• Kanseri sevmedim ama minnettarım


    Sorun aslında kanser değil, kemoterapi.


    Evet belki kemoterapi görmeseydim ölecektim ama kemoterapinin de beni pek yaşattığını söyleyemem. Kemoterapi tümörümü yok ederken beni de darmaduman ediyor. Kanser teşhisi konmadan önce aylarca tümörümle birbirimizden habersizce, normal bir insan gibi yaşamıştık, kıtalar arası yolculuklar yapıp, en yakınlarımın düğününde göbek bile atmıştık. Tamam biraz abartıyorum son zamanlarda nefes darlığı, uyku sıkıntısı, gece terlemesi yaşıyordum ama kimseye muhtaç olmadan yuvarlanıp gidiyordum işte.


    Gel gör ki teşhis konup kemoterapi başladığından beri 40 yaşında olmama rağmen kendimi 90'ına yaklaşmış bir nineden farksız hissediyorum. İki adım yol yürüyemiyorum, kendim hiç bir işimi halledemiyorum, bırakın yatağımı toplamayı, duşumu kendim alabilsem ne mutlu bana diyorum. Yemeğimden, giyinmeme, uyumamdan uyanmama yaptığım her şeyde birine bağlı olmak beni üzüyor. Kel olmayı saymazsak, geçtiğimiz altı yıl alışamadığım yegane şeylerden biri de birisine bu kadar bağlı yaşamak. Tek bir kişiye bağlanmaya herkes alışıktır genelde, ama benimki öyle değil yani tek bir kişiye değil herhangi bir kişiye bağlıyım ben Neyse ki güzel insanlar biriktirmişim. Ben göndersem de gitmeyen, her gün bana güç veren, gücümü hatırlatan insanlar. Güçsüz bilirdim kendimi, zayıf yönlerimi bilip onları geliştirmekten hep kaçtığım için her zaman en başından yenilgiyi kabullenenlerdendim. Ama bu sefer yenilemezdim. Ne kadar kaçsam da bu sefer savaşmak zorundaydım. Teşhis konduğu gün doktorun da dediği gibi sıkı bir mücadele bekliyordu beni. Bende amatörce attım kendimi savaşa. Dedim ya kilit nokta aslında güzel insanlardı. Çünkü ben, hiç bir zaman kendim için bir şey yapmadım anca sevdiklerim için yaptım her şeyi. Bu savaşa da kendim için girdim sanmayın sakın. Sevdiklerim için girdim, kalbi benim için çarpan, duasında adım geçen herkesi mutlu etmek için. Kalbimde yer edinen, kalbinde yer edindiğim herkes benim için seferber olmuştu onları yüzüstü bırakmamak için girdim işte. Sevilmeyi ne kadar çok sevdiğimi hatırladım sayelerinde. Şimdi beni güçlü buluyorlar ya...


    inanır mısınız bilmem ama beni güçlü bulan insanlardan aldım bu gücü. İlkokuldaki spor öğretmenimden, lisedeki sıra arkadaşımdan, evin karşısındaki otopark görevlisinden, karşı sokaktaki telefon tamircisinden aldım. Eklemeden edemeyeceğim; dini inançları pek güçlü olmayan ben, derdini veren Allah'ın gücünü de verdiğini gördüm. İğneden kaçmak için tebeşir tozu yutan ben, nelere gülüp geçmeye başladım.


    Başlarda her şey çok pembeydi. Kanserdim ve iyileşecektim hiç bir detaydan haberim yoktu. Hala gripmişim de 1 yıl sürüp geçecekmiş gibi geliyordu. Binlerce insan, yüzlerce telefon, onlarca ziyaretçi ve her gün aldığım tek bir ilaç 'Lustral' oyalıyordu beni. Salak gibiydim. Etrafımdaki herkesin neden bu kadar mutsuz ve panik halinde olduğunu anlamıyordum, çünkü henüz hiçbir şeyin farkında değildim. Günler geçtikçe ters orantı olmaya başlamıştı. İnsanlar rahatlamıştı, unutmuştu, boşlamıştı; benim paniğim ve mutsuzluğum ise gün geçtikçe artmıştı (6 yıl 25gün geçti her gün artmaya devam ediyordu).En çok gittiğim yer hastane, en çok duyduğum söz 'geçmiş olsun' olmuştu. İleride sayısız sayıda yapılmış olacak olan; damar yolu, kemoterapi, kan sayımı, intretekal, biyopsi gibi gerçekler teker teker değil bir anda yüzüme vurmaya başlamıştı.


    Değişmiştim, ben değildim artık. Tenim, kokum, olmayan saçlarım ve gözlerimde ki ışık.


    Sosyal hayatımdan, özgür ruhumdan, cinsel güdülerimden ve en acısı benliğimden çok kısa bir zamanda kopmuştum. Artık yegane muhabbetim ve düşündüğüm şey, kanımı hangi hemşirenin alacağı ya da nötrofillerimin ne kadar düşük olduğuydu. Bakmayın böyle yazıldığında okuması kolay oluyor ama böyle yaşaması inanın çok kolay değil. Tabi ki de ilk kanser olan kadın ben değilim, keşke son olsam ama eminim ki son da değilim. Ama zor arkadaş. Ne kadar çok sevilseniz de, etrafınızdaki herkes tarafından günün her anı şımartılsanız da bu saatlerde yatağa girdiğinizde, ya da ne bileyim tuvalete girip instagram da gezindiğinizde boğazınız düğümleniyor işte.


    Keşkeler,
    Belkiler,
    Nedenler,
    Hayaller.


    Pişmanlıklar da en kötüsü. Aklından geçirip yanlış olur, herkes ne der diye düşünüp yapmadığın her şey için 'ah be' diyorsun. Koşarak geri dönmek istiyorsun ama ya bir bardak soğuk su içiyorsun ya da kocaman bir iç çekiyorsun.Kimseyi üzmek için ya da durumdan şikayet etmek için yazmıyorum bu satırları ama insan paylaşmak istiyor. İnşallah yaşamayın ve anlamayın hiç bir zaman şu yaşadıklarımı ama ne kadar zor olabileceğini bir hayal edin istiyorum arada.


    Hayal edin ki şükür edebilin.


    Her sabah uyandığınızda başta kendiniz olmak üzere etrafınızdaki herkesi ne kadar çok sevdiğinizi hatırlatın kendinize. Gülecek, şükür edecek sebepler yaratın. Lütfen daha çok gülün! Kendi gücünüzü asla küçümsemeyin. Bu yaşadıklarımın hiç birini yaşamanıza gerek yok gücünüzü görmek, kendinize saygı duymak için.
    Kanseri sevmedim, ama bana kendi içimde ki gücü gösterdiği için ona minnettarım.


    Neyse siz sadece şükredin, o kadar aslında.
  • 626 syf.
    ·17 günde
    Keşke bitmeseydi dedirten yaklaşık 600 sayfalık eşsiz kitap... Evet kitap bitti, bitmesin diye sayfaların gözünün içine baktım desem yeridir. Böyle güzel kitapları niçin daha ön planda tutmuyoruz şaşırıyorum doğrusu. 10 üzerinden 1000..000 veriyorum. Ufak çaplı araştırmalarımdan öğrendiğim kadarıyla eskiden iki kitap olarak basılan bu güzel sayfalar şimdi birleştirilip tek kitap halinde "Bozkurtlar" ismiyle basılıyormuş. Pek güzel düşünmüşler çünkü ne birinci kitabı okuyan ikincisinden eksik kalsın, ne de bir sıralama hatası yapılıp ikinci birinciden önce okunsun. Bu şekilde her kütüphanede baş köşede bulunsun. Yahu insanın içindeki solmuş heyecanı tutkuyu şiddetle harekete geçiren bu kitabı ben kütüphaneye koysam da ata biner şaha kalkar yani nasıl tutacağım bilemiyorum :) öyle güzel öyle etkileyici bir eser ki hayran kaldım. Ben Kürşad'ın hikayesini merak ettiğim için onun geçtiği kitapları araştırırken bunu en iyi Nihal Atsız yazmıştı dediler diye aldım bu kitabı, ama iyi ki almışım iyiki de tanışmışım bu yazarla. Keşke daha çok yazsaymış.

    Bu kitabı eline alıp da uçsuz bucaksız bozkırda at sürmemiş, kana kana kımız içmemiş, düşman ile karşı karşıya gelip savaşa girmemiş olarak bırakanın vay haline. Okurken dil ve yazım şekli dolayısıyla asla yorulmayacaksınız ama sizi yoran heyecanınız olacak, sizi yoran kabaran milliyetçilik duygularınız olacak. Öldükçe dirilen, bir'den bin'e çoğalan bu millet ile gurur duyacaksınız. İçiniz titreyecek, ecdadınıza minnet duyacaksınız. Koskoca Çin sarayına kırk çerisiyle dalan Kürşad'ın, onların olmayan yüreklerine saldığı korkunun nelere sebep olduğunu görecek övüneceksiniz. Ömür dediğin nedir ki deyip ömrünü uğruna feda ettikleri ülküyü görüp kıvanç duyacaksınız. İslamiyetin henüz varmadığı memleketteki Türk töresinin de ne kadar güzel ve benzer olduğunu göreceksiniz, onurlanacaksınız. Her Türk gencinin milli duygularının daha da geliştirilmesi için bu kitabın okunmasını şiddetle tavsiye ediyorum.

    Bazıları sezon sezon dizi izler, bazıları da böyle güzel kitaplara gömülür. Başka da bir şey demeye gerek görmüyorum. O çekilen ismi lazım değil tarih dizileri var ya, bunun yanında pek bir tırt. Okuyun arkadaşlar, kesinlikle okuyun!

    " Vaktiyle bir Atsız varmış. Var olsun!.. "
  • henüz vakit varken, gülüm,
    yüreğim dalındayken henüz,
    şu Mayıs gecesi rıhtımdan geçmeliyiz
    söğütlerin altından, gülüm,
    ıslak salkım söğütlerin.
    Paris'in en güzel bir çift sözünü söylemeliyim sana,
    en güzel, en yalansız,
    sonra da ıslıkla bir şey çalarak
    gebermeliyim bahtiyarlıktan
  • 464 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10 puan
    ¶¶Elimde hiçbir kapıya uymaz anahtar şimdi size aşka, hayata, ölüme dair yerli yersiz cümleler söyleyeceğim. ¶¶

    ¶¶Ne söylesem bir evvel söylediğimin ya şerhi ya ezberi çıkıyor. Başka kelimelerim yok benim. Tekrir de diyebilirsiniz zarifane, tekrar da diyebilirsiniz arifane. Hepsi de kabulümdür benim. ¶¶

    Nerden başlarım bilmiyorum lakin demiş bulunduktan sonra, başlamış da oluyorum. Ben Nazan Bekiroğlu'nun kitaplarına inceleme yazarken şahsi kanaatim olarak;utanç ve eksiklik hissine kapılıyorum. Yazmak gelmiyor içimden, lafın üstüne laf misali, cümleleriyle beni tamamlayan kitaba ne cümle kurabilirim ki diyorum.Zaten kitabı anlatamam, bu kitapta belki Nazan Hocamın aforizmalar tadında ki yerli ve de yersiz cümleleridir.
    Kitap belki, hatta kesin kanıya varacak olursak, ilk okunulacaklar arasında değildir; Bekiroğlu'nu ilk kez deneyimleyecek olanlar için. Ben ilk
    Lâ: Sonsuzluk Hecesi ile tanıyıp sevdim onun kalemini. Etkisi bende taze bir yara olarak yaşamını sürdürüyor. Evet hem taze hem de yaradır kendisi, Hz. Adem'in ve Havva'nın ve dahi tüm insanlığın tarihçesi niteliğinde olan anlatımı;bizim hali hazırda henüz onların yolunda bu dünya da isek, kabuk bağlanmaz yer yer kanayan, yer yer ise tatlı tatlı bir iyileşme kaşıntısıdır. Ben okudum Nazan Hocam yazdı ama sanki yaşamışçasına kitabın neredeyse her anında kaleminden düşmemiş bir sonsuzluk Hecesi etkisi...
    Belki bir gün bildiğime yeniden öğrenme duygusu ile hiç olmamış gibi başlarım ilk göz ağrısı kitabına. :))

    Nun Masalları zordur. Bilmeyene, Nazan Hocam ile birgün bir yerde tamamlanmış duygusuna vakıf olamayana... Çünkü belki de yazarın ilk eseri olduğu için olaylar yer yer dağınık kalıyor. Özellikle son kısmı tam manası ile anlayabilmeniz için Şair Nigar Hanım hakkında, günlükleri hakkında, divan şiiri hakkında bir ön bilginiz olmalı. Yoksa pek çok insandan duyduğum gibi biraz sıkılabilirsiniz.

    Cam Irmağı Taş Gemi kitabı benim yazarın kalemine katbekat hayran olduğum kitap. Çocukken bize bir varmış bir yokmuş ile başlayan masallar yerine Cam'ın taşa Gemi'nin ırmağa olan bağlılığı anlatılsaydı da biz o zaman büyüseydik işte. Nasıl olsa olacağımızı o zaman olmuş olsaydık. Kül rengi küçük kuşun hayal kırıklığı ile büyüseydik şimdilerde bu kadar canımız yanmazdı belki... ( #83717700)

    Ve henüz okumadığım Nazan Bekiroğlu kitapları, yarım bıraktığım kitapları var. İşte onlara da az çok vakıf olduğumdan bu kitapta yazmış olduğu kitaplardaki cümleler (yerli) ve not aldığı kendinin okumuş olduğu kitapların etkisi ile yazmış olduğu cümleler (yersiz) yer alıyor.

    Kelime Defteri ise yazmış ve de okumuş olduğu kitapların maceralarına şahit olmanız sizi bir nebze olsun şaşırtır ve "iyi ki okudum ki nasıl olmuş biliyorum" dedirtir size.

    Kitapla kalın
    Nazan Bekiroğlu ile kalın

    Okur kalın... :))
  • 203 syf.
    ·16 günde·10/10 puan
    Herkese Merhabalar!
    Beyaz Zambaklar ülkesinde kitabını henüz bitirdim ve bilgiler tazeyken söze hemen başlamak istedim zira kitabı okurken inceleme yapacağım anı sabırsızlıkla bekliyordum.
    Kitap Grigoriy Petrov'un 1920'li yıllarda yazmış olduğu bir kitap ve kitapta Findanliya'nın kuruluşunu bataklıklar ülkesi bir ülkenin Beyaz zambaklar ülkesine dönüşümünü anlatıyor. Sadece bu konu bile ilgi çekiciyken Mustafa Kemal Atatürk'ün şiddetle önermesi ve okulların müfredatına konulmasını, özellikle istemesi beni daha da ilgisi altına aldı. Kitabın ilk 51 sayfasında yazar ile ilgili kısımlara değiniliyor . Beyaz Zambaklar ülkesi bu sayfalardan sonra başlıyor eser olarak didaktik bir tarzda yazılmış sade bir eser. Anlatımı sade ve anlaşılır ben koridor yayınlarından okudum ve çeviri olarak beğendim, öneriler üzerine bu yayını tercih etmiştim zaten.
    Kitabı okuyup bitirdikten sonra idealist bir ruha bürünüyor ve daha önce neden okumadığınızı sorguluyorsunuz. Finlandiya'nın eğitim olarak ne kadar ileride olduğunu bilmeyeniniz yoktur peki yıllarca baskı altında kalmış ve herhangi bir gücü olmayan bir ülke şu an ki konumuna nasıl geldi dersiniz? Bir avuç aydının isteyip ,çabalamalarıyla ve halkın bu direnişe ayak uydurulması ile hakedilmiş bir zafer bu. İlk öncelik eğitime önem vermişler ama öyle genel geçer değil gerçekten 7sinden 70ine. Kitabı okurken şu kısım çok hoşuma gitmişti yaşlı insanlar bir ayağım çukurda ben öğrensem ne öğrenmesem ne demeden her gün sayısızca kitap gazete okumuşlar, okuma yazma bilmeyenler de torunlarına veya komşu çocuklarına okutmuşlar. Böylelikle çift taraflı bir gelişim sağlanmış hem yaşlılar, hem çocuklar açısından. Finlandiya ile ilgili diğer bir dikkatimi çeken konu ise "Bizi bitirmek istiyorsanız okullarımızı elimizden alın" demeleri. Eğitime ne denli önem verildiği bu cümlelerden kolayca anlaşılmakta. Eğitimsiz bir toplum yokolmaya mahkumdur ne yazık ki. Bu bilinçlerine hayran olmamak elde değil.
    Uzun zamandır gündemimde olan bir konu vardı: Ülkemiz.. Sanırım herkesin de gündeminde. Bir şeylerin yanlış olduğunun farkındayız ama sanki çıkamıyoruz bu durumun içinden yada nasıl çıkabileceğimizi bilemiyoruz. Sorsan herkes mutsuz, umutsuz en çok da şikayetçi... Haksızlar mı peki ? Hayır değiller. Peki ne yapmalı ? Bu konuyla ilgili çevremdeki insanlarla sürekli bir görüş halindeyim. Ben bir öğretmenim yıllardır bu işin içerisindeyim ve her zaman şiddetle önerdiğim ve kendi nacizane çabalarımla yapmak için didindiğim belli uğraşlar vardı. Bunlara birazdan değineceğim ama öncesinde şunu sormak istiyorum. Her birimiz bir yerlere gelebilmek için sayısız eğitim ve öğretimden sayısız sınavdan geçiyoruz değil mi ? Lakin şunu hiç sorguladınız mı anne baba olmak için neden herhangi bir şart aranmıyor ? Ya da hadi aranmadı diyelim ki neden bir eğitime tabi tutulmuyorlar. Onlar ki geleceğimizin ilk eğitimini veriyorlar ama nasıl bir eğitim vereceklerinden bi haberler. Böylelikle ne mi oluyor: Ben her bir sorunlu öğrencimi araştırdığımda altında sorunlu bir aile yatıyor. Kitapta çok beğendiğim ve severek alıntıladığım bir söz vardı:" Genç nesli değil, kendinizi suçlayın. Siz nasıl yetiştirdiyseniz, gençler de öyle olacaklar." Ne kadar da haklı bir laf... Çocuklarını dinlemeyen, onları önemsemeyen, bireyselleştiğini fark etmeyen bir aileden gelen ilgisiz bir çocuğa eğitim ve öğretim o kadar zor ki.. Öncelik aile eğitimi diyorum her zaman dediğim gibi. Ruhlarında aydınlık olmayan insanlar nasıl bir yola ışık tutabilirler ? ya da o yolda yürüyenler yolun sonuna nasıl ulaşabilir sormak istiyorum? Bunlar benim nacizane görüşlerim. Okuyan herkese minnettarım. Görüşleriniz ve fikirleriniz benim için çok önemli bu konularda ne yapılabilir aydınlanma için napabiliriz benimle paylaşırsanız memnun kalırım. Herkese iyi okumalar diliyorum.
  • Yeşilçam filmlerinden alıntı bir kare: Evlendiğim kız, henüz evliliğimizin birinci dakikasında, kaşları ça­tık, suratı asık, bana aynen şöyle söyledi: "Bedenime sa­hip olabilirsin fakat ruhuma asla!" Hah hah ha.