• Şimdi ya da yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim. O anda yapmakta olduğum muhakemede beni bir parça rahatsız eden şey, yirmi yıl daha yaşamak düşüncesiyle içimde duymakta olduğum o korkunç hamleydi. Fakat bu hamleyi yatıştırmak için de, nihayet o gün gelip çatınca düşüncelerimin neler olacağını hayal etmekten başka yapacak işim yoktu. İnsan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nerede olacağının önemi yoktur, apaçık bir şeydir bu. Öyleyse (işin güç tarafı bu "öyleyse"nin içindeki düşünceleri gözden kaybetmemekti) öyleyse af dilekçemin reddedileceğini kabul etmekliğim gerekiyordu.
    O anda, ama yalnız o anda ikinci ihtimali, yani affedilmiş olmam ihtimalini düşünmek için kendi kendime izin veriyor, yani buna bir çeşit hak kazanmış oluyordum. İşin en can sıkıcı tarafı, kanımın ve vücudumun, gözlerimi delice bir sevinçle iğneleyen hamlesini dizginlemek zorunda oluşumdu. Bu haykırışı alçaltmaya, ona çekidüzen vermeye çalışmaklığım gerekiyordu. Birinci ihtimale boyun eğerek katlanacağımı daha akla yakın bir hale sokabilmek için, ikinci ihtimalde daha doğal davranmam lazımdı. Bunu başardığım zaman bir saatlik bir rahatlama devresi kazanmış oluyordum. Bu da az şey değildi herhalde.
  • Şimdi ya da yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim. O anda yapmakta olduğum muhakemede beni bir parça rahatsız eden şey yirmi yıl daha yaşamak düşüncesinin içimde yarattığı o korkunç hamleydi. Ne var ki bu hamleyi yatıştırmak için de, nihayet o gün gelip çattığında, düşüncelerimin neler olacağını hayal etmekten başka bir şey gelmiyordu elimden. İnsan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nerede olacağının önemi yoktur, apaçık ortadadır.
  • Allah’ın son elçisi: Hz. Muhammed’e (s.a.v.) neden el-emin sıfatı verilmiştir?
    El-Emîn: Korkusuz kimse; inanan, güvenen; inanılan, güvenilir demektir. Hz. Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Cebrâil -aleyhisselam- için kullanılan sıfat demektir.

    Küçük yaşlardan itibaren amcasının bütçesine katkıda bulunmak üzere önce çobanlık sonra ticaret yapan Resul-i Ekrem -aleyhissalatü vesselam-, 12 yaşında ilk ticarî seyâhatini amcasıyla, Suriye yönüne gerçekleştirdi.

    HZ. MUHAMMED’E (S.A.V.) NİÇİN EL EMİN DENMİŞTİR?
    Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, gençlik yıllarında Arap yarımadasının dört bir yanına; Yemen’e, Doğu Arabistan’a ticaret amacıyla seyâhatler yaptı. Böylece genç yaşta hem ailesinin geçim sorumluluğunu üstlenmiş oldu hem de tecrübe kazandı.

    Ticarî seyâhatleri sayesinde, Arap yarımadasının genel yapısını, dillerini, lehçelerini, farklı gelenek ve görenekleri öğrenme imkânına kavuştu. “El-Emîn” sıfatını da özellikle ticarî faaliyetleri sırasındaki ilkeli, adaletli, sabırlı, almaya değil vermeye odaklı erdemli yapısı ile elde etmiştir. Öyle ki 35 yaşına geldiğinde, Kâbe tamiri sonrası Hacerülesved’i kimin yerine koyacağı ile ilgili Mekke halkının anlaşmazlığa düştüğü bir durumda, onun hakem olacağını öğrenen herkesin dudaklarından şu sözler dökülüyordu, “Yaşasın, işte bu gelen Emîn’dir, onun vereceği hükme razıyız, çünkü o adaletle hükmeder, o güvenilir Muhammed’dir!”

    EFENDİMİZİN PEYGAMBERLİK ALÂMETLERİ

    Doğumu, çocukluğu ve gençliği son peygamber olma payesine erişeceğinin alametleri ile dolu olan Hz. Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vahye kadar geçen kırk yıllık süre boyunca müstesna bir hayat yaşamıştır. Gençlik döneminde, Câhiliyye dönemine has kötülüklerden uzak kalmayı başaran Resul-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- böylece Mekke toplumunda güven temeline dayalı çok belirgin bir algı oluşturmuştur. Esasen çoğu anne-baba, evladına isim koyarken anlamına dikkat eder ve “ismiyle yaşasın!” temennisinde bulunur. Resul-i Ekrem’in adı da aynı sâikten ötürü “Muhammed” konulmuştur. Âmine’nin dünyaya getirdiği güzeller güzeli o minik bebeğin büyüyünce “yerde ve gökte herkes tarafından hayırla yâd edilmesi” arzu edilmiştir.

    Hz. Peygamber -aleyhissalatü vesselam- çocukluğu ve gençliğindeki yaşantısıyla bu beklentiyi fazlasıyla karşılamış, daha da öteye taşıyarak “el-emîn” sıfatını haketmiştir. İsimler, ailelerin tercihidir; ama unvanlar, lakaplar, çoğu zaman kişinin öne çıkan hasletlerine ve alın teriyle hak ettiği başarılara dayanır. İşte Resul-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ailesinin ona verdiği bu kutlu ismi, sonuna eklenebilecek en güzel sıfatla taçlandırmış, gençlik yıllarından itibaren toplumda artık “Muhammedü’l-emîn” olarak anılmaya başlanmıştır.

    Hz. Peygamber -aleyhissalatü vesselam- doğduğu günden itibaren 40 yıl boyunca, farkında olmaksızın Allah tarafından Cebrail’le karşılaşacağı, “Oku!” emriyle ilk vahyi alacağı güne hazırlanmış olan müstesna bir insandır. Nitekim Mekke günlerindeki tebliğ faaliyetlerinde Hz. Peygamber -aleyhissalatü vesselam- hep tertemiz mazisine atıfta bulunmuş; gençliğinden, 40 yıllık geçmişindeki tertemiz, şaibesiz, lekesiz yıllarından güç almıştır. Safa tepesi üzerinde, Mekke halkına hitaben yaptığı ilk açık davette “Şu dağın arkasında bir ordu var desem inanır mısınız?” diyerek güvenilirliğine vurgu yapması, bu anlamda önem taşımaktadır. Tebliğ faaliyetleri sırasında, sık sık toplum nezdindeki itibarına atıfta bulunmuş, insanlardan geçmişte olduğu gibi yine kendisine inanmalarını, güvenmelerini istemiş ve tertemiz mazisinden güç alarak, bundan sonra da kimseyi hayal kırıklığına uğratmayacağının teminatını vermiştir.

    TÜM ZAMANLARA İNSANLIK DERSİ VERMİŞTİR

    Hz. Peygamber’in -aleyhissalatü vesselam- müstesna gençliği, tertemiz mazisi aynı zamanda, onun davetini engellemeye çalışan müşriklerin, şerli faaliyetlerinin önünde en büyük engel olmuştur. Öyle ki müşrikler, 3-5 gün öncesine kadar sahip olduğu ahlâkî erdemlerden ötürü övdükleri, ellerinde büyümüş “Güvenilir Muhammed” için onu yerecek, toplum önünde küçük düşürecek, söylediklerinin inandırıcılığını ortadan kaldıracak bir nitelik bulamamışlardır. Bir araya gelip toplantılar düzenlemişler, düşünmüşler ancaksoylu, iffetli, adaletli, erdemli, çalışkan, haksızın haksızlığını yüzüne vurmaktan korkmayan, madden ve mânen toplumda hep mazlumun yanında olan, sözünde duran, örnek alınabilecek bir aile hayatına sahip, vefâlı ve güvenilir Muhammed’e -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yakıştırılabilecek kötü bir sıfat bulamamışlardır.

    Özetle Hz. Peygamber -aleyhissalatü vesselam- ilk gençlik yıllarından itibaren, geçimini sağlamak için durmadan çalışan; içki, kumar, gece hayatı gibi her asırda yanlış telakki edilen alışkanlıklardan uzak duran, düşünen, içine doğduğu yapının kültürel normlarını ya da dinî unsurlarını sorgulayan, körü körüne taklit etmekten kaçınan, aklının ve vicdanının reddettiği tatbikatlardan uzak duran idealist, iradeli, güçlü ve erdemli bir insan olmuş ve tüm zamanlara “insanlık” dersi vermiştir.
  • 126 syf.
    ·2 günde·9/10
    "En başından beri biliyordum. Ta en başından beri biliyordum bu hayalin gerçek olmayacağını. O kadar çok anlattırdı ki, ben de bir gün gerçekleştiririz diye umut etmeye başladım." (Syf:112)

    Çoğu zaman bizde gerçek olmayacağını bildiğimiz halde hayal kurmaktan vazgeçmeyiz. En azından bunun ne kadar zor olduğunun farkındayızdır. Ama belki de bir ömrü güzelleştiren şey; bu hayali bir gün gerçekleştirebileceğimize olan inancımız, umudumuzdur. Her sabah bu hayali gerçekleştirebilme umuduyla uyanırız. Aksini düşünmek istemeyiz, çünkü bunu çok düşünürsek gerçekleştirebileceğimize olan inancımız azalır. Ve bir gün hayal etmekten bile vazgeçeriz. Bu yüzden umudumuzu hep diri tutmak zorundayız. Çünkü biz hayallerimiz olmadan yaşayamayız. Dostoyevki'nin bu konuda çok güzel bir alıntısı vardır: "Kitaplarımızı ve hayallerimizi elimizden alsalar öylece ortada kalakalacağız."
    Gercekten de insan hayalleri olmadan nasıl yaşar ki?

    "Günün birinde parayı denkleştirip küçük bir ev satın alacağız, birkaç dönüm toprağımız olacak, bir ineğimiz, birkaç domuzumuz ve ihtiyacımız olan her şey kendi toprağımızda yetişecek."(syf:20)

    Çok yakın iki dost George ve Lennie işte bu hayalle çıktılar yola. Ve onları ayakta tutan tek şey bu hayalleri belki de. Gerçekleşmeme ihtimalini asla düşünmeyip sürekli hayal kurdular. Ta ki o vahim güne kadar...
    Lennie çok saf, temiz kalpli, içinde en ufak bir kötülük barındırmayan bir insan. Ama ne yazık ki zeka bakımından bir çocuk gibi. Çocuktan tek farkı çok iriyarı ve güçlü biri olmasıdır. Lennie yumuşak şeylere dokunmayı ve onları okşamayı çok sevmektedir ama çok güçlü olduğu için sevdiği şeyleri okşarken farkında olmadan onlara zarar verir ve bazen de öldürür onları. Belki bu kadar iriyarı ve güçlü biri olmasaydı kimseye zararı da olmazdı ama maalesef gücünün farkında değildir. Bu yüzden girdikleri her işte başına bir bela açar ve o işten para toplayamadan ayrılmak zorunda kalırlar George ile birlikte. George her ne kadar onu korumaya çalışsa da günün birinde bunu yapamayacak bir durumla karşı karşıya kalır...

    Severek okuduğum bir kitaptı. Yazarın diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum...
  • 690 syf.
    ·Beğendi·7/10·
    Bilim ve akılın birbiri ile yapılan etkileşimin en iyi senkronu.İnsanlığın nerelere gidebileceğini anlatan hep Umut aşılayan akıcı sizi bir çırpıda kendine çeken ve ismiyle de işlediği konularla da hayal etmekten ziyade kendi beynimizin bizi nerelere götürebileceğine götüren olasılıksızdan önce okunması gereken bir kitap.
  • Ah be adam! Doğdun, evde büyük bir sevinç; oğlum oldu naraları, erkek adamın erkek oğlu olur diye söylemleri...
    Çocukluk döneminde erkek adam ağlamaz dediler, sustun.
    Erkek adam güçlü olur dediler, sustun.
    Annesinin nazlı oğlu, babasının deli fişeği olmalıydın. İlk oyuncağın ya silahtı ya araba...
    Ergenlik yaşına gelince ya okutuldun imkanları varsa ya da bir çırak olarak atıldın hayata. Oyun çağında ne anladın küçük yaşta “erkek adam” denmekten acaba?
    Askerlik çağın geldi çattı, kilondan büyük botları taktın. Vatanın bekçisiydin ama yuvaya hasret, anne şefkatine hasret, bir vuslattın, nazlı kuş muydun? Gözlerin doldu mu başını eğip dağa taşa kaçan kimse görmesin diye, kimse zayıf yanını bilmesin diye diye sustun. Kuş yavrusu ne çabuk büyüdün de asker oldun...
    25 gelmeden, oyun mu sandın evliliği de ağır bir sorumluluk altına girdin! Aşk mı sandın ilk kalbinin atışını! Peki anlaya biliyor muydun karşındaki kadını? Ne istiyordu, senden beklentisi neydi? Güzel geçen bir kaç ay sonrası senin deyiminle kadının dırdırı, çocuğun vızvızı, annenin baskısı; iki arada bir derede idare etmekten, susmaktan eve giderken geri adım atar oldu ayakların zamanla. Yaş geldi kırka. İşte değişim zamanı, bocalama, sorgulama zamanı... "Ne anladım hayattan, kim için yaşadım bu zamana kadar?" diye düşünme vakti. Biraz gözün dışarı kaydı, yemediğin halt kalmamış gibi yakalanı verdin.
    Ya erkek adam yapar diyenler bir tarafa ya "Evli barklı adamsın, utanmıyor musun? Karın çocukların var. Yakışır mı bu yaştan sonra? Rahatlık battı buna..." diyerek sözlerle yağmalandın, sustun.
    Hep çalış, çabalama. Onlar doydu mu? Sen yemesen de olur. Evin direği güçlü olmalı, yıkılmamalı, gözünden yaş akmamalı; biraz kadınının sözünü dinledi mi? “Hanım köylü, kılıbık” bir rahat bırakın bu adamı. Sayın elalem denen topluluk, dışarıda oldu mu aklı ev ocak bilmez serseri zibidi.
    Emekli oldun mu, altmışında rahata erdin mi, televizyonda evlilik programına yarenlik ettin mi? Biraz kahvehane köşeleri, ayak altında dolanma söylemleri... Saygı bitti değil mi? Dün kurulan nezih sofralar, bugün “Ekmek arası neyine yetmiyor, hastalansan kimin umrunda?” of off. Yaş erdi kemale. Bir göz toprakta, kurt kocadı bey amca. Ne anladın bu hayatta...

    Doğdun doğmaz, olaydın. Kız kısmı annenin yazgısı, baba önce pek oralı olmaz. Ama şirinliğiyle dört döner sevdirir kendini bebeklikte babasının nazlı gülü. Bir gün diyecek ki baban "iyi ki kızım vardı, bir bardak suyu onun elinden içtim. Vefalıydı."
    Çocuklukta başladı kız kısmı edepli olur, söz dinler, sus konuşma, saygılı ol, güçlü ol, zırlama.
    İlk oyuncağın bir bebek. Biraz serpildin mi? Ev baskısı gitme her yere, namus önemli, sonrası toplum baskısına dönüşür. Şansın varsa ev halkı bilinçliyse okutulursun bir meslek sahibi olur, ayakların üzerinde durursun. Yoksa orta okulu bitirip iki alfabe öğrenip dizini kırıp oturursun. "Ne istiyorsun sen?" diye soran olmaz. Biraz konuştun mu çok bilmiş, alimmi olacaksın. Kız kısmı konuşmaz, büyükleri varken misafir geldi mi ayakta hizmet eder. Cam kenarı süs bitkisi misali sokaklarda oyunlar, çocuklukta kaldı.
    Gün gelir sever bir yağız delikanlı ilk kalp atışı, ilk el tutuşu sonra düğün telaşı. Hazır mıydın gerçekten evliliğe? Daha çocuk ruhun olgunlaşmadan beyaz gelinlik düşün müydü? Sonrası malumunuz. Kaynana sahnede başrolde, daha çok hakim evliliğe, en çok söz hakkı olan karışan/karıştıran malum kişi. Evlilik çatırdadı. Eyvah! Cicim ayı başlamadan bitti. Suratlar asık, büyükler yapıcıydı. Hani bi karışmayın, ne halleri varsa görsünler be, siz kendi halinize bakın.
    Çocuk kurtarır altın top, şu elalem başladı bir sene olmadan kolaysa çocuk yapma.
    Geçip giden bir ömürde son tren yaş geldi kırka. Çol çocuk büyüdü seni saymaz oldu. Burnunun dikine gidiyorlar, kaynana ne haliniz varsa görün dedi, bundan sonra.
    Aynaya baktın saç beyazlamış, yüzün aşağı doğru kaymış, dişler gitmeye başlamış, ağrı sızı tutuldu bacaklar. E sende çabuk kocadın be hanım abla! 40 değdi yaşın sen de otur sorgula. Ne anladın, kim için yaşadın be kadın bundan sonrası hastane köşeleri, kahve sohbetleri. Ne çocuk oldun ne genç, sevgiyi şefkati geç.
    Özlemler, hayaller savruldu birer birer takvimlerdeki yapraklarla beraber. Artık göç vakti, helal ederler haklarını merak etme. Kime ne zararın oldu ki, ne düğün oldu, oynamasına bildin; ne acın oldu ağlamasını. Dünya telaşıyla koşturup durdun hep birileri için.

    Oysa kendi hayatımızı yaşamak için geliriz dünyaya. Bizden başka herkesin söz hakkı doğar bir anda. Kadın erkek birbirini anlamadı. Elalem baskısı, toplumdan aykırı olmama çabası, düz bir mantıkla yürüdük ömür yolunda. Otopside çıkmıyor dünyanın kahrı, hayal kırıklığı.
    Ölüm sebebi kalp durdu, dil sustu, göz kapandı.
    Mekanın cennet olsun bundan sonra...