• Modern dönemde zengin olma durumundan ziyade zenginliğin kaynağı önemlidir. Eğer şatafatlı hayatınızın kaynağı çok çalışmak ise bu size o kadar da büyük bir statü kazandırmaz. Çünkü önünüzde aynı şatafatı, hatta fazlasını, çalışmak zorunda kalmadan yaşayan bir aylak sınıf vardır.

    Norveç asıllı bir Amerikalı olan Thorstein Bunde Veblen, liberal iktisat çevrelerinin görmezden geldiği radikal iktisatçılardan biridir. Kurumsal iktisat ekolünün de öncülerinden sayılan Thor’un oğlu Veblen’in sosyal bilimlere yaptığı en önemli katkı gösteriş amaçlı tüketim çözümlemesidir.

    Liberal (neoklasik) iktisat paradigmasının fayda-değer teorisine göre, piyasadaki bir malın değerini tüketiciye sağladığı marjinal fayda belirler. Marjinal faydası yüksek olan malların piyasa fiyatı yüksek, düşük olanların fiyatı düşük olacaktır. Ayrıca talep yasasına göre bir malın fiyatı artarsa, artan fiyatla birlikte marjinal faydanın da artması gerektiğinden, tüketim miktarı da azalmak durumundadır. Bireyler “zaten” rasyoneldir; dolayısıyla kendilerine fayda sağlamayan mallara boşu boşuna fazla para vermezler. Falan fistan…

    Veblen’in ekonomi politiği
    Veblen, neoklasik iktisadın temelleri sarsan bir çözümleme yapar. Kapitalizmin erken dönemlerinde bireysel sermaye birikimleri henüz çok büyük seviyelere ulaşmamıştır. Kapitalistler hem sermayenin sahibidirler hem de işletmelerinin başında durarak yöneticilik yaparlar. Bakkalının başında duran küçük burjuva buna örnek olarak gösterilebilir. Fakat sermaye biriktikçe ve iş büyüdükçe şirketi yönetmek hem zorlaşır hem de gereksizleşir. Bu noktada kapitalist, şirketin başına yüksek ücret ve küçük bir hisse verdiği bir yönetici koyar. Bütün üretim işini asgari ücretli işçiler yaparken (çünkü daha iyi bir seçenekleri yoktur), “organizasyonel” işleri de parazit yönetici grubu yapar. Sermayenin sahibi olan kapitalistin artık hiçbir iş yapmasına gerek yoktur. Böylece ortaya Veblen’in “aylak sınıf” dediği yeni bir toplumsal katman çıkar.

    Veblen’e göre kapitalizmde çalışmak, üretim yapmak, topluma faydalı olmak statü göstergesi değildir. Aksine, esas statü hiç çalışmadan şatafatlı bir hayat sürmekten gelir. Bugün 7-haneli bir CEO bile, çok zengindir ama, lüks hayatını sürdürmek için çalışmak zorundadır. Varlık balonları patlayıp işsiz kaldığında, hazıra dağlar dayanmaz, bireysel birikimiyle aynı şaşaayı en fazla birkaç sene sürdürebilir. Sonrasında standartlarını düşürerek üst-orta sınıf seviyesine düşer ki bu çoğumuz için erişilmez bir nokta olsa bile bir CEO için müthiş bir dramdır.

    Yani modern dönemde zengin olma durumundan ziyade zenginliğin kaynağı önemlidir. Eğer şatafatlı hayatınızın kaynağı çok çalışmak ise bu size o kadar da büyük bir statü kazandırmaz. Çünkü önünüzde aynı şatafatı, hatta fazlasını, çalışmak zorunda kalmadan yaşayan bir aylak sınıf vardır.

    1910’lu yılların İngiltere’sinde geçen Downton Abbey dizisi bu meseleyi gayet iyi anlatır. Dizinin esas ailesi olan Crawley’ler İngiltere’nin aristokrat ailelerinden biridir. Dükler, düşesler, kontlar, kontesler, hizmetçiler, valeler, müthiş bir zenginlik ve şaşaa… Bir akşam yemeği sırasında, malikanenin müstakbel varisi, kuzen Matthew Crawley zorlu şehir hayatını öğrenmek için bir muhasebecinin yanında çalışacağından bahseder:

    Matthew: Ripon’da bir iş buldum. Yarın başlayacağımı söyledim.

    Lord Grantham: Bir “iş” mi? Seni malikanenin işleriyle ilgilenmen için düşündüğümü biliyorsun değil mi?

    Matthew: Merak etmeyin, gün boyu malikaneyle ilgilenecek çok vaktim olacak. Ve tabii hafta sonu bana kalacak.

    Kontes Violet Crawley: (şaşırmış bir şekilde) Hafta sonu da ne?

    Muazzam değil mi? Gerçekten de zengin aylaklar için salı ile cumartesinin bir farkı yoktur.

    “Hafta sonu” sadece çalışan insanlar için anlamı olan bir kavramdır.

    Benzer bir aylak sınıf gösterişini Paris Hilton bir ütü masası gördüğünde “bu ne böyle?” diye sorarak yapmıştı. Hafta sonu ve ütü masası orta-alt sınıfları bağlar. Bu bakıma Maggie Smith’in yıldızlaşarak oynadığı kontesin sorusu çok gerçektir. Kontesinki kadar Lord Grantham’ın “bir iş mi?” sorusuna da dikkat etmek gerekir. Çünkü insanlar için kutsal bir içgüdü olan “çalışmak” kapitalizmde aşağı ve hor görülen bir şey haline gelmiştir. İdeolojik aparatlar burjuvazinin kontrolünde olduğundan modern kapitalizmde üretenler değil girişimci parazitler, yöneticiler ve ünlüler yüceltilir. Ağır ve elzem işler yapan çöpçülerin, inşaat işçilerinin ya da madencilerin topluma katkıları çok yüksek olsa da tek vasfı babadan zengin olmak olan Paris Hilton kadar saygınlıkları yoktur.

    Aylak sınıf ve gösterişçi tüketim
    Ayranı iki liralık cam bir bardaktan da içebilirsiniz, 1500 liralık altın varaklı bir bardaktan da… 70 liralık kol saati de aynı zamanı gösterir, 700 bin dolarlık saat de… Düz akıllı telefona da aynı uygulamaları indirirsiniz, pırlanta taşlı telefona da… Her iki durumda da elde edilen fayda aynı. Mantıklı olan aynı faydayı düşük bir bedelle elde etmek iken neden bardak gibi basit bir şeye 1500 lira verilir? Neoklasik iktisadın çok matematiksel saçmalıkları bunu izah edemiyor. Veblen bunu gösterişçi tüketim (conspicuous consumption) kavramıyla açıklıyor. Kapitalizmde aylak sınıf statüsünü göstermek için tüketim yapıyor.

    Mesela 19. yüzyıldaki aristokrat kadınların tek başına giymesi imkânsız, ağır ve konforsuz elbiseleri sırf statü göstergesi olarak giyilir (bkz. Anna Karenina). Kadınların tırnaklarını uzatıp renkli ojeler sürmesi kömür madenlerinde çalışmadıklarını ya da evde ağır iş yapmadıklarını gösterir. Yine kadın gömleklerinde düğmelerin ters tarafta olmasının sebebi ilikleme işini hizmetçilere yaptırmalarıdır.

    Arabaları parlak jantlarla modifiye etmek, kürk montlar, pahalı yemek takımları büyük oranda gösteriş için yapılan tüketimlerdir. Fakat gösteriş sadece mallar üzerinden değil boş zaman ve deneyimler üzerinden de yapılır. Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde makarasını yaptığı “business class” uçuşlar da buna bir örnektir. Basitçe farklılaştırılmış bir deneyim 3000 dolar etmez, o bilet fiyatı gösterişin bedelini yansıtır. Nisan ayının ortasında bronz tenle okula gelmek büyük oranda gösteriştir; ya solaryuma gitmişsinizdir ya da Yunan adalarında bir hafta sonu “kaçamağı” yapmışsınızdır. Şubat ayında kampüste siyah bacak ateli ve koltuk değnekleriyle gezmek Kartalkaya’da kayak yaptığınızın gösterişidir. Gün boyu golf oynamak aylak sınıfın boş zaman gösterişidir.

    Para konuşur, servet fısıldar…
    Tabii bu gösteriş konusunda eski ve yeni zenginlerin davranışlarını ayırmak gerekir. Cem Uzan’dan bayrağı başarıyla devralan Ali Ağaoğlu, Yeni Türkiye’nin gösterişçi tüketim distribütörü olarak düşünülebilir. Kaç tane arabası olduğunu hatırlamaz, on binlerce dolarlık saatler takar, kendinden 30 yaş küçük üç-beş tane sevgilisi vardır, sürekli gözler önündedir, fakirler karanfil bırakırken o gül bırakır, canlı yayında cebindeki paraları saydırır… Oysa Rahmi Koç tüketim alışkanlıklarıyla hava atmaz ya da Bülent Eczacıbaşı’nın hiçbir zaman genç sevgilileri olmamıştır. Fark, Ali Ağaoğlu’nun yeni zengin (new money / nouveau riche) olmasıdır. Vaktiyle yaptığı “sonradan görme değilim” açıklaması da aslında yeni zengin olduğunu doğrular. Demek öyle bir gündem var ki bu savunmayı yapma ihtiyacı duydu.


    Yeni zenginler, henüz yeni zengin olduklarından, zenginliklerini her fırsatta gösterme ihtiyacı hissederler. Böylece cemiyete dahil olabileceklerini düşünürler. Mesela cemiyet hayatının olmazsa olmazlarından biri sergi açılışlarıdır. Yeni zenginler açılışa tam zamanında gelip kokteylin sonuna kadar dururlar. Herkesle konuşurlar; paparazzilere poz verirler; bütün içkilerden içerler; her gelen aperatifi yerler; “25 adımda sanat” gibi kitaplar okuyup kestirmeden edindikleri entelektüel birikimle ahkâm keserler. Eski zenginler (old money / vieux riche) ise galeriye açılıştan yarım saat sonra gelirler; aldıkları bir kadeh içkiyle bir kenarda sessizce takılırlar; kalabalığa pek karışmazlar; şampanyalarını yarım bırakıp erkenden çıkıp giderler. Çünkü bu etkinlik yeni zenginler için kendilerini gösterebilecekleri havalı bir olayken eski zenginler için nezaketen katıldıkları sıradan ve sıkıcı bir şeydir.

    Mesela platin saçlı kokoşların konken partilerinde yeni zenginler kazanmaya çalışırken eski zenginler kaybederler. Bunu da dert etmezler, çünkü kumarda esas gösteriş kazanmak değil kaybetmektir. Hatta bazen kazanacakları eli kasten kaybettikleri bile olur. Poker masalarında kaybetmeyi hazmedemeyip hırs yapanlar genelde yeni zenginlerdir. Eski zengin bir milyon dolar kaybedip hiçbir şey olmamış gibi odasına gider.

    Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby romanında, eski zenginlerden Tom Buchanan görkemli bir hayat yaşayan Jay Gatsby gibilerinden “istedikleri kadar zengin olsunlar, hiçbir zaman bizim gibi olamayacaklar” minvalinde bahseder. Gerçekten de bugün Bill Gates, Jeff Bezos ve Donald Trump gibi dünyanın en zengin insanları istedikleri kadar zengin olsunlar hiçbir zaman Astor, Vanderbilt, Rockerfeller ya da Du Pont gibi ailelerle yan yana konmazlar. Hatırlarsanız, görgüsüzlüğüyle bilinen, Mark Zuckerberg birkaç sene evvel 30 milyon dolar verip kendi evinin etrafındaki dört evi satın alarak yaşadığı muhiti kapatmıştı.

    Aynı şekilde Ali Ağaoğlu da 3 milyon dolar verip gürültü yapan komşusunun evini almıştı. Dünyanın en zengin insanı da olsan fark etmez, yeni zenginlerde gösteriş ve görgüsüzlük hep yan yana gider. Bu neredeyse bir kuraldır. Çünkü yeni zenginler bu şekilde zenginliklerini hisseder ve hissettirirler.

    Zenginlere özenen yoksullar
    Uzaktan bakıldığında Marx’inkine benzeyen bir kapitalizm eleştirisi yapan Veblen sonuç noktasında Marksist çizgiden tamamen kopar. Marx kapitalizmin iç çelişkileri ve istikrarsızlığı üzerinden ilerlerken Veblen kapitalizmin, ekonomik parametreler açısından değilse de sosyolojik olarak, kendi içinde bir denge yarattığını öne sürer.

    Veblen’e göre, kapitalizmde, yoksul işçiler zenginlere karşı ayaklanıp devrim yapmak değil, özünde onlar gibi yaşamak isterler. Zenginler gibi yaşayamıyorlarsa da onları taklit ederler. Bu öykünme özellikle tüketim alışkanlıklarında kendini belli eder. Bir markanın orijinalini alamıyorsa bile gider çakmasını alır. Son model akıllı telefonu almak için böbreğini satar (Çin’de bunun bir örneği yaşanmıştı). Kapitalist sistem, hem teoride hem pratikte, sanki ezeli ve ebedi bir veriymiş gibi alındığından, bireyler sistemi değiştirmek yerine onun içinde sonu olmayan bir çözüm arayışına girerler.

    Amerikalıların, aslında farkında olmadan liberalizm eleştirisi yapan, “Zengin ol ya da bu uğurda öl” diye bir deyişi vardır. Zengin olmak elbette zordur ama sistem, ‘yeni zengin’ olma hevesindeki insanlara kişisel gelişim palavralarıyla “yardım” eder. Bu tezgâha düşen fırsatçıların çoğu hayatını zengin olmak uğrunda harcarlar. Batarlar, çıkarlar, iflas ederler, tekrar girişirler, tam zengin olacakken yine batarlar… Kapitalist sistemin eşitsizlik ve adaletsizliklerini kesinlikle ciddi manada sorgulamazlar, sistemi değiştirmeyi zaten akıllarının ucundan dahi geçirmezler. Hayattaki en büyük amaçları 7 adımda zengin olmaktır. Tüketim kültürünü pekiştiren reklam ve pazarlama sektörü de bu tezgâha çanak tutar. Bu yanlış bilincin kapitalizmin ömrünü uzattığı konusunda Veblen’in haklılık payı olsa da sistemin daha derinlerindeki temel çelişkileri ortadan kaldıramadığını da görmeliyiz.

    Anıl Aba - Gösterişçi tüketim ve yeni zenginler
  • Veganlara hep ’Iyi de neden bal yemiyorsun? Sen yemezsen ziyan olacak, hem bitkisel kökenli,’ sorusu gelir. Insanlar bir konuyu derinligine ara¸stırmayınca yüzeysel bilgilerle doluyor. Balın elde edilme sürecini incelemedikleri için bilgileri de yetersiz çoğunlukla. Balın üretimi için arıların doğal ya¸sam ko¸sullarından koparıldıgını, suni döllenmeye maruz bırakıldıklarını, kraliçe arının hapsedilip öldürüldüğünü bilmiyorlar. Bal üretim sürecinde de zulüm var. Kedi, köpek gibi arı da bir hayvan. Bu durum sadece sağlık nedeniyle vegan besleneni rahatsız etmeyebilir ama etik veganı eder.
  • Kim olduğumuz sorusuna cevap ararken, aklımız hep kim olacağımız sorusuyla karışıyor. Kim olacağımızı düşündüğümüzde ise kim olmak istediğimiz sorusu peşimizi koyuvermiyor. Gerçekte, kim olduğumuzu öğrenme süreci içinde bile kimliğimiz yeniden oluşuyor. Nerede olduğumuzu öğrenmeye çalışırken nereye gittiğimizi bilgisi elimizden kaçıyor, eğer nereye gittiğimizi bilme gayretine kendimizi kaptırırsak nerede olduğumuzu unutma tehlikesine uğruyoruz. Ama bütün bu belirsizlik için de karartılamayacak, önemi azaltılamayacak, vazgeçilmeyecek bir kalkış noktamız var: Bizler hepimiz birer ürünüz. Hepimiz husule geldik, hepimiz oğullar ve kızlarız.
  • "Kim olduğumuz sorusuna cevap ararken, aklımız hep kim olacağımız sorusuyla karışıyor. Kim olacağımızı düşündüğümüzde ise kim olmak istediğimiz sorusu peşimizi koyuvermiyor. Gerçekte, kim olduğumuzu öğrenme süreci içinde bile kimliğimiz yeniden oluşuyor. Nerede olduğumuzu öğrenmeye çalışırken nereye gittiğimizi bilgisi elimizden kaçıyor, eğer nereye gittiğimizi bilme gayretine kendimizi kaptırırsak nerede olduğumuzu unutma tehlikesine uğruyoruz. Ama bütün bu belirsizlik için de karartılamayacak, önemi azaltılamayacak, vazgeçilmeyecek bir kalkış noktamız var: Bizler hepimiz birer ürünüz. Hepimiz husule geldik, hepimiz oğullar ve kızlarız."
  • Kitap, yazarın türlü türlü alanlarda görev yapmış/yor olan kişilerle(psikolog, çocuk psikiyatristi, çocuk şube müdürlüğü, öğretim üyeleri, avukat, psikolojik danışman ve rehber) görüşmelerinden/röportajlardan derlenmiş, çoğunlukla soru cevap şeklindeki konuşmalardan ve yaşanmış olaylardan oluşmaktadır. Kitabın ana teması "ensest"tir. Kitabın içeriğine hakim olabilmek için "ensest" kavramının anlamı tam olarak bilinmelidir. Ensestin aynı kapıya çıkmış olduğu birçok tanımı vardır. Genel anlamda ensest, birinci dereceden akrabalar(baba,anne,teyze,dayı,hala,amca)tarafından yapılan taciz-tecavüz olaylarının toplu ismidir.
    Ensest bir hastalık mıdır? Sorusu kafa karıştıran sorulardan biridir. Hayır, ensest bir hastalık değildir. Zihniyet, cinsel/kişilik bozukluğu ve suçtur diyebiliriz. Bir şeyi hastalık olarak nitelendirdiğimiz de kişiyi hastaneye yatırır durumun olabilirliğini ve normalliğini varsayarız. Hâliyle bunun hukuki bir cezası olmaz. Fakat ensest bir hastalık değil suçtur,tedavisi de yoktur ve bu yüzden hukuki anlamda ensesti yapan kişi ceza alır. Çocuklara yapılan taciz-tecavüz olaylarının hastalık boyutundaki asıl ismine "pedofil" denilmekte. Pedofilin ensestten farkı çok küçük yaşlardaki bütün çocuklara yönelik bir eylem olmasıdır yani ensest gibi aile içindeki çocuklarla sınırlı değildir. Pedofillik bir suç değil hastalıktır ve bunun tedavisi de bulunmaktadır.

    Özellikle açıklama kısmına geniş yer vermek istedim çünkü ensest kavramının anlamı toplum/birey tarafından yeterince bilinmemektedir. Ve bu yüzden gereken tepki verilmemekte, ne yapılması üzerinde durulmamaktadır. Insanlar bu konuda neredeyse hiçbir şey bilmiyor. Bilmedikleri ve bilinçlendirilmedikleri için bunun önüne geçemiyorlar. Onca çocuğun hayatı bir anda kayıyor..Kimler yüzünden? Baba,abi dayı ve amca dedikleri kişiler yüzünden..Çok garip değil mi çocuğun ailesi, çocuğun kendisini en güvende hissetmesi gereken yer olması gerekiyorken en tehlikeli yer konumunda.
    Tabi annelerin bilinçsizliği hiç göz ardı edilmemeli ..Çocuğu doğurmak, yedirip içirip, okula göndermekle vazifelerini yerine getirdiklerini düşünüyorlar..Ama sadece düşünüyorlar . Annenin en büyük görevi çocuğunu koruyup kollamak ve ona güven vermektir. Bu kitap bana birçok konuda farkındalık kazandırdı. Aslında çoğu defa kitaptaki yaşanmış ensest olaylarını okurken dayanamayıp bir daha okumayacağım diye kitabı kapattım. Ama sonra okumam ve gerçeklerle yüzleşmem gerektiğini düşündüm. Ki hepimizin yüzleşip görmesi ve her ne kadar baba ve abi olmuş olsada susulmaması gerektiği bilincine varılmalı. Ne yazık ki bu konu ülkemizde bir magazin haberi veya siyasi-politik haber kadar önem görmemektedir. Küçük kız çocukları babaları, abileri tarafından taciz-tecavüza maruz kalmakta ki bunların geneli şiddet boyutunda ama biz ülkece susuyoruz.. Ya küçük kız çocuğu 12-15 yaşında iken kendi kardeşini doğuruyor ve biz yine ülkece susuyoruz! Hep susuyoruz..Her şeye sustuğumuz gibi.Tabi lafa gelince herkes namus bekçiliği yapar ya icraat?
    •Çocuğun babası kız çocuğuna cinsel istismarda bulunuyor, anne bunu görmesine rağmen susuyor ve kızını da susturuyor .Neden mi? Aman kızım evimizin dirlik beraberliği bozulmasın, baban hapse görmesin..
    Eveeet kızın hayatı mahvolsun, psikolojisi bozulsun bunları da geçtim 9 yaşındaki küçük çocuk "kadın" oluyor ama baba ceza almasın çok iyi (!)
    •Yine bir kız çocuğu babası tarafından ensest görüyor, anne bilip görüyor fakat kocasını değil küçücük çocuğu suçluyor neymiş kızı kocasını baştan çıkarmış çünkü kızını kendine rakip görüyor.
    •Kız çocuğu abisi tarafından istismara uğruyor, anne "dayan kızım bir şey olmaz abindir" deyip olayın üstünü örtüyor. Çünkü o erkek çocuk daha kıymetli ve her şeyi yapabilir..Güç iktidar onda. Aslında ataerkil toplumun oluşumunda bi o kadar anne ve babanın da payı fazla ..
    •Çocuk anneye babası (dedesi, abisi ) tarafından enseste uğradığını söylüyor ama anne inanmıyor ve kızını yalan söylüyor diye susturuyor. Niye ? Çünkü babanın böyle bir şey yapacağına inanmıyor, inanmak istemiyor. Aslında anne inansa ve kızına destekçi olsa belki bir şeyler için hâlen geç olmamış olacak.
    •Kızına ensest uygulayan baba mahkemede diyor ki "Hâkim bey bahçenize diktiğiniz ağacın ilk meyvesini başkasına verir misiniz?(s:31)" yani utanmadan evet benim kızım, benim malım ben istediğim gibi kullanırım.
    ....
    Işte zihniyet bu zihniyet..içler acısı değil mi?
    Tabi enseste maruz kalan erkek çocuklar da yok değil fakat sayı olarak kız çocuğu daha fazla istismar edilmekte çünkü kız çocuğunu korkutmak ve susturmak daha kolay..o zayıf o güçsüz.
    Bu konuda özellikle en fazla paya sahip olan taraf "anneler". Bilinçli anne şart!
    Anneler, çocukları ile yakından ilgilenmeli, özel bölgelerini anlatmalı, vücuduna kendi izni olmadan kimsenin dokunamayacağıni, öpemeyeceğini öğretmeli, çocuklarının cinsellik konusundaki merakını bastırmamalı ayıp diye susturmamalı aksine merakını giderecek uygun cevaplar vermeli ve çocuklarının rehber öğretmeni ile sürekli irtibat halinde olmalı.
    Annenin bilinçli olması ve çocuğunun arkasında olması çok önemli.
    Ve lütfen şuan ki anne ve babalar veyahut geleceğin anne ve babaları olarak bizler susmayalım ve çocuklarımızı susturmayalım şayet varsa bir suç herkes bedelini ödemeli ister baba olsun ister abi.
    Annenin yanı sıra kamu görevlilerine de sorumluluk düşmektedir. Kamu görevlileri istismarı bilip yetkili makamlara(Çocuk polisi vb.) bildirmezler ise hukuki anlamda ceza almaktadırlar.


    Yazar ve şair Suna Aras' ın etkisinden çıkamadığı bir ensest vakası(babanın kızına uyguladığı) üzerine yazdığı şiiri paylaşıp incelemeye son vereceğim.incelemeyi sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim.


    Tanıklık yapar mı şimdi o yatak
    Ne bileyim perde işte, halı, yastık, karyola
    Sır verir mi evlerin karanlık köşeleri
    Konuşur mu duvarlar, ahır içleri
    Bir tanık istiyorsan iyi bak gözlerime ...

    "sus" diyordu "sus"
    Üstümde ağır gövde, çırpınan iki bacak
    Öyle cılız, öyle güçsüz, öyle zavallı
    Tükenmiş nefes nefes, "sus" diyordu "sus"
    "Yol olanın yolcuları çok olur."

    Ne bayramlar sevincimin sabahı
    Ne bir hayal yarınlara hevesli
    Ne ilk aşk hatırası kalbimin bir yerinde
    Ne çocuk oldum, ne genç kız
    Hiçbir şeydim hiçbir şeyin içinde
    Bir babanın altında bir cekettim bay hâkim
    Bir tanık istiyorsan iyi bak gözlerime...
    (Suna Aras)