• Dünyanın sırlarını öğrenmek benim en büyük arzum, ama henüz çok gencim.
  • Henüz çok gencim o yasak bu yasak bari köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyelim.
    (...) :)
  • TROFİMOV: Bana inanın, Anya, inanın! Henüz otuz yaşında bile değilim, gencim, hâlâ bir öğrenciyim, ancak çok şey gördüm geçirdim! Kış kadar aç, hasta ve yorgunum. Bir dilenci kadar yoksulum ve başıma gelmeyen kalmadı; kader beni sürükleyip durdu. Ancak ruhum her zaman bana aittir; gün ve gecelerimin her anı dile getirilmez önsezilerle doludur. Mutluluğun yaklaştığını biliyorum, Anya, onu şimdiden görebiliyorum. 
    ANYA: (Düşünceli) Ay doğuyor. 
  • Hakikat, fena hâlde ağır bir kelime. Ekseriyetle darmadağın ediyor zihnimizde inşa ettiğimiz dünyayı. Kaçıyoruz bu yüzden. Korkuyoruz belki de. Çehov, "İnsan gerçekten yaşayamayınca,seraplarla avunur." diyor ve ekliyor: "Ne de olsa, tam bir hiçlikten iyidir." Belki de Çehov haklıdır sevgili okur. Hakikatin peşinde tükeniyor ömrümüz. Var olun. 

    Anton Çehov - Vişne Bahçesi

    Çevirmen: İpek Söylemez, Karbon Kitaplar, s.44-45

     

    LOPAHİN: "Ah. Ophelia, peri kızı, dualarında unutma beni!" 

    LUBOV: Hadi, yemek vakti geliyor. 

    VARYA: Beni çok korkuttu. Kalbim küt-küt atıyor. 

    LOPAHİN: Bayanlar ve baylar, izninizle hatırlatmak isterim ki, vişne bahçeniz 22 Ağustos'ta satılmış olacak. Bir düşünün bunu! Bir düşünün! 

    TROFİMOV ve ANYA hariç herkes çıkar. 

    ANYA: (Güler) Varvara'yı korkutan o adam sayesinde sonunda yalnız kaldık. 

    TROFİMOV: Varya birbirimize âşık olacağız diye korkusundan bir an olsun yanımızdan ayrılmıyor. Onun o basit aklı bizim aşkın çok üstünde olduğumuzu anlamaya yeterli değil... Mutlu ve özgür olmamıza mâni olan tüm o önemsiz ve aldatıcı şeylerden kaçıp kurtulmak; işte hayatımızın hedefi ve anlamı bu... İleri! Orada, uzakta yanan o parlak ışığa doğru pes etmek bilmeden ilerleyeceğiz. Geride kalmayın, dostlarım! 

    ANYA: (Ellerini çırparak) Ne güzel konuşuyorsunuz! (Duraksar) Bugün de burası bir harika! 

    TROFİMOV: Evet, hava muazzam... 

    ANYA: Bana ne yaptınız, Pyotr? Eskisi kadar sevmiyorum artık vişne bahçesini... Eskiden öyle çok severdim ki, dünyada vişne bahçemizden daha güzel bir yer olmadığını düşünürdüm. 

    TROFİMOV: Tüm Rusya bizim bahçemizdir. Toprak büyük ve çok güzel, üstelik bir sürü fevkalade yerin de ev sahibi... (Duraksar) Bir düşünün, Anya, dedeniz, büyük dedeniz ve tüm atalarınız serf sahibiydi; canlı ruhların sahipleriydiler; ve şimdi bahçedeki her vişne ağacının, her yaprağın ve her gövdenin nir insan gibi göründüğünü hissetmiyor musunuz? Seslerini duymuyor musunuz? Ah, berbat bir şey bu, bahçeniz korkunç bir yer! Özellikle de akşamları veya gece olduğunda ağaçların eski dalları loş bir ışık sızdırıyor ve ihtiyar vişne ağaçları yüz yıl, iki yüz yıl önce şahit oldukları acıların ağırlığıyla çökmüş gibi görünüyorlar. Yine de tüm bunlar iki yüz yıl geride kaldı. Ancak şimdiye kadar hiçbir şey kazanabilmiş değiliz; -henüz geçmişin bile bizim için ne anlam ifade ettiğini tam olarak bilemiyoruz- yalnız felsefe yapıyoruz, sıkıcı olduğumuzdan şikâyet ediyor ve votka içiyoruz. Günü yaşamak için geçmişin kefaretini ödemek gerekir; bunu da ancak acı çekerek, yorucu ve durmak bilmeyen bir emekleyapabiliriz. Bunu anlamalısınız, Anya! 

    ANYA: Yaşadığımız ev uzun bir zamandır bizim değil artık... Ben de gideceğim. Size söz veriyorum.

    TROFİMOV: Eğer çiftliğin anahtarlarına sahipseniz onları bir kuyuya atın ve çekip gidin! Rüzgâr gibi özgür olun! 

    ANYA: (Heyecanla) Ne güzel dediniz! 

    TROFİMOV: Bana inanın, Anya, inanın! Henüz otuz yaşında bile değilim, gencim, hâlâ bir öğrenciyim, ancak çok şey gördüm geçirdim! Kış kadar aç, hasta ve yorgunum. Bir dilenci kadar yoksulum ve başıma gelmeyen kalmadı; kader beni sürükleyip durdu. Ancak ruhum her zaman bana aittir; gün ve gecelerimin her anı dile getirilmez önsezilerle doludur. Mutluluğun yaklaştığını biliyorum, Anya, onu şimdiden görebiliyorum. 

    ANYA: (Düşünceli) Ay doğuyor. 
  • Sisli bir nisan sabahıydı. Gökyüzü, üzerindeki ağırlığı bırakmakta tereddüt ediyordu. Nitekim az zaman sonra yağmurda başladı. Yeryüzündekiler, “Tanrı lanetini yolladı.”, “Gök yarıldı.”, “Taş üstünde taş kalmayacak.” gibi yorumlar yaptı. İnsan oğlu işte, kaosu her zaman severdi. Korkardı da ama ne olursa olsun yorum yapmaktan da geri duramazdı. Yağmurun devam ettiği saatlerde kaza yaptın. İşte o gün, öldüğün günden bahsediyorum, araba kullanıyordun. Çokta hızlı gittiğini söylemek abartıya kaçmak olur ama yine de ölümcül bir kazaydı. Sağlık ekipleri ellerinden geleni yaptılar ama ne yazık ki işe yaramadı. Bana kalırsa iyi bile oldu. Tek kol, kötürüm bir bacak ve cam kırıklarının parçaladığı bir yüz… Yaşamak, istemeyeceğin bir ihtimal olurdu.

    Sonra ne mi oldu? Benimle tanıştın. “Ne oldu… Neredeyim?” diye sordun. Benden çok net bir karşılık aldın. “Öldün.” dedim. Henüz yirmi yedi yaşında öldün. Sanırım sana, ardında bir sevgili bıraktığını hatırlatmama gerek yok. Sevgilin, doğrusunu söylemek gerekirse biraz üzüldü ama toparlaması kolay oldu kaldı ki seni sevmediğini zaten biliyordun. Tek gayesi teselli olan en yakın dostun yardımına koştu. Artık bunu söylemekte bir beis görmüyorum. Şu an sevgililer, doğrusunu istersen seninle olduğundan çok daha mutlu.

    Bilmem hatırlar mısın? Ölümünden beş yıl evveldi. Onun hayatını kurtarmıştın ve bu sebeple kendini, sana karşı hepten borçlu hissediyordu. Senin ona ilgin olduğunu biliyor ve bu hissiyattan kurtulmak için her şeyi deniyordu. Bir zaman sonra hissiyatının evirilmesine müsaade etti. Esasen beş yıl boyunca bunu denedi yani seni sevmeyi her geçen gün bile isteye denedi. Çok zordu ama soylu bir insandı. İyilik karşısında ezilmez muhakkak karşılığını ne yapar eder gösterirdi. Lakin sana karşı çaresizdi, en savunmasız hatta en çaresiz olduğu bir vakit çıktın karşısına ve bunun karşılığı onda yoktu. Buna mukabil ömrünün geri kalanını bu borcu ödemek için sana feda etmeye karar verdi.

    Görüyorsun ya ölmeyip de ne yapacaktın. Hem sakat kalacak hem de bu kızın zaten hoş olmayan dünyasını iyice karartacaktın. Öldün dediğimde şoka girmiş gibiydin.
    “Nasıl olur, ben ölemem daha çok gencim, okumam gereken kitaplar, sevgilimle geçirecek uzun bir ömrüm var. Dahası bir kız çocuğum olacak varımı yoğumu ona harcayacağım.” dedin.
    “Yapacak bir şey yok ölmen gerekiyordu.” dedim.
    “Sen Tanrı mısın?” diye sordun.
    “Hayır, onun gibi bir şey ama değilim.” dedim.
    “Peki nesin o zaman beni geri gönderebilir misin?” diye sordun.
    “Elbette geri gönderebilirim ama prensip olarak ölen bir karakteri kitaba geri göndermiyorum.” dedim.
    “Nasıl yani? Bu da ne demek oluyor. Ben gerçek bir insan değil miyim?” diye sordun.
    “Üzgünüm.” dedim.
    “Şimdi ne olacak?” diye sordun.
    “Artık gerçek dünyaya gözlerini açtın bu saatten sonra burada yaşamaya devam edeceksin. Bana kitabın geri kalanı için yardım etmelisin.” dedim.
    “Buna yüreğim dayanmaz. Kafayı yemek üzereyim; sevgilim ve en yakın dostum! Hayır, hayır beni geri gönder. Bak ne istersen yaparım. Sana yalvarıyorum. İyi bir insan olacağım. Lütfen beni geri gönder.” dedin ve sana bunun mümkün olmadığını tekrardan izah etmem gerekti ama sonraları bu duruma da alıştın hatta onların mutlu kalmaları için bana ricada bile bulundun.

    Şimdi seninle burada karşılıklı oturmuş evveliyattan konuşuyoruz. Sana karakterlerimin artık sözümü dinlemediğinden, başına buyruk davranışlarından dert yanıyorum ama sen hep beni suçlar vaziyettesin. Buna kendimin neden olduğunu söylüyorsun. Hayır, hayır buna ben neden olmadım. Ben karakterlerime iyilik yaptım onlara özgürlük verdim, onlarsa işi çığırından çıkartıp isyana kalkıştılar…

    “Doğrusunu istersen ben ölmedim, tamam bazı kötü olaylar yaşadım, kaza da geçirdim şu an tekerlekli sandalyemde seninle burada sohbet ediyorum ama ölmedim hayır hayır kesinlikle ölmedim. Asıl sen kayboldun. Sence neden başa çıkamıyorsun yarattığın karakterlerle ya da benimle böylesine konuşabilmeni sağlayan ne? Üzgünüm ama kitabın dünyasındasın. Belki uyudun belki de öldün ama gerçek olan bir şey varsa o da gözlerini kurguladığın dünyada açtığındır.” dedin.
    “Hayır bu olamaz! Ben buraya ait değilim. Burası oldukça karışık bir yer! Bana yardım etmen lazım. Geri dönmem için ne gerekiyorsa onu yapacağız.” Dedim.
    “Söylemeyi unuttuğum bir şey daha var. Hatırlarsan yıllar öncesinde bana yazma yetisi vermiştin ve ben o zamandan, bu zamana değin yazıyorum bunu biliyorsun. Emin değilim belki de ana karakter olduğumdan zihinlerimizin ortak paydaları var. Bir gün aklıma bir fikir geldi. Öncelikle korktuğumu itiraf etmem gerek. Düşüncesi bile beni titretiyor, panik nöbetleri geçirmeme neden oluyordu ama bir gün cesaret ettim ve yaratıcımı yani seni buraya dahil ettim.” dedin.

    Yalvarma, geri göndermen için sözler verme hatta yakınma sırası bana geçmişti. Ne yazık ki prensip gereği bunu yapamayacağını bana izah etmen gerekti. Zihinlerimizin ortak paydası bizi paradoksa götürüyordu. Yapacak tek bir şey kaldı. Küçük sehpanın üzerinde duran altıpatları şakağıma dayadım ve bu duruma bir son verdim.

    Kendime geldiğimde elimde kalem, masamda dolu kağıtlar ve karşımda seni oturur buldum.
  • “Evliliğimizin 15 yılında çocuğumuz olmadı. Garip bir durumdu. Doktorlara gittik, çare aradık. Her ikimiz de de bir kusur bulunamadı. Oysa İnan'la mutluluğumuzu taçlandıracak bir evladımız olsun istiyorduk. Sonunda benim çalışma hayatımın çok stresli olmasından dolayı çocuğumuzun olmadığı teşhisi kondu. Teşhis bu sorunu ne kadar izah ediyordu bilmiyorum ama yaşama tarzım dikkate alındığında hak vermemek elde değildi. Günde hiç abartısız 18 saat çalışıyor, işten başka bir şey düşünmüyordum. Oysa arkadaşlarım çoluk çocuğa karışmışlardı. (…) Bir sabah yataktan kalktım, 'ben kararlıyım' dedim. Artık çocuğum olsun istiyordum. İnan, bu kararıma çoşkuyla katıldı. Çocuğumuzun ismini o koydu. 'Kızımızın adı İpek olsun' dedi...”
    Bu sözler, Koç Holding Başkan Vekili Suna Kıraç 'a ait. Kıraç, daha sonra çocuğunu nasıl eline aldığını şöyle anlatır:
    “Kararımı vermiş ama biraz abartmıştım. İkiz yavrularım, kızlarım olsun istiyordum. İnan (Kıraç) o yıllarda Vali Nevzat Ayaz tarafından oluşturulan ve kimsesiz çocuklara yardım eden bir sosyal dayanışma vakfının yönetim kuruluna, özel sektörü temsilen girmişti. Evlat edineceğimiz yavrularımız konusundaki insiyatifi o almıştı. Ancak günler geçiyor bir türlü istediğimiz gibi ikiz bebek bulunamıyordu. Ben ise kararımı verdiğim ve kendimi o beklentiye soktuğum için çocuğunu bekleyen bir anne gibi sabırsızlanıyor, bir an önce onları kucağıma almak istiyordum. Günler günleri kovaladı. Her gün yeni bir umutla kalkıyordum. Belki de yavrum bugün bana gelecekti. Ancak bütün bu beklentilerime karşın aldığım kararın üzerinden tam üç yıl geçti.
    Artık İçten içe İnan'ın bu konuda yeterince duyarlılık göstermediğini bile düşünmeye başlamıştım. Bir sabah kahvaltıda İnan'a sitem ettim, 'Bugüne kadar bana verdiğin bütün sözleri tuttun ama bu defa olmadı' deyiverdim. İnan alınmıştı. Hemen gidip Çocuk Esirgeme Kurumu ile görüşmüş. Verilen yanıttta evlat bekleyen aileler arasında ilk sırada bulunduğumuz söylenmiş ancak ikiz kız bebekler bir türlü bulunamıyormuş.
    Bir Pazartesi günüydü. İnan heyecanla eve geldi. 'ikiz bulamamışlar ama tam bize göre olduğu söylenen bir kız varmış, gidip görmemizi istiyorlar' dedi. Hiç düşünmeden 'hadi gidip görelim' dedim. Açıkçası heyecanlanmıştım.
    Hastaneye gittiğimizde kızım, yavrum oradaydı. İpek henüz dört aylıktı. Kucağımdaydı. Sıcaklığı ve ilk bakışmamız olağanüstüydü. Ağladım. İş dünyasının bize kazandırdığı o tedbirlilikle İnan, 'bize bir gün izin verin, muayene ettirelim' dedi. O gün doktor bize bugün bile hiç unutamadığım çok özlü bir şey söyledi. 'Suna Hanım ağlayarak çıktıktan sonra, diyelim ki bu çocuk muayene sırasında sakat çıktı, artık onu bırakamazsınız, o artık sizindir. Hiçbir şey için vazgeçemezsiniz' dedi.
    Eve döndüğümüzde karmaşık duygular içindeydik. Altüst olmuştuk. İpek'i orada bir başına bırakmıştık ama yüreğimiz, aklımız her şeyimiz İpek'te kalmıştı. Doktorun söylediklerini o gece daha iyi anladık. İpek'ten vazgeçemezdik, o bizimdi. Kızımızdı. Gittik ve yavrumuzu bağrımıza bastık.”
    Türkiye'nin en büyük sanayi imparatorunun kızı olan ve holdingde de babasının yardımcılığını üstlenen Suna Kıraç, “Türkiye'de ilk defa böylesine varlıklı bir ailenin üyesi evlat edinmeye karar verecekti” diyor ve kararı nedeniyle ailede doğabilecek “artçı sarsıntılar”dan çekindiğini söylüyordu:
    “Evliliğinde radikal bir hızla ailesini şaşırtan Suna Kıraç'ın bu yeni kararı nasıl karşılanacaktı? Ailem ne diyecekti?
    Çok çarpıcı bir biçimde bu kararıma en sıcak tepki babamdan geldi. Vehbi Koç, 'Hep bir çocuğun, senden bir torunum olsun diye dua ettim. Kısmet böyleymiş' diyerek beni destekledi.”
    Ancak Vehbi Koç'un, İpek'in evlat edinilmesi için tek koşulu vardır. Suna-İnan Kıraç çiftinin köpeklerinin bebeğin gelmesiyle evden çıkarılmasını ister.
    Diğer kardeşler ne diyecektir? Suna Kıraç anlatıyor:
    “Aynı desteği abim Rahmi Koç'tan da gördüm. Sevgi (Gönül) zaten İpek'in ikinci annesi ve sonraları en yakın sırdaşı olacaktı. Ablam Semahat Arsel ise kısa bir süre sonra bu kararıma saygılı bir tavır alacak, İpek'e şefkatle yaklaşacaktı. Böylece sadece Koç Ailesi'nde değil, Türk iş dünyasında bir tabuyu yıkmış oluyordum.
    İpek 29 Kasım 1984'te dünyaya gelmişti. Onunla kaderimiz 1 Şubat günü birleşti. O sakin evde bir anda bayram havası esmeye başladı...”
    ‘Beni kim doğurdu baba?’
    Suna Kıraç’ın İpek’in annesi olmasının kısa hikâyesi böyle. Kısa bir süre sonra İpek, kendisini doğuran anneyi de öğrenecektir. Suna Kıraç anlatıyor:
    “İlk günden itibaren İpek’e dürüst davrandık. Bir gün hiç beklemediğimiz bir anda İpek kendi gerçeği ile yüzleşti. Henüz beş yaşındaydı. Çiftlikte bir atımız doğurmuştu. Babası İpek’i tayı görmeye götürmüş. İpek bir süre taya ve annesine baktıktan sonra babasına dönüp ‘Baba beni kim doğurdu’ diye sormuş. İnan iyi bir arşivcidir. Kızına annesini anlatmış ve büyüdüğünde elindeki bütün bilgi ve belgeleri sakladığını ve ona vereceğini söylemiş. Sonra da ‘Sen bizim bir tanemizsin, seni çok istedik, Allah bize seni verdi’ demiş.”
    İpek kâh attan, kâh balkondan düşerek, kimi zaman otomobilinin bagajında gizlice annesiyle holdinge giderek, bu arada çok iyi bir eğitim görerek büyümektedir.
    1996 yılında bir gün, Suna Kıraç sesinde bir kısılma hisseder. Kendisini duyurabilmek için giderek daha yüksek sesle konuşmaya çalıştığını fark eder. Derken günlük yaşam içinde doğallıkla yaptığı kimi hareketleri yapmakta zorlanmaya başlar. Yapılan ilk kontrollerde herhangi bir hastalık teşhisi konmaz.
    Şubat 1997’de kayak yaparken bu kez elleri uyuşur. Tekrar yapılan kontrollerde sonuç aynıdır; hasta değilsiniz.
    ‘Yürüyemeyecek, konuşamayacak, beslenemeyecek ve öleceksiniz’
    Ancak 1998 yılına gelindiğinde küçük sorunlar büyümeye ve artmaya başlar, Suna Hanım konuşma güçlüğü çekmekte, kimi harfleri yutmakta, dinleyenlerin hemen fark edebileceği ölçüde peltek konuşmaktadır. Şubat ayında İnan Kıraç’ın mide ameliyatı için ABD’ye giderler. İnan Kıraç’ın ameliyat sürecinde Suna Hanım, kendisinde gözlemlediği tuhaflıkları da kontrol ettirmeye karar verir. Doktorların talebi üzerine biyopsi yapılır.
    Biyopsiden sonra İnan Kıraç’ın ameliyat sonrası iyileşme dönemiyle ilgilenirler. Türkiye’ye dönüş hazırlığı yaparken biyopsi sonuçlarını unutmuşlardır ki, haber gelir gelir; doktorlar Suna Hanım’ı görmek istemektedir.
    Houston Methodist Hastanesi’nin Nöroloji Bölümü Başkanı Prof. Harati’nin karşısına geçerler. Harati, vereceği haberin rengini yüzündeki ifadeden esirgemez. “Ne yazık ki hastalığınız ALS” der. Kıraç çifti ALS’nin ne olduğunu bilmez, ancak “Ne yazık ki” ifadesine takılırlar. Tam adı Amyotrophic Lateral Sclerosis olan ALS’nin “kötü bir hastalık” olduğunu anlatır Prof. Harrati. Merkezi sinir sisteminde “motor nöronların” kaybıyla ortaya çıkan, nedeni bilinmeyen, tedavisi bulunmayan, ilacı olmayan bir hastalık. Motor nöron kaybı ellerde, bacaklarda, ağız-yutak bölgesinde başlayan ve sürekli ilerleyen bir kas erimesine neden olmaktadır. İlerleyen evrede göğüs kaslarını da erittiği için hastanın solunum cihazına bağlanmasını gerektiren ALS konusunda o gün aldıkları tek “iyi” haber hastanın zihinsel fonksiyonları ve belleğinin hiç bozulmaması olur.
    Doktor, bu bilgilerin ardından 1998’de 57 yaşında olan Suna Kıraç’a üç ila beş yıl içinde solunum cihazına bağlanacağını, yedi yıl içinde de hayatını kaybedeceğini söyler! Bu açık sözlü doktorun verdiği bilgilerin ardından Suna ve İnan Kıraç birbirlerine sarılarak ağlamaya başlar. Otele döndüklerinde Suna Kıraç haberi Türkiye’de bulunan Rahmi Koç ve Sevgi Gönül’e verirken hıçkırıklarını tutamaz.
    ‘Beni makineye bağlı olarak yaşatma’
    Dokuz ay içinde konuşamayacak ve beslenemeyecek duruma gelmesi beklenen Suna Hanım’a yeni bir hayat için hazırlıklar başlar. Derken konuşamama, sadece yazıyla kendisini ifade etme dönemi başlar. Bir süre sonra bacaklarını ve ellerini de kullanamayacaktır.
    Bu sırada, eşinden bir söz almak ister:
    “İnan senden bir isteğim olacak, bunun sonu makine, ama ben makineli bir hayatı yaşamak istemiyorum. Yaşamımı bir makineye bağlı olarak geçiremem. O gün geldiğinde sana soracaklar; ‘Makineye bağlayalım mı, bağlamayalım mı?’ Sen muhakkak ‘hayır’ diyeceksin. Makineye bağlanmama müsaade etmeyeceksin.”
    İnan Kıraç, artık hayatını vakfettiği eşine “Sen olsan bana yapar mısın” der, Suna Hanım ısrar edince de, uzatmamak için “Peki çalışacağım” diyerek konuyu kapatır. Ve 14 Şubat 2000’de hastaneye kaldırılan Suna Kıraç makineye bağlanır.
    ‘Beni evlat olarak aldın, sana ihtiyacım var’
    Hiç kimse Suna Kıraç’ı kararından döndüremez. Aile doktorlarla konuşurken 13 yaşındaki İpek, özel kıyafetler içinde yoğun bakım ünitesine alınır. “Duyabiliyor musun” der annesine:
    “Bir şey isteyeceğim senden. Ne isteyeceğimi biliyorsun, ben daha çok gencim ve benim sana ihtiyacım var. Beni evlat olarak aldığında anne olmaya karar verdin. Kararının arkasında dur. Bu kararı verdiğin andan itibaren artık bana karşı sorumluluk üstlendin. Bu sorumluluğun, bana karşı görevlerin henüz bitmedi. Belki bu noktadan sonra şirketteki görevlerin bitmiş olabilir. Ama daha beni yetiştirecek, liseden mezun edecek, üniversiteye sokacak, evlendireceksin. Beni yalnız bırakma. Anneme çok ihtiyacım var. Lütfen, bunu benim için yapacak mısın?”
    İpek’in sözlerinin ardından tek kelime edebilir Suna Kıraç, tek bir kelime:
    “Tamam…”
    ‘En zenginler’ listesindeki en zengin
    Birkaç hafta içinde öleceği söylenen Suna Kıraç bugün hâlâ Koç Holding Başkan Vekili. Sadece gösterilen harfleri seçerek kendisini ifade etmesini sağlayan gözleriyle konuşuyor.
    “Her şey İpek’in olacak” diyen İnan Kıraç, aktif iş hayatını bıraktı, bütün günlerini eşiyle geçiriyor, eğitim-sanat işleriyle ilgileniyor, tam 300 milyon dolar vakfedecekleri İstanbul Tepebaşı’ndaki kültür sanat merkezi için “devlet büyükleri”nden yıllardır cevap bekliyor!
    İpek, annesinin hastalığını araştırmak ve ALS hastalarına çare aramak için biyoloji okudu.
    Bugün “En zengin 100 Türk” listesine 73. sırada girdiği açıklanan İpek, 29 Kasım 1984’te doğan, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun himayesindeyken 1 Şubat 1985’te Kıraç çifti tarafından evlat olarak alınan o İpek.
    Bu yazıyı, İpek Kıraç’ın, hiçbir “zengin listesi”ne sığmayacak gerçek serveti için yazdım. Zira ne listedeki sırası doğru İpek’in, ne “serveti” diye adının karşısına yazılan sayılar.
    Altına çekeceğiniz toplam çizgisi bir Suna Hanım edebilecek herhangi bir liste, herhangi bir sayı biliyor musunuz!...
  • "İnanın bana Anya, inanın! Henüz otuz yaşında bile değilim, gencim daha, bir öğrenciyim. Fakat o kadar çok şeye katlanmam gerekti ki! Kış geldi mi, hasta, kaygılı, yoksul, bir boynu bükük, çaresiz kalıyorum. Alın yazım beni nerelere savurmadı ki! Fakat ruhum yine de, her zaman, her dakika, gece gündüz, açıklanamaz önsezilerle doluydu. İçimde mutluluğun önsezileri var... Anya, görüyorum onu artık..."