• 360 syf.
    ·106 günde·1/10
    Kitabın ilk bölümleri bolca Osmanlıca kelimeler kullanılmış. İlerleyen kısımlarda ise bu durum yerini yabancı kelimelere bırakmış. Anlamadığım kelimelerle kurulan karmaşık cümleler, konunun dağılmasına sebep veriyor. Kitabın ortalarında yaklaşık bir ay bekledim. Kitabı elime almak ve okumak istemedim. Kitap odamda sürüne sürüne, eziyet çeke çeke bitti. Bu kitabı satın alırken kitabın ismine kapıldım. Ama içeriğinde umduğumu bulamadım. Sıkıcı... Hemde çok.
  • 246 syf.
    Kelimelerin arasında kayboldum harf harf....Hemde ilk on sayfada benim için şöyle özel bir anlamı oldu ki, ilk on sayfanın bir hikayesi varmış;
    *Hasan Ali Toptaş bu kitabı ilk yayın evine verdiği zaman geri iade edilmiş “ Biz bu kitabın ilk 10 sayfasını okuyabildik. Herhalde başka bir taslak gönderdiniz. Doğrusunu sizden tekrar bekliyoruz.” Çok yayın evi gezmiş ve diyor ki “ Bir tane yayın evi kitabı çıkarmayı göze aldı. Ve enteresandır ki ilk çoklu baskı yapan kitabım da bu kitaptır. Demek ki okurlar anlıyor anlatılmak isteneni.'' diyor. Gerçekten de çok haklısın. Belki şu zaman kadar çok fazla kitap okumadım ama beni büyüleyen yegane iki kitaptan biri oldu.
    Belki merak eden vardır benim gibi bu adam neden bu kadar entersan şeyler yazıyor. Neden okuduğumuz cümleleri bizi anlayana kadar bizi süründürüyor?
    Toptaş belgeselinde anlattığı hikayeyle beni baya etkiledi.
    9,10 yaşlarındayken kafasının arasına yara yara çıkmış Toptaş'ın. Hastanede yatmış 2 hafta kadar. Yarası kapandıktan sonra saçı kel kalmış başının arka tarafında. Kasabada ona ''AYNALI'' isim takmışlar. Bu isimden dolayı çok üzülüyormuş. sonra diyor ki ben edebiyat tanrısına çok inanırım. Edebiyat tanrısı bana kitap gönderdi. Orada postacılık yapan kişi emekli olduktan sonra gelip kitap satmaya başlamış. Ve Hasan Ali kitaplarla tanışmış. En beğendiğim sözü de ''Yaşar Kemal benim aynalı olduğumu bilmiyordu, bana aynalı demiyordu'' oldu. O hayattan kaçıp kelimelerin arkasına sığınmış galiba. Hayatındaki mutluluğu kelimelerin arasında bulmuş.
    ''Çocukluğunun elinden tutmayan hiçbir yere gidemez. Çocukluk döneminizde bir şey yaşıyorsunuz ve bir çatlak oluşuyor. Artık hata bu çatlaktan bakarak ilerliyorsunuz.''
    Hasan Ali'nin farklı cümle yazma serüvenini çocukluğunda yaşadığı bu kırılma anında oluşan çatlaklar sayesinde okuyoruz.

    Kitaba dönecek olursam;
    21.yy masallar diyarına hoş geldiniz.Belki de bu kadar can sıkıcı olaylar ancak 21.yy masalı olur. Toptaş kelimelerle resim yapıyor sanki. Bazen rüyalarımızda olur, kendimiz olayın içindeyken dışarıdan kendimizi izleriz. Okurken kendimi rüya aleminde geziyor gibi hissediyorum.
    ''Sonra ben bir de bakıyordum ki, bir başka gün bu gözler oralarda yatıp kalkan, yamuk yumuk, pasaklı bir köpeğin gözleri olmuş. İşte o zaman, aslında böyle bir köpek yokmuş da, sokakta yürüyen insanların köpekleşen yanları gelip sessizce boşlukta yanan kedi gözlerinin arkasında durmuş ve bana dik dik bakmış gibi ürperiyordum.''
    Bu sözleri resmedebiliyorum zihnimde.

    Ben bir de karakterin adına çok takıldım. Masallardan hatırlayalım. Alaaddin bir masal karakteri ismi. Özellikle bu ismi seçmiş olabilir diye düşünüyorum. Bir kadın gözünden de aynı zamanda giden bir erkeğin arkasından sanki kendini bulmaya çalışan bir kadın betimlemesi okuyorum masalın dışında.

    Söz gelimi şu cümle;

    ''Herkes leblebi yer gibi sinir hapı atıyor ağzına, herkes gazetelerin birinci sayfasında pıhtılaşan kanlara gözucuyla bakıp bakıp susuyor ve herkes adımını ileriye değil de, kendi içine doğru atıyor.'' kendini arayan bir kadın gözleri gibi.

    ''Bu, insanoğlunun baştan beri kurtulamadığı ve sonsuza dek de asla kurtulamayacağı, tuhaf bir yazgıymış zaten; önce ne yapıp edip bin bir güçlükle, kıvrana kıvrana yaratır, sonra yaratma sevinci gibi gözüken hazin bir teslimiyetle yarattığının kulu kölesi olur, ardından da ille onu ellerimin arasında tutacağım, ya da içinden bir daha, bir daha doğacağım diye, kendini hırpalaya hırpalaya helak olur gidermiş...''

    Aslında kaybolan kendini arıyor gibi hissettirdi bana. Söz dizimi o kadar ustalıkla yapılmış gibi ki şiir okuyormuşsun gibi akıyor betimlemeler.Bazen yazarın kendi de söylüyor ''Elimi durduramıyorum.'' Kelimeler bağımsızlığını ilan edip şiirsel ahengini bulmuşlar sanki. Roman sanki çok kalabalık bir şehirden,şehirdeki savaşlar,insanların çarpık ilişkileri, tecavüzler, ahlaka mugair olaylardan sıyrılarak ormana oradan da kendi içine yaptığı yolculuğun ayak izlerini takip ediyoruz, okuyoruz sanki.

    Aslında hepimiz bir arayış içinde değil miyiz? İçimizdeki o boşluğu doldurmak için veriyoruz bütün çabayı fakat bazen elimizde kocaman bir sıfır kalıyor.

    Koşuyoruz, koşuyoruz.. Ne yaptığımızı, ne hissettiğimizi bilmeden bir şeylere yetişmeye çabalıyoruz. Ölmemek için masal anlatan Şehrazat gibi bir kadın aslında kendisini duygu yoluyla öldüren birisini arıyor. 21. Yüzyılın masalı duygularımızın parçalanıp içimize dönüşümüz gibi içimizde kendimizde yaşadığımız savaştır bir bakıma...

    Cümlelerin içinde kaybolmanızı dilerim. Hüzün bahanesidir şiirselliğin.....
  • 536 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Romana ilk başladığımda bırakmayı düşündüm ilk başları o kadar sıkıcı o kadar gereksiz betimlemeler ağdalı cümleler içeriyordu ama azmettim ve devam ettim iyi kide etmişim. Yazar hem geniş bir coğrafya üzerinde hemde tarihin içerisinde hareket ediyor sizi oralardaymışçasına gezintiye çıkarıyor. Tarihi seven biriyseniz roman çok güzel ama başlara takılmayın.
  • 208 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Hepimiz böyle görece uzun incelemeleri okumayı sevmiyoruz belki, o yüzden kısaca yani özetin özeti, hocam boş konuşma bu kitap okunur mu okunmaz mı diyenler için, belirteyim.

    Okumanıza gerek olmayan bir kitap nokta. Ha okunur mu okunur, zaten baktığınızda yazılı olan her metin bir şekilde okunur olaya oradan bakmamak lazım. Bu kitap bana farklı bir bakış açısı, değişik bir düşünce, bilmediğim bilgiler veya her şeyden öte eğlence, mutluluk verecek mi? Buradan bakarsanız ismi geçen kitabın büyük çoğunluğa katkısı olacağını düşünmüyorum. Ha bu, kitap boş bir kitap mı demek, tabiki değil. Öncelikle kitabı okuyacaksınız, şunu bilmelisiniz ki kolay bir kitap değil bu yüzden tabularınız olmadığını hem kendinize hem insanlara göstermek için güzel bir araç olarak da sayılabilir. Haydi iyi okumalar.

    Bu kısımdan sonrası ise kitabı okuyanlar ya da okumayıp üstad sen biraz daha bilgi ver bize tam karar veremedik okumaya diyenler için. Sonuçta baktığınızda hepimizin zamanı değerli ve okunacak kitapları iyi seçmemiz gerekli.

    Tabi kişisel bir not, uzun zamandır inceleme yazmıyorum hatta bırakın incelemeyi aklım o kadar doluydu ki neredeyse kitap bile okuyamıyordum. Nispeten rahata erdikten sonra tekrar sahalara dönme çabasındayım. Böylelikle bu çıkmazdan da çıkarım diye düşünüyorum. Niye söyledim bunu, incelemeyi okurken sıkılırsanız efendim ne bileyim ne saçma sapan şeyler yazmış diye şeyler söylenirseniz biraz idare ediverin diye. Ha böyle aşırı beğenmeyenler olursa da daha güzelini yazıp beni haberdar etmelerini de isterim tabiki. Bak öyle değil böyle yazılır inceleme diye. Onur duyarım.

    Bu incelemeyi kimin okuyacağını hatta herhangi birinin - gerçekten- okuyup okumayacağı hakkında önceden verili bir bilgim olmadığından ama yinede her ihtimali hesap etmek zorunluluğunu en derinlerinde hisseden biri olduğumdan bir uyarıyla başlamak istiyorum. Evet konu ilk bakışta +18. Ancak böyle taşlaşmış dedeler gibi aman evladım böyle şeyler ayıptır günahtır okumayın etmeyin konuşmayın diyecek yaşta değilim. Olsam da söylemem zaten. Bununla birlikte kabul etmek gerekir ki Ayrıntı yayınlarının bu "yeraltı" serisi toplumun karanlık kesimlerine ışık tutarak onları da bir noktada toplumun kalanına açma, sıradanlaştırma, önemsizleştirme amacıyla yazılan kitaplarından oluşuyor. Bu kitaplar artık öyle bir noktada ki bunları okuyanların parantez içinde okuyabilenlerin okuyamayanlara sosyal baskı kurması işlevini üstlenmiş durumda. Sonuçta bu kitapları herkes okuyamaz değil mi? Okumayanların niye okumadığını soran yok, olmayacakta. Birincilerde ikincilerde başta aldığı konumları değiştirmeyecekler. Her neyse bunlar böylesine bir kitapla ilgili incelemenin başında söylenecek şeyler değildi belki, ama en azından denedim.

    Şimdi konuya gelelim, aslında çok basit gibi görünmekle birlikte derinlerde farklılaşıp, biraz daha kompleks hale geliyor. Bir porno starının, günümüz tabiriyle guinness rekorlar kitabına girme çabası anlatılmış. Hangi rekoru kırmak istediği az çok tahmin edileceği üzere en çok kişiyle ilişkiye girmek alanında. Kitapta bize şunu veriyor; doğrudan bir anlatım var ve siz bunların tam ortasındasınız. Konuşulanların hepsini duyuyor görüyor ancak hiçbir şey söyleyemiyorsunuz. Şöyle bir tahayyül edin. 3 odalı iki katlı bir yapı var. İlk katta yer alan giriş, kocaman bir bekleme salonu  ve yatak odası ise üst katta. Kitap çoğunlukla bekleme salonunda geçiyor. Ve bu bekleme salonunda 600 kişi olduğunu düşünün, her 10 dakika da bir 5 kişi azalan toplam 600 kişi. Ancak takdir edersiniz ki 600 kişinin her biri tek tek kitaba dahil edilip, söz gelimi hepsine 1 er sayfa ayrılsa tuğla gibi bir kitap olurdu. Yani bir de şöyle düşünün neden böyle bir odada neredeyse çıplak bir şekilde bekleyen 600 erkeğin neler konuştuğunu merak edelim. Ne konuşabilirler en fazla? Kuantum dolanıklılığı veya ne biliyim mikrobiyomların rDNA üzerindeki dizilimlerini konuşacak halleri yok. İşte bu sebeple yazar kitabını kurgularken şöyle bir yöntem tercih etmiş. Bu 600 kişi yerine neredeyse 10 kadar kişiye odaklanmış. Kişi sayısını azalttıktan sonra konuyu da merkez bir konu etrafına odaklamış. İşte nedir o da; rekora konu olan hanımefendi Cassie Wright'ın rekorunu gerçekleştirmekte yardımcı olacak beylerden birinin, onun oğlu olabilme ihtimali üzerine. Konu ve sayı sınırlaması yapıldı, ancak yinede bekleyen beyefendilerin birbirleri arasında konuştukları, yazarı ve okuyanı çok bağlamayan boş beleş konuşmalarına da yer verilmiş. Bu boş beleş diye tabir ettiğim konuşmalar hem kitabın dolu görünmesini hemde mekan itibariyle yaşanan anlara gerçeklik katmış. Öyle ki kitabı okurken yukarıda da bahsettiğim gibi kendinizi o salonda herkesi dinlerken o kalabalığın, kokuların, pisliğin içerisinde buluyorsunuz. Her şeyin başında kitabı başarılı kılan en güçlü noktalardan birisi bu. Diğer özellikler bunun yanında daha tali konumda kalmış.

    Bahse konu hanımefendinin oğlu olabilecek konumundaki bay 72'nin yaşadıkları psikolojik bir incelemeye konu olabilecek türden. Yani bu söylediğimi kitabı okurken daha iyi anlayacaksınız. 72'nin yaşadığı şeyin ödipal komplekse veya anneye duyulan cinsel bir istekle alakası yok. Ama konunun böyle bir yönü de var. Bay 72'nin annesi sandığı kişinin, şişme haliyle ilişkiye girmesi bunu yaparken üvey annesinin geceliğini giydirmesi ve makyaj malzemelerini kullanması bize böyle ensest duygulara sahip olduğunu düşündürtüyor. Kitabın bir yerinde Cassie Wright'ın böyle bir işe girişmesinin arkasında yatan sebebi de bize söylüyor. Suçluluk duygusu. Kadının çocuğunu doğurup sonrasında evlatlık vermesinden ileri gelen suçluluk duygusu. Peki 600 kişiyle yatarak neyi başaracak neden yani? Bunu da kitap, işte buradan gelecek gelirin çocuğun geleceğini garanti altına alacağını düşünmesi, böyle bir heyecana bir daha kimsenin kalkışmayacağını, nihayet isminin ölümsüz olmasını istediği için diye yanıtlıyor. Cassie Wright'ın ondan da öte ilk başta bu işe nasıl girdiğini filan da anlatıyor. Okudukça neredeyse üzülmeye başlıyorsunuz. Ama daha fazla detay vererek alacağınız hazzı düşürmek istemiyorum. Eğer okursanız hoşunuza gideceğini düşünüyorum. Çünkü kurgu, teknik, uslüp güzel.

    Söylediğimiz gibi bu konuları(söz konusu bir anne ve çocuğu) yaşamak hatta konuşmak bile rahatsız edici. Bu incelemeyi ve kitabı okurken mümkün mertebe objektif kalmak ve kitapla aranızda hatta kitabı okurken diğer insanlarla aranızda belirli bir mesafeyi tesis etmeniz gerekiyor. Bunu sağlamak da hem içinde bulunduğumuz toplumda hem de kendi iç dünyamız da kolay olmasa gerek. Önerim bir doktor bakışıyla bu kitabı okumanızdır.

    Ha şöyle bir nokta var ki. Kitabı okumak yer yer sıkıcı olsa da nispeten eğlenceli. Çünkü bazı yerlerde konuyla ilgili gerçek hikayeler, istatistiki bilgiler, günlük hayatta kullanabileceğiniz pratik bilgiler var ve bunlar genel kültürünüzü de genişletiyor. Mesela Cassie Wright'ın denediği bu olayın daha önce Antik Yunan'da bir imparatoriçe tarafından gerçekleştirilmeye çalıştığını. Yani yapılan eylemin ararsanız felsefi köklerini de bulabilirsiniz. Ancak bu bilgileri nasıl bir ortamda kullanabilirsiniz tabi orası cevaba muhtaç.

    Herneyse daha da uzatmadan tekrardan iyi okumalar diliyorum.
  • 240 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Pek çoğumuz tarih kitaplarını pek sevmeyiz çünkü sıkıcı buluruz fakat bu kitap bize hem tarihi çok sevdiriyor hemde çok şey öğretiyor.

    Dünya kültür ve medeniyet uygarlığına Anadolu'nun katkıları konu edilmiş. İlkleri gerçekleştiren kişiler, ilklerin yaşandığı mekanlar ve olaylar ele alınmış.

    Herkese mutlaka öneririm. Büyük emekler sonucu ülkemize kazandırılmış bir eser.
  • 560 syf.
    ·23 günde·6/10
    Kitap başlarda çok sıkıcı ve anlamsız o kadar çok olay ve kişi var ki ilk 100 sayfada gerçekten kitabı okumayı bırakmak istiyorsunuz ama sabredip de ilerlerseniz hem kahramanlar hemde olaylar kafanızda birleşecek ve muhteşem bir kitapla karşılaşacaksınız. Sessiz sakin bir ortam da dinç kafayla okumalık bir kitap.