• Ölümle Söyleşi -

    Ey ölüm!

    Ey, bu dünya hayatını öbür ikizine bağlayan göbek bağı!

    Ey, dünya ile ahiret arasındaki sırlı kapı! Ey, ölüm meleğinin bile geçmek zorunda olduğu ğaybi dehliz! Ey, sevmeyeni seveninden çok olan kaçınılmaz kader! Ey, çoklarının peşinen suizan ettiği tükürük hokkası!

    İyi ki varsın. Senin olmadığın bir dünyada yaşamak istemezdim. Zaten böyle bir dünya yaşanacak bir dünya da olmazdı. Düşünsene ey ölüm, farzı muhal sen ölmüşsün, insan ölümsüzleşmiş. Ne olurdu şu yalan dünyanın hali? Kim tutardı insanoğlunu? Ne frenlerdi insanoğlunun ihtirasını? Azgınları, sapkınları, zalimleri, kafirleri, hainleri, gafilleri kim zaptederdi?

    Nemrutlardan bunaldık mı, `ölüm var` deyip teselli oluyoruz. Firavunların zulmünden gına geldik mi, `ölüm var` deyip teselli oluyoruz. Zalimlerin pençesine düştük mü, `ölüm var` deyip teselli oluyoruz. Eşkıya dünyaya hükümdar oldu mu, `ölüm var` deyip teselli oluyoruz. Ya sen de olmasan, ne teselli eder bizi?

    Ha, yanlış anlaşılmasın: Bizi teselli eden bizatihi senin varlığın değil. Asıl teselliyi, seninle gelen `Hesap Günü` ile buluyoruz. Biz ölümü, büyük mahkemeye çıkış için bir celp olarak anlıyoruz. Zaten, seninle teselli olmamızın anlamı, `ilahi adalete` olan güvenimiz. Sen sadece bizi ilahi adalete yaklaştıran bir araçsın.

    Ey ölüm!

    Sana hazır olmayanlar, seni kötü göstermek için ne kadar büyük gayret harcıyorlar? Onlara sormak geliyor içimden: Siz kaç kere öldünüz? Ölümü ne kadar tanıyorsunuz? Ölümü karalamakla ne umuyorsunuz?

    Sana yapılan en büyük iftira, senin bir `intikal` değil, bir `unutuluş` ve `yok oluş` olduğunu söylemektir. Bunu söyleyenler, suçluluk psikolojisiyle sana iftira ediyorlar. Mahkeme kaçağı bir suçlu gibi davranıyorlar. İlahi adalet önünde yargılanmaktansa, yok olup gitmeyi, unutuluşa terk edilmeyi tercih ediyorlar.

    Dünyaya kazık çakmak için elinden geleni yapan bu tip, neden ahiret diye bir hayatın olmasını istemez ki ey ölüm? Bu uğurda, neden var oluşundan vazgeçmeye kalkar? Nedir bu tipin gözünü bu kadar korkutan, aklını bu kadar dumura uğratan, kanını tepesine sıçratan? Sahi, insan hiç yok olmayı, unutuluşa terk edilmeyi ister mi? Bu talep, insanın kendi kendisini böceklerle, sineklerle, amiplerle eşitlemesi değil de nedir? İnsan neden kendisine bu hakareti reva görür? Ebedi bir hayatın kollarında yaşamak varken, niçin `keşke toprak olup gitseydim` der?

    Sebebi, vahyin `küfür` dediği şeydir değil mi ey ölüm? Sebebi tek dünyalı bir hayat yaşamaktır: tek dünyalı ve dünyacı, dünyaya meftun, dünyaya bağlı? Böyle biri öbür dünya için hiçbir şey hazırlamaz. Değil mi ama; kim inanmadığı bir dünya için bir şeyler biriktirir? Eğer inandığı halde bir şeyler hazırlamamışsa, o da ayrı bir beladır. Suyu getirenle testiyi kıranı kim bir tutar? Bu Allah'a iftira olmaz mı?

    Sana yapılan bir başka iftira, senin uyku olduğunu söylemektir. Bu iftira, aynı zamanda bunun tersini söyleyen Hz. Peygamber'i de yalanlamaktır.

    Sahi ey ölüm, birileri omuzlarında taşıdıkları cesetleri toprağa gömerken, neden `rahat uyu` derler. Bunu ölenin nasipsizliğine mi yormalı, gömenin nasipsizliğine mi, yoksa her ikisinin nasipliğine mi?

    Duydun mu ey ölüm bu güruhun `ebedi istirahatgah` edebiyatını? Kim bilir sen bile gülmüşsündür bu trajikomik duruma. Ebedi istirahatgâhmış. Bunlar kendilerini ne sanıyorlar ey ölüm? Toprağın üstünde yürüttükleri saltanatlarını toprağın altında da, hatta ahirette de yürüteceklerini mi sanıyorlar?

    Veya aslında bir şey sandıkları yok da, ölüm karşısında yaşadıkları derin şaşkınlık ve çaresizliği örtmek için, bu söylemleri bir tür zihni alkol ve uyuşturucu olarak mı kullanıyorlar?

    Doğru ya ey ölüm; `Allah rahmet etsin` diyemezler ki? Hem nasip olmaz, hem dilleri varmaz. Bunu demek için 1) Allah'a, 2) ahirete, 3) ilahi rahmete inanmaları lazım. Hem Allah kimlere rahmet edeceğini, Haşr suresinin 10. ayetinde açıkça buyurmuş. Bu ayette Allah müminlere kimler için rahmet dileyeceklerini öğretiyor. Kendisine Allah'tan rahmet dilenecek kimselerin olmazsa olmaz özelliği, İmanla göçüp gitmiş olmaları.

    `İman kalpte gizlidir` diye üfürecek olanlara, söylenecek söz belli: Bir Müslüman da zaten kalpte gizli olandan yola çıkarak rahmet dilemez, ölenin hayatına bakarak diler.

    Ey ölüm!

    Sen hep konuş. Sen konuşunca herkes susuyor. Senin sesin herkesinkinden gür çıkıyor. Ama ahir zamanda bir güruh peyda oldu: Sen konuşunca, hatta bağırınca dahi susmayan. Senin sesini bastırmak için gürültü patırtı yapan.

    Bu güruh da dahil, hiç kimsenin senin elinden kaçamayacağını bilmek bizi teselli ediyor. Asıl soru şu: Bizi teselli eden şey, neden onları bunca küstahlaştırıyor?

    Mustafa İslamoğlu
  • Bağlantılı hikayeler :
    #32867531
    #33861382
    #33619327
    #34440690


    KÖR YOLCU 2

    “Ortalık sakinleşti sanırım , her şeyi açıklamanın tam sırası”

    -Necip Bey afedersiniz bir dakika dinler misiniz çok rica ediyorum.
    -Ne diyorsun kardeşim dinlemek istemiyorum, şimdi bey mi olduk hani isimlerimiz yeterliydi, sahtekar herif yürü git elimden bi kaza çıkmasın.
    -Haklısınız elbette kendinizce çünkü gerçeği bilmiyorsunuz, sadece son bir fırsat istiyorum her şeyi açıklamak için, lütfen.
    -İyi be çabuk ol kitap okuyacağım daha , senin yüzünden başlayamadım bile.
    -Çok teşekkür ederim. Hemen konuya giriyorum. Bu sahte körlük oyunu tamamen bir sosyal deney amaçlıydı. Yani özetle insanların, engelli vatandaşlara karşı olan tutumlarını ölçmek istedik, siz en başından beri çok saygılı ve ilgiliydiniz , teşekkürler her şeyden önce. Sonraki istenmeyen gelişmeleri de pek hesaba katmadık ama buna da hazırlıklıydık. Bütün olup biten hem ses kaydına alındı hem de gizli kamerayla çekildi. Elbette sizin ve diğer yolcuların izin verdiği kadarını paylaşacağız kamuoyuyla. Büyük bir şirket için çalışıyorum, devlet kurumlarıyla da bağlantımız var, çok büyük bir proje bu, sanırım derdimi anlatabildim.
    - Evet yeterince anlaşılır oldu bu açıklama, siz de kusura bakmayın bilemezdik takdir edersiniz ki.
    -Estağfurullah, tabi ki bilemezdiniz. Biz alışkınız aslında fakat bu çapta bir otobüs yolculuğu deneyimi bizim için de ilk oldu. Ekibimizden 4 kişi de bana eşlik ediyor arka koltuklarda, onları zor durdurdum neredeyse sizlere tepki göstereceklerdi , neyse ki bu kadarıyla duruldu ortalık.

    Nigar : Pardon anlattıklarınıza kulak misafiri oldum, ben de özür dilerim kendi adıma, Necip Bey'in dediği gibi bilemezdik.
    -Hiç önemli değil, özür dileyecek bir şey yok çok naziksiniz, aslında bir de şu var ki muavine karşı tavırlarınız da pek hoş değildi ama şey pardon mesleki bir alışkanlık, insanlara karşı davranışlar konusunda çok hassas bir iş bizimkisi malum :)

    -Muavin : Abi ben senin harbi bi delikanlı olduğunu anladıydım zaten, kusura bakma hırpaladık seni biraz abey, şeytana uydum ben, bi de çok yorgunum biliyon mu 48 saattir uyumadım, kamerada çıkacak mıyım ben de abi meşhur olurum belki, kurtar beni bu hayattan ne olur.
    -Kardeşim sorun değil, sana özel bir yer veririz programda. Şoför beyle bir görüşsek gel sen hele, Semih Bey'e çok ayıp oldu adamcağız yolda kaldı olacak iş değil, dönüp alalım onu hemen.

    -Kaptan Bey, …….. durum böyleyken böyle , ne olur dönüp alalım Semih Bey perişan olmuştur, bak bütün yolcular da razı en fazla 1 saat gecikiriz.
    Kaptan : Arkadaş bi tane akıllı da beni bulmaz ki, canımdan bezdim bu yollarda, iyi ya dönelim madem,hay ben böyle işin de böyle yolun da..
    -Sağolasın kaptan baba adamsın sen belli zaten.

    “Kaptan sert bir manevrayla otobüsün yönünü geriye çevirir, yolcuların bir kısmı uykusundan uyanır, bir bebek ağlamaya başlar. "

    Osman : Nigar Hanım, siz çok okuyan birisiniz belli, izin verirseniz sosyal sorumluluklar hakkında birkaç soru sormak isterim size de, kısa bir röportaj gibi, kameraman arkadaşı da çağırıyorum sakıncası yoksa. Müsade ederseniz Semih Bey gelene kadar yanınıza oturabilir miyim, pratik olur böylece,koridor dar zaten, kameraman arkadaş da rahat hareket eder böylece.
    -Peki buyurun ne diyeyim, çok şaşkınım olanlara ama demek ki bunları da yaşamamız gerekiyormuş, kısa tutarsak sevinirim, kitabın en heyecanlı yerindeydim.
    -Tabi ki 10 dakikayı geçmez, teşekkürler.
    …………
    -Bitti mi hepsi bu kadar mı, faydalı olacak mı anlattıklarım, hangi kanalda çıkacak bu arada ne zaman, saçım iyi miydi ya aynaya falan da bakamadım tüh aceleye geldi.
    -Merak etmeyin gayet güzel oldu. Şey bu arada Semih Bey gelince durumu ona siz anlatsanız rica etsem, kendisiyle konuşana kadar yeni bir felaket yaşamak istemiyorum :)
    -Tabi , o iş bende merak etmeyin.
    -Çok teşekkürler, tanıştığımıza memnun oldum. İzninizle yerime geçeyim, ben de kitap okuyayım biraz :)
    ……….
    “Semih olanları öğrenir ve artık sakinleşmiştir, her şey yoluna girmiştir.”

    -Afedersiniz ben fevri davrandım, bir avukat olarak daha sakin olup anlamaya çalışmalıydım olanları, peşin hüküm verdim.
    -Üzülmeyin Semih Bey, iyi niyetinizden şüphem yok, bilinçli bir vatandaş olarak hareket ettiniz, belki biraz ileri gitmiş gibi oldunuz ama zararı yok :) Bu arada , sizinki gibi tepkilerin benzerleriyle karşılaşıyoruz zaman zaman, nadiren de olsa mesele yargıya taşınıyor. Açıkçası iyi bir avukata ihtiyacımız var ve bu konuda yetkilendirildim yöneticiler tarafından, eğer değerlendirmek isterseniz önümüzdeki hafta iş görüşmesine bekliyoruz sizi, emin olun tatmin edici bir maaşınız olacak, bu da kartım, istediğiniz zaman arayabilirsiniz.
    -Teşekkür ederim, aslında böyle bir arayışım da vardı ama bilemedim, bir düşüneyim.
    …………
    “ Yediveren Turizm’in sayın yolcuları ! Aracımız Güzeltepe Dinlenme Tesisleri’ne varmak üzeredir, mola süremiz 30 dakikadır.”
  • Soğuk, çürümüş, her türlü illetle adeta irin döken bir katmanın sardığı ruhların yarattığı cehenneme hoş geldiniz. Eğer Cehennemin sadece öldükten sonra yaşanacağını sananlardansanız gerçekten çok masum insanlarsınız ve ben size gıpta ediyorum. Çünkü benim ruhum ne o kadar saf ne de lekesiz. Hayatım boyunca güZellikleri görmek için çırpındım. Bana dediler ki eğer göremiyorsan senin camların kirli. Belki de derdim kendi kendime.. en sevdiğim masalda ki gibi... Karlar Kraliçesinin kin ve nefret ile parlattığı sırçanın, milyonlarca kıymığından biri benim gözlerime denk gelmiştir. Umman mavileri ıssız grilere çevirmiştir. Ama masalları suçlamak ne kadar doğruydu ki? Hem kim severdi kırmızı başlıklı kız masalında hain kurdu. Yok yok masalların suçu yoktu. Bende vardı bir sorun. Pembeyi sevmedim, herkesin sevdiğini sevmedim.. çünkü bir şey ne kadar sevilirse o kadar uzaktı bize...benim gibi olanlara.. farklı olduğu için yaftalananlara. O yüzden ''Boyalı Kuş'' çok güzel geldi bana. Çünkü ben ve benim gibi farklılaştırılıp yabancılaştırılan herkes boyalı bir kuştu aslında. Ne zaman kuytu yuvalarımızdan yakalanıp tıkıştırılsak kafeslere(binbir aldatıcı sözle) bitmek bilmeyen bir öfke sarardı minnacık bedenimizi. Sıra bize geldiğinde boyanırdık alacalı renklere. Sonra salınırdık ait olmadığımız ışıltılı bir gökyüzüne. Işık körüdür boyalı kuşlar. O yüzden kontrolsüZce arasına katılır birbirinin kopyası yüzlerin. Hoyratça gagalanır, sarsılır, nefret ile parçalanır bu kuşlar. Mavi gökyüzü kızıl toprağa karışır. İnsanoğlunun ruhu o kızıllıkta boğulmuştur sayısız gibi anlarda. ... Jerzy Kosinski... Boyalı kuşlardan biri. Çocukluğunda yaşadığı savaş kabusunu birazda kurgulayarak bizlere sunmuş. Adı bile olmayan(aslında buna ihtiyacı da olmayan) siyah saçlı, esmer, kara gözlü bir çocuğun penceresinden bizi o yıllara götürmüş. Lakin bu yolculuk öyle acılarla dolu ki. 6 yaşında bir çocuk 11 yaşına gelene kadar yaşadıkları ile 60 belki de 80 yaşına geliyor. Masumiyetini kaybediyor. Duygularının büyük kısmı hasar alıyor. O köyden bu köye kaçarken yüreğinizi de peşine takıyor. Bak diyor usulca.. bunların hepsini insanlar yapıyor. Kocaman erkekler, yaşlı kadınlar ve acımasız çocuklar. Kimsenin nerdeyse kimseye merhametinin kalmadığı bir zamanda yaşamak zorunda kalan bir çocuğun hayatına konuk oluyoruz. Onunla dayak yiyor, üşüyor, aç kalıyoruz. Deneyimlediği şeylere hayret edip, merak ettiği herşeyi birlikte keşfediyoruz. Kaybettiğimiz çocukluğumuz, iyi niyetimiz ve ya masumiyetimiz onunla birleşiyor ve bir bütün oluşturuyoruz. Bu küçücük bedenin yaşadıkları insanları tanıdığım için bana garip gelmedi. Lakin ruhuna yaptıkları beni çok derinden etkiledi. Çünkü bu onu tarifsiz bir şekilde değiştirdi. Yaşayamadığı çocukluğu gömdü. Ve o bedene sıkışan bir kaybedene dönüştü. Yüreğinizde bir ölü varsa siz yaşıyor sayılır mısınız?? O ceset karanlık toprağından sıyrılmaz mı? Sizi o leş kokan çürümüşlüğün içine çekmez mi sanıyorsunuz? Vıcık vıcık kaynaşan kurtlar ruhunuzdan arta kalanları sindirmeZ mi sanıyorsunuz?? Eğer hala yediveren gülleri seviyor bahçenize dadanan sarmaşıkları kökünden yolabiliyorsanız şanslısınız. Ama er ya da geç herkesin içinde ki ile yüzleşmesi gerekiyor. Belki de cennete giden yol cehennemden geçiyor. Yoksa bu kadar kötülük nasıl olurda insanın hamurunda var olur... ufaklığın bize savaş ile ilgili sıkı bir dersi var...Savaşın kazananı olmaz...Bir katilden korunmak için bir diğerine sığınmak ise sadece hayatta kalma saatinizi uzatır. Onu da Aşk denen yalanın peşinde koşarak geçirir insanoğlu. Pembe panjurlu evinin beyaz çitleriyle sınırladığı yemyeşil bahçesinin ilerisinde neler olduğunu bilmez. Bilmek istemez. Yüzleşmeye cesaret edemez. Çocuklara tecavüz edilir, hayvanlara işkence edilir, kadınlara şiddet uygulanır, erkekler kılıç darbeleri ile ortadan ikiye ayrılır. Gerçek dünya ne yazık ki bunlarla doludur. Ve bunların içinde büyüyen bir çocukta onun bir parçası olur. Onu kim suçlayabilir ki yaptıklarından, öfkesinden, Tanrıyı sorgulamasından, intikam isteğinden? Bayanlar baylar kemerlerinizi takın. Çünkü ''Boyalı Kuş'' okunurken sizi tüm şiddeti ile gerçeklere çarpıyor. Kalan parçanızı acımasızca bölerken gözünüzün yaşına bakmıyor. Dünyada ki en yıkıcı türün vahşetini çıkartırken gözleriniZden ruhunuzdaki tüm huzuru toplayıp yok ediyor... hep derim bazı kitaplar okunmaz sizi okur. Kosinski tam olarak bunu yapıyor işte. İnsanoğlunun ne olduğunu yüzümüze haykırıyor. Keyifli okumalar olsun...not:(özgürlüğüne aşıkken tutsak edilip evcilleştirilen ve kafes kapağı açık unutulduğunda ona geri dönen tavşanın uykusundan uyanmanız dileği ile.)
  • Mısırlı işadamı Salah Mustafa Atiyye Ziraat Mühendisi olduktan sonra tavuk çiftliği kurarak bugün Mısır halkının umudu oldu.

    Zengin olsam ne hayırlar yapardım; fakirlere yardım eder, yetimleri doyurur, gençleri evlendirir, memlekete okul, yol yaptırırdım diye iç geçirenlerin dikkatlice okuması gereken bir hikaye bu. Mesleğimiz ve sınırlı imkanlarımız ile insanlığa nasıl bir katkımız olabilir sorusuna ve kapitalist sistemin çıkmazlarına cevap veren, asrın Yusuf'u bir ziraat mühendisi… Allah rızasını gaye edinerek yola koyulan ve bu yolda elde edilen bir başarının öyküsü…
    Dokuz genç bir araya geldi
    18 Mart 1946 yılında Kahire'nin 120 km uzaklığında Tafahna Al Aşraf köyünde fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi Salah Mustafa Atiyye. Yokluğu had safhada yaşayan, yamalı ve hatta çoğu zaman ödünç elbiseler giyerek okuluna gidip gelen Atiyye en nihayetinde ziraat mühendisi olarak eğitimini tamamladı ve vatani görevini yerine getirmek için askere gitti. Dönüşte askerde tanıştığı 8 arkadaşı ile bir araya geldi Atiyye. Dokuz genç büyük şehirlere gidip kariyer yapmak, doğup büyüdükleri yeri terk etmek yerine, fakirliğin, işsizliğin ve cehaletin kol gezdiği köyleri ve beldelerinde kalıp orayı imar etme kararı aldı Bu dokuz inanmış genç Mısır Dekahliye ilinin Meyyid Ramr Kasabası'na bağlı, Tafahna Al Ashraf Köyü'nde Firavunun sarayında yaşayan Musaları ve Yusufları örnek alarak yola çıktı. Kendilerine düşen sorumluluğun farkında olan bu dokuz ortak, değiştirmek, modern çağın onları hapsettiği prangalardan kurtulmak için yeterli güce sahip olduklarının da farkındaydı.
    Sermaye 250 pound
    Peki bu nasıl olacaktı? Bir yerlerden başlamak icap ediyordu, hem de hiç zaman kaybetmeden. Bulundukları noktadan kutlu yolculuğa 'Bismillah' denilecekti. İmanlı bu dokuz genç hikayeleriyle büyüdükleri tüccar sahabeler gibi büyük bir şevk ve azimle ticari hayata atılma kararına vardılar. Tafhana Al Ashraf'ın kuru topraklarında bir tavuk çiftliği kurmak için işe koyuldular. Fakirliğin ve yoksulluğun zirvesini yaşamış bu gençler, eşlerinin, annelerinin altınlarını, hayvanlarını, evlerini, ellerinde avuçlarında paraya çevirebilecekleri ne varsa tamamını ortaya koydular. Neticede her biri ancak 250 Pound denkleştireabildi…
    Onuncu hisse Allah'ın
    Bir araya getirilebilen sermaye küçük ama onlar için bir servet değerindeydi. Hedeflerini ve projelerini adım adım hayata geçirme sırasıydı artık. Lakin hedefledikleri rakama ulaşmak ve eşit miktarda ortaklık payı dağıtabilmek adına onuncu bir ortağa ihtiyaçları vardı. Bir türlü onuncu ortağı bulamadılar. Projelerini ertelemek ya da rafa kaldırmak üzereyken, projenin fikir babası Salah Mustafa Atiyye müjdeli bir haberle ortaklarının yanına vardı. “Buldum buldum" diyordu Atiyye, “Onuncu ortağı buldum!" Arkadaşları pür dikkat onuncu ortağın adını söylemesini beklerken Atiyye arkadaşlarına gülümseyerek: “Allah" dedi, “Allah bizim onuncu ortağımızdır." Hepsi istisnasız sorgusuz sualsiz sürurla, onuncu ortağı kabul edip yola revan oldular. Firma kuruldu. Allah(cc)'ın hissesi de resmi olarak kayıtlara alındı. Elde edecekleri kârın yüzde 10'u Allah(cc) adına vakfedilecekti. Sene 1974, ziraat mühendisi Salah Atiyye öncülüğünde projenin ilk ayağı olan tavuk çiftliği büyük bir heyecanla kurulup faaliyete açıldı.
    35 yataklı hastane yaptırdılar
    Tam bir yıl sonra, 1975'e gelindiğinde firmaları hayal bile edilemeyen yüksek oranlarda kâr etmeye başladı. Siparişlerin ardı arkası kesilmiyor ve her geçen gün sermayeleri katlanarak büyüyordu. “Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira' yaklaşırım, o bana bir zira' yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim." (Buhari) hadisine mazhar olan bu gençler ilk yılın yüzde 10'luk hissesinin kazancı ile yoksul köylerine 35 yataklı bir hastane vİslami ve pozitif ilimlerin öğretildiği bir ilkokul yaptırdılar. Yoksul köyün çehresini değiştirmiş, burada yaşayanların hayatlarında olumlu gelişmeler ve yeni ivmeler kazandırmıştı bu teşebbüs…
    Okullar camiler ardı ardına açıldı
    Muazzam gelişme karşısında dokuz ortak da hayrete düşmüştü. Atiyye arkadaşlarını topladı ve genel durum değerlendirmesi yaptılar. “Projemiz Allah'ın izni ile bugünkü seviyesine vardı. Bu başarı şüphesiz onuncu ortağımız olan Allah'ü Teala'nındır" diye konuştular. Salah Mustafa Atiyye, “Şüphesiz bu başarı ve bereket onuncu ortağımız olan Allah(cc)'ın lütfu. Bu durumda bize onuncu ortağımızın hissesini yüzde 20'ye çıkarmak düşer" dedi ve tüm ortakların ortak kararı ile Allah'ın hissesi yüzde 20'ye çıkarıldı. Yardım ve vakıf giderlerinin her geçen gün artmasına rağmen teşebbüsleri hayal edilemeyecek düzeyde büyümeyle devam etti. Teşebbüsün mimarları olan ortakların sermayeleri arttıkça Allah(cc)'ın hissesi de arttırılıyordu. 1984'e gelindiğinde onuncu ortak olan Allah'ın (c.c) hisse oranı %50'yi buldu ve elde edilen kazançlar ile kendi köylerinin yanı sıra civar köylere ilkokullar, liseler, öğrenci yurtları, camiler, dini müesseseler, fabrikalar ardı ardına açıldı.
    Vakıf kurdular
    Salah Mustafa Atiyye yönetim kurulu üyelerini tekrar toplayıp tarihe not edilecek kararını açıkladı: “Hepimizin de şahit olduğu üzere Allah(cc)'ın hissesi arttıkça işletmemiz de büyüyor ve hiç beklenmedik olağanüstü siparişler alıyoruz. Başarının ve büyümenin bizden olmayıp bilakis onuncu ortağımız olan Allah'ın (c.c) lütfu olduğunu biliyoruz. Bu nedenle şirketi beytülmal yapmayı teklif ediyorum." Allah rızasını gaye edinmiş olan gençler yaptıkları istişare sonucunda “beytülmal oluşturma" kararına vardı ve birçok farklı ihtiyacın giderilmesine yönelik vakfın temelleri atılmış oldu. İş kurmak isteyenlere sermaye, ekipman, evlenmek isteyenlere çeyiz, çalışmak isteyenlere iş imkanı oluşturup tüm ihtiyaç sahiplerine yardım ediliyordu.
    Bütün şirket Allah'ın olsun
    Kendi köylerine üniversite kazandırmak için de kollarını sıvayan ortaklar, projenin onayını almak için yetkilmakamlara başvuruda bulundu. Köylerine yeterli ulaşım imkanı olmaması nedeniyle olumsuz cevap alınca oturup uzun istişareler yaptılar. En sonunda ulaşım sorununu devlete hiçbir yük getirmeyecek bir teklifle, demiryolu yapım maliyetini kendi müesseseleri tarafından karşılayarak halledebileceklerine karar verdiler. Proje revize edilerek tekrar başvuruda bulunuldu. Böylece üniversite ile birlikte demiryolu da köye kazandırılmış oldu. Hikayenin sonu bizim için oldukça şaşırtıcı şekilde bitiyor. Salah Atiyye bir kez daha topladı ortakları ve karar aldılar: “Bizzat şahitlik ettik, mülkün de, zaferin de sahibi Allah(cc). Bugünden itibaren tüm hisselerimizi O'na devrediyoruz… Biz O'nun şirketinde, O'nun işçisi oluyoruz. Ya Rabbi, bizleri senden başkasına muhtaç etme."
    Bugün 4 üniversite var
    Bugün köylerine kazandırmış oldukları birçok okul, hastane, cami, hayır kurumları ve fabrikaların haricinde şu an 4 üniversite, öğrenci yurtları ve uzaktan üniversiteye gelen bütün öğrencilere ücretsiz tren bileti hizmetleri bulunuyor. “30.000″ öğrenci başka illerden eğitim için bu köye geliyor…
    Kapitalist düzene meydan okudular
    Allah(cc) ortaklığında yapılan ticaret, içinde bulunduğumuz bu kanlı, acımasız, adaletsiz sistemin göbeğinde mucizeleri mümkün kılıyor. Hayıflanıyoruz ya hani; “İmkanımız yok a'bi, olsa neler yaparız" veya “sistem bu a'bi yapacak hiçbir şey yok, ayak uyduruyoruz" diyerek… Yanılıyoruz. Kuşkusuz bir iman ve cihat azminin önünde hiçbir engel duramıyor… Sahabe ruhuyla adeta ekonomik ve sosyolojik bir devrime vesile olan Salah Atiyye, bu cani kapitalist düzenin kalbine bir ok gibi saplanıyor. Salah Mustafa Atiyye 11 Ocak 2016 tarihinde yalan dünyadan göç etti. Cenaze namazı bir buçuk milyon seveniyle kılındı. Arkasında gerçek değerler bırakarak irtihâl etti ahirete. Sermaye, prestij, makam, mevki eksenli kariyer anlayışının ve kapitalizmin hakim olduğu modern çağımızda, “Mesleğimiz ve imkanlarımızla Allah rızasına nasıl nail olabiliriz?" düşüncesinde olanlara ilham kaynağı olan Salah Mustafa Atiyye'yi rahmetle anıyoruz.
  • Batı’nın Yanlışlığı

    1917 evrensel ayaklanmasını takibeden yıllarda, bugünün Avrupa’sının üstünde bittiği, ahlâkî kararlar almayı reddeden o doğmatik felsefe, mantıkî sonucuna ulaştı: Bizim üstümüzde ahlâkî güçler olmadığına göre, ve BEN —büyük harflerle BEN— bu evrenin şahı olduğuma göre, bana bir şey olmasın da kime ne olursa olsun; benim kendi kişiliğime ve bana yakın olanlara bir şey olmasın. Sonuç buydu.

    Rusya denilen topraklar üzerinde, Avrupa’nın büyük savaştan sonra kendi zenginliğini düşünmeye başladığı sıralarda, kaderimizi tayin edecek ölüm fırtınaları esmeğe başlamıştı. Batı Avrupa kendi zenginliğini, modayı ve modaya en uygun dansları düşünürken Lloyd George aynen şunları söylüyordu: «Rusya’yı unutun; bizim işimiz kendi toplumumuzun refahıdır.»

    1914’te Batı demokrasileri yardıma muhtaçken, Rusya’yı yardıma çağırmaktan çekinmemişlerdi. Fakat 1919’da, tam üç yıl Rusya’nın kaynaklarını sonuna kadar kullanmış olan Marne’i, Somme’u, Verdün’ü kurtarmağa yardım etmiş olan Rus generalleri bırakınız askerî yardımı, müttefiklikten bile yoksun bıraktırılmışlardı. Batılı dostlarınca! Birçok Rus askeri Fransa topraklarına gömüldü. İstanbul’a giden diğerlerinden tayinleri, azıkları için bile para istendi. Paraları olmadığı için de iç çamaşırları bile alındı. Sonra da, Rusya’ya geri dönmek için kandırıldılar, ya Bolşevikler tarafından halledilmek ya da Brezilya’da kahve işletmelerinde çalıştırılmak üzere Rusya’ya gönderildiler. Böylesine hareketlere çoğunlukla çok doğru hatta harikulade görünen sebepler bulunmuştur. 1919’da hiç kimse açıkça «sizin acılarınızdan bize ne» demedi. Onun yerine şöyle demeyi tercih ettiler: «Halkların isteği karşısında, bir hükümdar desteklenmez, müttefiğimiz bile olsa!» Ama 1945’te milyonlarca Sovyet vatandaşı Gulag takım adalarına gönderildiği zaman, bu sebep işlerine geldiği gibi yorumlandı. Bu sefer de şöyle denildi: «Bu milyonların isteklerini yerine getirmemize hakkımız yok» görüyorsunuz, bir egoizm uygun bir formülle nasıl ört bas ediliyor.

    Fakat bunlardan daha da asıl sebepler de gösterilmişti: Rusya’da olup biten, 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’da olanların devamıydı. Rusya’da liberalizmden sosyalizme geçiş dönemi yaşanıyordu ve bu normaldi! Fikirlerin böylesine evrensel bir gerçeklikle birbirini takip etmesi, yani, sosyalizmin liberalizmin normal sonucu olması, İnsanların bu duruma hayran kalmasına yol açıyordu. Dolayısıyla toplumdaki bütün hareketli, tesirli güçler, —bilhassa İngiltere’de— «Rusya’daki beklenmedik ilerici hayranlıkla seyrediyorlardı. Biz ise bu sırada Gulag’ın kanserli ahtapot kollarında boğuluyorduk. Bu sırada milyonlarca yorgun köylü kışın ortasında Sibirya’ya ölüme gönderiliyordu. Yine bu sırada, sizin yaşadığınız yerlerden pek uzakta değil. Ukrayna ve Kuban’da 6 milyon köylü açlıktan öldü; hem de barış zamanında. Açlık yuttu onları, can çekişerek öldüler.

    Ve bir tek Batı gazetesi bile bu olay hakkında ayrıntılı haber verip, bir tek fotoğraf yayınlamadı. Hatta büyük nükteciniz Bernard Shaw, «Rusya’da açlık mı» dedi. «Sovyet sınırını geçtikten sonra yediğim yemekleri hiç bir yerde yemedim.» Onlarca yıl liderleriniz, parlamenterleriniz, hatipleriniz, gazetecileriniz, yazarlarınız, düşünürleriniz 15 milyon kişilik Gulag Takımadalarını görmemeyi başarabildiler. Avrupa’da benimkilerden evvel, Gulag hakkında 30’a yakın kitap basıldı ama farkedilmediler bile”

    Bir sınır vardır bayanlar baylar, ki bu sınırın* ötesinde «ilerici prensiplerin», «yeni çağların» tabiî sebepleri, bilerek yapılan riyakârlık iki yüzlülüğe dönüşür; çünkü hayat böylelikle daha rahat yaşanır.

    Buna rağmen, bu durumda son yüzyılda bir büyüklük var, bu da Adolf Hitler’le olan mücadeleniz. İngiltere dogmatik felsefeyi bir kenara itti. Bu felsefe bir memleketin başında gangster veya kuklalar grubunun geçmesini kabullenebilen bir felsefedir. Britanya Hitler karşısında ahlâkî bir vaziyet kazandı.

    Ahlâka inanmak, politikada bile, ruhumuzu korur; bazen gördüğümüz gibi yaşantımızı da garanti altına alır. Böyle bir ahlâkî vaziyet, ne kadar iyi şekilde hesaplanmış doğmatik fikirlerden daha uzun ömürlü olmaktadır.