem etkisi yaratacak.

 Ve son olarak
Farklı renkleri sindirerek tek renge dönüştürürsek, karanlığın renginde ancak birbirimizi boğarız.

Sevgiyle kalın...

perde
Güneş Veda Edince Biten Güne
Bir Garip Hal Düşer Cana Bedene

İnsan Kendi Kefenini Çeker Üstüne
Kapanınca Gözler,Açılır İlahi Perde


Varlık Dünyasına Veda Et...Sırrı Hakikate Açılacak Bir Kapının Önünde Olacaksın Bu Gece...Yolun Uzun...Varacağın Yer
Alem-i Lâhut ( Hakikat Alem-i )....

Herkes Kendince Bir Mana Çıkartacak Bu Yazıyı Okurken....Ama Sen Derun-i İdrak İle Okuyacaksın...Sırrına Erdiğin "Tefekkür" Hazinesi,Seni Diğerlerinden Ayrı Tutacaktır...Varlığın Hiç Olduğunu Öğrendiğin Günü Unutma Sakın...Tüm Hiçliğinle Oku,Okuyacaklarını...

Var Olmanın Hakikatine Erdiğin Gün İle Anla...Çünkü Sen Yokluğun İçinde Var Olan Bir Hiç Olduğun Günü Biliyorsun...O Gün Kavuştuğun Tefekkür Hazinesi,Seni Bu Yüzden Ayrı Tutacaktır...

Ne Akıl,Ne Göz,Nede Kalp İle Değil...İlah-i Rahmetin Nefesi Olup Hiçliğin İçinde Var Ettiği Ve Melekleri Sana Secde Ettirdiği Günü Hatırlayarak Oku...


O Hiçliğin İçinde Var Olup Hakikat Kapısından Çıktığın Gün,Herşeyi Unutmuştun...Yalan Ve Hayalden İbaret Olan Bu Dünyada O Kapıyı Hiç Aklına Bile Getirmedin....

Hatta Kendini Öyle Kaptırmıştın Ki,Bir Ara Bu Dünya Gerçek Ama Orasına Şüphe İle Baktın...Aklını Kurcalayan Sorular Seni Bu Duruma Getirmişti...

Ama Kalbinde Bir His Vardı...Seni,Senle Çelişkiye Düşürecek Sözleri Kalbin Sana Fısıldıyor Ve O Sorgulamaların Hemen Yok Oluyordu...

Sebebini Sende Bilmiyorsun Neden Bu Hallerin Olduğunu...Bilmiyorsun Çünkü Unutmuştun Hangi Kapıdan Çıkıp Bu Dünyaya Geldiğini...
Ama Kalbin Unutmadı...Ruhun Unutmadı...

Unutmayan Ruhun Seni O Kapının Girişine Tekrar Getirmek İstedi...Ve Artık O Engel Olamadığın Ruhun Verdiği His Seni Aramaya Zorladı...

Bu Yüzden Aramaya Başladın...Kitaplar Okudun...Bulanlar Nasıl Bulmuş Onların Gittiği Yoldan Gitmek İstedin...Ama Hep Bir Eksiğin Olduğunu Hissettin...Asla Bulamacağının Korkusu Vardı Hep...

Bulanlar Tarihte Kalmıştı...Onlar Artık Kitaplarda Birer Menkıbe,İlahilerde, Şiirlerde Ve Kasidelerde Kalmışlardı...

Yaşayanlardan Birini Bulmak Senin İçin Hayalden Öteye Geçemiyordu...
İçinde Ki Arayıp Bulma Hissi,Seni Her Gün Eritmeye Başladıkça,Sen Dahada Suskunluğa Bürünmeye Başladın...

Göğsünde Olan Biteni Kimselere Anlatamıyor Ve Kimsenin de Seni Anlamayacağını Biliyordun...
Yalnız Kaldığının Farkındaydın...Yalan Dünyada Gerçeği Aramak,Gerçeğin Kapısına Varmak Nasıl Mümkün Olabilirdi ki?

Yada Arayıp Bulan Birileri Varmıydı Onuda Bilmiyorsun...
Her Gözde,Her Yüzde,Bir Manalı Bakış İle O Kapıya Varmış Birilerinin Gizemli Olduklarını Düşünerek "Acabalar" İle Yılların Geçti...

"Eğer Birisi Bulmuşsa,Mutlaka Ya Kıyafetini Değiştirir Yada Gizemli Konuşur" Düşüncesi Seni Aldattı Hep...
Allahın Gizlen Dediği Kulları Vardır...Tıpkı Habibi Zişan-ı Efendimiz Aleyhisselama İlk Yıllar da Gizlen Dediği Gibi...

Sakın "Ama O Peygamberdi,Ben Kimim ki " Deme...Allah Adına Konuşup'da
Şirke Düşme...
Zira O Kime Neyi İsterse Verir Ve Kimden Neyi İsterse Alır...

Eğer Ki Bir Veli Kuluna Velayet Verip Ona Vahyetmişse Buna Şaşırma...
Ve Ona " Halkın İçinden Halk Gibi Ol " Demişse,Kıyafete Görünüşe Aldanıp Gizemler Arama....

Bu Düşünceler İle Ömrünü Tüketirsin...Ve Dünyalık Yaşayıp Göçenler Gibi Yaşarsın...Vuslata Eremeden Göçer Gidersin...

Unutma...Hakikat Kapısına Varmak İçin,Önce Benlik Belasından Kurtulacaksın,Sonra Nefsinden Sıyrılacaksın...

Bedenindeki,Ne Et Nede Kemik İle Yaptığın İbadetlerin Seni Oraya Götürmeyecektir...
Ruhuna Verilmiş Olan Bir Hazine Vardır...O Hazinenin Ne Olduğunu Bulacaksın...Ve Bulduğun Vakit Anlayacaksın ki ; "İnsan O Tefekkürün Nedenli Büyük Bir Hazine Olduğunu Bilseydi,Yemeği Ve İçmeyi Unuturdu" Diyeceksin..

Hakikat Kapısına Bedendeki Et Ve Kemikle Değil,Tefekkür İle Gelebilirdin...
Ve Sen Bu İlk Sırrı Öğrendiğin Gün,Hayatı Ve İnsanları Tefekkürle Seyre Dalıp Bir Müddet Bu Hal İçinde Yaşayacaksın...

O Kapıya Varmak İçin En Büyük Hazineni Kullanacaksın...Ve O Tefekkür Hazinen Ummadığın Bir Anda Seni Götürecektir O Hakikat Kapısının Önüne....

Önce Bir Müddet O Devasa Kapının Önünde Durup,O İhtişama Hayran Hayran Bakacaksın...Tarifi Olmayan Duygular İle Doldukça Dolacaksın...

Sanki Yıllardır Evini Çaresizce Arayan Ve Kimsesi Olmayan Yetim Gibi Hissediyorsun...
Evini Bulmanın Verdiği Güven Ve Huzur Hissini Anlatamıyorsun...Dilin Tutulmuş,Boğazın Düğüm Düğüm Olmuş Yutkunamıyorsun...
Gözlerin Doldukça Doluyor,Ama Birtek Kelime Etmeye Cesaretin Yok Ağzını Açamıyorsun...

Bir Müddet Bu Duygularla Kapının Önünde Duruyorsun...Ama Kapı Açılmamıştır Daha...Ve Açılacak Gibide Görünmüyor...
Ne Bir Ses Var Nede Bir Haber...

Sanki Sana Karşı Bir Kızgınlık Tavrı Varmışcasına Tüm Heybetiyle Duruyor Karşında...Bunu Hissediyorsun...

Ve Hissettikçe Aklına Yaptıkların Geliyor...Yalan Dünyada Ki Hallerin Geliyor ...Bir Anlık Belki De Milisaniyelik Şüpheye Düştüğün Anları Hatırlıyorsun...
Ve O Çok Kısa Anlar Bile Sana Adeta Asırlar Gibi Gelmeye Başlıyor...

Utanıyorsun Bu Defa...Yüzün Yere Geliyor...Bakışlarını Kaçırmaya Çalışıyorsun...Pişmanlığını Ve Hüznünü Anlatacak Kelimeler Bile Adeta Senden Kaçıyorlar...

Diyecek Hiç Bir Şeyinin Kalmadığını Anlayınca,Tek Yapabildiğin Aciz Ve Sefil Halinle Başını Kapının Eşiğine Koyuyorsun...

Hıçkırıklara Boğulmuş Bir Halde Ağlayarak Yalvarıyorsun...Kendine Hakim Olamıyor Ve Titremeye Başlıyorsun...

Yıllardır Aradığın Evini Bulmuştun...Yüzlerde,Gözlerde Hatta Konuşulan Konu Ve Sözlerde...Kimseye Anlatamadıklarını,Aradığının Ne Olduğunu Kimselere Söyleyemediğin Halde Bulmuştun,Ummadığın Bir Anda...Daha Açılmamış Olmasına Rağmen,O Kapı Bile Sana Aradığın Huzuru Ve Mutluluğu Vermişti...

Ama O Evin Kapısı Bile Sana Kızgındı...Çünkü Lekesiz Gelinirdi Oraya...

Dünyada ki Sırat Köprüsü Misali Kıldan İnce Kılıçtan Keskindi O Kapıya Varmak...Varıp'da Eşiğine Başını Koymak Bile Bir İhsan-ı İlahi,Kerem-i İzetti...

Fakat Hangisi Daha Vahim'di...O Kapının Bile Sana Kızgın Olduğunu Bilip Açılmaması'mı,Yoksa O Kapıya Hiç Gelememek mi?

Bu Düşünceler İçinde Sonu Olmayan Sorularla,Cevaplarla Bir Çıkmazın İçine Düşüp Ne Yapacağını Bilmiyorsun...

Başın Eşikte Secde Eder Halde,Ağlamaklı Ve Çaresizlik İçindeyken Yine O Hazinen Yolu Gösterecek Ve Sana Tefekkür İle Söyletecektir Bir Şiir...


Nicedir Gezdim Dünyada Senden Bi-Haber
Vardım Kapına Açılmaz,Kızar Bana Sitem Eder

Ya İlah-i Rahmetin'den Mağfiret Gelmezse Eğer
Kan Ağlar Gözlerim,Senden Gayrı Beni Kim Teselli Eder

Başım Hicran İle Secde Eder Kapına
Halime Acı Sığındım Sonsuz Affına

Sen Bilirsin Allahım Yüreğimdeki Sızıyı
Medet Yarabbi Kerem Et Aç Şu Kapıyı


Bu Hicran Ve Hüzün Dolu Haller İçinde Söylediğin Sözler,Tefekkür Hazinenin İçine O Anda Hakkın İlham Ettikleriydi...

Seni Sana Bıraksaydı Konuşacak Dermanın Olmadığı İçin O Kapıdan Eli Boş Gönlü Boş Olarak Dönüp Gidecektin...

Ama Açılmıştır Artık Zorlu Bir Kapı...Tüm Görkemi Haşmeti Ve Kulakları Sağır Eden Tok Bir Sesle,Yavaş Yavaş Açılır İçeriye Doğru...

Sana Olan Kızgınlı Gitmiştir Biranda...Çünkü Emir Buyurdu Yaradan...
Gel Der Sanki O Kapı Sana,En Naif Ve Misafir Perverliği İle...
Onun Bile Gönlünü Almışsın Gibi Sana Tebessüm Ettiğini Hissediyorsun...

Hakikat Diyarına Açılan Kapının Önünde,Bu Defa Şaşkınlık Ve Hayranlıktan İçeriye Adım Atamıyorsun...
Gördüklerini Tarif Edecek Ve Benzetme Yapacak Ne Kelime Nede Bir Nesne...Yahut Bir Mekan Yoktur...

Hayalin Erişemediği,Kitapların Anlatamadığı Öyle Bir Yer Ki,İhtişamı Bütün Tüylerini Diken Diken Ediyor....

Ve Bir Ses Duyuyorsun Aniden...Üçlü Bir Ses...Ne Kadın Sesine Benziyor Nede Erkek...

Ne Çok Sert Nede Çok Yumuşak Bir Ses...

Ne Her Yerden Geliyor Nede Tek Bir Yerden...Tüm Varlığının İçinde Yankılanıyor Adeta...



" GEEEEL " Diyor Sana...Gir Hakikat Alemine...Burayı Sana Verdim...Ben Vaad Ettiğimi Yaparım...Kralların,Hükümdarların Kimsenin Gücünün Yetmeyeceği Benim..." BEN SENİN RABBİN OLAN ALLAH'IM "

Yok'tan Var Ederim Dağları,Taşları...Çatlatır İçlerinden Çıkartırım Çiçekleri Ağaçları,Suları...Benim İşime Akıl Erdiremez Kimse..."GEL".

Varılmaz Diyardan Seslenmiştir Rabbin Sana...

Ve İçeriye Adımını Atıyorsun...O Hayranlık Ve Hayret Verici Manzarayı İzliyorsun...Sanki Geniş Ve Uzun Bir Balkonda Durmuş Dünyayı,Evrenleri Ve Cümle Kainatı Adeta Uzaydan İzliyorsun...


Sessizliğin Adeta Sağır Olduğu Bir Yerdir Burası...Sanki O Gördüğün Cümle Kainat Gözlerini Yummuş,Kalbinden Sessizce Allahı Zikir Eden Bir Derviş Misali,Bir Hal İçindedir....Gözlerin Açılıp Uzakları Yakın Ettiği,Her Bir Aleme Gidilen,Sırlara Erilen Ve İlim Yoluna İlk Duraktır Burası...

Her Bir Alemde Sonsuz İlimler Vardır...Her Alemin Kendine Has İlmi Sırları Vardır....

Fakat O Alemlere Gidemiyorsun... Senin Bir Engelin
Var...Elini Uzatsan Hemen Önündeymiş Gibi Uzakları Yakınında Görüyorsun...Ama Bir Engelin Vardır...Gitmene İzin Vermiyor...

O Engelin Ne Olduğunu Düşünmeye Başlıyorsun...Ama Bir Türlü Bulamıyorsun...Bu Güzelliklere Ve Hikmetlere,Böylesi Rahmani Hallere Ermene Vesile Olan En Büyük Hazinen "Tefekkür" Bile Sana Yardımcı Olamıyor Artık....

Bu Mertebelere "Tefekkürün" Sayesinde Gelmiştin...Karmaşa Ve Yalandan İbaret Olan Dünyada,İnsanların Hallerine Bakarak Hayatı Sorgulayan,En Sonunda Özüne Dönüp Kalbini Dinlemene Yardımcı Olan
"Tefekkür Hazinen" ,Seni Ancak Bu Mertebeye Kadar Getirebilmişti ...

Ama Buradan Sonrası Onun Bile Yardımcı Olamayacağı Bir Yerdi...Onun Seni Getirebileceği En Son Sınır Burasıdır...
Bu Makamda Artık Tefekkürün Ne Bir Önemi Vardır Nede Bir Yetkisi Yoktur...

Bu Makam ki ; İnsani Halleri Dünyada Bıraktırır...Ermişi Delirtir,Deliyi Erdirir Hakka...Dünyada İken Akıl Etmek ; Bu Maka Niyetlenmek İçin İlk Adımdır...Tefekkür İse Seni Bu Makama Kadar Çıkartır...

Tefekkürün İşi Buraya Kadardır...Bir Adım İleri Atmanı Sağlayacak Hiç Bir Şeyin Yoktur Artık...



Ne Yapacağını Bilemez Bir Halde Duruyorsun...Önünde Duran O Alemlere Dalmak İstiyorsun,Ama Çaresizsin...Elinden Gelen Bir Şey Yok...

Bu Defa ; O Alemlere Sığamayan Allah,Senin Kalbine Vermiştir İlham-ı Vahyini...Ve Okutturur Sana En Muhtaç Halinle Bir Niyaz-i...


Geldim Hakikat Bab-ı na Vardım Secdeye
Hüznüm İle Yakardım,Allahım Al Beni İçeriye

Rahmetin Coştu Emir Verdi O Çetin Kapıya
Açıldıda Girdim,Seyre Daldım Alemi Masivaya

Geçit Yoktur Candan Tenden Geçilmeden
Teslimim Rahmetine,Hem Can İle Hemde Ruhen

Şimdi Yoktur Ne Tefekkürüm Nede İlmim
Kerem Et Allahım,Yolun Sırrına Ereyim



Bir Kere Daha Rabbinin İnayeti İnmiştir Artık...Onun "Alemlere Sığamadım Birtek Kulumun Kalbine Sığdım" Dediği Yere İnmiştir İnayeti...Kalbindedir Artık O...İsmi Keremi İle O Azameti Ve Gücü Rahmeti İle Seslenir...

"İÇ" Der Sana...Hayranlık Ve Şaşkınlıkla Alemi Seyre Dalıp,Görmediğin Ve Fark Etmediğin Önünde Duran Altın Kadehi Görürsün O An...


Eline Alıp İçeceğin Sırada,Bir Kere Daha Seslenir Rabbin...Bu Sefer Namütenahi Mana Dolu Kelamıyla...


Rahmetimden Dolmuş Kadehtir Bu
Haremgâh-ı İlâhi Bade-i Kudret Suyu

Beden İle İçilmez Kıldım Ben Onu
Eritir Yok Eder Canı Teni Vücudu

Dayanmaz Hiç Bir Varlık,Alırsa Bir Yudumu
Üfledim Pek Az İnsana Dayanacak Ruhu

Beni Anmadan İçilmez,Hakikat Sırrına Erilmez
Besmelesiz İçilir'de Aşksız İçilmez Kadehtir Bu


Rabbin'in Hayretler Verici Sır Dolu Bu Sözleri Karşısın'da,Elinde Kadehle Donup Kalıyorsun...Hangi Bir Kelimesine Baksan Uçsuz Bucaksız Sırlar Ve Manalar Çıkıyor....Ama En Çok Aklına Takılan Son İki Sözü Oluyor...

"Beni Anmadan İçilmez,Hakikat Sırrına Erilmez
Besmelesiz İçilir'de Aşksız İçilmez Kadehtir Bu"

Nasıl Bir Mana Ve Sırrı Barındırıyor Ki,Bu İki Söz,Hem Onun İsmini Anmadan İçemiyorsun,Hemde Onun İsmi Olmadan İçebiliyorsun?

Bu Nasıl Bir Hikmet Nasıl Bir Sırlı sözdür ki Seni Böylesine Biçare,Elinde Kadehle Öylece Kala Kaldırıyor...

İsmini Anmadan İçemiyorsun Ama Besmelesiz İçebiliyorsun?

Her Ermişin,Evliyanın Ve Dervişin Kendine Has İlham İle Söylediği Sözleri Olduğunu Biliyorsun...Ama Onlar Bir Sekerat (Sarhoşluk) Hali İle Söyledikleri Ve Onlara Ait Sözleri Vardı...

Sen O Ululardan Bir Sözü Alıp Rabbine Söylemezdin...Çünkü Senin Daha Çözemediğin Sırlı İki Cümle Vardı...Hikmetine Ermen Gereken...

O Hikmetin Ne Olduğunu Çözmeden Kimden Bir Söz Alıntı Yapsan,Seni Hakikat Sırrına Götürmeyecek Ve Rahmet Gözünü Açmayacak Ve Kudreti Allah'dan Olan,O Kadehi Belkide Sonsuza Kadar Elinde Tutacaktın...

Tefekkür Hazinen Yanında Değil,Yetkisi Olmayan Bire Girip Yardım Edemiyor Sana...Düşüncelerin İse Karışık...Kendini Toparlayamıyorsun...

Bu Biçare Hal İçinde Boynun Bükük Elinde Rahmani Altın Kadeh,Ne Yapacağını Bilmiyorsun...

Bu Acizliğine Ve Çaresizliğine Bakan Rabbinden Utanıyorsun..Ama Elinden Gelen Bir Şey Yok...Ve Sen Tüm Teslimiyetinle Yinede Ondan Umudunu Kesmiyorsun Ve Ona Sığınıyorsun...

Bu Teslimiyet Halinle Rabbin Sana Tekrar Bir İhsan-ı İlahide Bulunuyor Ve Alemlere Sığamayıp Kulunun Kalbine Sığıp İlham-ı Rahmetini Kalbine Verdiği Anda Bütün Algıların İdraklerin Birden Açılıyor...


Ve Sen Kalbine İlham Edilen Bu İlah-i Vahyi Anlamaya Başlıyorsun...

İlk Söylediğin Söz "AMAN YARABBİ" Oluyor....

Seni O Haremgâh-ı İlâhi ye ( Cenâb-ı Hakkın mübarek kıldığı ve özel kimselerden başkasına açmadığı kutsal mekâna) Gelmeni Sağlayan Şeyin"AŞK" Olduğunu Anlıyorsun...


"Besmelesiz İçilir'de Aşksız İçilmez Kadehtir Bu" Sözünün Sırrını Çözüyorsun...

Ve Başlıyorsun O Sonsuz Mana Ve Sır Dolu İki Sözün Ardındakileri Kendine Söylemeye...

Allahın Herkese Verdiği Bir İşi Yapmadan Önce Veya Yemeden İçmeden Önce Onun İsminin Anılması Olduğunu Hatırlıyorsun... "Bismillahirrahmanirrahim" ....Bu Rabbini Anmaktı,Bu Sırrı Çözmeye Atılan İlk Ve Doğru Adımdı...

Ama Rabbin "Besmelesiz İçilir" Demişti...Peki Bu Nasıl Olacaktı?
İşte Tam Bu Anda Rabbin Tekrar Kalbine İlham Eder Ve Anlamaya Başlarsın Yine...

"Besmele Kelimesi : Bismillahirrahmanirrahim'in En Başında Olan Ve Özü İtibarı İle Arapçada "İSİM" Anlamına Gelen "SM" Kelimesi'nin Bir Kısaltması Olduğunu Görüyorsun...

"İSİM" Kelimesini Her Şeye Ve Herkese Söyleyebilirdin...Ama Allah,Rahman Ve Rahim Sadece Ona Aitti...

Bu Sözden Anlarsın ki "SM(İSİM)" Kelimesi Onu Anmak İçin Kullanılan Bir Sözdü Ve Rahmaniyet İçermeyen,Tanımlamak Ve Belirtmek İçin Kullanılan Bir Kelimeydi..."SM(İSİM)" Olmadan Rabbini Ana Bilirsin Demişti Allah...

Ve Onun Sonsuz Sır Dolu Sözlerinin Yarısına Gelmeye Başladın...
Artık Onu Nasıl Anman Gerektiğini Biliyorsun...Onun Adı Olmadan O Kadehi İçemeyecektin..."İllahirrahmanirrahim"İn Sadece Onu Zikrettiğini Ve Sadece Onun İle Dolu Olduğunun Farkına Vardın....

Artık "BESMELE" Olmadan İçebilirsin...Ama Daha Çözmen Gereken Bir Sır Dolu Sözü Daha Vardır...

"Besmelesiz İçilir'de,AŞK'SIZ İÇİLMEZ"...

Rabbin Sana Öyle Hikmetli Bir Söz Söyledi Ve Öyle Bir Ruhsat Verdi Ki,

"Bi'sm'illahirrahmanirrahim"in İçinde Olan Bir Kelimeye Tasarrufun Oldu...
Artık Bu Bir Cümlenin İçinden,Hangisinden Tasarruf Edeceğini Biliyorsun...

Ve "SM(İSİM)" Kelimesinden Tasarruf Edebiliyorsun...
Artık Onu Dilediğin Gibi Anma Ruhsatına Sahipsin...

Bu Tasarruf Ruhsatını,Ancak Makamı "Haremgâh-ı İlâhi"yi Nasip Ettiği Kimselere Vermişti Allah...O Makama Gelen,Her Nasip Ettiği Erenler Evliyalar Ve Dervişler Kendilerine Has Ve İlham Edilen Söz İle O Kadehi Yudumlar...


"AŞK'SIZ İÇİLMEZ" Demişti Rabbin...Ve Son İlahi Kelimetullah Sırrını'da Anladın...Aşk İle Gelmiştin O Makama...Rabbin Seni Oraya Getiren Ve Kendisinden Başkasına Aşık Olanı Değil,Rabbine Aşık Olanları Çağırmıştı Kendine...

Artık Rabbinin Sana Verdiği Tasarruf Ruhsatını Kullanarak,Hem "AŞK" İle Onu Anabilir Hemde "SM(İSİM)" Kelimesinden Tasarruf Edip Besmelesiz Anarak Onun Yerine "AŞK" I Koyabilirsin...

Rabbi'nin İhsan-ı İlahisi Ve Kalbine Verdiği Vahiy Sayesinde
O Makama Nasibi Olmuş Her Evliya,Eren Ve Derviş Gibi Seninde Kendine Has Rabbine Söyleyebileceğin Bir Sözün Tamam Olmuştur Artık...

Bütün Teslimiyetin,İçtenliğin Ve Samimi Aşkın İle Coşarak,Tasarruf Edip Tamamladığın O Sözü Söyleyerek Yudumlarsın O Kadeh-i İlahiyi...

"BiAŞKillahirrahmanirrahim"

Artık Tasarruf Ruhsatın İle Tamamladığın Bu Söz "Haremgâh-ı İlâhi"de
Diğer Aşıkların Sözleri Gibi Sana Mahsus Ve Bütün Alemlerde Zikrin Olmuştur...

Her İşe Başlarken "RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHIN AŞKI İLE" Alamına Gelen
"BiAŞKillahirrahmanirrahim" Senin Zikrin'dir Artık...

Allah'ın Aşkı İle Yanıp Tutuşman,Seni Önce Tefekkür Hazinesine Kavuşturdu,Sonra O Pek Az Kişilere Nasip Edilen Makama Getirdi...

Ve İhsan-ı İlahi İle Rabbi'nin Sana Söylediği Hikmet Ve Sonsuz Manalı Sır Dolu Sözlerin Hikmetine Erdin...

Onun Lütfu Ve Kalbine Sığınması İle Sana Sırrın Manasını Çözdürdü...

Artık İlk Üç Yudumdan Birini "BiAŞKillahirrahmanirrahim" Diyerek Yudumluyorsun...İlk Aldığın Yudumda,Ayakta Durmana Rağmen Düşüp Bayılmıyor,Ama Bilincini Kaybediyorsun...

Sanki Ruhunda Bir Karıncalanma Hissi Olmuş,Gözlerine Bir Karartı İnmiş Gibi Bütün Ruhun Uyuşmaya Başlıyor...

İlk Aldığın O Yudum,Ruhunu Tuz Tanesi Kadar Zerrelere Ayırıyor,Her Bir Zerren Ayrışmasına Rağmen,Hepsinde Ayrı Ayrı Kendini Hissediyorsun...


Her Bir Zerrenin Senin Olmadığını Ve "ALLAAAH" Dedikleri Duyuyorsun...
Rahmetle Hissetmeni Ve Rahmetle Duymanı Sağlamıştır O İlk Yudum...
Artık O Makamda Olanlara Verilen Hikmetlerden Biri Verilmiştir Sana...

"Rahmet İle Duymak"...Kimselerin Duyamadıklarını Duymaya Başlayacaksın...Rahmani Seslere Öyle Aşina Olacaksın ki,Melekleri,Bitkileri Canlı Ve Cansız Bütün Eşyaların "ALLAH" Dediğini Duyacaksın...

Aldığın İlk Yudum,Ruhunu Zerreden Zerreye Böldükçe Yok Olacaksın...
Yokluğun İçinde Var Olan Bir Yok Olacaksın...

Ve Rabbin İlk Yarattığı Gün Gibi Tekrar Seslenerek Var Edip Olduracak seni...

"KÛN" (OL) Diyecek Rabbin...Zerrelerin,Bu Gelen Emirle Bir Anda Var Olacak Ve Kendini Tekrar Ayak Duruyor Ve Kadehi Elinde Tutuyor Bulacaksın...

Öyle Bir Duygu İçine Gireceksin Ki, Elindeki Kadehle O An Mevlana Misali Tebessümle Kendini Tavaf Edeceksin...
Bütün Kainatın O sonsuz Sessizliğinin Gerçekte "ALLAH" Diye Bağırdığını Duymaya Başlayacaksın...Rahmetle Duyuyorsun Artık...

Rabbinin İhsanı İle Sırrına Vakıf Olduğun,Sana Has Zikirin İle...
Bu Haller İçinde Kendi Etrafında Dönerken Durup üç Yudumdan İkincisini İçeceksin...

"BiAŞKillahirrahmanirrahim" Diyerek...

İlk Yudumda Olduğu Gibi,Yine Bilincini Kaybedeceksin,Ama Bu Defa Bütün Sesleri Duymaya Devam Edeceksin...

Etraf Tekrar Kararacak,Ve Sen Bir Daha Zerrelerin Zerrelerine Bölünecek,Ve Her Birini Duyarak Tekrar Yok Olacaksın O Yokluğun İçinde....

Yokluğun İçinde Yok Olmana Rağmen Bütün Kainatı Duymaya Devam Edeceksin...Hikmetle Verilmiş Ve Açılmış Olan İlahi Duyumunla...

Ve Görmeye Başlayacaksın,Yok Olmana Rağmen...Sanki Hiçbir Yerde Değilsin Ama Her Yerdeymişsin Gibi,Yok Olmana Rağmen Göreceksin...

Aldığın İkinci Yudum,Rahmet Gözünü Açmıştır...Gafletle Bakmaktan Kurtarmıştır Rabbin Seni...

Meleklerin,Bitkilerin Ve Canlı Cansız Bütün Eşyanın Saçtıkları Nurları Görmeye Başlarsın...

Rahmet Gözün Açılmıştır Artık...Görüyorsun Bütün Bir Kainatın Nasıl Işıklar Saçtıklarını Ve Zikirle ALLAH'a Tavaf Eder Gibi,Kendi Etraflarında Döndüklerini....

Bu Güzelliklere Rahmet Gözüyle Meftun Meftun Bakarken Rabbinden Bir Emir Daha Gelir...Yok Olmana Rağmen Rahmetle Duyup Rahmetle Görmene Rağmen Bir Nida Daha Gelir...



"KÛN" (OL) Diyecek Rabbin...Ve Biranda Ayakta Durmuş Elinde Ki Kadehle Kendini Bulacaksın Tekrar...

İlk Yudumda Olduğu Gibi Tekrar Sekerat Haline Bürünecek Ve Bir Daha Dönmeye Başlayacaksın Kainatı,Rahmetle Duyarak Ve Rahmetle Görerek...

Ve Üç Yudumdan Son Olan Üçüncüsünü İçeceksin...Rabbinin İhsanı İle Sırrına Vakıf Olduğun,Sana Has Kıldığı Zikirin İle...


"BiAŞKillahirrahmanirrahim" Diyerek...


Bu Defa Rahmetle Gördüğün Her Şey Bir Anda Karanlıkta Kalacak,Rahmetle Duyduğun Bütün Bir Kainat Sessizliğe Bürünecek
Ve Hiç Bir Şey Göremeyecek Ve Duyamayacaksın...


Ve İlk Yudumunda Olduğu Gibi Ruhunu Kaplayan Hisler Tekrar Seni Zerrelerin Zerrelerine Bölerek Yokluğun İçinde Yok Edecek...

Ve Yokluğun İçinde Yok Olmana Rağmen,Bu Defa Sesleneceksin Rahmeti Ve Hikmeti Sonsuz Olan Rabbine...Sana Has Kıldığı Zikir Ve Bir Şiir İle ...


"BiAŞKillahirrahmanirrahim"
Bildim Sana Gelen Yol Geçer Aşktan


"BiAŞKillahirrahmanirrahim"
Aşksız Varılmaz Kapına Bin Yıl Secdeye Varsam


"BiAŞKillahirrahmanirrahim"
Haremgâh-ı İlâhi Nasip Olmaz Her Kula Aşk Olmadan


"BiAŞKillahirrahmanirrahim"
Bildim Sözün Sırrını,İlmini Aşk İle,Aşktır Manası İsmi Azam


"BiAŞKillahirrahmanirrahim"
Bade-i Kudret Suyu İçtim Aşk İle Kana Kana Kadehi Altından


"BiAŞKillahirrahmanirrahim"
Rahmet İle Duyar Oldum Cümle Kainat Diyor Ya Allah Ya Rahman


"BiAŞKillahirrahmanirrahim"
Açıldı Gözümdeki Perde,Rahmetle Görür Oldum Şükür Sana Mevlam


"BiAŞKillahirrahmanirrahim"
Çözüldü Dilim,Döküldü Sözler,Söyler Oldum Cümle Aleme Kaside-i Rahman



Çözülmüştür Artık Kapalı Olan Son Sır...Açılmıştır Artık Dilindeki Kilitler...
Duyman Ve Görmen Gibi Konuşmanda Rahmani Olmuştur Artık...

Sırlı Sözler İle şiirler Okuyan Aşıklardan Biri Oldun...Artık Görmediğin Bilmediğin Bir İnsanı Rahmetle Duyacaksın...Ve Onu Rahmetle Göreceksin
Hatta Ona Rahmetle Şiirler Okuduğun Vakit,O Buna Hayretle Bakacak Ama Sen Ermişliğini Dile Getirmeyeceksin...


Dile Getirmediğin Gibi Sana İthaf Edilen Bu Dervişlik Sıfatını Tüm Hiçliğinle İnkar Edeceksin...Çünkü Sen Bu Makama Gelmeden Evvel Bir Hiç Olduğunu Kabul Ederek Geldin...Tefekkür İle Aşık Oldun,Aşk İle Rabbinin O Makamına Çıktın Ve O Makamda Yok Olup,Var Oldun Tekrar...


Ve Bu Hikmetler İle Haremgâh-ı İlâhi'de,Senden Önceki Velilerin,Erenlerin Ve Dervişlerin Kendilerine Has Sözleri Olduğu Gibi,O Makam-ı
Lâ Nihâye de (Sonu Olmayan Makamda)Seninde Rabbinden Ruhsatını Aldığın "BiAŞKillahirrahmanirrahim" Sözün Yankılanacak Sonsuza Kadar,Sana Has Bir Biçimde...


Ve Son Defa Seslenecek Rabbin Sana...

"KÛN" (OL) Diyecek...Ve Biranda O Kainat Alemine Açılmış Olan Balkonda Ayakta Durmuş Elinde Ki Kadeh Olmadan Bulacaksın Kendini Bu Kez...


Son Hikmetin İlahi Yudumunu'da Aldın...Artık Duyman Ve Görmen Gibi Dilinde Rahmetle Konuşacak Ve Söylediklerini,Yazdıklarını Cümle Alem Okuyup Herkes Kendine Bir Pay Çıkartacak...ama Sen Muhabbeti Aşka Seslenmiş Olacaksın...Aşk İle Rahmanı Arayanlar Olacak Ama Bu Yolun Sırrını Aşikar Etmene Rağmen Seni Kimseler Anlamayacak...
Pek Az Müstesna Kimse Ve Onunla Beraber Olanlar Anlayacaktır...


Rabbin Seni Kendisine Dilemişse Eğer,Unutma Ki Gönlüne Kendi Aşkını Bahane Eder Aratır...Sonra Bir Beşere İle Karşılaştırır...O Beşer Aşk Yolunda Hanesi Olan Bir Hancı Misali Seni Bekler...Her Aşk-ı Arayana Yolu Göstermez...Önce Aşkına Bakar Sonra Haline...Enson Nefsine Bakar...

Eğer Dünya Kokusu Varsa Üstünde Bir Bahane İle Seni O Yoldan Uzak Eder...Döner Dolaşırsın Bir Başına Huzursuz Ve Kalbine Hitap Etmeyenlerin Yanında...Bir Yanın Hancıda Kalmıştır...Dayanamaz Tekrar Varırsın Han Kapısına...Ve Yine O Hancı Bakar Haline..."Dünya kokuyorsun" Deyip Bir Daha Yollar Seni Geriye...

Ve Artık Sen O Hancıyı Uzaklardan Takip Edersin...Sanki O Seni Görmüyor Ve Duymuyor Zannedersin...Oysaki Senin Her Halini O Hancıya Bir Bildiren Vardır...

Rabbin İşte Böyle Bahaneler Ve Tevafuklarla Seni Bir Tefekküre Yollar...Tefekkürle Aşka Yol Aldırır...Ve Aşk İle Sana Bir Makam Nasip Eder...O Makama Geldiğin Vakit Kulaklarını,Gözlerini Ve Dilini Rahmet İle Açar...

İşte Sana Bunca Hikmetleri O Makama Geldiğinde Verecektir...

Ve Geldin...Bunca Hikmetli Halleri Aldın...Senin İçin O Haller Ve Vakit Tamam Olmuştur...

Bu Makama Nasıl Geldiğini Hayretle Düşünürken Rabbin Sana Ayetiyle Vahyeder Bir Anda...


Yâ eyyuhel muddessir...Kum fe enzir...Ve rabbeke fe kebbir.
Ey Örtüsüne bürünen!....Kalk Ve Uyar...Rabbini tekbir et (yücelt).
Müddessir/1-2-3

Bir Anda Açılır Gözlerin...Ve Kulaklarında Yankılanmaya Devam Ederek Uzaklaşmaya Başlar Onun Son Sesi Ve Sana Son Vahyi...

Etrafına Bakıyorsun...Artık Odan'da Gözlerini Açtın...Şimdi Dünyadasın...
Ama Sen Eski Sen Değilsin...

Üzerinde Hiç Bir Beşerin Asla Göremeyeceği Libas-ı Rahman-i Olan Sultanlık Elbisesi Vardır...

Dünyaya O Elbise İle Geldin...Ve Hazreti İsa Peygamberin "Kişi Anasından İki Kere Doğmadıkça, Göklerin Melekûtuna Ulaşamaz." Sözünün Manayı Sırrına Erdin...Önce Annenden Doğduğun Hal İle Yaşattı Rabbin Seni...

Sonra Yatağında İken Aldı Canını...Çıkarttı Seni O Makama...Rahmetiyle Sardı Seni...Ve Hikmetle Donattı...
Ve Tekrar Dünyadaki Bedeninde Can Verdi...İşte Böylece Hazreti İsanın Bu Sözünüde Anlamış Oldun...Artık İnsanların Mana Veremediği Sözlere Her Duyduğunda,Rahmet İle Açılmış Olan Kulakların O Sözlerin Derun-i İdrakine Hemen Varacak...


Çünkü Sen Bu Hikmeti İlahiyi Almış,Libas-ı Rahmaniyi Giymiş Görünmez Bir Sultansın...
Artık Olayların Ardındaki Sırrı Görebiliyorsun...Ve Gördüğün Her Olayda Ve Her İnsanda Ne Olduğunu Anlıyorsun...

Bu Hallerini Görenler,Dünyalık Vasfına,Kıyafet Ve Cemaline Bakarak Seni Okuduklarından Dolayı Bilgin Zannedecekler...

Halbuki Sen Onların Görmediği Ve Göremediği Sultanlığın İle İçlerinde Dolaşmaya Devam Edeceksin...

Rabbinden Aldığın Enson Emir İle İnsanlara Konuşacaksın...Her Sözün Onu Söyleyecek,Her Halin Onu Anlatacaktır...

O Makam da İken Senin Tasarrufuna Bırakılmış Olan Ve Bu Zamana Kadar Cümle Aleme Tasarruf Edilmesi Yasak Olan "Bismillahirrahmanirrahim"
Senin Zikrin Değildir Artık...

Kimselere Bunun İdraki,İlhamı Ve Tasarruf Ruhsatı Verilmemiştir...
"BiAŞKillahirrahmanirrahim" Sana Mahsustur...
Aşk İle Hakka Ermeyenlere Yasaktır Bu Söz...Sırrı Bilmeyenler Çekemeyecektir Bu Zikri...

Sakın Beşere Aşikar Eyleme Sırrını...İbni Arabi Gibi Hem Yurdundan Kovulur,Hallacı Mansur Gibi Asılır,Nesimi Gibi Canlı Canlı Derini Yüzdürürsün...

Onlar Aşkın Sırrına Ermişlerdi...O Sultanlık Elbisesi İle Gezdiler...Nice Hikmet Dolu Rahmetle Sözler Söylediler...Kimseler Anlamadı Onları...Görmedi Kimse Üstlerindeki Sultanlık Libasını...

Aşikar Eyleme Zikrini...Hiç Duymadıkları Ve Duyamayacakları,Duysalar Bile Anlamayacakları Sırrını Söyleme...

Rabbinin Murad-ı İlahisi İle Sana "İfşa Et" Dediğin Gün Gelecektir Elbet...
İşte O Zaman Halk Sana Taşar Atarken Acımayan Canın,Dostun Attığı Bir Gül İle Acıyacaktır...

İşte O zaman Anlayacaksın,İnsanların Senin Sesini Duymadıklarını...
O Zaman Göreceksin İnsanların Kulaklarının Sağır,Gözlerinde Ki Perdelerin Kapalı Olduğunu...

Haykırsan'da Duyuramayacaksın Sesini...Göstersen'de Göremeyecekler Hakikati...

Onlara Kızma Sakın...

Çünkü Rabbin Kapatmıştır Onların Gözlerini...

Gözlerinde Çekilidir İlahi Bir Perde.


Saygılarımla : Emrah Yıldırım
@MenDehliZeman

Not : Allah,Hepimize Böyle Bir Hali Yaşamayı Ve O Özel Makama Aşk İle Çıkmayı Nasip Etsin...

"BiAŞKillahirrahmanirrahim" Zikrini Çekme Yetkisine Sahip Olan Bu Zat-ı Sultana Ve Geçmişteki Sultanlara Verdiği İzni İlah-i sini Bizlerede Versin...

O Makamı Bizlere Lütfettiği Vakit,Bizimde Ruhsatımızın Tasarrufuna Sunacağı Bir Kelimetullahı Nasip Eylesin...


Bizlerde Aşk İle Yazalım O Şahsımıza Mahsus Kelimetullah-ı...
Başkalarıda Okusun Aşk İle...

Sende Oku...Muhabbeti Aşk İle...

Muhabbetimiz Aşkla Dolsun..Son Sözümüz Aşk Olsun...

Perdemiz Açık Olsun...

Allaha Emanet Olun...

Quidam, Yabancı'ı inceledi.
 09 Mar 17:16 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

"Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız Tanrı'yı görürsünüz. Bana tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz."
-Charles Manson

Peki bir Yabancı'ya bakınca ne görebilirsiniz? Farklılıkları mı, anormallikleri mi, rahatsızlık verdikleri mi, eksiklikleri mi yoksa fazlalıkları mı? Gerçekten bir Yabancı'ya baktığımız zaman ne görürüz? Karşımızda aynı türden olduğumuz bir canlı duruyor. Ama bizimle paydaş olduğu özden, bambaşka bir de tözü var. Sonuçta o aynı olamaz dimi? Aynı olsaydı eğer, Yabancı olabilir miydi? Şüphesiz olamazdı. Şimdi, tüm bu yazılara yazarken tek başıma olduğum için mecburen sorularımın cevaplarını da benim sunmam gerekiyor. Ancak, cevapları anlamaya çalışırken, öğrenirken veya benimserken ve bunların sonrasında soruyu unutmayın, lütfen! En azından, benim sorularımı unutmayın. Hazırsam başlıyorum

Albert Camus, Meursault adlı karakteri oluştururken zihninde neler gördü veya neler görebileceğimizi düşündüğünü bilmiyorum. Bilmek de istemem. Çünkü, bakış açımı şüphesiz etkilerdi. Ben ona bakınca ne mi görüyorum? Meursault, bir adamı öldürmeden önce boş bir insandı. Buradaki boşluk, dışarıdan bakılınca görünen ve değer verilemeyen bir boşluk değil. Aksine dışarıdan değer verilebilen, ancak içeriden bir değerin ya da anlamı olmadığı boşluk. Karakterimizin kitabın başından sonuna kadar bu boşluk içerisindeydi. Şimdi, bu durumda dışarıdan neler görebiliriz ve içeriden neler görebiliriz tartışması başlıyor. İlk önce dışarıdan bakacağım. Çünkü, dışarıdayım. :)

Dışarıdan Gördüklerim

Duygusuz herif. Kitabın başlangıç kısmından, sonuna kadar bu sıfatı kafamdan atamadım. Meursault, kapalı duvarlar arasında yaşayan birisi. Buranın bir kapısı da yok. Sadece ufak bir penceresi var. Doğduğundan beri annesiyle birlikte orada yaşıyor. Kendi aralarında da sessiz sayılırlar. Çok az konuşuyorlar. Dışarıya karşı da öyleler. En azından, kahramanımız öyle. Sonra annesi kitapta ölüyor, ama odanın içinde bir ölü yok. Direkt yok oluyor. Meursault, o andan sonra pencereyi açmaya başlıyor. Bir hanımefendi ve bir kaç beyefendi ile iletişim kurmaya başlıyor. Ancak bu iletişim ne Bizimkiler dizisindeki Cemil'inki gibi, ne yağmur yağınca camdan bakan Arap kızınınki gibi, ne de başka birininki gibi. Meursault tarzında bir iletişim. Bu nasıl oluyor peki? Meursault, konuşacağı zaman pencereyi açıyor. Söyleyeceğini söylüyor. Karşı tarafa konuşma sırası geliyor. Tam ağızlarını açtığı anda pencere birden kapanıyor. Camın ve pencerenin özelliğini hem içeriden hem de dışarıdan bakınca -empati ve hayal gücü engellenemez, o yüzden içeriden de istemsiz bakmış oldum- anlayabiliyorsunuz. Bu cam, ses geçirmez ve kapalıyken bile güneş ya da ay ışığının yansımalarla açık görünen bir yapıya sahip. Yani diğer karakterler konuştuğunda, aslında Meursault hiçbir şey duymuyor. Bunu karşısındaki kişi bilmiyor. Meursault, sadece konuşanın eylemlerini ve çevreyi pür dikkat takip ediyor. Dudaklar açılmamak üzere kapandığında da ya tekrar bir şey söylemek için açıyor, ya da tekrardan başlangıç noktası olan duvarların içine geri dönüyor. Ama ne olursa olsun, sonunda kendini yalnız başına odada buluyor. Alın size, hayvansı insan tanımı. Ben merkezli düşünme ve hareket etme. İhtiyaçları hariç hiçbir şeyi düşünmeme veya istememe. Varolduğu için yaşayan bir hayvan gibi hareket ediyordu. Barınmak, yemek yemek, varolmaya devam etmek -işte çalışmasını başka şekilde yorumlayamazdım-, cinsellik isteği ve bulunduğu yer ile içindekileri anlamaya çalışmak -kitapta çevre ve çevredekiler çok iyi anlatılmıştı-. İnsanların arasında bir hayvandı veya hayvanların arasında bir böcekti. Bu da onu 'istenmeyen' ve 'anlaşılamayan' yapmak için yeterdi. Çünkü, ona bakan herkes, kendiyle bağdaştırdığı bir benzerlik görse de benimsemek istemeyeceği bir şeydi bu. Kendini gördüğü yüce aynada bir küçümseme idi bu. O yüzden, benzerlik olmayan ne varsa onu gördük. Buna göre anladık ve yargıladık. Bizler buna katlanamazdık. Hiçbir hayvan da katlanamazdı. Ya küçükler olarak bir araya gelip onu öldürecektik ve korunmuş olacaktık-ki böyle oldu-, ya da büyük balık biz olduğumuz için onu yiyecek, sindirecek ve bize pis görünen her şeyini boşaltım ile atacaktık. İçgüdüleri ve istemleriyle hareket eden bir canlı olarak Meursault, bunu korkutucu bulmadı. Cesur bir hayvandı. Kendine hiç bakmadığı ve tanımadığı için, dışarıdaki canlılar da onu korkutmuyordu. Çünkü, kendini az da olsa bakmayan biri dışarıda korkutucu ne bulabilirdi ki? Meursault, kendisine yaklaşan felakete kayıtsız kaldı. Tıpkı kendinde yaptığı gibiydi. Sadece kabullendi. Hepsi bu. En ufak bir hareket veya başka bir şey gelecek olanı değiştiremezdi. Bir kez varolmuştu. Artık kaçamazdı.



"Ayrılacağım zaman bana, "Odamda kan sucuğuyla şarap var. Benimle bir iki lokma yemez misiniz?" dedi. Yemek pişirmekten kurtulurum, diye düşündüm, kabul ettim."

"Güldüğü zaman, yeniden çekti onu içim. Biraz sonra, "Beni seviyor musun?" diye sordu. "Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum," dedim."


İçeriden Gördüklerim

Şimdi, burada işler biraz karışıyor. Meursault, hayatın akışında yüzen birisi. Hiçbir şekilde akışa karşı hareket etmemiştir. Düşünmüş, ama yapmamıştır. Oluruna da bırakmış gibi durmuyor. Ama olanlara ne karışma, ne de değiştirme isteği var. Yaşadığı için, daha doğrusu varolduğu için onunla gelen her şeyi kabullenmiş. Bu benimseme ile gelen de duyarsızlık var. Başlangıcından sonuna kadar alışkanlık yapmış bunu. Sigaradan daha kötü bir alışkanlıktı bu. Çünkü, etraftaki her şeyi gözlemler, anlar ve benimsersen eğer; kendine baktığında ne görebilirsin? Değişime uğramış kendini mi? Ya da her şeyi birden mi? Yoksa hiçbir şey görmez misin? Meursault'ın gördüğü yaşamdı. Yani hem her şeydi, hem de hiçbir şeydi. Bu da sol ayağıyla varoluş çizgisinde ve sağ ayağı yok oluş çizgisinde olan bir adam demekti. Algısına girenlerin ve düşündüklerinin hangi alanda olduğunu belki başlarda anlayabiliyordu, belki de hiç anlayamamıştı. Ama annesinin ölümünden ve kendi ölümüne kadar hiçbir şey anlamadığı kesindi. Çünkü, ne bir yaşayan ne de bir ölü gibi hareket ediyordu. Sadece hareket ediyordu. Bilinç düzeyinde değildi bu. İçeriden gelen ve engellenemez bir şeydi. Ona adapte oluyordu. Bu içinden yükselenler, onun hangi tarafta olduğunu umursamıyordu. Sadece istekleri vardı. Ne öncesi ile ne de sonrası ile ilgileniyorlardı. Sadece an'ı istiyorlardı. Niyetleri her şeyi, ama her şeyi o an'a sığdırmaktı. Sonrası da içindekiler gibi geliyordu zaten. Öncesi de -o an- geçmiş gibi geçip gidiyordu zaten. Etrafında gerçekten tutunacak bir şeyi yoktu. Ne kendine, ne başka birine, ne yarınlara, ne düşünceye, ne de ölüme. Sadece varlığını sürdürüyordu. Hepsi bu. Düşünceleri de kendi varoluşundan öte değildi. Ne komşusunu, ne dostunu, ne de diğer insanları an'ın içinde bir miktar benimsemesinden başka bir yönelimi yoktu. Çünkü, kendine de öyleydi. Dışarıya nasıl başka biri olabilirdi ki? Aynayı kendine tutmak yerine, ayna olmuştu. Görüntüyü üzerinde tutuyordu, ama dışarıdan görülebiliyordu. Kendi aynasından yansıyabilecek ve kendini görebileceği bir aynası hiç olmadı. O yüzden, kendine hiç bakmadı. Çünkü, görebileceği bir şey yoktu. Aslında dışarıya değil, kendine Yabancı idi. O yüzden, o da dışarıdan baktı. Evet, kendine dışarıdan baktı. Hepsi buydu. İçi ve dışı ayrı duran, ama birleşik görülen biriydi. Her birimizdi, ama kendi değildi. Herkesti, ama kimse değildi.

"Beni anlamıyor, biraz da içerliyordu bana. Benim de herkes gibi olduğumu, tamı tamına herkes gibi olduğumu ona söylemek istiyordum. Ama, bütün bunların aslında hiçbir yararı yoktu."

"Yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. Bense ellerim bomboş bir
adam olarak görünüyordum, ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. Yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. Evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. Ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim. Daha önce de, bu anda da haklı olan bendim ve her zaman da haklı olmuştum. Şöyle yaşamıştım, böyle yaşayabilirdim. Şunu yapmış, bunu yapmamıştım. Filan şeyi yapmadımsa, falan şeyi yapmıştım. Peki, sonra? Sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu şafak vaktini beklemiştim. Hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. O da biliyordu. Geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden, karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim? Başkasının Tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi?"

‌İnceleme bu kadardı. Albert Camus, ilginç bir hikaye yazmış. Çok fazla anlam bulunabilecek bir kitaptı. Benim de bulduğum daha fazla anlamlar vardı. Ancak güzel insanların, güzel incelemeleri zaten duruyor. Bunu yazmadan önce de onlarınkini okudum. Farklı sunabileceğim sadece bu vardı. Anlamsız şeyler yazmış da olabilirim. Kitabı pek beğendiğimi söyleyemem. Ama kendini okuttuğu da aşikâr. Her neyse, inceleme yazmayı düşünmüyordum. Ama Yağmur. istediği ve Sevda merakıyla gelen sorusu üzerine yazdım. Umarım, bir iki doğru anlam bulabilmiş ve sunabilmişimdir. Buraya kadar okuyan herkese, teşekkür ederim. Saygılarımı sunuyorum.

Fırat APA, Hitler'in Şirret Kadınları'ı inceledi.
 08 Mar 17:58 · Kitabı okudu · 7 günde · 4/10 puan

Öncelikle belirtmek isterim ki tarih okumayı seven benim gibi insanlar için pek başarılı sayılamaz. Yazarın bir akademisyen olması puanımı kırma sebeplerimin başında geliyor. Çünkü bir akademisyenin dilinden ve uslûbundan çok uzak şekilde kaleme alınmış. -mış, -miş, gibi doğruluğu kesin olmayan kanıtlanmamış tarih akademisyenine yakıştıramadığım çok fazla yazı kaleme alınmış. Kendi düşünce ve yorumlarını çok fazla eklemiş. Özellikle İlber Ortaylı'nın bir kitabını okuduktan hemen sonra bu kitabı okumam iki tarih akademisyenini karşılaştırmama çok yardımcı oldu. Olaylar aksettirilirken paragraf sonlarına ve sayfa altlarına neredeyse hiç kaynak indisi belirtilmemiş. İddialar görsellerle ve arşivlerle fazla desteklenmemiş. Çapraz okuma ve arşiv taraması yapılmamış olmasıda gözüme çarpan eksikliklerden. Bu da yazılan tarihin doğruluğu hakkında şahsen bende düşünceye iten bir durum. Kim yazarsa yazsın tarih yoruma açık bir konu değildir. Elbette eldeki mevcût arşiv ve belgelerle yazarlar düşüncelerini ifâ edebilirler, fakat çok fazla belge sunmadan uzun ve dolaylı yorumlar kabul edemediğim bir nokta. Yazarın yorumlarına da eleştirme getirmek istiyorum. Doğrudan Alman kadın nüfus'unun 3/1 ini nazi Almanyasında sekreter, daktilot, hemşire, öğretmen vb. gibi mesleklerde çalıştığını ve bunların tamamının soykırım suçuna iştirak ettiğini savunuyor ve cezalandırılmaları gerektiğini söylüyor. Ben kitabı ilk incelediğimde savaşta ekstra katliam yapan katılan hatta SS subayı olan kadınları okuyacağımı düşünmüştüm fakat aksine yazar suçlu gördüğü ve anlattığı bir iki kişi dışında tamamı burolarda çalışan memur kadınlar yada SS subaylarının eşleri, sevgililerini yazmış daktilo yazmak, odadan odaya evrak taşımak yada okullardaki hasta çocukları bakanlığa bildirmek soykırım suçudur şeklinde yaklaşım var. Gerekçe ise yapılan katliamlardan toplu gaz odalarına gettoların durumuna kadar herşeyden haberdar oldukları yönünde, bunları bildikleri için mahkûm olmalılar deniyor. Elbette suça bulaşmış kadın da vardır yok diye inkâr edemeyiz suç cinsiyete özel değildir fakat bariz bir abartı gördüm hem mantık dışı istekler milyonlarca Alman kadını suçlu o zaman bunları hangi mahkemede yargılayacak yada hangi cezaevine atıcaz ? Diye sormak isterdim yazara. İstekleri kabul edilebilecek makul istekler değil tabi bu benim yorumum, bunu niye anlattım onu belirteyim yazar tarafsız olmaktan uzak geldiği için akademisyen bir tarihçi kitap yazıyorsa belli ölçülerde en azından tarafsız kalmalı nazi Almanyasına yüklenme yapmak olmamalı tarihi tüm çıplaklığı ile aktarması kâfi idi. İkinci ciddi eleştirimde çevirmene Ebru Sürmeli. 8 mart'a denk gelmesi ironi oldu sanırım çok ama çok aşırı derecede "kadın" ve "kız" ayırımı var. Kadın ne oluyor? Kız ne oluyor? Anladığım kadarıyla kitapta hiç evlenmemiş ve evlilik çağında olmayan Alman hanımefindilerine "Alman Kızları" evlenmiş olanlara da "Alman Kadınları" denmiş. Bu kitabın başından sonuna her sayfasında istisnasız var o yüzden gözüme çok çarptı. Bir kadın çevirmenin buna en azından hassasiyet göstermesini beklerdim. Son eleştirimde editöre kitapta bir çok yerde üç isim yada mekân adı verilen durumlarda aynen şu şekilde yazılmışlar "Polonya ve Ukrayna ve Belarus" yada " Himmler ve Petri ve Horst" gibi "ve" lerin kullanımında efsane bir iş çıkartılmış. Bu şekilde yazılan yazıları okumak şahane bir his sevenleri için ancak tavsiye edebilirim bu kitabı. Tüm eleştirilerin dışında yinede ikinci dünya savaşı tarihini okumayı seviyorsanız okuyun derim yinede ama tarih kitabı olarak değil bir hikâye, öykü gözüyle bakarsanız seversiniz ben tarih kitabı olarak aldığım için hayak kırıklığı yaşadım. Uzun yazdım, zahmet edip okuduysanız teşekkür ederim.
(kaynak kitabın en sonunda toplu olarak var)

Şimal, Otuzundaki Kadın'ı inceledi.
 08 Mar 10:18 · Kitabı okudu · 32 günde · 7/10 puan

Yeni bir inceleme ile yine merhabalar değerli okuyucular..

Hayatı kaçırmamak adına okumalarımın yavaşladığı bir döneme denk gelen bu kitabı an itibariyle bitirmiş bulunmaktayım. Başladığım dönemde alıntılardan rastladığım bu kitap için beni Balzac la barıştıran kitap diyebilirim.. çünkü vakti zamanında Goriot Baba sını yarım bırakmışlığım var.. tam tarihini hatırlamıyorum ama sanırım 18-22 yaş aralığı olmam lazım ve o kitap hakkında hatırladığım tek şey hasta yatalak bir adamın etrafına topladığı çocukları ve bu minvalde dönen sıkıcı diyaloglar filandı.. Bu kitabı okuduktan sonra anladım ki Balzac genelde zannedersem aile temalı konular işliyor.. Bu minvalde hayatına baktığımda kendisinin de ailesi için çok fedakarlıklar yapmış biri olduğunu görmek şaşırtmadı..

Olaylar1800 lü yılların başında Fransa da geçiyor efenim.. ve kitap hani şu Napolyon ne demiş diyip ‘’ PARA PARA PARA '' diye cevapladığımız Napolyon’un tahta çıkışının gösterişli merasiminin tasviri ile başlıyor.. tabi bu merasimle başlayan kitapta garibanlar anlatılacak değil ya asil tayfalar anlatılıyor tabiki de.. asillik asalet falan ve asillerin acıları !! Peeeh diyenler yapmayın etmeyin onlar da insan ve para tepelerinden aksa da acıları var tabii ki de… ‘’ Rahatlık batmıştır ‘’ diyenler sizi de duydum :)) ki nitekim kitabın bir yerinde bu tabirler de geçiyor.. ama bilenler çok iyi bilirler ki dert insanın içinde olduktan sonra acı çeken bir ruh tüm dünyayı demiyorum tüm kainatı insana zindan edebilir.. yediğimiz içtiğimiz şeyler değildir bizi mutlu eden aslında.. ne hissettiklerimizdir.. şimdi az çok anladınız değil mi baş kahramanımız Markiz Julie nin ahvalini.. işte bu ince ruhlu güzeller güzeli naif kadının odun mu odun kazma mı kazma öküz mü öküz densiz mi densiz bir kocası var :) ızdırap için yeter mi?? bence yeter de artar bile :)) erkekler lütfen kızmayın alınmayın da sizde bu özellikler yoksa incelemeyi okumaya devam ediniz lütfen :) eğer bu özellikler varsa da yapacak bişey yok Allah eşinize dostunuza vs yardım etsin :)
Şimdi bu adam başta bahsettiğim merasimde atlı bir subay olarak arzı endam ederkene bu genç Julie cik de kalbi pır pır onu seyretmekte hem de babası yanındayken.. tabi babası anlamaz mı olan biteni.. Kızım yapma etme bu adam asker hoyrat olur seni üzer dediyse de kız dinlemez ve evlenir sevdiğiyle.. evlendikten sonra başta dediğim gibi kavun kabak çıkar :) meziyetli karısının her daim rüzgarıyla ortamlarda balolarda vs habire terfi eden adam bildiğin bunun altında ezilir.. ve karıştırılan naneler naneler.. dışarda mutlu evli çift, evde iki yabancı böyle böyle devam eder hayatları..Markizin kendine yakıştıramadığı ayrılık vs gibi mevzular doğan çocukları GÖREV ÇOCUĞU olarak bilmesine ve onlara soğuk olmasına yol açar falan filan.. Bu konuda adam hiç mi haklı değil kardeşim diyenler varsada bi baloda asaletiyle güzelliğiyle milleti büyüleyen karısını seyreden adam bi köşede içip balodan bi arkadaşıyla şöyle konuşur ‘’ Hanımı gördükçe benim mutluluğumu kıskanıyordun, ona bağlı kalmayışımdan dolayı bana çıkışıyordun, değil mi? E, işin gerçeğini bilsen, hiç de benim durumumda bulunmak istemezsin. Bir yıldır, iki yıldır güzel bir kadınla karşı karşıyasın, elini öpmeye bile korkuyorsun, kırılıverir diye. Bu çıtkırıldım mücevherleri başına bela etme sakın. Camın altına konulmaktan başka işe yaramazlar; kırılabilir olmaları, pahalı olmaları yüzünden de hep üzerlerine titremek zorunda kalırız. İşte benim hikayem bu. Benim evliliğim süs gibi bişey.’’ Der.. ben bu kısmı çok da yorum yapmadan geçiyorum efenim.. tabii aldatmanın haklı ne yanı olabilir ya da sevmeden evli kalmak da bir nevi kandırmaca olmaz mı ?? bunlar derin mevzular.. Allah sevgiden aşktan nasipsiz bırakmasın cemi cümleyi içinde de bizi..

Kitapta bolca Marki- Markiz Kont-Kontes Baron-Barones vs kelimeler geçiyor.. bu kelimeler ne demekler diye şöyle bi baktım çünkü markizi bize okulda bina girişlerinde kapı üstüne yapılan sundurma diye anlattılar..koltuk adı diye bilenler de vardır belki.. Kontesi de genelde kibarcık minnoş kedilerimize koyduğumuz için, Baronu da uyuşturucu mafyası diye bildiğimiz için merak edenlere kısa bi geçmekte fayda var.. efenim bu kelimeler Fransada ya da Monarşik Avrupa ülkelerinde asalet ve soyluluk ifade eden kelimeler olup tahmin ettiğiniz üzere eşlere verilen isimler.. marki erkek markiz kadın.. diğerlerini de siz çözersiniz zaten..
sıralamayı da şöyle yapmışlar:
dük (düşes) > marki (markiz) > kont (kontes) > vikont (vikontes) > baron (barones) > baronet > şövalye
Yani kral ilk şövalye ilan ediyor anlayacağınız.. şansınız varsa Dük e kadar yol var :)

(Dük veya Düşes (kadın), geleneksel olarak monarşi ile yönetilen Avrupa ülkelerinde imparator, kral ve prensten sonra gelen bir soyluluk ve egemenlik ünvanıdır. Dükalıklar yani düklerin yönettiği devletler genellikle imparatorluk veya krallıklara bağlı yarı bağımsız eyaletlerdir. Dük unvanı babadan oğula geçer. Dükler Krallık yönetiminde çoğu zaman etkili olmuştur. Hanedanlık bağları ve akrabalıklar sayesinde kral veya imparator düklerle beraber karar alırdı.
Bununla birlikte, bağımsız devlet olan dükalıklar da vardır. Örnek olarak Lüksemburg Büyük Dükalığı belirtilebilir.)

Hala Dükalık var yani :)

Şimdi bu tarihlerde bizde durumlar neymiş derseniz eğer Ottoman da durum tahtta 2. Mahmud varmış efenim.. Sonrasında 1. Abdülmecid - Abdülaziz- 2. Abdülhamid sırayla 1800 lü yılların padişahları..
Le Sultan Ruj dedikleri Abdülhamid e kadar Osmanlı hala hatrı sayılır bi devlet ki Balzaccığım hiiç o dallara basmamış.. ama az çok bahsetseymiş ne güzel olurmuş değil mi :)

Son olarak çeviride gülmekten koptuğum yerler vardı okurken paylaştığım.. O da değişik bi neşe kattı bana.. En son Maviçatı nın maaşını ödemediği Çevirmenin sinsi intikamıdır belki diyip gülüp geçtim :)

Velhasılı kelam genel hatlarıyla bahsettiğim kitap okunası bir kitap arkadaşlar.. eminim o yüzyıllardan film seyretmeyi sevenler için de tatlı bir film seyrettim sanki hissini verecektir..
Okuyacak olanlara keyifli okumalar diliyorum.. sağlıcakla kalın efendim..

https://yandex.com.tr/...pos=8&rpt=simage

bi de Balzac eski bir Türk filmi karakterine benzemiyor mu?? ama çıkaramadım kime benzediğini o ayrı tabi :)